Futbol Turizmi.. Antalya’ya 1200 takım..

Futbol Turizmi.. Antalya’ya 1200 takım..

Topu topu 10 yıllık bir hikaye bu…

1996 da bin bir ricayla gelmeye ikna edilen 70 takımın konuk edildiği Antalya’ya bugün dünyanın tanınmış kulüpleri; gelebilmek ve tesislerde yer bulmak için ya bir yıl  öncesinden rezervasyon yaptırmak zorunda…

Bir zamanlar İspanya, Portekiz, Güney Kıbrıs’a akın eden futbol kulüplerinin artık birinci tercihi Antalya..

Kum, deniz, güneşten ibaret sanılan turizm günümüzde çeşitleniyor, gelişip farklı kollara dal budak sarıyor..

Türkiye’de son yıllara kadar ciddiye alınmayan, ancak Antalya’daki bazı otel ve tatil köylerinin tesislere eklediği sahalar sayesinde hızla gelişen yeni bir alan futbol turizmi..

Futbol günümüzde sporun da ötesinde, yıllık ekonomik değeri 200 milyar doları bulan başlı başına çok önemli bir sektör…

Son projeksiyonlar; yılda beş bin takımın kamp yaptığını, sayının gelecek on yıl içinde 10 bine çıkacağını gösteriyor…

Futbol turizmi diğer turizm çeşitlerinden çok farklı ve yan dallarıyla birlikte oldukça büyük gelecek vaat eden bir sektör kısaca…

Futbolcusundan teknik kadrosuna, masöründen malzemecisine, en az 50 kişiden oluşan takımlar yanında, taraftarları ve ünlü takımları görme meraklısı bölge seyircilerini de çeken cazibe merkezlerine dönüşüyor kamp yapılan tesisler..

Antalya futbol takımlarını ve onlara hayran meraklı kitleleri yılda iki kez çekme başarısını da gösteren bir kent…

Ilıman iklimi sayesinde pek çok kulüp yaz sonlarında sezon açılış hazırlıklarını ve Aralık/Ocak ayındaki devre arası kampları için Antalya’yı tercih ediyorlar..

Futbol kulüplerinin kamp için en fazla tercih ettiği Antalya’da bugün 160 futbol sahası bulunuyor. 

Belek, Kundu, Manavgat ve Kemer bölgesinde bulunan futbol sahalarının bazıları otellere, bazıları da kamu kuruluşlarına ait…

Sayının her geçen gün artması, Antalya’yı dünya takımlarının buluştuğu küresel merkez haline getirdi….

1990’da 25, 1996 da 70 takımın geldiği kente 2005 te 900 takım geldi… 2006’ da rakamın 1200’ e ulaşması bekleniyor..

En az 50 kişilik gruplar halinde kamp yapan ve konaklama süreleri de bir hafta ile 15 gün arasında değişen, para harcayan, alışveriş yapan yepyeni bir müşteri profili..

Takımların peşinden hayranlar, fanatikler, meraklılar yanında gazetecilerden, TV kameramanlarına kadar bir ordu dolusu insan…

Bu sayede Belek bölgesine ölü sezonda gelen futbol takımları sayesinde Aralık/Ocak aylarında otellerin doluluk oranlarının % 70’e ulaşmasına yol açıyor.

Her takımın en az 50 bin dolar bıraktığı varsayıldığında, bu yıl turizmde kara bulutların dolaştığı Antalya’da, ölü sezonda elde edilecek 60 milyon dolarla yüzlerin gülmesi bekleniyor..

Bu rakam sadece tesisler için söz konusu..

Tanıtım ve diğer kazanımlarla istihdam yanında kentin 200/300 milyon dolarla ifade edilen gelir söz konusu..

Futbol turizmi her yıl ortalama yüzde 25 büyüyor..

Tahminler doğrultusunda Antalya’daki tesislerin özellikle futbol sahası açısından yetersiz kalacağını  gören yatırımcılar şimdi de Marmaris, Fethiye, Kuşadası’nda da yeni futbol sahaları devreye sokmaya hazırlanıyor.

Örneğin, 2 sahası bulunan Marmaris’te 10 adet yeni çim futbol sahası daha kazandırılması hedefleniyor…

Turizmciler bu alanda Mersin’i de, konumu, potansiyeli itibariyle geleceğin uyuyan devi olarak görüyorlar… Ancak yetersiz tesisler nedeniyle şimdilik adı bile anılmıyor..

Oysa Antalya’dan başlayıp, Alanya üzerinden Mersin’e hatta Karataş, Yumurtalık’a uzanan sahil şeridinde sahaları olan tesislerin artması durumunda Türkiye futbol turizminde dünyanın en önemli merkezi olabilir…

Günümüzde Çin’den Kore’ye, Almanya’dan Hollanda’ya, Rusya’dan Ukrayna’ ya dünyanın dört tarafından takımların istilasında Antalya..

2005’te potansiyeli gören dünyanın en ünlü spor kanalı Eurosport, futbolda söz sahibi büyük takımların iştirakiyle düzenlenen kupa maçlarını 102 ülkeye yayınladı…

Dünya futbol yanında Antalya’ nın eşsiz güzelliklerini de izledi..

Bu yıl Türkiye’nin İddiaa’ sı dahil dünyanın müşterek bahisçileri de Antalya’da bir araya gelen takımların kendi aralarında oynadıkları hazırlık maçlarından oluşan kupa organizasyonlarını keşfettiler…

Müşterek bahisçilerin ölü sezonuna ilaç gibi yetişti Antalya…

Bu yıl kötü sezon geçiren ve deyim yerindeyse kan ağlayan Alanya’ da Turizm sektörü yetkilileriyle bir araya gelen Antalya Valisi Alaattin Yüksel şunları söylüyordu:

“Antalya’ya bu yıl 1200 futbol takımı geliyor devre arası kampı için… Bu takımların pek çoğu hazırlık maçı yapmak için 1. lig takımı istiyorlar. Antalyaspor 2. ligdeyken bu acıyı yaşadık. Hazırlık maçı yapamayacakları için bir kısmı Antalya’ya gelmek istemedi.

