İllerin Mevduat/kredi oranları…

İllerin Mevduat/kredi oranları…

Mevduat dediğimiz, belirli bir süre sonunda veya istenildiğinde çekilmek üzere bankalara faiz –Faiz gelirini haram sayanlara yönelik kâr payı veren finans kuruluşlarını da aynı tanımın içine almak mümkün- yatırılan para..

Mevduat biriktirme alışkanlığı yanında büyüklüğü ülkelerin kalkınmasında çok önemli..

Sonuçta halkın sağladığı tasarruf, bankalarda toplanacak ki, kredi olarak yeni iş alanlarına, istihdam yaratan, ülkelerin gelişmesine öncü yatırımlara dönüşsün..

Türkiye girmeyi hedeflediği AB ülkelerine göre, gerek Bankalarının aktif büyüklüğü gerekse de söz konusu kurumların topladığı mevduatlar ve kullandırdıkları krediler bakımından henüz emekleme döneminde..

Örneğin son yıl herkesi panikleten gayrimenkul kredileri açısından bir karşılaştırma yapıldığında, tüm abartmalara rağmen ülke olarak henüz yolun başında olduğumuz ortaya çıkar..

AB’ ye üye 25 ülkedeki konut kredilerinin GSYİH’ ya (gayri safi yurt içi hasıla)  oranı %39.8’ iken, aynı oran Türkiye’de henüz %1 bile değil (% 0.6)

Oysa AB içinde örneğin İngiltere’de Konut kredilerinin GSYİH’ ya oranı %72.2, Hollanda’ da ise % 68..

Bankalar Birliği geçtiğimiz günlerde bankaların 2005 yılında topladıkları mevduatlarla, dağıttıkları kredileri gösteren oldukça kapsamlı bir rapor yayınladı..

Rapor, Türkiye yanında bölgemizi, dolayısile Mersin’i de ilgilendiren oldukça önemli, detaylar içeriyor..

Yaşanan iki krizin ardından ülke ekonomisi 2001 sonunda dibe vurdu..

Bu durum yıllara göre yaratılan mevduat toplamlarına da açık biçimde yansımış..

Önce Bankaların döviz ve Türk lirası olarak topladıkları tüm mevduatın yıllar itibariyle ülke genelindeki değişim rakamlarına bakmakta yarar var:

 

Yıllar                mevduat (milyar dolar)

2001                80                   

2002                86

2003              115

2004              147

2005              189

 

2001 krizinin ardından 2000 yılındaki 101 milyar dolarlık mevduat 21 milyar dolar eksilerek 80 milyar dolara kadar gerilemiş..

Sonraki 4 yıl boyunca sürekli artarak 2005 yılında 189 milyar dolara yükselmiş..

Mevduatın 2002/2005 artış oranı %236…

 

Türkiye yanında Mersin’i de gerek mevduat, gerekse kredi kullanım oranları bakımından yarıştığı bazı illerle (örneğin Adana, Gaziantep ve Antalya) karşılaştırdığımızda ilginç bir tablo çıkıyor karşımıza:

 

Mevduat bakımından illerin yıllara göre gösterdiği performans:

 

İlin adı              2002 (milyon $)           2005 (milyon $) artış oranı

G.Antep          604                              1283                       % 212

Antalya         1830                             4076                        % 223

Adana           1399                             2960                        % 211

Mersin            983                             2196                        % 223

 

Mersin’in mevduat yaratma grafiği ile kredi kullanım performansı pek uyumlu değil..

İşte 2005 yılında Mersin ve G.Antep, Antalya, Adana’ nın sektörlere göre kredi kullanım rakamları:

 

Kredi çeşidi           G.Antep     Antalya    Adana      Mersin (Milyon $)

Tarım kredileri  43        160            360           66

Meslek                        31          64              18           23

Turizm                          0,3       40                0,04        0 

Diğer                          32          45               32           15

İhtisas dışı              1142      2065           1644       1141     

Toplam                   1248     2373            2055      1245

 

Yaratılan mevduatla kullanılan kredileri oranladığımızda durum daha net anlaşılıyor:

Örneğin Gaziantep her 100 liralık mevduata karşın 2005 yılında 104 liralık kredi kullanırken, Mersin’de bankalara yatırılan her 100 liraya karşı  ancak 60 liralık kredi olarak kullanılmış..

Tabloların gösterdiği bir başka çarpıcı sonuç ise, turizm kenti olma iddiasındaki Mersin’in bu sektöre yönelik kredi kullanım rakamları..

2005 yılında Antalya’da bankaların turizme yönelik kredileri 43 milyon dolar (58 trilyon TL) iken, aynı rakam Adana’da yalnızca 40 bin dolar (60 milyar TL)..

Mersin’de ise sadece 1 milyar lira…

Yanlış okumadınız.. Eski parayla bir milyar, yeni paraya göre de Bin YTL…

Acı gerçeği ben değil, Türkiye Bankalar Birliği istatistikleri söylüyor:

İsterseniz başka türlü ifade edelim:

Turizm kredileri bağlamında, Antalya Mersin’e 58.130 kat fark atmış…

Başka söze; övünmeye, dövünmeye gerek var mı?

 

Mevduat sıralamasında ilk 10 İl

2005 (Milyon Dolar olarak)

 

1-İstanbul        76.623

2-Ankara         31.530

3-İzmir 10.419

4-Bursa             4.647

5-Antalya           4.076

6-Adana            2.960

7-Kocaeli          2.932

8-Mersin           2.196

9-Konya           1.818

10-Balıkesir     1.744

Türkiye top.   188.984

 

Kredi kullanımında ilk 10 İl

2005 (Milyon dolar*)

1-İstanbul        37.004

2-Ankara         10.736

3-İzmir   5.390

4-Kocaeli          4.325

5-Bursa             2.384

6-Antalya          2.374

7-Adana            2.056

8-G.Antep        1.248

9-Mersin          1.245

10-Giresun       1.188**

Türkiye top. 105.030

 

*Dolar kuru 1.450 olarak kabul edilmiştir..

**Giresun, Fiskobirlik’in bankalara olan kredi borçlarından dolayı özel konuma sahiptir..

Tüm veriler Türkiye Bankalar Birliğince yayınlanan istatistik raporlarından derlenmiştir..

Kentsel dönüşüm projeleri.. Mersin..

Kentsel dönüşüm projeleri.. Mersin..

Son üç yılda kentsel dönüşüm anlamında Türkiye’de inanılması güç bir değişim yaşanıyor..

Özellikle İstanbul ve Ankara’da başlatılan çalışmalarda Büyükşehir belediyeleri yanında Toplu konut İdaresi Başkanlığı –TOKİ- nin katkıları yadsınmamalı..

Kurumun önderliğinde ülkedeki 81 ilin 78’ i, yeni, çağdaş yaşam alanlarından oluşan projeleri hayata geçiriyor..

2006 itibariyle TOKİ’ nin desteklediği konut yapım sayısı 165 bini bulmuş durumda..

165 bin rakamı 2,5 milyon yeni konuta ihtiyaç duyulan bir ülke için küçük gibi görünse de, dünyayı şaşırtan bir atılım aslında..

En geç iki yıl içinde tamamlanacak projeler sayesinde Türkiye’de nüfusu 100 bini aşan tam 7 yeni şehir doğacak..

Yeni konut projeleriyle kentleri kanserli ur gibi saran gecekondular temizleniyor, bu sayede varoşlarda ilkel koşullarda sürünenler çağdaş yaşam alanlarına kavuşurken, Belediyeler yeni mekanlara taşınan gecekonducuların boşalttığı bölgeleri yeniden tasarlayıp, alt yapısından sosyal çevresine, yeşil alanlarından kültür dokusuna kadar yaşanabilir yeni vahaların yaratılmasına öncülük edebiliyorlar..

TOKİ’ nin  gecekondu dönüşüm protokolü imzaladığı belediye sayısı 66’ ya ulaşırken, uygulamanın başlatıldığı 36 belediye sınırları içinde 35 bin konutluk projeler en geç 2007 sonunda hayata geçirilmiş olacak..

Rakamlar Kentsel dönüşüm alanında aslan payını İstanbul ve Ankara aldığını ortaya koyuyor..

Sorunlarıyla birlikte büyüyen İstanbul’da Büyükşehir Belediyesi 600 bin yeni konutluk alanı belirleyerek TOKİ ile gerçekleştirilen işbirliği sayesinde şimdiden 50 bin ailenin çağdaş yaşanabilir sitelere taşınmasını sağladı..

Geçmişte eli kolu bağlı belediyelerin önünü yasal düzenlemelerle açan Hükümet sayesinde dönüşüm konusunda asıl büyük mucize Ankara’da yaşanıyor..

Örneğin Ankara’ya uçakla gelen herkesin ruhunu karartan ve Esenboğa yolu olarak bilinen Kuzey Ankara dönüşüm projesi..

TOKİ ile Ankara Büyükşehir Belediyesinin ortak çalışması sonunda sadece bir yıl içinde tüm bölgedeki gecekondu sahipleri çağdaş mekanlara taşınırken, düne kadar su, elektrik, ulaşım konusunda taş devri görüntülerine sahip alan temizlenerek 18 bin konutluk yepyeni bir cazibe merkezi yaratılıyor..

