Teskere değil tezkere 1 Mart 2003

 

Ayıp değil ya.. İnsanlar her şeyi bilecek diye bir kural yok.

Ulusal medyada çapsız birilerinin yanlışını yerel medyadaki, bazı okuma araştırma tembeli arkadaşlar da sürdürüyor.

“Teskere” ile “tezkere”nin anlam bakımından birbiri ile uzaktan yakından ilgisi yok.

Teskere Farsça kökenli bir kelime. Eski Türkçede“sedye” anlamında kullanılıyor…

“Gel teskere” dersen izin belgesini değil sedyeyi çağırmış olursun.

Türk dil Kurumuna göre “Yapılarda malzeme taşımak için kullanılan, dört kollu ve iki kişinin taşıdığı tahta araç”a da teskere deniyor.

Bugün tartıştığımız kelimenin doğrusu ise “tezkere” dir.

Eskiden yazıp çizerken takıldıkları sözcüklerin doğrusu için bize başvuranlar, artık ayakları üstünde durdukları için, araştırmadan yazıp çiziyorlar.

Öyle olunca izin belgesi ile sedyeyi karıştırmaları doğal…

Mecliste görüşülüp karara bağlanacak olan “teskere” değil “tezkere” dir.

Arapça kökenli bir sözcük olup gerçek hali “tezkire” dir ..

-Pusula,

-Bir iş için izin verildiğini bildiren resmî kâğıt,

-Askerlik görevinin bittiğini bildiren belge,

gibi anlamlarda kullanılıyor.

Hükümetin meclisten geçirmeye çalıştığı tezkere ile ABD’nin Türkiye üzerinden Irak’a asker sevk etmesi, Türkiye’nin lüzum görülmesi halinde yurt dışına asker göndermesi konusunda iktidara yetki verilmesi hedefleniyor.

Hukukçu olmasam da 6 eylül 1990 tarihinde iktidardaki Akbulut başkanlığındaki ANAVATAN hükümetinin talebi üzerine, TBMM’ince kabul edilen karar yürürlükteyken, AKPARTİ hükümetinin yeni bir kararı meclisten geçirmesine gerek olmadığına inanıyorum.

Eylül 1990 dan yaklaşık 13 yıl sonra 27 şubat 2003 tarihinde TBMM başkanı Bülent Arınç’ın gizlilik kaydını kaldırarak halkın bilgisine sunduğu tutanaklar gösteriyor ki o tarihlerde meclisten geçen tezkerede kısıtlayıcı bir tarih olmadığı için adı geçen belge halen geçerlidir.

O tarihteki tezkerede, “Hudut ve şümulü Hükümetçe takdir ve tayin olunacak şekilde Türk Silâhlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine ve yabancı silâhlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına hükümet yetkilidir” denmektedir. Zaman sınırlaması koyulmayan karar bugün için de geçerlidir.

Hükümet belge ve gerçek ortadayken, ABD ile pazarlığa girişmiştir.

Genel kurmayın askeri, hükümetin ekonomik ve siyasi kaygıları giderildikten sonra TBMM’inden yeni bir tezkerenin onaylanması yoluna gidilmiştir.

İzlenen yol pazarlığı yürüten hükümetin ABD’ den zararların telafi edilmesi kaygısıdır.

ABD ile ekonomik ve stratejik ortaklığı olan, üstelik tarihinin en büyük bunalımlarından birini yaşayan Türkiye’nin dünya imparatoruna direnme ve pazarlık gücü ortadadır.

Çekiç gücün ülkemize gelmesine yol açan 6 eylül 1990 tarihli tezkerenin gizli görüşme tutanaklarını okurken, o gün muhalefette olan DYP genel başkanı Demirel ile SHP başkanı Erdal İnönü’nün meclis kürsüsünde söyledikleri ile bir yıl sonra iktidara geldiklerinde yaptıklarına baktıkça insan şaşkınlıkla küçük dilini yutuyor.

Gök kubbeyi belge nedeniyle hükümetin başına yıkan DYP ve SHP bir yıl sonra hükümet olduklarında tereddütsüz çekiç gücün süresini uzattılar.

Demirel muhalefet ve iktidardaki çelişkiyi hatırlatan gazeteciye şunları söylemişti:

“Ne yapayım kardeşim ülkenin dış borçları ortada, üstelik ABD stratejik müttefikimiz”

Demirel’in “dün dündür bugün bugündür” politikasının insanları şaşırtan yanı yok.

Oysa fareli köyün kavalcısı Baykal’ın CHP’si ne yapıyor?.

CHP iktidarda olsa ABD’ye karşı bugün AK PARTİ’nin gösterdiğinden farklı tavır sergiler miydi?.

13 yıl önceki tutanakları okurken, bilinenlerin konuşulduğu görüşmelerin neresinin gizli olduğunu takılıp duruyorum.

Hükümetler “devlet sırrı” sözcüklerinin arkasına sığınsalar da, gerçek bu değil.

Sanıyorum iktidarlar savaşın kirliliğinden utandıkları için tartışmaları kapalı oturumlarda yapmayı tercih ediyorlar.

Geleceği okuma sanatı.. 26 Şubat 2003

 

Bilgiye ulaşmak artık çok kolay.

Üstelik herhangi bir mali yük te bindirmiyor insanlara.

Sadece çağa ayak uydurmak, bilgiye nasıl ulaşılacağını bilmek, okuduğunuzu alıp özümseme yeteneğiniz varsa, gerisi kolay.

Dünya yeni çağın ilk belki de son savaşına hızla yaklaşırken, günümüzü, geleceği, yaşananları okumanın aslında ne kadar kolay, ama vizyon ve birikiminiz yoksa ne kadar zor ve çetrefilli olduğunu görmek için müneccim olmak gerekmiyor.

Bunu ulusal düzeyden yerel medyaya kadar her haber ve yorumda, her köşe yazısında çarpıcı olarak görebilirsiniz.

Karşımda aktüel ve çarpıcı örnekler duruyor.

Haftalardır AK partinin ABD’ ye karşı uyguladığı siyasetin çok akıllıca olduğunu, Cumhuriyet tarihinde Atatürk’’ten sonra ki en onurlu ve bilinçli politikanın bu ağzı süt kokan acemilikteki iktidar tarafından yürütüldüğünü söylüyorum.

Çıkarlarınızı düşünmediğiniz, kendinize özgü küçük hesapların içinde olmadığınız sürece, kaygılarınız ülkeniz adınaysa, böylesine politikaları gerçekleştirmeniz zor değil.

Gerçek ortadayken, yaşananları anlamakta güçlük çeken, birikimi olmadığı için şaşkınlıkla yalpalayanları izledikçe keyifleniyorum…

Yerel medyada resmi ilanla ayakta durmaya çalışan gazete duayenleri!, güçlü patronlarca desteklenen televizyonun vizyonsuz programcıları olan biteni okuyamasa da gerçek bu.

Süreci anlayamanlar, gelecekte bölgenin nasıl şekilleneceğini, ülkemize olası etkilerini de okuyamıyorlar.

Yaşananları kavrayamadıkları için de iki ülke arasında yürütülen müzakereleri “Kasımpaşa pazarlığı” sanıyorlar. Dilleri bu düzeyde olunca, okuma seviyeleri ne olabilir ki?.

Yüzlerce maddeden oluşan siyasi, ekonomik, askeri alandaki detaylı bir pazarlığı bu kadar ilkel okumanın altında tek bir gerekçe yatıyor .. CEHALET…

Bilgi çağının en önemli aracı günümüzde bilgisayar ve internet.

Gelecekte bunların yerini neyin alacağını şu anda kestirmek olanaksız olsa da uzun süre hayatımızın en önemli parçaları olacağı kesin.

Bilgisayar öyle masada gelen gidene hava atma amacıyla kullanılan aksesuar olmaktan çıktı.

