Yerel yönetimler yasası, kaygılar… (27.9.2003)

Eğer hükümetin kararlı yürüyüşü kesilmediyse, Ankara’da birileri YÖK, KIBRIS gibi dokunulmaz alanlarda sergiledikleri tavırları, Yerel Yönetim reform yasasında da takınmazlarsa, bir mucize gerçekleşecek.

Bir yandan kamu yönetim reformu, öte yandan mahalli idareler yasasıyla Ankara’da toplanan çoğu yetki, il özel idareleriyle belediyelere devredilecek.

İldeki kütüphanenin temizliğinden, kentin çevre sorunlarına kadar her şeyi kontrol altında tutan merkezi idare yenilgiyi kabul edip, çekilecek.

Öğretmen tayininden, köy hizmetlerinin asfalt önceliğine, hastane hemşiresinin görev alanından, kent içindeki trafik düzenlemesine kadar her şeyi yapmaya kalkan, sonunda çuvallayıp sorunların altında boğulan merkezi yönetim, makro politikalar belirleme dışındaki günlük işleri, asli sahiplerine devredecek.

Yetişmeye çalıştığımız gelişmiş ülkeler bu değişimi yıllar önce yaptılar.

  1. yüzyıl boyunca tartışılmaz tabu sayılan “Ulus devlet modelinde” kalkınmanın tüm insanlık için tek tip bir modeli, gelişmenin tek yol haritası olduğu sanılıyordu.

Oysa gelinen noktada bu varsayımın doğru olmadığı, bizim gibi ülkelerin düştüğü durumla somut biçimde ortaya çıktı.

Merkeziyetçi yönetim kalkınma ve gelişmeyi sağlayamadığı gibi, zengin, sağlıklı, mutlu toplumları da yaratamadı.

Ve yine aynı yönetim tarzı, gelişmekte olan -Türkiye gibi-ülkelerin geçişi tamamlayıp, gelişmiş konumuna sıçramalarını sağlayacak demokratik açılımı da sağlayamadı.

Aksine merkezi yönetimde kontrolü elinde tutan bürokrasi, halkın kendi kendini yönetme talebini engelleyerek çıkarlarını toplumun gelişimine tercih etti.

Birilerinin küçük çıkar hesapları büyük toplum dönüşümlerinin- transformasyonun- önüne set çekti.

Dünya 1960 lı yılların sonundan beri değişimi yaşıyor. Batı ülkeleri katılımcı demokrasi yolunda büyük mesafe kat ederken, Türkiye ne yazık ki sınıfta kaldı.

Yetki devrinde cimriliğin ana nedeni, Merkezi idarenin bazı işleri yerel yönetimlere devrederken, aslında “iktidarın da bir kısmını”vermesidir.

Bu ise “Güç bende” diye haykıran “He-Man” lerin, güç kaybına yol açıyor ki, birilerinin en güçlü silah sayılan iktidarı bırakmak işine gelmiyor.

Türkiye başlayan süreci istese de artık durduramaz. Hatta erteleyemez. Türkiye değişmek, Ankara yetkilerinin çoğunu, gerçek sahiplerine devretmek zorunda.

Yeni dünya düzeni değişmeyi talep ediyorsa, bugünkü konjoktörde hiçbir ülkenin karşı durma şansı yoktur.

Küreselleşmeyle başlayan entegrasyon, ulusların kapılarını kapatarak dünyadan kendilerine izole etmesini olanaksız kılıyor.

Direnmek doğumu daha sancılı kılmaktan başka işe yaramaz. Kamu yönetim reformu ve mahalli idareler yasası da statükonun direnme gücüne bağlı zaman diliminde çıkacaktır.

İktidar gücü merkezden yerele geçerken, halkın ve bireylerden oluşan sivil kurumların duruşları, örgütlenme biçimleri, kaderlerine el koyma şanslarını nasıl kullanacakları soruları önem taşıyor.