Bugün, 1. ligde takımımız var, ve daha çok 1. lig takımı geliyor.

Alanyaspor da 2. ligde bulunduğu yer itibariyle şimdi bu şansı yakalamış durumda…

Alanya 140 bin yatağıyla yüzlerce takıma kamp yaptıracak potansiyele sahip…

Alanyaspor’ un 1. lige çıkmasının şimdiden kestiremeyeceğiniz ekonomik değer yaratacağından emin olunuz.

Ancak, pamuk ellerinizi cebinize atarak, ileriki yıllarda elde edeceğiniz gelir için bugünden yatırım yaparcasına Alanyaspor’a karınca kararınca destek vermelisiniz.”

**

Ne demeli komşuda pişer bize de düşer diyeceğiz ama..

Mersin olarak turizmi çok iyi bilen vizyon sahibi Valimiz gibi kazanımlarımız yanında o kadar çok eksiğimiz var ki…

Tesis, anlayış, kurumlararası dayanışma…

Her şeye rağmen Kaf dağının ardında sandığımız zenginlik potansiyeli çok yakınımızda…

İstesek te istemesek te, sınırlarımızı aşıp kapımıza dayandığını göreceğiz kısa zamanda…

Reklamlar

RIS Forumu… Mersin’in kaderi…

RIS Forumu… Mersin’in kaderi…

Son zamanlarda RIS, İnovasyon gibi kelimelerle daha sık karşılaşır olduk..

RIS açılımını bilmeyenler için bilmeceden farksız..

‘İnovasyon’ a gelince; genel tanımıyla yenilikçilik anlamına gelse de, içi somut örneklerle doldurulmadığı sürece toplumun büyük kesimi için soyut bir kavram..

Kökleri Latincedeki "innovatus" sözcüğüne dayanıyor.. 

Eski zamanlarda "Toplumsal, kültürel ve idari ortamda yeni yöntemlerin kullanılmaya başlanması" anlamında kullanılmış..

İnovasyon yenilik, yenilikçilik ama ‘buluş’ yani ‘icat’ karıştırmamak lazım…

Günümüzdeki en geçerli tanımıyla “Yeni veya var olup iyileştirilmiş bir ürün ve hizmetin üretim yöntemini geliştirmek ve bunu ticari gelir elde edecek hale getirmek için yürütülen tüm süreçler” olarak tarif etmek mümkün…

 Küresel boyutlarda acımasız bir rekabetin yaşandığı günümüzde, babadan kalma üretim modelleriyle kuruluşlar bir yana kişilerin bile ayakta kalma olanağı yok..

İşte RIS düşüncesinin temelinde de, ilerleyenlerin gerisine düşmeme kaygısı yatıyor…

RIS, Regional İnnovation Strategy (Bölgesel İnovasyon stratejisi) sözcüklerinin baş harflerinin bir araya getirilmesiyle doğmuş…

Kaygının temelinde Avrupa Birliği ülkelerinin her yıl biraz daha gerileyen rekabet güçlerinin yeniliklerle arttırılma arayışları var..

1996’dan beri yani son on yıl boyunca Avrupa sürekli olarak ABD’ nin gerisine düşüyor…

İşgücü verimlilik rakamlarına bakıldığında ABD, Avrupa’nın iki katına erişmiş durumda..
Avrupa yeterince üretmiyor, yeni yatırımlarını da başta Uzakdoğu olmak üzere başka bölgelere kaydırıyor…

Yatırımda büyüme Avrupa’da ortalama %1.7 ‘ de kalırken, aynı rakam ABD’ de yılda % 5.4…

Sadece yatırımda değil gelişmeyi sağlayacak olan Araştırma-Geliştirmede (AR-GE) de AB cimri davranıyor..

ABD’ nin AR-GE ye ayırdığı kaynak AB’ den 100 milyar dolar daha fazla…

Eğitimde de durum farklı değil..
ABD nüfusunun yüzde % 32’si üniversite ya da dengi bir okulu bitirirken Avrupa’da bu oran  % 19’larda kalıyor…

AB’ nin gittikçe gelişme ve yeniliklerin gerisinde kalması büyüme rakamlarına da yansıyor..

2004 yılında Euro alanının ortalama büyümesi % 2.2’de kalırken ABD ekonomisi onu ikiye katlayarak % 4.3’ e ulaştı…

Aynı yıl Japonya % 4.4, Hindistan % 6.4 ve Çin % 9 büyüdü..

2005 yılında da durum fazla değişmedi…

2004’ e göre gerileyen ABD büyüme oranları %3,2’ ye düşerken, Euro bölgesinde 1,7 olarak gerçekleşti..

AB’ nin en büyük lokomotifi Almanya’ nın büyüme oranı %1 in altına geriledi..

Buna karşın Çin 2005’ te %10,20, Hindistan %8,5 büyüdü..

İşte bu gelişmeler AB’ yi 2000 yılında ortaya atılan Lizbon Stratejisinin önemini ve yeterince önemsenmemesinin yaratacağı yıkıcı etkiler konusunda yeni arayışlara yöneltti..

