AB süreci.. 2013’e ne kaldı ki?

AB süreci.. 2013’e ne kaldı ki?

Cumhurbaşkanlığı seçimine yoğunlaşan gündem arasında kaynayıp gitti Dış İşleri Bakanı Abdullah Gül ile Baş müzakereci Ali Babacan’ın açıkladığı program..

Oysa bu ülke daha önce 10’ nu nasıl seçtiyse 11. sini seçecek nasıl olsa..

Sonra günlük yaşamımıza, kader diye bellediğimiz kendi dünyamıza, kısır döngümüze döneceğiz yeniden..

Erdoğan, Gül veya bir başka isim..

Ne fark eder ki?

Merak etmeyin ne Çankaya boş kalır, ne de kıyamet kopar..

Keşke kısır çekişmeler yerine karşımızda duran büyük fotoğrafı görebilsek..

Örneğin AB yolculuğunun somut yol haritası olacak şu program..

Gül ile Babacan’ın ortaya koyduğu “2007-2013 yılları için Türkiye’nin AB Müktesebatına Uyum  sürecinin” yazılı olduğu belgenin içeriğini, insanca yaşam adına getireceklerini, kısaca çağdaşlaşma yolundaki kazanımlarımız, konuşmamız gerekmez miydi?

Türkiye bu programla; AB tarafından empoze edilen değil, kendi insanına layık gördüğü için 33 ayrı alanda yasal düzenlemelerden çok günlük hayattaki uygulamalarla ilgili nelerin yapılması gerektiğini belirliyor..

Yıllara yayılmış ve 2009 sonuna kadar tamamlanacak –netameli TCK 301. madde de dahil- tam 200 yasal düzenleme..

Ama ondan da önemlisi yasal düzenlemelerden çok günlük yaşantımızı uzun vadede baştan aşağı değiştirecek, yasalara dayalı yönetmelikler, genelgeler..

Aldığımız gıdaları ambalajından, içeriğine kadar sağlıklı biçimde tüketmemizi sağlayacak standartlar..

Soluduğumuz havayı kirletenlere karşı önlemler, azalan egzoz gazları, havaya salınan zehirlere dur diyen düzenlemeler..

İnsanı insan olarak gören, her şeyi onun sağlığına uygun standartlarla kuşatan, yaşanabilir bir çevrede geleceğimiz çocuklarımızı yetiştireceğimiz bir ortamı yaratma fırsatı..

2013 yılında öyle bir noktaya varacağız ki, ne 25 kişilik sınıflarda 80 kişi okuyacak, ne de 40 kişilik otobüslere 60 çocuğumuzu doldurup ilkel karayollarında kurban edeceğiz…

Her satırı yılların deneyimiyle yazılmış, yanlışları düzeltilerek, bugüne ulaşmış 80 bin sayfalık bir çağdaş yaşam projesi..

Dünyanın bugüne kadar ulaştığı en yüksek, en kaliteli yaşam standardı..

Abdullah Gül, 2007-2013 yıllarını kapsayan uyum sürecini anlatırken, siyasi tartışmalar nedeniyle takılıp kaldığımız ve bugün aşılmaz sanılan sorunların zaman içinde bir şekilde çözüleceğini, asıl meselenin; o gün geldiğinde “ülke olarak bizim AB’ ye ne kadar hazır olacağımız?” sorusunun cevabında yattığını söylüyor..

Ve devam ediyor:

"Biz siyasi nitelikli tartışmalı konulara takılıp Türkiye olarak beklemeyeceğiz. Yarın o problemler bir şekilde hallolur, ama o problemler hallolduğunda Türkiye aynı yerde sayıyorsa, bu, büyük bir kayıp olur. Ama biz Türkiye olarak mesafe alır, kendimizi daha çok yüceltir, standartlarımız daha iyileştirirsek Türkiye’nin ekonomisi, askeri, demokrasisi, Türkiye her açıdan daha güçlü olacaktır."

“Türkiye üzerine düşeni yaparsa, sorunlar çözüldüğünde "fasılların açılması yarım saatlik bir iştir”

Gerçekten öyle değil mi?

Yaşam standartlarıyla, Avrupa seviyesine gelmiş, anlayış olarak insanları hedeflenen olgunluğa ulaşmış Türkiye resmi AB’ li sıfatını alsa da olur almasa da..

Ama öncelikle AB’ nin belirlediği ölçüleri belli bir takvim çerçevesinde ve o takvimin disiplini altında belirlenen zaman diliminde tamamlamak..

Kendimizi 2007-2013 zaman diliminde yapılacakların rüyasına kaptırmışken Malatya’dan o menfur haber, insan olan herkesin yüzünde şaklaması gereken tokat geliyor..

Beklenmeyen değil, tam aksine yılar öncesinde dillendirilen ama belki de –belkisi fazla-, Anadolu’ da olduğu için duymadığımız, duyamadığımız bir feryadın, çığlığın, geliyorum diyen ölümün yarattığı çarpılma…

Misyoner diye damgalanmış, tek suçları Müslümanların da kutsal saydığı bir kitabı dağıttılar diye mimlenen insanların, insanlıktan uzak yıkanmış beyinlerce boğazlanması..

Trabzon’ da, Malatya’da, Hrant Dink’ in öldürülmesinde hortlayan kendisi gibi düşünmeyeni öldürecek kadar düşman gören bir anlayış…

2007-2013 yılları arasında yapılacaklarla bu ülkeyi AB’ ye taşıma süreci bir kez daha ve salt bu olay nedeniyle bile olsa, başka önem ve anlam kazanıyor..

Dini, dili, rengi ne olursa olsun insanı insan olarak gören olgunluğa bir an önce erişmenin de anahtarıdır AB…

Bakmayın siz kendileri gibi düşünmeyen herkese küfreden SEVR paranoyalarına..

2013’ te bu ülke gerçekten AB seviyesine geldiği gün, varlık sebepleri sona erecek sırtımızdan beslenen bir avuç çıkarcı dışında herkes günümüzden çok daha mutlu olacaktır bu ülkede..

2,5 milyon Türkün özgür yaşadığı, 100 bin Türk işletmecinin patronluk yaptığı, Camilerinde her Müslüman’ ın dilediği gibi ibadetini yaptığı Almanya’ da ne varsa bir gün Anadolu’ da da olacaktır..

Dağı delen Ferhat gibi..

Sabırla günün ağarmasını bekler gibi..

Çetin Altan ustanın dediği gibi:

Bu da geçer yahu…

Yeter ki enseyi karartmayalım…

Küreselleşme, Emperyalizmin yeni haçlı seferi mi?

Emperyalizmin yeni haçlı seferi..

Tandoğan meydanında toplanan ve dertleri Erdoğan’ı köşke çıkarmama olan yüzbinlere hitap ediyor Bilim adamı sıfatlı biri..

“Küreselleşme emperyalizmin yeni haçlı seferidir” diyor..

Anlattıklarını dinleyen yabancı sermaye gelip hepimizi “ham yapacak” sanır..

Aynı saatlerde Çin 2006 büyüme hızını açıklıyor..

1991 den beri, daha doğrusu yabancı sermayeye kapılarını açtığı yıldan itibaren dur durak bilmeyen ve kesintisiz her yıl %10 un üzerinde büyüyen Çin bir kez daha bizim şanlı ulusalcıyı mahcup etme adına %11 büyümüş..

