Kent dönüşüm projeleri, zavallı Mersin..

Kent dönüşüm projeleri, zavallı Mersin..

Kentsel dönüşüm projeleri, “yaşanabilir sağlıklı kentlerin yaratılması” amacıyla;

-kaçak yapılaşmış alanların,

-doğal afetlerle doğrudan etkilenecek olan sakıncalı alanlardaki konutların,

-kent içinde kalan kullanımı sakıncalı çalışma alanlarının,

-kent içinde niteliksiz, sağlıksız alanların ve yaşanabilir kent standartları dışında kalan alanların,

-işlevini yitirmiş tarihi mekanların, koruma alanlarının

çağdaş hale dönüştürülmesinin genel tanımı..

Kentsel dönüşüm projeleri 1980 öncesinde daha çok dar gelirlilerin yaşam kalitesinin yükseltilmesi olarak gündeme gelirken, günümüzde itibarlı mekanların ve çağdaş yaşamın gerekli kıldığı yeşil alan, market, okul, spor tesisleri gibi tesislerle desteklenen, alt yapısı tamamlanmış; modern, gelişmiş, sağlıklı vahaları kapsıyor..

Doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı, yaşam kalitesi, doğal afetlerle mücadele ve çevresel risklerin azaltılması gibi çevresel faktörlerden ötürü de kentsel dönüşüm her gün biraz daha önem kazanmakta…

Sosyolojik faktörler açısından konu Mersin gibi kentler bakımından çok daha önemli.. Potansiyel dönüşüm alanlarında yaşayanlar yararlanmadıkları çağdaş nimetler nedeniyle yaşadıkları kentin yabancıları, hatta yeri geldiğinde düşmanı oluyorlar adeta..

Oysa kentin geçici parçası olma durumunda kalmalarından ötürü ortaya çıkan sorunları gidererek, bu insanların beklentilerinin karşılanması, sosyal farklılıkların ve mekansal eşitsizliklerin giderilmesi, kentsel dönüşüm sayesinde onları çağdaş mekanlara kavuşturarak kent bilincinden uzak yabancılar yerine Mersinlileştirmek zorundayız..

Günümüzde dönüşüm projelerini Ankara’dan yürütülen, tek tip “her kente iyi gelir” mantığından farklı bir anlayışla çözmek zorundayız..

Bu nedenle Kentsel Dönüşüm projelerinde, yerel yönetimler çok daha önemli..

Zaten yetersiz olan kamu kaynaklarına fazla bel bağlamadan, özel sektörün teşvik edilmesi ve onun dinamiklerinden yararlanılması ise yetersiz kaynaklar sızlanmalarını bitiriyor.

Bu doğrultuda, kentin öncelikli sahibi olan yerel yönetimler, yasal ve örgütsel araçları harekete geçirmeli, yapılacak programlamalarla yaratılacak özel iç ve dış finansman olanaklarını geliştirip dönüşüm projelerini kente kazandırmalı..

Geçmişte uygulamaya geçirilecek projeler konusunda eli kolu bağlı yerel yönetimlerin bahanesi vardı.. Son yasal düzenlemelerle önleri açıldığı için artık bu türden gerekçelerin de hükmü kalmadı..

Toplu Konut İdaresi Başkanlığı bu gerçekler ışığında, yerel yönetimlerin yardım ve desteğiyle yeni bir anlayışla son dönemde ülke genelinde seferberlik başlatmış bulunuyor..

TOKİ, Türkiye’nin bir iki istisna dışında tüm İllerinde (78 il ve 169 ilçedeki toplam 421 şantiyede) şu anda 300 bine yakın konutu çeşitli modellerle üretmeye çalışırken, kurumun başlattığı inşaatlarda vasıflılar dışında tam 600 bin vasıfsız işçi çalışıyor..

Bir başka deyimle çalışan her kişinin beş kişilik ailesini geçindirdiğini varsayarsak bugün TOKİ’ nin sağladığı olanaklar sayesinde 3 milyon insan karnını doyuruyor..

Hedef yakın gelecekte her yıl 100 bin konut üretmek..

Türkiye’de kentsel dönüşüm çerçevesinde ve TOKİ şemsiyesi altında şu anda 79 ilde ortak projelerle toplu konut üretilirken Mersin ne durumda?..

İster inanın ister inanmayın Mersin, Erdemli’ de farklı dinamiklerin başlattığı 220 konutluk kıytırık bir projeyi saymazsak 79 il dışında çivi çakılmamış tek İl..

Belediyelerin desteğiyle ülkenin 79 iline giren TOKİ’ nin uğramadığı tek kent var: Mersin..

Oysa gelen bilgiler Milli Güvenlik Kurulu’nun son iki toplantısında da, özel durumu nedeniyle Mersin’in masaya yatırıldığı..

Kent üzerinde iç göçün yarattığı olumsuzluklara dikkat çekilirken, özellikle çözüm adına bir konu ön plana çıkmış:

“Acil biçimde kentsel dönüşüm projelerinin Mersin’de uygulamaya koyulması”

Peki bunu kim yapacak?

Elbette Büyükşehir Belediyesi.. Kentin hangi bölgelerinin sorunlarla boğuştuğu ortada..

Belediye yeni alanlar belirleyecek, TOKİ desteğiyle yapılacak konutlar sayesinde varoşlar kaydırılırken, boşalacak bölgeler de ıslah edilip yeni bir plan çerçevesinde değerlendirilecek..

Örnekleri var mı? Hem de çok..

İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana başta olmak üzere başarılı pek çok proje start almış durumda..

Mersin ise kenti bu çağdışı görüntülerden kurtaracak, varoşları Mersin’lilik bilinciyle kucaklayacak, üstelik başlatılacak inşaatlar sayesinde yeni istihdam alanlarıyla, vasıfsız işsizlere de derman olacak atılım yerine, kendi dar kalıplarında havanda su dövmeye devam ediyor..

Büyükşehir Belediyesinin son bir yıl içinde yaptığı tek dönüşüm projesi! Mezitli sahil yolundaki kreasyon çalışması diye ortaya çıkan kule, kapı, maket kale benzeri uyduruk işler..

Komşumuz Adana’da TOKİ’ nin 14 projesi sayesinde 7500 konutun yapımı son hız sürüyor. Mersin’de ise tık yok..

Önümüzdeki günlerde bu konu çok daha yüksek tepelerde, çok daha gür biçimde seslendirilecek..

Ve de bugüne kadar kılını kıpırdatmayanların kulağı fena çekilecek..

Bizden söylemesi..

 

Fatih Erbakan, Latif Turgut..

Fatih Erbakan, Latif Turgut..

1997 yılında Anayasa Mahkemesinin ünlü başsavcısı Vural Savaş kapatma kararı açıncaya kadar ülkenin Meclisin en fazla Milletvekiline sahip ve en büyük siyasi oluşumu idi Refah Partisi..

Derken dava Anayasa Mahkemesinde görüldü ve partinin kapatılmasına karar verildi.

Kapatılma kararına kadar parti tüm faaliyetlerini sürdürüyor, hiçbir şey olmamış gibi hazine yardımlarından da yararlanıyordu..

İşte birilerinin başına ne geldiyse bu hazine yardımları nedeniyle geldi..

1997 yılında hazinenin partiye tahsis ettiği 1 trilyon lira Bankalarda kuzu gibi yatarken kapatma kararının çıktığı 22 Şubat 1998 tarihine yakın günlerde bankadan çekildi.

Doların 200 bin ve 1 trilyon liranın 5 milyon dolar ettiği günler..

Anayasa Mahkemesi kapatma kararı ile siyasi açıdan partiyi bitirmişti ama Erbakan ve yakın çevresine asıl büyük darbe bu paranın izini süren Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesinden geldi..

2 Aralık 2003 günü Yargıtay tarafından onaylanarak kesinleşen Mahkeme kararında;

“İl teşkilatlarına verildiği iddia edilen bir kısım paraların kayıtlara intikal ettirilmediği, kayıtlarında para girişi görülen il teşkilatlarında ise paraların harcandığına ilişkin temin edilen belgelerin usulüne uygun olmadığı gibi, gerçek bir hizmet ve mal alımını yansıtmadıkları, paralar dağıtılmadığı halde partinin 71 il başkanı ve bir kısım il yönetim kurulu muhasip üyeleri genel merkeze çağrılarak birlikte suç işlemek kastıyla dağıtılmış gibi makbuzlar düzenlediklerinin ve bu sahte belgelerin mal edinilen suça konu paranın harcama belgesi olarak gerek tasfiye gerekse denetim sırasında kullanıldıklarının sübutu, oluşa ve dosyadaki delillere göre kabul edilmiştir…” deniyordu..

