Akaryakıtta kaçakçılık mucizesi..

Akaryakıtta kaçakçılık mucizesi..

Geçtiğimiz hafta Türkiye’nin 2005 sonu itibariyle genel performansını ortaya koyan bazı ilginç rakamlar yayınlandı..

Örneğin CIA tarafından her yıl yayınlanan ve ülkelerin genel görünümünü ortaya koyan tablolara bakılırsa Türkiye ekonomisi 2005 yılında % 5.1 büyümüş..

Toplam gayri safi hasıla 345 milyar dolara ulaşırken, kişi başına düşen milli gelir de 4950 dolar olarak gerçekleşmiş..

Henüz Devlet İstatistik Enstitüsü (Yeni adıyla Türkiye İstatistik Kurumu Başkanlığı) kesin rakamları tam olarak açıklamasa da, tahminler CIA rakamlarının gerçeğe çok yakın olduğunu zaten gösteriyordu..

CIA’ nın Türkiye büyüme rakamlarını açıkladığı günlerde, DİE   2005 yılındaki Motorlu Araç sayılarında meydana gelen değişiklikleri ve yıl sonu rakamlarını yayınladı..

Buna göre Türkiye genelinde son bir yılda trafiğe çıkan araç sayısı yaklaşık 1 milyon (kesin rakam 988.620)  artarak 10,2 milyondan 11,2 milyona çıkmış..

Bir başka deyimle trafiğe çıkan araç sayısı %10 yükselen, bu da yetmezmiş gibi %5 büyüdüğü için akaryakıt tüketimi en az bu oranda artan bir Ülke var karşımızda..

Rakamlardan yola çıkarsak, Türkiye’nin akaryakıt tüketiminin 2005 yılında %15 artması gerekiyor.

Peki ortaya çıkan tablo resmi rakamlara ne ölçüde yansımış?

Şimdi sıkı durun..

Türkiye’nin akaryakıt tüketimi resmi rakamlara göre 2005 yılında %3,1 azalmış..

Yanlış duymadınız, 2004 yılında resmi kayıtlara göre, kaçak hariç 18,1 milyon ton akaryakıt tüketimi 2005 sonunda 17,5 milyon tona gerilemiş..

Dünyaya parmak ısırtan ekonomik büyüme performansına karşın daha az akaryakıt tüketme mucizesini gerçekleştirmiş bir ülke..

Akıl sır ermez bu Türk mucizesinin tek kaynağı var: Sektörü sarıp sarmalayan ve esir alan kaçakçılık..

Çuvalın mızrağa girmeyeceği ortaya çıkınca, 2004 yılında, TBMM “Akaryakıt kaçakçılığını araştırma komisyonu” kurmuş ve 6 ay süren çalışma sonunda,  yüzlerce insanı dinleyip, on binlerce sayfalık belgeleri de ekleyerek Akaryakıt Kaçakçılık Raporunu Meclis Başkanlığına sundu..

O raporda yer alan tüm hesaplama yöntemleri, ülkeye her yıl %15/20 civarında akaryakıt girdiği ve bu yolla 8 milyar dolarlık bir Pazar oluştuğunu ortaya koydu..

Sadece ÖTV başta olmak üzere toplam vergi kaybının yılda 5 milyar dolara ulaştığı bir canavar yaratılmıştı..

Hastane, okul, yol, baraj yapmak için vergi salmak zorunda olan ve bu verginin yaklaşık %20 sini akaryakıta koyduğu ÖTV’ den elde etmeye çalışan bir ülkenin yüzleştiği acı gerçek..

Bir litre akaryakıta %66 vergi yükünün bindiği, bu vergi nedeniyle dünyanın en pahalı ürününü almak zorunda kalan insanların seçtiği vekillerden oluşan Meclis, kendisine sunulan ve gerçekleri olduğu gibi ortaya koyan Araştırma Komisyon Raporu karşısında ne yaptı?..