Durmaksızın büyüme uluslar arası piyasaları bile tedirgin etmiş..

En azından 2006 da %10 ların altında gerçekleşecek büyüme, ekonominin soğuması beklentilerini karşılayabilirdi..

Beklenen olmamış..

Bu nasıl bir haçlı seferidir ki, başladığı gün ortalama kişi başına milli gelirin 200 dolar olduğu ülke 15 yılın sonunda 1200 dolara ulaşmış..(satın alma paritesine göre kişi başı gelir 7 bin doları buldu-

Üstelik Çin’ le de sınırlı kalmamış büyüme dalgası –pardon haçlı seferi-

Hindistan büyüyor, dünlerde ABD’ ye kafa tutan demokratik milli devrimin sembol ülkesi Vietnam büyüyor..

Güney Kore, Maleyzia, Endonezya…

Gerileyen tek ülke var..

Haçlı seferlerine karşı sınırlarını kapatan, direnen Kuzey Kore..

Güney yılda 326 milyar dolar ihracat yaparken gariplerim 1,3 milyar dolarda kalmışlar 2006 da..

Güney günde 2 milyon varil petrol tüketirken bunlar 25 bin varille yetinmişler…

Ne güzel “yerli malın yurdun malı herkes onu kullanmalı” diye avunacakları çağlar da geride kaldı…

Yakıtı da içine alan tüketilen enerji toplamı artık gelişmişliğin göstergelerinden biri günümüzde..

Gerçi Kuzey Kore’de obezite bir yana normal şişmanlık gibi sağlık sorunu yok kimsenin..

Herkes günde 20/25 km tabana kuvvet yürüdüğü için zinde kalıyor..

Ama ne yazık ki, bu sağlıklı kilolar halkın son yıllarda artan açlık sorunu yanında devede kulak..

O Tandoğan meydanında konuşan bilim adamını gururla dinleyen emekli paşa söylenenlerle küresel gerçekleri karşılaştırdığında ne düşündü acaba?

Malum geçmişte o daha radikal görüşleri dile getiren devlet büyüğümüzdü..

Anımsıyorum da bir gün iliğimizi kurutan borç sorununu çözme konusunda ne güzel bir öneri atmıştı ortaya..

“Ben olsam emir verir banknot matbaasını 12 ay 24 saat çalıştırır sürekli para basarım, o paraları da borçlu olduklarıma veririm” demişti de herkeslere parmak ısırtmıştı “Cin Ali” formülüyle..

Allahtan, Kuzey Koreliler ondan daha akıllı..

Kendi paralarını değil sahte Amerikan doları bastılar..

Sonra ABD uyandı..

Şimdi nükleer enerji görüşmelerinde her konuda uzlaştı emperyalist ABD ile komünist Kuzey Kore..

Uzlaşılmayan tek sorun bu başa bela sahte yeşil dolarlar..

ABD yardım etmeye hazır ancak bloke ettiği Kuzey Kore hesaplarını bir türlü serbest bırakmaya yanaşmıyor…

Kuzey Kore ise yabancı bankalara yutturduğu dolarları kullanmak istiyor…

Ne yapacağız şimdi..

Yeni haçlı saldırısı uzak doğudan sonra  geldi Türkiye kapılarına dayandı şimdi de..

Biz kişt dedikçe her gün biraz daha yaklaşıyor..

Eskiden yılda yatırım için bir milyar doları zor bulan, ulusal onuruyla kendi halinde sürünmeye yeminli ülkeye, AB sürecinin de verdiği gazla 2006 da 20 milyar dolar akıttı yeni haçlı akıncıları..

Üstelik gözleri de kara bunların..

Baykal gibilerin “Son anda biri Erdoğan’ın kulağını çeker, o da tornistan yapıp, çıkmaktan vazgeçer” sözlerinden bile tırsmadılar..

2007 nin ilk üç ayında, hem de Çankaya krizlerine inat, 12 milyar dolar akıttılar..

Her yıl 700 bin gencine 35 milyar dolarlık yatırım yapmak zorunda olan ve iç kaynakları  bunu yaratmaktan yoksun ülkeye can veriyorlar, kan veriyorlar..

Bizi bölüp, parçalama büyük hesapları yanında milyar dolarların lafı mı olur..

Sahi ne olacak şimdi..

Haçlı seferine direnmek bir yana, Ulusal onurumuz da ayaklar altına alınacak bu gidişle..

Unuttunuz mu? Ne demişti Atatürkçü Düşünenlerin Nur Serter ablası!

“Ne din, ne Atatürkçülük olarak tanımlanan dar kalıplar, Türkiye’nin sorunlarını çözümlemeye yetmiyor. Her ikisi de kendi dönemleri içinde gerçekçi, tutarlı, ilerici, yenilikçi…Her ikisi de ait olduğu dönemin toplumsal sorunlarına çözüm getirmiş, toplumu yeniden yapılandırmış. Ancak zaman hızla akarken, toplum değişmiş, sorunlar farklılaşmış, sosyal ve ekonomik ilişkiler çeşitlenmiş, ortaya ihtiyaçlara cevap veren yeni kurumlar çıkmış.”

Yeni kurumlar bu yeni haçlı seferlerinin hayasız yabancı sermayesi, ABD’ si, AB’ si, İMF’ i, Dünya Bankası olmasın sakın..

Ulusalcıların toplandığı o platformda kapışmalarını yüreğim kaldırmaz..

Onlar kavga ederse, kim kurtaracak bizi “ham yapacak” küreselcilerden…

İlginç bir Atatürkçü portresi..

Bir Atatürkçü düşünen portresi..

Hanımın adını Kemal Alemdaroğlu ile birlikte anılır olduğu ikna odalarından anımsıyorum..

Ben kendim gibi düşünmeyenlere hep saygı duydum, küfretmedikleri sürece de herkesin saygı duyması gerektiğine inanıyorum..

Nur Serter Kemal Alemdaroğlu gibi biriyle yola çıkmasına rağmen TV ekranlarında göründüğünde yüzündeki çocuksu masumiyet, en şahin görüşleri dile getirirkenki mahcubiyetiyle iz bırakmıştı bende..

Alemdaroğlu gibi bir diyorum, çünkü 28 şubat sürecinde İstanbul Üniversitesinde yaşananlar ve yaşatanlar on yıl geçmesine rağmen unutulmuş değil..

Derken Serter hanımı Alemdaroğlu döneminden sonra bu kez emekli paşalarla kol kola Atatürkçü düşünce Derneğinin çatısı altında buldum..

O mahcup, masum, kolejli kızları andırır saflıktaki kadın en şahin söylemlerle ortalığa çıkmış,

“Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir” cümlesinden sonra gelen İleri komutunu bekleyen Mehmetçik tavrındaydı bu kez..

Sergilediği tavırlarının ödülünü 2006 da yapılan ADD seçimlerinde emekli Şenuygur paşanın listesinde yer alarak üstelik ona yardımcı olarak aldı Serter..

Benim gibi yıllardır izlemeye çalışanlar dışında asıl milyonların kalbine ulaşması 14 Nisanda yapılan ünlü Tandoğan mitingiyle gerçekleşti..

