Erçel ve Bozkurt’u dinlerken..

Erçel ve Bozkurt’u dinlerken..

Kendilerini şaka yollu “Dünya gazetesinin mevlithanları” olarak tanımlıyorlar..

Her hafta Anadolunun bir başka kentinde; soran, sorgulayan insanlarla bir araya geliyorlar.

Hem Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri anlatıyor, hem de katılımcılardan gelen değerlendirmeleri alıp, soruları yanıtlıyorlar..

İşte bu mevlithanlardan!, Şişe Cam grubu yöneticisi ve dünya Gazetesi yazarı Dr. Rüştü Bozkurt, eski Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel ve Dünya Gazetesi başyazarı Osman Arolat lojistik şirketi T.N.T ‘ nin davetlisi olarak Mersin’deydiler..

Toplantıdan önce Erçel, Bozkurt ve Arolat ile keyifli sohbete daldık..

Gazi beye en son Mersin’e ne zaman geldiğini sordum..

Hatırlamıyorum dedi ve ekledi:

“Biliyor musun, aslında ben Mersin’li sayılırım.. 1950 li yıllarda İleri İlkokulunda okudum.. Çocukluğumda bu kentin sokaklarında dolaştım, ama sonrası yok..”

Dolardaki yükseliş ve borsadaki çöküşle kendini hissettiren son krizle ilgili yorumları da ilginç:

“Merkez Bankasının elinde yeterince döviz rezervi var. Panikçilerin talebi karşılanırsa yangın çok çabuk söner. 2001 yılı koşullarında değiliz.. Yeter ki Merkez Bankası dik dursun, döviz alanlar da, bir süre sonra yeniden getirip satarlar..”

Erçel’in kafasında oluşan, hesaplamalarına göre 1.680 YTL olarak telaffuz ettiği bir dolar kuru var..

Krizden önce böyle bir rakamı ortaya atsa, çok daha inandırıcı olurdu. Arabanın tekeri kırıldıktan sonra, söylenecek döviz fiyatlarının pek anlamı yok diye düşünüyorum..

Arolat’ a bir zamanlar her deplasmanına gittiği Çanakkale Dardanel’i soruyorum..

“Dardanel bir yana, İdmanyurdu’ nun küme düşmesine çok üzüldüm” dedikten sonra, ilginç bir saptamada bulunuyor..

O’ na göre İdmanyurdu’ nun düşmesine Haluk Ulusoy’un federasyon Başkanı olması ve Başkanın hemşehrisi Trabzon Akçaabat’ın kurtarılma gayreti yol açmış..

Ticaret Odasının büyük toplantı salonundaki konferansa geçiliyor..

Katılımcı sayısı, toplantının kitlelere duyurulmamasına rağmen oldukça iyi..

Benim için Rüştü Bozkurt’ u dinlemek ayrı bir keyif..

25 yıl yöneticilik yaptığı Şişe Cam grubundan daha fazla KOBİ’ lere yani Anadolu kaplanlarına, dünyadaki gelişmeleri, deneyimlerini anlatmaktan keyif alan bir değerli insan Bozkurt..

Bu yıl emekli olduğu grubu bırakıp, artık kendini tamamen Anadolu’daki yatırımcılara hasreden Bozkurt konuşmasında “Badem projesi” olarak adlandırılacak yeni macerasını anlatıyor..

En büyük hayali, klasik tarım ürünleriyle ayakta kalmaya çalışan Anadolu insanının Badem üreterek zenginleşmesi..

Dinledikçe eski anılara dalıyor, konuşmasının ardından söylediklerine katkıda bulunuyorum..

1970 lerde özellikle Malatya, Elazığ, Bitlis, Diyarbakır’dan topladığımız bademi ABD’ ye ihraç ettiğimiz yıllar..

Kontayner taşımacılığının bilinmediği o yıllarda, binbir güçlükle sağlanan gemilere yüklenen ve Newyork limanına sevk edilen yüzlerce ton ürün..

Sonra ne olduysa oldu, Anadolu’ dan  gelişi durdu, o muhteşem aromaya sahip Türk bademinin..

1970 lerin ithalatçısı Amerika Birleşik Devletleri 1990 larda dünyanın en büyük badem ihracatçısı olarak çıktı karşımıza..

Çiğ olarak tüketilen bademin değişik versiyonlarını geliştirmişlerdi..

Ballı, soğanlı, tuzlu akla gelebilecek her tatta kavrulmuş, şirin kutularda ambalajlanmış bademi bar tezgahlarına, içki masalarına, doğrudan tüketiciye sunmayı başarmışlardı..

1970 lerin ihracatçısı olarak, uzun süre Kaliforniya Bölgesindeki badem üretimini planlayan, düzenleyen ve pazarlayan kooperatifin ihraç ettiği ambalajlı bademin ithalatçılığını yaptık..

Amerikalıların badem mucizesini gerçekleştirme öyküleri de ilginçti..

Kaliforniya’ nın yüksek yamaçlarında üretilen şeftali bir zaman sonra para etmeyince ağaçların bir kısmını aşılayıp, bir kısmını yenileyerek bademciliğe dönmüşler ve bu sayede zenginlik umuduyla kentlere koşacaklarına, yörelerinde refaha ermişlerdi..

Her yıl 20 bin Ziraat Mühendisini işsizler ordusuna katan benim ülkemde benzer bir başarı öyküsünün yazılmaması ne acı..

Dazlak dağların toprağı erozyonla denizlere taşınırken, hamasi nutuklarla değil, akılla zenginleşme gerçeği..

Konuşmasını Hacı Bektaş-ı Veli’ nin ünlü deyişiyle bitirdi Rüştü Bozkurt..

Arayış içindeki Anadolu insanına 800 yıl öncesinden ışık tutan, kulaklara küpe dizelerle:

Dervişlik hırkada, tacda değildir 

Hararet nardadır, sacda değildir 

Her ne ararsan, kendinde ara  

Küdüs’te, Mekke’de Hac’da değildir.  

 

Tarım fuarının ardından…

Tarım fuarının ardından…

Mersin’de düzenlenen Tarım Fuarının gördüğü yoğun ilgi karşısında öylesine havaya girildi ki, şişinmekten günahları ve sevaplarıyla etkinliği doğru dürüst tartışmak mümkün olmadı..

Oysa başarının yolu, hatalardan ders çıkarıp tekrarlamamaktan geçiyor..

Ve Mersin’de düzenlenen fuarda öylesine stratejik hatalar yapıldı ki, bunların göz ardı edilmesi halinde gelecekte kalıcı bir başarının yakalanması hayli güç..

Bunların başlıcalarını sıralayıp, açık yüreklilikle tartışmakta yarar var..

Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in MTSO Başkanı Kadri Şaman tarafından Güniz Sokakta ziyareti ve fuara davet edilmesi, Oda yönetimince Fuarın açılışını sanki Demirel yapacakmış havasına dönüştürülmesi yanlıştı..

Nitekim bunu duyan AK Parti Milletvekilleri tepkilerini açılış günü Mersin’den uzak durmakla gösterdiler.

