Baharlı havaalanı… Tartışmalar…

Baharlı havaalanı… Tartışmalar…

Her şey Kürşat Tüzmen’ in 22 Temmuz seçimlerinde Mersin’den milletvekili adaylığıyla başladı…

Karşılandığı Tarsus’ta ilk demecini havaalanı konusunda veren Tüzmen, şöyle diyordu:

“’Adanalılar alınganlık göstermesin, Şakirpaşa Havaalanı şehir içinde kaldı, Mersin-Adana arasında yeni bir havaalanı kurulmalı. Bu hizmet Türkiye için olacak.
Havaalanının adı da Çukurova Havaalanı olursa kimse birşey söylemez. Bunun çalışmasını yapıyoruz. Yer tespiti konusunda hep birlikte karar verelim”

Demesiyle de Adana ayağa kalktı…

Yıllarca iki kent arasındaki çekişmeleri ve bir zamanlar Çukurova bölge radyosu gibi diş kovuğuna yetmez yatırım konusundaki kavganın neredeyse kan davasına döndüğünü anımsayanlar için Adanalıların tepkisi sürpriz değildi…

Geçen dönem Mersin Milletvekili olan AK Parti genel başkan yardımcısı Mir Dengir Fırat’ın, bu kez Adana adayı olması tartışmaları neredeyse içinden çıkılmaz hale soktu…

Deneyimli Fırat sandığın kurulmasına günler kala, gereksiz tartışmalara nokta koymak, Adanalı seçmeni yoktan yere küstürmemek için “Şakirpaşa havaalanı bir yere gitmiyor” dedikten sonra, aklın gereğini dile getiriyordu:

“Yeni havaalanına gerek varsa bunu devlet değil, yap işlet modeliyle özel sektör yapacaktır. Kaldı ki, şu anda alınmış herhangi bir karar da yok”

Son televizyon söyleşisinde yöneltilen soruya verdiği yanıt muhteşemdi:

“Havaalanı bir yere götürülmesin diye Milletvekili adaylarımız nöbet tutacak, sırayla bekleyecekler!”

Seçim döneminde Adana’da bazı kesimlerin çok farklı yerlere çekmeye çalıştığı bu tartışmayı bilimsel zemine oturtmak, toz dumana rağmen, önümüzdeki süreçte yaşanacak olası gelişmelere ışık tutmak zorundayız…

Şakirpaşa adıyla anılan Adana’daki havaalanının hizmete girişi, Esenboğa ve İstanbul’daki Atatürk (eski adıyla Yeşilköy) ten çok daha eskilere dayanıyor…(Adana 1937, İstanbul 1953, Ankara Esenboğa 1955)

Bu özelliğiyle Şakirpaşa Türkiye’nin tartışmasız ilk havaalanı…

Ancak Adana’nın 1970 lerdeki plansız, kontrolsüz büyümesi nedeniyle Şakirpaşa, bugün yabancı havayolu şirketlerinin riskli gördüğü bu nedenle de pek ilgi göstermedikleri bir konumda…

Havalimanlarında bugün iniş, kalkış için gerekli olan güvenlik yanında özellikle artan terör olayları terminallerin de çevre güvenliğini ön plana çıkarmış bulunuyor…

Kent ortasında sıkışıp kalmış olan Adana’daki mevcut havaalanı, büyüme, gelişme adına hiçbir yatırıma olanak vermiyor…

Hele 2003 yılında iç hatların özel şirketlere açılması sonrasında patlayan yolcu trafiği Adana’nın durumunu daha acil hale getirmiş bulunuyor…

Şakirpaşa havaalanı yılda en fazla 2 milyon 200 bin yolcuya cevap verebilecek kapasitede…

Özel havayolu şirketlerinin iç hatlarda uçamadığı geçmiş dönemde, yılda 700/800 bin yolcuya hizmet veren Adana’da bugünkü sıkıntılar yokken bile, kent dışında gelişmeye müsait bir bölgede yeni havaalanı arayışları başlamıştı…

1998 de Ulaştırma Bakanlığı yıllar süren araştırmalar sonunda yeni bölgesel havaalanının yer tespitini yapıp ve Devlet Planlama Teşkilatına yatırım izni için başvurdu…

Projeye göre Tarsus Baharlı köyü civarında Çukurova Metropolü olarak tanımlanan Adana-Tarsus-Mersin kentlerinin uzun vadeli ihtiyaçlarına cevap verecek bir havaalanı kompleksinin YİD (Yap işlet devret) modeliyle yapılması hedefleniyordu…

Proje yıllardır Yüksek Planlama Kurulunun raflarında bekletiliyor…

Oysa 1998 yılında o günlerin CHP Mersin Milletvekili Oya Araslı’ nın soru önergesini cevaplandıran dönemin Ulaştırma Bakanı Ahmet Denizolgun’un şöyle diyordu:

“Adana-Mersin illerimize hizmet vermek üzere Baharlı mevkiinde konvansiyonel boyutlarda yeni bir havaalanının yapımı planlanmış, havaalanının Yap-İşlet-Devret modeli ile gerçekleştirilmesi için Başbakanlık DPT Müsteşarlığı nezdinde girişimde bulunulmuş olup, konu Müsteşarlıkça Yüksek Planlama Kuruluna sunulmuştur. En kısa zamanda yatırım başlayacaktır”

Aynı yıl Şakirpaşa’dan kaçırılan THY uçağı kent dışında güvenliğin daha rahat sağlandığı bir yeni havaalanının önemini ortaya koyuyor, aynı Bakan bekletilen projenin vakit geçirmeden başlatılması gereğini bir kez daha vurguluyordu…

Geçen zaman içinde köprülerin altından çok su aktı…

2002 genelinde 686 bin yolcuya hizmet veren Şakirpaşa 2006 yılında 2 milyon 216 bin yolcu sayısı ile kapasitesinin de üzerine çıkıp gelecekle ilgili tüm tahminleri yerle bir etti…

Geçmişte kapasitesinin %30 unu dolduran bir havaalanı yerine yenisini kurgulamak, gerek devlet gerekse de işe talip olacak yatırımcı açısından fazla cazip değildi…

Oysa durum artık öyle değil…

Adana başta medyası ve örgütlenmeleri olmak üzere, “kaptırırım, kaptırmam” söylemlerinden, iki kenti birbirine düşüren eski alışkanlıklardan kurtulmalı…

Türkiye’nin 2023 yılındaki dış ticaret, tarım, turizm, taşımacılık vizyonuna ve ortaya koyulan büyük hedeflere cevap verecek bölgesel anlamda yeni bir havaalanı kompleksi için vakit geldi geçiyor…

—Artan refah düzeyi, gelişen teknolojilere paralel düşecek fiyatlar nedeniyle önümüzdeki on yıl içinde yolcu sayısının iki katına çıkması bekleniyor…

—Gelecekte AB ülkelerine yoğunlaşacak Türk yaş meyve-sebze ürünlerini taşıyacak büyük kargo uçaklarının lojistik merkezi olacak, çevresinde soğuk hava depolarının yer aldığı bir alan…

—Eninde sonunda hayata geçecek 60 bin yatak kapasiteli Kazanlı-Tarsus turizm bölgesine, Tarsus’taki inanç turizminin butik otellerine, kısaca her yıl milyonlarca turiste hizmet verecek Baharlı…

Yakında hayata geçecek Adana-Tarsus-Mersin hızlı tren hattına entegre edildiğinde zaten her iki kentten de on dakikada ulaşılacak, bugün trafik sıkışıklığı nedeniyle Adanalıların kabusu olan Şakirpaşa işkencesi Baharlı ile sona erecek…

Yeni küresel konsept, bölgesel havaalanlarının deniz, kara ve demiryolu bağlantılarını gerekli kılmaktadır…

Adana-Mersin arasındaki otoyola bağlantılı Baharlı, bölgesel havaalanlarının deniz, kara ve demiryolu bağlantılarını gerekli kılan yeni küresel konseptin ideal koşullarına sahiptir…

21.yüzyılda aynı kaderi paylaşmak zorunda olan Çukurova’nın ortak kentleri, küçük hesaplar yerine hep birlikte ve tüm güçleriyle hayal projeyi gerçeğe dönüştürmek zorunda…

Çağımızda zenginlik çekişmelerden çok birleşmelerle sağlanıyor…

 

abdullahayan@hotmail.com

ABD zengin Meksika yoksul oldukça…

ABD zengin Meksika yoksul oldukça…

ABD’ ye bir şekilde kapağı atan Latin Amerikalı göçmen işçilerin, 2006 yılında ailelerine gönderdikleri para 62 milyar doları aştı…

Amerika Ülkeleri Kalkınma Bankası’nın bu verileri, söz konusu kaynak aktarımının zengin kuzeyden yoksul güneye yapılan yardım ve yatırımların toplamından fazla olduğunu gösteriyor…

Banka uzmanlarına göre 2010 yılında rakam 100 milyar doları aşacak…

En fazla para gönderilen ülke ise 23 milyar dolarla Meksika.