Günlerdir temsili demokrasinin tükenmekte olduğunu, onun yerini katılımcılığın alacağını söyleye geliyoruz. Bunu yeni dönemin örgütlenme biçimlerini tartışmak amacıyla yapıyoruz.

Karşılamamız gereken çağın değerleri, alacağımız konumu belirleyecektir.

Yerel yönetimlerde söz sahibi olmanın en etkin yolu, kentlerin geleceğine yönelik projelerin kuluçka döneminden uygulanmasına kadar her aşamasında aktif rol almaktan geçiyor.

Doğru dürüst yetki devrinin olmadığı bugün bile, örgütsüz, tepkisiz, duyarsız kent yaşayanları yüzünden yaşamak zorunda olduğumuz sorunları göz ardı edemeyiz.

Mevcut yetkilerin rahatlıkla suiistimal edildiği, halk adına hiçbir denetleme mekanizmasının kurulmadığı ortadayken, bu kafayla çok daha güçlendirilecek yönetimleri, yöneticileri nasıl denetleyeceğiz?.

Kentlerde gerçekleştirilecek projelerin önceliğine, kaynakların optimum kullanılmasına kimler, nasıl karar verecek?

En ince ayrıntısına kadar halkın bilgilendirilmediği projeleri, birileri çıkar önceliklerine göre hayata geçirecekse, öncelikler ve tercihler konusunda karar vericileri hangi yöntemle etkileyecek, denetleyecek, gerekirse nasıl engelleyeceğiz????

Bir parkın düzenlenmesine, üst geçit yapılmasına, yol açılmasına, kaldırıma döşenecek taşın rengine sessiz çoğunluk karar veremediğine göre önümüzde iki yol kalıyor:

-O kentin bireylerinden oluşan örgütlerin uygulayacağı demokratik baskı,

-Bunun sağlanamadığı koşullarda “birileri” bir araya gelip, kentin gereksinimlerine, önceliklerine göre değil, “o birilerinin” çıkarlarına, çalıp çırpma yeteneklerine göre projeleri kafalarında tasarlayıp hayata geçireceklerdir.

Katılımcı demokrasi; örgütlü bireylerin, duyarlı hemşehrilerin kentlerinde başarılı olur.

Bu kültürün potasında yetişmiş cesaret ve birikimde insanlarınız, demokrasi sahnesinde yer alacak oyuncularınız yoksa dünya liginde tutunamaz, küme düşersiniz.

Merkeziyetçi yönetimde birileri sizin yerinize düşünüp projelerini uygulatırken, birey ve örgütlerin olmadığı yerelleşmede, bu kez merkezin yerini alan, “seçtiğiniz birileri” size danışma gereği duymadan kentleri yönetmeye, yatırım tercihlerini, proje önceliklerini çıkar ilişkilerine göre kurgulamaya başlarlar.

Katılımcı demokrasiyi hak ettiğine inananlar, bunun bedelini ödemeli, gereğini yerine getirmelidir.

Bazı bölgelerin imara açılması, park düzenlemesi, oyun alanları gibi herkesin günlük hayatından eklentiler yapacağı sınırsız projenin hayata geçirilmesinde, bireylerin oluşturduğu örgütlerin, derneklerin demokratik baskı unsuru olmaları bu nedenle önemli.

Aksi takdirde temsilinin yerini alacak katılımcı demokraside üstüne düşeni yapmayanlar, suç yönetim biçiminde imişçesine, yarın “gelen gideni aratır” diyeceklerdir.

Yeni dönemde katılımcı demokrasiyi proje demokrasisiyle pekiştirip zenginleştirerek yerele indirgeyip uygulamak zorundayız.

Ancak o koşullarda projeler çıkar ilişkileriyle “kapalı kapılar” arkasında hazırlanmaz.