Aynı günlerde Demirel’in hükümete yönelik eleştirileri yetmezmiş gibi, türban konusundaki talihsiz “Arabistan’a gitsinler” cümlesi gündeme bomba gibi düştü..

Güniz Sokakta babayı ziyaret edip, fuara katılması yolunda ricalarda bulunan ekibi bu kez “Ne yapar ederiz de, uzak tutarız” telaşı sardı..

Başlangıçta fuar vesilesiyle Demirel’i Mersin’e getirip, tarımın tartışılacağı bir toplantıda konuşturma planları işte bu nedenle suya düştü..

Baba kırgın ve kızgın, fuarı şöyle bir dolaşıp, OSB’ de Ali Can’ın tesisini açtı ve hızla Mersin’den uzaklaştı..

Şaman ve yakın çevresi stratejik hatalarla hem Demirel’i hem de iktidar Milletvekillerini aynı anda kırma becerisini gösterdiler..

Dünyada ses getirecek tarım fuarı düzenleme iddiasıyla yola çıkanların stratejik yanlışları bununla da sınırlı değildi..

**

Tarım denildiği vakit bu kentte narenciye ve bakliyatın önemini tartışmak dahi gereksiz..

Ülke bakliyatının tamamına yakını Mersin’de işleniyor ve Türk bakliyat ihracatının %85’i de buradan gerçekleşiyor..

Salt bu nedenlerle de olsa -sevip sevmeme lüksünü bir yana bırakıp- lokomotif kurumlarca bakliyata ağırlık verilmesi, fuarın dünyada tanıtılması için kaçırılmaz bir fırsat..

Şansı değerlendirmesi gerekenler bu konuda Demirel davetinden de beter yanlışlara düşüyorlar..

Dünya bakliyatı düzenlenen uluslararası sempozyumlarla her yıl dünyanın farklı bir kentinde tartışılıyor..

Bir yıl öncesinden “2006 Dünya Bakliyat Toplantısı” için belirlenen yer Hindistan’ın GOA kenti ve tesadüfe bakın ki, tarih 17-21 Mayıs..

Tüm dünya bakliyatçılarının katılacağı uluslararası toplantının bir yıl öncesinden belirlenen tarihi değiştirilemeyeceğine göre, Mersin Tarım Fuarının bu etkinlikle çakışmaması bakımından Oda yetkilileri iş işten geçmeden uyarılıyor..

Uyarılar dikkate alınmayınca iki etkinlik aynı günlere denk geliyor..

Tarım fuarı günlerinde Mersin’in dünya çapındaki tüm bakliyatçıları kendi kentlerinde değil binlerce kilometre uzaklarda Goa’dalar..

2006 da acemilikler nedeniyle yaşanan talihsizliğin şansa dönüştürülmesi Oda yönetiminin bakliyata ve bakliyatçılara bakışına bağlı..

Gerekli girişimlerde bulunulur, samimi çabalar bugünden ortaya koyulursa, gelecekte bu türden talihsizlikler yaşanması bir yana, fuar günlerinde bakliyatla ilgili dünya çapında etkinlik düzenlenebilir..

Bunun da yolu, Türkiye bakliyatına yön veren 70 yıllık Bakliyat İhracatçıları Birliği ile 80 yıllık Mersin Ticaret Borsası’ nın deneyim ve birikimlerinden yararlanmaktan, ortak bir platformda güçleri ortak akılla birleştirmekten geçiyor..

Mersin’in söz konusu alandaki zenginliği bununla da sınırlı değil..

Mersin aynı zamanda dünya bakliyat ticaretine yön veren en büyük firmaların, küresel marka olmuş isimlerin üretim, pazarlama, ihracat üssü..

MTSO gerçekten Tarım Fuarını panayırdan çok sektörel ağırlığı ve dünya çapında saygınlığı olan bir konuma taşımak istiyorsa, Mersin’deki tarımla ilgili tüm kurum ve kuruluşları bir araya getirme basiretini göstermeli..

Bir başka yazıda aynı günlerde düzenlenen Mersin’deki tarım fuarıyla, Gaziantep’teki Irak Fuarını rakamlarla karşılaştırıp, bu tür etkinlikleri panayırlardan ayıran kriterleri ortaya koymaya çalışacağız..

 

abdullahayan@hotmail.com

G.Antep’ te fuar, Mersin’de panayır..

G.Antep’ te fuar, Mersin’de panayır..

Son bir ay içinde bölgemizde fuar adıyla iki etkinlik düzenlendi..

Önce Mersin’de ‘Tarım ve Hayvancılık’, ardından Gaziantep’te ‘Irak’ fuarları..

İkisi de ilk kez düzenlenen etkinliklerin karşılaştırması, gelecekte kalıcı başarıların yakalanması bakımından önem taşıyor..

Mersin’deki Fuara ‘Tarım ve Hayvancılık’ dense de, ilgi alanı fazla irdelenmeden her başvurana stand verilmesi yanlış olmuştur..

Fuara yoğun ziyaretçi akını olduğu doğrudur..

Zaten 75 bin kişinin yat limanını doldurduğunu gördükten sonra, o güne kadar etkinliği ciddiye almayan ‘bazı kurumların’ iştahını kabartan da budur..

Ancak MTSO’ nun bu ya da başka fuarları gelecekte de öncülük etme iddiası sürüyorsa, unutulmaması gereken bir gerçek var..

Günümüzde fuarları önce çıkaran ve dünyada etkin kılan katılımcıların niceliğinden çok niteliğidir..

Ve fuarları panayırlardan farklı kılan da budur..

Daha basit ifadeyle ziyaretçi ve düzenlenen standların sayısından çok, belirlenen ihtisas konusuyla ilgileri ve yaratacakları etki önemlidir..

Bu durumda adı tarım ve hayvancılık olan bir fuarda tantunici, cezeryeci, otel, restoran, inşaatçılara stand kiralanması çok ta sağlıklı ve kabul edilir bir uygulama değildir..

Tüm dünyada öne çıkan belli başlı fuarların katılımcısından ziyaretçisine kadar hedef kitlesi önceden belirlenmiştir..

Her yıl o tarihlerde, dünyanın dört bucağından belli sektörlerden insanlar, alanlarındaki yenilikleri, gelişmeleri izlemek, birbirleriyle görüş alış verişinde bulunmak üzere söz konusu etkinliklere katılırlar..

Örneğin Frankfurt’taki matbaa fuarını dünyadaki tüm büyük matbaacılar iple çeker..

Yeni bir yatırım yapmadan önce mutlaka fuarı ve gelişmelerin aynası sayılan standları incelerler.

Mersin önümüzdeki yıllarda uluslararası kimliği hedefleyen bir fuar düzenleyecekse, konseptini şimdiden belirlemeli ve buna yoğunlaşmalıdır..

Tarım, gıda, turizm -ve benzeri- üst başlığını taşıyan altı doldurulacak pek çok alan..