Tek kelime ile hiçbir şey..

Başbakan Erdoğan’ın “akaryakıt kaçaklığında öyle şirketler ve isimler var ki, açıklasam dudağınız uçuklar” söylemine bakıp aylardır dudaklarının uçuklamasını bekliyor kamuoyu..

İktidar erkini elinde bulunduran en güçlü aktör gereğini yapacağına neden aba altından sopa gösterir..

İktidarların görevi gerçekleri açıklamak bir yana, hırsızlıkların üstüne gitmektir..

Gerçekten raporda öylesine büyük şirketler, isimler, olaylar yer alıyordu ki, ilk okuduğumuzda dudaklarımızın uçuklamasından çok, “Vay anasını” dedirtecek gerçekler karşısında, neden bir şey yapılmadığını düşünüp durduk günlerce..

AK Parti iktidarı, Meclis araştırma komisyonunun raporlarında yer alan ve yıllık 8 milyar dolarlık ürünün kaçak yollarla yurda girdiğini, 3 milyar dolar vergi kaybının söz konusu olduğunu biliyor ve buna rağmen bir şey yapamıyorsa, ortada ciddi bir sorun var demektir..

Böylesine sistemli oluşumların, örgütsüz yapılması mümkün mü?

Yıllık petrol ithalat faturası 8 milyar dolara çıktığı için ekonomi batar mı diye endişe eden ama aynı alandaki kaçakçılık hacmi 8 milyar dolara ulaştığı halde sadece seyreden bir ülke..

Kaçakçılığa akan akaryakıt hortumu kesilebilse, ülkenin yılların ihmaliyle kangren olmuş, eğitim sorununu kökünden çözmek mümkün..

Susurluk benzeri oluşumların at koşturduğu bir ülkede, böylesine verimli! bataklıkları kurutmanın güçlüğünü biliyoruz..

Ama iktidar olmakla muktedir olma arasındaki fark ta zaten burada değil mi?

Reklamlar

Telgrafın ölümü..

Telgrafın ölümü..

Kim derdi ki, yıllarca ölüm haberlerini bir yerlerden bir yerlere taşıyan telgrafın kendisi ölecek?.. Ama 27 Ocak 2006 günü West Union şirketinin aldığı bir kararla dünyada bir devir kapandı, telgraf öldü

Yeni iletişim araçları karşısında gittikçe kan kaybeden ve son bir yılda tüm ABD’ de 20 bine düşen  telgraf  sayısının zararına daha fazla dayanmayan kuruluş radikal kararı vererek, bitkisel hayata girmiş hastanın yaşam fişini çekti…

Oysa yaklaşık 150 yıl önce, 1850 lerde ilk telgraflar ABD’ de iletişim hizmeti vermeye başladıklarında nasıl popüler ve ne kadar pahalılardı..

Bir maden işçisinin kömür ocaklarında 12 saatlik emeğini 3 dolara sattığı o acımasız günlerde telgrafın tek bir kelimesinin 50 dolar olduğunu yazıyor yalan bilmez kitaplar..

Sadece Amerika ile sınırlı kalmadı o yılların akılları durduran icadı..

1857 de başlayan ve tam on yıl süren bir mücadele sonunda 1866 da gemiler okyanusun dibine 4000 km lik uzunluktaki izole edilmiş kalın bakır kabloları döşemeyi başardılar. Artık ABD ile Avrupa kabloların ucunda birleşmişti..

Matbaanın gelmesinin yüz yıl geciktiği Osmanlı İmparatorluğu insanlığın bu ilk bilişim icadını hiç te yadırgamadı.. Aksine Amerika ile bir yarış içine girdiler..

1847 yılında İstanbul-Edirne hattı döşendi. 1855 yılında hizmetin daha iyi yürütülmesi için Telgraf müdürlüğü kuruldu. 1858 yılında Anadolu başta olmak üzere imparatorluğun hat uzunluğu 39 bin km’ yi bulmuştu..