Alana toplanan yüz binlere hitap ederken boyundan büyük yüreği olduğunu ortaya koydu ve düzenleyenlerin şaşkın bakışları arasında bulunduğu platforma Tuncay Özkan’ı çağırıverdi..

Elbette şöhretin zirvesine tırmanan Serter’in bu gösteriden sonra varsa kitaplarının yok satması olağandı..

Öyle de oldu..

Siz “varsa” dediğime de bakmayın..

Önemli eserlere imza atan Atatürkçü bilim kadınının çok önemli bir kitabı var ve ne yazık ki arasanız da bir süre beklemeniz gereken kitap yok satıyor..

Bulamayınca kitabın arkasında yer alan tanıtım bölümüyle yetinmek zorunda kaldım..

Sizler de yeni baskıya kadar idare edeceksiniz..

El mahkum..

1997 Haziran ayında Sarmal Kitapevince yayınlanan 150 sayfalık kitabın adı

“Dinde Siyasal İslam Tekeli”

Günümüzdeki gelişmelere de ışık tutacak iddialı kitapta bakın ne diyor Nur Serter:

“Türkiye zor günler geçiriyor.. Belki de, ertelenmiş sorunlarını en canlı biçimde yaşıyor. Cumhuriyetten bu yana üstü örtülmüş ne varsa ortaya çıkıyor.. İyileşen yaralar yeniden kanatılıyor.

Sevgisizlik ve güvensizlik diz boyu…

Korku saldırganlığı körükleyecek en tehlikeli duygu…

Kol geziyor. Gelecek nasıl şekillenecek?

Türkiye 21.yüzyıla hangi kiyafetle girecek?

Geleceği yazacak kalemi kimler tutuyor?

Demokrasi ağacı olgun meyveler verecek mi?

Bu sorunlar çözüldüğünde gerçek demokrasinin önündeki engeller aşılış olacak.

Siyasal sistem getiren bir dinin demokratik sisteme geçit vermesi mümkün değil.

..

Siyasal İslamcılar günün koşullarını asr-ı saadete uydurma gayreti içinde.

Kuran tüm sorulara cevap vermediği için soruyorlar:

“Peygamber olsa ne yapardı?

Peygamberin sünneti ile cevap bulunamayan sorulara, birileri kendilerini Peygamber yerine koyarak cevap üretmeye çalışıyor. Bu cevap Türkiye’yi asırlarca geriye götürüyor ve toplum yaşamına ipotek koyuyor.

İkinci arayış ise Kemalistlerden geliyor..

Onlar da soruyor:

“Atatürk olsa ne yapardı?”

Onlar da kendilerini Atatürk’ün yerine koyarak sorunlara çözüm arama çabasında.

Oysa ne din ne de Atatürkçülük olarak tanımlanan dar kalıplar Türkiye’nin sorunlarını çözmeye yetmiyor…

Türkiye’nin tarihe dönmeye değil, yeni bir tarih yazmaya ihtiyacı var..

Dar kalıplar tanımlamasıyla arayış içindeki Kemalistlere dönük eleştiriler..

Bunlarla sınırlı değil Serter’ in büyük olasılıkla 28 Şubatın ayak seslerinin duyulduğu günlerde kaleme aldığı ve post modern müdahele günlerinde vitrinlere çıkan kitabı..

“Ne din, ne Atatürkçülük olarak tanımlanan dar kalıplar, Türkiye’nin sorunlarını çözümlemeye yetmiyor. Her ikisi de kendi dönemleri içinde gerçekçi, tutarlı, ilerici, yenilikçi…Her ikisi de ait olduğu dönemin toplumsal sorunlarına çözüm getirmiş, toplumu yeniden yapılandırmış. Ancak zaman hızla akarken, toplum değişmiş, sorunlar farklılaşmış, sosyal ve ekonomik ilişkiler çeşitlenmiş, ortaya ihtiyaçlara cevap veren yeni kurumlar çıkmış.”   Görüşleri de Serter’ e ait..

“Türk aydını, değişen koşulların bilincinde olarak, fikirsel üretimlerini, tarihin parlak şahsiyetlerine mal ederek topluma dayatmak yerine, kendi malı olarak hayata geçirmenin mücadelesini yapmalıdır. Artık tarihten ödünç alınan fikirlerin borcunu, topluma huzur ve refah sağlayarak ödeyecek yeni düşünceler üretmenin zamanı gelmiştir.”

Görüşleri de..

Tuncay Özkan bir yana, “Küreselleşme emperyalizmin yeni haçlı seferidir” diyen Alpaslan Işıklı, aynı platformda yanı başında duran Serter’ in bakışları üzerindeyken ne hissetti acaba?

Ya da dayatmacılığa karşı çıkan 1997 lerin en karanlık günlerinde değişimi savunan Serter’ in yüreği, zaman tünelinde kalmış Işıklı’ yı dinlerken kanamadı mı?

İlginç ülke Türkiye..

İlginç kişiliklerle dolu üstelik…

Sokak reklamcılığı.. Bill Boardlar..

Sokak reklamcılığı.. Bill Boardlar..

Billboardlar, duraklar, duvarlar..

Son yıllarda hızla gelişen sokak reklamcılığının ürünleri..

Belediyelerin kontrolünde olan bu enstrümanlar, günümüzde hayal edilmeyen büyüklükte gelir yaratan potansiyele sahipler..

Türkiye’nin hızla dünyaya açılması ve AB sürecinin de tetiklemesiyle, yeni girmelerine rağmen bu alandaki pazarın büyük kısmı, hızla yabancı kuruluşların denetimine geçmiş bulunuyor..

Ströer, Clear Channel, Wall ve News Outdoor gibi çoğumuzun adını bilmediği firmalar son birkaç yıl içinde ülkemizdeki söz konusu pastanın %80’ine hakim oldular bile..

Büyükşehir Belediyelerinin çoğu; kızışan rekabetin de tetiklemesiyle, geçmişte çok ucuza verdikleri Bill board ve durakları eski anlaşmaları bir şekilde feshederek, yeni ve bol sıfırlı sözleşmelere imza atıyorlar..

Örneğin İstanbul Büyükşehir Belediyesi Temmuz 2006 da kendi denetiminde yer alan ana arterlerdeki 1800 billboard ile 50 büyük ışıklı panoyu Almanya merkezli Ströer Kentvizyon şirketine 5 yıllığına kiraladı..

Türkiye’deki yatırımları 100 milyon dolara yaklaşan şirket gelecekten çok umutlu..

Günümüzde Avrupa’nın gelişmiş kentlerinde –örneğin Almanya’da- bin kişiye 5 poster düşerken bu sayı İstanbul’da henüz 1 posteri bulmuş değil (yaklaşık 0,5)…

AB süreci hızlandıkça ve İstanbul gibi büyük kentler başladıkları gelişme atağını vites büyüterek sürdürürlerse pazarın bugünkü Almanya’ya erişmesi için bile önümüzdeki 10 yıl içinde en az 10 kat büyüyeceği gün gibi ortada..

Üstelik Almanya’da nüfusu bir milyonu aşan topu topu 4 kent varken, Türkiye’de bugün nüfusu 1 milyonu aşan 18 kent konusu…

Bu Büyükşehirlerdeki nüfus yoğunluğu sayesinde televizyon gibi pahalı araçlar yerine daha az paraya çok daha fazla insana Bill Board türünden sokak reklamları ile ulaşmak mümkün..