RIS ve benzeri projelerin temelinde yatan ve 2000 yılında ortaya atılan Lizbon Stratejisi bugünlerde yeniden gündeme getirilirken Yeni Lizbon Stratejisi olarak adlandırılan eylem planıyla AB’de 2010’a kadar Gayri Safi Milli Hasıla’yı %3 artırmak ve 6 milyonun üzerinde iş yaratma hedefleniyor…

***

Mersin’in yeni açılımları doğrultusunda kendine yer bulmaya çalışan RIS projesinin varlık sebebi de, bugünlerde sil baştan revize edilmeye çalışılan 2000 yılındaki Lizbon Stratejisi…

ODTÜ-TEKNOKENT koordinatörlüğünde MTSO, Mersin Üniversitesi, Organize Sanayi bölgesi ve Yunanistan’dan BİC-Epirus gibi kurumların oluşturduğu konsorsiyumla yürütülmeye çalışılan RIS-Mersin’ in de temel hedefi tek kelimeyle istihdam…

Proje kapsamında birincisi 2005 Kasım, 2. si de 15 Aralık 2006 günü olmak üzere 2 forum düzenlendi…

1.sinden farklı olarak 2. forum tarım, turizm ve lojistik gibi belli konulara yoğunlaşmıştı…

Tek güne sığdırılan etkinliklerin öğleden önceki bölümünde öncelikli alanların komiteleri bir araya geldiler…

Üç sektörün Mersin’deki güçlü, zayıf yanlarıyla potansiyelleri ortaya çıkarıldı…

Öğleden sonraki bölümde ise ortaya çıkan sonuç bildirgeleri salonda bulunan dinleyicilerle paylaşıldı…

Lojistik konusunda Deniz Ticaret Odası Sekreteri Atahan Çukurova ile tarım ve gıda konusunda AKİB Genel Sekreteri Selami Gedik’in özetlediği Çalıştay sonuç bildirgeleri bilinenlerin tekrarıydı…

Forumda asıl ilginç değerlendirmeyi turizm konusunda, Türkiye Turizm Yatırımcıları Derneği Başkanı Oktay Varlıer yaptı…

Varlıer, son zamanlarda turizm konusunda kapıldığı hayallerle kanatlanıp uçan Mersin’i o kadar güzel yere indirdi ki…

Oktay Varlıer’in yürekten katıldığımız tespitleri özetle şöyleydi:

-Adana’ daki havaalanı terminalleriyle, konumuyla, alana inen insanlara verdiği ilk izlenimle yetersizden de öte kötü durumdadır…

-Adana’dan Mersin’e gelen bir turist, eğer otobanı değil E-5 karayolunu yani Tarsus-Mersin asfaltını izlerse bir daha kesinlikle gelmez… Başta Mersin’in girişi olmak üzere, yolun çevresi çok kötü durumdadır… Bir an önce kentin girişine bir çare bulun…

-Deniz, kum, güneş… Bunlar avantaj ama başka yerlerde de örneğin Antalya’da alası var..

Mersin farklı zenginliklerini ön plana çıkarmalı.. Bu konuda Tarsus’taki Saint Paul kilisesi başlı başına bir hazine…

Kimseye yararı olmayan müze uygulamasından vazgeçilip, en kısa zamanda Kilise konumuna getirilmeli.. Yabancı turistlerin hizmetine sokulmalı… Güney Kıbrıs’la orta vadede sorunların çözülmesi halinde bir saatlik mesafedeki bu Hıristiyanlar için kutsal değeri olan mekan başlı başına cazibe merkezi olabilir

-Yaşlanan Avrupalı turistin doğal ortamda kalan yaşamını sürdürebileceği farklı konseptler geliştirilebilir. Bu pek üzerinde durulmayan yeni bir turizm dinamiği…

-Kazanlı-Seyhan turizm bölgesine fazla bel bağlamayın… Çevresinde petrol atıkları başta olmak üzere her türlü kirliliğin yaşandığı bir alana doğru dürüst yatırımcı çivi çakmaz, yabancı kolay kolay gelmez…

-Beş yıldızlı diye lanse edilen şehir içi otelleriniz bile çok kötü durumda.. Bu halleriyle bir konaklayanı bir daha getirmeniz mümkün değil…

-Mersin’in arıtma sorununu bir an önce çözmesi, kent içinde kalan sahillerini gerekirse suni biçimde kumsala dönüştürmek gerekiyor…

-Kendi bireylerinin bile denize giremediği bir kente yabancıyı nasıl çekeceksiniz?

***

Aslında Varlıer’in bıraktığı yerden sözü alıp sorunları ve soruları çoğaltmak mümkün:

-Mersin’in kurumsal anlamda liderlik misyonu olan kurumları çekişmelerden vazgeçip, özveriyle sorunları çözme adına birleşmenin yollarını bulmalı…

-1,5 milyon ton tehlikeli atığın yanı başında turizm olmaz.. Aklı başında hangi yatırımcı 60 bin Ulla gemisi kadar tehlikeli atığı tek bir tesisin bahçesinde barındıran Kazanlı-Seyhan turizm bölgesine gelir?

-Kent girişlerinin ilk izlenim adına inkar edilmez önemi bilinmesine rağmen, özellikle mezbele halindeki Tarsus girişi düzeltilmelidir..

-Sağlık ve eğitim konularında başta komşu ülkeler olmak üzere, yabancılara hizmet verecek serbest alanların tesisi konusunda Hükümet nezdinde girişimlerde bulunulmalı, serbest bölge uygulamaları çeşitlendirilmelidir…

İki yıl içinde iki RIS-Mersin forumu…

Dileriz ana amacı istihdam yaratmak olan yeni atılım projesi yılda bir kez havanda su dövme toplantılarına dönüşmez..

21.yüzyılın yeni dünyasına Mersin’i taşıyacak güçlü lokomotif olur…

Antalya raylı sistemi ihaleye çıkardı…

Antalya raylı sistemi ihaleye çıkardı…

Antalya, son yıllarda atılım üstüne atılım yapan bir kent…

2004 Martında yapılan yerel seçimlerde AK Parti adayı Menderes Türel ile, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ı evinde vurmuş, CHP’nin kalesi sayılan kentin Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanmıştı…

Türel kısa sürede taraflı tarafsız herkesin takdirini kazandı…

Örneğin Mersin’de Macit Özcan Türel’in koltuğa oturduğu günlerde, dolgusu yapılmış Mezitli sahil yolunu, Yenişehir yağmur suyu yapım işinin içine sokarak ENS’ ye kıt kaynaklarımızın 6,5 trilyonunu aktarmakla meşgulken, Antalya’nın acemi Belediye Başkanı Batı Antalya arıtma işini 6,5 trilyona ihale etti..