Ne sevdalara, ayrılıklara, ölüm haberlerine tanıklık etti telgraflar..

Ve nice savaşlara tanıklık edip, zaferleri müjdeledi, ne trajedilerin gözyaşlarına mendil oldular..

Enver Paşa 18 Mart 1915 te Çanakkale zaferini imparatorluğun en ücra köşesinde, yenilgi haberleri almaktan yıkılmış komutanlara “Çanakkale Savaşında ordumuz muzaffer oldu. Düşman mağlup, mahcup ve mecruh (yaralı) olarak kaçıyor…” müjdesiyle telgraf yazdırırken ne kadar mutluydu Kimbilir?

Kurtuluş savaşının sonunda toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisinin çıkardığı ilk kanunlardan biri 406 sayılı telgraf kanunu idi. 1924 yılındaki bu kanunla, gönderme önceliklerine göre sınıflara ayrılan telgraflardan “yıldırım” türündekilerin her kelimesinden 12,5 kuruş alınacağı hükme bağlanmıştı..

Haberleşmenin nispeten ucuzladığı o günlerde bile, iyi bir öğretmene aylık 20 Lira maaş verildiğine göre, bir maaşla 200 kelimelik telgraf çekilebiliyordu demek ki…

Her kelimeye ödenen para ve yüklü telgraf ücretleri zaman içinde kendine özgü yazışma dilini de geliştirmişti ister istemez..

Örneğin cümle sonunda nokta işaretini koymak bir kelimelik ücrete tabi olmasına rağmen “stop” sözcüğü ücretsizdi. Sırf bu nedenle üç beş kelimelik bir telgraf metninin içinde bile çokça “stop” sözcüğüne rastlamak doğaldı..

Trenlerin bir istasyondan başkasına hareketlerini bildiren, böylece çarpışmalarını önleyen önemli bir işlevi de vardı telgrafhanelerin.

“Anadolu’nun demir ağlarla örüldüğü” Cumhuriyetin ilk yıllarında “uzayıp giden o tren yolları”nın yanında akıp giden telgraf direkleri ve onlara yakılan türküler, ağıtlar uzun zaman dillerden düşmedi, nesilden nesile aktarıldı durdu..

Yüreği yaralı aşık, telgrafın tellerine konan kuşlara baktı da “Telgrafın tellerine kuşlar mı konar? / İnsan sevdiğine böyle mi yanar?” ezgisini mırıldanmadı mı?

 “İyi haber bekler, kötü haber beklemez” kuralı telgraf için de geçerliydi. Gecenin bir vakti ele tutuşturulan o kendine özgü katlanma modeli olan kağıt parçasıyla ne hayatlar karardı, ne dünyalar yıkıldı..

Ayrılıklara, sevdaya, ölüme, kısaca bizi insan kılan tüm acılara dair gelen telgrafların ardından duygularını kağıda döken, dünyada kaç şair vardır bilinmez ama, bana göre Nazım’ın 1932’de yazdığı “Gece gelen telgraf” tan daha etkileyici bir şiir yazılmamıştır..

“Gece gelen telgraf

dört heceden ibaretti:

"VEFAT ETTİ."

İmza yok.

Bu dört hece bile çok.

..

Düşmanlar kına yaksın

dostlar girsin saflara.

Sen gözyaşı göstermeden ağlayacaksın

gece gelen telgraflara…”

 

Artık ne Nazım var, ne de gece gelen telgraflardan esinlenerek yürek parçalayan şiir yazacak şairler..

Baksanıza yaşam ünitesine bağlı telgrafın bile fişini çekiverdi insan oğlu..

Ezgilere, şiirlere hatta rüyalara ilham vermiş bir icattan geriye, hüzünlü bir Türkü kaldı dilimizin ucunda:

“Telgrafın tellerine, kuşlar mı konar?

İnsan sevdiğine canım, böyle mi yanar?”