Tüm yazışmalarımızın, dünyayı anlamamızın, üretim ve tüketimimizin olmazsa olmaz ürünü.

Bilgisayarda mouse (fare) ve klavye var.

Mouse tüketimi, klavye üretimi temsil ediyor.

Bilgisayarın başına geçtiğinizde mouse ve klavyeyi hangi oranlarda kullandığınıza bakarak geleceğinizi, bilgi çağındaki yerinizi rahatlıkla test edebilirsiniz.

Kimisi bilgisayarın başına oturduğu vakit sadece fareyi, kimisi de üretmek, ürettiklerini başka insanlara sunmak üzere klavyeyi kullanıyor.

Mouse ve klavye kullananların dışında bir kesim var ki, onların okuma, yazma, irdeleme, olayları yorumlama yetenekleri hiç yok.

En fazla on yıl sonra dünyada işlerliği kalmayacak valilik kurumuna, gücünü devletten alan emniyet müdürünün arkasında durup patron etkilemeye bilgiden daha fazla önem veriyorlar.

Bu nedenle geleceği hiçbir zaman göremiyor, önümüzdeki değişimin neleri getireceğini kavrayamıyorlar.

3 kasım seçimlerini de bu nedenle okuyamadılar. Bu nedenle yanlış atlara oynayıp battılar.

Irak ve Kıbrıs’taki gelişmelere değişimin penceresinden bakamadıkları için yalpalıyorlar.

Onlara bakarsanız AK parti tezkereyi meclisten geçiremezmiş.

Geçirse de çatlarmış.

Böylesine dar görüşlü,yaşananları okumakta sıkıntı çekenlere düz vatandaş olsalar sadece üzülürüz.

Oysa bu insanlar televizyonlarda, gazete köşelerinde birilerine ulaşıp ahkam kesiyorlar.

AK parti dünyanın tek imparatoruna karşı kendince geliştirdiği, bir politika yürütüyor.

İstediği anda her türlü tezkereyi meclisten geçirecek, güce ve iradeye sahip.

Bakanlar kurulundaki çatlak diye sunulan görüntülerin, milletvekillerinden yükselen muhalif seslerin tamamı oyunun bir parçası.

Bunu göremeyenler, yaşananları televoleci abileri gibi çatlama, patlama sanıyorlar.

Okumayı bilmeyenlerin yazmaya hakları olabilir mi…

Mouse ve klavye… Tercih sizin.

Her ikisinden habersiz zavallılara gelince, bilgi çağında onların yaşam hakkı bile olmayacak…

Anılar.. Anılar… 25.2.2003

 

Üşenmeden oturup sayınca bugüne kadar aldığı dokuz soyadından sonrasında yoruldum.

Hafızası iyi olan ortak arkadaşlarımız çok daha fazlasını sıraladılar.

Aslında 1974 lerden sonra Mersin İdmanyurdu’na başkan olmuş paralı insanlardan tutun da 90 lı yıllardaki vergi rekortmenlerine kadar; tüm çorbalarda tuzu, her şirket, kurum, kuruluşla ilişkisi oldu.

Valilerden güç alarak emniyet müdürlerini, emniyet müdürlerinin adını kullanarak şube şeflerini etkilediği dönemler geçmişte kaldı.

Kerameti kendinden menkul gücü sayesinde de iş adamlarını rahatlıkla bağlayıp çözüyor, aklınca memleketi yönetiyordu.

Aziz Nesin’in kemikleri sızlıyordur.

Zübük’ü yazarken, “İlham verecek böyle yetenekleri neden tanımadım” diye üzülmüştür.

Bendeki anıları Aziz Nesin’e öbür dünyada yeni bir “Zübük” yazdıracak kadar bol malzemeli.

Birkaç yazıyla, anıların kaybolmamasını, yeni zenginlerin soyadlarını bu tür tehlikelerden uzak tutmasını istiyorum. Kısacası tarihe bir not düşme kaygısı benimkisi..

Meslektaşlarının neden papaz dediklerini bilemem ama, papazdan çok bir aktörün yeteneksiz figüranına benziyordu.

Bu kentte önceleri Burhan Kânun döneminde Perşembe ve Tanrıverdi soyadlarıyla dolaştı.

Sonra güç ve paranın bende olduğunu görünce kısa süreliğine “Ayan” oldu.

Allahtan geleceği gören, lunpenlerden nefret eden bir babam vardı. Halen alamadığım benim için önemsiz borçlar dışında papaza fazla ütülmedim.

Arkadaşlığımız yıllarca sürse de o vakit geçirmeden adının sonuna Deveci’yi ekledi.

-Mehmet Fatih deveci anılarını kendisiyle birlikte götürmeden genç arkadaşlardan biri konuşturmayı başarsa,eminim ki Mersin gazeteciliğinde olumlu bir deprem yaşanır.-

Ardından Fatih Kurdoğlu ve Fahrettin Sabah’la gelen yeni dönem.

O günlerde Haluk Ulusoy’u tanıdı bizimkisi.

Ulusoy herkesten farklı zenginlikteydi. Ailenin Türkiye çapında otelleri, tatil köyleri vardı ..

Ayda en az bir kez dünyanın neresinde olursam olayım, papaz beni bir yerlerde bulur, İzmir’deki kuruluşlarımdan araba ve şoför tahsis etmemi rica ederdi..

Araba ve şoför..

Papaz perşembeden pazartesine kadar Ulusoy’lara ait Kuş Adasındaki otelde ülke sorunlarını birileri(!)yle paylaşır, Pazartesi dinlenmiş olarak Mersin’e dönerdi.

Ulusoy’un Mersin’le ilişkileri koptukça, bizimki Gediz Soyadını takmakta gecikmedi.

Adındaki yeni Gediz unvanıyla da uzun süre dolaştı.

Gediz ana menüsü yanında bir sürü garnitür soyadını yedekte bulundurarak…

Gediz denince dünya iyisi bu insana, papazın yazıp sahnelediği çirkin oyun geliyor aklıma.

Günün birinde papazla kavgalı(!) yerel gazetelerden birinde saçma sapan bir haber çıktı.

“Gediz’in Mezitli’deki petrol istasyonunun önüne Mezitli Belediyesi üst geçit yapacak” türünden bir uyduruk sipariş haber…

Gazeteyi mafya uzantısı diye o güne kadar aforoz etmiş papaz, Gediz’in hatırına(!) sorumluyu ziyarete geldi.

Kapalı kapılar ardında genel yayın yönetmeniyle halvet olunup iş bağlandı.

İlk yayınlarda üst geçit isteyen Mezitli esnafının ziyaretten sonra gazetede çıkan demeçlerinde tamamı geçit falan istemiyordu!!!.

Sonrasında; Gediz’in dost danışmanı papaz, binlerce gazetenin alınmış gibi parasını ödetti.

Zübük’ün son dönemini başka bir gün yazacağımıza söz verip, yazımızı kıssadan hisse anekdotla bitirelim.

Kilisenin sahtekar Papazını her sabah, genç çalışan uyandırırmış.

Papaz uyandırıldığında "Hava dışarıda nasıl" diye sorar,

Çalışan da "hava güneşli" veya "yağmur yağıyor" diye bilgilendirirmiş ..

Her seferinde Papaz, hava durumunu genç stajyerden öğrenip aynı şeyi tekrarlarmış…

– Bu Sır değil ki, Ben ve kutsal ruh, zaten bunu biliyoruz ..

Her gün yaşanan saçmalığa sinirlenen çalışan genç bir sabah, pencereleri, perdeleri açmadan kafadan hava durumunu özetlemiş:

"Hava güneşli, Papaz efendi" demiş .. Papaz da her zamanki cevabı tekrarlamış:

– Ben ve kutsal ruh, bunu zaten biliyoruz.

Genç çalışan birdenbire sinirle perdeleri açmış ..