108 milyon nüfuslu Meksika petrol ve turizm yanında en yüksek döviz gelirini dış kaynaklı havalelerden sağlıyor…

Söz konusu kaynağın dış ödemeler dengesini ayarlama dışında çok daha önemli bir işlevi var.

Amerika’da çalışan işçiler tarafından doğrudan ailelerine gönderilen para sayesinde, yoksullukla mücadele etmek, daha doğrusu açlıkla baş etmek zorunda olan 8 ila 10 milyon ailenin yoksulluk sınırı üzerinde insanca yaşama olanağı doğuyor…

Yapılan son araştırmalar işçilerin her birinin ayda ailelerine 100 ila 150 dolar havale gönderdiklerini ortaya koyuyor…

Bu tablo bile Meksikalı yoksullar açısından yanı başlarında uzansalar yakalayacakları parlak ışıklarıyla ABD kentlerinin dayanılmaz cazibesini arttırıyor…

Meksika’dan ABD’ ye geçişin bazen ölümlerle sonuçlanan bedeli olsa da, umudun çekiciliği kaçmak isteyen her insanın zekâsıyla bulduğu yöntemleri de geliştiriyor sürekli…

ABD’li yetkililer her yöntemi öğrenip ona uygun önlem aldıkça yepyeni kaçış modelleri geliştiriyor Meksikalılar…

İki ayrı kademeden oluşan yüksek tel örgülerin iki yanı birbirine o kadar yakın aynı zamanda o kadar farklı ki…

ABD’ nin San Diego kenti ve duvarın öte yanı Tijuana…

Tijuana’ da iki şey dikkat çekiyor:

Kendi ülkelerindeki işçi ücretlerinin yüksekliğinden bunalan ABD’ den sökülüp buraya kurulmuş yüzlerce fabrika yanında Meksikalı sanatçıların kaçış yolunda ölen binlerce insan anısına yaptığı resim ve heykeller…

Tel örgüler yanında her türlü hareketi algılayan termal güvenlik kameralarıyla yeni bir Berlin duvarı yükseliyor yoksul ve zengin iki ülke sınırında…

Günde dört dolara çalışmaya hazır yüz binlerce Meksikalının yığınak yaptığı her gün yeni planlarla geçişi denediği bir laboratuar bölge vakasıyla karşı karşıyayız…

İnsanca yaşamaktan başka arzusu olmayanların bıkıp usanmadan denediği, çoğu zaman hapishanelerde bazen de ölümle sonuçlanan yolculuğa Meksika yanında ABD sınırları içinde kalan bölgede de hoşgörüyle bakan, yardım elini uzatan örgütler oluşmuş kendiliğinden…

Yardım ve yataklık suçlamalarıyla karşılaşmasalar da, bir takım baskılara maruz kalan Border AngelsSınır Melekleri– bunlardan biri…

Kolay geçişlerin olduğu noktalarda sıkılaşan denetimler nedeniyle daha zor ve engebeli dağlık bölgeleri tercih edenlerin karşılaştığı susuzluk ve açlık gibi sorunlara engel olmak amacıyla bu örgüt sınır civarındaki dağlarla çöllerin muhtelif yerlerine; su, yiyecek ve battaniye bırakıyorlar…

Resmi kayıtlara göre yalnızca 2006 yılında bu umut yolculuğuna kurban giden Meksikalı sayısı 450…

Sınır Melekleri örgütü ise ölenlerin sayısının bundan çok daha fazla olduğunu iddia ediyor…

ABD ile Meksika sınırında yaşanan ve bazen trajedilerle sonuçlanan yolculuğa çıkanlarla ilgilenen yalnızca melekler değil…

Son yıllarda emekli askerlerle, polislerden oluşan, gittikçe de ırkçılık potansiyeli taşıyan bir milis kuvveti örgütlenmesi güçlenmeye başlıyor ABD sınır bölgelerinde…

Minutemen adı verilen bu milisler silahsız olduklarını iddia etseler de, son zamanlarda haklarında öldürülen göçmenlerle ilgili açılan dava sayısı hızla artıyor…

Örgüt yöneticileri internetten üyelerine hiçbir göçmeni öldürme, işkence ve kötü muamele hatta tutuklama yetkisi olmadığını hatırlatsa da gerçek durumun öyle olmadığını kaçanlar da kovalayanlar da iyi biliyor…

Sınırda yaşananların iki yakada yarattığı gerginliklerin uluslararası hukuku zorlayan bir boyut kazanması, hukuk devleti olmakla övünen Washington yönetimini de bir takım arayışlara yöneltmiş durumda…

Tüm önlemlere rağmen her yıl bir milyon Meksikalının sınırı geçtiği gerçeği karşısında Bush kongreden istediği yetkiyi aldı…

Bin kilometreye yaklaşan, yüksek çitlerle, kameralarla donatılmış bir duvarın yapılmasına başlandı bile…

Ne önlem alınırsa alınsın, iki ülke arasındaki gelir adaletsizliği, bıçak sırtı gibi duran sınırın iki tarafındaki yaşam farklılığı insanların ölümle sonuçlansa da, umutla ölüm arasında gidip gelen yolculuğa çıkmasını engellemeyecek…

Bush ve ekibinin “Evet ABD göçmenlerden oluşuyor ama aynı zamanda bir hukuk devleti” söyleminin altında farklı hesaplar olduğunu herkes biliyor…

Asıl korku sayıları bugün 12 milyonu bulan ve yüksek doğum oranları yanında her yıl bir milyon hispanik Meksikalının yoksul güneyden, zengin kuzeye doğru sürdürdüğü “ÇILGINCA AKININ” zaman içinde, demografik yapıyı beyazlardan farklı renkteki zencilerle hispaniklere doğru bozuma! tehlikesi…

ABD içinde son zamanlarda yükselen “Amerikan istiklal marşı İspanyolca söylensin mi, söylenmesin mi?” tartışması aslında ülkede yaşananların geldiği boyutu anlatmaya yetiyor…

Dünyanın en güçlü ülkesi, güney sınırını tüm teknik olanaklarını kullandığı bin km lik duvarla örmesine, askeri gücünü, bazen yetkili olmadıkları halde silahlanıp adam vuran milislerini seferber etmesine rağmen, umuda yolculuğa engel olamıyor…

Kıssadan hisse çıkarma gayreti değil benimkisi…

Irak sınırında güvenlik duvarı örme fikrinin gündeme oturduğu bugün, tamamen ekonomik kaygılarla çok uzaklarda ölüm dâhil, her yolu deneyen insanlara karşı dünyanın en güçlü, en zengin, en fazla teknolojiye sahip ülkesinin topyekûn mücadeleye rağmen yaşadığı açmazı, hatta aczin bilinmesinde yarar var diye düşünüyorum…

En iyisi yazıyı ABD’ deki göçmenlerin son gösterisinde bir çocuğun taşıdığı pankartla noktalamak:

“Biz sınırları geçmedik; sınırlar bizi geçti…”

Bir zamanlar CHP…

Bir zamanlar CHP…

1960 darbesiyle CHP dışında tüm siyasi partiler kapandı ve yapılacak ilk seçimlere yönelik mıntıka temizliği yapıldı…

DP’ nin kapanması, tüm siyasi kadroların tutuklanması, önemli isimler hakkında verilen idam cezaları bile halkı uslandırmamıştı…

Askerlerin yönetime el koymasının ardından yapılan 1961 seçimleri salınan tüm korkulara rağmen istenen sonuçları vermedi…

Diri güçlerin! verdiği desteğe ve alınan %36 oya rağmen paşanın partisi estirilen rüzgarı ve beklentileri boşa çıkarmış, DP’ nin tapusuna sahip çıkan Adalet Partisi %35 ve Yeni Türkiye Partisi %14 oy ile halk desteğini almayı başarmışlardı…

Hesaplarda yanlışlık var beklentisiyle gidilen 1965 seçimleri ise sonuç itibariyle Paşa ve ekibini tek kelime ile perişan etti…

Yeni Türkiye Partisini eritip sağın tek adresi olan AP, Demirel’in öncülüğünde girilen yarıştan %53 oyla iktidar oldu…

İki seçimin sonunda ulaşılan hezimet, parti içinde kimlik arayışlarını hızlandırdı…

Tam da o günlerde sonraları Karaoğlan efsanesi olarak anılacak Robert Kolej mezunu bir genç siyasetçi-gazeteci umut ışığı gibi aydınlattı küf tutmuş partiyi…

Ecevit’ti gencin adı…

Onun başlattığı Anadolu’ya açılma, parti teşkilatlarını silkeleyip, yeni yüzlerle ve heyecanla ayağa kaldırma hareketiyle aynı günlerde, CHP sonraları çok daha sık başvurulacak tarihi! Kurultaylardan birine hazırlanıyordu…

24 Ekim 1966’ da 18. kurultay toplandı ve 1960 darbesinden sonra ayakta kalan tek parti olmasına rağmen, halktan bir türlü beklediği oyu alamayan partide yeni hareketin öncüsü ve lideri Ecevit genel sekreter seçildi…

CHP’ nin yeni kimliğiyle halka yönelmesi Ecevit’le başlasa da, partinin solculuğa soyunmasına İnönü, 1965 yılında Türkiye İşçi Partisinin yakaladığı rüzgârdan ve özellikle eğitimli gençlik üzerindeki etkisinden sonra karar vermişti…

Avrupa’da güçlenen sol hareketlerin başarısı ve Türkiye’de yükselen gençlik hareketlerinin de etkisiyle “Mademki devletçiyiz ve madem ki merkezin sağı dolu, o halde biz de ortanın solunda yer alırız” stratejisiyle Ecevit’in başlattığı harekete yeşil ışık yakmıştı…

Yeni kimlik arayışlarına ve ortanın solu söylemlerine rağmen parti 1969 seçimlerinde de umduğunu bulamadı…

Demirel meydanlarda “ortanın solu, Moskova yolu” sloganıyla CHP’yi sıkıştırdı, Marksizm’den türediği kaygısıyla sosyal demokratlığı ağzına almaktan çekinen mahcup İnönü-Ecevit’in merkezin azıcık solunda yer almasını bile komünizme giden yol gibi göstererek yerden yere vurmuştu…

İnönü-Ecevit ittifakını eleştiren yalnızca merkez sağdaki Demirel değildi.

Parti içinde ortanın sağındaki statükocular –ki toplam 48 Milletvekili idiler– Turhan Feyzioğlu öncülüğünde CHP’den kopup, 1967 de Güven Partisini kurdular…

18 Ekim 1968 günü CHP, bu kez 19. kurultayı topladı…

Ayrılıp giden sağ ekibin ardından durumunu daha da güçlendiren Ecevit Genel Sekreter sıfatıyla taşısa da partinin en önemli ismiydi artık…

Bu havada gidilen 1969 seçimlerinde, CHP yine halktan umduğunu bulamadı…

Demirel’in AP’ si %52 oy aldığı 1965 seçimlerinden daha az (%46,5) oy almasına rağmen, en küçük oyun bile hesaba katıldığı milli bakiye sisteminin kaldırılmış olmasının etkisiyle daha fazla Milletvekilliği (1965 te 240, 1969 da 256 Milletvekili) kazandı…

CHP 1965 te uğradığı yenilgiye benzer bir sonuç elde etse de, ayrılan Feyzioğlu ve arkadaşlarının tüm çabasına rağmen oyları beklentilerin aksine yerinde saymış üstelik AP gibi Milletvekili sayısını da 1965 e göre arttırmıştı…

İki seçimde de ezici oy oranıyla ve zaferle ipi göğüsleyen Demirel’i iktidardan uzaklaştırmak İnönü-Ecevit’ li CHP’ ye değil askere kısmet oldu…

12 Mart 1971 günü askeri muhtırayı saat 13 haberlerinde radyodan dinleyen Başbakan Demirel şapkasını alıp gitmişti…

Adına muhtıra da dense bal gibi askeri müdahaleye İnönü ve Ecevit farklı yaklaştı…

İnönü askerlerin sahneye sürdüğü Nihat Erim teknokrat hükümetine destek verilmesini savunurken Ecevit demokrasinin bu yolla kesintiye uğramasına karşı çıktı…

Genel başkanın Erim hükümetine güvenoyu verilmesi ısrarı karşısında Ecevit sert bir açıklama ile Genel sekreterlikten istifa ettiğini açıkladı…

Halkın oyuyla seçilen Demirel’in bir muhtıra ile uzaklaştırılmasını içine sindiremeyen Ecevit’in çıkışı onu bir kahraman haline getirdi…

Halkçı Ecevit sloganıyla o günlerde Anadolu’ yu karış karış dolaştı.. Demokrasiyi savundu ve yapılan CHP il, ilçe kongrelerine katılarak delege desteğini arkasına aldı…

İnönü kendisini bile bitirecek tehlikeyi sezince, zaten Haziran 1972 de yapılması gereken olağanı beklemeden 5 Mayıs 1972 günü olağanüstü kurultayı topladı…

Tarihi hesaplaşmayı bir an önce bitirmek istiyor, Kurtuluş savaşından Lozan anlaşmasına uzanan kimliğiyle Atatürk’ten miras kalan partiye çoluk çocuğun elinden bir an önce kurtarma hesaplarını yapıyordu…

Zaten gergin geçmesi beklenen kongreye saatler kala iki önemli gelişme yaşandı…

İdam kararı verilmiş üç fidan 5 Mayıs sabaha karşı darağacına yollanırken, THY yolcu uçağının Sofya’ ya kaçırıldı…

Zaten gergin İnönü kalp krizi geçirince Kurultay bir gün sonraya ertelendi…

6 Mayıs günü bitkin İnönü hastalığına aldırmadan delegelerin karşısına çıktı titrek sesiyle taviz vermez kararlılıkla konuştu:

“Bugün yalnızca parti meclisini seçmekle kalmayacak, bir kararı daha vermiş olacaksınız:”

“Ya ben, ya Bülent”

Resti gören Ecevit’in de geri adım atmaması üzerine 7 Mayıs günü sandıklar kuruldu, oylar atıldı ve İnönü ile Ecevit’in desteklediği iki Parti Meclisi listesi oylandı..