Mahkemede ifade veren bazı il başkanlarıyla muhasip üyeler gerçekte de dokunma şansları bile olmayan paraları almadıklarını itiraf ederek, ceza almaktan kurtuldular. Bazıları ise Erbakan ve yakın çevresinin tüm ülkeye izlettiği senaryodaki rollerine sonuna kadar sadık kaldılar. (Yargılanıp siyasi hayatı bir yana ailesini geçindirdiği düzeni bozulan garibanlar yanında dokunulmazlık nedeniyle yargılanamayan Abdullah gül ve Abdülkadir Aksu gibi şanslılar da vardı..)

Bu detayları bir yana bırakıp yargılanan ve hüküm giyen 69 kişiye dönecek olursak..

71 il Başkanı ile pek çok muhasip üyenin yargılandığı davada Refah Partisinin yerel sorumlarının bir kısmı atılı suçu red ederken, bazıları kursaklarından tek kuruşu geçmemiş paraların İl Başkanlığı hesabına aktarıldığını ve bu paralarla bir takım harcamalar yaptıklarını dava sonuna kadar savunup durdular…(uydurulan faturalarda neler yoktu ki…)

Mahkemenin hiçbir zaman inanmadığı ve sunulan belgeleri de ciddiye almadığı dava sırasında parti üst yönetimini zor duruma düşürmeme adına ceza almayı göze alanların arasında dönemin Mersin İl Başkanı Latif Turgut’ ta bulunuyordu..

Latif 1 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırıldı ve Yargıtay kararının kesinleştiği 2 Aralık 2003 gününden itibaren hükümlü durumuna düştü..

O günden sonra bir zamanların güçlü iktidarının İl Başkanı artık Emniyet infaz birimlerinin aradığı bir ‘kaçak’tı..

Geçtiğimiz günlerde Latif’in babası İbrahim amca ziyaretime geldi..

80 yaşını devirmiş ve kendi adıma 35 yıllık dostluğuyla gururlandığım yoğrulmuş koca çınarı karşımda görünce şaşkınlıkla sevinç arası duyguya kapıldım..

Uzun zamandır görmediğim İbrahim Amcaya, ‘Kaçak!’ Latif’i sordum. Gözleri doldu, “Kaçmaktan yoruldu, teslim oldu, Mersin Cezaevinde yatıyor” diye mırıldandı..

Günlük hengame içinde birbirimizi kaybediyor, daha da acısı kaybettiklerimizin eksikliğinin bile çok sonra farkına varıyoruz..

İbrahim amcayla dertleştik, geçmişten bugünlere kısa bir yolculuk yaptık..

“Çok israr ettim Latif’e.. Oğlum almadığın parayı sahiplenme, sonu belli senaryonun içinde yer alma, Mahkemeye doğruları anlat, beraat edip işine gücüne bak, dedim, dinlemedi” derken sesi titriyordu İbrahim Turgut’un..

Tüm bunları niye mi yazdım?..

Aynı davada yargılanıp 2 yıl 4 ay hüküm giyen ve doktor raporuyla beşinci kez infazı ertelenen Necmettin Erbakan ve çevresi bu günlerde sihirli bir formül atıyor ortaya..

Kayıp trilyon 69 kişi tarafından hazineye eşit olarak geri ödenirse, kendisi payına düşeni iade etmeye hazırmış..

Bir kere o 1 trilyon (o günlerdeki döviz kurlarıyla 5 milyon dolar) faizleriyle birlikte bugün 11 trilyona tekabül ediyor..

Asıl önemlisi hocamın geliştirdiği adil çözüm..

“Tüm paranın üzerine oturanlarla kursağından tek kuruş geçmeyen Latif aynı miktarda para ödesin” önerisi…

O trilyonun bankadan çekildiği günden beri Milliyet Gazetesinde Serpil Yılmaz, aynı tarihlerde Abbate gömleklerini üreten Öztay Tekstil şirketini alan Erbakan’ın yeğeni Mahmut Rauf Çataklı’ ya ve bugün 17 milyon dolar değer biçilen Çubuklu’ daki yalıya dikkat çekiyor..

Yalıda kim mi oturuyor? derseniz onun yanıtını da Yılmaz veriyor: Fatih Erbakan..

Yatlarda, son model spor arabalarda dolaşıp İstanbul’un en değerli yalılarından birinde oturan Fatih Erbakan ve Mersin E-Tipi Cezaevinde yatan Latif Turgut…

Kayahan’ ın o güzelim şarkısını mırıldanıyorum ister istemez:

“Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar”..

Beğenmeyenler Selda gibi de bağırabilirler:

“Adaletin bu  mu dünya”..

 

NİCE NİCE YILLARA…

 

NİCE NİCE YILLARA…

2004’ü tarihin vitrinine kaldırıp 2005’i karşılamak üzereyiz.

Med Cezir benzeri uç duyguları yaşadık bir yıl boyunca…

Yine de geçmişten farklı bir umut ve özgüvenle karşılıyoruz yeni yılı…

Uç duyguların bir yanında Irak, Filistin var ve dünyada yoksulluğun içinde çırpınan, kaderine başkaldırma adına da olsa, insanca beslenmeyi sağlayacak gıdadan yoksun milyarlarca insan…

Öte yanda kol gücünü bitirecek, çok farklı iklimlerde yeşermekte olan ‘Bilgi Çağı’  patlamaya hazır tohum gibi karlar altında filiz vermeye hazırlanıyor…

Bugün bulunduğumuz bölge ateşler içinde kavruluyor…

Irak’ta namusları, toprakları için savaşan insanlar, gerektiğinde canlı bombaya bürünüp ölüme gülümseyerek gidebiliyor…

Ve elbette Filistin, yüreğimizin bu kanayan yarası… Yaser’ in ortalama 10 yaşındaki ‘sapanlı generalleri’ ölüme gülümseyerek giden önderlerinin ardından, 2004’ü de geçmiş yıllar gibi ellerinde tek silahları taşlarla, barikatların üstünde dimdik ayakta geçirdiler…

Saatli Maarif Takvimleri, postane önünde satılan hasret kokan kartpostallar yok artık…

Sanal ortamda gönderenin muzip gülüşünü, göz yaşını, hatta virüsünü taşıyan elektronik mesajlar dünyanın dört bucağını saniyeden küçük zamanda kat ediyor…

Ve Türkiye

ABD’nin Orta doğuda yarattığı kan denizinde boğulma yerine, gelişmişlerin safında yer almak üzere, AB’nin onurlu üyeliğine adım attı 2004 te

Böylesi bir mucize dönüşümü gerçekleştiren ülkenin insanları olarak, dünyanın kangren sorunları; açlık, yoksulluk, çevresel felaketleri bile yıldırmasın sizi…

Tarihin bir nehir gibi ileriye akışını, yarının dünden güzel olacağını asla unutmayın…

150 yıllık Sanayi çağı binlerce yıl süren ilkel tarım döneminden daha iyiydi. Ayak sesleri ensemizde yankılanan bilgi çağı çok daha refah getirecektir insanlığa…

Diyalektiğin şaşmaz kuralıdır bu ve Nazımın deyişiyle;

karşı koyanlar, karşı koymuş demektir:

Maddede hareketin, yürüyen cemiyetin ezelî kanunlarına.

Sükun yok, hareket var, bugün yarına çıkar

yarın bugünü yıkar

 ve durmadan akar  akar  akar.

Geçmiş on yılın küresel anlamdaki en büyük sektörü silah, tahtını gelecek on yılda bilişim teknolojilerine bırakacak…

Yıllık bir trilyon dolarlık silah yerine, birkaç trilyonluk bilgisayar, cep telefonu, yazılım teknolojisiyle tanışacak insanlık…

Kişiler için anların bile önemi vardır ve olmalıdır, ama insanlığın bu acılarla dolu, binlerce yıllık yolculuğunda,  gün gelir asırlar bile anlamsızlaşır…

1990’ lar Türkiye için kan, gözyaşı, çatışma dönemi, aynı zamanda da enflasyon, ekonomik krizler ve ülkeyi saran sislerin dumanlı havasında yüzlerce milyar doların çalındığı yıllardı…

İnsanlarının tek derdi başka ülkelere kaçıp gitmek olan bir ülke, iki yıl içinde sihirli değnek dokunurcasına üzerindeki ölü toprağını atıp, ayağa kalktı…

Olgunlaşma dönemini “yitik yıllar” olarak geçiren Türkiye’nin, geçmiş kaygıları, kavgaları unutarak silkinip, koşmaya başladığı yıl olarak anılacaktır 2004…

Güçlü bir Türkiye, kan ve gözyaşıyla dolu acılar içindeki Filistin ve Irak’ın, tehdit altındaki İran ve Suriye’nin kısacası tüm bölgenin umududur…

Ve Filistin;