-“Bir b.. ta bildiğiniz yok” demiş.

-“Dışarıda şakır şakır yağmur yağıyor.. Senin de, kutsal ruhun da, dünyadan haberiniz yok” ..

Mersin’de milyon dolarları medyaya aktarıp çalışanların raporları ile hava durumunu öğrenen kutsal ruhlara bakıyorum da, ne diyeceğimi gerçekten bilemiyorum…

Son söz: “Doğduklarında develerin hörgücü, papaz olacakların cübbesi yoktur”.

Yeni ufuklara doğru Mehmet Altan’ı dinlerken 24.2.2003

 

Mehmet Altan’ı dinlerken dalıyorum.

Bugün için önemli sayılacak ne çok şeyin 2050’lerdeki anlamsızlığını düşünüyorum.

Örneğin Türkiye ve dünyanın sıcak gelişmeleri ..

Günümüzün bilinen geçerli akçesi sanılan petrole dayalı senaryolar, paylaşım kavgaları.

Bölgedeki mevcut rejimlere yönelik bir savaş kapiya dayanmişken benim 50 yil sonrasini düşünmem çogu insana saçma gelebilir.

Oysa insan oğlu gelişme yolundaki büyük yolculuğuna devam ediyor.

Kozmosun sonsuzluktaki evreninden baktığınız küçücük küre ile geleceği belirleyen paradigmaların geliştireceği yeni dünya çok farklı boyutlarda gelişiyor.

Petrol yerine çok daha ucuza mal olacak soğuk füzyon kaynaklı sıfır maliyetli enerjiyi insanlık en geç 30 sene sonra kullanmaya başlayacak.

Güne

şin bir dakikada dünyaya ulaştirdigi enerji dünyanin yillik gereksinimine eşit.

İnsanlık aklını kullanıp değerlendirebilse;yakıtını, ısınmasını, fabrikalarının çalışmasını bedavaya getirebilecek.

Güne

ş merkezinde saniyede 657 milyon ton Hidrojen, 652,5 milyon ton Helyuma dönüşüyor.

4,5 milyon ton kütle, enerji olarak açığa çıkıyor. Evrenimizin var olmasının kaynağı bu enerji.

Güne

şin merkezinde dogal olarak gerçekleşen yayilan enerjinin kaynagini teşkil eden füzyon olayini bilim adamlarinin reaktörlerde elde etme günleri çok yakin…

Dünya bilginin pahalı ve zenginlerin tekelinde olduğu el yazması kitaplar döneminden ucuz sanayii dönemindeki matbaa dönemini 150 senede tamamladı.

Son 50 yılda bilgi çağının emekleme dönemindeyiz.

Telgrafın ilk günlerinde kelimesi 50 dolara birbirine mesaj gönderen insan oğlu bugün internet sayesinde sınırsız bilgiyi birbirine bedava iletiyor.

Washington’daki Kongre Kütüphanesinde mevcut 23 milyon kitabı saniyede bilgisayarınıza yükleyip yolda, okulda, sevgilinizin yanında okuyabilirsiniz…

Bilgi çağının günümüzdeki emekleme döneminde bile insanlık bilgiye artık bedava ulaşıyor.

Bilgiyi insanlığa sunan gelişim, enerjiyi de eşitlikten ve mutluluktan yana dünyaya sunacaktır.

ABD yapımı Uss Nebraska deniz altısını orada yaşayan 5 bin kişiyi düşünün.

Bu insanlar ısınıyor, aydınlanıyor, yıkanıyor, gemileri yol alırken yemek yiyip, kitap okuyorlar.

Günümüzün ilkel yöntemlerinde bile 100 gram radyo aktif madde tüketen kiloluk reaktör 20 yıl boyunca yakıt ikmaline gerek duymadan, dünyanın en büyük deniz altısını besliyor.

On yıla kalmadan Kosmozu keşfe çıkacak bir koloniyi taşıyan uzay gemisi güneşten alacağı enerji ile evrenin bilinmezlerine binlerce yıl sürecek bir serüvene dalacak.

Güne

ş enerjisinden beslenecek gemi, ayricalikli dünyalilara vatan olacak. Gemide yaşlananlar ölürken, klonlamadan, bildik yöntemlere kadar insan hayvan her türlü organizma istenilen oranda çogalacak.

Ulus devlet korkular

ı biterken, dünya vatandaşlığı yerini evren insanlığı kimliğine bırakacak.

Çoğu insandan habersiz ufuklardaki bu geleceği okuyup, görürken günümüzün kısır kavgalarına muhatap olma dayanılmaz bir olgu.

50 yıl ötesini bilgelerle okuma yazma,belki de yaşama şansın varken, Ülkendeki hırsızlıkları, yolsuzlukları, izlemek, yazmak zorunda kalmanın yaman çelişkisi bunun adı…

Arkada

şin biri ziyaretime gelmiş anlatiyor.

Son y

ıllarda yaşanan milyarlarca dolarlık sahtekârlıktan sonra hükümet sağlık malzemeleri ithalatında kullanılmış makine, teçhizatın yurda girişini yasaklamış.

Ellerine sağlık ne güzel olmuş diyorum

İyi de, bugüne kadar yapılanlar sorgulanmayacak mı?.

Hangi gümrük komisyoncusu eliyle, sahte faturalarla üç kuruşluk malzeme yüksek fiyatlara hangi kurumlara kakalandi?.

DGM savcısı neşter operasyonunu yürütürken anlaşıldı ki, kalp ameliyatında kullanılan 50 dolarlık cihaz gümrüklerden 500 dolarlık sahte evrakla millileştirilerek SSK’ya 1000 dolara satılmış. Gümrüklerde ellerini kollarını sallayarak işlerini yürütenler, çaldıklarının vergisini bile vermemek için ucuz malları yüksek sahte faturalarla yurda sokmuşlar.

Türkiye’de son on yılda sosyal güvenlik kurumlarının soyulmasında çalınan 50 milyar doları aşkın paranın ne kadarı, başka ülkelerden sıfır gümrükle ithal edilen Avrupa patentli hurda tıbbi cihaza, malzemeye aktarıldı?.

Medya gücünü kullanarak kaç gümrükçü,hangi gümrüklerden sağlık ürünleri başta olmak üzere kullanılmış makineyi yeni diye yurda soktu???

Mersin’de bu i

şler yapildi mi? Yapildiysa kimler hangi güce dayanarak işlerini yürüttüler?.

Sorular, hırsızlıklar, yazacaklarımız çok ama köşemiz sınırlı.

şe bizim degil mi başka bir gün devam ederiz…

Siyaset analizleri kimlere kaldı! 22 Şubat 2003

 

Bir arkadaşımın uyarısıyla Mahalli televizyonlardan birinde ahbap çavuşların Irak’taki gelişmelerle ilgili tartışma! programını ibretle izliyorum.

Bugünkü hükümeti seviyelerine göre eleştirmeyi alışkanlık haline getiren Üç kafadar bir araya gelmiş işkembe-i kübradan sallıyorlar.

Ulusal televizyonların AK partiye en muhalifinde bile, bugüne kadar bu düzeyde sözler işitilmedi.

Kafadarlar,Irak’la ilgili yürütülen çabaları yerden yere vuruyorlar.

Keyif onların olunca bu kısmı beni ilgilendirmiyor.

Ama zamanla seviye bir yerlere doğru gidiyor.

Dünyayı, değişimi, yaşananları anlamakta güçlük çeken biri AK parti hükümetinin girişimlerini “Kasımpaşa pazarlığı” olarak nitelendiriyor.

Yanındaki abisi söylenenleri toparlayacağına, hızını alamıyor. Beter sözler söylüyor.

Sonuçta sorumsuz yayıncılıkla kuruluşlarını ve ekmek yedikleri patronlarını iktidar ve AK partiye oy vermiş milyonlarca seçmene karşı güç durumda bırakmak için, provokasyonlarını son gaz sürdürüyorlar.