Bölgedeki kreasyon alanının 600 bin m2 olması bile ortaya çıkan yeni vahayı anlatmayı yetersiz kılıyor..

Okulları, Camileri, sağlık merkezleri, spor alanları, parklarıyla görülmeye değer, gelişmiş dünyanın bile şaşkınlıkla izlediği bir dönüşüm öyküsü..

Ankara bununla yetinmiyor…

Dikmen, Çukurambar, Etlik, Yenimahalle gibi tam 20 kentsel dönüşüm projesi adım adım hayata geçiriliyor..

Ankara’da başlatılan değişim ve dönüşüm yalnızca gecekondularla da sınırlı değil..

Şimdi Ulus Tarihi Kent Merkezi projesi ile Hacı Bayram Cami, antik tiyatro ve diğer tarihi yerler yanında eski Meclis binası ile Ankara Palas gibi bir döneme damgasını vuran mekanları ortaya çıkaracak düzenleme başlatılıyor…

Türkiye’ nin tüm kentleri karınca kararınca projeleri TOKİ’ nin ortak çabalarıyla yaşama geçirirken Mersin ne yapıyor?

Hiçbir şey…

Başta Büyükşehir olmak üzere hiçbir belediye bugüne kadar tek proje geliştirmiş değil..

Kenti sarıp sarmalayan derme çatma yaşam mekanları bir yana, kent merkezinde kalan pek çok mahallede bile gecekondulardan geçilmiyor..

Can alıcı önemdeki sorunlardan biri de Mersin’de okul yapımı için gerekli mekan bulmakta çekilen sıkıntı..

Yıllardır Devletin sağladığı kaynaklar arsa sıkıntısı nedeniyle kullanılmazken, okul yapmak isteyen hayırseverlere bile yer tahsisi yapılamıyor…

Bu konuda bıçağın kemiğe dayandığını gören İktidar Milletvekilleri şu anda TOKİ ile Belediyeleri bir araya getirmeye, model olacak bir pilot projeyle kentsel dönüşüm alanında somut bir projenin hayata geçirilmesi için üstlerine düşeni yapacaklarını her fırsatta belirtiyorlar..

Ortaya çıkan bu irade ve kararlılık günlük siyasi hesaplara kurban edilmemeli..

Örneğin Akdeniz Belediyesi, kent ortasında kalan teneke barakaların egemenliğindeki Bahçe Mahallesinde başlatılacak bir projeyi TOKİ’ nin de yardımıyla çok sürede hayata geçirebilir..

Bu konuda AK Partili Milletvekilleri ve TOKİ Başkanlığı her türlü yardımı ve katkıyı sağlamaya hazır..

Geriye Mersin’deki yerel yönetimlerin, Mersin’in geleceğini kurtaracak projeler için kolları sıvaması kalıyor…

Varoşları kentle barıştırma adına…

Sahil düzenlemeleri dışında da Mersin’de yapılabilecek şeyler olduğuna inanan bir Belediye Başkanı ve model teşkil edecek 50 dönüm üstü bir alan..

Başlatılacak böylesi bir çalışma belki de tarihi bir dönüşümün ilk harcı olabilir..

Namık Kemal’in ünlü dizesi düğümleniyor boğazımda..

“Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?”

Tüm kısırlığına rağmen Mersin’in bile makus talihini tersine çevirecek yetki sahibi aktörler olduğuna inanıyorum..

 

Enflasyon %10, su zammı %34…

Enflasyon %10, su zammı %34…

AK Parti Merkez İlçe Başkanı tek bir demeçle arı kovanına böylesine çomak sokacağını bilse ağzını açar mıydı? Emin değilim…

Sonuçta cin şişeden çıktı bir kere..

Günlerdir havada uçuşup duran “akılda kalmaz” rakamların gölgesindeki tartışmalara alışsanız iyi olur..

Tarafları yakından tanıyan biri olarak;

“Ara sıra derinlerden gelen talimatlarla kesilse de, yerel seçimlere kadar, dozu gittikçe artacak bir kavganın ilk perdesinde” olduğumuzdan eminim..

Tartışmanın adı dün ekmek fabrikasıydı, bugün su, yarın hafif raylı sistem…

Diğer mevzuları başka yazılara bırakıp, Gür’ün başlattığı ve Macit Özcan’ın balıklama daldığı, “MESKİ’ nin su fiyatlarının pahalı mı, ucuz mu” tartışmalarını değerlendirmek istiyoruz bugün…

Yeniden anımsamakta yarar var:

Gür elinde belgelerle düzenlediği basın toplantısında “Mersin halkının Türkiye’nin en pahalı içme suyunu tükettiğini” ifade etti…

Demecin mürekkebi kurumadan, medyaya Özcan’ın; “Su fiyatları normal, yapılacak arıtma tesisi nedeniyle faturalara %50 atık su bedeli ekleniyor, bu nedenle ucuz pahalıya dönüşüyor” açıklaması yansıdı…

Gerçeği merak edenlere olup biteni tarafsız gözle anlatmakta yarar var..

Fehmi Gür’ün ortaya koyduğu rakamları, yaklaşık 12 Büyükşehir Belediyesi su işletmesinin tarifesiyle karşılaştırdığımızda, Macit Özcan’ın tepkisinin anlamsızlığı çıkıyor ortaya..

Aslında Gür; çok yalın, net, anlaşılır bir iş yapmış…

İstanbul’ da İSKİ, Ankara ve Adana’da ASKİ, İzmir’de İZSU, Bursa’da BUSKİ, Antalya’da ASAT, Gaziantep’te GASKİ, Konya’da KOSKİ, Kayseri’de KASKİ adıyla anılan ve Belediye adına su satan kurumların abonelerine uyguladıkları tarifeleri bulup MESKİ’ nin fiyatlarıyla karşılaştırmış…

Gerçeğe ulaşma yöntemi dolayısile ortaya çıkan rakamlar da tümüyle doğru…

Peşinen söyleyelim ki, Kasım ayı itibariyle meskenlerde kullanılan su fiyatları bakımından tartışmasız en pahalı il Mersin..

Peki Gür ile Özcan’ın elinde aynı rakamlar olmasına rağmen, nasıl oluyor da, birinin pahalı bulduğuna diğeri ucuz diyor?

İşin püf noktası da burada.

Gür karşılaştırmayı halkın büyük çoğunluğunun tükettiği suya göre uygulanan kademeye göre yapıyor..

Özcan ise kademeleri işine geldiği gibi değerlendirerek, doğru ve objektif olmayan bir karşılaştırma yapıyor..

Örneğin Ankara’ lı 10 m3’ e kadar tükettiği suya arıtma ve KDV dahil 1,166 YTL, Bursa’ lı aynı kademe sınırları içinde kalmak kaydıyla m3 başına 1,6 YTL öderken, İstanbul’lu 30 m3’ü aşmadığı sürece m3 başına 1,728 YTL ödüyor..

Kademeli fiyat Ankara, Bursa’ da 10 m3, İzmir ve Gaziantep’ te 13 m3, İstanbul’da 30 m3 olarak uygulanırken, Adana, Kayseri, Konya, Samsun’da herhangi bir sınırlama yok..

Meskenlerde vatandaş ne kadar su tüketirse tüketsin bu yılın Kasım ayı itibariyle atık su ve KDV de dahil olmak üzere m3 başına;

Adana’ da 1,555 YTL

Konya’da 1.300 YTL

Kayseri’de 1.600 YTL

Samsun’da 1.480 YTL ödüyor…

Bu durumda en düşük kademedeki aboneden bile m3 başına 2,5 YTL tahsil eden Mersin’in Büyükşehir belediyeleri içinde en pahalı suyu sattığı da onaylanmış oluyor..

Gelelim Gür’ü sert bir dille yanıtlayan Özcan’ın sözlerine..

Üzülerek söyleyelim ki, Mersin Büyükşehir Belediye Başkanının açıklamaları gerçekleri yansıtmıyor…

Bu konuda kendisini kimler bilgilendirdiyse fena halde yanıltmışlar..

Özcan’ ın açıklamalarına bakılırsa, “Mersin’de suya ödenen ücretler hem yüksek değil, hem de fiyatları şişiren arıtma tesisi yapılacak olması nedeniyle abonelere tahakkuk ettirilen atık su bedelleri..”

Önce gerekçelerin birincisine yanıt:

Mersin ne yazık ki 25 m3 konseptinde yer alan düşük kademeli tüketicisinden bile en yüksek parayı talep eden kent..

Bu da yetmezmiş gibi, son genel kurulda aylık %2 arttırım oranının AK Partililer tarafından ret edilmesinin ardından 25 m3 lük ucuz kademe uygulaması sessiz sedasız 15 m3’ e çekildi. Bundan böyle 15 m3 ‘e kadar 2.5 YTL, bunun üstünde su kullanan aboneye m3 başına 3.750 YTL tahsil edilecek…

Daha da önemlisi arıtma tesisi yapılacak gerekçesiyle faturalara eklenen ve tüketiciye zam olarak yansıyan atık su bedelleri..