Erdoğan’ın gezisinin ardından..

Erdoğan’ın gezisinin ardından..

AK Parti’nin üç yıllık iktidarı boyunca Mersin, ilk kez iki gün boyunca Başbakan Erdoğan’ı ağırladı..

Genel Başkan yardımcısı M.Dengir Fırat’ın deyimiyle Başbakandan ziyaret anlamında “hayli alacaklı” olan Mersin’in yetkililerinden etkili isimlerine kadar herkes, “bu alacağı kapatırcasına” sorunları aktarma şansını elde etti..

İki gün boyunca yakından tanık olduğumuz temaslarla ilgili izlenimlerimize gelince:

İlk etkinlik Mersin Valiliğinin düzenlediği ve iş dünyasıyla sivil toplum örgüt temsilcilerini bir araya getiren toplantıydı.

Büyükşehir Belediye Başkanı, Rektör, Ticaret Sanayi Odası, Ticaret Borsası, Deniz Ticaret Odasının Başkan ve yönetim kurulu üyeleri yanında meclis üyeleri, Akdeniz İhracatçı Birlikleri yönetim kurulu başkanları, kentin önemli bazı dernek Başkanlarıyla yöneticilerinin toplantıya ilgisi şaşılacak yoğunluktaydı..

Durum böyle olunca Mersin’de akla gelebilecek hemen herkesin tek çatı altında toplandığı ilginç bir tablo ortaya çıktı.

Mersin’in iş dünyası adına sorun ve beklentilerini anlatmayı MTSO Başkanı Kadri Şaman üstlenmişti. Başkan kentin ayağına gelmiş böylesi önemli şansı, önceliği çöp sorununa ayırıp, Macit Özcan’ ı Erdoğan’a şikayet etme yönünde kullandı..

İyi mi, kötü mü oldu?

Sorunun yanıtı da, tercihin kendisi gibi subjektif olarak kişiden kişiye farklı biçimde değerlendirildi.

Tartışılmayan tek şey, toplantının dağılmasının ardından konuklara yansıyan mırıltılardı..

Bize göre salona hakim olan hayal kırıklığı Şaman kadar, Başbakan’ın konuşmasından da kaynaklanıyordu..

Makro politikaları ve iktidarın Türkiye’yi üç yıl içinde nereden nereye taşıdığını, iyi hatip olmanın avantajını kullanarak mükemmel biçimde karşısındakilere yansıtan Erdoğan’ın, sıra Mersin’de yapılanlara gelince zayıf kaldığını itiraf etmeliyiz..

Bunda, Mersin’in ihmal edilmişliği yanında Başbakan’ı aydınlatması gerekenlerin derslerini iyi çalışmamalarının rolü olduğuna tanık olduk..

En önemli sorunu eğitim ve sağlıktaki dökülmüşlük olan ve özellikle yeni derslik yapımı konusunda bile son dönemde hiç te iyi performans göstermeyen Mersin’in bu alandaki rakamlarının övünülecek yanı yok.. O rakamlar üzerinde oynayarak başarısızlığı başarı gibi yansıtmak, konuşan Erdoğan’da olsa Başbakanlardan çok sihirbazların işi..

Zaten iş rakamlara gelince, kimsenin farkına varmadığı gerçek bir anda ortaya çıktı..

İktidarları boyunca ülkeye 76 bin derslik kazandırdıklarını gür sesle anlatan Erdoğan, sıra aynı dönemde, 600 civarında derslikle yetinen Mersin’e gelince ister istemez durakladı..

Türkiye’nin milli gelirde, nüfusta, banka mevduatında, ülkeye ödediği vergi miktarında %2 lik payına sahip bir kent, en az 1600 dersliği hak ederken 600 de kalıyorsa, üstelik bu kent Mersin gibi ilk öğretim sıralamasında 81 il içinde 54. sıradaysa bu tablonun övülecek yanı yok.. (zaten Başbakan da, ertesi gün katıldığı Merkez ilçe kongresinde Mersin’in acil biçimde 2200 dersliğe ihtiyacı olduğunu dile getirdi)

Erdoğan’ın Mersin’de eğitim ve sağlık gibi düşük performanslı alanlar yerine öne çıkaracağı çok önemli gelişmeler yaşanmıştı oysa..