AK parti hükümeti Atatürk döneminden sonraki en onurlu, kişilikli, bilinçli dış politikayı izliyor.

Tarihin yeniden yazılacağı bölgede, komşularını, islam alemini, ayağa kalkmış dünya kamuoyunun tepkilerini de göz ardı etmeden, ABD’yle ilişkileri dengeli sürdüreceği bir yol bulmaya çalışıyor.

Beğenir ya da beğenmezsiniz. Birikimi olan insanların akıllarının erdiği konularda söz söyleme, eleştirme hakları vardır.

Seviyeli olmak, yanında çalıştığınız insanları zor durumda bırakmamak koşuluyla.

Güçlü bir iktidarın sürdürdüğü görüşmeleri “Kasımpaşa pazarlığı” olarak nitelendirmek yakışık alacak bir söylem mi?..

Vizyonunuz yoksa, dünyadaki değişimi, gelişmeleri okuyamıyorsanız susar oturursunuz.

Patronunuz milyon dolarlık oyuncağı elinize vermiş, kafanıza göre takılır, dostunuz postunuzla muhabbet eder yer, içer, eğlenirsiniz.

Çıkıp size iş ve aş veren insanları güç durumda bırakmanın, kendilerine yöneltilecek eleştirilerde zor durumda bırakmanın, zayıf düşürmenin alemi var mı?..

** ** ** **

AKDENİZ TOPLANTILARI… MEHMET ALTAN…

İstanbul’da Taksim, İzmir’de Hilton toplantılarını yıllardır gıpta biraz da kıskançlıkla izliyorum.

Entelektüel birikime sahip insanlar her iki kentte ayın belli günlerinde, seçtikleri konuları bir araya gelip tartışıyorlar.

Geleceğin vizyonlarının önem kazandığı günümüzde, bu tartışmalardan kendileri, kentleri adına yeni bilgiler, kazanımlar elde ediyorlar.

Sonunda Mersin’de böylesine bir platform için ilk adım atıldı.

Mesiad Yüksek İstişare Konsey Başkanı Mustafa Güler’in girişimleri, Mirza Turgut’un inanılmaz gayretleri ile Akdeniz toplantılarının ilki geçtiğimiz Cumartesi günü Merit otelde gerçekleştirildi.

Konuk prof. Dr. Mehmet Altan dostumuz…

Çağrılanların sayısına göre düzenlenmiş salon tek sandalye boş kalmamak üzere doluydu.

İlk toplantı küreselleşme, ulus devlet, 21. Yüzyıl vizyonu, konuşmacı da Mehmet Altan birikiminde biri olunca çok keyifli bir Cumartesi geçirdik.

Sanıyorum katılanların çoğu, üstümüze gelmekte olan bilgi çağının yaratacağı yeni dünyanın nasıl şekilleneceği konusunda çarpıcı ip uçları yakaladılar.

Günümüz paradigmalarına göre kurgulanmış, ulus devletin yarattığı zihinsel hapishanelerde yaşayan çok beyin için yeni pencereler, yeni ufuklar açıldı.

Her toplantı, seminer ve sempozyumda ilk on dakikadan sonra insanların ilgisi dağılır, yavaş yavaş tüymeler başlar.

Cumartesi olmasına rağmen katılımcıların sonuna kadar ilgiyle tartışmaları izlemesi güzeldi.

Kötü hava koşullarına rağmen Mersin’e gelen Altan hoca ve Toplantıyı düzenleyenlere teşekkürler.

Bu seviyesi ve katılımcı zenginliği ile Akdeniz toplantılarının devamı dileğimizdir.

Bilgi toplumu: üçüncü dalga 21 Şubat 2003

Bilgi toplumu: üçüncü dalga
 

Alvin toffler’ı dünya futurist olarak adlandırıyor.

Gelecekçi, gelecek ustası, ne derseniz deyin, 1928 doğumlu döküm işçiliğinden gazeteciliğe kadar değişik alanlarda çalışan bir dahi o.

Alvin Toffler’in 1970 lerin sonunda yayınlanan ‘Üçüncü Dalga kitabında yazılanları insanlığın kavraması için yılların geçmesi gerekiyordu.

Kitapta söz edilen Dalga kuramına göre dünya günümüzde üçüncü dalgayı yaşamaktadır.

Toffler’a göre “Birinci Dalga” tarım aşamasıdır, “İkinci Dalga” sanayi aşaması, “Üçüncü Dalga” ise bugün içinde bulunduğumuz bilgi ve iletişim teknolojisi aşaması.

Yine Toffler’a göre “Birinci Dalga” 1000 yılda ortaya çıkabilmiştir. Oysa “İkinci Dalga” sadece 150/200 yıl sürdü. “Üçüncü Dalga” ise kitap kaleme aldığında 50 yılını doldurmamıştı.

Toffler’in kuramından yola çıkarsak gücü; birinci dalgada toprak, sanayi aşamasında ‘üretim araçları’, içinde bulunduğumuz üçüncü dalgada ise ‘bilgi’ belirledi.

Çalışmayan ülkeler iki dönemde dalga geçtikleri için, üçüncü dalgayı da ıskalayacaklar.

Mustafa Kemal’in “Köylü Milletin Efendisidir” söylemini gelişmiş ülkelerin değişimine inat halen sloganlaştırmaya devam ediyoruz.

Geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerdeki tarımın istihdam içindeki payı bile dünyanın nasıl bir değişim içinde olduğunu ve Türkiye gibi ülkelerin ne denli geride kaldıklarını göstermeye yetiyor.

Ülkemizde çalışanların %40 ı tarımda varsayılırken, gelişmiş ülkelerde bu oran %5 in altına düşmüş bulunuyor.

Üstelik o ülkeler düşük istihdam rakamlarına rağmen üretimde mucizeler yaratırken, ülkemiz tarımından yoksulluk fışkırıyor.

Toffler üçüncü dalgayı şöyle tanımlıyordu:

“Yeni uygarlık o denli farklı ki, doğrudur diye bellemiş, benimsemiş olduğumuz bütün eski görüşlerimizi zorlar. Eski düşünce tarzları, eski formüller, öğretiler, ideolojiler, geçmişte ne denli yararlı olmuş olurlarsa olsunlar, artık bugünün gerçeklerine uymamaktadır.

Yeni değerler ve teknolojilerin, yeni jeopolitik ilişkilerin, yeni yaşam biçimleri ve haberleşme yöntemlerinin etkisiyle ortaya çıkan bu dünya, yeni fikirleri, yeni benzetmeleri, yeni sınıflandırmaları ve kavramları da gerektiriyor.

Yarının embriyon halindeki dünyasını dünün kalıpları içine sıkıştıramayız

Bütün bu yıkıntıların, çöküntülerin ortasında yeni doğuşların, yeni yaşamların belirtilerini şimdiden görebiliriz. Açıkça tartışmaya yer bırakmayacak biçimde görülecektir ki, aklımızı kullanırsak ve biraz da talihimiz yaver giderse, yeni ortaya çıkacak uygarlık, şimdiye dek gördüklerimizden çok daha sağlıklı, çok daha mantıklı, çok daha dürüst, çok daha demokratik olacaktır”

Bilginin getireceği değerler arasında demokrasinin başı çekmesi boşuna değil.

Gelişmenin, büyümenin, refahı yükseltmenin yolu katılımcı demokrasiden geçiyor.

Köylülüğü üretken tarıma çevirememiş bir toplum nasıl ‘bilgi’ çağını yakalayacak?

Hattatların çıkarları bozulmasın diye yüz yıl matbaaya şeytan icadı gözüyle bakmış “bir ırkın ahfadı” kaçıp gitmekte olan üçüncü dalga trenini kaçırmadan yetişecek mi?

