İSPANYA…23 ŞUBAT 1981… Kral Carlos’tan yarbay Tejero’ ya uzanan bir öykü (26.8.2003 tarihli yazı)

 İSPANYA…23 ŞUBAT 1981…

39 yıllık kan ve gözyaşı dolu Franko dönemi, 1975 yılında diktatörün ölümüyle son bulduğunda İspanya ne yapacağını bilmez haldeydi.

Avrupa’nın okyanusa bakan yüzü ve belki de en stratejik bölgesi 50 yıldır yaşadığı acılara son vermek, bir daha iç çatışmalara düşmeden kendine yeni bir yol, kimlik bulmak zorundaydı.

Yaklaşık yarım asır süren faşist diktatörün rejimi onunla birlikte tarihe gömülürken, ülke açılan yeni kapıdan çağrıldığı Avrupa Birliğine adımını atıp atmama konusunda bile inanılmaz bir kafa karışıklığındaydı…

Ve yenilse de, azınlığa da düşmüş olsa statükodan beslenen oligarşik yapı halen tüm devlet kurumlarının tartışılmaz biçimde tek hâkimi…

 tejeroFranko’ nun çocuk yaşta Portekiz’e gönderip, günü geldiğinde Ülkeyi teslim almak üzere yedek beklettiği Kral Juan Carlos diktatörün ölümünün ardından 1975 Kasımında İspanya’ya döndüğünde kendisinden de beter, kafası karışık bir ülkeyle karşılaştı:

Kitapçı vitrinlerinde her türlü sol yayın satılıyordu ama üç kişinin bir araya gelmesi polisin operasyon düzenlemesi için yeterliydi…

20 kişilik bir düğün toplantısı için siyasi şubeden izin almadan bir araya gelmek te yasaktı.

Falanjistlerin bayrağını düştüğü yerden alıp yürümeye kararlı tortuların tek umudu, Portekiz’den dönen kraldı.

Juan Carlos sanılanın aksine bir faşist gibi değil, ülkesini seven yiğit demokrat gibi davrandı.

Başa geçtiği andan itibaren liberal, çoğulcu parlamenter sistemin kurulmasının önünü açtı…

Bu konuda ışık tutma, yol gösterme görevi bugünün AB’ si AET’ye düşmüştü.

Tüm ülkeleri demokrasi ile yönetilen Avrupa ülkeleri artık sırtlarında anti demokrat ve faşist bir İspanya istemiyorlardı…

AET’nin ekonomik ve demokratik katkıları İspanya’ya rehber oldu.

Aşırı merkeziyetçilikle yönetilen İspanya, Kral Carlos döneminde yerel yönetimlere büyük yetkiler verdi. Ülke genelinde 17 eyalet oluşturuldu.

1978 yılında tüm siyasi tarafların temsil edildiği parlamentonun hazırladığı sivil, demokratik anayasa kabul edildi.

1980 yılına gelindiğinde ülke AET ile müzakere sürecini başlatmış, giriş takvimini belirlemişti. Tüm demokrat unsurları şemsiyesi altında toplayan ulusal demokrat cephenin önderliğinde İspanya hasret kaldığı birleşmiş Avrupa projesine koşar adım ilerliyordu…

Ülkelerin de insanlar gibi kader anı vardır.

İspanya’nın son 30 yıllık kritik kader anları içinde 23 Şubat 1981 in tartışılmaz üstünlüğü olduğuna inanıyorum…

O Pazartesinin sade Vatandaş için diğer günlerden farkı olmasa da,  Ülkeyi demokratikleşme yolunda 1982 seçimlerine –Felipe Gonzales’ in liderliğine uzanan süreç- taşıyacak ve başbakanı seçecek Meclis için önemi büyüktü…

Soğuk bir Madrid akşamıydı…

Parlamento binasının saati 18 i gösteriyordu.

Başkan oturumu açmaya hazırlanırken Meclis çevresini kuşatan tanklar eşliğinde Yarbay Tejero ve emrindeki Merkez komutanlığına bağlı askerler meclisi bastı.

350 Parlamenter silahların gölgesinde donmuş biçimde sus pus, olanları sadece seyrediyordu.

Yüzüne yapıştırdığı acımasızlığını pekiştiren sarkık bıyıklarıyla Tejero kürsüye çıktı.

Üzerinde iki kocaman silah…

Sağ elinde tuttuğu tabancasını parlamenterlerin üzerine çevirmişti…

Belindeki silahı ise açık kınından fırlamaya ve her an atışa hazır…

İki yanında güvendiği üniformalı askerleri, sıraların altına sinmiş Milletvekillerinin korku dolu gözlerinden cesaret alarak, kürsüye çıkıp, “Krala meclisi lağvetmesi çağrısında” bulundu…

Tüm milletvekilleri, bakanlar, bakan yardımcıları, müsteşarlar, basın mensupları, yabancı gözlemciler herkes ama herkes Tejero’ nun zorunlu misafiri olarak silahların gölgesinde donmuş, olanları seyrediyor, gittikçe sesi yükselen zorbayı dinliyorlardı.