Örneğin yapıldığı 1964 ten beri vinçleri bile yenilenmeyen, devlet eliyle ne kadar kötü yönetilebilirse öylesine yönetilen Mersin limanının makus talihi ilk kez bu iktidar döneminde döndü. Olamaz denilen özelleştirme bir yıl içinde tamamlanıp liman yeni sahibini buldu. Üstelik AKFEN gibi İstanbul ve Antalya hava limanlarında işletmecilik mucizesi yaratan bir grubun elinde Mersin limanının, önümüzdeki birkaç yıl içinde doğu Akdeniz’in dış ticaret alanındaki en önemli merkezi haline gelmesi hiç te zor değil..

Başbakan göğsünü gere gere çıkıp bunu anlatabilir, limanın yeni dönemde 500 bin olan kontayner elleçleme miktarının 1,5 tona çıkarılmasıyla sağlanacak ekonomik yararın ve üç katına çıkacak istihdamın öneminden söz edebilirdi.. Hükümetinin artı hanesine yazılan bu başarıyı kitlelere yansıtmak en doğal hakkıydı ve doğrusu iyi de puan toplardı..

Böyle bir ‘golü atamamasını’ kendisinden çok pas vermesi gerekenlerin acemiliğine bağlıyorum..

Doğal gazda konusunda da benzer şans kaçırıldı.

Hükümet üzerine düşeni yapmış.. Boruları döşeyip doğalgazı liman giriş kapısının önüne kadar getirmiş. Bundan sonrası kent içi dağıtım ihalesini yapacak EPDK ve kurulacak şirketin önünü açacak Büyükşehir Belediye Başkanlığına düşüyor..

İktidarın başı olarak Erdoğan’ın, bu alandaki başarılı icraatı yeterince anlatamamasının izahı oldukça zor..

Mersin tarım üreticisinin en büyük şikayet konusu olan limona gelince..

Erdoğan Mersin’e gelmeden iki gün önce limon ihracatına verilen teşvik primi ton başına 50 dolardan 75 dolara çıkarıldı. Bunu önce Genel Başkan Yardımcısı Fırat ve ardından Başbakan Erdoğan öylesine olağan bir şeymiş gibi anlattılar ki, üretici ve ihracatçı adına çok önemli gelişme arada kaynadı..

Tıpkı Başbakanın, Üretici ile tüketiciyi doğrudan buluşturmaya engel olan ve maliyetleri alabildiğine şişiren “Hâl yasasının narenciye ürünleri için 31 Mart 2006 tarihine kadar askıya alındığı” müjdesinin arada kaynaması gibi..

Oysa özellikle “Hâl yasasının geçici de olsa narenciyede askıya alınması” devrim niteliğinde bir karar.. Üreticinin malını doğrudan tüketiciye yansıtmasına olanak verecek olan böylesine önemli bir adım gümbür gümbür anlatılmalıydı..

Başbakan’ın günler öncesinden spekülasyonları yapılan diğer temaslarına gelince..

Örneğin Rektör ve Büyükşehir Belediye Başkanını ziyaret etmedi Başbakan ama onlardan gelen görüşme taleplerini de red etmedi. Hilton otelinde kısa süreliğine de olsa Büyükşehir Belediye Başkanı Macit Özcan, Mersin üniversitesi Rektörü Uğur Oral ve Tıp Fakültesi Dekanı Esat Yılgör’ ü dinledi..

Tıp Fakültesi araştırma hastanesinin tamamlanması için yurt dışından sağlanacak kredi için hazine garantisi isteyen yetkililere kapıları kapatmadı Erdoğan.. “Bakarız” demekle yetindi..