Büyükşehir Belediyelerinin çoğu belli oranlarda atık su bedelini faturalara ekliyorlar ve bu sonuçta abonenin cebinden çıkıyor..

Örneğin Bursa %15, Adana ve Konya %25, Kayseri %40, Ankara ve Samsun %50 lik atık su bedellerini faturalara eklemelerine rağmen yine de Mersin’le mukayese edilmeyecek ucuzluktalar..

Hazır konu tartışılıyorken bilinmeyen bir gerçeği daha ortaya koymakta yarar var:

2005’ te atık su bedelini %40 olarak tahsil eden MESKİ, 2006 yılında bu rakamı sessiz sedasız %50 ye çıkarıyor.. Aylık %2 zammın dışında kalan bu gizli artıştan habersiz vatandaşın kullandığı suya yapılan zam böylece  %34’ü buluyor..

Enflasyonun %10 olduğu bir ülkede, halkçı belediyenin  tüketicisine  reva gördüğü zam  %34 oranında…

Türkiye’deki toplam arıtma yatırımlarından fazlasını tek başına gerçekleştiren ve milyarlarca dolarlık yatırımla geçmişte bataklığı andıran denizlerini, yüzülebilir hale getiren İstanbul bile atık su bedeli adı altında herhangi bir ücret tahsil etmezken, henüz temeli atılmamış arıtmanın faturasını yıllardır tüketicisine yükleyen Mersin…

Herkes nereden nereye geldiğimizi ve sırtımızda kambura dönüşen yükü görsün diye, yazıyı bu kentte yaşayan vatandaşın 2002 ve 2006 da cebinden çıkan su parasıyla noktalayalım..

 

            1 m3       atık su        KDV dahil  15 m3 için ödenen

2002      470        188               0.710        10.650

2006   1.550        775              2.511        37.665

 

Dört yılda doların TL karşısındaki değeri değişmedi..

Enflasyon %10 lara geriledi..

Bu dört yılın sonunda Mersin’deki su fiyatlarının artış oranı %353 ü buldu…

2002 sonunda 10 milyonluk su faturasını ödeyen vatandaşın 2006 sonunda aynı miktarda su kullandığında cebinden çıkan para yaklaşık 40 milyon…

Gür ve Özcan’ın yerine rakamlar konuştuğunda ortaya çıkan tablo bu karşısında yorum sizin..

Özcan’ın Afet taktiği..

Özcan’ın Afet taktiği..

Büyükşehir Belediye Meclisinin son toplantısında ilginç bir önergenin oylanarak kabul edildiğini görüyoruz..

Varoşları sel suları altında bırakan son yağışların ardından, İnşaat Mühendisleri Oda Başkanı Hasan Hazar’ ı da yanına alan Başkan Özcan’ın “Mersin sınavdan yüzünün akı ile çıktı” açıklamasının mürekkebi kurumadan, Belediye Meclisinde yine Özcan’ın önerisiyle “afet fonundan 50 trilyon TL talep edilmesi” kararlaştırılıyor..

Önce “Bu yağış Mersin için iyi bir sınav oldu” diyen ve kentin 80 kg yağış aldığını ifade eden Mühendisleri Odası Başkanına diyeceklerimiz var..

Özcan’ın yaptıklarını başarı olarak göstermesi doğal da, bize göre başarıdan çok hüsranı andıran son tabloya rağmen, bir oda başkanının yanlış rakamlarla kamuoyunu yanıltma pahasına bu tanıklık gayreti niye?

Mersin’e öyle Hazar’ın iddia ettiği gibi m2 ye 80 kg falan yağmur yağmadı..

Mezitli’ yi etkileyen 1 Kasım 2006 günkü yağışların 24 saatlik toplamı bile sadece 57 kg..

Felaketlerde asıl yıkımı 1/2 saat içinde yağan aşırı yağmurlar getiriyor..

Örneğin 2001 Aralık ayında Mersin’i vuran sel felaketini yaratan böyle bir yağıştı..

O gün Mersin’e 165 kg’ ı 3 saatin içinde düşmek üzere, 24 saatte toplam 176 kg yağmur yağmıştı.. (Tüm rakamlar Meteoroloji Genel Müdürlüğünden alınmıştır)

Genelde de, yağmurun felaket boyutuyla anılması için birkaç boyunca aralıksız 100 kg ve üstü yağması, afet için kabul edilebilir kıstaslardan biri..

Gelelim Başkan Özcan’ın Afet Fonundan 50 trilyon talep edilmesi amacıyla Büyükşehir Meclisinden geçirdiği önergeye…

Önceleri Mersin son yağışlardan alnının akıyla çıktı iddiasını dile getiren de, kendisine bağlı Fen İşleri Daire Başkanlığına 50 trilyonluk hasar rakamı tespiti yaptıran da aynı kişi olunca kafalara bazı soruların takılması doğal..

Ancak Başkanın bilmediği, ya da bilmesine rağmen sonradan siyasi ranta dönüştürmeyi hesapladığı bu çıkışının yasalar gereği Bayındırlık İskan Bakanlığınca kabul görmesi bir yana, ciddiye bile alınma olasılığı yok..

Afet fonundan para alınabilmesi için her şeyden önce hasar tespitinin Belediye Başkanlığınca değil Valilikçe yapılması ve ortaya çıkacak tablo ışığında talebin Bakanlığa yine Valilikçe iletilmesi gerekiyor..

Özcan belli ki, 2001 Aralık ayında yaşanan felaketin ardından Büyükşehir Belediyesine akıtılan yüz milyonlarca doların tadını unutmamış..

Oysa zaman içinde derelerin altından ne sular aktı…

-Mersin’ de öyle iddia edildiği gibi bir felaket yaşanmış değil..

Bu nedenle Valiliğin içinde yer almadığı ve Belediye Fen işleri Müdürlüğünce yapılmış  ciddiyeti tartışılır hasar rakamlarına bakarak Bakanlık çıkarıp Mersin’e trilyonları göndermez..

– 2001 Aralık ayında yaşanan felaketin ardından Mersin dahil pek çok kente akıtılan kaynakların temelinde yaraların sarılmasından çok, o günlerde yaklaşan 2002 kasım seçimlerinin etkisini unutmamak lazım..

O dönemin koalisyon hükümetince hazırlanan afet kararnamesi etrafında yaşanan kavga ne çabuk unutuldu?

Örneğin, koalisyon ortağı ve Bayındırlık İskan Bakanlığı koltuğuna sahip MHP’ nin zarar görsün, görmesin kendi belediyelerini kayırmak amacıyla hazırladığı kararnamelerin koalisyonu çatlama noktasına getirdiği gerçeği…

Toroslar Belediyesi Başkanı Mustafa Demirci’nin bile hızını alamayıp, o dönemde yaptırılan stadyuma, Bayındırlık ve İskan Bakanı Koray Aydın’ın adını vermesi durup dururken mi oldu sanıyorsunuz?..

Ülkücü hareketin varlık sebebi rahmetli Alpaslan Türkeş, o günlerin MHP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli’ yi es geçip neden Koray Aydın’ın uygun bulunması boşuna mıydı?

Koalisyon sayesinde afet kaynaklarından yararlanan yalnızca MHP’li Mustafa Demirci değildi.. O günlerin bir başka Başbakan yardımcısı Hüsamettin Özkan ve Bakan Rüştü Kazım Yücelen sayesinde Mersin Büyükşehir Belediyesine akıtıldı yüzlerce trilyon…

-2002 yılında gelen yüzlerce trilyonluk kaynak sayesinde yağmur suyu adı altında sahil yolu düzenlemeleri yaptıranlar, afetle uzaktan yakından ilgisi olmayan son yağışlardan kendilerine vazife çıkartıp, yeni lale devri rüyalarına dalsalar da, bugünkü iktidarın bu tür projelere sıcak bakma olasılığı yok…

İktidardan vazgeçtik, muhalefetteki CHP bile akıllanmış durumda…

Geçmişte “Ülke genelinde Belediyelerin %11’ ine sahip olmalarına rağmen afet fonunun %44’ ünü kullanan MHP’ yi” haklı olarak eleştiren ve bunun partizanlık olduğunu savunan Baykal’ın emriyle CHP tarafından hazırlanan son yasa taslağında bile Mersin’in adı geçmiyor..

Özcan’ın hiçbir mantık ve hesaba dayanmayan 50 trilyonluk afet yardım talebinden vazgeçip gerçeklerle yüzleşme zamanıdır..

Üstelik, gelmeyeceği zaten belli kaynak nedeniyle iktidarı sıkıştırma taktiği, CHP’ nin belirlediği afetlerden etkilenen kentler arasına Mersin’i koymaması nedeniyle iflas etmişken..

Ali Er’ in jübilesi…

Ali Er’ in jübilesi…

Siyasete adımını ANAVATAN’ la atmıştı kendi deyimiyle “kara çadırın çocuğu”

1984 yılında önce Erdemli İlçe yönetimine girdi, ardından ilk yerel seçimlerde İl Genel Meclisi üyeliğine atladı..