Strörer-Kentvizyon şirketinin Temmuz 2006 da İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile yaptığı anlaşma kazancın paylaşılmasına dayalı..

Tüm yeni yatırım, yenileme, tasarım gibi harcamaları ve bakım masraflarını şirket üstlenirken elde edilecek gelirin %43’ ü İstanbul Büyükşehir Belediyesinin olacak..

8 milyon Euro’luk yenileme sayesinde kötü görünümlü ve yıllarca el değmemiş İstanbul bill boardları şık görünüme kavuşurken, yaratılan cazibe sayesinde talep dokuz ayda %100 artmış durumda…

Şirketin 2007 yılındaki hedefinin 60 milyon Euro olması, tarafların elde edecekleri kazanç konusunda da fikir vermeye yeter..

Bill boardlar reklam verenler açısından da önemli tanıtım araçları..

Bugün Türkiye çapında reklam veren bir şirketin ülke genelindeki bir tanıtım kampanyası için 500 bin doları gözden çıkarması gerekiyor..

Ve yanı başımızdaki Adana..

Adana Büyükşehir Belediyesi geçtiğimiz günlerde yaptığı ihale ile resmi kayıtlarındaki sayısı 60 olarak görünen Bill boardlarla, 650 otobüs durağını yaklaşık 10 milyon dolara (14 milyon YTL) kiraladı..

Yeni işletmeci ilk etapta 60 Bill board’ u 450’ye, afiş asılabilen otobüs durağı sayısını da 650 den bin adete çıkarmakla meşgul bugünlerde..

Adana Büyükşehir Bill board işini, dünyanın en ünlü medya kuruluşlarından Murdoch ve Kamera Reklam adlı yerli şirketin oluşturduğu  News Outdoor adlı grup yürütecek.

Bugün Türkiye’de tek bir Bill board’ tan yılda elde edilen gelir 5 bin doları aşıyor..

Rakam seçim dönemlerinde çok daha büyük meblağlara uçuyor..

(Normal dönemde Türkiye’de ortalama fiyatla bir afişin Bill board ta haftalık sergilenme bedeli 100/200 dolar arasında değişmekte)

500 Bill boarda sahip Adana’da işi alan firmanın otobüs durakları bir yana sadece caddeleri kaplayan afişlerden elde edeceği gelir kaba bir hesapla 2,5 milyon dolar…

Bu durumda, yılda bir milyon dolar elde edecek Adana’ nın kazanca sevinmekten çok kaybettiklerine üzülmesi gerekiyor..

-İki yıl sonra yerel seçimler yapılacağına göre gelecek yönetimleri ipotek altına alacak 10 yıllık uzun vadeli anlaşmaların etik açıdan değerlendirmelerini Adanalılara bırakıyoruz-

Gelelim Mersin’e..

Macit Özcan’ ın Başkan olmasının ardından, 180 civarındaki Bill board reklam alanı bir şirkete ihale edilmişti..

O sayı her gün farklı yerlere eklenenlerle sürekli arttı..

Milyonlarca dolarlık rantın döndüğü sokak reklam gelirlerinden, -Bill board sayısı sözleşmedeki sayı epeyi artmasına, üstelik ülke genelinde bu alandaki rant katlanmasına  rağmen- son yıllarda Mersin’in yeterince yararlandığı konusunda kaygılarımız var..

Oysa 2004 Mart ayında Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı olan Menderes Türel’in ilk işi kendisinden önce yapılan sözleşmeyi feshetmek ve çok daha cazip koşullarla yeni anlaşma yapmak olmuştu..

Mersin Büyükşehir Belediyesinin yıllar önce yapılan anlaşmayı artık değişen koşulların ışığında gözden geçirme zamanının geldiğine inanıyoruz..

Adana’nın sokak reklam işini alan şirketin lokasyonlarını arttırmak ve büyümek için Mersine yönelme arayışları içinde olması konuyu daha da güncel ve cazip hale getiriyor..

Başkan Özcan, Türkiye’de çok farklı boyutlara ulaşan potansiyeli görerek üstelik Adana’da ortaya çıkan avantajı da değerlendirerek , hiç hesaplarda olmayan sokak  reklamlarından kente milyonlarca dolar kazandırabilir..

Salt buradan elde edilecek gelirle yoksul varoşlar semt sahaları, çocuk oyun alanları, parklar ve sosyal hizmet üniteleriyle donatmak işten bile değil..

Sadece kararlılık, ileriyi görme ve yapma iradesi…

2004 seçimleri arefesinde “Sahil şeridinde ne yapıldı ise varoşlarda da o yapılacak” sözünü vermişti Özcan..

Sokak reklamlarından elde edilecek gelirle varoşları yaşanabilir kılmanın, bir başka deyimle o sokaklara borç ödemenin zamanı gelmedi mi?

Konfüçyüs merkezi Mersin’e yakışır..

Konfüçyüs merkezi Mersin’e yakışır..

Dünya üzerindeki 3 milyar çalışma yaşındaki insanın 800 milyonu Çinli..

Bir başka deyimle neredeyse dünyada her üç çalışanın biri bu ülkede..

-73 milyonluk Türkiye’de 24 milyon insanın işgücüne katılabilecek çağda olması 1,3 milyar nüfuslu Çin’deki bu 800 milyonluk potansiyelin önemini ortaya koymaya yeter-

Dev ülke 2007 de dünyanın en büyük ihracatçısı, önümüzdeki 10 yılın sonunda da ABD

Ve AB’ yi geçerek, en büyük milli gelir yaratan ülkesi olacak..

Çin’in dünya gündemine oturması ve ekonomik açıdan yakaladığı mucizevi trendin 15 yıllık geçmişi var..

1990 larda kişi başına ortalama yıllık milli geliri 100 dolarlar civarında dolaşan, kalabalık nüfusunu nasıl doyuracağını bilmez haldeki Çin son yıllarda dünyadaki tüm ülkelerin göz önünde bulundurmaları gereken en önemli aktör olarak sahnede..

Bu gerçek Türkiye açısından da geçerli ve önemli…

2006 yılında ithalatımız açısından Çin en önemli ilk dört partnerden biri haline geldi..

2002 yılında 268 milyon dolar ihracatımız iki kat artışla 560 milyon dolara ulaşırken, 2002 de 1,3 milyar dolarlık ithalatımız 10 milyar dolara yaklaşmış durumda..

Bir başka deyimle Türkiye Çin’e ihraç edecek ürün konusunda zorlanıyor ama Çin’in öyle bir sorunu yok..

-2007 yılının ilk üç ayında ithalat küçük ( -/+) sapmalarla, aylık ortalama 800 milyon doların biraz üzerinde bir seyir izliyor..

Türkiye Çin’i dünya gündemine oturmadığı çok eski yıllarda bile önemsemiş bir ülke..

Son yıllarda ekonomik açıdan ilişkilerin ön plana çıkmasıyla daha bir önem kazansa da, 1930 larda Çin’in kültürel önemini kavranmış, bu yolda önemli adımlar da atılmış üstelik..