Ama adına ‘Tarım ve Hayvancılık diyerek, kendinizi sınırladığınız bir etkinliğe ‘apart otelciyi’, ‘otomobil bayiini’, ‘turizm işletmecileri derneğini’, ‘gümrük müşavirlerini’, ‘cafe-barları’, ‘bilgisayar satıcılarını’ hatta cezerye ve tantunicileri stand tahsis ederek katarsanız bunun adı ‘Tarım ve Hayvancılık Fuarı’ olmaz..

Her ürünün, her hünerin sergilendiği eski tip fuarcılık anlayışı gerilerde kaldı..

Yeni trend belli konulara yoğunlaşmış sektörel bazdaki ihtisas fuarları..

Mersin Tarım ve Hayvancılık Fuarının öne çıkmayan bazı göstergeleri -okumasını bilenlere- gelecekle ilgili ders niteliğinde..

76 bin ziyaretçi içindeki yabancı sayısı 110/120 kişi..

Bunların da çoğunun tesadüfen Mersin’e başka amaçla gelmiş, yat limanındaki hareketliliği görünce içeri dalan ‘kuru kalabalık’ olduğu ülke dağılımlarından belli..

-Arjantin’li hiçbir firmanın katılmadığı, kuş uçmaz kervan geçmez Mersin’deki fuara Arjantinli birinin ziyaret etmesinin başka izahı olabilir mi?-

Aynı günlerde Gaziantep’te ilk kez düzenlenen ‘Irak Fuarının’ bazı rakamları, Mersin’de bundan sonra fuarcılıkta kalıcı ve başarılı işler yapmak isteyenlere ışık tutabilir:

-Gaziantep’ teki fuara 800 yerli 200 yabancı firma katıldı..

-Fuarın açılışını üçü Türk, üçü yabancı altı bakan yaptı..

-Mersin’deki fuarı 110/120 yabancının gezdiği söylenirken, Gaziantep’teki fuarı 7 bin yabancı ziyaret etti..

-Sadece Kuzey Irak’ın Zaho beldesinden 80 otobüs dolusu iş adamının fuara katılımı başarılı bir organizasyonla gerçekleştirildi..

-Türk Hava Yolları ve özel şirketlerin düzenlediği ek uçuşlarla, Gaziantep dışından 17 bin iş adamı Gaziantep’e taşındı..

-Gelen yoğun talep karşısında sadece THY dört gün boyunca kente 27 ek uçak seferi koymak zorunda kaldı..

-Fuar için ilk kez Irak’tan Gaziantep Havaalanı’na direk uçuş gerçekleştirildi.

-Fuarda Türkiye’nin yanı sıra İsviçre, Japonya, Çek Cumhuriyeti, Hollanda, Kore, Bahreyn, Çin, Suriye, Avusturya, Fransa, Brezilya, Rusya, KKTC, İran, Mısır, Irak, İtalya, Ürdün, Almanya, Macaristan, ABD, Hırvatistan ve Tayland‘ın da aralarında bulunduğu 35 ülke yer aldı.

-Fuar boyunca Gaziantep içinde toplam 15 bin konaklama gerçekleştirildi.

-Fuarda 100 tercüman, yerli ve yabancı katılımcılarla ziyaretçilerin iletişimini sağladı.

-Fuara Bahreyn, Dubai, Kuveyt, Ürdün, Irak ve Suriye ağırlıklı olmak üzere birçok ülkeden 15 yabancı basın mensubu katıldı.

-Fuarı Türkiye’den 3, Irak ve başka ülkelerden toplam 7 bakan ile çok sayıda ticari ateşe, konsolos ve ekonomi müşaviri ziyaret etti.

İşte Mersin ve Gaziantep’te aynı günlerde düzenlenen iki fuar ve kamuoyuna yansıyan hareketlilik yanında rakamlarda saklı duran gerçekler..

Mersin bu gerçekler ışığında özellikle tarım ve gıda gibi kendisini ön plana taşıyan alanlarda sektörel bazda bir, iki fuara yoğunlaşmalıdır..

Bu yıl ortaya çıkan “kim olursan ol gel” yanlışından vazgeçilmez, “Biz düzenledik halk ta memnun oldu..” hatası terk edilmezse, daha uzun yıllar her çeşninin bir araya geldiği çorba türünden etkinlikleri fuar diye izleriz..

Gerçekte bunun panayır olduğunun farkına varmadan…

Teskere değil tezkere! 01.03.2003

 

Ayıp değil ya.. İnsanlar her şeyi bilecek diye bir kural yok.

Ulusal medyada çapsız birilerinin yanlışını yerel medyadaki, bazı okuma araştırma tembeli arkadaşlar da sürdürüyor.

“Teskere” ile “tezkere”nin anlam bakımından birbiri ile uzaktan yakından ilgisi yok.

Teskere Farsça kökenli bir kelime. Eski Türkçede“sedye” anlamında kullanılıyor…

“Gel teskere” dersen izin belgesini değil sedyeyi çağırmış olursun.

Türk dil Kurumuna göre “Yapılarda malzeme taşımak için kullanılan, dört kollu ve iki kişinin taşıdığı tahta araç”a da teskere deniyor.

Bugün tartıştığımız kelimenin doğrusu ise “tezkere” dir.

Eskiden yazıp çizerken takıldıkları sözcüklerin doğrusu için bize başvuranlar, artık ayakları üstünde durdukları için, araştırmadan yazıp çiziyorlar.

Öyle olunca izin belgesi ile sedyeyi karıştırmaları doğal…

Mecliste görüşülüp karara bağlanacak olan “teskere” değil “tezkere” dir.

Arapça kökenli bir sözcük olup gerçek hali “tezkire” dir ..

-Pusula,

-Bir iş için izin verildiğini bildiren resmî kâğıt,

-Askerlik görevinin bittiğini bildiren belge,

gibi anlamlarda kullanılıyor.

Hükümetin meclisten geçirmeye çalıştığı tezkere ile ABD’nin Türkiye üzerinden Irak’a asker sevk etmesi, Türkiye’nin lüzum görülmesi halinde yurt dışına asker göndermesi konusunda iktidara yetki verilmesi hedefleniyor.

Hukukçu olmasam da 6 eylül 1990 tarihinde iktidardaki Akbulut başkanlığındaki ANAVATAN hükümetinin talebi üzerine, TBMM’ince kabul edilen karar yürürlükteyken, AKPARTİ hükümetinin yeni bir kararı meclisten geçirmesine gerek olmadığına inanıyorum.

Eylül 1990 dan yaklaşık 13 yıl sonra 27 şubat 2003 tarihinde TBMM başkanı Bülent Arınç’ın gizlilik kaydını kaldırarak halkın bilgisine sunduğu tutanaklar gösteriyor ki o tarihlerde meclisten geçen tezkerede kısıtlayıcı bir tarih olmadığı için adı geçen belge halen geçerlidir.

O tarihteki tezkerede, “Hudut ve şümulü Hükümetçe takdir ve tayin olunacak şekilde Türk Silâhlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine ve yabancı silâhlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına hükümet yetkilidir” denmektedir. Zaman sınırlaması koyulmayan karar bugün için de geçerlidir.