Başarıya ulaşmak için her ayrıntıyı hesaplasalar da darbeciler bir gücü hesaba katmamışlardı.

21. yüzyılın bilgi toplumuna öncülük eden, kontrolü zor ve bağımsız medya…

O gün darbecilerin karşısına belli güç odaklarından beslenmeyen “bağımsız, özgür ve çok yayıncılardan oluşan sivil bir ordu” çıktı…

Tejero ve emrindeki askerleri, televizyon ve radyoya el koyduktan sonra, yıllardır değişimin öncülüğünü yapan El-Pais gazetesini basıp, genel yayın müdürünü tutuklamayı planlamışlardı…

Oysa karşılarında o güne kadar hesaba katmadıkları, bu nedenle de nasıl davranacaklarını bilemedikleri demokrasi ve özgürlüğe susamış bir avuç farklı medya mensubu vardı…

Ve bu bir avuç insan darbecilerin tüm hesaplarını allak bullak etmeye yetti…

Örneğin mecliste bulunan bir kameraman ölüm tehlikesine aldırmadan, gizli çekimle sabaha kadar kesintisiz mecliste olanları, halka anında naklen izletti…

Özgürlük savunucusu El-Pais’ te boş durmadı o gece…

Askerlerin el koyma olasılığını boşa çıkarmak için derhal rotatifleri çalıştırarak sekiz sütun üstüne manşeti attı:

“Demokratik Anayasadan Yanayız”…

Darbe girişiminin nasıl sonuçlanacağını bilmeden, kelle koltukta basılan gazete gece yarısı Madrid’in her noktasına ulaşmış, cesur dağıtıcıların sloganları eşliğinde okuyucuyla buluşuyordu…

Bugün bile İspanya’da demokrasi tarihine geçen bu belge pek çok cumhuriyetçinin duvarını süslüyor.

İspanyol demokratların, şifre kodu gibi 23-F olarak simgeleştirdikleri El-Pais Gazetesinin 23 Şubat 1981 tarihli nüshası…

Ve Gazetenin iri harflerle beyinlere kazınan manşeti: “Demokratik Anayasadan Yanayız”

Belli ki o gün Tejero ve adamlarının medyadan yana hiç şansları yoktu…

Darbeciler o gece sadece El-Pais Gazetesi ile uğraşmadılar.

Meclisi bastıkları saatlerde “Cadena Ser” adlı bağımsız küçücük bir radyo istasyonu kendiliğinden en önemli misyonu yüklendi.

Bir an bile susmadan, darbecilerden demokrasi yanlılarına, etkili siyasetçiden sokaktaki Vatandaşa kadar herkesin görüşlerini halka yansıttı.

Generaller darbeden yana olanlarla karşı olanlar diye ilk kez o gün yalın biçimde ikiye ayrıldılar…

Ve iki grup ta Cadena Ser mikrofonlarına görüşlerini özgürce aktardılar.

İspanya’da özgürlüğe susamış halk ta konuşuyordu o gece…

Ve radyodan yankılanan, o güne kadar sessiz kalmış halkın kararlı sesi açık ve netti:

“Son 200 yıldır İspanya demokrasisi başarılı başarısız tam 150 darbe, muhtıra, uyarı adı altında kesintilere uğradı. Artık darbe sözcüğünü bile duymak istemiyoruz”

Tejero ve arkadaşlarını bitiren yumruk hiç beklemedikleri bir yerden geldi…

Kimbilir, faşist kalkışmayı o gece ilahlar da istemiyordu galiba…

Akıllarına bile gelmeyen gelişme Mecliste yaşandı…

Saatler sabahın dördünü gösterirken korkudan titreyen 350 yorgun Parlamenterin arasından genç bir bayan milletvekili birden ayağa kalktı.

Askerlerin şaşkın ve ne yapacağını bilmez bakışları arasında yürümeye başladı.

Topuk sesleri yankılanıyordu taş duvarlarda…

Zaman durmuştu…

Çıt çıkmayan yüksek tavanda çınlayan tek şey deli cesaretine sahip kadının ayakkabısından yankılanan topuk sesleriydi…

Salondaki Parlamenterler dondu, onlara silahlarını doğrultan askerler dondu, asıl önemlisi şaşkınlıktan ne yapacağını bilmez Tejero dondu…

Genç kadın üstüne çevrilen uzun namlulu silahlara aldırmadan ilerledi. Bir işaretle yaylım ateşi açmaya hazır askerler dahil tüm gözler kadının ayaklarına kenetlenmişti.