Kentin söyleyecek sözü, önerisi olan tüm bireyleri ve sivil toplum kuruluşları projelerin; “düşünce-hazırlık- üretim-uygulama” aşamalarının tamamında yer alıp ortaya çıkacak sonuca katlanmak, gerekirse de savunmak zorundadırlar.

Kolektif akılın güçlü kılındığı, projelere daha fazla kentlinin sahip çıktığı yerel demokrasiden söz ediyoruz. Ancak bu tür bir yönetişim anlayışında, çıkar ilişkili küçük kümelerin, kent yönettiğini iddia ederken aslında cebini dolduranların hayat bulması mümkün değildir.

Unutulmamalıdır ki katılımcı demokrasiyi sivil toplum kurumlarını çoğaltıp, güçlü kılarak var edebiliriz.

Ve yine unutulmamalıdır ki iyinin kötüye galip gelmesi sorumlu bireylerin kaderine el koymasıyla mümkün olacaktır.

Not: Yerel yönetimler yasası hazırlanırken, Mersin gibi özel konumu olan kentlerin toplumsal örgütlerinin projeler geliştirmesi, sorunları giderecek yasal düzenlemeler konusunda öneriler getirmesi gerekiyor.

323 km lik kıyısı, 70 belediyesi ile (Ankara’nın 67, İstanbul’un 74, Adana’nın 53) çok farklı sorunları, sorunların içinden çözümler üretecek potansiyeli olan Mersin’in, İstanbul gibi farklı şekilde ele alınmasını sağlama adına, bu kentteki her birey ve kuruma düşen tarihi sorumluluk var.

Çoğunluğu sahil kesiminde yer alan belediyelerin temel sorunları ancak sağlanacak büyük bir koordinasyonla çözülebilir.

Arıtma, katı atık, içme suyu, deniz, kara, demiryolu ulaşım sorunları ortak geliştirilecek projelerin koordinatör bir belediye başkanlığına verilmesiyle giderilebilir.

Sahilde yaşanan yağma, yüksek katlı binaların yarattığı anarşi de tek elden yürütülecek imar planlaması çerçevesinde önlenebilir.

2023 te sahilleri yüksek binalardan, işgalden arındırılmış Mersin’in yeniden nasıl yaratılabileceğini, dünyaya turizm ve ticaret kenti olarak sunulabileceğini başka bir yazıda irdeleyeceğiz

Temsili demokrasinin iflası…(24.9.2003)

TEMSİLİ DEMOKRASİNİN TÜKENİŞİ

KATILIMCI YEREL DEMOKRASİNİN YENİDEN DOĞUŞU…

Milattan önce 5 bin, günümüzden 7 bin yıl önceki yunan uygarlığını, günümüze kadar süregelen mitolojik öykülerini, tanrılarını, aşklarını çatışmalarını okuya geldik.

Yunan Tanrıları denince de aklımıza gelen isim Tanrıları yöneten Zeus…

Araştirmacilar halkin Zeus’a tapinmasini saygidan çok korkuya bagliyorlar.

Zeus’un mitolojik öyküsü de halkın korktuğu kadar da varmış dedirtecek türden.

Babasını bile ayak oyunlarıyla devirip başa geçtiğine göre politikanın da hasını yaptığı anlaşılıyor.

Olimpus’ta hüküm süren Zeus, Prometheus ve Epimetheus kardeşlere zor görevi verdi.

İki kardeş canlıları daha dayanıklı ve iyi yaşasınlar diye şekillendireceklerdi.

Abi Epimetheus, hemen işe koyuldu. Tüm varliklar soylarini devam ettirsinler, daha dayanikli, hizli, üretken olsunlar diye organlar hediye etti.

Efsaneye göre; Canlıların, post, pençe, hızlı koşma, yüksek üreme gücü gibi, akla gelecek pek çok organa kavuşmaları böyle başlamıştır.

Sıra insana geldiğinde Epimetheus’un dağarcağında da verecek pek bir şey kalmamıştır.