1093 tescilli patente sahip Edison’un icat ettiği elektrik ampulleri Newyork sokaklarını aydınlatırken, kadınlarımız cılız hayvanların çektiği kağnılarla cepheye mermi taşıyorlardı.

Toffler ‘Üçüncü Dalga’ yı kaleme aldığında kişisel bilgisayarlar henüz bulunmamıştı. İnterneti de kimse bilmiyordu. Cep telefonlarının dünyayı esir alması için de 15 yıl geçmesi gerekecekti.

Ama zaman Toffler’ı haklı çıkardı.

Ona göre bilgi çağı yaklaşıyordu. Bilgiyi elinde tutan güce ve zenginliğe kavuşacak.

Türkiye’nin üstüne gelmekte olan dalganın altında kalmadan, bilgi çağını da kaçırmadan neler yapması gerektiğini soranlara Toffler yıllar önce şunları söylüyordu:

“Türkiye’nin ucuz iş gücüne dayalı bir üretim modeli benimsemesi yanlıştır.

Dünya pazarında eksikliği duyulan ve iddia sahibi olunacak bir dalda yoğunlaşın ve mutlaka ama mutlaka yüksek teknolojiye (hi-tech) geçin.

Türkiye olarak Amerika’daki Silikon vadisinde devlet destekli şirketler kurun.”

Yıllar futurist Toffler’ı Türkiye konusunda da haklı çıkardı.

Özcan ısınmaya başlamış.. 20 Şubat 2003

 

"Özcan Isınmaya başladı’

haberler yeniden gündeme taşındıkça gülümsüyorum…

Macit Özcan’a da, manşet çekenlere de kolay gelsin.

Bu gidişle Özcan ısınıncaya, ya da birileri ısıtıp sahaya sürünceye kadar maç bitecek.

Bakıyorum haber yoksulu, okuma sorunlu birileri benim haftalar önce yazdığım köşe yazısını yeni bir şeymiş gibi allayıp pullayıp 404 le yapıştıkları tv ekranlarına taşımışlar.

Ayıp değil ya, yeni duydukları için, onlara göre bomba olan habere göre:

Macit Özcan CHP’ye koşulsuz gelirse partiye kabul edilecekmiş.”

5 şubat 2003 tarihli Bugün Mersin gazetesindeki köşe yazımızı okuyanlar, yeni diye satılan haberin tazesini bulabilirler ..

Merak edenlere yazının o kısmını tekrar verelim:

“Hüsamettin Özkan ve İstemihan Talay YTP den istifa ederek İsmail Cem’le yollarını ayırmışlar.

İkiliden Özkan Ağar’ın Doğru yol partisine giderken, Talay CHP’nin kapısını çalacak.

Bu durumda işin Mersin boyutunda Macit Özcan’ın çok sevdiği, kader birliği yaptığı Özkan’la yolları ayrılırken, Talay’la birlikte hareket ederek CHP’ye birlikte katılmaları sürpriz olmaz.

Geçen hafta sonu birlikte olduğum bir CHP’li üst düzey yöneticiye kafamdan geçen olası senaryoyu sordum. aşırı tepki vermedi.

Söyledikleri çok ilginçti.

“Gelen herkese kapımız açıktır. Ama kimse makam pazarlığı ve ön koşullarla gelmesin.”

Söylenenlerin özeti şu:

Özcan eğer CHP’ye rütbesiz er olarak, koşulsuz katılırsa, CHP tepki göstermeden kendisini bünyesine katacak.

“Büyük Şehir Belediye Başkanlığı şartıyla gelirim”

derse nikah zora girecek.”

Bombayı patlatanlara bağışlayalım ama, haber öyle olmaz, böyle olur.

O medya üstadlarına(!) söylenecek çok şey var da, benim yerim ve zamanım yok ..

Değmezleri boş verip ‘CHP ve Macit Özcan’lı’ temcit pilavına gelelim.

Ya CHP’liler anlatamıyor ya da Özcan anlamak istemiyor.

CHP genel merkezinin tavrı aylardan beri bellidir: koşulsuz gelecek Özcan’ı CHP alır.

Aslında parti üyeliğine uygun herkese CHP’nin de diğer tüm partilerin de kapıları açık.

Başkanlık garantisi isteyecek Özcan’la CHP’nin işi olmayacağı ilk günden beri belli.

Birilerinin ‘politik Devrimcisi’ Akif Serin’in YTP’ si dışında hiçbir parti de kimseye

“gel başkan adayımızsın diyemez”

Partiye girer kendinizi gösterirsiniz. Gerisi önce Allaha sonra CHP’de Baykal’a kalmış…

YTP mi??…YELLER ESİYOR O SEVDANIN ŞİMDİ YERİNDE… Kafalarda sorular var.

Trilyonlar yiyen, ‘Çin’den ithal granitli’ Cumhuriyet Meydanına nazır YTP il binasının kirasını bu yıl kim ödeyecek?.

Ben elçiyim. Birileri merak etti, onlar adına soruyorum.

Umarım bonkör Özcan’ın pamuk elleri nasırlaşmamıştır. Ödemezse?…

Bu krizde, yarı fiyatına ben talibim. Yemin olsun “Özcan’ı unutmayanlar derneği” kuracağım.

Şaka bir yana; Özcan inanılmaz stratejik hatalar yaptı. Bıkmadan da devam ediyor.

Koskoca başkanın çevresinde, acı da olsa doğruları söyleyecek bir allahın kulu kalmadı mı?.

CHP’ ye girme işi öylesine sulandırıldı ki açılıp içilmeyen gazoz gibi işin tadı kaçtı.

Bu saatten sonra CHP’den Özcan’a, Özcan’dan da CHP’ye hayır gelmez.

Esasen YTP macerası ile boyunun ölçüsünü almış olan Özcan’la CHP arasında kan uyuşmazlığı olduğu bal gibi ortada.

Yola çıktığı tüm insanları teker teker gömüp, çevresini Karacaahmet mezarlığına benzeten anlayışla yerel yöneticilik, büyük şehir belediye başkanlığı yapılabilir mi?.

Yıllardır arkadaşlarını koruyan, kendini siper eden Celal Doğan’dan ilham alamaz mıydı?

Sanıyorum devrimcilerle aslan sosyal demokratlar arasında ahde vefada farklı ölçüler geçerli.

Şimdi etrafında “Aslansın, sen seçime gir siler süpürürsün, bağımsız gir, Mersin senindir” diyen son kafilenin seçimden bir gün sonra ne yapacaklarını ben görüyorum da Özcan’ın bilmemesi mümkün mü?…

Teşekkürler Ekizer 18 Şubat 2003

 

Bizi bilen bilir. Gidenlerin peşinden agit döküp, gelenlere övgü dizenlerden olmadik.

Günümüzün mersin Emniyet Müdürü Ekizer’den önceki Müdür vekili Küçükbarak’la kişisel sorunumuz olmamasina ragmen yildizlarimiz barişmadi.

Duyarlı her insan gibi; yöntemlerini, yetkilerini zorlayan davranışlarını benimsemedik.

Bizce Küçükbarak’ın açmazı Mersin’e tayin kararını imzalayan Yücelen’in talimatlarına bağlı olmasıydı.

Oysa Türkiye gibi devlet geleneklerinin hakim olduğu ülkelerde yöneticiler, kendilerini atayanların değil kanunların doğrultusunda yürürler.

Mersin kozmopolit bir kent.

Her rengin, fikrin, aykırı da olsa düşüncenin yeşerme iklimi bulduğu ilginç bir şehir.

Bu kentte Küçükbarak, yıllarca esen barış ortamını terk edip, gereksiz gerginlikler yarattı.

Bazen belde belediye başkaninin görevini üstlenip kaldirim teftişine çikti, bazen de büyük şehir başkanligina soyunup, ana arterlerdeki tabelalara takti.