6 ayda hayata geçirilen proje sayesinde Türkiye’nin turizm başkentinin batı bölümündeki 250 bin nüfuslu bölge denize girebilir hale geldi..

Kirlenme riski sona eren Konyaaltı sahillerinde bugün mavi bayraklar dalgalanıyor…

Gerekli standartları taşıyan nitelikli plaj ve marinalara verilen uluslararası çevre ödülünün simgesi olan mavi bayrak ile ilk tanıştığında il genelinde yalnızca 5 bayrağa sahip Antalya’da bugün tam 91 plaja gelişmiş dünya standartlarının simgesi bayrak çekilmiş bulunuyor..

Arıtma sayesinde önceki yıllarda hayal sanılan Konyaaltı bölgesinde bile 2006 yılında 5 plaj bayrak çekme hakkını elde etti..

Peki Mersin’deki durum ne?

323 km sahile sahip Mersin’de bu yıl Vali Aksoy’un da çabalarıyla nazar boncuğu niyetine Bozyazı’ da bir otelin plajı mavi bayrak hakkını elde etti…

91 bayraklı Antalya’ ya karşın tek bayraklı Mersin…

***

Antalya Büyükşehir Belediyesi bugünlerde hafif raylı taşımacılık sistemini ihale etmeye hazırlanıyor…

18 Aralık 2006 günü yapılacak ihale ile ilk etapta 11.100 metrelik bir güzergahın 730 günde (iki yıl içinde) tamamlanması hedefleniyor..

Antalya insanlarını çağdaş, ucuz taşıma sistemine kavuştururken hazineden de tek kuruşluk yardım, krediye garantörlük gibi şeyler de istemiyor…

Yatırım tamamen öz kaynaklarla gerçekleştirilecek…

Mersin’in yıllardır MERAY yazılı tabelalarıyla avunduğu, hayallerimizi süsleyen proje Antalya’da 2009 Martında yapılacak yerel seçimlerden önce hakikat olacak…

***

60/120/180…

MESKİ’ nin yaptığı arıtma ihalesine giren firmaların verdiği teklif zarflarının içinden çıkan  rakamlar bunlar…

Geçerli teklif veren üç firmanın Karaduvar’ da yapılacak arıtma için önerdiği fiyatlara bakar mısınız?

Bir firma 60 milyon Euro’ ya işi yaparım derken, kendisine en yakın oluşumun verdiği fiyat 120, bir diğerinin ki 180 milyon Euro..

Dünya tarihinde böylesine uçuk rakamların uçuştuğu başka bir ihalenin eşi benzeri bugüne kadar görülmemiştir, kalıbımı basarım bundan sonra da görülmez…

Ya bu işte bir yanlışlık var, ya teklif veren firmaların yapılacak işle ilgili ciddi bir algılama sorunları var…

İş aynı iş, yer aynı, ödeme koşulları aynı…

Ama aynı arıtma tesisi için

-SİSTEM YAPI/ EMİT  63,6 Milyon Euro

-VATECH WABAG / YÜKSEL İNŞ. 120 Milyon Euro

-OTVSA/ALSİM ALARKO 130 Milyon Euro

-PWT/ GÜRİŞ 185,5 Milyon Euro

öneriyor…

Yüksek fiyat veren Alarko, Güriş ve Yüksel İnşaat bir yana en düşük teklifi veren Sistem Yapı’ nın fiyatını irdeleyelim…

Aynı şirket yazımızın başında sözünü ettiğimiz Batı Antalya’daki arıtma tesisini 6,5 trilyona (4 milyon dolara) bitirip teslim etmiş…

250 bin nüfus projeksiyonuna göre yapılan Batı Antalya arıtmasının kişi başına maliyeti bu durumda 16 dolar..

Karaduvar’ da yapılacak arıtmada hedeflenen nüfus ise 1 milyon kişi…

63 milyon Euro’ nun bugünkü pariteye göre karşılığı 84 milyon dolar…

Antalya’da kişi başına 16 dolar olan arıtma maliyeti Mersin’de 84 dolar…

İkisi de aynı şirket…

Ama iki kent arasında 5 katı aşan fiyat farkı…

Durup düşünün ve sorun kendinize… Olacak şey mi?

Mersin limanında son durum…

Mersin limanında son durum…

Devredilmesi yılan hikayesine dönen ve uzun zamandır süreçle ilgili sessizliğe gömülen Mersin limanının geleceği konusunda Danıştay 13. dairesinin aldığı son kararın önemli gelişmelere yol açacağı anlaşılıyor..

Yıllardır özelleştirilmesi gündemde olan ancak hiçbir iktidarın söylemden eylem aşamasına geçiremediği Mersin limanı ile ilgili ilk önemli adım 31 Aralık 2004 günü atıldı..

6 Ocak 2005 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan Özelleştirme Yüksek Kurulunun 31.12.2004 tarih ve 2004/128 sayılı kararı beş maddeden ibaretti…

Kararla;

-TCDD’ye ait Bandırma, İzmir, Samsun, Derince, Mersin ve İskenderun limanları özelleştirme programına alınıyordu…

-Söz konusu limanlar "İşletme Hakkı Verilmesi", "Kiralama" ve mülkiyetin devri dışında bulunacak herhangi bir yöntemle özelleştirilecekti..

-Özelleştirme işlemleri 12 ay içerisinde tamamlanacaktı…

-İşlemler tamamlanıncaya kadar tüm limanlar TCDD’nin yönetiminde kalacak, sonrasında da limanları devralacak yatırımcıların bakım onarım ve diğer yükümlülüklerine ilişkin denetim ve kontrolleri TCDD tarafından yerine getirilecekti…

Yılların ihmal edilmişliğiyle yükleme boşaltma işlemlerinin tıkandığı Mersin ve İzmir’de uzun süredir konuşulan ancak bir türlü hayata geçirilemeyen özelleştirme kararı heyecanla karşılandı…

Devir işlemi için uzun süreli kiralama yöntemini uygun bulan Özelleştirme İdaresi Başkanlığı -ÖİB- işe Mersin limanından başladı..