İnanılmaz sanılan şey gerçek olmuş, koca İnönü Atatürk ile birlikte kurduğu, Milli şeflikten başlayan ve 33 yıl süren CHP Genel Başkanlığında 1950 seçimlerinden de beter sonuçla yüzleşmek zorunda kalmıştı…

Delege tüm manevi baskılara rağmen Ecevit’in parti meclisi listesine 709 oy verirken, İnönü’nün desteklediği liste 507 oyda kalmıştı…

Delegenin tercihini kendisine karşı güvensizlik olarak kabul eden İnönü 8 Mayıs 1972 günü 33 yıldır sürdürdüğü genel başkanlık görevinden istifa etti…

Delege nefes almadan yeniden Ankara’ nın yolunu tuttu…

14 Mayıs 1972 günü yapılan genel başkanlık seçimi özel kurultayında 51 il başkanının adayı Bülent Ecevit 913 delegeden 828’inin oyuyla Atatürk ve İnönü’den sonra CHP’nin 3. Başkanı olarak koltuğa geçebilirdi artık…

Ecevit’in sonraki yıllarda sık sık yolunun kesişeceği Baykal’ lı yıllarla sürecek CHP öyküsü…

Buğday yoksulluğu, domates zenginliği…

Buğday yoksulluğu, domates zenginliği…

Tarım, sanayi, bilgi çağları…

Her birinin kendine özgü üretim biçimleri, sınıfları, hatta devletlerin üretim tarzlarına uymaya çalışan yapılanmaları söz konusuydu…

Bugün çok farklı bir paradigma ile karşı karşıyayız…

Sınırların ortadan kalktığı, uluslardan çok bireylerin ön plana çıktığı, üretim tarzlarının değiştiği, herkesin en ucuza üretileni milliyetine, bayrağına aldırmaksızın gidip bulduğu yepyeni bir dönem…

Ne kadar süreceği, ardından dünyayı hangi dalganın saracağı meçhul…

Ama bilinen bir şey var…

Dünyada her şey çok hızlı değişiyor…

Tarım çağının ürünleri bir yana üretim araçları bile binlerce yıl kullanıldı…

Sanayi çağı üretim araçlarının geçmişi ise en fazla 100 yıllık…

Hiçbir biçim, şekil değiştirmeden kullanılan karasabanın, milattan önce beş bin yılında Sümerlerin tarlalarını sürmekte en büyük yardımcıları olduğunu biliyoruz bugün…

Oysa sanayi çağıyla birlikte tarlaya giren ve ekilip sürülmesinden, ürünün toplanmasına kadar her aşamada kullanılmaya başlanan, dünyaya yetecek kadar bolluk sağlayan traktörün geçmişi, 1890 lı yıllarda keşfedilen içten yanmalı motorların yaşıyla aynı…

-Motor gücünün araçlarda kullanılmasının ardından tarım aletlerine eklendiği bir başka deyimle traktörün ortaya çıktığı tarih 1892 dir…-

Yalnızca bu yüz yıllık zaman diliminde traktörün ne kadar değiştiğini ve örneğin biçerdöver gibi farklı versiyonlarla insanlığın kaderini nasıl etkilediğini anlatmaya sayfalar yetmez…

Tarım döneminin kara sabanı beş bin yıl pek fazla değişikliğe uğramadan kullanıldı…

Sanayi çağının traktörü ise 100 yıl içinde geliştiği dönemle aynı kaderi paylaştı…

Her değişimden etkilendi, bir şekilde payına düşeni aldı…

Günümüzde uzaktan algılamalı, robotlarla yönetilen modeller yanında, bazı ürünlerin üretim tarzlarının değişmesiyle pabucunun –şimdilik o ürünlerle sınırlı kalsa da, gelecekte çok daha geniş alanlarda- dama atılma olasılığı hayli yüksek…

500 milyon kilometre uzaklıktaki Mars’ a toprak analizi yapabilecek ve gerektiğinde tohum ekecek araç indiren insanoğlunun kendi dünyasını akıl almaz hızda değiştirmesinden doğal ne olabilir ki?

Toprağa, iklim koşullarına, yağmura bağlı bir üretim biçiminden farklı yeni arayışlara yönelmenin, bilimin pratiğe sunduğu katkıyla bugün yeni kapıların eşiğindeyiz…

Bir milyar insanın doluşması halinde batacağı sanılan gemi, 6 milyar dünyalıyı beslerken zorlanmıyorsa, akıl almaz gelişmeleri cep telefonlarından ibaret sananlara inat, bilgi çağının çok farklı kulvarlarda soluksuz koşan bilim adamlarına borçluyuz…

Son yıllarda bazı bitkileri besleyen olmazsa olmaz elementlerin bulunması, binlerce yıllık tarım çağını bilim çağının zengin dağarcığıyla tetikliyor, aydınlık bir geleceğin penceresini aralıyor…

Örneğin domates, salatalık benzeri bitkilerin köklerinin toprak yerine besin solüsyonuyla desteklenmiş tamamen inorganik ortamlarda yetiştirilmesi sayesinde verimlilik inanılmaz boyutlara ulaşıyor…

İki bin yıl boyunca Aristo’ nun “bitkinin temelini toprağın oluşturduğu” görüşünü tartışılmaz doğru kabul eden insanlık, bilgi çağında bazı bitkilerin gereksinim duyduğu temel taşlarının ne olduğunu ortaya çıkardı ve bunu pratikte uygulanır hale sokarak yepyeni bir dönemin önünü açtı…

Bilim desteğiyle belirlenen inorganik maddeler suda eritilerek bitkinin köklerine veriliyor…

Bir serada dekar başına 4 ton domates elde ettiği için sevinen üretici toprağa gereksinim duymadan dekar başına 40 ton domates, 60 ton salatalık elde ediyor…

Toprağı zehirleyecek ilaç kalıntılarıyla, ilkel sera ısıtma sonucunda havaya salınan ve küresel ısınmayı tetikleyen gazların da etkisini en aza indirmesi de cabası…

Günümüzde tarımın küresel ısınmaya etkisi %28 gibi azımsanmayacak bir orana sahip…

Türkiye ise küresel ısınma liginde 13. lük gibi önemli bir konumda…

Zengin jeotermal kaynaklarından yararlanan ve bunu topraksız üretim yapılan seraların ısıtılmasında değerlendirecek projelerin desteklenmesi, teşvik edilmesi gerekiyor…

Verimliliğin getireceği zenginlik…

Yılda 40 gün çalışarak beş bin yıl önceki üretim tarzıyla buğday yetiştiren ve bunu da dayatmalarla devlete dünya fiyatlarının iki katına satma dönemi eninde sonunda bitecek…

Kendiliğinden bitmese de, Anadolu’ yu kasıp kavuran kuraklık bizi yeni arayışlara sürükleyecek ister istemez…

Alternatif çözümlerin çağdaş modelleri karşımızda…

Eski alışkanlıkların buğday yoksulluğu yerine geleceğin domates zenginliği…

Dönüm başına 600 kg buğday elde eden AB’ li rakibinin yarısı kadar bile üretemediği için, AB’ liden daha fazla destek almasına rağmen açlığa mahkûm çiftçimiz…

-AB tarafından yapılan araştırmaya göre 2006 sezonunda bir ton buğday satan Türk üreticisinin eline 283 Avro geçerken AB’ li üretici 164 Avro ile yetinmek zorunda kaldı.

Asıl sorun devlet desteğinden çok, verimlilikte-

Oysa 2006 domates ihracatı açısından altın yıldı ve dönüm başına 45 ton domates, 27 bin dolar gelir olarak yansıdı ülkeye. (2006 da Türkiye 300 bin ton domates ihraç edip 176 milyon dolar döviz kazandı)

Dönüm başına 70 dolarlık katkı veren buğday ile 27 bin dolar akıtan domates…

Geç kalmadan bir an önce yola koyulmanın, kör gözleri açmanın zamanı gelmedi mi?