Hükümet belge ve gerçek ortadayken, ABD ile pazarlığa girişmiştir.

Genel kurmayın askeri, hükümetin ekonomik ve siyasi kaygıları giderildikten sonra TBMM’inden yeni bir tezkerenin onaylanması yoluna gidilmiştir.

İzlenen yol pazarlığı yürüten hükümetin ABD’ den zararların telafi edilmesi kaygısıdır.

ABD ile ekonomik ve stratejik ortaklığı olan, üstelik tarihinin en büyük bunalımlarından birini yaşayan Türkiye’nin dünya imparatoruna direnme ve pazarlık gücü ortadadır.

Çekiç gücün ülkemize gelmesine yol açan 6 eylül 1990 tarihli tezkerenin gizli görüşme tutanaklarını okurken, o gün muhalefette olan DYP genel başkanı Demirel ile SHP başkanı Erdal İnönü’nün meclis kürsüsünde söyledikleri ile bir yıl sonra iktidara geldiklerinde yaptıklarına baktıkça insan şaşkınlıkla küçük dilini yutuyor.

Gök kubbeyi belge nedeniyle hükümetin başına yıkan DYP ve SHP bir yıl sonra hükümet olduklarında tereddütsüz çekiç gücün süresini uzattılar.

Demirel muhalefet ve iktidardaki çelişkiyi hatırlatan gazeteciye şunları söylemişti:

“Ne yapayım kardeşim ülkenin dış borçları ortada, üstelik ABD stratejik müttefikimiz”

Demirel’in “dün dündür bugün bugündür” politikasının insanları şaşırtan yanı yok.

Oysa fareli köyün kavalcısı Baykal’ın CHP’si ne yapıyor?.

CHP iktidarda olsa ABD’ye karşı bugün AK PARTİ’nin gösterdiğinden farklı tavır sergiler miydi?.

13 yıl önceki tutanakları okurken, bilinenlerin konuşulduğu görüşmelerin neresinin gizli olduğunu takılıp duruyorum.

Hükümetler “devlet sırrı” sözcüklerinin arkasına sığınsalar da, gerçek bu değil.

Sanıyorum iktidarlar savaşın kirliliğinden utandıkları için tartışmaları kapalı oturumlarda yapmayı tercih ediyorlar.

abdullahayan@hotmail.com

 

Geleceği okuma sanatı.. 26.2.2003

 

Bilgiye ulaşmak artık çok kolay.

Üstelik herhangi bir mali yük te bindirmiyor insanlara.

Sadece çağa ayak uydurmak, bilgiye nasıl ulaşılacağını bilmek, okuduğunuzu alıp özümseme yeteneğiniz varsa, gerisi kolay.

Dünya yeni çağın ilk belki de son savaşına hızla yaklaşırken, günümüzü, geleceği, yaşananları okumanın aslında ne kadar kolay, ama vizyon ve birikiminiz yoksa ne kadar zor ve çetrefilli olduğunu görmek için müneccim olmak gerekmiyor.

Bunu ulusal düzeyden yerel medyaya kadar her haber ve yorumda, her köşe yazısında çarpıcı olarak görebilirsiniz.

Karşımda aktüel ve çarpıcı örnekler duruyor.

Haftalardır AK partinin ABD’ ye karşı uyguladığı siyasetin çok akıllıca olduğunu, Cumhuriyet tarihinde Atatürk’’ten sonra ki en onurlu ve bilinçli politikanın bu ağzı süt kokan acemilikteki iktidar tarafından yürütüldüğünü söylüyorum.

Çıkarlarınızı düşünmediğiniz, kendinize özgü küçük hesapların içinde olmadığınız sürece, kaygılarınız ülkeniz adınaysa, böylesine politikaları gerçekleştirmeniz zor değil.

Gerçek ortadayken, yaşananları anlamakta güçlük çeken, birikimi olmadığı için şaşkınlıkla yalpalayanları izledikçe keyifleniyorum…

Yerel medyada resmi ilanla ayakta durmaya çalışan gazete duayenleri!, güçlü patronlarca desteklenen televizyonun vizyonsuz programcıları olan biteni okuyamasa da gerçek bu.

Süreci anlayamanlar, gelecekte bölgenin nasıl şekilleneceğini, ülkemize olası etkilerini de okuyamıyorlar.

Yaşananları kavrayamadıkları için de iki ülke arasında yürütülen müzakereleri “Kasımpaşa pazarlığı” sanıyorlar. Dilleri bu düzeyde olunca, okuma seviyeleri ne olabilir ki?.

Yüzlerce maddeden oluşan siyasi, ekonomik, askeri alandaki detaylı bir pazarlığı bu kadar ilkel okumanın altında tek bir gerekçe yatıyor .. CEHALET…

Bilgi çağının en önemli aracı günümüzde bilgisayar ve internet.

Gelecekte bunların yerini neyin alacağını şu anda kestirmek olanaksız olsa da uzun süre hayatımızın en önemli parçaları olacağı kesin.

Bilgisayar öyle masada gelen gidene hava atma amacıyla kullanılan aksesuar olmaktan çıktı.

Tüm yazışmalarımızın, dünyayı anlamamızın, üretim ve tüketimimizin olmazsa olmaz ürünü.

Bilgisayarda mouse (fare) ve klavye var.

Mouse tüketimi, klavye üretimi temsil ediyor.

Bilgisayarın başına geçtiğinizde mouse ve klavyeyi hangi oranlarda kullandığınıza bakarak geleceğinizi, bilgi çağındaki yerinizi rahatlıkla test edebilirsiniz.

Kimisi bilgisayarın başına oturduğu vakit sadece fareyi, kimisi de üretmek, ürettiklerini başka insanlara sunmak üzere klavyeyi kullanıyor.

Mouse ve klavye kullananların dışında bir kesim var ki, onların okuma, yazma, irdeleme, olayları yorumlama yetenekleri hiç yok.

En fazla on yıl sonra dünyada işlerliği kalmayacak valilik kurumuna, gücünü devletten alan emniyet müdürünün arkasında durup patron etkilemeye bilgiden daha fazla önem veriyorlar.

Bu nedenle geleceği hiçbir zaman göremiyor, önümüzdeki değişimin neleri getireceğini kavrayamıyorlar.

3 kasım seçimlerini de bu nedenle okuyamadılar. Bu nedenle yanlış atlara oynayıp battılar.

Irak ve Kıbrıs’taki gelişmelere değişimin penceresinden bakamadıkları için yalpalıyorlar.

Onlara bakarsanız AK parti tezkereyi meclisten geçiremezmiş.

Geçirse de çatlarmış.

Böylesine dar görüşlü,yaşananları okumakta sıkıntı çekenlere düz vatandaş olsalar sadece üzülürüz.

Oysa bu insanlar televizyonlarda, gazete köşelerinde birilerine ulaşıp ahkam kesiyorlar.

AK parti dünyanın tek imparatoruna karşı kendince geliştirdiği, bir politika yürütüyor.

İstediği anda her türlü tezkereyi meclisten geçirecek, güce ve iradeye sahip.