Buna karşın aylardır ülkenin çoğu tıp Fakültesi hastanesinde uygulamaya geçilmesine rağmen, Mersin Tıp Fakültesi hastanesine kabul edilmeyen SSK ve Bağkur’ lu hastalarla ilgili ayak diremelere Erdoğan kesin tavır koydu..

Rektör Oral ve Dekan Yılgör yanında Sağlık Bakanını arayarak sorunun çözülmesini ve taraflar arasında gerekli anlaşmanın bir an önce imzalanması hususundaki dileğini ilettiğini ifade etti..

Yerimiz dar, izlenimlerimiz ise fazla…

Başbakana tek proje olarak yeni hizmet binasını anlatan Büyükşehir Belediye Başkanı Özcan’ın görüşmenin ardından AK Parti Milletvekillerine söylediklerini,  çöp konusunda MTSO ve Büyükşehir arasındaki kavgayı anlamakta zorlanan Erdoğan’ın önerdiği çözümü ve diğer ayrıntıları bir başka yazıda ele alacağız..

 

Mal beyanı yutturmacası..

Mal beyanı yutturmacası..

Erdoğan’ın mal beyanı üzerine kurgulanan oyun da ‘mutlu sonla’ bitti.

Günlerdir ‘açıklar, açıklamaz’ papatya falına dönen tartışmalardan Başbakanın kendisi de sıkılmış olmalı ki, “ne işinize yarayacaksa anlamış değilim, yine de alın tepe tepe kullanın” dercesine kendi üzerine kayıtlı mallarının dökümünü açıkladı..

Adım gibi biliyorum, ortaya çıkan tablonun yarattığı hayal kırıklığıyla yeni tartışmaların başlaması kaçınılmaz..

Çünkü Erdoğan’dan önce varlıklarını açıklayan Baykal, Mumcu ve Ağar’ ın mal beyanlarıyla ortaya çıktı ki, kapalı kapılar ardında konuşulanlarla ortaya dökülenler arasında uçurumlar var..

Bu durumda yapılan açıklamalara zerrece inanmayan ve zaten siyasetçiye güven katsayısı çok düşük olan kamuoyu nasıl tatmin olacak?

Her şeyin ışık hızında hareket ettiği küresel köye dönmüş dünyada, geri zekalılar dışında hangi iş adamının veya siyasetçinin gerçek anlamdaki serveti ortaya çıkarılabilir?..

Günümüz dünyasında ser verip sır vermeyen İsviçre Bankalarıyla gizlilik yarışına giren, büyük miktardaki mevduatlara yüksek rant yanında vergi muafiyeti verip, dokunulmazlık zırhı giydiren o kadar çok ülke ve global ölçekli banka var ki..

500 bin doların üzerinde paranız olduğunu öğrendikleri anda kapınıza gelip teslim alan ve anında dünya haritası üzerinde yerini bulmanın bile olanaksız olduğu bazı ülkelerin Bankalarına ışınlayan organizasyonlar artık sır değil..

Böyle bir dünyada biz günlerdir zekamızla dalga geçen siyasetçilerin açıklamalarıyla avunup duruyoruz.

Başka ülkelerdeki gizli hesaplardan vazgeçtik, balıklardan beter toplumsal hafızamızdan aileden kalma bohçalarla, akıllara seza altın hesapları nasıl silindiyse, bugün ortaya çıkan gülünç servetler üzerindeki tartışmaları da unuturuz bir süre sonra..

Emekli bir Valinin öğretim üyesi kızının günün birinde evde bulduğu bohçayla Boğazın en nadide yalısında safa sürdüğüne tanık olup bugün unuttuğumuz gibi..