1987’de kendisini bu kez ANAP Mersin Milletvekili olarak meclise yolladık…

Gidiş o gidiş..

19, 20, 21 dönemlerde Milletvekili olarak taşıdığı ANAP rozetini 15 Kasım 2001 de yakasından çıkarıp, batmakta olan gemiyi terk etti..

Türkiye’ nin yükselen yıldızını keşfetmekte, iktidar kokusunu almakta gecikmedi..

Yıllarca kader birliği ettiği Rüştü Kazım Yücelen’ i bırakıp yakın çevresiyle birlikte AK Parti’ ye geçiverdi..

ANAP’ ta Yücelen’ le sağladıkları imzasız, belgesiz ittifak sayesinde, kendine özgü anlayışla yürüttüğü Vekillik yönetişimini AK Parti’ de sürdüreceğini sanması büyük yanılgıydı…

Öyle de oldu…

Partinin kuruluşunda İl, İlçe yönetimlerini oluştururken neredeyse tek başına hareket eden, 2002 kasım seçimlerinden sonra da tüm bürokratik atamalarda söz sahibi olan Er, bir süre sonra doku uyuşmazlığının sıkıntılarını hissetmeye başladı..

Eskiden ANAP’ ta Rüştü Kazım Yücelen’ le kurduğu ittifakın benzerini Mir Dengir Fırat’la oluşturma hesapları tutmadı..

Teşkilatı boşlamayan ve kendisine teslim etmeyen Prof. Ömer İnan’ın oluşturduğu -bazen gizli, yer yer açık- muhalefet cephesi adım adım zapt edilen tüm kaleleri teslim alarak, deyim yerindeyse “kara çadırın çocuğunu” tümden ‘out’ etti..

İl ve ilçe teşkilatlarının tamamına yakını, bürokrasinin kilit noktaları, neredeyse tüm İl Müdürlükleri..

ANAP döneminde Ankara’yı Yücelen’ e bırakıp Mersin’de etkili olan Ali Er, bu kez evdeki hesabın çarşıya uymadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldı, tam dört yıldır…

Yerel seçimlerde sahaya sürdüğü tüm adayların ismi birer birer çizilirken, en karşı çıktığı Mahmut Aslan’ ın genel merkezce aday gösterilmesi…

Bu da yetmezmiş gibi sürekli karşı çıktığı birini kerhen de olsa desteklemek zorunda kalması…

Oysa 20 yıllık siyasi deneyimini sergilerken nasıl da iddialıydı…

Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığı için önce Abdi Kurt’u sonra da Nihat Öz’ ü sürmüştü sahaya..

İkisi de adaylık sürecinde genel merkezden geçer not alamadı..

Mağlubiyeti sineye çekeceğine, yerel seçimlerde yaşanan hüsranın faturasını başkalarına çıkardı Ali Er…

300 oy farkla gelen Erdemli Belediye Başkanlığının başarısını kendi hanesine yazıp, mağlubiyeti Arslan’ ı destekleyen partinin ağır toplarına, Mir Dengir Fırat’la Ömer İnan’ın karnesine zayıf not olarak düşürmeyi denedi..

Oysa tüm kamuoyu ve genel Merkez, Büyükşehir belediye başkan adayını içine sindiremeyen, bu nedenle doku uyuşmazlığı çeken Er ile kendisine bağlı İl ve Merkez İlçe teşkilatlarının yerel seçimlerde sergiledikleri tutumun yakın tanığıydı..

Yerel seçimlerin hemen ardından itirazlarına rağmen partinin Mersin il ve ilçe yönetimlerinin başkanlar dahil koltuklarından uzaklaştırılması bile Er’ e ders olmadı..

Gidenlerin yerine gelenler deneyimli Vekil adına tam bir Çin işkencesiydi…

Bürokratik atamaların hiçbirinde kendisine danışılmadığı gibi, muhalefet dönemleri hariç, iktidarın avantajıyla Mersin’deki her atamada söz sahibi olma geleneği de sessiz sedasız yıkıldı gitti..

Son yapılan Mersin Merkez ilçe kongresinde hemen yanında oturuyordum.. Altından kaymakta olan ana kentin yarasını Erdemli ile sarma gayreti her şeye rağmen içimi burktu..

Geçen hafta sonu yapılan AK Parti 2. büyük kongresinde karşılaştık..

Yorgundu…

Sarılıp öpüştük…

O kadar halsizdi ki, ağzıma kadar gelen “Artık yeter, birileri oyun  bitti demeden, neden kendin zirvede bırakma cesaretini  göstermiyorsun” sorusunu bile soramadım..

Kulaklarımda sürekli çalan cep telefonundan yükselen ‘yanık, yörük kaval sesiyle’ Mersin’e döndüm..

Bugün Hürriyet’e manşete çıkan haberi, ister istemez sürekli ötelediğim bir Ali Er yazısının zamanının gelip geçmekte olduğu gerçeğini anımsattı…

Meclis Başkanlığının bütçe görüşmeleri sırasında gözleri nemlenen Bülent Arınç’ ın bugüne kadar içine attığı gizli kalmış “ seçmenlerinin dört silahını polise inat beline koyup Meclise giren Vekil Ali Er” vukuatını deşifre etmesini başkaları nasıl yorumlar bilmiyorum…

Ama kendi adıma haberi görür görmez ağzımdan “Jübilen böyle mi olmalıydı?” sözcükleri döküldü..

Çözüm üretemese de, çare olmasa da, 20 yıldır istisnasız kendisini arayan herkesin telefonlarına anında yanıt veren bir siyasi anlayış noktalanıyor aslında…

Bu saatten sonra adaylığı hayli zor ‘kara çocuk’ keşke, kaçınılmaz kader olarak başkalarının göstereceği kırmızı kartı beklemeden kendiliğinden sahayı terk etse..

Nasılsa sona erecek 20 yıllık yolculuğu başkalarına bırakmadan kendisi sona erdirse…

Keşke Ali Er’i geçmişin güzellikleriyle anımsama, daha da önemlisi onun adına konuşma şansım olsaydı…

20 yıldır kimselerin tek bir gün bile silahlı görmediği insanın beline ‘4 silahı taktıran koşullara’ isyan adına 3 Kasım 2007 günü siyasi yaşamını noktalayacağını, kalan günlerini torunlarıyla geçirmek istediğini açıklama saflığı ve yürekliliği…

Ali Er’ de olsanız, 20 yıldır Ankara’da başınızı sokacak bir ev sahibi olamamış kiracı konumundaysanız bu kadar zor olmamalı “ izzet-i ikbâl ile çekilmek bâbı siyasetten”

Narenciye Tanıtım Grubu üzerine..

Narenciye Tanıtım Grubu üzerine..

Geçtiğimiz sezon narenciye üreticisinin düştüğü zor koşullar ister istemez çözüm arayışlarını da gündeme taşıdı..

İktidarın ihracat teşvik miktarlarını revize etmesi bir yana, Cumhuriyet tarihinde ilk kez TBMM, sorunu araştırmak üzere Milletvekillerinden oluşan bir komisyon kurulmasına karar verdi…

İktidar, muhalefet ayrımı yapmaksızın Komisyonda yer alan tüm vekiller sorumluluk bilinciyle hareket ettiler…

Üretim bölgelerinde konu hakkında söyleyecek sözü olan herkesin görüşlerini dile getirmesini olanak sağlayan toplantılar düzenlendi..

Bunların dışında da, özellikle limon üreticilerinin sıkıntılarının ön plana çıktığı Mersin’de düzenlenen sempozyumlarda, sorun defalarca masaya yatırıldı ..

Dar boğazın aşılmasına yardımcı olacak öneriler tartışıldı…

Bir yılı aşkın çalışmalardan geriye akıllarda yer eden yeni ve somut tek bir öneri kaldı:

“Narenciye tanıtım grubunun oluşturulması”

Grubun kurulması ondan da önemlisi başarılı olmasının ilk koşulu narenciyeden etkilenen tüm il ve ilçelerin farklı çalışmalar yürütmesi yerine güçlerini birleştirmeleri ve kıt kaynakların optimum verimlilikle kullanılması…

Sonuçta Mersin’in, Adana’ nın, Hatay hatta Antalya ve Ege’deki muhtelif bölgelerin bu sektörde karşılaştığı sıkıntılar birbirinden farklı değil..

Aslında ‘Narenciye tanıtım grubu’ kurulması düşüncesine ilham veren ‘Fındık tanıtım grubu’nu başarılı kılan da, üretim bölgeleri bir yana ekonomik katkı sağlayan temel aktörler olan İstanbul ve Karadeniz İhracatçı Birliklerinin ortak hareket etmesi…

Fındık ve narenciyenin özellikleri, ekonomik önemleri, pazarları farklı olsa da temel sıkıntıları aynı: Üretim fazlalığı ve bunu eritecek yeterince tüketim olmaması..