Oysa insan çıplak, savunmasız ve silahsız olarak yürek sızlatacak durumda. Epimetheus’un aczini gören küçük kardeş Prometheus işe koyulur.

Tanrılardan ateşi ve tekniği çalarak insanlara hediye eder. Yunan mitolojisine göre o günden sonra insanlar konuştukları ortak dili yarattılar. Toprak işlenmeye, yemek pişmeye, barınılacak inler yapılmaya başlandı.

Ancak insanlar; yırtıcılardan, vahşi saldırılardan korunmak amacıyla bir araya gelip topluluklar halinde yaşamaya kalkıştıklarında hüsranla dağıldılar. Çünkü bir arada yaşamanın temelini oluşturan adalet ve politikayı bilmiyorlardı. Politikanın kent anlamındaki polis sözcüğüyle kardeşliği elbette rastlantı değil.

Ateş ve teknigin yerleşik insani bir arada barindirmaya yetmedigini gören Zeus bu kez Hermes’e daha da zor görevi verdi.

Efsaneye göre yabani insandan kentli yurttaş yaratilmasi için, öncelikle adalet kavraminin yerleştirilmesi gerektigini gören Zeus, Hermes’i görevlendirdi. Işe koyulurken Hermes sordu:

“Diğer ayrıcalıklar gibi adaleti de sadece seçilmişlere mi, Yoksa herkese mi dağıtayım?”

Zeus cevap verdi:

“Bu diğer mesleklere, ayrıcalıklara benzemez. Eğer adaleti eşit olarak herkese vermez ve öğretmezsen kentlerde kimse barınmaz. Oysa kentlerin varlığını sürdürmesinin yolu adaleti herkesin öğrenmesinden geçiyor.”

Gerçekten de 7 bin yıl önceki yunan kentlerini özel kılan adalet ve politikayı üstün sayan anlayıştır.

Aristo bu nedenle kentleri “farklı düşüncelerdeki çok renkli insanların oluşturduğu topluluk” olarak tanımlar.

Kentler Eski Yunanda Alt yapılar, yollar, binalar, yönetim mekanizmalarıyla değil, çok renkli çok sesli insanlarla anıldılar.

Site çağı sadece yüz yıl sürdü. Zeus’un öngörüsü ile kentte birlikte yaşama sanatı olarak nitelendirilecek çağı üstün kılan özellikler bugün bile araştırılıyor.

Bu dönemde kentleri özgür erkeklerden oluşan meclisler yönetti. Meclis her şeyin tartişilarak, tüm katilimcilarin görüşlerini dile getirdigi bir platformdu. konuşmanin, tartişmanin temel alindigi yapidan dolayi oluşumu bazi düşünürler “Söz Meclisi” olarak adlandırıyor.

Yasa önündeki eşitlik kurali, herkesin söz aldigi, düşüncesini dile getirdigi meclislerle pekiştirildi. Yunan sitelerini üstün kilan ve bugün gelişmiş toplumlarin kurmaya çaliştiklari sistem bunlarin da ötesinde bir anlayiş sergiliyordu.

Eski yunanda mecliste temsil edilen her özgür yunanlı istese de istemese de yaşamının belli kesitinde yönetime katılıp yöneticilik yapmak zorundaydı.

Bireyin yönetimdeki kurumlardan birinde belli bir zaman aralığında yönetici olmakla yükümlü olduğu bir sistem. Birileri iş olarak yönetici olayım diye yetiştirilmiyordu.

Kamu hizmetleri site yurttaşlarinin sirayla yerine getirdigi amatör ugraşlardi.

Sırası gelen görevi üstleniyor, çıkarsız beklentisiz yaptığı hizmeti günü geldiğinde bir başkasına devrediyordu.

Ve sanat….Sanat katılımcı politikaların bir farklı yansımasına sahne olmuştu.

Yüz yıl içinde tam 2 bin oyunun sahnelendiği, 6 bin müzik eserinin yorumlandığı bir dönem geçirildi.