9 Haziran 2005 gününden itibaren verilen ilanlarla 4 Ağustos 2005 tarihinde son tekliflerin alınacağı ihale duyuruları yayınlandı…

Süre dolduğunda liman için üç konsorsiyumun geçerli teklifte bulunduğu ortaya çıktı..

İstekliler arasındaki asıl çekişme nihai pazarlık günü olan 12 Ağustos 2005 te yaşandı…

Kıran kırana geçen bu yarışta, Singapur kökenli PSA ile AKFEN grubunun oluşturduğu konsorsiyum 755 milyon dolarla ipi göğüslerken, Dubai Ports Authority 750 milyon dolarda kaldı..

ÖİB aldığı teklifleri Özelleştirme Yüksek Kuruluna sundu…

Yüksek Kurul 7 Kasım 2005 tarihinde 2005/120 sayılı kararla TCDD’ ye ait Mersin limanının “işletme hakkının devri” yöntemiyle 36 yıllığına en yüksek teklifi veren PSA-AKFEN ortak girişim grubuna 755 milyon dolara verilmesini, söz konusu grubun herhangi bir nedenle vazgeçmesi halinde 15 milyon dolarlık teminatının irat kaydedilerek, aynı koşullarla 750 milyon dolarlık teklif sahibi olan Dubai Port şirketine verilmesini kararlaştırdı…

Mersin limanının devir işlemi yasalara göre “İmtiyaz sözleşmesi niteliğinde” olduğundan “İşletme Hakkı Devir Sözleşmesi Taslağı” görüşünün alınması amacıyla 15 Kasım 2005 günü Danıştay’ a gönderildi…

60 gün içinde olumlu ya da olumsuz görüş bildirmesi gereken Danıştay 1 Şubat 2006 günü Özelleştirme İdaresi Başkanlığına bir yazı gönderdi…

Danıştay söz konusu yazıda Mersin Limanı ile ilgili özelleştirme işlemlerinin başladığı günden itibaren, Liman-İş sendikasının açtığı dört adet davanın 13. dairede mevcut olduğunu, “Devir Sözleşmesi Taslağı” ile ilgili görüş için bu davaların sonuçlanmasının uygun olacağını bildiriyordu..

Mersin Limanında işçileri temsile yetkili olan Liman İş sendikasının limanın devrinin durdurulması hususunda Danıştay’ da bekleyen dört dava şöyle sıralanıyordu:

-27.6.2005 tarihinde limanın özelleştirme programına alınmasına ilişkin Özelleştirme Yüksek Kurulu (ÖYK) kararının iptali istemi…

-Limanın özelleştirilmesine ilişkin olarak ihaleye çıkma işleminin iptaline ilişkin 8.8.2005 tarihli dava…

-7.11.2005 tarihinde açılan ve sonuçlanan ihalenin iptal edilmesinin talep edildiği dava…

-Son olarak Limanın işletme hakkının devri ile ilgili 7.11.2005 tarihli 120 sayılı ÖYK kararının iptali ile ilgili 19.12.2005 tarihli dava…

 

Özelleştirme İdaresi Başkanlığının elini kolunu bağlayan ve imtiyaz devri sözleşmesi taslağının onayı için sonuçlanması beklenen dört dava ile ilgili karar Kasım ayının son haftasında çıktı…

Danıştay’ ın yetkili dairesi sendikanın açtığı tüm davaları reddetti…

Şimdi tüm taraflar; “İmtiyaz Sözleşmesinin onayı” için 13. Dairedeki davaların sonucunu bekleyelim diyen 1.Dairenin vereceği kararı bekliyor…

Sendikanın Danıştay Daireleri Kuruluna temyiz başvurusunun sonucunun beklenmesi halinde Mersin limanının yeni sahibine kavuşması 2007 ortalarını bulur…

Dileğimiz hergün biraz daha kan kaybeden limanın bir an önce çağdaş anlamda işletecek bir kuruma devredilmesi…

Tarım, turizm, fuar, kongre, spor ve diğer alanlar…

Tümü üzerinde kafa yorsak ta fazla hayale kapılmayalım…

En önemli varlık sebebi limanı olan Mersin’in kısa vadede limanını dünyadaki rakipleriyle yarışır hale getirmekten başka çıkışı yok…

Tek somut projemizi el birliğiyle hayata geçirmek, limanı Doğu Akdeniz’in önemli terminallerinden biri haline getirmek zorundayız…

Yaşasın Marka krallığı… Sinangil’ in öyküsü…

Yaşasın Marka krallığı… Sinangil’ in öyküsü…

Mersin Ticaret ve Sanayi Odasının 120. yıl etkinlikleri kapsamındaki bir panel…

Slogan “Yaşasın Marka Krallığı” konu “Nasıl Marka Olunur?” gibi günümüzün en merak edilen sorusu…

MTSO konferans salonunda günümüzün en etkili krallığına açılan kapının sihirli anahtar şifrelerini anlatacak üç konuşmacıyı incelemeyle karışık dinlemekteyim..

Biri akademisyen, ikisi reklamcılık piyasasından üç kişi markanın önemini, gelişimini, günümüzdeki konumunu anlatmaktalar..

Aralarından Fil adam şirketinin başkanı Uğur Alpaslan’ın anlattığı anekdot beni alıp başka yerlere götürüyor..

2001 krizi sırasında işlerin durma noktasına geldiği günlerde genç reklamcı bir davet alır..

“Biz her işi yaparız” anlayışıyla çeşitli alanlarda faaliyet gösterse de ana iştigal konusu un olan bir grubun patronunun çağrısı üzerine umut ve heyecanla Konya’ya gider..