Tarım ihracatında önemli bir paya sahip olan fındık; yıllarca popülist politikalar gereği yeni ekim alanlarına göz yumulmasıyla, özellikle de 1990 lı yıllardan sonra sorunlar yumağı haline geldi…

Öyle ki bazı yıllar iklim koşullarının da iyi olmasıyla Türkiye, toplam dünya tüketim miktarı olan 600/650 bin ton fındıktan da fazlasını tek başına üretmeye başladı..

Seçmeni küstürmek istemeyen Hükümetler; taban fiyat uygulamalarıyla ürünün resmi, yarı resmi kuruluşlarca (FİSKOBİRLİK) alınmasını sağladılar..

Söz konusu kuruluşların alımlarından doğan zararlar yıllarca Hazine tarafından karşılandı..

Sıkıntılar içinden çıkılmaz hale gelince 1996 yılında Dış Ticaret Müsteşarlığı ve Fındık İhracatçı Birlikleri bir araya gelerek çözüm konusunda Fındık Tanıtım Grubunun kurulmasını kararlaştırdılar..

Dış Ticaret Müsteşarlığından 1, Karadeniz ve İstanbul Fındık İhracatçı Birlikleri yönetim kurullarının uygun gördüğü 4’ er üyeden oluşan ve FTG adını alan 9 kişilik grup 1998’ de faaliyete geçti..

Türkiye’den ihraç edilen tüm fındık bedeli üzerinden 1997’ den itibaren binde 5 oranında bir para kesilerek söz konusu grubun bütçesi oluşturuldu…

Her yıl fındık ihracatından sağlanan ortalama 1 milyar doların, 5 milyon doları FTG’ ye aktarıldı..

FTG bu kaynak sayesinde, her yıl elde kalan 100/200 bin ton fındığa yeni pazarlar yaratılması amacını kendisine misyon olarak seçti..

Yaşlanan ve artmayan nüfus nedeniyle talep kıpırdaması bir yana, İspanya ve İtalya’ nın üretimlerini geliştirme peşinde olduğu Avrupa pazarında umut yoktu…

Yeterince tüketmeyen iç pazara yönelik çalışmalar yanında hedef ülkeler belirlenip, o pazarlara özgü çalışmalara ağırlık verildi..

1998 de ABD, 2000 yılında Japonya, 2001’ de Çin, 2005 yılında Hindistan…

Türkiye’de “aganigi” olarak anımsanan reklam çalışması bile iç pazardaki tüketimin %30 artmasını ve 40/50 bin ton civarındaki tüketimin 60/70 bin tonlara sıçramasını sağladı..

Kendisi de üretici olan ABD’ de üç milyon dolarlık harcama yapılmasına rağmen, ihracatımızda gözle görülür bir başarı elde edilmedi..

2000 yılında Japonya hedef pazar seçildi…

Aganigi benzeri bir reklamı raytingi yüksek televizyonlarda iki ay yayınlamanın bedelinin 10 milyon dolar olduğu Japonya pazarından da iki tanıtım firmasının sınırlı bütçelerle gerçekleştirdiği çalışmalar bekleneni vermedi…

Son zamanlarda milyarlarca insanın yaşadığı Çin ve Hindistan’a yöneldi FTG…

Her iki ülke de, umut veren potansiyellerine rağmen, iç fındığı pek tanımıyorlar, kabuklu fındıkta da düşük randımanı nedeniyle çok daha ucuza mal satabilen ABD’ li ihracat kartellerinin kontrolündeler..

Özetleyecek olursak, 10 yılda yaklaşık 50 milyon dolarlık bütçeye rağmen, fındıktaki dış Pazar arayışlarında dişe dokunur bir gelişme sağlanmış değil..

İlk zamanlarda izleyiciye ilginç gelen ‘Aganigi’ reklamı ile hareketlenen ve %30 genişleyen iç pazarda da işler beklendiği gibi gitmedi..

Halkın ilgisini çeken ‘cinsel güç’ objeli sloganı yaratan reklamcı yeni kampanya için çok daha fazla para isteyince, tanıtım işi geçtiğimiz yıl başka bir şirkete verildi..

Uzun zamandır sesi soluğu çıkmayan FTG, son günlerde futbol tribünlerine yönelik bir kampanyayla ortaya çıktı..

Belli ki, fındık tüketim umutları üç büyüklerin renklerinden oluşan ambalajların albenisine kalmış..

On yılda 50 milyon dolarlık bütçeye ve tüm fındık ihracatçılarının Dış Ticaret Müsteşarlığıyla ortak çabalarına rağmen alınan yol ortada…

Dış pazarlarda konjoktorun çok daha uygun olduğu, narenciyedeki kıyasıya rekabetin yaşanmadığı fındıkta bile FTG’ nin yeni Pazar yaratılmasındaki katkıları görüldüğü gibi oldukça sınırlı…

Kıssadan hisse deyip narenciyeye gelirsek…

Üreticisinden ihracatçısına taşın altında parmağı olanlar, ülke genelinde bir araya gelip karınca kararınca parasal anlamda henüz tek kuruşluk katkı sunmuş değil..

Somut anlamda tanıtım bütçesine katkı sunan yok ama, iş lafa gelince bir tanıtım grubu söylemidir gidiyor..

Mucizeleri kendimiz yaratacağımıza, ne olduğunu, işleyişini tam bilmediğimiz kulaktan dolma modellerden medet umuyoruz…

Tüm bunlar yetmezmiş gibi hazırlanacak Ulusal bir eylem planı çerçevesinde ortak hareket etmesi gereken konuya duyarlı kurum ve kuruluşların birlikteliği şöyle dursun, Mersin ile Adana arasında gizliden gizliye bir rekabetin bile ayak sesleri duyuluyor…

Oysa örnek alınan Fındık Tanıtım Grubunun izlediği yol belli..

Önümüzdeki süreçte Narenciye tanıtımı için başlatılacak çalışmalara FTG ilham verebilir..

Kentler arasında rekabet yerine ülke genelindeki tüm İhracatçı Birliklerinden temsilcileri Dış Ticaret Müsteşarlığının koordinatörlüğünde bir araya getirecek, sağlıklı kaynakları olan bir oluşum…

Sorunların temeline inecek, makro politikalar geliştirecek, iç pazara yönelik çalışmalar yanında hedef olarak seçilecek yeni dış pazarlara yoğunlaşacak, yeni rekabet koşullarına karşı stratejiler geliştirebilecek vizyona sahip bir tanıtım grubu anlayışı…

Güney Amerika’dan yola çıkıp düne kadar hakim olduğumuz yanı başımızdaki Rusya’yı istila eden Arjantin limonuyla rekabet, çocuk müsamerelerini andıran lokal projelerden çok daha kapsamlı ve geniş kapsamlı bir çalışma gerektiriyor…

 

Zorlu’ dan Ecevit’ e…

Zorlu’ dan Ecevit’ e…

Aralarında 13 yaş gibi çok ta fazla fark olmamasına rağmen, 27 Mayıs askeri darbesinin mizanseni, birini idam sehpasına yollarken, diğerini Bakan yapacak sahneyi düzenliyordu..

Menderes hükümetlerinin tarafsız gözlere göre en parlak ismi Dış İşleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ nun boynuna ipin geçirildiği 1961’in acımasız sonbaharı..

Bir siyasi 49 yaşında asılırken,  36 yaşında bir başkasının Çalışma Bakanı olduğuna tanıklık ettik…

Fatin Rüştü Zorlu’ nun idam edildiği 16 Eylül 1961 den yalnızca 2 ay sonra 20 Kasım 1961’de TBMM’den güven oyu alan 8.İnönü hükümetinin Çalışma Bakanlığı koltuğunda Bülent Ecevit oturuyordu..

Genç siyasetçilerden Zorlu’ nun muhafazakar Galatasaray’ı, Ecevit’in ise değişime açık Robert Koleji bitirmesinin tesadüf dışında bir anlamı yoktu elbette…

Yine de ister istemez yaşamım boyunca ne zaman Ecevit’in adı geçse Zorlu geldi gözlerimin önüne…

İyi bir Hollywood senaristinin eline geçse, tüm dünyaya parmak ısırtacak bir filmin kahramanı olacak kadar fırtınalı bir aşk yaşayan Zorlu’ ya inat Bülent bey okul günlerinden başlayarak son nefesine kadar tuttuğu Rahşan’ın elini hiç bırakmadı..

Son nefesine kadar elleri ayrılmayan Ecevit çifti kadar şansı olmadı Zorlu ve  taptığı kadının..

İdama giderken kendisine eşlik eden imamın yanlış okuduğu duayı düzeltecek kadar sakin ve inanmış Zorlu’ nun vedalaşamadığı, yarım kalmış baharın mahzun hazanı değildi sadece..

“Varlık sebebim” dediği, kalbinde gizlediği kadının, o ‘muhteşem Vesamet’ in dizlerine geceler boyu emanet ettiği ince boynu celladın yağlı ilmiğine uzanırken, dile gelse neler anlatırdı Kimbilir?…

Yazarken bile ağlamamak için kendimi zor tuttuğum öyküden çok, efsanenin kahramanımın, İmralı’ ya asılmaya götürüldüğü botta, Menderes’e Avrupa Birliğinin önemini anlatması etkilemişti beni…

Yıllardır aynı eksende dolanıp duran sorular kemirip duruyor beynimi…

Örneğin, 1959 da kendi elleriyle yaptığı başvurunun 1970 lerde Ecevit tarafından “Onlar ortak biz Pazar” gerekçeleriyle çeyrek asır erteleneceğini bilse ne hissederdi acaba?..