Alata, Erdemli.. Limon…

Alata, Erdemli… Limon…

Araştırmalar limonun vatanının Çin sınırlarındaki Burma’ ya dayandığını gösteriyor…

Oralardan yola çıkıp Ortadoğu’ ya gelip, Akdenizli olmuş…

Limon narin bir ağaç, uyumu da kolay değil…

Bu nedenle söylediğimiz yolculuğunun asırlar sürdüğü tahmin ediliyor…

14. yüzyılda Mısırlı zenginlerin sofrasındaki en makbul içecek bal katılmış limon suyu…

Fas’ta bizim sandığımız kısır –kısırın ne olduğunu bilmeyenlere: ince bulgurun domatesle yoğrularak elde edilen bir çeşit köfte- en geçerli yiyecek…

Ama kısır yoksulların rüyasını bol limonlu olduğu vakit dolduruyor…

İtalya ve İspanya’ya da Araplarla birlikte ulaşıyor…

Ne ilginçtir başta Mersin, ülkemizin, narenciye ile tanışması da önce Mısır ardından da yöredeki Lübnan kökenli zenginlerin Filistin ve diğer bölgelerden getirdikleri fidanlar sayesinde oluyor…

Üretim 1935 lere kadar hobi düzeyinde ve zenginlerin kendileri için oluşturdukları bahçelerin bir parçası…

Ülke limon gereksinimi bakımından o kadar dışa bağımlı ki, 1940 yılında gazeteler Türkiye’yi saran limon krizi haberlerine yer veriyor…

2.dünya savaşı nedeniyle İtalya’dan gelemeyen limon nedeniyle limonun tanesinin 5 kuruşa fırladığını yazıyor 22 Eylül 1940 tarihli Yeni Asır gazetesi…

Haber şöyle devam ediyor:

“İthalatta savaş yüzünden yaşanan nakliye güçlükleri limonun 5 kuruşa yükselmesine yol açmıştır. Oysa Mersin yöresinde limon üretimi için mükemmel iklim ve toprak şartları mevcuttur. Ziraat Vekaleti’nin on yıldan beri yürüttüğü aşılı limon fidanı kampanyası sonucunda, iyi para ettiği için çiftçimiz de limon ziraatına büyük ilgi duyunca 1938 yılında 34 milyon 500 bin adet limon üretilmiştir. Ancak bu ülkemizin ihtiyacına yetmemekte ve ithalat yoluna gidilmektedir. Vekâletin uyguladığı program sayesinde iki yıl sonra ithalata gerek kalmayacaktır.”

Rüyanın gerçekleşmesi beklenirken gencecik fidanlar meyveye binmeden 1942 yılında gelen bir soğuk dalgasıyla kavrulur…

1943 yılında aşılı fidan dağıtmaktan çok daha önemli bir işe girişir Ziraat Vekaleti –Tarım Bakanlığı-

Ülkenin farklı yörelerinde üreticiye öncülük edecek 3 Teknik Bahçıvanlık okulu açılmasına karar verilir…

Okullardan biri limon üretiminin en önemli merkezlerinden biri olmaya aday, iklimiyle ideal Mersin’in batısındaki Alata bölgesinde 1944 yılında bölge köylerinden öğrenci almaya başlar…

Alata’daki okulda yetişen çocuklar teori ile pratiği birleştirecek ve yeni Türkiye’ nin tarım öncüleri olacaktır…

Okula öğrenci gelmesini teşvik etmek için de bir yöntem bulunur:

Uygulamaya dayalı üç yıllık eğitimi başarıyla bitirenlere kendi topraklarında modern çiftçilik yapıp çevrelerine örnek olmaları amacıyla ve yine 1943 yılında bir kanun yayınlanır…

Kanunla Teknik Ziraat ve Teknik Bahçıvanlık Okulunun mezunlarına taşınmaz mal verilmesi hedeflenmektedir…

Proje kısa zamanda semeresini vermeye başlar…

Alata ve çevresi öylesine gelişir ki, 1954 yılında Erdemli ilçesi buradan beslenerek doğar..

Bölge Haziran ayında Erdemli’nin ilçe olmasını kutlarken, ekim ayı gazeteleri rekor mahsul haberlerini müjdelemektedir:

“İçel Narenciyecileri, bu sene, en yüksek rekolteyi teşkil eden 271 milyon. 600 bin meyva ile piyasayı açmağa hazırlanmaktadırlar. Bu miktarın 167 milyonu portakal, 95 milyonu liman, 6 milyonu mandalina, 800 bin adedi de greyfurt olarak tahmin edilmiştir.

Bu seneki ihracat esnasında en çok Almanların portakal ve limon alacakları, anlaşılmaktadır. Bu hususta karşılıklı bir gayret sarf olunmaktadır.”

(Basın Yayın genel Müdürlüğü 19 Ekim 1954 arşivi)

1938 yılında 34 milyon adet limon üreten Türkiye geçen dönem içinde iki kez aşırı soğuklardan dolayı ağaçlarının büyük kısmını kaybetmesine rağmen kısa zaman içinde üretimi üç katına çıkarmıştır…

1940 yılında İtalya’dan gelmeyen limonun karaborsaya düştüğü ülkeden, Almanya’ya ihracat yapar konuma gelmek…

O günlerde sevinilen ve topu topu 7500 ton (95 milyon limonun ton olarak yaklaşık değeri) limon üretimi anlamındaki noktadan bugün vardığımız yere gelince:

2006 yılında ülke genelinde elde edilen 700 bin ton limon ürünü içinde başta Erdemli olmak üzere Mersin’in payı 400 bin tonlara yaklaşmakta…

1954 te de limon ihraç edilsin diye teşvik primi veriliyordu, bugün de öyle…

Resmi kayıtlar 1954 ihracat sezonunda narenciye ürünleri için %25 ile %40 arasında ülkelere göre değişen oranda ihracat primi verildiğini gösteriyor…

Yıllık ihracatı 350 bin tonlara yaklaşan ve 50 yıl içinde sıfırdan, dünyanın en önemli limon üretici ihracatçılarından biri haline gelen Türkiye, özellikle de Mersin…

Mahsulün çiçekten meyveye dönmeye başladığı bugünlerde, yeni ihracat sezonu başlarken geçmişe bir yolculuk yapmak istedik…

Eğitimin pratiğe, bilimin üretime katkısı konusunda örnek ders olarak okutulacak Alata projesi…

Bu tür projelerin farklı alanlarda hayata geçirilmesi ve başarısı gelecekte tarım konusunda neler yapılması gerektiğini araştıranlara ışık tutacaktır, tutmalıdır…

22 Temmuza doğru DyP.. Ağar’ın intiharı..

22 Temmuza doğru DYP..  Ağar’ ın intiharı…

Yaşanan süreçten sonra gelinen son noktayı değerlendiren Ağar günah çıkarıyor adeta…

Çıktığı televizyon programında “Genel Kurmayın 27 Nisan açıklamasından daha önce haberi olup olmadığı” yönündeki soruyu yanıtlarken “kesinlikle hayır” diyor ve ekliyor:

“Böyle bir duyum ulaşsaydı, demokrasiden yana tercih kullanır, TBMM’de cumhurbaşkanlığı oylamasına katılırdık"

İnsan ister istemez ünlü Arap özdeyişini hatırlıyor:

“B’adü harab el Basra” Türkçesiyle söylersek: “Basra harap olduktan sonra”…

Oysa 2002 seçimlerinde Tansu Çiller’i sandığa gömmeye kararlı halkın baraj sınırına getirip orada bıraktığı partiyle ilgili son cumhurbaşkanlığı seçimine kadar çok ta iyi bir rüzgar estirmişti Ağar…

Teröre ve bunu askeri yöntemlerle yok etmeye kararlı resmi politikaların ötesinde söylemler dillendirmeye başlamış, üstelik çark etmeden ve bu kadarıyla da yetinmeden, Türkiye ile Kuzey Irak arasında Benelüks modelini andıran –ticarete dayalı, hiçbir kısıtlamanın yer almadığı ortaklık- bir birlikteliği savunmuştu…

Türkiye’de faili meçhuller döneminin simgesi Susurluk ile birlikte anılan, Emniyet Genel Müdürlüğünden başlayarak önemli bakanlıklarda görev alan bir isim olarak ağar’ ın bu görüşleri yüksek sesle ifade etmesi ülkenin pek çok kesiminde yankılanmıştı…