İş adamı hemen meramını anlatır..

Reklamcıdan kendisini çok etkileyen Sinangil markasının bir benzerini yaratmasını istemektedir..

“Neden Sinangil?” diye sorar Alpaslan..

İş adamı yaşadıklarını anlatarak yanıtlar:

“Gruplarının ürettiği unun büyük kısmını İstanbul’ dan bir firma satın almaktadır.. Günün birinde bu yüksek cirolu firmayı merak eder…

Basit bir araştırma sonunda görür ki, kendilerinden unu alıp İstanbul’a götüren firma bunu paketlemekte, üzerine Sinangil markasını vurarak 1’ e aldığını 5’ e satmaktadır..

Asıl sihirin malda değil markada olduğunu anlayan Konyalı, İstanbullu müşteriden markayı kendisine satmasını ister..

Olumsuz yanıt alınca da Fil adam isimli ajansın sahibini çağırıp bana bir marka yarat der..”

Öyküyü anlattıktan sonra salondakilere bakıp mest olan reklamcıya şaşkınlıkla baktığımı gören arkadaşlarımdan biri ne olduğunu sordu…

Reklamcının anlattıklarının doğruluğundan emin olmadığımı, ama dinlediklerim gerçekse bunun tek kelimeyle bir “İRONİ” olduğunu söyledim…

Öykü gerçekten hüzün verici idi, çünkü Sinangil  bir Konya markasıydı…

Kentini bir nebze tanıyan her Konyalının çok iyi tanıdığı marka olmuş Sinangil unlarını, un sanayicisi birinin bilmemesi inanılır gibi değildi…

Aslında markalar da insanlar gibidir..

Her birinin ilginç öyküsü olduğu gibi, bazen haksızlıklara da uğrayabiliyor, şanslı bir kesim mutluluk içinde yaşarken, büyük kısmı kısa sürede ölebiliyor..

Sinangil 1963’ te Konya’ da sanayici bir ailenin soyadından esinlenerek yarattığı un markası…

Aile Konya’da kuşaklar boyu sürdürdüğü sanayicilik geleneğine yeni soluk olsun diye, 1960 larda paketlenmiş un işine girme kararı almıştı..

O güne kadar 50 kg lık çuvallarda ve açıkta satılan un ilk kez bu marka altında bir ve beş kiloluk kapalı, şık paketlerde rafları süslemeye başladı…

Tüketici alışkanlıklarının küçük ambalajlara yatkın olmadığı, marketlerin böylesine yaygınlaşmadığı, marka ve ambalaj nedeniyle nispeten pahalı olan ürünün tüketiciye ulaşmasının da, ucuz rakipleri karşısında rağbet görmesinin zor olduğu yıllarda Sinangil’ in marka olma çabası…

Güç bir süreçte markalaşma yolunda ilerleseler de, un sektörünün girdiği darboğazdan etkilenmeleri kaçınılmazdı..

Yanlış teşvik politikaları, bilinçsizce dağıtılan yatırım kredileri…

 Anadolunun dört yanında mantar gibi biten un fabrikalarının acımasız rekabeti sonunda pek çok sanayici gibi Sinangil grubunu da zora soktu…

İstanbul’un tüm elektrik direklerinin Sinangil logolu tabelalarla donatıldığı günlerden geriye siyah beyaz filmlere dekor olmuş görüntüler kaldı…

1980 lerin başında aile tesislerini ihracatta iddialı bir Konyalı girişimciye devretti..

Ama sadece fabrikaları…

Göz bebekleri saydıkları markalarını uzun süre korudular…

Derken 1990 larda onu da Kılıçlar A.Ş. ye satıp sektörden tamamen çekildiler..

Bugün Eksim Holding çatısı altında üretilen 20’ den fazla un çeşidi Sinangil markasıyla rafları süslüyor…

Zamanın ruhunu, trendleri yakalayabilmek…

Eski sahiplerine umduklarını vermeyen bir marka, değişen zaman ve zeminde yeni patronlarına beklemedikleri büyüklükte Pazar katkısı sağlayabiliyor…

Öykünün yadırganacak yanı yok..

Beni şaşırtan hatta rahatsız eden başka, bambaşka bir şey…

-Sokaktaki sade insanın bile Konya’ da doğduğunu bildiği bir markanın doğumunu, geçmişini sektörde faaliyet gösteren bir iş adamının bilmemesi mümkün mü?

-İş adamından geçtik, markanın gücünü anlatmak üzere Mersin’e gelen bir reklamcı çarpıcı Sinangil örneğini verirken, kökleri Konya’ya uzanan ve o kentle sembolleşen bir marka hakkında en küçük bir araştırma yapmaz mı?

Konuşmacının Mahcup olma riski kadar, dinleyicilere saygının gereğiydi bu…

 

**Düzenlenen son paneldeki konuşmacıları dinledikten sonra, MTSO’ nun davetli belirleme aşamasında daha seçici davranması gerektiğini düşünüyorum…

Kentlilik bilinci, dönüşümün önemi…

Kentlilik bilinci, dönüşümün önemi…

Konya’ lı, Gaziantep’ li, Kayseri’ li yaşadığı kenti sevmek bir yana, gurur da duyuyor..

Kentlilik bilincinin yansıması, dışa vurumu olan bir duygu bu..

Asıl soru ise daha farklı…

Nasıl oluyor da, yoğun göç almasına rağmen Antalya, Bursa gibi illerde bile görülmeye başlanan yaşanan kenti sahiplenme tepkisi neden Mersin’de görülmüyor?

Bunda kent hizmetlerinin yerel yönetimlerce adil biçimde dağıtılmaması, belli bölgelere ulaştırılmaması yanında tüm sivil inisiyatiflerin etkileri ölçüsünde sorumlulukları var..