Bakanlar kurulundaki çatlak diye sunulan görüntülerin, milletvekillerinden yükselen muhalif seslerin tamamı oyunun bir parçası.

Bunu göremeyenler, yaşananları televoleci abileri gibi çatlama, patlama sanıyorlar.

Okumayı bilmeyenlerin yazmaya hakları olabilir mi…

Mouse ve klavye… Tercih sizin.

Her ikisinden habersiz zavallılara gelince, bilgi çağında onların yaşam hakkı bile olmayacak…

abdullahayan@hotmail.com

Anılar, Anılar… 25.02.2003

 

Üşenmeden oturup sayınca bugüne kadar aldığı dokuz soyadından sonrasında yoruldum.

Hafızası iyi olan ortak arkadaşlarımız çok daha fazlasını sıraladılar.

Aslında 1974 lerden sonra Mersin İdmanyurdu’na başkan olmuş paralı insanlardan tutun da 90 lı yıllardaki vergi rekortmenlerine kadar; tüm çorbalarda tuzu, her şirket, kurum, kuruluşla ilişkisi oldu.

Valilerden güç alarak emniyet müdürlerini, emniyet müdürlerinin adını kullanarak şube şeflerini etkilediği dönemler geçmişte kaldı.

Kerameti kendinden menkul gücü sayesinde de iş adamlarını rahatlıkla bağlayıp çözüyor, aklınca memleketi yönetiyordu.

Aziz Nesin’in kemikleri sızlıyordur.

Zübük’ü yazarken, “İlham verecek böyle yetenekleri neden tanımadım” diye üzülmüştür.

Bendeki anıları Aziz Nesin’e öbür dünyada yeni bir “Zübük” yazdıracak kadar bol malzemeli.

Birkaç yazıyla, anıların kaybolmamasını, yeni zenginlerin soyadlarını bu tür tehlikelerden uzak tutmasını istiyorum. Kısacası tarihe bir not düşme kaygısı benimkisi..

Meslektaşlarının neden papaz dediklerini bilemem ama, papazdan çok bir aktörün yeteneksiz figüranına benziyordu.

Bu kentte önceleri Burhan Kânun döneminde Perşembe ve Tanrıverdi soyadlarıyla dolaştı.

Sonra güç ve paranın bende olduğunu görünce kısa süreliğine “Ayan” oldu.

Allahtan geleceği gören, lunpenlerden nefret eden bir babam vardı. Halen alamadığım benim için önemsiz borçlar dışında papaza fazla ütülmedim.

Arkadaşlığımız yıllarca sürse de o vakit geçirmeden adının sonuna Deveci’yi ekledi.

-Mehmet Fatih deveci anılarını kendisiyle birlikte götürmeden genç arkadaşlardan biri konuşturmayı başarsa,eminim ki Mersin gazeteciliğinde olumlu bir deprem yaşanır.-

Ardından Fatih Kurdoğlu ve Fahrettin Sabah’la gelen yeni dönem.

O günlerde Haluk Ulusoy’u tanıdı bizimkisi.

Ulusoy herkesten farklı zenginlikteydi. Ailenin Türkiye çapında otelleri, tatil köyleri vardı ..

Ayda en az bir kez dünyanın neresinde olursam olayım, papaz beni bir yerlerde bulur, İzmir’deki kuruluşlarımdan araba ve şoför tahsis etmemi rica ederdi..

Araba ve şoför..

Papaz perşembeden pazartesine kadar Ulusoy’lara ait Kuş Adasındaki otelde ülke sorunlarını birileri(!)yle paylaşır, Pazartesi dinlenmiş olarak Mersin’e dönerdi.

Ulusoy’un Mersin’le ilişkileri koptukça, bizimki Gediz Soyadını takmakta gecikmedi.

Adındaki yeni Gediz unvanıyla da uzun süre dolaştı.

Gediz ana menüsü yanında bir sürü garnitür soyadını yedekte bulundurarak…

Gediz denince dünya iyisi bu insana, papazın yazıp sahnelediği çirkin oyun geliyor aklıma.

Günün birinde papazla kavgalı(!) yerel gazetelerden birinde saçma sapan bir haber çıktı.

“Gediz’in Mezitli’deki petrol istasyonunun önüne Mezitli Belediyesi üst geçit yapacak” türünden bir uyduruk sipariş haber…

Gazeteyi mafya uzantısı diye o güne kadar aforoz etmiş papaz, Gediz’in hatırına(!) sorumluyu ziyarete geldi.

Kapalı kapılar ardında genel yayın yönetmeniyle halvet olunup iş bağlandı.

İlk yayınlarda üst geçit isteyen Mezitli esnafının ziyaretten sonra gazetede çıkan demeçlerinde tamamı geçit falan istemiyordu!!!.

Sonrasında; Gediz’in dost danışmanı papaz, binlerce gazetenin alınmış gibi parasını ödetti.

Zübük’ün son dönemini başka bir gün yazacağımıza söz verip, yazımızı kıssadan hisse anekdotla bitirelim.

Kilisenin sahtekar Papazını her sabah, genç çalışan uyandırırmış.

Papaz uyandırıldığında "Hava dışarıda nasıl" diye sorar,

Çalışan da "hava güneşli" veya "yağmur yağıyor" diye bilgilendirirmiş ..

Her seferinde Papaz, hava durumunu genç stajyerden öğrenip aynı şeyi tekrarlarmış…

– Bu Sır değil ki, Ben ve kutsal ruh, zaten bunu biliyoruz ..

Her gün yaşanan saçmalığa sinirlenen çalışan genç bir sabah, pencereleri, perdeleri açmadan kafadan hava durumunu özetlemiş:

"Hava güneşli, Papaz efendi" demiş .. Papaz da her zamanki cevabı tekrarlamış:

– Ben ve kutsal ruh, bunu zaten biliyoruz.

Genç çalışan birdenbire sinirle perdeleri açmış ..

-“Bir b.. ta bildiğiniz yok” demiş.

-“Dışarıda şakır şakır yağmur yağıyor.. Senin de, kutsal ruhun da, dünyadan haberiniz yok” ..

Mersin’de milyon dolarları medyaya aktarıp çalışanların raporları ile hava durumunu öğrenen kutsal ruhlara bakıyorum da, ne diyeceğimi gerçekten bilemiyorum…

Son söz: “Doğduklarında develerin hörgücü, papaz olacakların cübbesi yoktur”.

Yeni ufuklara doğru.. 24.03.2003

 

Mehmet Altan’ı dinlerken dalıyorum.

Bugün için önemli sayılacak ne çok şeyin 2050’lerdeki anlamsızlığını düşünüyorum.

Örneğin Türkiye ve dünyanın sıcak gelişmeleri ..

Günümüzün bilinen geçerli akçesi sanılan petrole dayalı senaryolar, paylaşım kavgaları.

Bölgedeki mevcut rejimlere yönelik bir savaş kapiya dayanmişken benim 50 yil sonrasini düşünmem çogu insana saçma gelebilir.