Tüm bunlar yetmezmiş gibi CHP Genel Başkanı Baykal’ın gerginlik politikalarına inat AK Parti ile kavgaya tutuşmayan, aksine sıcak insani davranışlarla, olası bir koalisyon arayışına “Ben buradayım” mesajı veren bir tavır sergilemişti…

Gönüllere su serpen, kavgadan çok uzlaşmacı Ağar, çoğu seçmen gözünde siyasetin yükselen değeri haline gelmişti…

Kamuoyunun yakından bildiği şeyleri burada tekrarlamaya gerek yok…

Tüm bu olumlu gelişmelerin ardından ne olduysa oldu, Cumhurbaşkanlığı seçim süreciyle birlikte değişen ve söylemleri eylemleriyle çok farklı bir Ağar’ı şaşkınlıktan çok hayal kırıklığıyla izlemeye başladık…

Kendi siyasi aklı yerine, malum siyaset Mühendislerinin sahneye koyduğu oyunun içinde buldu bir anda kendini…

Sağı birleştirme gibi sandıktaki getirisinin ne olacağı soru işaretleriyle dolu bir projeye dört elle sarılmakla kalmadı…

Oksijen çadırında nefes almaya çalışan ANAP’ a ve başındaki Erkan Mumcu’ya dayalı oy hesaplarının içine daldı…

Sonrasını hepimiz biliyoruz…

Demokrat Parti’ nin devamı değil kendisi olduğunu söyleyen, “yeter söz milletindir” şiarını köklerinde, genlerinde hisseden bir partinin genel başkanı, Menderes’i 1960 darbesine götüren sürece benzer bir mizansenin parçası haline geliverdi…

Çok değil iki ay önce birleşerek iktidar alternatifi olacakları kulaklarına fısıldanan iki parti genel başkanından Mumcu’ giller eriyen mum gibi sönmeyi bekliyorlar…

Ağar ve çevresi ise baraj hesaplarıyla Milletvekili listesini bile uzatma dakikalarının son saniyelerinde hazırlayabiliyor…

Partinin barajı aşması mucizelere bağlı…

Aşsa bile büyük umutlar bağlanan Mersin’de hazırlanan liste tek kelimeyle intihar anlamına geliyor…

Oysa Mersin’de diğer partilerin yaptığı hatalar soğukkanlılıkla değerlendirilse, Ankara’da genel merkezi kuşatan tek gözlüler yerine, kentin dinamiklerini bilen çıkarsız insanlara kulak verilse bambaşka kapılar açılacak…

CHP Vahit Çekmez’i çekip sahneden indirmiş, MHP’ den AK Partiye kadar hiçbir siyasi oluşumun aklına 60/70 bini bulan Nusayri Arap oylarını çekecek bir aday çıkarma gibi bir siyasi fikir gelmemiş…

DP (DYP) nin kapısında ise Ali Can gibi bir isim duruyor…

Tüm sağ partilerin peşinde koşmasına rağmen, gönül bağıyla sarıldığı damarlarını kesseniz DP ve DYP diyen bir adamı görmezlikten gelip, 3500 oy potansiyeline sahip Anamur’dan bir isim liste başına yerleştiriliyor…

AK Parti’ nin doğu ve güneydoğu oylarını çekecek bir aday göstermediği Mersin’de, ortaya çıkan tarihi fırsat Zeynel Özdiker ile değerlendirileceğine, böylesine önemli bir isim 12 kişilik listeye bile alınmıyor…

Dişiyle tırnağıyla muhalefetteki bir partinin bayrağını dört yıldır yükseklerde tutmaya çalışan il başkanı Feyzi Karaca görülmüyor, elinde asa dağ taş dolaşan Mustafa Göktaş anımsanmıyor, başka partilerden gelen cazip “ahlaksız teklifleri” geri çeviren Fatih Seyit yok sayılıyor…

Karaca, Göktaş, Fatih Seyit ve daha nice isimsiz kahraman…

İktidar partilerinde çalışmak hem kolaydır hem de işini bilen deneyimliler için bereketli mekânlar sayılır…

Asıl zorluk muhalefette iken taşrada hizmet yapmak, daha da önemlisi parti binasını açık tutmaktır …

Çaldığınız kapılar yüzünüze kapanır, insanlar arkanızdan dalga geçer, bürokrasiden iş dünyasına kadar kimse size sahip bile çıkmaz, Allahın bir selamını zorla verenleri iğrenerek tanır da sesinizi bile çıkarmazsınız…

İşte bu koşullarda partinin bayrağını yükseklerde taşımak şöyle dursun, il binasını açık tutmak, elektrik su paralarını ödemek, gelen misafire çay ikram etmek bile bazen dayanılmaz bir hal alır…

Bu özveriyi gösteren insanları, gece gündüz sizin için koşanları görmezden gelirseniz, ahde vefa adına Ağar ve çevresinin yaptığı kendi adıma kanıma dokunan bir vefasızlıktır…

Mehmet Ağar’ ın başında yer aldığı DYP(DP) nin zaten baraj sorunu vardı…

Eğer Mersin’e reva görülenler başka yerlerde de cereyan ettiyse önümüzdeki günlerde Ağar’lı Demokrat Partinin barajdan da öte örgütsel anlamda var olma sıkıntısı yaşayacağına şüphe yok…

Mersin gibi 973 bin seçmene sahip bir kentte listenin tepesine 3500 oy aldığınız Anamur’ lu bir ismi oturtursanız yarışı başlamadan kaybetmişsiniz demektir…

Türkiye’ nin en zor dengelerine sahip kentinde böylesine stratejik hatalar yaparsanız bedelini de ağır biçimde ödemek zorunda kalırsınız…

Mersin DYP (DP) adına kaybedilmiş ama kazanılacak ve kazanılması hiç te zor olmayan bir kentti…

Bu listeyle Ağar ve ekibi işte böylesine bir şansı, tarihi fırsatı kulaklarına fısıldanan yanlışlarla yitirmiş, daha başlamadan Mersin’deki yarışı kaybetmişlerdir…

 

DP (DYP) nin 2002 seçimlerinde Mersin ve ilçelerinde aldığı oy miktarları:

İl geneli  toplam         59000

Mersin merkez            15000

Anamur                        3600

Aydıncık                         757

Bozyazı                        2789

Çamlıyayla                     666

Erdemli                       10423

Gülnar                          2835

Mut                               5697

Silifke                           5809

Tarsus                         11818

 

22 Temmuza doğru (1) AK Parti

22 Temmuza doğru (1)…

Türkiye 1950 seçimlerine benzer bir süreçten geçiyor…

İktidara kimin geleceğinden çok, 23 Temmuz sabahı nasıl bir Türkiye ile karşılaşacağımızı merak ediyoruz…

Son bir aydır her gece Genelkurmay Başkanlığı sitesinde muhtıra, uyarı, mektup, e-muhtıra adına yeni ne var diye merak içinde uykuya yatılan, gerginlik içinde sabahlanan bir ülkeden başka ne beklenir ki?

Bunları bir yana bırakıp Mersin’de siyasi partilerin gösterdikleri adaylar çerçevesinde son duruma bir göz atalım…

Önce AK Parti…

İktidar partisinde son ana kadar Genel Başkan Vekili ve Mersin milletvekili Mir Dengir Fırat’ın Mersin’den liste başı olacağı kesindi..