Dünya durdu… Asırlar kadar uzun iki dakika…

Tık… Tık… Tık…

Şık elbisesiyle salonu boydan boya kat etti…

Yürüdü, yürüdü, yürüdü…

Ve Tejero’ya öfkeli bir bakış fırlatarak parlamentonun ana kapısından çıktı. Dışarıda bekleyen tankların arasından geçti, şaşkın bakışlı askerlere gülümseyerek karşı kaldırımdaki telefon kulübesine girdi.

Bundan sonrasına inanmak zor gelebilir ama yalansız tarih tanıktır tüm yaşananlara…

Genç kadın Jetonlu telefon kulübesindeki Ahizeyi kaldırdı, çantasından çıkardığı jetonu attı ve bir numarayı çevirdi. Karşısına çıkan, uykusuzluktan çok gelişmelerden sersemlemiş adama kendini tanıtıp gevelemeden “Kral Carlos’u istiyorum”  dedi…

Kısa süren sessizlik…

Karşıdakinin şaşkınlığına aldırmadan bu kez kararlı ve daha yüksek sesle isteğini yineledi…

“Lütfen Kral’ı bağlar mısınız?”

Jetonu bitmeden beklediği ses yankılandı telefonun öbür ucunda…

“Ben Juan Carlos…”

“İspanya’nın kaderi sizin elinizde Sayın Kral, ya demokrasiden yana olacaksınız, ya da darbecilere boyun eğecek, kararınızla geleceğin İspanya’sını şekillendireceksiniz…”

“Merak etmeyin, acılar çeken ve özgürlüğü çoktan hak eden İspanyol halkının demokratikleşme sürecini hiç kimse engelleyemeyecektir.”

Sabah saat altıda işgalden tam 12, gelen sihirli telefondan bir saat sonra Kral Juan Carlos çıktı ve halka hitap etti:

“Demokrasi yürüyecektir. Parlamentoyu kapatmaya kimsenin gücü yetmeyecektir.”

Sonra ne mi oldu?…

Kralın ve İspanya halkının kararlı tutumu karşısında oyunun bittiğini gören Tejero teslim oldu…

Kendisini Meclisin üstüne salan Generallerle birlikte yargılandı, tüm darbe girişimcileri ağır hapis cezalarına mahkûm edildiler…

28 ekim 1982 de Felipe Gonzales’ in İspanyol Sosyalist İşçi Partisi ezici çoğunlukla iktidara geldi. ‘Sosyalist’ Gonzales’ in serbest piyasa uygulamaları ve İspanyolların demokrasiye susamışlığı ülkenin önünü açtı.

Askerler mevzilerine çekilirken sivil asker dengesini sağlama görevini de Gonzales yerine getirdi…

Kral Juan Carlos ve Felipe Gonzales.

İki liderin önderliğinde 150 yıllık köylü toplumu 1986 yılında AB’ye şarkılar söyleyerek girdi.

Gayri safi milli hasılası üç katına, kişi başı geliri bugün 22 bin doların üstüne çıkan İspanya…

Yıllar sonra 1997 de Madrid’ te toplanan Uluslararası Basın Kongresinde 50 ülkeden 400 gazeteciye hitap ederken Kral Carlos şunları söylüyordu:

“Eğer bugün olgun, sorumlu, dayanışma anlayışına sahip toplumlarda yaşıyorsak, bunu gerçek adına hizmet veren gazetecilere borçluyuz. Özgürlüklerini bazen hayatlarını kaybetmek uğruna mücadele veren gazetecilerin görevlerini serbestçe yapabilecekleri toplumlara özlem duyuyoruz.”

Kim bilir, belki de gazetecilere hitap ederken 23 Şubat 1981 akşamı ölümü göze alarak çekim yapan o yiğit kameramanı, faşizan darbe girişimcilerine kafa tutan El-Pais gazetesini ve tarafsız Cadena Ser radyosunu anımsamıştı.

Oysa ben yıllardır,  görevini kahramanca yapan medya mensuplarından çok ölüme aldırmayan o yiğit parlamenter kadının öyküsünü merak ediyorum…

Ve Federico Garcia Lorca’ nın öldürülürken söylediği “ballad” ın yürek dağlayan dizeleri bir kez daha dökülüyor dudaklarımdan…

“Akşamüstü saat beşte

Akşamüstü saat tam beşte

Bir çocuk beyaz çarşafı getirdi

Akşamüstü saat beşte

Kovada hazırdı kireç

Akşamüstü saat beşte

Ve ötesi ölümdü yalnızca ölüm

Akşamüstü saat beşte”