Oysa insan oğlu gelişme yolundaki büyük yolculuğuna devam ediyor.

Kozmosun sonsuzluktaki evreninden baktığınız küçücük küre ile geleceği belirleyen paradigmaların geliştireceği yeni dünya çok farklı boyutlarda gelişiyor.

Petrol yerine çok daha ucuza mal olacak soğuk füzyon kaynaklı sıfır maliyetli enerjiyi insanlık en geç 30 sene sonra kullanmaya başlayacak.

Güneşin bir dakikada dünyaya ulaştirdigi enerji dünyanin yillik gereksinimine eşit.

İnsanlık aklını kullanıp değerlendirebilse;yakıtını, ısınmasını, fabrikalarının çalışmasını bedavaya getirebilecek.

Güne

ş merkezinde saniyede 657 milyon ton Hidrojen, 652,5 milyon ton Helyuma dönüşüyor.

4,5 milyon ton kütle, enerji olarak açığa çıkıyor. Evrenimizin var olmasının kaynağı bu enerji.

Güne

şin merkezinde dogal olarak gerçekleşen yayilan enerjinin kaynagini teşkil eden füzyon olayini bilim adamlarinin reaktörlerde elde etme günleri çok yakin…

Dünya bilginin pahal

ı ve zenginlerin tekelinde olduğu el yazması kitaplar döneminden ucuz sanayii dönemindeki matbaa dönemini 150 senede tamamladı.

Son 50 yılda bilgi çağının emekleme dönemindeyiz.

Telgrafın ilk günlerinde kelimesi 50 dolara birbirine mesaj gönderen insan oğlu bugün internet sayesinde sınırsız bilgiyi birbirine bedava iletiyor.

Washington’daki Kongre Kütüphanesinde mevcut 23 milyon kitabı saniyede bilgisayarınıza yükleyip yolda, okulda, sevgilinizin yanında okuyabilirsiniz…

Bilgi çağının günümüzdeki emekleme döneminde bile insanlık bilgiye artık bedava ulaşıyor.

Bilgiyi insanlığa sunan gelişim, enerjiyi de eşitlikten ve mutluluktan yana dünyaya sunacaktır.

ABD yapımı Uss Nebraska deniz altısını orada yaşayan 5 bin kişiyi düşünün.

Bu insanlar ısınıyor, aydınlanıyor, yıkanıyor, gemileri yol alırken yemek yiyip, kitap okuyorlar.

Günümüzün ilkel yöntemlerinde bile 100 gram radyo aktif madde tüketen kiloluk reaktör 20 yıl boyunca yakıt ikmaline gerek duymadan, dünyanın en büyük deniz altısını besliyor.

On yıla kalmadan Kosmozu keşfe çıkacak bir koloniyi taşıyan uzay gemisi güneşten alacağı enerji ile evrenin bilinmezlerine binlerce yıl sürecek bir serüvene dalacak.

Güne

ş enerjisinden beslenecek gemi, ayricalikli dünyalilara vatan olacak. Gemide yaşlananlar ölürken, klonlamadan, bildik yöntemlere kadar insan hayvan her türlü organizma istenilen oranda çogalacak.

Ulus devlet korkuları biterken, dünya vatandaşlığı yerini evren insanlığı kimliğine bırakacak.

Çoğu insandan habersiz ufuklardaki bu geleceği okuyup, görürken günümüzün kısır kavgalarına muhatap olma dayanılmaz bir olgu.

50 yıl ötesini bilgelerle okuma yazma,belki de yaşama şansın varken, Ülkendeki hırsızlıkları, yolsuzlukları, izlemek, yazmak zorunda kalmanın yaman çelişkisi bunun adı…

Arkada

şin biri ziyaretime gelmiş anlatiyor.

Son y

ıllarda yaşanan milyarlarca dolarlık sahtekârlıktan sonra hükümet sağlık malzemeleri ithalatında kullanılmış makine, teçhizatın yurda girişini yasaklamış.

Ellerine sağlık ne güzel olmuş diyorum

İyi de, bugüne kadar yapılanlar sorgulanmayacak mı?.

Hangi gümrük komisyoncusu eliyle, sahte faturalarla üç kuru

şluk malzeme yüksek fiyatlara hangi kurumlara kakalandi?.

DGM savcısı neşter operasyonunu yürütürken anlaşıldı ki, kalp ameliyatında kullanılan 50 dolarlık cihaz gümrüklerden 500 dolarlık sahte evrakla millileştirilerek SSK’ya 1000 dolara satılmış. Gümrüklerde ellerini kollarını sallayarak işlerini yürütenler, çaldıklarının vergisini bile vermemek için ucuz malları yüksek sahte faturalarla yurda sokmuşlar.

Türkiye’de son on yılda sosyal güvenlik kurumlarının soyulmasında çalınan 50 milyar doları aşkın paranın ne kadarı, başka ülkelerden sıfır gümrükle ithal edilen Avrupa patentli hurda tıbbi cihaza, malzemeye aktarıldı?.

Medya gücünü kullanarak kaç gümrükçü,hangi gümrüklerden sağlık ürünleri başta olmak üzere kullanılmış makineyi yeni diye yurda soktu???

Mersin’de bu i

şler yapildi mi? Yapildiysa kimler hangi güce dayanarak işlerini yürüttüler?.

Sorular, h

ırsızlıklar, yazacaklarımız çok ama köşemiz sınırlı.

şe bizim degil mi başka bir gün devam ederiz…

 

abdullahayan@hotmail.com

Siyaset analizleri kimlere kaldı! 22.2.2003

 

Bir arkadaşımın uyarısıyla Mahalli televizyonlardan birinde ahbap çavuşların Irak’taki gelişmelerle ilgili tartışma! programını ibretle izliyorum.

Bugünkü hükümeti seviyelerine göre eleştirmeyi alışkanlık haline getiren Üç kafadar bir araya gelmiş işkembe-i kübradan sallıyorlar.

Ulusal televizyonların AK partiye en muhalifinde bile, bugüne kadar bu düzeyde sözler işitilmedi.

Kafadarlar,Irak’la ilgili yürütülen çabaları yerden yere vuruyorlar.

Keyif onların olunca bu kısmı beni ilgilendirmiyor.

Ama zamanla seviye bir yerlere doğru gidiyor.

Dünyayı, değişimi, yaşananları anlamakta güçlük çeken biri AK parti hükümetinin girişimlerini “Kasımpaşa pazarlığı” olarak nitelendiriyor.

Yanındaki abisi söylenenleri toparlayacağına, hızını alamıyor. Beter sözler söylüyor.

Sonuçta sorumsuz yayıncılıkla kuruluşlarını ve ekmek yedikleri patronlarını iktidar ve AK partiye oy vermiş milyonlarca seçmene karşı güç durumda bırakmak için, provokasyonlarını son gaz sürdürüyorlar.

AK parti hükümeti Atatürk döneminden sonraki en onurlu, kişilikli, bilinçli dış politikayı izliyor.