O Filistin ki, küçücük çocuklar okul bahçesi yerine, Kurtuluş ve Özgürlüğü getirecek İntifada adına barikatlarda geçirdiler koca yılı…

Ellerinde kalem, kitap yerine sapan ve taşlarla…

Kim ne desin 2004, Filistin çocuklarının geleceği kurma adına, dünyanın en gelişmiş silahlarına sahip İsrail’ine taş ve sapanlarla diz çöktürdüğü yıl oldu…

Ve asla unutmayın; Filistin kurtuluş mücadelesi tüm tuzakları aşarak, onurlu mücadelesinin zaferini kutlayacaktır yakında…

Çünkü ölüme gülen yüz binlerce çocuğun elindeki taşlardan daha güçlü silah yoktur ve dünyadaki en büyük gücün ölümden korkmayan insan olduğunu anladı İsrail ve tüm dünya

Bir Arafat’ la başa çıkamayan kan içicilerin bugün karşısında sayısız Arafat, elden ele, nesilden nesile mücadele bayrağını düşürmeden daha yükseğe çıkarıyorsa, bu gücü yenecek silah olmayacağını anlamış olmalı herkes…

Ve Irak…

1 Mayıs 2003 günü “kolay zaferini” ilan eden ABD’nin 2004’te geldiği nokta…

Irak’ı yok edip, enerji kaynaklarını yutmak üzere yola çıkanların, gelişen direnişin birleştiriciliğinde dünyanın nefretini kazandığı yıl oldu 2004

ABD’nin petrolle dolu ülkede tutuşturduğu ateş, sadece Irak’tan başlayarak tüm dünyayı sardı…

Geleceğin barışını yakalamaktan uzak, silah ve enerji kartellerine bağımlı mevcut yönetimiyle ABD ekonomik açıdan da çatırdadı 2004’ te…

Tarihteki emperyalistlerin başına gelen bildik şeyler geldi, geçici hakimlerin başına…

“Kendini en güçlü sandığı an, aslında çöküşe geçtiğin demdir” kuralı işlemişti yine…

2004’ te bir kez daha anlaşıldı ki, mevcut yönetim anlayışıyla ABD’nin, dünyayı farklı bir paradigmaya taşıması mümkün değildir…

Ne böyle bir vizyonu, ne de niyetleri var iktidarı elinde tutan ‘neo-con’ ların…

Ve 2004, milyarlarca yoksulun bozuk dünya düzeninden umutlarını kesip, kendi göbeklerini kesme iradesini ortaya koydukları yıldı aynı zamanda…

Filistin, Irak, Afganistan, Sudan’ daki sıcak çatışmalar yanında, yoksul Asya ve Afrika’ lıların da “artık yeter” isyanını seslendirmeye başlamaları sevindiriciydi elbette…

Bugün dünyadaki her dört insandan biri günde bir dolar, her iki insandan biri de iki dolarla yaşamını sürdürmek zorunda…

Kısaca dünyanın yarısını oluşturan üç milyar yoksul, gelişmiş ülkelerin ineklerine hergün verdiği 2 dolarlık sübvansiyonlardan daha azıyla hayatta kalmaya çalışıyor…

Yine de, merak etmeyin uzun sürmez bu sömürü düzeni, biz ya da çocuklarımız görmese de mutlaka silahların korku devri bitecek, barış çağı hakim olacaktır dünyaya…

Üretildiği İtalya’daki fabrikadan, ekildiği Kamboçya’daki tarlaya kadar süren alçakça yolculuğunda bir mayın için 2 dolar ödeniyor, temizlenmesi ise  500 dolara mal oluyorsa, böylesi bir dünya düzeninin sonsuza kadar sürdürülmesi olanaksızdı…

Mazlum halklarla zalimler arasındaki mücadelede, 2004 sömürülenlerin de bilinçlenme yolunda sömürenlerle daha bilinçli kavgaya tutuştukları, bayrağı yükselttikleri yıl oldu…

İnsanlık ayağı tökezlese de, umutsuzluğa kapıldığı yol kazalarına da uğrasa tarih boyunca hiç geriye düşmedi…

Bu kez de kural işleyecek…

2005’in 2004’ten daha iyi olması dileğiyle…

Yürekleri yakıp giden sevgililerden, acılarda yaraları saran dostlara,

ihanetleriyle gurur duyan alçaklardan, boğulduğumuzu hissettiğimizde soluğuyla hayat öpücüğü sunan güzel insanlara…

Yılın son gününde dost düşman herkesi, yürekten ve tüm içtenliğimizle yine Nazım’ın dizeleriyle kucaklamak zamanıdır şimdi…

“Yapraklara dallara, yeşillere, allara,

nice nice yıllara gülüm, nice nice yıllara.”

DEĞER MİYDİ NAZMİ?…(2)

 

DEĞER MİYDİ NAZMİ?…(2)

10 Ocak 2004 günü ayrı tellerden çalan dört oluşumun Gazeteciler Cemiyeti çatısı altında toparlanması, yerel seçim arifesinde en çok aday adaylarını sevindirdi.

Birleşmeyle dört ayrı derneği ziyaret etme zorunluluğu teke inmişti. Birinin öne alınıp, diğerinin sonraya bırakılmasından bile rahatsız olan başkanlar da, aynı çatı altında bir araya gelerek, kapılarını çalan geleceğin yerel yöneticilerini ağırlıyorlardı…

Vahap Şehitoğlu adına jübile anlamına da gelen başkanlık döneminin büyük bölümü 28 Mart yerel seçimlerinin bu hengamesinde geçti.

Ve derken Selman Özipek ile arkadaşları Cemiyeti sessiz sedasız terk ettiler…

Gazetecileri tek çatı altında toplayan Cemiyet büyüsü herkesi öylesine sarmıştı ki, Özipek ne zaman, ne diye ayrıldı diye soran bile olmadı…

Derken Şehitoğlu’ nun başkanlık süresinin dolmasına günler kala 17 Haziran 2004  günü “insanlara bayram değil seyran değil eniştem beni neden öptü” dedirtecek bir panel gerçekleştirildi…

MTSO ve Mersin Gazeteciler Cemiyetinin ortaklaşa düzenlediği panelin konusu da son derece masumdu…; “Özel Sektör-Basın İlişkileri”

Ancak konuşmacılara bakıldığında bunun panelden de derin anlamlar taşıyan bir organizasyon olduğunu görmek için müneccim olmaya gerek yoktu…

Dünya Gazetesinden Osman Arolat’ a diyecek sözümüz olmasa da, Sadi Uzunoğlu ve Uğur Civelek’i basın adına oraya kimlerin, neden çıkardığını anlamak güçtü…

İş adamlarını temsilen Panele katılan isim daha da ilginçti: ‘Fikret Öztürk’

Mersin Gazeteciler Cemiyetinin düzenlediği ve basınla iş dünyası ilişkilerinin masaya yatırılacağı bir panelde ne yazık ki, Mersin’in gazetecilerini temsil eden bir konuşmacı yoktu!

Ve Mersin’de panelde konuşacak iş adamı da kalmamış olmalıydı ki, OPET başkanı Fikret Öztürk’ün çağrılmasına MGC yönetim kurulundan kimse sesini çıkarmamıştı…

Oysa Öztürk’ün yönetim kurulu başkanlığını yaptığı OPET, Ocak ayından beri Karaduvar sakinlerini isyan noktasına getiren çevresel felaket boyutundaki kirliliğin resmi tutanaklara geçen failiydi ve 2004 yılının ilk altı ayında tam üç kez bu şirkete ait  borulardan çevreye akaryakıt sızmıştı…

Karaduvar’lıların isyanı üzerine kuyu sularına karışan benzinin izini sürüp, resmi belgelere ulaştığımızda da Karaduvar sularına sızan benzinin OPET menşeli olduğunu görmüş ve tam da bugünlerde gündeme taşımaya başlamıştık…

Havası, suyu, toprağı temiz Mersin için çaba göstermekle yükümlü Gazeteciler Cemiyetinin, Karaduvar’ı kirlettiğini resmi raporlara dayanarak belgelediğimiz bir iş adamını mükemmel bir zamanlamayla panel düzenleyip, konuşmacı olarak davet etmesini tesadüf olarak yorumlamak hangi vicdana sığardı?…

Paneli zamanlama, konu ve konuğu itibariyle eleştiren –ki bu konudaki görüşlerini o gün de bugün de aynen paylaşıyoruz- Mirza Turgut’a yönelik Şehitoğlu’ nun tepkisini anlamak, hakarete varan sözlerini kabul etmek mümkün değildi.