Üstelik cumhurbaşkanlığı sürecinde yaşananlardan sonra partideki konumu güçlenen ve neredeyse Erdoğan’ın ardından resmiyetteki ikincilik konumu gerçekte de aynı çizgiye gelen Fırat’ın mersin listesindeki yerini değiştirecek çok fazla etken de kalmamıştı…

Ama son anda Fırat Adana AK Parti liste başına gitti, yerine de Dış Ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen geldi…

Fırat’ın Adana 1. sıraya alınmasında partinin genel strateji değişikliği etkili oldu…

Bakanlar başta olmak üzere bazı güçlü isimler İstanbul, Ankara yerine Anadolu’daki önemli İllere dağıtıldı…

M.Ali Şahin’in Antalya, Kemal Unakıtan’ ın Eskişehir, Vecdi Gönül’ün İzmir’den aday gösterilmesi yanında Mir Dengir Fırat’ın Adana adaylığı daha da önemli ve anlamlı…

Yeni dönemde büyük projelerin tümünde Adana-Mersin işbirliği, Çukurova metropoliten gelişim projelerinin ortak yürütülmesinde yaşamsal öneme sahip olacak…

Türkiye’deki ilk bölgesel kalkınma ajansının da Adana-Mersin ortaklığında Adana merkezli oluştuğunu unutmamak gerekiyor…

Bu durumda Fırat’ın Adana yanında Mersin’den de sorumlu koordinatör gibi çalışacağından şüpheniz olmasın…

Aslında Mersin yapılacak seçim sonunda kim kazanırsa kazansın artık kendi 12 milletvekilliği yanında Fırat ile birlikte Mecliste 13 vekil ile temsil edilecek…

Bu bile başlı başına önemli kazanım…

Gelelim AK Partinin Mersin listesinde yer alan isimlere…

Kenti yakından tanıyan ve iş dünyası ile zaten ilişkileri hayli güçlü Tüzmen parti adına iyi bir seçim…

Son güne kadar AK Parti dahil seçimlere girecek tüm siyasilere uzak duran MTSO eksenli girişimciler başta olmak üzere Serbest bölgede faaliyet gösterenlerden, ihracatçılara kadar Mersin’ de yatırım yapan herkesi bir heyecan sardı..

Bu heyecanın sandığa, AK Parti lehine birkaç puan olarak yansımaması için bir neden yok…

Tüzmen etkisinin bununla da sınırlı kalmayacağını tahmin etmek zor değil…

MHP ağırlıklı çevreler kendilerine yakın buldukları isme mesafeli durmayacak, kent merkezinde AK Partinin bir türlü kazanamadığı kadınların da modern görünümlü birinin vitrininden ürkmeyecekleri bir seçim dönemine tanık olacağız…

İkinci sırada yer alan Prof. Zafer Üskül üzerinde fazla yorum yapmaya, kendisini bir takım sözlerle eleştiren bazı eski yol arkadaşlarına! kulak vermeye bile gerek yok…

Üskül’ ü “AK Parti’de ne işi var?” diye eleştirenler önce şu sağ kulvarda MHP’den DYP’ ye oradan ANAP’a dolaşmadık saha bırakmayan  İlhan Kesici, komandoların şahı Yaşar Okuyan, reislerin ANAP genel başkan adayı Fethullah Kayalar’ın CHP’deki konumlarını sorgulasınlar…

Hiç kimsenin şüphesi olmasın Üskül, en azından ülkenin daha özgür olması ve demokratikleşmesi için sonuna kadar mücadele edecektir…

Hukukun üstünlüğüne inanmış, yaşamı boyunca hep ezilmişin, mağdurun yanında yer almış Üskül’ ün girdiği yeni kulvarda sivil bir anayasanın hazırlanmasına vereceği katkı bile onu unutulmaz kılar…

Ya CHP’ nin yeni vitrininde yer alanlar hidayete erdikleri partilerine, daha da önemlisi Türkiye’ye ne kazandıracaklar?

Bir zamanlar yanında yer aldıkları Özal’ın ANAP’ ının liberal görüşlerini hayata geçirme şansları var mıdır?

Soru budur ve çok önemlidir…

Mersin’de ağırlığı olan entelektüel çevre, Üskül sayesinde düne kadar şüpheyle baktığı bir siyasi partiye bugün farklı yaklaşmakta ve yeni yolculukta ortaklaşa neler yapılabileceğini araştırmaktadır…

Üskül’ ün adaylığı milletvekilliğine dönüştüğü andan itibaren barış kenti Mersin düşüncesinin slogan olmaktan çıkıp ete kemiğe bürünme olasılığı oldukça yüksektir…

AK Parti’de asıl sıkıntı üçüncü ve dördüncü sıralardaki yanlış tercihten dolayı yaşanacaktır…

Listeye son şeklini veren komitenin üçüncü ve dördüncü sıraları hangi kıstaslara göre yaptığını anlamak hayli zor..

Sıralamanın mantıksal ve kent dengeleri ele alındığında gerçekçi bir yanı da yoktur…

Kürşat Tüzmen ve Prof. Zafer Üskül’ ün Ankara’ya gittikten sonra Mersin yerelini yalnız başına dizayn etme şansı doğan Ali Er, Ömer İnan’ı milletvekili olarak görmek ister mi?

Sorusu önemlidir ve kolayca verilecek somut bir cevabı da yoktur…

AK Parti’nin Mersin’den çıkaracağı Milletvekili sayısı biraz da parti teşkilatının bu etkeni yok edecek önlemler almasına bağlıdır…

Er gibi deneyimli ve kurt siyasetçinin,listede hemen ardında yer alan Prof. İnan’ı seçtirmek için üstüne düşeni yapıp yapmadığının  cevabını 22 Temmuz akşamı göreceğiz…

 

Bir sonraki yazıda DYP (DP) yi ve bu partinin Mersin listesiyle gerçekleştirdiği intihar girişimini ele alacağız…

 

 

2002 genel seçimlerinde AK Partinin Mersin Merkez ve ilçelerde aldığı oy oranları:

           

Mersin Merkez

55

Tarsus

18

Silifke

  7

Erdemli

23

Anamur

 6

Aydıncık

 1

Mut

 7

Gülnar

 4

Bozyazı

 2

Çamlıyayla

 1

Listeler, ilk değerlendirmeler.. 4T+Tüzmen..

Listeler, ilk değerlendirmeler…

22 Temmuz 2007 seçimleri için sandık başına gittiğimizde oy vereceğimiz parti kadar kimi Ankara’ya göndereceğimiz de önemli..

İşsizliğin arttığı, özellikle genç işsizlerin %30 lara ulaştığı, bir başka deyimle her üç kişiden birine iş ve aş vermek zorunda olduğumuz Mersin’de, sorun biraz daha ağır ve acil…

Bu nedenle projeleri, Mersin’le ilgili hedefleri, hayalleri olan insanların Milletvekili olarak seçilmesi Mersin’in geleceği açısından yaşamsal önem taşıyor…

Gelelim siyasi partilerin Yüksek Seçim Kuruluna verdikleri listelerin ışığında ortaya çıkan tablonun ilk yansımalarına…

Listelere bakıldığında ilk göze çarpan birkaç husus…

Türkiye genelinde Meclisin neredeyse yarısının değişeceği görülüyor…

350 Milletvekiline sahip AK Parti’de 150 den fazla Milletvekilinin tamamen liste dışı kaldığı 50’ ye yakın ismin de seçilemeyecek yerlere koyulduğunu not etmekte yarar var..

CHP’ nin durumu da AK Parti’den farklı değil…

150 Milletvekiline sahip parti bunların 66 sını tamamen sildiğini, en az 10/15 nin de sıraların altlarına itildiğini düşünürsek durum daha kolay anlaşılır…

Türkiye gerçeğinden Mersin’e bakalım…

AK Parti’den Mustafa Eyiceoğlu, Saffet Benli…

CHP’den Şefik Zengin, Vahit Çekmez, daha önce partiyi terk etmiş olan Ersoy Bulut, Hüseyin Özcan, Hüseyin Güler önümüzdeki dönemin Meclisinde yer alamayacaklar..