Tarihin yeniden yazılacağı bölgede, komşularını, islam alemini, ayağa kalkmış dünya kamuoyunun tepkilerini de göz ardı etmeden, ABD’yle ilişkileri dengeli sürdüreceği bir yol bulmaya çalışıyor.

Beğenir ya da beğenmezsiniz. Birikimi olan insanların akıllarının erdiği konularda söz söyleme, eleştirme hakları vardır.

Seviyeli olmak, yanında çalıştığınız insanları zor durumda bırakmamak koşuluyla.

Güçlü bir iktidarın sürdürdüğü görüşmeleri “Kasımpaşa pazarlığı” olarak nitelendirmek yakışık alacak bir söylem mi?..

Vizyonunuz yoksa, dünyadaki değişimi, gelişmeleri okuyamıyorsanız susar oturursunuz.

Patronunuz milyon dolarlık oyuncağı elinize vermiş, kafanıza göre takılır, dostunuz postunuzla muhabbet eder yer, içer, eğlenirsiniz.

Çıkıp size iş ve aş veren insanları güç durumda bırakmanın, kendilerine yöneltilecek eleştirilerde zor durumda bırakmanın, zayıf düşürmenin alemi var mı?..

** ** ** **

AKDENİZ TOPLANTILARI… MEHMET ALTAN…

İstanbul’da Taksim, İzmir’de Hilton toplantılarını yıllardır gıpta biraz da kıskançlıkla izliyorum.

Entelektüel birikime sahip insanlar her iki kentte ayın belli günlerinde, seçtikleri konuları bir araya gelip tartışıyorlar.

Geleceğin vizyonlarının önem kazandığı günümüzde, bu tartışmalardan kendileri, kentleri adına yeni bilgiler, kazanımlar elde ediyorlar.

Sonunda Mersin’de böylesine bir platform için ilk adım atıldı.

Mesiad Yüksek İstişare Konsey Başkanı Mustafa Güler’in girişimleri, Mirza Turgut’un inanılmaz gayretleri ile Akdeniz toplantılarının ilki geçtiğimiz Cumartesi günü Merit otelde gerçekleştirildi.

Konuk prof. Dr. Mehmet Altan dostumuz…

Çağrılanların sayısına göre düzenlenmiş salon tek sandalye boş kalmamak üzere doluydu.

İlk toplantı küreselleşme, ulus devlet, 21. Yüzyıl vizyonu, konuşmacı da Mehmet Altan birikiminde biri olunca çok keyifli bir Cumartesi geçirdik.

Sanıyorum katılanların çoğu, üstümüze gelmekte olan bilgi çağının yaratacağı yeni dünyanın nasıl şekilleneceği konusunda çarpıcı ip uçları yakaladılar.

Günümüz paradigmalarına göre kurgulanmış, ulus devletin yarattığı zihinsel hapishanelerde yaşayan çok beyin için yeni pencereler, yeni ufuklar açıldı.

Her toplantı, seminer ve sempozyumda ilk on dakikadan sonra insanların ilgisi dağılır, yavaş yavaş tüymeler başlar.

Cumartesi olmasına rağmen katılımcıların sonuna kadar ilgiyle tartışmaları izlemesi güzeldi.

Kötü hava koşullarına rağmen Mersin’e gelen Altan hoca ve Toplantıyı düzenleyenlere teşekkürler.

Bu seviyesi ve katılımcı zenginliği ile Akdeniz toplantılarının devamı dileğimizdir.

abdullahayan@hotmail.com

Bilgi toplumu: üçüncü dalga.. 21.02.2003

 

Alvin toffler’ı dünya futurist olarak adlandırıyor.

Gelecekçi, gelecek ustası, ne derseniz deyin, 1928 doğumlu döküm işçiliğinden gazeteciliğe kadar değişik alanlarda çalışan bir dahi o.

Alvin Toffler’in 1970 lerin sonunda yayınlanan ‘Üçüncü Dalga kitabında yazılanları insanlığın kavraması için yılların geçmesi gerekiyordu.

Kitapta söz edilen Dalga kuramına göre dünya günümüzde üçüncü dalgayı yaşamaktadır.

Toffler’a göre “Birinci Dalga” tarım aşamasıdır, “İkinci Dalga” sanayi aşaması, “Üçüncü Dalga” ise bugün içinde bulunduğumuz bilgi ve iletişim teknolojisi aşaması.

Yine Toffler’a göre “Birinci Dalga” 1000 yılda ortaya çıkabilmiştir. Oysa “İkinci Dalga” sadece 150/200 yıl sürdü. “Üçüncü Dalga” ise kitap kaleme aldığında 50 yılını doldurmamıştı.

Toffler’in kuramından yola çıkarsak gücü; birinci dalgada toprak, sanayi aşamasında ‘üretim araçları’, içinde bulunduğumuz üçüncü dalgada ise ‘bilgi’ belirledi.

Çalışmayan ülkeler iki dönemde dalga geçtikleri için, üçüncü dalgayı da ıskalayacaklar.

Mustafa Kemal’in “Köylü Milletin Efendisidir” söylemini gelişmiş ülkelerin değişimine inat halen sloganlaştırmaya devam ediyoruz.

Geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerdeki tarımın istihdam içindeki payı bile dünyanın nasıl bir değişim içinde olduğunu ve Türkiye gibi ülkelerin ne denli geride kaldıklarını göstermeye yetiyor.

Ülkemizde çalışanların %40 ı tarımda varsayılırken, gelişmiş ülkelerde bu oran %5 in altına düşmüş bulunuyor.

Üstelik o ülkeler düşük istihdam rakamlarına rağmen üretimde mucizeler yaratırken, ülkemiz tarımından yoksulluk fışkırıyor.

Toffler üçüncü dalgayı şöyle tanımlıyordu:

“Yeni uygarlık o denli farklı ki, doğrudur diye bellemiş, benimsemiş olduğumuz bütün eski görüşlerimizi zorlar. Eski düşünce tarzları, eski formüller, öğretiler, ideolojiler, geçmişte ne denli yararlı olmuş olurlarsa olsunlar, artık bugünün gerçeklerine uymamaktadır.

Yeni değerler ve teknolojilerin, yeni jeopolitik ilişkilerin, yeni yaşam biçimleri ve haberleşme yöntemlerinin etkisiyle ortaya çıkan bu dünya, yeni fikirleri, yeni benzetmeleri, yeni sınıflandırmaları ve kavramları da gerektiriyor.

Yarının embriyon halindeki dünyasını dünün kalıpları içine sıkıştıramayız

Bütün bu yıkıntıların, çöküntülerin ortasında yeni doğuşların, yeni yaşamların belirtilerini şimdiden görebiliriz. Açıkça tartışmaya yer bırakmayacak biçimde görülecektir ki, aklımızı kullanırsak ve biraz da talihimiz yaver giderse, yeni ortaya çıkacak uygarlık, şimdiye dek gördüklerimizden çok daha sağlıklı, çok daha mantıklı, çok daha dürüst, çok daha demokratik olacaktır”

Bilginin getireceği değerler arasında demokrasinin başı çekmesi boşuna değil.