Atatürk’ün emriyle kurulan Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi dünya üzerinde Çin dışında Sinoloji eğitimi veren ilk devlet kurumu..

-Çin dilini ve kültürünü araştıran bu konuda öğrenci yetiştiren bölümün açılış tarihi 1935-

Gelelim günümüze..

Son yıllarda Çin’in güçlü küresel oyuncu olarak yer alması tüm dünyayı derinden etkiledi…

Çince’nin taşıdığı kültürel değer ve kullanım alanı da giderek arttı.

Buna paralel olarak Çince öğrenimi, dünyada giderek daha fazla önem kazandı.

Son istatistikler, Çin dışında Çince öğrenenlerin sayısının bugün 30 milyonu aştığını gösteriyor.

Dünya genelinde Çince eğitimine duyulan büyük ilgiye cevap vermek için Çin, 2004’te yurtdışında yabancılara Çince eğitim veren kurumlar oluşturmaya, talep gelmesi halinde dış ülkelere dil öğretmenleri göndermeye başladı..

O yıla kadar yabancı ülkelere gönderilen Çince öğretmeni sayısı yalnızca 60-70 civarındayken 2006 yılında sayı bir anda 2 bine fırladı..

2007 yılında 5 bin Çince öğretmeninin daha yabancı ülkelere gönderilmesi planlandı ama yabancı ülkelerden gelen talebin tam olarak karşılanmayacağı görülüyor..

Özellikle ticaretin hızla geliştiği Türkiye ve Mısır gibi ülkeler bu konuda ilgi çekiyor..

Kahire Üniversitesi’nde okuyan 180 bin öğrenci arasında yapılan bir araştırma ilginç sonuçlarla dolu..

Öğrencilerin 10 binden fazlası, Çince öğretecek sınıflar açılmasını istiyor..

Hepsi de, gelecekte Çin’le ticari ilişkilerin daha da yoğunlaşacağının ve bu ülkeyle gelişen ilişkiler doğrultusunda Çince bilenlere daha fazla gereksinim duyulacağının farkındalar..

Kısaca dünya İngilizce yanında Çincenin yükselişine tanıklık ediyor..

Çin küreselleşmenin ekonomik ayağı yanında şimdi kültürel önemini de kavramış durumda..

Bu nedenle 2006 yılında başladığı yabancı ülkelere öğretmen göndermeyi Konfüçyus adını verdiği Enstitülerle kurumsallaştırmaya başladı..

Konfüçyus Enstitüleri, Çin ile dünya ülkeleri arasındaki dostluk ilişkilerini geliştirmeyi, dünya halklarına Çin dili ve kültürünü daha yakından tanıtmayı, dil öğrenenlere kaliteli öğretim hizmetleri sağlamayı amaçlıyor.

2004’ten günümüze Asya, Avrupa ve Amerika kıtalarında bulunan 50 ülkede 140 Enstitü oluşturulurken bunların sonuncusu Ankara’da ODTÜ bünyesinde kuruluyor bugünlerde..

Eğitim merkezi yalnızca öğrencilere değil isteyen herkese açık olacak..

Yapılan anlaşma gereğince merkezin yönetimini ODTÜ Rektörlüğü’nün üstlenecek.. öğretmenler ise Çin tarafından gönderilecek..

Merkezde Çince dil eğitimi yanında Çin’in mutfak ve giyim-kuşam kültürünün de ele alınacağı etkinlikler yer alacak…

Türkiye ile Çin arasında dış ticaret ile yoğunlaşan bu ilişkilerin en önemli noktasında Ankara’dan çok Mersin gelecek vaat ediyor..

Bu açıdan Mersin Üniversitesinin bugünden gerekli adımları atması gerekiyor..

ODTÜ ile ortaklaşa yürütülen RİS projesinin yansıması olarak, MTSO ve AKİB ile birlikte kazandırılacak Konfüçyus Enstitüsü, Mersin’e farklı bir soluk kazandıracaktır..

Gelecekte Türkiye’nin en güçlü dış ticaret merkezi olmaya aday kentidir Mersin…

Tüm adımlar bu vizyona uygun atılmalı, projeler de bu hedefi desteklemelidir..

Mersin uzmanı yazarlar..

Mersin uzmanı yazarlar..

Büyük gazetelerde büyük köşelere sahipler..

Önemli konulardan fırsat bulup bazen Mersin’e dalıyor, bu kentte yaşayanların tanık olmadığı, çok farklı bir kenti anlatıyorlar..

Bazen Büyükşehir Belediye Başkanının, bazen MTSO Başkanının mihmandarlığında pembe gazeteciliğin parlak örneklerini sunuyorlar bizlere..

Bu tür gazeteciliğin –veya köşe yazarlığının- kimseye pek zararı dokunması bir yana, ağırlaşan gündemin içinde boğulanları eğlendirdiği bile söylenebilir..

Her zaman bu kadar iyimser şeyler yazmıyorlar bu ‘duayenler’..

Örneğin kendilerine anlatılanlardan yola çıkarak, varoşları yazıyorlar bazen..

Güneydoğu ve doğudan göç edip gelmiş insanları öyle bir bakış tarzıyla yazıyorlar ki, bu kenti derinlemesine tanımayan çoğunluğa “tüm sorunların yaratıcısı bu insanlara karşı” diş bilemek kalıyor..

Büyük bir gazetenin etkili köşesinde son okuduğum Mersin manzumesi eskilere götürdü beni..

Son yazısını Özcan’ la birlikte sahili dolaştıktan sonra kaleme alan ve 10 km lik sahil şeridini gördükten sonra Miami’ yi andıran düzenlemelere ayırmış yazar..

Okuduklarımızın etkisiyle şöyle bir arşive göz atalım istedik..

Tıpkısının aynısı iki keyifli yazıya rastladık..

2002 kasımındaki genel seçimlerle 2004 yerel seçimlerinden önce..

Okundukça iç ısıtan cümleler…

Örneğin 2001 Haziranındaki Mersin izlenimleri:

“Hafta sonu Mersin’deydik.

Belediye Başkanı Macit Özcan "gitar çalıyor."

19 yaşındaki oğlu İlker "beste yapıyor."

Haluk Levent’in okuduğu "Ela Gözlüm" onun bestesi.

Başkan’ın kızı da "vokalist.”

..

Parası pulu olmayan, Ankara’dan destek almayan belediye, Mersin’in kuzeyinde "Mersin kadar büyük, yeni bir kent kuruyor."

Mersin’de "öyle ilginç şeyler gördük ve dinledik ki…"

Örneğin…

Akdeniz Sahil Güvenlik Bölge Komutanı Mehmet Satır emekliye ayrılmış.

Belediye Başkanı demiş ki:

– Albayım, Belediye’de "Deniz Ulaşım Müdürlüğü" kurayım, sizi de müdür yapayım.

Albay "müdür olmuş."

Altına da "altı milyara" bir tekne çekilmiş. Emekli albay şimdi Mersin’de "denizin tozunu attırıyor."

Denizi kirletene "ceza yağdırıyor."

Teknenin parası "kat, kat" çıkmış.

Albay anlattı:

– Geçen hafta, Ukraynalı bir kaptanın kullandığı, Panama bandıralı, Lisboa adlı gemiyi, denize pis su bırakırken, suçüstü yakaladım… Kırk altı milyar lira ceza yazdım.