Tüm tiyatro oyunlarıyla, müzik eserlerini sahneleyenler meclisi oluşturan amatör yunanlılardı. Yüz yıl içinde sahnelenen sanat eserlerinde mecliste görev alan, yöneticilik deneyimli tam 2 bin yunanlı rol aldı.

Zeus’un çocukları politikada olduğu gibi sanatta da seyirci değil, aktif rol alan katılımcılardı.

Devinim içindeki insanlık binlerce yıl öncesinin katılımcı site demokrasisinden 20 yüzyılda temsili demokrasiye geçti.

200 yıllık sürecin sonunda bugün, insanlık sancılı sanayi çağı demokrasisini sorgulamaya, eleştirmeye, yeni çıkışlarla revize etmeye çalışıyor.

Bilgi çağının ayak seslerinin duyulduğu son 30 yılda temsili demokrasi tükeniyor. İnsanlık, yönetenle yönetilen arasındaki ilişkinin seçimden seçime hatırlandığı modelin yerine koyacak yeni bir demokrasi modelinin arayışında.

Temsili demokrasinin en büyük açmazı: İki seçim arasındaki süreçte seçenle seçilen bir daha karşılaşmaması. Hesap sorma, kötüyü cezalandırma gibi mekanizmalar da yok. Bizden farksız birileri seçildikten sonra ayrıcalıklı hale geliyor. Atanmış yöneticiler de seçenle seçilen arasındaki kopukluktan yararlanarak, onları var eden halka tahakküm ediyorlar.

Azınlık oylarıyla çoğunluğu sağlayanlar, halkın sesine, tercihlerine aldırmadıkları gibi, kamuoyunu oluşturan çok renkli, çok sesli “kendilerinden olmayan ötekileri” sindirmekten çekinmediler.

Bugün 20. yüzyılın temsili demokrasisinden eski yunan sitelerindeki katılımcı demokrasiyi bilim çağının araçlarıyla yoğuran bir senteze doğru gidiliyor.

“Piramit harmanlaması” olarak adlandırabileceğimiz bu sentezde, piramidin tabanını gönüllülük esasına göre bir araya gelmiş sendika, oda, lonca, dernek, hatta mahalle sakinleri/üyeler oluşturuyor. Her mesleğin temsilcileri veya aynı hedefleri taşıyan oluşumlar, içlerinden yöneticileri seçiyorlar. Yöneticilik çok bilmişlerin dışında amatör ruhla yapılıyor. Belli bir zaman diliminde görev yapan kişiler, günü geldiğinde bayrağı devredip çekiliyorlar.

Eski yunandaki gibi piramidin tabanında yer alan tüm katılımcılar sorunlarını özgür ortamda tartışarak somut projeler, öneriler manzumesi haline getiriyorlar. Aralarından seçilen temsilciler bir araya gelerek üst meclisi oluşturuyor, kurumlarının beklentilerini, sorunlarını oraya taşıyorlar. Temsil ettiği grup ya da örgütün sorunlarını, tabanın özlemlerini bilen, seçilerek katıldığı yerel mecliste kişisel hesapların, çıkar ilişkilerinin değil, içinden geldikleri tabanın dertlerini derdi bilen insanlar.

Başta AB olmak üzere gelişmiş ülkeler sanayi çagindaki temsili demokrasiyi terk ediyor, başlayan yeni süreçte bilgi çagindaki katilimciligi öne çikaran yerel meclislere ve meclisleri oluşturacak alt yapilanmalara önem veriyorlar.

Revize edilmiş “Yunan sitelerindeki katılımcı demokrasi, meslek odalarıyla, derneklerden beslenen çağdaş haliyle yeni çağın demokrasi modeli olacağa benziyor.

Türkiye bu değişimin neresinde sorusuna başka bir yazıda yanıt aramaya çalışacağız.