Şehitoğlu’ nun dostluk bir yana, medya mensubu olarak ta sahiplenmesi gereken Turgut’a yönelik sözlerinden haberdar olup ta, tepki göstermeyen Cemiyet Yönetim Kurulu üyelerine, özellikle de Akkuş’a yönelik siteminde de Mirza’nın yerden göğe kadar haklı olduğuna inanıyorum…

Pamuk ipliğine bağlı ve işlemesi oturanların insafına kalmış başkanlıktan olma kaygısıyla Akkuş dahil o gün sessiz kalanlar, keşke Akdağ patentli geleceğe yönelik kurgulanan oyun planını ilk günden görebilselerdi…

Ve keşke daha o gün gerekirse çekilme dahil tepkilerini gösterseler, ne kadar büyürlerdi…

Bugün ortaya çıkıyor ki, Akdağ verilen şeref sözlerine rağmen başkanlık koltuğunu bırakmaya niyetli değil ve üstelik bu plan, birleşme aşamasında istifa ettirilen bu oyunlarda deneyimli derin medya mensubunun da içinde olduğu farklı bir senaryonun sadece küçük bir parçasıdır…

Bu kentte hangi gazetecilerin  Öztürk’ün danışmanı, hatta yeddi emini diye dolaştığı sorusunun yanıtı bile kurgulanan oyunu anlatmaya yetmez mi?…

Karaduvar’ı kirlettiğine dair resmi belgeleri yayınladığımız 17 Haziran günü bile , gözlerimizin içine baka baka panelde “Denize tek bir damla akaryakıt dökülmedi” diyecek kadar pişkin Öztürk ve kendisini onun vekili ilan eden, belli bir kaynaktan beslenen derin gazeteciler…

Bu Akdağ’ ı aşan bir senaryodur ve engellenmesinin tek yolu vardır…

Mersin’de Gazeteciler Cemiyetine mensup 150 üyenin kararlılıkla ‘artık yeter’ diyerek, mevcutlar dışında yepyeni yüzlerden oluşan farklı bir yönetim oluşturması…

Devrim anlamına gelecek böylesi bir çıkış adına, Akkuş’ ta verilen şeref sözlerini tutmayanların ayıbını yüzlerine vurarak, son bir özveride bulunmalıdır…

Sahibinden çalışanına tümüyle boğulma noktasına gelmiş Mersin Medyası böylesine güçte bir iradeyi sergiler mi?…

Zor ama kurtuluşun da başka yolu yok…

Aksi takdirde bir yıl dolmadan yeniden dağılma gündeme gelir ki, böylesi parçalanmanın yaratacağı kaosun vebalini kimse taşıyamaz…

Tüm bunlardan sonra başladığımız soruyla bitirelim…

Koltukta birkaç ay fazla oturma uğruna Cemiyeti ve kendini düşürdüğün duruma değdi mi Nazmi?…

Değer miydi Nazmi?…

 

Mirza Turgut, benim de adımın geçtiği bir birleşmenin perde arkasını yazmasa, mide bulantım nedeniyle unutmaya kararlı olduğum şu “gazetecilerin birleşmesi”ni yazmaya da, mutlu sonla bitmeyeceği baştan belli öykünün finalindeki ‘birilerinin birilerine’ kazık atma numaralarına kıyı köşesinden değinmeye de niyetim yoktu…

Madem ki, adımın da geçtiği bir sürecin perde arkası ortalığa dökülmeye başladı, benim de canlı tanığı olduğum gelişmeleri tarihe not düşme adına insanlarla paylaşmanın, hele işin sonunda “kata-kulli”  türünden numaralar varsa namus borcuna dönüştüğünün farkındayım…

Turgut’un köşesinde dile getirdiği 2003 yılı Mayıs ayında başlayan ve Nazmi Akdağ’ ın başkan olma konusunda taviz vermemesi nedeniyle düğümlenen dönemle ilgili tüm yazdıkları doğrudur ve o konuda söylenecek fazla da söz yoktur…

Sadece ileride bir gün ‘fetret devrini’ değerlendirecek gençlere ışık tutmak amacıyla ‘bende saklı’ birkaç küçük anıyı anlatmakta yarar olduğuna inanıyorum;

Örneğin birleşme hususunda derneğinden yetki almaya çalışan Nazmi’ nin yaşadıkları…

Ya da yaşadığını varsayarak gelip anlattıkları… – Gelinen noktadan sonra neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlamakta güçlük çektiğimi itiraf etmeliyim-

Nazmi’ ağzından dinlediğimiz, birleşme kararı alınacak toplantılardan birinde eski başkanlardan biri hakkında alınan izole etme kararı…

Yine onun ifadesine göre dernekteki üyelerin malum derin gazeteci ile ilgili ihanete uğradıkları hissiyle sergiledikleri tepki öylesi boyuta ulaşmıştı ki, Ağabey Akdağ’ ın tüm yatıştırma çabalarına rağmen,  ortalık durulmayınca ve iş “bizi satanı biz de  atalım” noktasına gelince, haber salınmış, ‘derin medya’ mensubu da 25 yıllık dernekçilik macerasını noktalayıp kurulmasına öncülük ettiği oluşumdan ayrılmak zorunda kalmıştı…

Gerçekten o dönemde dört cemiyete bölünen ve sürekli kan kaybederek, saygınlığı aşınmaya başlayan kentteki gazetecileri temsil eden kuruluşların dağınıklığından tüm Mersin rahatsızdı ve duyarlı herkes “mutlaka bir şeyler yapılmalı” arayışlarındaydı…

Birleşme konusunda benim ve Mirza’nın yoğun çabaları olduğu doğru…

Ama hiçbir sorumluluğu ve zorunluluğu olmamasına rağmen, Cemiyetlerin bir araya gelmesi ve gazetecilerin aynı çatı altında örgütlenmesi çalışmalarına, Ticaret Borsası Başkanı Abdullah Özdemir’in inkar edilemez özveri ve katkılarını burada anmamak, insanı insan yapan vefa duygusuna ihanet olurdu inancındayım…

Tüm çabalara rağmen o dönemdeki birleşme, üyelerin çıkarlarına uyan birliktelik yerine, özellikle Akdağ’ dan kaynaklanan “ya başkan olurum, ya da bu iş olmaz” sekter davranışı nedeniyle kilitlendi…

Ben ve Mirza’da uzun çabalar sonunda Vahap Şehitoğlu, Selahattin Akkuş, Selman Özipek’ in gerçekten özverileriyle mutlu sona epeyce yaklaşmış olan birleşmenin akamete uğramasından üzgün konuya noktayı koyduk…

2003 Kasım ayıydı…

Mersin Ticaret Borsasının düzenlediği ‘Yerel Gazete yarışması’ jürisinin üyeleri olarak dört başkanla bir araya gelmiştik.

Değerlendirme toplantısının sonlarına doğru, Nazmi beklenmedik bir çıkışla birleşme konusunda arkadaşlarını ikna ettiğini, gerekli özveride bulunacağını söyleyiverdi…

Borsa Başkanı Özdemir’ le birbirimize baktık. Ne olmuştu da düne kadar burnundan kıl aldırmayan Akdağ bu noktaya gelmişti?.

Anlamakta güçlük çeksek te, nedenleri sorgulamak yerine sonuca sevinmek gerekiyordu, biz de öyle yaptık…

Başkan birleşmeden duyduğu mutluluğu ifade etmekle kalmadı, bu kentte o güne kadar kimselerin duymaya alışkın olmadığı bir jest daha yaptı…

10 Ocakta  tek Cemiyet çatısı altında birleşme sağlanırsa, o gün kutlanacak ‘Gazeteciler Bayramı’ ile Borsa Ödül töreninin bir arada yapılmasını ve Hilton Otelinde yapacakları baloya Mersin’deki tüm gazetecilerin katılmasını önerdi…

Birleşme konusunda prensipte evet dense de, güç işin nasıl olacağı konusunda somut bir çözüm bulunamamıştı ve gördüğüm kadarıyla konu yine başkanlık nedeniyle düğümlenmişti.

Gazetecilerin tek çatı altında birleşmesinin kendileri dışında Mersin adına da sayılamaz yararlarına inananlardandım. Kabule ederlerse birleşme görüşmelerinde uzlaşmacılık görevini seve seve yapacağımı belirttim…(Tüm yaşananlara rağmen, bugün de Gazetecilerin tek çatı altında birleşmesinin önem ve yararına inanıyorum)

Dört cemiyet başkanıyla Sultaşa Otel’inde bir araya geldik.

Uzun tartışmaların ardından ortak akılla, uygun bir ara formül geliştirildi.

Buna göre, 2 yıl boyunca dört başkan eşit sürelerle başkanlık yapacak, 2006 da üyeler hür iradeleriyle kendilerine mevcutların dışında yeni bir başkan seçme şansını elde edeceklerdi.