İmralı’ da idam gömleğini kendi elleriyle giyerken..

Son arzusunu soran savcıya “ellerimi arkadan bağlamayın, gücüme gidiyor” derken..

Sehpa niyetine hazırlanan masanın üzerindeki sandalyeye yardımsız tek başına çıkarken…

Heyecandan titreyen celladı; "Oğlum, ne titriyorsun? İlmik senin değil, benim boynuma geçecek” diye teselli ederken…

Düğüne gider gibi, kuşun kanadında uçar gibi, taş kalpleriyle kendisini izleyenlerle vedalaşır gibi, Yaradanına kavuşmanın heyecanlı telaşı içinde "Allah memleketi korusun, haydi Allahaısmarladık!" derken…

Ayaklarının altındaki sandalyeyi itme işini bile kimseye bırakmayıp kendisi yerine getirirken…

Darbecilere yaranma peşindeki gazetelerin “canileri andırır” fotoğraflarla süslediği ‘kardeş kanı akıtan Demokrat Parti’ haberleriyle beynimizin yıkandığı sütunlarda yer almıştı ülke tarihinin en genç bakanı Ecevit’in öz geçmiş tanıtımları…

Kaynağa ulaşmanın olanaksız, alternatif medyanın varlığından habersiz olduğumuz o günlerde Zorlu’ nun trajedisini nereden bilebilirdik ki, ağlama olanağımız olsun…

İlk gençlik heyecanımızla kelebekler gibi ışığa yöneldiğimiz o 60 lı yılların ortasında Ecevit ‘mitiyle’ tanıştık..

1966’ da geldiği Gaziantep’te Burç sinemasına sığmayan binlerce insana o güne kadar duymadıkları umut dolu cümleleri haykıran muhteşem hatip kimleri peşinden sürüklemedi ki…

Dinledik, etkilendik ama ayağımıza pranga olan dönemin koşullarında gitmedik…

Turhan Feyzioğlu ve ekibine karşı giriştiği kutsal mücadelede, yüreklerimiz değişimden yana olan bu genç adam için atsa da; dünyayı, özellikle ülkemizi çok daha büyük bir devrim ateşinin sardığı o günlerde, çoğumuz başka nehirlere sürüklenmiştik..

Bugün ölümünün ardından herkesin methiyeler dizdiği Ecevit’le ilgili duygularımı dile getirirken, nedense gözlerimin önüne Fatin rüştü Zorlu’ nun hayali gelip oturuyor…

Kavgaları, sonları farklı, sevdaları, tutkuları benzer iki insan..

Biri ölüme giderken bile Avrupa Birliği projesini dilinden düşürmedi..

Diğeri 8 aylık kısa dönem başbakanlığına Kıbrıs çıkarmasını sığdırmasına, bu harekatla Yunanistan’ın askeri cuntadan kurtulup, AB’ ye girmesini sağlarken, kendi ülkesinin bir süre sonra darbeye maruz kalacağından habersiz, ihtilallerin panzehiri AB sürecini küçümsedi..

Zorlu ve Ecevit…

Geride bıraktıkları izler bunlarla da sınırlı değil..

Yerden yere vuranların bile dürüstlüğü konusunda tek kelime edemeyecekleri Ecevit’ in iki başbakanlık döneminin de yokluklarla, kuyruklarla, ekonomik yıkımlarla anımsanması nasıl bir yazgı acaba?..

İlk Başbakanlığını ülkenin 70 sente muhtaç olmasıyla noktalayan, 1999 da kurduğu koalisyon hükümeti 70 milyarlık Banka soygunuyla son bulan Ecevit ebedi yolculuğuna çıkıyor şimdi..

Türkiye ilginç bir ülke..

Karıncaya yüreği titreyen şairi, şahin politikacıya dönüştüren topraklar…

1970 lerde Yunanistan’la kol kola birlikte gireceğimiz AB kapısını, “Onlar ortak biz Pazar”  sözleriyle kapatan da, 11 Aralık 1999 günü Helsinki’de Türkiye’ nin Avrupa Birliği’ne aday ülke olmasının yolunu açan da aynı Ecevit…

Kişiler hakkındaki hükmü duyguların ağır baskısındaki günlük değerlendirmeler değil, tarih verecektir..

Ecevit’in ölüm haberini duyduğumda nedense Zorlu düştü aklıma…

Ve tek aşkı Vesamet hanım…

Can veren erkeğinin cesedine sarılamayan, yasını tutamayan, kahrından terk ettiği toprakların ardından gittiği Paris’te beş parasız ütücülük yaparak yaşamını sürdüren o en değerli varlık, sevgili…

Türkiye’ nin gelişmesi yolunda çaba gösteren, çile çeken hatta kellesini veren herkese selam olsun…

Selden geriye kalan…

Selden geriye kalan…

Türkiye’de yağışların başlamasıyla birlikte her yağmur, ne yazık ki sel riskini de beraberinde getiriyor.

Yanlış imar politikaları, dere yataklarının yapılaşmaya açılması ve altyapı yetersizliği sonucu iki saatlik bir yağmur bile yerleşim alanlarında yaşamı felç etmekte, birçok ev ve işyerinin sular altında kalmasına yol açmakta…

Türkiye’de yaşanan sel felaketlerinin boyutlarını anlamak için son günlerde gelişmiş İstanbul’dan, geri kalmış doğu ve Güneydoğu illeri şöyle dursun, Mersin’in alt yapı sorunlarını çözdüğü iddia edilen çağdaş semtleriyle unutulmuş varoşlarından geriye kalan görüntülere bakmak yeterli..

Doğa olaylarının önlenemez olarak afete dönüştüğü gerçeğini kabul etmediğimiz, toprak rantına dayalı imar politikalarına göz yumduğumuz sürece; her afetin ardından battaniye, çadır dağıtıp, yaraların sarılacağı demeçlerinden öte bir şey gelmiyor elimizden..

Oysa küresel ısınma doğanın tüm dengelerini alt üst ediyor, tehlike her gün artan biçimde yaşamımızı etkiliyor..

Doğaya karşı giriştiğimiz tahribatın orta ve uzun vadeli faturalarını ödüyoruz, ödemeye de devam edeceğiz..

Dünya Sigortacıları Birliğinin yayınladığı son rapor küresel anlamda yaşanan afetlerin boyutlarını ortaya koyan çarpıcı sonuçlarla dolu..

Örneğin 2005 yılında ABD’ deki New Orleans bölgesini yerle bir eden Katrina Tayfunu..

Tek başına bu afetin ekonomik boyutu 135 milyar dolar..

70 milyar dolarlık kısmı sigortalı olan hasar felakete uğrayanlar yanında dünya sigortacılık sektörünü bile derinden etkiledi..

-1999 depreminde Türkiye’nin kaybı 22 milyar dolar, 11 Eylül 2001 deki ikiz kulelere yapılan saldırının 21 milyar dolar olarak hesaplandığını söylersek Katrina’ dan kaynaklı yıkımın bilançosu daha kolay anlaşılır-

Uluslararası sigortacılık örgütlerinin son raporları

-Nüfus yoğunluğunun artması,

-Doğal afet risklerine açık bölgelerde yapılaşmaya gidilmesi,

-İklim değişikliği gibi konularda radikal önlemler alınmadığı takdirde,

Ortaya çıkan tablonun kolay kolay değişmeyeceğini, aksine gelecekte çok daha büyük boyutlu afetlerle karşılaşmamızın kaçınılmaz olduğunu vurguluyor..

 

Gelelim Mersin’de yaşanan son sel afetine ve ardından verilen demeçlere…

Örneğin Büyükşehir Belediye Başkanı Macit Özcan her yağmurdan sonra söylediklerini bir kez daha tekrarlıyor..

“Son beş yılda gerçekleştirdikleri alt yapı yatırımları nedeniyle 2001 de yaşanan felakete göre bu kez meydana gelen selden yüzlerinin aklarıyla çıktıkları” söylemi..

Karşılaştırmanın sağlıklı olması için 2001 ile bugün yaşananları bir kez daha anımsamak ve rakamları bu gerçeklerin ışığında okumak gerekiyor..

3 Aralık 2001 günü Mersin’e yağan yağmur, 1968 yılında yaşanan büyük sel felaketinden sonraki en şiddetli yağıştı..

Meteoroloji kayıtları o 3 Aralık günü 24 saat içinde şehirdeki her bir metrekareye 176 kg yağmur yağdığını gösteriyor..

Üstelik bunun 165 kg’ ı da üç saatin içinde düşmüştü..

(26 Aralık 1968 günü ise metrekareye 200 kg yağmur yağdığını, Müftü deresi, Deliçay ve Mezitli dereleri taşınca şehrin adeta yerle bir olduğunu anımsamakta yarar var)

Mersin’de başkan Özcan’ın övündüğü alt yapının geçerli not alması -Allah korusun- benzer bir yağışla mümkün..