Sağlıklı alt yapı yanında yeşil alanların, sosyal tesislerin, çocuk ve gençlerin yararlanacağı parklarla spor yapılacak mekanların, kentin her bölgesine siyasi ve etnik görüşlerine bakılmaksızın aynı duyarlılıkla götürülmesi elbette Belediyelerin işi..

Oysa kenti yaşayanlarıyla barıştırmak, çeşitli etkinliklerin içine almak yerel yönetimler yanında, pek çok kurum ve kuruluşun ciddi sorumluluk almasını gerektiriyor…

Kültür sanat etkinliklerinin, festivallerin, sergilerin ‘başka yerlerde var bizde de olsun’ anlayışının ötesine geçerek, her kesimden ve kesitten insanın katılımını sağlamamız gerekiyor..

Varoşların kentle barışmasının ölçüsü, bu tür etkinliklere katılım yoğunluğuyla orantılıdır biraz da..

Mersin’ in göç olgusundan şikayet edenlerin göz ardı etmemeleri gereken evrensel gerçek şudur:

Metropol olma potansiyeli taşıyan her kentin nüfus çoğunluğu azınlıklardan oluşur.

Kaldı ki bir zamanların küçük kıyı beldesiyken  bile yerli yabancı pek çok azınlığa kucak açmış Mersin bu özelliğin yabancısı da değildir..

Günümüzde göçten en fazla etkilenen İstanbul ve Antalya’ da yaşayanların çoğunluğunu başka yerlerden gelip yerleşenler oluşturuyor..

Mersin’in asıl sıkıntısı kendine özgü mahalleler oluşturanların kentle uyum sorunu..

Sorun yerel yönetimler kadar sivil toplum kuruluşlarının üstleneceği rolle aşılacak ciddiyette…

Kendilerini yerleştikleri kentin parçası olarak benimsemeyen göçmenler dışlanmışlıklarını geldikleri yörelerin küçük modellerini bu kentte oluşturarak aşacaklarına inanıyorlar..

Bu nedenle kendilerine özgü küçük Mardinler, Siirtler, Muşlar, Bitlisler yaratıyor, ilişkilerini onlarla sınırlıyorlar..

Yerelliği benimseyeceklerine, nimetlerinden yararlanamadıkları, hatta tanıma şansını bile kullanmadıkları kentteki yabancılıklarını yakın çevrelerine sarılarak gidermeye çalışıyorlar..

Mersin’ de yoğun biçimde ortaya çıkan ve bazen toplumsal tepkilere dönüşen sorun aslında Türkiye’ nin de temel sorunlarından biri..

AB’ ye girmeye hazırlanan ülkemizin müzakere sürecinde en fazla zaman ve kaynağını alacak konu entegrasyon konusunda Avrupa’ nın kentleşme modeline uyum olacak…

Kentsel yapımızı Avrupa standartlarına getirmekte göstereceğimiz performans..

Kentlerdeki yaşam kalitesini yükseltme konusunda Belediyelerimizden başlayarak tüm sivil örgütlere düşen büyük sorumluluklar var..

Önümüzdeki 10-15 yıla yayılacak çok zor bir yolculuğu gerçekleştirmek, yol boyunca da kentlerimizi çağdaş hale getirmek amacıyla yeniden inşa etmek zorunda kalacağız. Avrupa’nın 100 yılda gerçekleştirdiği çağdaş kentleşme sürecini 15 yıla sığdırma zorunluluğu sancılarını, sorunlarını da içinde taşıyor…

Ara sıra yorgun düşsek te, tünelin ucundaki ışığa kavuşmanın telaşı..

AB sayesinde kentlerimiz elektrikten suya, atık sudan çöpe her alanda yaşayanlarına standart ve eşit hizmetlerin sunulduğu yaşanılası yerler olacak..

Uygarlığın öncelikli koşulu da kent alanını yeniden yapılandırmayı gerekli kılıyor..

Birileri kokoreç standartlarıyla kafa bulsa da, bugünlerdeki gibi gündem bazen Kıbrıs’a kilitlense de, AB sürecinde asıl zorluk kentlerin yeniden yapılandırılmasında ve kentlilik bilincinin yerleştirilmesinde çekilecek…

Topu topu 10/15 yıl sürecek çileli, dikenli, iç ve dış tuzaklarla dolu yolculuğun sonunda refah toplumlarına erişmenin mutlululuğu…

Unutmayalım ki, AB’ ye tam üyelik hedefi Türkiye’nin Cumhuriyetle başlayan çağdaşlaşma sürecindeki en heyecanlı dönüşüm projesidir…

 

Çözmek için anlamak gerekiyor…

Çözmek için anlamak gerekiyor…

Narenciye ile ilgi son demeç AK Parti Milletvekili Ali Er’den…

Deneyimli Milletvekili sorunun ancak beş yıl içinde çözüleceğini ifade etmiş..

Beş yılın lafın gelişi  söylendiğini, bilimsel bir temeli olmadığını belirtmeye gerek yok…

Ali Er’le simgelediğimiz siyasilerden üreticiye, işletmecilerden ihracatçıya kadar bölgemizi yakından ilgilendiren narenciye –özellikle de limonda- konusunda son zamanlarda her kafadan bir ses çıksa da, çözüme yönelik somut, elle tutulur herhangi bir öneri paketi veya proje yok…

Yıllardır en kolay yönteme başvuruluyor…

Devletin kapısını çalıp, ihracatta ton başına verilen teşvik priminin arttırılmasını istemek…

Son yıllarda talep açık arttırmaya dönmüş durumda…

50 dolar/ton ile başlayan ihracat teşviki, bu yıl limon için ortalama 75 dolara çıkarıldı…

Şimdi hükümet kanadından Milletvekili Ali Er dahil koro halinde 100 dolar verilmesi isteniyor…

Sorunun temeline inmeyenlerin, hastalığın ne olduğunu anlamak yerine kulaktan dolma ilaçlarla günü savuşturma kolaycılığı…

En önemli rakibimiz İspanya’ nın, Güney Amerika’dan yola çıkıp son kalemiz Rusya’yı işgal eden Arjantin’in mevcut üretim miktarları, pazarlama için geliştirdikleri stratejileri gerçek anlamda konuşan yok…

Bu iki ülke yanında gelmekte olan asıl büyük tehlike…

Kuzey Afrika’da her yıl üretimini daha da geliştiren Mısır…

Kimseler bugün için hesaba katmasa da, büyük yatırımlarla geleceğe hazırlanan Libya…

Kaddafi’ nin ülkesi, eski gerginlikleri bir yana bırakıp, son yıllarda tüm kaynaklarını bir hayal projeye ayırdı…

Çölün 2 bin metre derinliğinde uyuyan yer altı suları çıkarılıp, döşenen 400 km lik devasa borularla Bingazi bölgesine pompalanıyor..