Dağınıklığın yarattığı zararlar yanında pek demokratik olmasa da, herkes bulunan ara formüle razı oldu…

Buna göre, Dört cemiyetin içindeki gazeteciler mevcut Mersin Gazeteciler Cemiyetinde toplanacak, 10 Ocak 2004 günü yapılacak genel kurulda da, dört Cemiyet Başkanının yönetim kuruluna seçilmesi sağlanacaktı…

Sıralama konusunda da sıkıntılar uzun süren çabalarla aşıldı. Buna göre önce Vahap Şehitoğlu başkan olacak, 6 ay sonra koltuğu Nazmi Akdağ’ a devredip, Ocak 2005 te görevi Selahiddin Akkuş’a bırakacaktı. Selman Özipek’ son sıranın kendisine verilmesine birleşme hatırına rıza gösterdi…

Gerçekten belirlenen takvim saat gibi işledi…

Genel Kurul gününe kadar kayıtlar tamamlandı, geçici tüzük maddeleri önergeler halinde hazırlandı, kongre günü de güle oynaya birleşmenin yasal gerekleri yerine getirildi.

10 Ocak 2004 akşamı Mersin Ticaret Borsasının ev sahipliğini yaptığı Hilton otelindeki görkemli bir baloda başarılı gazeteler ödüllerini alırken, birleşmenin güçlü sinerjisini tüm gazeteciler iliklerinde hissettiler.

 

Bundan sonrasını yazmaya devam edeceğiz…

SAVCILIKLAR BÖYLE GÜNLERE LAZIM…

 

SAVCILIKLAR BÖYLE  GÜNLERE LAZIM…

Kromsan ve Karaduvar ile ilgili yazıp çizdiklerimizi bir araya getirsek hacimli bir kitabı bulacağı kesin…

Buna rağmen kimi okur bunu yetersiz bulmuş olmalı ki, örneğin www.ufukturu.net sitesine ulaşan kimi eleştirilere bakılırsa, bizim çevresel felaket boyutundaki iki konuyu unuttuğumuz, uyuttuğumuz sanılır…

Oysa gazeteci ya da köşe yazarının işi, gözlediği, araştırdığı bir konuyu kamuoyunun önüne taşıyarak, tartışılmasını sağlamak…

Kısacası halkın bilgilendirilmesi adına önemli bir misyon yükleniyoruz…

Gerisi bizim değil başka kurumların işi…

Bu nedenle bizden daha fazlasını isteyenlerin eleştirilerinde haksızlık yaptığına inanıyorum…

Aslında belgelerin medya eliyle kamuoyunun önüne sunulmasından sonra gerisi yürütme ve yargının işi…

Yasalara aykırı davrananların yakasına yapışacak olan savcılarla, kentten sorumlu diğer yetkililere burada büyük iş düşüyor.

Oysa Kromsan ve Karaduvar’da gördük ki, ortaya çıkan çevresel tehdidi denetlemekle yükümlü kurumlar üstlerine düşeni yapmak bir yana, ortaya çıkan ayıpları halının altına süpürmüşler…

Karaduvar’daki ihmal ve Çevresel felaket boyutundaki kirlenmeye yol açanlara verilen tavizleri başka bir yazıya bırakıp bugün somut Kromsan vakasının Savcıları ilgilendiren suç boyutunu ele almak istiyoruz…

-1984 yılında üretime geçen bu şirket 1998 yılına kadar üretim teknolojisindeki yetersizlik nedeniyle içinde canlılar için büyük tehdit oluşturan krom+6 bileşeni içeren 2 milyon ton tehlikeli atık üretmiş mi?.

-Bu atıkları 2000 yılına kadar açık alanda hiçbir önlem almadan; su, hava ve toprağı telafisi olanaksız biçimde kirletecek ortamda, ortalıkta bırakmış mı?.

-1995 yılında Çevre Bakanlığınca yayınlanan “tehlikeli atık yönetmeliği” bu atıkların nasıl muhafaza edileceğini tanımlamış olmasına rağmen, hiçbir şey yapılmadan felaket tehdit tablosu sadece seyredilmiş mi?.

-Yönetmelik tehlikeli atıkların izole ortamlarda hatta kontaynerlerde saklanmasını emrederken bugün bile buna riayet edilmediği ortada mı?

-Bunlar yetmezmiş gibi 6 bin ton tehlikeli atık Gözne yolunda Dalakderesi mevkiine dökülerek, sularımızın ve toprağımızın çok daha tehlikeli boyutlarda kirlenmesine yol açılmış mı?.

-2004 yılında Çevre ve Orman Bakanlığı Çevre Genel Müdürlüğünün adı geçen mevkideki atıkların derhal kaldırılması talimatına rağmen geçmişte olduğu gibi bugün de atıklar doğamızı ciddi biçimde tehdit etmeye devam ediyor mu?.

-Kromsan genel Müdürü Atilla Didin bile son yaptığı basın toplantısıyla 6 bin ton atığın varlığını kabul etmedi mi?.

Tüm bu soruların yanıtı evet olmasına ve köşe yazılarımızda bu konudaki resmi raporları yayınlamamıza rağmen neden kimseler bir şey yapmaz?..

Örneğin, Ülkenin her suçu soruşturmakla yükümlü Cumhuriyet Savcıları, “Çevreye karşı işlenen ve ikrar edilen suç” hakkında denetleme görevini hakkıyla yerine getirmeyen yetkililer dahil, tüm sorumlular hakkında soruşturma başlatmalıdır.

Üstelik bu soruşturmada Kromsan yetkilileri yanında, Gözne yolundaki 6 bin ton kanserojen madde içeren tehlikeli atığı yıllardır sadece seyreden tüm kurum yetkilileri hakkında da gereken yapılmalıdır…

Son yıllardaki Mersin Valileri Şenol Engin, Akif Tığ ve  A.Atilla Osmançelebioğlu ile İl Çevre Müdürü Recep Metin hakkında Gözne yolundaki tehlikeli atıkların yıllardır yarattığı kirliliğe rağmen kaldırılması konusunda gerekli önlemleri almaması nedeniyle en azından görevin ihmali söz konusu değil midir?..

Yine son yıllarda görev yapan Soda Krom Kimyasalları Şirketine bağlı Kromsan tesis sorumluları hakkında kendi ifadeleriyle de ortaya çıkan Çevresel suça karşı verilmesi gereken bir ceza yok mudur?.

İskenderun körfezinde batan 1500 tonluk Ulla gemisinde sadece ve yalnızca 3 kg Krom+6 bileşeni sulara karıştı diye dünyayı ayağa kaldıran Çevreci kuruluşların Mersin’deki 2 milyon ton civarındaki “tehlikeli atık” ı ve bunun içindeki binlerce ton kanserojen maddeyi görmezlikten gelmesini kabul edemediğimiz gerçeğini bir yana bırakalım.

Ulla gemisi ile ilgili yapılan suç duyuruları ortadayken; Çevre mühendis Odalarından Kent konseyine, barolardan Temiz toplum özleyen derneklere kadar herkese geleceğimizi karartan ve orta yerde duran kirliliğe karşı tepki gösterme adına sorumlulukları olduğu kesin…

Yine de felaket boyutundaki tehdit karşısında en büyük görevin Cumhuriyet Savcılıklarına düştüğüne inanıyoruz…

 

MACARİSTAN’IN SERÜVENİ

MACARİSTAN’IN SERÜVENİ…KUMBUR HOCAYA HATIRLATMA…

“Domuzlarıma ne yedireceğime Avrupa Birliği mi karar verecek?” diye bağırıyordu telefondaki köylü…

Olay Macaristan’da geçiyordu ve AB ile müzakere sürecinden halkın aydınlanması için hizmete sokulan ücretsiz danışma hatlarından birini arayan yaşlı Macar köylüsü isyanını bu ifadeyle dile getiriyordu…

Soruyu yönelten kendi açısından isyan etmekte haklıydı…

Birlik tarım ve sağlık yönetmelikleri bundan böyle hayvanların yemek artıklarıyla beslenmesini yasaklıyordu.

Üstelik yasak sadece köylünün domuzuyla sınırlı değildi.

2004 ‘ten itibaren 15 üye ile birlikte 1 Mayıs günü birliğe girecek 10 aday için de ev hayvanlarına yemek artıklarının verilmesi artık yasaktı…

2004 yılı, Macaristan için diğer yıllardan farklı önem taşıyordu…

Macarlar 50 yıllık bir gecikme ve özlemin ardından 2004 te Avrupa’yla kucaklaştılar.