Oysa 1 ve 2 Kasım 2006 da 24 saat içinde düşen yağış miktarlarına bakıldığında 2001 ile mukayese edilmeyecek düşüklükte oldukları görülür..

Örneğin asıl hasara yol açan ve ana bulvarlardan varoşlara kadar pek çok konutun zemin katlarını özellikle de Mezitli’ yi vuran son afette 24 saatte metrekareye düşen yağmur miktarı yalnızca 57 kg dır.. (Meteoroloji Genel Müdürlüğü kayıtları)

Böylesi yağışın ardından geriye kalan tabloyu, bunun üç katının birkaç saatte yaşandığı 2001 felaketiyle karşılaştırmak çok ta sağlıklı bir yöntem değil…

Özcan’ın yaşanan son sel felaketinin ardından sıkça dile getirdiği “Mersin’de mevcut 300 derenin ıslah edilmesi” konusuna gelince…

Öncelikle 300 dere sayısının uçukluğu üzerinde durmak gerekiyor..

Son yasayla genişleyen sınırlarına rağmen bırakın Büyükşehir’i, tüm il genelinde 30 dere yok ki, 300 dere olsun!

Abartmalarıyla ünlü Evliya Çelebi bile tüm bölgede 70 dereden söz ederken bu 300 dere de nereden çıktı?

Mersin’de Tarsus’taki Berdan ve Silifke’deki Göksu nehirlerini bir yana bırakırsak, Büyükşehir sınırları içinde Deliçay, Efrenk Deresi (Müftü Deresi), Mezitli derelerinden başka risk yaratacak herhangi bir akarsu söz konusu bile değil..

Üç dereden üç yüz dere yaratıp, kentin alt yapı yetersizliğini bu akarsuların ıslahına bağlamak, daha baştan ipe un sermekten başka anlam ifade etmiyor..

2001 sel felaketi sonunda Mersin afet kararnamesine dahil edilmiş, bu yolla Büyükşehir Belediyesine Cumhuriyet tarihinde örneği olmayan kaynaklar aktarılmıştı…

Kaynakların amacına uygun kullanılıp kullanılmadığı elbette yetkili kurumların işi..

Akıllıca manevralarla, kendisine yöneltilen eleştiri oklarını dere ıslahı gibi Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünü ilgilendiren farklı adreslere yönlendirme gayretleri karşısında başta AK Parti Milletvekilleri iktidara da düşen sorumluluklar var…

Burada 2001 yılındaki selin ardından aktarılan afet fonlarının amaca uygun kullanılıp kullanılmadığı sorusu önem kazanıyor..

Gerçekten afet kararnamesi ile Mersin’e Merkezi idareden alması gerekenin kaç katı  kaynak ne kadar süreyle aktarıldı?

Bu kaynaklar amacına uygun yerlerde kullanıldı mı?

Yağmur suyu ıslahı amacıyla ihaleye çıkılan işler, zaman içinde farklı yatırımlara dönüştü mü?

Soruları çoğaltmak elbette mümkün…

Önemli olan ortaya çıkacak gerçekler ışığında sorunların masaya yatırılması ve kalıcı çözümlerin sağlanmasıdır..

Karşılıklı suçlamalarla hedef şaşırtmadan..

Birilerinin çok ta işine gelen kayıkçı kavgalarıyla zaman geçirmeden..

 

Gülnar köylülerinin dramı.. Valiliğe düşen…

Gülnar köylülerinin dramı.. Valiliğe düşen…

1976’da 40 köylü kadına 27 dolar sermaye dağıtarak yola çıkmıştı Bangladeş’ li Muhammed Yunus..

Uluslararası tanımıyla Grameen Bank, bizdeki adıyla Yoksul Bank öylesine başarılı oldu ki, dünyanın en gelişmişi ABD dahil 110 ülkede örgütlendi..

Bankalardan tek kuruş kredi alma olanağı olmayan ama onuruyla çalışmak isteyen milyonlarca yoksul insanına, özellikle de tenceresini kaynatmak zorunda olan kadınlarına umut oldu sistem…

Bu yılın Nobel barış ödülünü alan Bangladeş’ li profesörün izinden giden Türk meslektaşı, Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Aziz Akgül’ ün yoksulluğu yenme projesini ülkemize getirmesi için 2002 yılında önüne tarihi bir fırsat çıktı..

Türkiye’nin en sorunlu illerinden Diyarbakır’ lı Akgül, 2002 seçimlerinde AK Parti’den milletvekili seçilince, Grameen Bank benzeri bir sistem için kolları sıvadı..

Bugün Diyarbakır, Mardin, Batman ve Urfa’ da 5 bine yakın insan -çoğunluğu yoksul kadın- Muhammed Yunus’un Türkiye versiyonundan yararlanarak ocağını tüttürmeye çalışıyor…

Son zamanlarda TV ekranlarına söz konusu projenin getirdiği başarı öykülerine de tanık oluyoruz sık sık..

Tulumba tatlısı yapıp satan, hatta komşu illerden sipariş alan kadın bunlardan biri..

Lokantalardan topladığı kirli masa örtülerini, krediyle satın aldığı çamaşır makinesi ve ütü sayesinde temizleyip para kazanan ve çocuklarını yaşatmaya çalışan bir başkası..

Erdoğan hükümeti, sistemin diğer illere de yaygınlaştırılması arayışlarına girişti bir süre sonra…

Mersin’li iktidar Milletvekilleri 2004 yılından itibaren, yoksul köylülerin benzer projelerden yararlanması arayışlarına girişti..

Tarsus köylerinden birinde ihtiyaç sahiplerine canlı hayvan dağıtılırken nasıl heyecanlı konuşmalar yapıldığını dün gibi anımsıyorum..

Ya sonra?…

Sonrasında neler olduğunu görmek için Ahmet Özdemir’ in Gülnar köylerinde yaptığı ve Kanal 33 ekranlarında yayınlanan röportajlarını izlemek gerekiyormuş…

İzledim.. Ve izlerken hem utandım hem düşündüm…

Bir sistem nasıl bu hale getirilebilir, yoksulluğu yenmek gibi kutsal amacı olan proje nasıl olur da rant iddialarına kurban edilebilir?

Anlamak, inanmak mümkün değil..

Sosyo ekonomik gelişmişlik sıralamasında çoğu Güneydoğu ilçesinden de geride kalan Gülnar’ın köylerinin perişan halini anlatmaya gerek yok…

2004 yılında Gülnar İlçe Tarım Müdürlüğünden görevliler gelip yoksulluğun pençesindeki köylülere projeyi anlatırlar..

Kişi başına 10 koyun dağıtılacak, iki yıl süreyle veterinerler gözetiminde bakılacak hayvanlar serpildikten hatta sürü haline geldikten sonra, sahibi köylüler üç taksit halinde borçlarını ödemeye başlayacaktır..

Proje güzel, koşullar da cazip…

Yoksulluklarına çare olmaya kararlı Devletin ayaklarına getirdiği fırsatı kaçırmaya niyetleri yoktur..

Sıraya giren köylüler iki yılın sonunda ödenmeye başlanacak 2 milyar 700 milyon borcun 900’ ar milyonluk senetlerini gözü kapalı imzalarlar…

Devlet Üretme Çiftliklerinden sağlanacağı söylenen sertifikalı ve sağlıklı koyunların tanesine biçilen fiyat 270 milyon liradır…

Gelelim büyük umutlarla başlatılan projede, iki yılın sonunda gelinen noktaya…

İlçe Tarım Müdürlüğünce hazırlanan sözleşmeleri imzalayan ve borcun altına giren köylülerin kendilerine mikrofon uzatan Ahmet Özdemir’ e anlattıkları yenilir yutulur cinsten değil..

Örneğin Gezende köylülerinin iddiaları…

2004 yılının eylül ayında imzaladıkları sözleşme gereğince iki yılı dolan borçlarının ilk taksitinin günü gelen köylüler bugün şaşkın, kızgın ve çaresiz..

Devlet Üretme Çiftliklerinden sağlanacağı söylenen koyunlar yerine kendilerine çevre köylerden birilerince toplanan kör, topal sağlıksız hayvanların verildiğini söylüyorlar…

Ekrana yansıyan anlatımlara göre, örneğin komşu Köseçobanlı’ dan 75/80 milyon ödenerek alınan koyunlar kendilerine 270 milyona fatura edilmiş..

Köylülere göre iki yıl bir yana, teslim edilen sağlıksız hayvanların çoğu daha ilk aylarda ölüp gitmiş..

Mağdurların anlattıklarından çıkarmamız gereken pek çok ders var:

Yoksulluğu yenme projesi, Gülnar köylerinde yetkililer eliyle yoksulluğu arttırma mucizesine dönüşüyor…

Ankara’da iyi niyetle başlatılan çalışma Gezende’ de işkence halini alıyorsa, yetkililer adına ortada araştırılması gereken ciddi bir durum var demektir…

Asıl görev İktidar Milletvekillerinden de önce Mersin Valisi Hüseyin Aksoy’ a düşüyor:, İddiaların soruşturulup, kamuoyunun bilgilendirilmesi…

Gezende ve benzeri köylülere dağıtılan, yoksulluğu yenme umudu koyunlar nereden, nasıl, hangi yöntemle temin edilmiş?