Kapatılan partilerin hazineden aldığı yardımlarını iç edip, gariban il yöneticileri hapishane köşelerinde günahsız yere ömür çürütürken, oğullarına yalılar, spor arabalar hediye edenler cezaevine düşmesin diye af çıkarmaya çalışacak kadar yufka yürekli değil miyiz?

Oğullar, kızlar, kardeşler, teyzeler, enişteler, kayınbiraderler üzerinde kayıtlı varlıklarının, isimsiz hisse senetlerinin, gizli şirket ortaklıklarının tüm dünyadaki izlerini sürmeden ortaya çıkacak tablo siyasetçilerle yakın şakşakçıları dışında kimseyi tatmin etmez, inandırıcı da olmaz..

Başlatılan tartışmanın kayıkçı kavgasından farkı yok..

Türkiye’nin şeffaflık sorunu siyasetçilerin mal beyanlarını açıklamalarıyla çözümlenemez..

Tıpkı ülkenin ayrıcalıklı binlerce dokunulmazı varken, siyasetçilerin dokunulmazlığının kaldırılmasının çözüm olmayacağı gibi..

Siyasi parti liderlerinin hangi derde derman olacağı bilinmez mal beyanları açıklansın diye tempo tutup duruyoruz da, kimse çıkıp diğer dokunulmaz ve dokunulurların servetlerini, nereden bulduklarını sorgulamıyor..

Bilgi edindirme yasası çıktığı günden beri inatla sürdürdüğümüz mücadeleye rağmen bazı Rektörlerin ve Rektör yardımcılarının bile mal beyanlarına ulaşamadığımız bir ülkede Erdoğan varlığını açıklasa ne olur açıklamasa ne?..

Keşke tartışmaların sonunda TBMM konuyu kapsamlı biçimde ele alsa da, siyasi parti liderleriyle Milletvekilleri yanında Valilerin, Belediye Başkanlarının, Belediyelere bağlı daire müdürlerinin, Bakanlıkların üst düzey yöneticilerinden başlayarak İl Müdürlerinin merak edilen varlıkları da şeffaf biçimde görülse..

Memur maaşından başka geliri olmayan herhangi bir Belediye İmar Müdürü eğer kendisi ve fabrikada çalışan oğluna ülkenin en pahalı sitelerinden birinden ‘hortumladığı paralarla’ milyon dolarlık daire alabiliyor ve kimsenin kılı kıpırdamıyorsa, o ülke ve toplum kokuşmuş demektir..

Patagonya’ nın bile değiştiği dünyada, Türkiye hızla şeffaflaşmalı, seçilmişler yanında asıl atanmışlara hesap sorulmalı..

Gerçekler ortadayken günlerdir bir kaşık suda koparılan fırtınanın sonunda Erdoğan’ da mal varlığını nihayet açıkladı..

İyi de ne değişti?

Bunca tartışmanın sonunda bizi insanı insan kılan vicdan dediğimiz olgu gerçekten tatmin oldu mu?

Sakın küçümsediğimizi sanmayın.. Elbette siyasetçiler başta olmak üzere ülkeyi yönetme iddiasındaki herkes şeffaf olmalı.

Ama beklentilerimiz yanıtlandığında, bir durup düşünün..

Her şey şeffaflaşmış mı olacak?

Bir hastane otoparkının bile yılda bir milyon dolar gelir getirdiği bazı Üniversite yöneticilerinin ya da, milyon dolarlık evlerde sülalece keyif çatan Belediye İmar Müdürlerinin varlıkları üzerindeki şalları nasıl kaldıracağız?

Son günlerdeki tartışmalara baktıkça insan sormadan edemiyor..

Sakın, konuyu gündeme taşıyan CHP muhalefet bile olmamanın başarısızlığını, AK Parti iktidarı da ‘aşınmışlık’ izlenimini silmek için danışıklı dövüşe tutuşmuş olmasınlar?..

‘Cambaza bak’ oyunundan kimlerin kazançlı çıktığını bulmamız halinde sorunun yanıtını vermemiz de kolaylaşacaktır..