Burada oluşturulan suni göllere aktarılan sular kanallar vasıtasıyla toprağa verilecek…

Bâkir ekim alanlarında başlayan sebze, meyve özellikle de narenciye üretimi ile dünün terörist ilan edilen ülkesi zenginlik ve refah toplumu olma yolunda hızla ilerliyor..

Birkaç cümleyle özetlemeye çalıştığım “büyük nehir projesi” için bugüne kadar harcanan miktarın 40 milyar dolar olduğunu ve gelecek beş yıl içinde 20 milyar dolar daha kaynak ayrılacağını söylemek olayın büyüklüğü hakkında bir fikir verir sanıyorum.. (Türkiye’nin Cumhuriyet tarihindeki en büyük projesi sayılan GAP’a bugüne kadar yapılan toplam harcamanın 16 milyar dolar olduğunu not etmekte yarar var)

Gelelim narenciyede Türkiye ile rakiplerinin durumuna…

Dünya özellikle limon üretim ve tüketiminde doyum sınırında…

1960 larda 2,8 milyon ton olan dünya üretimi 2004 yılı itibariyle 12 milyon tona ulaşmış bulunuyor.. (Artış oranı %430)

Aynı dönemlerde dünya toplam meyve üretimi 191 milyon tondan 484 milyon tona çıkmış durumda.. (Artış oranı %250)

Bir başka deyimle limon üretimi diğer meyve çeşitlerine oranla neredeyse iki kat fazla büyüdü…

İspanya işte bu gelişmenin farkına vararak, 2000’ li yıllarda radikal bir dönüşüm planını uygulamaya koydu…

2001-2005 yılları arasında 300 bin hektar olan toplam narenciye alanlarının 70 bin hektarını yenileyip, ekili alan miktarını 313 bin hektara çıkarırken, ağırlığı mandarin ve portakala verdi.. (Yeni ekilen 32 milyon ağaç içinde mandarinin payı %50’ ye, portakalın payı %41’ e çıkarken, limonun payı %6’ ya geriledi)

2005 yılı yeni fidan dikim tablosu çok daha çarpıcı…

14 bin hektar alanda dikilen 7 milyon fidan içinde portakalın payı %61’ e çıkarken, limonun payı %3’e geriledi… (Tüm rakamlar sürekli yenilenen CLAM raporlarından alınmıştır)

Hızla değişen ve kendisini yeni küresel talebe adapte etmeye çalışan İspanya’ nın limonda tüm dünyayı saran olumsuz dalgadan kendisini kurtardığı söylenemez..

2005/2006 sezonunda 1 milyon ton limon üreten İspanya bunun 500 bin tonunu ihraç ederken (424 bin ton AB+72 bin ton diğer ülkeler), iç pazardaki tüketim 150 bin ton, endüstriyel olarak işlenen miktar 215 bin ton oldu…

Ürünün 204 bin tonu dalında kaldı…

Son açıklanan rakamlar “İspanya ürünün yarısını dahilde tüketiyor” iddiasının da pek gerçekçi olmadığını ortaya koyuyor..

AB ve Rusya pazarında İspanya’ yı tehdit eden ve Pazar kapma yarışında ne pahasına olursa olsun öne geçme mücadelesi veren Türkiye’ye gelince…

Ne yazık ki, üretim miktarı bile tam bilinmediği için el yordamıyla rekolte tahminleri ve ekili alan tespitleri yapılıyor…

Bu bakımdan en gerçekçi veriler ihracat rakamlarında saklı…

İspanya ve Türkiye’nin son üç yıllık limon ihracatı yeterince aydınlatıcı…

 

 

2003

2004

2005

İspanya

560

370

496

Türkiye

170

224

360

 

2006 yılı 11 aylık rakamları gösteriyor ki, Türkiye’de 2005 yılında tavan yapan limon ihracat rakamları gerek miktar gerek döviz girdisi bakımından %12 lik gerileme gösteriyor ve acımasız rekabet nedeniyle de gelecekte büyük sıçramalar beklenmemeli…

Rakamlardan anlaşıldığı gibi Türkiye’nin sorunu ihracattan çok, endüstriyel işleme alanında bir şeyler yapılması ve limon yerine alternatif ürünlere yönelmek…

O halde yapılacak şey belli…

Kısa vadede limon ihracatına verilen teşvikler uzun vadede endüstriyel işleme yapan tesislere yönlendirilmeli…

20 bin hektarlık toplam ekim alanının 15 bin hektarlık kısmını Mersin’in aldığı limon üretimi, belirlenecek bir plan dahilinde başka meyvelere kaydırılmalı…

Hiçbir şey yapılamıyorsa İspanya’nın limondan portakala doğru gerçekleştirdiği dönüşüme benzer bir strateji geliştirilmeli…

İç tüketim yanında endüstriyel işleme konusunda teknolojik gelişmelere açık yeni arayışlara gidilmeli..

Vade biçen kurtarıcılardan çok sektör kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmeli…

Tüm verilerin gösterdiği gerçek ortada…

Bilimin ışığında ve eli taşın altında olanların ortak akılla çıkışı bulması…