Elbette bu kolay olmadı…

Özellikle geçiş süreci hayal kırıklıkları, insanları çileden çıkaran pazarlıklar, yılgınlığa yol açan ve zaman zaman dayatma olarak algılanan katı yasal düzenlemelerle geçti…

Macaristan, her şeye rağmen müzakere süreci ve kenetlenme yolculuğunu sanılandan hızlı başardı…

2004 Mayısından çok önce ülke AB’nin tüm kriterlerini yerine getirmiş, yasal düzenlemeleri başarmış, her alanda uyumun gerektirdiği koşullara harfiyen uymuştu…

Tam üyelik gongunun vurulacağı 1 Mayıs günü sokaktaki insanın kafasında o çok önemli soru kalmıştı sadece…Üyelik gerçekleştiği an, hangi sihirli değneğin  dokunmasıyla günlük yaşamı nasıl değişecekti?…

İnsanlar sürekli birbirilerine 40 yıl boyunca Sovyetler Birliği’nin güdümündeki zoraki izolasyonun ardından, ellerini kollarını sallayarak her yere gidecekleri, sınırların ortadan kalktığı yeni dönemin yaşamlarından neyi götürüp, neler getireceğini soruyorlardı…

Zengin Avrupa’yla kendi halindeki Macarların kenetlenmesi nasıl gerçekleşecekti…

Zaman ilerleyip, tam üyelik günü yaklaştıkça korkular, tedirginlikler, tepkiler daha da arttı…

Ve derken o beklenen gün, yıllarca baharı kutladıkları 1 Mayıs 2004 ta geldi…

"Biz gerçek tarihimizi nihayet bugün yaşamaya başlıyoruz" manşetlerini atmıştı gazeteler… Havai fişek gösterileri, dans, opera, konser ve festivallerle, bayram havasında girildi AB‘ye…

Sevinç sarhoşluğu ve yorgunluğun ardından insanlar, 2 Mayıs ta “İyi de ne değişti” sorusunu sormaya başladılar birbirlerine…

AB, dokunduğunda her şeyi iyileştirecek bir sihirli değnek değildi elbette…

Aksine beğenmediklerini acımasızca eleştiren, yeri geldiğinde can acıtan yaptırımları da hayata geçirmekten çekinmeyen bir uygulama dönemi söz konusuydu…

Gerçekten Brüksel’in düzeltilmesini talep ettiği ekonomik göstergeler halkın memnuniyetsizliğiyle birleşince, kısacık ömürlü Macaristan demokrasisi ilk tepkisini gösterdi:

Hükümet istifa etmişti… Ama olan başbakana oldu.

Koalisyonu oluşturan Sosyalist Parti ve Hür Demokratlar iki yıllık iktidarlarını hükümetin başını değiştirerek sürdürmeyi başardılar…

Fırtına geçmiş olmasına rağmen, bugünlerde bile ülke gündemini Azınlıklarla ilgili yapılan referandum işgal ediyor…

Muhafazakarlardan oluşan muhalefet; “Yurt dışında, başka ülkelerde yaşayan dört milyon Macar kökenliye, Macaristan vatandaşlığı verilmesi” konusunu halk oylamasına taşımayı başarınca, Macar hükümetinden A’ ye, Romanya’dan Slovakya’ ya tüm bölge tedirgin oldu.

Söz konusu 4 milyon Macar, uzaklarda değil, komşu Slovakya ve Romanya’da yaşıyordu… Ve adı geçen ülkeler toprakları üzerinde yaşayan bu insanların başka ülke Vatandaşlığına geçmesini istemiyordu…

Allahtan halk sandığa gitmeyince, referandumda yeterli sayıda oy kullanılmaması gerekçesiyle tartışma şimdilik askıda…

Yine de bu, konunun ileride yeniden gündeme taşınmayacağı anlamına gelmiyor…

Çünkü azınlıkların haklarını Avrupa anayasasına sokmayı başaran Macaristan özellikle etnik azınlıklar konusunda çok hassas.

Buna rağmen geçtiğimiz günlerde gündeme taşınan yine azınlıklarla ilgili ama çok uçuk bir konu azınlıklara duyarlı Macar’ları bile çileden çıkardı…

En demokratlar bile şaşkınlıkla "Bu da nereden çıktı"  demeye başladılar…

Tepkilere yol açan etnik azınlık iddiası kendilerini “Hunlar” olarak tanımlayan bir gruptan geldi.

İki bini aşkın imzayla parlamentoya başvuran bazı kimseler kendilerinin Hun olduklarını iddia ediyor, ayrı bir etnik grup olarak resmen tanınmayı talep ediyorlardı…

Roma tarihçileri tarafından "Tanrının kamçısı" olarak anılan İmparator Attila‘ nın torunları olduklarını iddia edenleri kimse tımarhaneye tıkmadı…

Siz de nereden çıktınız diyen de olmadı…

Çünkü burası Macaristan’dı, her türlü azınlığa en büyük toleransı gösteren şirin Ülke…

 

İÇEL SAHİL BELEDİYELER BİRLİĞİ VE HALİL KUMBUR…

Halil Kumbur hocaya: İçel Sahil Bandı projesi ile ilgili bilgi alacağım insan sizsiniz ve size ulaşma çabalarım ne yazık ki uzun zamandır sonuçsuz…

Önce e-mail ardından günlük yenilediğiniz internet siteniz üzerinden ulaşmayı deneyip ziyaretçi defterinize notlar  bıraktım.

Döviz fiyatlarını bile her an  update ediyorsunuz da benim yazdıklarımı görmediniz hocam.

Şansızlığımdan olmalı, bu kez de  yaptığınız saygın çalışmaları anlatan gazete kupürleri  sitenizi doldururken, ziyaretçi defterinizde  mesajımın yer aldığı bölümde sorun çıktığını görüyorum…

Hocam ne olur arayın da şu İçel Sahil Belediyeler Birliğinin gelir giderlerini, yapılanları, satın alınan yazılımla ve  35 bilgisayara karşın harcanan paraların miktarını sizinle yüz yüze hasret gidererek bir konuşalım…

Şu Ankara’daki İşlem Coğrafi Bilgi Sistemleri ve Mühendislik Ltd. Şti ve diğer detayları.

Kime Sahil Belediyeler Birliğini sorsam, size danışmamı öneriyor.

Gönderdiğim e-mail lere, ziyaretçi defterinize bıraktığım notlara rağmen sizden bir cevap almamama rağmen şaşılası bir sabırla bekliyorum sizi hocam…

 

Yayına Giriş Tarihi : 04.01.2005 | Okunma Sayısı : 181

SODA VE KROMSAN’IN DURUMU…

 

SODA VE KROMSAN’IN DURUMU…

Aylardır tartıştığımız, anlaşılan önümüzdeki günlerde daha yoğun biçimde konuşacağımız Soda ve Kromsan tesislerine bugün farklı bir pencereden bakmak istiyoruz.

Şirket ve sermaye yapıları, ortakları, gelecekle ilgili hedefleri, tesislerin darboğazları, kapasite, ciro ve kârlılıkları nedir?..

Şirketleri nasıl bir gelecek bekliyor?…

Bahçesinde 1,5 milyon ton tehlikeli atık bulunduran ve bunu ancak 20 yıl içinde yok edeceğini ifade eden bir kurumla ilgili detaylı bilgileri sadece borsa yatırımcıları değil Mersin’de yaşayan her bireyin öğrenme hakkı olduğuna inanıyoruz…

Kromsan ve bu kent devasa boyuttaki böyle bir tehlikeyle zoraki nikah kıydığına göre, bu bilgiler daha bir önem ve anlam kazanıyor…

Mersin Kazanlı’da kurulu bulunan Soda ve Kromsan tesisleri Soda Sanayii AŞ. Şirketi olarak Şişe Cam grubuna bağlı…

Şişe Cam Grubu ise sermaye yapısı itibariyle %66 ‘sı İş Bankasına kalan kısmı halka yönetim merkezi de bağlı olduğu vergi dairesi de İstanbul’da olan öz sermayesiyle yıllık net satış tutarı 1,2 milyar doları bulan dev bir kuruluş…

Mersin Şişe Cam grubunun önemli tesislerinin yer aldığı vazgeçilmez bir kent.

Düz Cam Fabrikası, Cam Ev eşyası üreten bir başka tesis ve Cam ambalaj alanında dünyanın en önemli üreticilerinden bir olan Anadolu Cam tesisleri,

Kimyasallar grubunda yer alan Soda Fabrikası, Kromsan Tesisleri, Oxyvit gibi dev sanayi kuruluşlarının tümü Mersin’in doğu yakasında üslenmiş durumda…

Şişe Cam Grubunu bir yana bırakıp Soda Sanayi’ne dönelim…

Soda Sanayi AŞ. Yönetim ve satış merkezi İstanbul’da yer alan ve Mersin’de Kazanlı sahilinde yan yana yer alan iki fabrikasında kimyasal madde olarak kullanılan hafif ve ağır türde Sodyum Karbonat, sodyum bikarbonat, sodyum silikat ve krom bileşikleri üretiyor…

Şirketin ürünleri cam, deterjan, tekstil, kağıt, seramik ve kimya sanayinin önemli girdileri ve yurt içinde %95 lik Pazar payına sahip durumda…

Soda Fabrikası yılda 800 bin ton, Kromsan tesisi de 200 bin ton mal üretiyor…

Kapasite kullanım oranı Sodada %100, Kromsan’ da %80 civarında…

Soda ve Kromsan tesisleri kendi enerjilerini kendileri üretiyor ve en büyük dar boğaz da burada… Çünkü tesisler yakıt olarak fuel-oil kullanıyorlar. Ve son yıllarda yükselen fiyatlar nedeniyle kârlılıkları düşmüş durumda.