Albay bizi tekneyle dolaştırdı.

Baktık "deniz eski deniz değil… Deniz oldukça temiz."

 

Altına verilen 6 milyarlık tekneyle, denizin tozunu attıran emekli asker..

Denizi kirletene yağdırılan cezalar.

Ve yukarıdaki satırların sahibinin laboratuar kalitesindeki gözlem yeteneği..

Bakmış ve görmüş ki “deniz eski deniz değil, oldukça temiz”

 

O günden bugüne kimse çıkıp sormamış tabii…

O tekneye, o emekli askere, tozu atıldığı için temizlenen denize ne oldu?

O suçüstü yakalandığı için zaten ceza yazılması gereken garibim Ukraynalı dışında ikinci bir gemiye ceza kesildi mi?

Denizi kirletene ceza yağdırdığını yazdıran Özcan’ ın belediyesi 8 yıl içinde –tesadüfi tek gemi hariç- ikinci bir ceza verdi mi acaba?

 

Zor soruları bırakıp, aynı yazarın 2004 yerel seçimlerinden önceki köşesinden alıntıyla noktalayalım:

 

“Mersin Aile Orkestrası

Onlar dört kişilik bir "aile orkestrası." Baba, Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Macit Özcan. Gitar, org ve flüt çalıyor.

Anne, Belkıs Özcan. Türk Sanat Müziği okuyor.

Oğulları İlker Özcan, 21 yaşında. İşletme Fakültesi’nde. Gitar ve org çalıyor. Beste yapıyor.

Kızları Günseli Özcan, 19 yaşında. Bahçeşehir Üniversitesi, Halkla İlişkiler’de. Gitar çalışıyor. Beste yapıyor.

***

Haluk Levent’in okuduğu "Elâ Gözlüm", İlker’in parçası.

İlker "gelecek vaadeden bir yetenek."

İki kaseti var. Birincisi "Yalancı."

Yalancı’nın söz yazarı İlker.

Beste "Baba, Macit bey."

Okuyan, yine İlker. İlker’in yeni çıkan ikinci kaseti "Sana Çıkar Yollarım."

 

2007 seçimlerinin yaklaştığını bazı köşe yazarlarının Mersin’e yeniden yoğunlaşmasından anlamak mümkün..

Bakalım önümüzdeki birkaç ay içinde, bu kentle ilgili eski incileri andıran ve “vay be” dedirten daha neler okuyacağız..

Komplolar, komplocular..

Komplolar, komplocular..

Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaştıkça, tansiyon artıyor..

Maşallahımız var, ülkede gerilen gerilene..

Son bomba, Ankara’da bir siyasi parti ile ilgili hazırlandığı söylenen ve iki metreyi bulduğu iddia edilen dosya..

Aslında bir yıldır hazine yardımı alan ‘malum’ siyasi partiye yönelik incelemenin sürdüğü sır değil..

İlginç olan zamanlama…

Bakalım yeni Cumhurbaşkanı seçilinceye kadar daha ne komplo teorileri duyacağız..

İki seçim üst üste çakışınca senaryoların genel seçime kadar süreceği kaçınılmaz..

Son günlerdeki gelişmeler 1950 nin sıcak Mayısını andırıyor..

O günlerde de Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün görev süresi 14 Mayısta yapılacak genel seçimlerin hemen ardından sona eriyordu..

Türkiye 1949 yılından başlayarak, iki seçime kenetlenmiş, gerginliklerle dolu bir yıl geçirmişti..

Komploların, parmak ısırtan iğrenç senaryoların sergilendiği, kulakların duymaktan hicap duyacağı söylemlerin rahatlıkla dile getirildiği ibretlik bir dönem..

Seçimlere yalnızca CHP ve Demokrat Parti hazırlanmıyordu..

Bayar ve arkadaşlarını yeterli bulmayan Osman Bölükbaşı’ da DP müfettişliğinden ayrılmış, Millet Partisinin içinde yarışa girmeye kalkışmıştı..

Kendi aralarındaki kavga dışında üçüncü bir oluşumu pek te istemeyen iktidar ve muhalefet; sivri dilli, vurduğu yerden ses getiren ve iki partiye de yüklenen böylesine müthiş yetenekli hatipten oldukça rahatsızdı..

İlginç bir senaryo yazılıp sahneye koyuldu..

**

1949′ da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve DP Genel Başkanı Celal Bayar’a, Bölükbaşı’ nın arkadaşı Fuat Arna ile birlikte suikast düzenleyeceği ihbarı yapılır..

İhbar üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçer..

Evi basılan Bölükbaşı göz altına alınır..

Yeni doğmuş oğlu Deniz henüz 21 günlüktür..

Sarılır kundaktaki oğluna, sabırsızlıkla hazırlanmasını bekleyen polislerin şaşkın bakışları arasında kulağına adeta vasiyetini okur:

”Oğlum baban gidiyor, belki geri gelmez. Bu memleketin pisliğini az su temizlemez diye ismini deniz koydum. Ben geri gelmezsem, göreyim bu pisliği sen temizle”

Arkadaşı Arna ile Ankara adliyesine götürülür, savcının huzuruna çıkarılırlar..

Tutuklanma istemiyle kendilerini nöbetçi Mahkemeye sevk eden Savcının iddiaları yenilir yutulur cinsten değildir:

”Devlet reisi İsmet İnönü ve DP Genel Başkanı Bayar’ın imha edilmesi suretiyle ortadan kaldırılması, Mareşal Fevzi Çakmak imzasıyla yayınlanacak bir beyanname ile yapılacak propaganda neticesinde Bakanlar Kurulunu ıskata matuf MP üyelerinden Osman Bölükbaşı, Fuat Arna ve Afyon milletvekili emekli general Sadık Aldoğan’ın gizli ittifaklarında ibaret olup iddialar Aydın Miletvekili Reşat Aydınlı’nın ihbarına dayanmaktadır”

Mahkeme Savcının istemine uyar, tutuklanmalarına karar verilmiştir..

Polisler eşliğinde bir belediye otobüsüne bindirilip Hapishaneye doğru yola çıkarılırlar..

Sıhhiye meydanına geldikleri sırada kaldırımda yürümekte olan Celal Bayar’a ilişir gözleri..

Arna polislerin şaşkın bakışları arasında otobüsten fırlar, Bayar’ın yakasına yapışır..

Söylediği ağır sözlerin şaşkınlığı içindeki Bayar, Arna yetmezmiş gibi uzun boylu Bölükbaşı’nın da hamle yapıp aşağı indiğini görünce kirişi kırıp, oradan uzaklaşır..

İki siyasi muhalifin tutuklanması nedeniyle eleştirilerden bunalan Başbakanlık kısa bir açıklama yapmak zorunda kalır:

"Millet Partisi mensuplarından Afyon Milletvekili Sadık Aldoğan ile Osman Bölükbaşı ve Fuat Arna’nın Cumhurbaşkanı İnönü’yü öldürmeyi kararlaştırdıkları ve kendisine de teklifte bulundukları Denizli Milletvekili Reşat Aydınlı hükümete ihbar etmiştir. Hadiseye Ankara Cumhuriyet Savcılığı el koymuştur. Tahkikat devam etmektedir”

Aynı gün Celal Bayar basın mensuplarının gelişmelerle ilgili sorularını gülerek yanıtlar:

”Bende kurşun geçmez muskası vardır, beni kimse öldüremez”

Oysa sonradan aslı astarı olmayan iddiaların, Bayar’dan başlayan ve İnönü ile büyüyen söylentilere dayandığı anlaşılacaktır..