Gülnar İlçe Tarım Müdürlüğü, kutsal amaçlı projenin her aşamasında üzerine düşeni gerçekten ve hakkıyla yapmış mı?

Şeffaf ve hesap verebilir yönetim sergilenmesi adına Gülnar köylülerinin dramı ve seslendirdikleri iddialar başta Valilik olmak üzere sorumluluk alanındaki tüm kurumlar için sınav niteliğindedir…

 

Ayakkabı savaşları..

Ayakkabı savaşları..

Yanık sesli genç tek kanallı televizyonun yılbaşı programına henüz konuk olmamış, “ayağında kundura” türküsünü zirvelere taşımamıştı..

Biraz da demagoji kokan “Plan mı pilav mı” tartışmalarını ağzı açık dinlediğimiz 60’ lı yıllar..

DPT kalkınmanın belli bir plan ve stratejiyle yapılmasını savunur bu amaçla 5 yılda bir gelecek beş yılların kalkınma planlarını yayınlar dururdu..

İbo’ nun “Ayağında kundura” ile müzik dünyasını alt üst edişinden de çok önce Devlet Planlama Teşkilatı kunduranın duygusallıktan öte ekonomik potansiyelini keşfetmiş olmalıydı ki, yazılan tüm planlarda öncelik ayakkabıcılığa verilirdi..

Her derde deva proje hayata geçirildiğinde işsizlik bitecek, korkulan dış ticaret açıkları kapanıp, şom ağızlıların kriz senaryoları sona erdirilecekti..

O yıllarda canlı havyan, dolayısile deri cenneti Türkiye, plancı ağabeylerin gösterdiği yolda ilerlemek, ham madde olarak deriyi İtalyanlara kaptırmaktansa ayakkabı ihracatını lokomotif sektör yapmak arayışındaydı…

45 yılın sonunda 2007 de gelecek stratejilere ışık tutacak 9. beş yıllık kalkınma planıyla gelinen noktada Türkiye kunduracılıkta beklenen yere ulaşamadı ama, son yıllarda pazarı istila eden Çin ürünlerine göğüs germek, acımasız rekabet koşullarında mücadele etmek zorunda kaldı..

1990 larda yüzyıllık uykusundan uyanan Çin, Türkiye’deki plancıların önerilerini bizdeki uygulayıcılardan daha iyi okumuş olacak ki, kunduracılığı işsizliği yenme savaşında öncü sektör kabul etti..

Bugün gerçekleştirilen mucizenin önemli lokomotiflerinden biri olan sektör Çin’ de tam iki milyon insana iş kapısı oldu..

Türkiye bir yana AB ülkeleri de başlangıçta üzerlerine gelmekte olan büyük dalganın farkında değillerdi..

Aksine ilk zamanlar şımarıklıklarıyla tüketiciyi çileden çıkaran İtalyan üreticilerinin terbiye edilmesine yol açan ucuz Çin ürünlerini sevinçle karşıladıkları bile söylenebilir…

2000 yılında ucuzluk avantajı yanında kalitesizlik karalamalarıyla karşılanan Çin ayakkabıları bunu izleyen beş yıl içinde menfi propagandaya inat istisnasız tüm Avrupa’yı istila etti..

İnanması zor ama 2001-2005 yılları arasında Çin’in AB ihracatı %700 arttı..

Spor ayakkabılarıyla birlikte 2005 yılında toplam 1 milyar 250 milyon çift ayakkabı..

Dünya Ticaret Örgütü çatısı altında kabul edilen kota uygulamasının sona ermesi

Uygulanan önlemler, koyulan gümrük vergileri..

Hiçbir şey istilanın hızını kesmeye yetmedi..

Şimdi dünya nefesini tutmuş 6 Kasım 2006 günü –sizler bu satırları okurken büyük olasılıkla uygulamaya geçirilmiş olacak- kalkacak olan gümrük vergisinin yerini alacak 5 yıllık yeni bir vergi uygulamasını bekliyor..

Düşük fiyatlardan alabildiğine etkilenen ve batma noktasına gelen İtalya ve İspanya ayakkabı üreticileri ile Çinliler arasında yaşanan çatışma büyük kavganın sadece görünen yanı..

Asıl savaş İngiltere ve İskandinavya ülkeleri gibi serbest piyasa koşulları sayesinde tüketicinin ucuzluktan yararlandığı blokla üreticilerinin koruma kaygısına düşen ülkeler arasında geçiyor..

25 ülkeden oluşan AB, Çin’e uygulanacak gümrük oranları yüzünden ortadan ikiye bölünmüş durumda..

Bir yanda İtalya ve İspanya’ nın başını çektiği 12 ülkeden oluşan ve yüksek gümrük oranlarını destekleyenler..

Öte yandan İngiltere’ nin öncülüğündeki serbest piyasa koşullarını savunan 13 ler..

Türkiye’ nin üyelik tartışmalarına taş çıkartan pazarlıklar son dakikaya kadar sürecek gibi..

AB’nin Ticaretten Sorumlu Komiseri Mandelson, 25 üye ülkenin benzeri görülmemiş  saflaşması yüzünden nasıl zorluklar yaşandığını “günlerdir gözüme uyku girmedi” sözleriyle tanımlıyor…

AB’ ye üye 25 ülke görüşmeleri tamamlayıp 6 kasıma kadar ortak bir karara varmak zorunda..

İtalya ve İspanya’ nın desteklediği öneri kabul edilirse 5 yıl boyunca Çin’den ithal edilen ayakkabılara yüzde 16.5 oranında vergi uygulanacak..

İngiltere ve yanında yer alan diğer ülkeler koyulacak verginin Çin’den çok tüketicilerin canını acıtacağı ve olduğu gibi fiyatlara yansıyacağı görüşünde..

Sürdürülen pazarlıklar işini kaybetme kaygısındaki İspanyolların aşırı tepkisiyle sokağa taştı bile…

Ülkelerin sınırlarını kaldıran küreselleşme olgusu savaş anlayışlarını ve enstrümanları da baştan aşağı değiştirdi, değiştiriyor..

Geçen yıl son dakikaya kadar süren tekstil meydan muharebeleri bu yılın son günlerinde yerini ayakkabı çatışmalarına bıraktı..

Kaygılanan sadece İspanyol işçiler ya da milyar dolarlık pazarlara sahip İtalyan şirketleri değil..

AB’ nin uygulayacağı gümrük vergilerinin yüksek tutulması ile ilk etapta 70 bin kişinin işini kaybedeceği Çin yetkilileri, yaşanacak depremi yumuşatacak çözüm bulmaya çalışıyor…

Bir zamanlar ham deri cenneti olmakla övünen Türkiye bu alandaki birikimi yoğun emek özelliğiyle işsizlere iş, yapılacak ihracatla dövize çevirme şansını yitirmek bir yana, AB benzeri  yaklaşımla Çin istilasını önlemenin peşinde…

İlk adımda 2006 yılından geçerli olmak üzere, ithal edilen kösele tabanlı ayakkabının çiftinden 3 dolar gümrük vergisi uygulamasına geçildi…

Türkiye’deki üreticinin rekabet etme koşullarında iyileşme olacağı umuduyla vergilerin önümüzdeki yıllarda kademeli olarak düşürülmesi ve 2007 de 2.85, 2008’ de 2.70 dolara indirilmesi hedefleniyor..

Yüksek vergilere rağmen, Çin malları gelmeye, orta direk dediğimiz kesim de cebini yakmayan fiyatlarla “ayağına kundura” geçirmeye devam ediyor..

Yüksek vergi koyanlar da, sektörde faaliyet gösterenler de biliyor ki; eninde sonunda serbest piyasa kendi koşullarını belirleyecek…

En kalitelinin en ucuza üretildiği küresel rekabetin şaşmaz kanunu bu…

Ne demişti Tevfik Fikret:

“Yükselmeyen düşer, ya terakki ya inhitat..”

AB’ nin 2007 Ocak ayındaki şekliyle 25 ten 27’ ye çıkacak ülkeleri dahil, Türkiye’ nin bu değişimden kaçması mümkün değil..

1929’ daki büyük bunalımın ardından ülkelerin sınırlarını kapatıp kendi yağlarıyla kavrulma günleri çok gerilerde kaldı..

Bugünkü oyun çok daha farklı ve büyük…

ABD’ nin başını çektiği gelişmiş ülkelerce kurgulanmış küreselleşme olgusundan en fazla yararlananın Çin ve Hindistan olduğu gerçeğini anlamak ve stratejilerimizi önümüzde açılan evrensel rekabetin koşullarına göre yeniden düzenlemek zorundayız..

Küfretmeden, küsmeden,  “kendi kendimize yeteriz” popülist söylemlerine kapılmadan…

 

abdullahayan@gmail.com