Yetki karmaşasi yaratan uygulamalarini bizler eleştirirken, yerel medyaya konuşlandirilmiş bazi yagadanliklar övgüler dizip arkasinda saf tutmakta beis görmediler.

İş öyle boyutlara taşındı ki, sayısı üçü bulmaz “medya mensubu!” emniyet müdürünün üç adım gerisinde kaldırım teftişine çıktı.

Mersin gibi bir ilin emniyet müdürü belediye ba

şkanlarinin işlerini üstlenirken, arkasinda duran koca adamlar belediye zabitasi olmaktan gocunmadilar…

Küçükbarak’ın bu kenti el arabalarından temizlemesi elbette güzeldi. Ama o yoksullara iş ve aş bulma konusunda çaba göstermemesi, bir şeyler yapmak isteyen belediye başkanlarını kösteklemesi yanlıştı.

Seçim ortamına girildiğinde, ülkede adil ve herkese eşit uzaklıkta devleti bekleyen vatandaş, iktidar partili gibi hareket eden bürokrasi ile 1945 lerden sonra yeniden tanıştı.

İç işleri Bakanı Yücelen, meydanları doldurmak için, bindirilmiş kıtaları komşu bölgelerden Mersin’e taşıtırken, tarafsız olması gereken bazı atanmışlar yardıma koştular.

Seçim yasaklarının başladığı günlerde, iç işleri bakanının tarafsız, emniyet teşkilatlarının bağımsız olmasını bekleyenler, devlet kurumlarının konukevlerinde, iktidar torpilli seçim otobüs çalışanlarının ağırlandığını ibretle izlediler.

Ve 3 kasım seçimleri. Anaların ak sütü helal oylarla 1950 ve 1983 benzeri beyaz bir ihtilal..

3 yıl önce %22 oyla birinci olanlar kasım seçimlerinde yedikleri tokatla sonunculuğa düştüler.

ANAP’ın birinciliğine oynayan gözü kara bürokratlar parlamentodaki partilerle sandığa gömüldüler.

3 kasım seçimlerinden sonra iktidara gelen AK Parti hükümetinin ilk işlerinden biri Mersin Emniyet Müdür vekilinin yerine sayın Ekizer’i tayin etmek oldu.

Ülkede ta

şlarin oynadigini göremeyenler, Kentteki degişimi, atamanin zamanlamasini, inceligini de kavrayamadilar.

Başka bir kesim ise klasik davranişini sergileyip, islak mendillerle salya sümük agladi. En büyük talihsizlik ise Merkeze alinan eski vali sayin Tig’in Küçükbarak’a plaket verirken söyledigi akla, mantiga, sigmayan, geçmişe yönelik talihsiz sözleriydi.

Mikrofon ve kameralar

ı kapatıp, benimle ilgili söylediklerini, Allaha ve tarihe havale ediyorum.

Ama kendisi ve Küçükbarak gelmeden önceki Mersin’i "karanlık güçlerin cirit attığı dönem" olarak anması affedilemez.

Kozmopolit ve zor yapısına rağmen Türkiye’nin huzurlu şehrini vali bile olsa kimsenin "karanlık güçlerin cirit attığı bir dönem" olarak damgalamaya hakkı yoktu.

Mersine kendisi ve Küçükbarak’tan çok daha fazla hizmet etmiş pek çok insana küfür gibi gelen, masa mezesinden başka anlami olmayan sözlere Mirza Turgut ve Abdullah ayan dişinda tepki gösterilmemesini anlamakta halen güçlük çekiyorum.

Bugün bazıları arkasında gezemedikleri için beğenmese de, Ekizer’e teşekkür borcum var.

15 şubat günü Türkiye’nin çogu yerinde oldugu gibi Mersin’de de savaşa hayir gerekçesi ile bazi gruplar gösteriler düzenlediler.

Gözlemlerine de

ğer verdiğim insanlar, Ekizer’in olaylara müdahale yöntemlerini, kurduğu insanca ilişkiyi, küçük çocukların ailelerine teslimi sırasındaki davranışlarını biraz da şaşkınlık ve hayretle anlattılar.

Bu sayede kontrolden çıkabilecek gösteriler, planlar boşa çıktı. Akıl galip geldi.

Gerginliklerden bıkan, ‘DÜNYA KENTİ’ olmak için tutuşan kent adına Ekizer’e teşekkürler.

Mersin bazılarının iddialarının aksine, son 15 yılda -3 kasımdan önceki kısa dönem hariç-

barış içinde oldu, dileğimiz yeniden yakaladığı barış ve sevgiyi sonsuza kadar sürdürmesidir

Bir bu eksikti.. Sıra Kıbrıs’ta .. 17 Şubat 2003

 

Taşların yerinden oynadığı Ortadoğu aktörlerin tümünün değişeceği satranca sahne olurken, Türkiye 3 kasım seçimleri ile bölgede ilk değişimi gerçekleştirdi.

Halk demokratik yollarla beyaz ihtilale imzasını attı.

Meclisteki tüm partiler kaybolurken, halk muhafazakar Ak partiden yana oy kullandı.

1999 seçimlerinin üzerinden 3,5 yıl geçmeden tartışılmaz galip Ecevit’in Demokrat sol Partisi birincilikten sonunculuğa doğru trajedik düşüşü yaşadı.

Bölgedeki değişim için sıra Kıbrıs’ta.

Önce Rum kesimi ardından KKTC ardı ardına yeni başkanlarını seçecek.

Klerides ve Denktaş gibi iki eski komitacı yerine, uzlaşmacı, barışçı başkanların seçilmesi halinde önce Kıbrıs ardından tüm bölge için ılıman bir iklimin oluşması bekleniyordu.

Oysa özlemler ve gerçekler farklı şekilde gerçekleşiyor.

KKTC’den önce Kıbrıs Rum kesimi başkanlık seçimleri 16 şubat 2003 tarihinde yapıldı.

Papadopulos adındaki eski EOKA’cı, Klerides’ten daha şahin bir avukat seçimin galibi..

Papadopulos’un başkan olması Kıbrıs’taki görüşmelerin dinamitlenmesi, barışın bir başka bahara kalması anlamını taşıyor.

Bu satırlar yazılırken Denktaş’ın Rum seçimleri ile ilgili yorumları gelinen noktayı özetliyor.

Klerides yerine düşmanca söylemleri olan Papadopulos’un seçilmiş olmasından dolayı bir yandan üzülmüş gibi görünen Denktaş, aslında ellerini ovuşturuyor.

Kıbrıs’ta Rum ve Türk tarafları için uzlaşma noktasındaki son durak 28 şubat yaklaştıkça oynanan bir büyük oyun, barış yerine yeni bir kavgayı gündeme taşıyor.

Denktaş’ın tebrik bile etmeyeceğim dediği, uzlaşmaz Türk tarafı liderine, kavgada yardımcı olacak sertlikte bir insan Rum kesimine başkan oluyor.

Yeni lider tüm Rum göçmenlerin Türk kesimine geri dönmesini isteyen, Karpaz dahil Kıbrıs’ın tamamına yakın bölümünün Rumlara ait olduğunu ileri süren, radikal bir şahin.

O kadarla kalsa iyi.. Kişisel Sicili de temiz değil.

Dünyanın güçlü ekonomi gazetelerinden Financial Times’in 2002 temmuzundaki yayınlarını okuyan benim gibi insanların yazılanları unutması mümkün değil..

"İki savaşı finanse eden küstah Kıbrıs bankası" başlıklı haberde, 1992-96 yıllarındaki Bosna, 1998-99 yıllarındaki Kosova savaşlarında Miloşeviç’in Birleşmiş Milletler ambargosunu delmek için paraları Kıbrıs’taki Kıbrıs Halk Bankası’na gönderdiğini, bankanın paraları adadaki paravan Yugoslav şirketlerine devrettiğini, bu şirketlerin İsrail’den askeri malzeme satın alıp, silah ve askeri malzemenin de Sırp ordusuna teslim ettiğini anlatıyor.