Doğalgazın Mersin’e gelmesi en çok bu tesislere yarayacak. Tahmini projeksiyona göre 2005 haziran ayından itibaren doğal gaz kullanmaya başlanmasıyla enerji maliyetleri %30 oranında düşecek… Enerji santralinin doğalgaza dönüşümü için harcanacak paranın 4 milyon dolar civarında olacağı sanılıyor…

Soda Sanayi AŞ doğalgaz sayesinde ucuz enerji girdisiyle yetinmeye de niyetli değil…

Şirket uzmanları, Çevre Bakanlığına 2 milyon ton  “tehlikeli atık” ın gömülebileceği alternatif yok etme projesi olarak önerdikleri Yenice civarındaki tuz kuyularını şimdi bambaşka bir amaçla değerlendirerek para kazanmayı planlıyorlar.

Üzerinde çalışılan yeni projeye göre, tuz kuyularının doğalgaz depolamasında kullanılarak ek gelir elde edilmesi hedefleniyor…

Soda ve Krom tesislerinin satış rakamları ve Pazar durumlarına gelince:

Soda satışlarının %50’si, krom satışlarının %70’i yurt dışına pazarlanıyor. Şirket, 2004 yılın ilk 9 ayında yaptığı toplam 148.1 milyon dolarlık net satışın yarısını ihraç ederek 70 milyon dolar civarında döviz elde etmiş…

Kendi Krom üretim tesislerini kapatan Çin özellikle  kromsülfat ürününün en önemli alıcısı.

2004 itibariyle Çin gibi bir devin krom sülfat ihtiyacının %25’i Soda Sanayii tarafından karşılanmakta.

Soda Sanayi, 2004 yılında, İtalya’daki Cromital adlı krom şirketinin %50 hissesini 10 milyon dolar bedelle satın almayı kararlaştırdı. Yarısı satın alınan tesisle deri sanayinin hammaddesi olan krom kimyasallarının gelişim ve ticareti yanında, AB normlarında kromlu atık sıvılarının geri kazanılması standartlarına uygun üretim yapılması hedefleniyordu…

Ancak satın alma işlemi henüz tam olarak gerçekleşmiş değil…

Şirket’in kar marjları dünyadaki arz fazlası yüzünden düşen fiyatlar, dolar kurunun gerilemesi ve yakıt maliyetlerinin artması gibi nedenlerle son iki yılda alabildiğine düşmüş, hatta 2002 yılında para kazanan şirket 2003 ve 2004 yıllarında zarar etmiştir.

Özellikle Krom kimyasalları sektöründe, dünya genelindeki arz fazlasına bağlı olarak yoğun bir şekilde süren rekabet ile ilgili son dönemde olumlu sinyaller alınmıyor değil…

ABD, İtalya ve Çin’deki krom üreten tesislerin birer birer kapanması, Kazanlı’daki tesisin ileriye yönelik para kazanma umudunu sıcak tutuyor…

Bana göre Kromsan’ ı bu konuda en fazla sıkıştıracak konu ise tesis bahçesinde bohçalanmış bekleyen 1,5 milyon ton tehlikeli atığın bertaraf edilmesi…

Bu iş için en kısa zamanda 35-40 milyon dolarlık bir kaynak bulunması gerekecek…

2004 yılında yarısı kısa, yarısı uzun vadeli 76 milyon dolar borçla çalışan bir şirket, pek te sempatik olmayan Çevreyle ilgili iyileştirme yatırımına 40 milyon dolar ayırır mı?

Sorunun yanıtı Mersin’deki kamuoyunun  duyarlılığına, elbirliğiyle şirket üzerinde oluşturulacak baskıya bağlı…

Bu arada yeni Türk Ceza Yasasını da göz ardı etmeyelim.

Yasanın Çevreyle ilgili cezaları düzenleyen ve iki yıl içinde işlemeye başlayacak maddeleri o kadar ağır ki, Kromsan’ın sahibi Soda Sanayi AŞ ve Şişe Cam grubu özellikle 2006 dan sonra iyice sıkışacak…

AB sürecinde Türkiye’de başlayan değişim sürecinin yaşamın her kesitini etkilemesi gibi, çevre konusundaki etkilerini de Kromsan ve Karaduvar’ daki akaryakıt tesislerinin yüreklerinde korku olarak hissetmesi az şey midir?…

SERBEST DOLAŞIM VE TÜRKİYE GERÇEĞİ…

 

SERBEST DOLAŞIM VE TÜRKİYE GERÇEĞİ

Türkiye’deki genç nüfusun yaşlanan ve istihdam konusunda zorlanan AB ülkeleri açısından bir şans olabileceğini söyleyip duruyoruz.

Ancak unutmayalım ki, tıpkı azgın sular gibi, genç nüfus avantajı bıçak sırtı denge kadar kritik dengeyi de içinde taşır…

İyi değerlendirildiği takdirde yaşlı Avrupa’ yı kurtarabilecek bu potansiyel, eğer eğitim konusunda AB standartlarına yükseltilmezse korkulu kabusa da dönüşebilir….

Aslında bugün Avrupa’lı dostlarımızın daha ortada fol yok yumurta yokken yüreklerine sinen korkunun ete kemiğe bürünmüş haliyle yıllardır Mersin’de yüzleşmek zorunda kaldığımıza göre pek yabancısı da sayılmayız…

Vasıfsız, eğitimsiz, üretime katkı anlamında hiçbir becerisi olmayan insanların AB müzakereleri sonunda serbest dolaşım hakkını kullanarak AB ülkelerine akması, zaten sanayi ötesi toplumun yarattığı vasıflı işsizlik sancısıyla bunalan ve kaliteli milyonlarca işsizin sorunlarıyla baş etmek zorunda kalan Avrupa’nın kabusu olacak ve özellikle Almanya gibi ülkelerdeki sosyal güvenlik ve benzeri sorunları içinden çıkılamaz hale gelecektir…

Tüm bunlar doğru olsa da, çoğumuzun gerçek anlamını, nasıl olacağını doğru dürüst bilmediği serbest dolaşımla ilgili olarak, ne bizim hayal kurmamızın, ne de AB’ nin korkmasının nesnel bir dayanak ve mantığı yok…

Bir kez herkesin bilmesi gereken bir gerçek var;

Serbest dolaşım öyle isteyenin istediği ülkeye elini kolunu sallayarak gidip çalışması anlamına gelmez…

Turistler ya da iş adamlarının Avrupa’ da fink atmalarıyla işçinin serbest dolaşımı çok farklı…

İşçinin serbest dolaşması için önce AB üyesi ülkelerde açık bir iş olması gerekir. Çalışmak isteyen önce açık işe başvuracak, işveren tarafından uygun görüldüğü takdirde, ikamet ve diğer işlemler söz konusu olacaktır ki, serbest dolaşım ancak bundan sonra işlemeye başlayacaktır…

Başka bir deyişle ve özetle açık bir iş veya herhangi bir kadro olmadığı sürece işçinin dolaşım hakkı da söz konusu değildir…

Teoride sistem böyle çalışsa da, pratikteki uygulamalar nedeniyle elbette sürekli körüklenen korkular var. Bu felaket tellallarına göre, vizenin kaldırıldığı gün, işsizlikten bezmiş milyonlarca Türk, Avrupa’yı istila edip, katı kurallara bağlı sosyal güvenlik ve çalışma sistemini alt üst edebilirler.  Bu tehlikeyi yüreklere salanlar da çok iyi biliyor ki, böylesi olasılığa karşı alınacak pek çok önlem vardır…

Ve geçiş sürecinde dozu iyi ayarlanmış, sektörlere göre düzenlenmiş bir vize sistemi ile sorun rahatlıkla aşılabilir…

Kaldı ki kısıtlamaların kaldırılması halinde yaşanacak göç tehlikesine karşın AB’nin geçmişteki deneyimleri nedeniyle fazla korkmasına da gerek yoktur…

1980 yılında başlayan müzakere sürecinde benzeri korku ve kaygılar İspanya ve Portekiz  adına  da duyulmuş ve 1986’da kabul edildikleri gün gelişmiş Avrupa’nın vasıfsız İspanyol ve Portekiz’ li milyonlarla işgal edileceği sanılmıştı…