İhbarı İsmet Paşa’ya Bayar ulaştırmıştır..

Adli soruşturma nedeniyle sıkışan Bayar, suikast iddiasını bir tren yolculuğunda Reşat Aydınlı’nın kendisine söylediğini, bunun üzerine Cumhurbaşkanlığı genel sekreteri general Kazım Özalp aracılığıyla durumu İsmet Paşa’ya ilettiğini itiraf etmek zorunda kalır..

İddialar asılsız çıkınca Bölükbaşı ve Arna, beş günlük hapsin ardından serbest bırakılırlar..

Kaldıkları yerden daha sert muhalefetle 14 Mayıs 1950 seçimleri için yola düşeceklerdir..

Uzun ince yolun unutulmaz kahramanları (2)

Uzun ince yolun unutulmaz kahramanları (2)

30 Ekim 1965..

Süleyman Demirel kurduğu ilk hükümetin programını TBMM kürsüsünde okuyor..

Avrupa Ekonomik Topluluğu AET’ ye verilen öneme değindikten sonra hedefi açıklıyor:

“ Bu düşünce ile, Avrupa Ekonomik Topluluğu ile akdettiğimiz Anlaşma gereğince hazırlık döneminden geçiş dönemine geçilmesi için yapılması lüzumlu çalışmalara derhal başlanacak ve bu yoldaki fâaliyetler büyük bir titizlikle yürütülecektir.”

Samimiyetle dile getirilen “Hazırlık döneminden geçiş dönemine varılması” hedefi gerçekleşir mi?

Ne gezer…

İstikrarlı büyüme açısından Cumhuriyet tarihinin başarılı ve uzun soluklu hükümeti iktidarda kaldığı 1965-69 dönemi boyunca geçiş dönemiyle ilgili somut tek adım atamaz..

Derken 1969 seçimlerinden başarıyla çıkmasına rağmen 1971 deki 12 Mart muhtırasıyla devrilip gider..

1970-80 aralığındaki 10 yıllık dönemde tam 12 hükümet kurulur..

Programları, güven oylamaları, sürekli değişen Başbakanlar, Bakanlarıyla 12 hükümet..

1974 yılındaki Kıbrıs çıkarması sonucunda Yunanistan’a bile demokrasi rüzgarları estiren Türkiye, 12 Eylül 1980 günü askerin düdük çalmasıyla demokrasisinin rafa kaldırılmasını bir kez daha izlemek zorunda kalır..

“AET ile olan ilişkilerin esas anlaşmalar doğrultusunda yürütülmesine devam edilmekle birlikte geçiş dönemi koşullarını düzenleyen protokoller yeniden ele alınacak” kıvırtmalarının yer aldığı Ecevit hükümet programlarından

Tek cümlelik “AET ile ilişkilerimiz, nihai olarak Türkiye’nin Topluluk içinde Ankara Andlaşmasında öngörülen yerini alması amacına yönelik olacaktır.” İle yetinen Generallerin atadığı 20 Eylül 1980 de kurulan Ulusu hükümetlerine kadar..

Havanda su dövülen sokakların kan gölüne döndüğü yıllardan, tank sesleri eşliğinde boşa akıp giden tam 30 yıl…

AB projesinin unutulduğu tozlu raflardan indirilip, yeniden hayata geçirilmesi için Özal’ lı 1987 kışını beklememiz gerekecekti..

Mart 1987

ABD’ nin Houston kentindeki kalp kliniği..

Başarılı ameliyatın ardından doktor de Bakey’ in talimatıyla hiç hoşlanmadığı egzersizlere başlayan Özal, kendisini izleyen gazetecileri o sabah “önemli açıklamalarda bulunacağı” vaadiyle çevresine toplar..

Gri eşofmanıyla biraz ter attıktan sonra Lacivert takım elbiseli, kravatlı korumaların getirdiği sodasını alıp, etrafını saran basın ordusunun ortasına oturur..

Her sabah alışkanlık haline getirdiği "salon sohbetleri" nden farklı bir şeyler söyleyeceği sesine bile yansımıştır sanki…

"Burada, hasta yatağımda çok düşündüm.." diye başlar söze.

"Artık Türkiye’nin rotasını değiştirmek zorundayım. Tabuları yıkmalıyız. Bunun bir tek yolu var: AB’ye girmek!"

Houston’daki hasta yatağında, "ölümle yaşam arasındaki bıçak sırtında uzun muhasebelerin ardından en duygusal haliyle en radikal ve realist kararı verir..

Darbelerin, istikrarsızlığın, statükoya dayalı hesapların tek panzehiri olarak gördüğü “AB üyeliği”

AB’ ye tam üyelik başvurusuna kesin kararını ölümden döndüğü ameliyat masasında vermiştir..

Bir hafta sonra taburcu olur Özal..

 

26 MART 1987

Doktorlar kendisine ameliyat sonrası uzun seyahat izni vermediği için Los Angeles’ tan Londra’ya gelmiş ve otel odasında istirahate çekilmiştir.

Houston’daki heyecanlı Özal gitmiş yerini Yunanistan’la Kıta sahanlığı gibi sudan sebeplerle savaşa kalkışacak bunalımların ortasında bulur kendisini..

O gerginliklerin ortasında Doktorların en fazla beş dakika görüşme izni verdiği AET’ den sorumlu Devlet Bakanı Ali Bozer çalar kapısını..

Süreci ve varılan son noktayı kısaca anlatır, üyelik başvurusunun hemen yapılmasını önerir..

Özal’ın , "Acaba biraz geciktirsek olmaz mı?" sorusuna, "İdeali bugünlerde Belçika’nın dönem başkanlığında yapmak." Yanıtını verir..

Önemli anlarda yaptığı gibi alt dudağını ısırır Özal, az ve öz talimatla noktalar kısacık konuşmayı:

"Haysiyetimizle oynatmayın."

İşareti alan Bozer, yanından çıkarken “gereken yapılır, merak etmeyin” diye mırıldanıp, 30 yıl gecikmiş yolculuğa koyulacaktır..

Uzun ince yolun kahramanları.

Uzun ince yolun kahramanları.

1958 den 2007’ ye, AB maceramızın 50. yılındayız..

Yalnız Avrupa açısından değil, Türkiye olarak bizim içinde önemli bir 50. yıl..

Unutulmaz dönemeçlerde savrulduk..

Darbelerle, tuzaklarla dolu süreçlerden geçtik..

“Onlar ortak, biz Pazar” anlayışındaki siyasilerin, yıllar sonra aşındırdıkları kapısında daha ne kadar bekleyeceğimizi bilmesek te, eninde sonunda geleceğin bu en büyük barış, özgürlük, demokrasi projesinde yerimizi alacağımıza inanıyoruz..

İnsanı insan sayan, uluslardan çok bireye önem veren anlayışın hakim olacağı çağdaş bir dünyanın havasını solumak..