Yugoslavya merkez bankası başkanına dayandırılan haberde 1992 ila 1994 yıllarında Kıbrıs’a aktarılan para miktarının 4 milyar doları aştığını yazan Financial Times, "Yaptığımız araştırmalar, Yugoslavya’nın ambargo delme girişimlerine karşı önlem almak yerine Kıbrıs’taki elit grubun girişimleri kolaylaştırdığını gösteriyor. Bu grubun kilit isimleri arasında Kıbrıs merkez bankası başkanı, Halk Bankası Başkanı ile seçkin bir avukat ve 2000 yılından bu yana ikinci büyük partisi, Demokratik Parti lideri Tassos Papadopulos da yer alıyor." diyor.

Gazete, Miloşeviç’in ambargo delmesine yardımcı oldukları ortaya çıkan Kıbrıslı bankacı ve politikacıların yaptıklarından hiç de pişman görünmediklerini belirtiyor ve Halk Bankası Başkanı Lazarides’in "Biz yasadışı bir şey yapmadık. Ne de olsa bankaların görevi para kazanmaktır" dediğini aktarıyor.

Financial Times, 1992 yılında Birleşmiş Milletler’in Yugoslavya’ya yönelik ambargosundan önce Kıbrıs’taki Yugoslav off-shore şirketlerinin sayısı bin dolayında iken, ambargo kararının ardından sayının 7 bine yükseldiğini belirtiyor. Yugoslavya’dan çimento torbalarına saklanarak getirilen nakit paraların yasal limitin çok üzerinde olmasına karşın Merkez bankasının buna ses çıkarmadığı yazılıyor. Halk Bankası ve Yugoslav devlet bankası Beogradska Banka’nın hukuk danışmanı olarak görev yapan Tassos Papadopulos’un durumu ayrı bir makalede yeniden inceleniyor.

"Miloşeviç’in karmaşık finans ağına takılan Kıbrıslı" başlıklı bu yazıda, Eski bir EOKA örgütü üyesi olan Papadopulos’un 24 yaşında ülkenin en genç bakanı olduğunu ve Kıbrıs’ta sosyal sigorta sistemini kurarak sol kesimler arasında popüler hale geldiği belirtiliyor.

Financial Times, ‘Papadopulos’un Miloşeviç yönetimiyle bağlantıları nedeniyle, Kıbrıs’taki Batılı diplomatların sık sık şikayetine neden olduğunu,ABD’nin 1990 yılların ortasında gizlice Papadopulos’u kara listeye aldığını iddia ediyor.

Bu bilgiyi pekiştirmek için son yıllarda 4 temmuz ABD milli kurtuluş gününe çağrılmayan tek parti liderinin Papadopluos olması gösteriliyor.

16 şubatta Kıbrıs Rum kesiminin başkan olarak seçtiği Papadopulos’un sicilini görüp, kavgalarla geçecek, yeni süreci tahmin etmek hiç te zor değil…

Ortadoğuda silahlanma yarışı 10 Şubat 2003

 

Yıllardır sona eren Sovyet tehdidine karşın ABD’nin yeşil kuşak oluşturduğu sosyalist kesime yakın tüm ülkelerde silahlanma yarışı alabildiğine devam ediyor.

Üstelik bu ülkelerin yanında Saddam tehdidine karşı önlem arayışına giren petrol zengini Ortadoğu ülkelerinde de abartılı şekilde savunma ve silaha para ayrılıyor.

2000 yılında dünya genelinde savunma harcamaları 756 milyar dolar iken, 2001 yılında bu rakam 839 milyar dolara fırladı.

2002 yılında ise dünya ülkelerinin savunma bütçelerinin bir trilyon doları aştığı tahmin ediliyor.

Savunma bütçelerindeki aslan payı Amerika birleşik Devletlerinin.

Dünya silahlanma yada savunma bütçelerinin %40 ını yeni imparator ABD harcıyor.

Amerika harcadığı paradan fazlasını üretim yapan ABD şirketleri vasıtasıyla tekrar ülkesine çekmeyi beceriyor.

Amerikan silah tröstleri yıllık 5 ile 15 milyar dolar arasında değişen cirolarıyla kendi hükümetleri yanında dünyanın pek çok ülkesine silâh satıyorlar.

Bu savaş vurgunu aslında sadece 11 Eylül sonrası için söz konusu değil. Dünyanın değişik bölgelerinde patlak veren küçük-büyük hemen her savaşta yenen ya da yenilenlerden çok ABD kârlı çıkıyor.

Soğuk savaşın bittiği 1990 dan sonra bile, dünyada çoğundan habersiz olduğumuz 250 sıcak çatışmada milyonlarca insan yaşamını yitirdi.

Çoğu Afrika, güney amerika, Geri kalmış Asya bölgelerindeki ismi bile bilinmeyen ülkelerin isimsiz savaşlarında boyundan büyük silah taşıyan milyonlarca çocuk yetişkinlerle birlikte ölüp gitti.

Son yüzyılda ikinci dünya savaşındaki ölen 60 milyon insan dışında, bir o kadar insanın lokal savaşlarda öldüğü biliniyor.

Ortadoğu ülkelerinin silâhlanmaya ayırdıkları yıllık toplam tutar, Körfez Savaşının patlak verdiği 1991 yılında 70,7 milyar dolardı. Bir sonraki yıl 52,2 milyar dolara geriledi ve sonraki yıllarda bu düşüş devam etti.

Ortadoğunun yaramaz çocuğu Saddam’ın akıl almaz politikaları sayesinde bölgede 1996 yılında 49 milyar dolara kadar gerileyen savunma harcamaları takip eden yıllarda tekrar yükselmeye başladı. 2000 yılında 61 milyar dolar olan savunma harcamaları, 2001 yılında 72 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.

Ulaşılan rakamın anlamı şuydu: Bölge ülkeleri on sene önceki Körfez Savaşı esnasında yapılan savunma harcamalarından da fazlasını yapmayı başarmışlardı.

Saddam Hüseyin’in füze menzilindeki 12 ülke 10 yılda 612 milyar dolarlık askeri harcama yaptı. En yüklü fatura, 207 milyar dolarla Suudi Arabistan’a çıktı. Saddam’ın işgal edip çekildiği Kuveyt bile savunması için 10 yılda 36.2 milyar dolar harcadı…

Bölgenin son on yıldaki savunma harcamalarının –daha doğrusu- aldığı silahın %30 unu tek başına Suudi Arabistan’ın aldığı anlaşılıyor..

Türkiye’ye gelince: Ülkemiz son 4 yılda silah ithalatında dünya 4’üncüsü oldu. Dünya silah alımında ilk üç sırada ise Tayvan, Çin ve Suudi Arabistan var. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsünün (SIPRI) yayımladığı son rapora göre, Türkiye 1997-2001 yılları arasında silah alımına 5 milyar dolardan fazla harcadı.

ABD kaynaklı araştırmalara göre 1997-2001 arasındaki 4 yılda toplam silah satışında Amerikan silah sanayii dünya sıralamasında birinciliğini kimseye kaptırmadan sürdürdü.

Tüm canlıların hayatını karartan mayın rakamları ölen çocukların oranıyla insanın tüylerini diken diken ediyor.

SIPRI enstitüsüne göre dünya üzerinde toplam 110 milyon civarında mayın var.

Bu mayınların büyük çoğunluğu Afganistan başta olmak üzere Afrika, Asya ve güney Amerika’da.

Gelişmiş hiçbir ülkede mayın yok. Onlar topraklarına can alan bu ölüm oyuncaklarını yerleştireceklerine geri kalmış ülkelere satıyorlar.