Oysa tam üyeliğe giden yolda istikrara kavuşan, akmaya başlayan dış sermaye ve yabancı yatırımcı ile zenginleşen iki ülkede de korkulan olmadı…

Aksine özellikle İspanya’daki yeni iş alanlarının ihtiyaç duyduğu kalifiye elemanlar için ülke kaynakları yeterli olmayınca, tersine bir göç dalgası bile yaşandı…

Bir başka örnek ise 1996 da müzakerelere başlayan Polonya ve Macaristan

Süreç başladığında yapılan anketlere göre, halkının % 70 inin tek hayali AB ülkelerine gitmek olan Macar ‘ ların büyük çoğunluğu aradan geçen sürede ülkede sağlanan refah ve istikrar sayesinde bugün kendi topraklarında ve çok mutlu…

Son anketler bugün Macar’ların %80’inin kendi ülkesinde çalışmak ve yaşamak istediğini ortaya koyuyor…

Tüm bunlar gösteriyor ki, AB ile müzakerelere başlayan hiçbir ülkede ekonomide ve sosyal yaşam kalitesinde gerileme olmamış…

Yakalanan gelişme düzeyi sayesinde hiçbir ülke yurttaşı topraklarını, geleneklerini, dilini, örf ve adetlerini bırakıp başka ülkelere gitme meraklısı değil

Bu ülkemiz için de geçerli…

Tam üyelik sürecinde, Türkiye’ye gelecek yabancı yatırım sayesinde benzer durum görülebilir.

Türkiye gibi potansiyeli yüksek bir fırsatlar ülkesinin göç vereceğine, AB’den göç alan bir ülke durumuna gelmesi kimseyi şaşırtmamalıdır…

EĞİTİMİ AB’YE ENTEGRE ETMEK…

 

EĞİTİMİ AB’YE ENTEGRE ETMEK…

Genç nüfusun serbest dolaşımından kaynaklı AB korkularını bir önceki yazıda işlemiştik.

Eline  bavulu alan Türklerin başta Almanya olmak üzere Avrupa’ya göç etmeleri, böylece kendisi de bunalımda olan AB ülkelerinin sorunların içinden çıkamaması mevcut haliyle elbette kâbustu…

Bu konuda neler yapılabileceğini, yakalanacak gelişme ve zenginleşme trendiyle göç olgusunun nasıl tersine çevrileceğini diğer ülkelerin deneyiminden yola çıkarak anlatmaya çalıştık..

Gelelim bıçak sırtı olarak nitelendirilen genç nüfusun fırsat olma koşul ve şansına…

AB sürecini iyimser gözlükle yorumlayanlara göre, yaşlanan Avrupa’ nın insan kaynakları sorunu, eğitim almış vasıflı Türkler’ in bu ülkelere akışıyla çözülebilir…

Hayali bile güzel, aslında mantık olarak ta kabul gören bu tezin pratikte gerçekleşme şansı var mıdır ve nedir?…Yanıt aramamız gereken soru budur…

Aslında genç ve eğitimli Türklerin AB’ye gitmesinde bugün bile yasal bir engel yoktur…

Sorun serbest dolaşımda değil, ülkemizde ne kadar eğitilmiş, kalifiye iş gücünün ve gencin bulunduğu sorusunun yanıtında yatmaktadır…

Ne yazık ki Türkiye’de ister kabul edelim ister etmeyelim çoğu şey gibi eğitim sistemi de iflas etmiştir.

Bugün ülkemizde taşın altına parmağını koymak zorunda olan kurumlar da dahil, sorumluluk taşıyanlar somut gerçekle yüzleşip, çözümler arama yerine, ülkenin değerli zaman ve enerjisini saçma gündemlerle boşuna harcayıp duruyorlar.

Kimsenin iş ve aş sorununa çözüm getirmeyeceği bilinmesine rağmen, turban, İmam Hatip, YÖK konuları öne çıkarılıp, asıl tartışılması gereken gerçekler göz ardı ediliyor…

Bugün Türkiye’de eğitim tartışmasına girildiğinde Üniversitelerin kötü işleyen YÖK sistemiyle, türban ve imam hatip gibi suni gündemlere takılıyoruz…

Türkiye gelecek 20 yılına damgasını vuracak ve gerçek kurtuluşu anlamına gelecek asıl can alıcı konuyu; eğitim ile istihdam arasındaki ilişkiyi nedense gündeme taşımaya, gerçekle yüzleşmeye korkuyor…

Oysa her yıl 700 bin yeni insanına iş alanı yaratmak zorunda olan bir ülke hele tarım kesimindeki gizli işsizleri de vasıflı hale getirip üretime dahil etmek istiyorsa, tüm doğru diye ezberletilen yanlışları bir yana bırakıp özellikle eğitimi farklı bir vizyonla ele almalıdır..

Sonuçta eğitim, bir gencin yaşam boyu hayatını idame ettirebilmesi için kazandırılacağı mesleki niteliklerle ilişkili.

Ve ne yazık ki mevcut haliyle Eğitim sistemimiz diplomalı, mesleksiz yeni vasıfsız işsizler ordusu yetiştirmekten başka işe yaramıyor… Sonuçta Türkiye deki en geniş kesim “ne iş olursa yaparım ağabey!” diyen eğitildiği sanılan işsizlerden oluşuyor…

Mesleki öğretime daha ortaokul ve lise seviyelerinde önem vermediğimiz gibi, Anadolu’ya yayılmış Devlet üniversitelerinin durumu da ortada…

Neredeyse her kasabaya bir Üniversite mantığı ile gelinen noktada çevreme bakıyorum da çoğu eğitenin kendisi eğitime muhtaç durumdayken, “bu Üniversitelerden yetişecek gençleri hangi istihdam alanında nasıl değerlendireceğiz?” sorusunun hiçbir yanıtı yok…

Bugün gelinen noktada üniversitelerden mezun 100 gençten ancak 15’i iş bulabiliyor. Söz konusu Bu 15 kişinin ise sadece yüzde 10’u eğitim gördüğü istihdam alanında çalışma şansına sahip… Kısacası dünyanın başarı ölçüsü olarak kabul ettiği ‘eğitim – istihdam’ ilişkisindeki ülke ortalaması üniversiteyi bitirenlerimiz için %1.5

Başka deyişle, Türkiye’de Üniversiteyi bitiren her bin öğrencinin ancak 15’i bitirdiği okulla ilgili bir istihdam alanında çalışma şansına sahip…

Tabloya rağmen bizim mevcut eğitim sistemiyle yola devam etmemiz, genç ve eğitimli Türklerle Avrupa’yı fethedeceğimiz yalanı, Türk’ün Türk’e ajite ettiği diğer yalanlardan farksız kocaman bir palavradır…

Yüzleşmemiz gereken gerçeklerimiz bu kadar da değil…

Anlı şanlı Rektörlerimiz ve YÖK bambaşka şeyler söylese de asıl gerçek şudur:

AB’ye katıldığımızda Üniversitelerimizin verdiği pek çok diploma işe yaramayacak… Başka deyimle çoğu diplomanın muadiliyetinin kabul edilmeyeceğine tanık olacağız…

Çünkü AB standartları, tanık olduğumuz kokoreç, sünnet veya salatalık gibi esprilerle sınırlı değil…

AB yaşam biçiminde nasıl mallar standartlara bağlıysa, okul sonunda elde edilen diplomalar karşılığında verilen hizmetler de standartlara bağlı…

Bu anlamda Türkiye’nin eğitim sistemini acilen kalıcı ve AB vizyonuna uygun yeni bir anlayışla ele alması yapılandırması gerekiyor…

Bu sadece AB ile aramızdaki işçilerin serbest dolaşımının çözümü için değil, aynı zamanda Türkiye’nin AB ile tam üyelikten amaçladığı, gelişmişliğe giden yoldaki sosyal dönüşümün başarılması için de şart…

Başlayacak müzakerelerdeki fırsatları, lehimize çevirmek, eğitimle başlayacak bir büyük dönüşümü gerçekleştirmek elimizde…

Üstelik eğitim konusu teşvik edilerek, GODOT’ yu bekler gibi beklediğimiz yabancı yatırımcıları özellikle bu alana yöneltmek mümkün…

Geliştirilecek ortak projelerle sadece kendi çocuk ve gençlerimize değil, Ortadoğu’dan gelecek öğrenci potansiyelini değerlendirmek mümkün…

Örneğin Mersin gibi kentlerde eğitime yönelik bölgesel kalkınma projeleri geliştirerek, sanayi ötesi istihdam projelerine belli kentleri katma adına görülmemiş bir mucizeyi gerçekleştirebiliriz