1958’den 2007’ ye ne badirelerden geçip geldi Türkiye…

50 yıllık yolculuğa baktıkça ahde vefa adına, iki insan unutulmamalı, nesilden nesile anlatılmalı diye düşünüyor insan ister istemez..

Fatin Rüştü Zorlu ve Turgut Özal…

Birini  49 yaşında darağacına çıkardılar, diğeri 63 yaşında –bugün bile nedenleri tam olarak izah edilemeyen biçimde- en verimli döneminde hayata gözlerini yumdu,

Halka hizmeti hakka hizmet sayan iki insanın AB sürecine katkılarını anlatmadan, geçen 50 yıl nasıl ifade edilebilir ki?..

 

Avrupa Kömür Çelik Topluluğu 1 Ocak 1958 sabahından itibaren Avrupa Ekonomik Topluluğu -AET- adını almıştır..

Haziran 1958’de Yunanistan örgüte girmek için başvurur..

Yunanistan’ın hemen ardından Türkiye’ de kapıyı çalar…

Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu‘ ya sorarlar:

– Ülken hazırlıklı mı?

– Yunanistan hazırsa, biz de hazırız…

Gerçekten de kısa süre sonra Zorlu’ nun çabalarıyla Türkiye 31 Temmuz 1959 tarihinde Topluluğa resmi ortaklık başvurusunda bulunur..

AET Bakanlar Konseyi, Türkiye’nin başvurusunu kabul eder, üyelik koşulları gerçekleşinceye kadar geçerli olacak bir ortaklık anlaşması önerir..

-1959 da Türkiye’yi üyelik müzakerelerine çağıran Avrupa’da ne “Burası Hıristiyan kulübü, siz Müslümansınız” anlayışı vardır, ne de başka türlü ayak sürüme…

Anlaşma metnini oya gibi işleyen Dış İşleri bürokrasisi ve Bakan Fatin Rüştü Zorlu tüm hazırlıkları tamamlamak üzereyken ilk yol kazasıyla karşılaşır ülke…

Askerler 1960 darbesini yapmışlardır…

Yassıada’ da ağır koşullar altında bile düşünür, okur ve en önemlisi insanlık onurunu savunur Zorlu..

Tıpkı bir gün üye olunacak Avrupa ülkelerinde ne varsa, bir gün ülkesinde de olur hayaliyle..

Ailesi Yassıada’ da kaldığı 16 ay boyunca yalnızca iki kez ziyaret edebilir kendisini..

İkinci e son ziyaretlerinde görüşme odasına giren Zorlu’ nun gözü mosmordur..

‘Ne oldu yüzüne?’ sorusuna, ‘Top çarptı.’ cevabını verir.

 Aile Fatin Bey’in başına gelenleri çok sonra öğrenecektir..

Tutuklu milletvekillerinden birinin hanımına küfür eden bir askeri uyaran Fatin Rüştü Zorlu’ nun yediği dayağa isyan, ölüm acısına karışacak, kor olup yakacaktır düştüğü yeri…

Türkiye’yi AB yolculuğuna hazırlayan, koca Bakana dayak ve hakaret reva görülmüştür…

15 Eylül 1961…

Yassıada Mahkemesi’nde idama mahkum edilen 15 devlet adamı (3’ü asıldı, 12’sinin cezası son anda müebbede çevrildi) İmralı’ya götürüldüğü ‘kara gün’

Yassıada-İmralı yolculuğunun yapıldığı botta elleri kelepçeli Cumhurbaşkanı Celal Bayar, elleri kelepçeli meşru Dışişleri Bakanına "Fatin bey" der:

– Bize şu Avrupa üyeliğini, Ortak Pazar’ı son defa anlatır mısın?

Biraz sonra darağacına yürüyecek olan kendisi değilmiş gibi soluksuz, heyecanla anlatmaya koyulur Zorlu..

Bayar sorar:

-Sence alacaklar mı bizi Ortak Pazara?

Üzgün yanıtlar Zorlu;

-Evet alacaklar ama, darbe bunu epeyi geciktirdi…

İdamdan hemen önce yanı başında Arapça kuran okuyan hocanın yanlışını düzeltecek kadar sakin, sehpaya yürür..

Beti benzi atmış cellada, “Oğlum ölüme giden benim, titreyen sen” der, ayağının altındaki sandalyeye son tekmeyi kendisi vurur..

 

30 Mayıs 1960..

İhtilali gerçekleştirenlerin kurdurduğu 1.Gürsel hükümetinin Mecliste okunan programında o zamanki adıyla Müşterek Pazar’ a da yer verilmiştir:

“Müşterek pazara katılmak için başlamış bulunan çalışmalara devam etmekteyiz, Müşterek pazar organlarıyla müzakerelere kısa zamanda tekrar başlanacaktır.

Hükümetimizin yeni iktisâdi ticari ve mali politikası iktisâdi bünyemizde yapılmakta olan şümullü reformlar, Müşterek Pazara iltihakımızı kolaylaştıracak unsurlardır. Süratle kalkınmamızı temin edecek, yeni kurulmakta olan sanayiimizin himayesini mümkün kılacak ve fakat aynı zamanda müşterek pazar anlaşmasının mükellefiyetlerine de tedricen intikâl etmemizi sağlayacak esasların, Müşterek Pazar Devletleri ile birlikte tesbitine çalışılacaktır.”

 

27 Kasım 1961…

20 Kasımda kurulan Türkiye’nin "ilk koalisyon hükümetinin" Başkanı İsmet İnönü, hükümet programını TBMM’ de okumaktadır:

“Avrupa entegrasyonu hareketinin bugün iktisâdi sahada varmış olduğu en ileri merhaleyi temsil eden ve dış ticaret bağları bakımından memleketimize en yakın olan Avrupa Ekonomik Topluluğuna  katılmayı samimiyetle arzu etmekteyiz. Bu husustaki girişimlerin, Topluluk  ile memleketimizin karşılıklı menfâatleri bakımından mutlu bir sonuca, ulaşması, şüphesiz ki, ortak pazar üyesi olan dost ve müttefiklerimizin gösterecekleri anlayışa bağlıdır.”

 

12 Eylül 1963…

Zorlu’ nun son güne kadar üzerinde çalıştığı, Ankara Anlaşması Türkiye ve AET arasında imzalanır…

İmza töreninde önce "AB’nin fikir babası" Hallstein söz alır:

– Türkiye, Yunanistan ile birlikte Avrupa’ya aday iki ülkeden biridir…

Ardından Başbakan İnönü konuşur:

– Türkiye, Avrupa ile kader birliği yaptı.

Ankara anlaşmasının nihai hedefi İnönü’nün deyimiyle mutlu sonucu- Türkiye’nin Birliğe tam üyeliğidir…

Çalkantılar, siyasi krizler, 1970 askeri müdahalesi, ardından kan gölüne dönen ülke, 1980 darbesi…

İç sorunlarıyla boğuşan, ağır aksak işleyen demokrasinin bile askıya alındığı Türkiye’nin yeniden AB’ yi anımsaması ve kaldığı yerden yola koyulması için 1987 yılını ve Özal’ın ABD’ de can pazarındaki kalp ameliyatından çıkacağı günleri beklemesi gerekecektir..

 

AB yolculuğumuzu anlatmaya, Özal’ lı yıllarla devam edeceğiz..