İtalya talep üzerine geliştirdiği Kelebek şeklindeki mayınlarla elma şekeri gibi çocukları cezb ederek büyük paralarla Afganistan’ı donatmaktan çekinmiyor.

Dünya üzerinde her 60 kişiye bir mayın düşüyor.

Bu mayınlarla yarısı çocuklar olmak üzere her ay 2 bin kişi yaşamını yitiriyor.

Mayının tanesi 3 dolardan aşağı fiyata mal olurken, yerleştirilen her mayının temizlenmesi için 1000 dolardan fazla para harcanıyor.

Ortadoğu ekonomisini altüst eden, Körfez Savaşı’ndan bu yana ambargolu, kaçak sınır ticaretli, kaçak mazotlu 10 yıl geçti.

Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ABD ile müttefik tüm Ortadoğu ülkelerinin kabusu oldu.

Bölgede en yüksek askeri harcama yapan ülkeler listesinde ABD ile müttefik oldukları için Saddam riski taşıyan ancak başka saldırı riskleri de bulunan Türkiye ve İsrail de yer alıyor. Türkiye 10 yılda yüz milyar dolarlık askeri harcama yaparken, 5 milyon nüfuslu İsrail ise 90 milyar dolarlık askeri harcama gerçekleştirdi. Saddam Hüseyin ile sorunlu görünmeyen bazı ülkelerin askeri harcamaları bile bölgedeki dengelerin belirsizliği yüzünden her yıl arttı.

11 Eylül olaylarının hemen ardından ABD’de bazı önemli gelişmeler yaşandı. ABD yönetimi ilk olarak savunma bütçesini yeniden düzenledi. Yeni bütçedeki en ağırlıklı pay Afganistan’a yapılacak olan askerî harekâta aitti. Bu yüksek maliyetli harcamalara bakıldığı vakit çok ilginç rakamlar karşımıza çıkıyor.

Örneğin Pentagon Boeing Aircraft şirketinden 100 adet yakıt dolum tankerinin kiralanmasıyla ilgili Air Force planını uygulamaya koydu.

Uçak başına 150 milyon dolarlık harcama yapılacak uçaklar dolum tankerlerine dönüşecek, on yıllığına 15 milyar dolar ödenecek uçakların kiralama süreleri sona erdikten sonra ayrı bir bütçe ile uçakların eski şekline dönüştürülerek yolcu uçağı gibi dünyaya satılması için farklı bir harcama bütçesi ayrılacaktı. Sonuçta yakıt dolum tankerlerine dönüşen uçakların yeniden ticari amaçlı olarak kullanılması için Boeing şirketine her Boeing 767 uçağı için 30 milyon dolar -toplam 3 milyar dolar- ödenecek…

Clinton döneminde ikinci plana itilen silahlanma ve silâh sanayii 11 eylülden sonra, yeniden ABD ekonomisinin can damarını teşkil etmeye başladı.

Bu sektörde yaşanan durgunluğun ekonomik yapıyı derinden sarstığı görülünce silahlanma yarışının tüm dünyada körüklenmesi için yeni dünya imparatoru elinden geleni yapıyor ..

ABD yetkilileri yaşanan durgunluk dönemini aşabilmek için ilk adımda silâh sanayiini hareketlendirecek önlemleri alıyorlar. Bu önlemlerin de iki yönü var:

Birincisi, değişik vesilelerle kendi bünyesindeki silâh üreticilerinden yüksek oranlarda alımlar yapmak şeklinde gerçekleşiyor. Bu açıdan ABD’nin büyük bir avantajı var. Çünkü savunma harcamaları, yine kendi ekonomisini canlandıracak şekilde dağılıyor. Silâh sanayiine giren para, zincirleme olarak diğer sektörleri de olumlu yönde etkiliyor. 2001 yılında ABD yaklaşık 300 milyar dolar, 2002 yılında ise 400 milyar dolarlık savunma harcaması yaptı ve bu paranın tamamına yakını ile kendi ekonomisinin duran çarklarını döndürdü.

İkinci tür önlemlerde ise, dış piyasalardaki silâh talebini canlı tutmayı hedef alıyor. Dünyanın değişik yerlerindeki savaşlardan ve çatışmalardan belki en büyük kazancı, en büyük silâh üreticisi olan ABD sağlıyor.

SIPRI raporlarına göre 2001 yılında dünyada 24 büyük silâhlı çatışma oldu. 2000 yılında bu rakam 25, 1999 yılında 27 idi. Yıllık ortalama 25 çatışma sayısı ile on yılda 250 çatışma…

Aynı yıllarda

44 farklı bölgede farklı boyut ve şiddette tam 56 savaş yaşandı.

Başka bir gözle bakacak olursak; 20. yüzyıl boyunca dünyamız 250 savaşa sahne oldu ve bu savaşlarda toplam 110 milyon kişi can verdi. Son yüzyıl içinde iki büyük dünya savaşı yaşayan insanlık, İkinci Dünya Savaşından sonra tam194 savaşa tanık oldu.

Bu savaşların yarıdan fazlası az gelişmiş ülkeler arasında gerçekleşti.

Acımasız savaşların yandaşları, her defasında etnik, ideolojik veya ekonomik gerekçelerle birbirlerine saldırdılar ..

Bu gerekçelerle gelirlerinin neredeyse tamamına yakınını silâha harcadılar. Bir kısmının parası silah almaya yetmeyince kolay para kazanma yolu olan uyuşturucuya sarıldılar.

1979 yılında patlak veren Irak İran savaşının neden çıktığını, yıllarca neden sürdüğünü söyleyecek dünya üzerinde aklı başında bir allahın kulu bulunamaz.

Buna rağmen bu savaşta her iki ülke halkından milyonlarca insan öldü. Milyarlarca petrol doları silah parası olarak üretici büyük ülkelere aktarıldı.

1990 yılında ABD İran savaşında desteklediği, koruyup kolladığı, gözbebeği Saddam’ın Kuveyt’e saldırmasına seyirci kaldı. Bazı muzırlar daha da ileri gittiler.

Onlara göre Irak’ın bu girişiminde ABD gizli teşvik ve tahrikçi olarak yer almıştı.

Saddam yüzünden çıkan Körfez Savaşında, Ortadoğu bölgesine bugüne kadar dünya tarihinde emsali görülmemiş boyutta silah yığıldı ve kullanıldı.

Bölge silah labartuarına döndü.

Savaşın tüm aktörleri öldü, ya da politika sahnesinden çekildi. Oysa hâlâ Saddam duruyor.

Usame bin Ladin bahanesiyle ABD Afganistan’a tarihin tanık olmadığı bir el koyma planını uyguladı. Masum halk günlerce bombalandı. Binlerce çocuk kadın, sivil can verdi. Hayatta kalanlar yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda kaldılar.

Usame var mıydı yok muydu bilinmez ama ABD’ ye göre hâlâ hayatta, hâlâ bir tehdit unsuru ve hâlâ yeni eylemlere hazırlanıyor.

ABD için bir savaşın nedeni veya sonucu değil, bizzat kendisi önem taşıyor

Amerika başı sıkışınca silâha sarılıyor.

Ve silâh her zaman Amerika’yı kurtarıyor:

Önümüzdeki on yılda yaratılacak yeni bunalımlar, çıkarılacak yeni savaşlarla ABD her yıl artan biçimde tam 5 trilyonluk bir savunma sanayii bütçesine sahip olacak.

Bu rakamın dünya imparatoru için sağlayacağı istihdam alanında tam 8 milyon Amerikalıya iş bulacak.

Silah birilerine kan gözyaşı, felaket getiriyor.

Yeni dünya düzeninin efendisi ABD’ye gelince durgunluk ve ardından gelen ekonomik kaosları dünya satranç tahtasında oynatarak ve silah satarak aşmayı hedefliyor.