Gelişmenin, büyümenin, refahı yükseltmenin yolu katılımcı demokrasiden geçiyor.

Köylülüğü üretken tarıma çevirememiş bir toplum nasıl ‘bilgi’ çağını yakalayacak?

Hattatların çıkarları bozulmasın diye yüz yıl matbaaya şeytan icadı gözüyle bakmış “bir ırkın ahfadı” kaçıp gitmekte olan üçüncü dalga trenini kaçırmadan yetişecek mi?

1093 tescilli patente sahip Edison’un icat ettiği elektrik ampulleri Newyork sokaklarını aydınlatırken, kadınlarımız cılız hayvanların çektiği kağnılarla cepheye mermi taşıyorlardı.

Toffler ‘Üçüncü Dalga’ yı kaleme aldığında kişisel bilgisayarlar henüz bulunmamıştı. İnterneti de kimse bilmiyordu. Cep telefonlarının dünyayı esir alması için de 15 yıl geçmesi gerekecekti.

Ama zaman Toffler’ı haklı çıkardı.

Ona göre bilgi çağı yaklaşıyordu. Bilgiyi elinde tutan güce ve zenginliğe kavuşacak.

Türkiye’nin üstüne gelmekte olan dalganın altında kalmadan, bilgi çağını da kaçırmadan neler yapması gerektiğini soranlara Toffler yıllar önce şunları söylüyordu:

“Türkiye’nin ucuz iş gücüne dayalı bir üretim modeli benimsemesi yanlıştır.

Dünya pazarında eksikliği duyulan ve iddia sahibi olunacak bir dalda yoğunlaşın ve mutlaka ama mutlaka yüksek teknolojiye (hi-tech) geçin.

Türkiye olarak Amerika’daki Silikon vadisinde devlet destekli şirketler kurun.”

Yıllar futurist Toffler’ı Türkiye konusunda da haklı çıkardı.

abdullahayan@hotmail.com

Özcan ısınmaya başlamış.. 20.02.2003

 

"Özcan Isınmaya başladı’ haberler yeniden gündeme taşındıkça gülümsüyorum…

Macit Özcan’a da, manşet çekenlere de kolay gelsin.

Bu gidişle Özcan ısınıncaya, ya da birileri ısıtıp sahaya sürünceye kadar maç bitecek.

Bakıyorum haber yoksulu, okuma sorunlu birileri benim haftalar önce yazdığım köşe yazısını yeni bir şeymiş gibi allayıp pullayıp 404 le yapıştıkları tv ekranlarına taşımışlar.

Ayıp değil ya, yeni duydukları için, onlara göre bomba olan habere göre:

Macit Özcan CHP’ye koşulsuz gelirse partiye kabul edilecekmiş.”

5 şubat 2003 tarihli Bugün Mersin gazetesindeki köşe yazımızı okuyanlar, yeni diye satılan haberin tazesini bulabilirler ..

Merak edenlere yazının o kısmını tekrar verelim:

“Hüsamettin Özkan ve İstemihan Talay YTP den istifa ederek İsmail Cem’le yollarını ayırmışlar.

İkiliden Özkan Ağar’ın Doğru yol partisine giderken, Talay CHP’nin kapısını çalacak.

Bu durumda işin Mersin boyutunda Macit Özcan’ın çok sevdiği, kader birliği yaptığı Özkan’la yolları ayrılırken, Talay’la birlikte hareket ederek CHP’ye birlikte katılmaları sürpriz olmaz.

Geçen hafta sonu birlikte olduğum bir CHP’li üst düzey yöneticiye kafamdan geçen olası senaryoyu sordum. aşırı tepki vermedi.

Söyledikleri çok ilginçti.

“Gelen herkese kapımız açıktır. Ama kimse makam pazarlığı ve ön koşullarla gelmesin.”

Söylenenlerin özeti şu:

Özcan eğer CHP’ye rütbesiz er olarak, koşulsuz katılırsa, CHP tepki göstermeden kendisini bünyesine katacak.

“Büyük Şehir Belediye Başkanlığı şartıyla gelirim”

derse nikah zora girecek.”

Bombayı patlatanlara bağışlayalım ama, haber öyle olmaz, böyle olur.

O medya üstadlarına(!) söylenecek çok şey var da, benim yerim ve zamanım yok ..

Değmezleri boş verip ‘CHP ve Macit Özcan’lı’ temcit pilavına gelelim.

Ya CHP’liler anlatamıyor ya da Özcan anlamak istemiyor.

CHP genel merkezinin tavrı aylardan beri bellidir: koşulsuz gelecek Özcan’ı CHP alır.

Aslında parti üyeliğine uygun herkese CHP’nin de diğer tüm partilerin de kapıları açık.

Başkanlık garantisi isteyecek Özcan’la CHP’nin işi olmayacağı ilk günden beri belli.

Birilerinin ‘politik Devrimcisi’ Akif Serin’in YTP’ si dışında hiçbir parti de kimseye

“gel başkan adayımızsın diyemez”

Partiye girer kendinizi gösterirsiniz. Gerisi önce Allaha sonra CHP’de Baykal’a kalmış…

YTP mi??…YELLER ESİYOR O SEVDANIN ŞİMDİ YERİNDE… Kafalarda sorular var.

Trilyonlar yiyen, ‘Çin’den ithal granitli’ Cumhuriyet Meydanına nazır YTP il binasının kirasını bu yıl kim ödeyecek?.

Ben elçiyim. Birileri merak etti, onlar adına soruyorum.

Umarım bonkör Özcan’ın pamuk elleri nasırlaşmamıştır. Ödemezse?…

Bu krizde, yarı fiyatına ben talibim. Yemin olsun “Özcan’ı unutmayanlar derneği” kuracağım.

Şaka bir yana; Özcan inanılmaz stratejik hatalar yaptı. Bıkmadan da devam ediyor.

Koskoca başkanın çevresinde, acı da olsa doğruları söyleyecek bir allahın kulu kalmadı mı?.

CHP’ ye girme işi öylesine sulandırıldı ki açılıp içilmeyen gazoz gibi işin tadı kaçtı.

Bu saatten sonra CHP’den Özcan’a, Özcan’dan da CHP’ye hayır gelmez.

Esasen YTP macerası ile boyunun ölçüsünü almış olan Özcan’la CHP arasında kan uyuşmazlığı olduğu bal gibi ortada.

Yola çıktığı tüm insanları teker teker gömüp, çevresini Karacaahmet mezarlığına benzeten anlayışla yerel yöneticilik, büyük şehir belediye başkanlığı yapılabilir mi?.

Yıllardır arkadaşlarını koruyan, kendini siper eden Celal Doğan’dan ilham alamaz mıydı?

Sanıyorum devrimcilerle aslan sosyal demokratlar arasında ahde vefada farklı ölçüler geçerli.

Şimdi etrafında “Aslansın, sen seçime gir siler süpürürsün, bağımsız gir, Mersin senindir” diyen son kafilenin seçimden bir gün sonra ne yapacaklarını ben görüyorum da Özcan’ın bilmemesi mümkün mü?…