2002 seçimlerinde Mersin’den seçilen Mir Dengir Fırat ve Mustafa Özyürek’ in ise 22 Temmuzdan sonra Adana ve İstanbul Milletvekillikleri kesin…

Bu durumda 12 Milletvekilinden geriye yarışa devam edecek üç isim kaldı:

Ali Er ve Ömer İnan AK Partinin 3 ve 4. sıralarında, ali Oksal ise CHP 4. sırasında şanslarını bir kez daha deneyecekler…

Türkiye genelinde meclisin yarısının değişeceği varsayıldığında Mersin’de bu oranın 2/3’e çıkacağı, başka yerden seçilip Meclise gidecek olan Dengir Fırat ve Mustafa Özyürek’ i de hesaba dahil etsek bile, oranın Türkiye ortalamasının üstünde olduğu görülüyor…

Mersin’in Milletvekili aday tablosuna bakıldığında dikkat çeken bir başka husus ise bağımsız adayların çokluğu…

12 Milletvekili çıkaracak bir ilden bunun iki katını aşan sayıda–dün itibariyle Seçim Kuruluna başvuru sayısı 23 idi- bağımsız aday çokluğunun ciddiye alınacak ve üzerinde kafa yorulacak bir olgu olarak düşünüyorum…

Dünyadaki gelişmelere direnen, dar kadroların içine kapanık, temsili demokrasi yöntemlerini terk etmemesi nedeniyle tıkanan sisteme karşı sessiz ama güçlü bir hareketin ilk ayak sesleri bunlar..

Partilerin aday belirleme yöntemleri, adayların kişilikleri, seçildiği bölgeye ve kendisine oy veren insanlara değil, onu aday gösteren daha doğru bir deyimle atayan genel başkan ve çevresindeki yapılanmaya biat eden bir sisteme karşı kendiliğinden ortaya çıkan tepki hareketinin önümüzdeki süreçte gelişeceğini tahmin etmek zor değil…

Sanayi çağında kalmış temsili demokrasinin yerine günümüzün katılımcı demokrasisinin gereklerini yerine getirmeyen ve değişimi okuyamayan siyaset sınıfına karşı çaresiz kalanların başlattığı hareketin eninde sonunda Ankara’daki padişahların aklını başına getireceği bir dönemin başlaması kaçınılmaz…

Mersin listeleriyle ilgili asıl hayal kırıklığına gelince…

İstisnasız tüm partilerin ağız birliği etmişçesine kadın adaylara karşı takındığı tavır düşündürücü olmaktan da öte, üzüntü verici…

Barajı aşacak AK Parti ve CHP yanında aşmaya yakın MHP’ nin de listelerinde kadının adı yok… (AK Partinin dalga geçer gibi çok altlara yerleştirdiği adayı saymazsak)

12 Milletvekili çıkaracak Mersin’de AK Parti ve CHP’nin seçilebilir yerlerden en az birer kadına yer vermesi, çok renkli çok sesli Mersin’e ve bu kentin genlerine sinmiş demokratikleşme olgusunu zayıflatmaz, güçlendirirdi..

Yeni oy potansiyellerine yönelme anlamına da gelecek, siyasi akılın gerektirdiği değişimi göremeyen tüm partilerin kadın aday konusunda bir kez daha sınıfta kalmalarını hepimizin yüksek sesle bir kez daha sorgulaması gerekiyor…

AK Parti ve CHP Mersin listeleri, Türkiye’de ön seçim ve temayül yoklamalarının saçmalığını bir kez daha gözler önüne serdi..

AK Parti’de temayül yoklamasında öne çıkan isimlerin hiç biri sıralamada yer almadı..

CHP ise hakim huzurunda yaptığı ön seçim sonuçlarını yok sayan bir tutum takındı…

Ön seçime giren adayların kontenjan adayı gösterilmeyeceği ilkesi şöyle dursun, ön seçimde oldukça gerilere düşmüş isimler listenin garantili üst sıralarına yerleştirildi…

CHP kurmaylarının strateji değişikliğinde AK Parti’den aday olan Prof. Zafer Üskül ismine karşı arayışların öne çıktığını düşünüyoruz…

İnsan hakları ve demokrasi savunucusu  Üskül’ ün düşünceleri kadar Silifke kökenli oluşuna dayalı bir tavır değişikliği söz konusu..

Öyle olmasa ön seçimde 15. sırada yer alan Baro Başkanı İsa Gök 1.sıraya, Silifke delegesinin tam desteğini almasına rağmen seçilebilir oy toplayamamış Ali Rıza Öztürk’ ün kontenjandan 3. sıraya yerleştirilmesinin anlaşılabilir yanı yok…

Sıralamayla ilgili değerlendirmelere yeri geldikçe devam edeceğiz..

 

4T formülü Tüzmen ile güçlenecek…

**AK Parti Mersin listesinde 1.sırada yer alan Kürşat Tüzmen’ le ilgili sıcak bir anekdotu anlatmakta yarar var:

4 Haziran günü akşam saatlerinde Mersin’den liste başı olan Tüzmen 5 Haziran günü Ankara’daki arap misyonuyla yapılacak bir toplantıya ev sahipliği yapıyor..

Toplantının amacı 2013 Akdeniz oyunlarına talip olan Mersin’in adaylığının organizasyon komitesinde yer alan Arap ülkeleri temsilcilerince desteklenmesi…

Arap ülkeleri üzerinde etkili Tüzmen’ in katılması bile, başlı başına  Mersin’in adaylık sürecini  etkileyecek önemli bir faktör olarak algılanmalı…

Bakanlık döneminde ülke dış ticaretinin 85 milyar dolardan  225 milyar dolara çıkmasında inkar edilemez rolü olan Tüzmen gibi bir ismin, genlerinde dış ticaret olan, varlık sebebini dünya ile ticarete borçlu Mersin’e vereceği çok şeyler  olduğuna inananlardanız…

(Tüzmen’ in bakanlık döneminde Milletvekili olduğu Gaziantep,  ihracatını %300 lük artışla  600 milyon dolardan 1 milyar 850 milyon dolara çıkararak bu alanda deyim yerindeyse çağ atladı.. Aynı dönemde Mersin ihracatını  %214 lük artışla 350 milyon dolardan 750 milyon dolara yetinmek zorunda kaldı..)

Özelleşen limanın yaratacağı rüzgarı arkasına alan Mersin 4T öncü dinamiklerini  (ticaret, taşımacılık, turizm, tarım) Tüzmen ile harmanlayarak makus talihini yenme adına büyük adımlarla yol alabilir..

2002 de doku uyuşmasına rağmen bir Milletvekilinin kişisel hesapları yüzünden Gaziantep’e kaptırdığımız  Kürşat Tüzmen’ i bu kez bakan sıfatıyla Milletvekili yapmak Mersin’e çok şey kazandıracaktır…

 

Milletvekili adaylıkları.. Ön seçimler…

Milletvekili adaylıkları.. Ön seçimler…

Türkiye yine apar topar, yine dar vakitlerde, yine siyasi partiler ve seçim sistemi ile ilgili değişikliklerin zaman yokluğu bahaneleri nedeniyle bir başka bahara ertelendiği bir seçime doğru koşuyor…

Sistemi sorgulayan, listelerde yer alacak adayların niteliğini tartışan bile yok…

Sandık açıldığı gün Milletvekili olmaları kaçınılmaz bazı isimleri seçmen bir yana bu işlerin içinde olanlar bile tanımıyor…

Geçen zaman içinde; iktidarı muhalefetiyle Mecliste yer alan sorumlu hiçbir partinin gündeme getirmediği değişiklikler yapılmadığı için, hiçbir demokraside rastlanmayan kendimize özgü yöntemlerle bir kez daha sandık başına gideceğiz…

Oysa Dünyada özellikle son 25 yıl içinde ve her gün hızlanan biçimde üretim modelleri değişti…

Dünya artık temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye geçti…

Örneğin bir arabanın en küçük cıvatasından, kaportasına kadar tüm parçalarının aynı mekanda üretildiği, binlerce işçinin çalıştığı devasa fabrikaların yani klasik ‘Fordist üretim’ biçiminin yerini, her parçanın dünyanın farklı mekanında nerede ucuza üretiliyorsa oradan temin edildiği yeni ‘Postfordist üretim’ biçimi aldı…

-Günümüzde Postfordist üretimin bile bir adım ötesine geçildiği, güçlü markaların üretim yerine; organizasyon yeteneği ve markanın gücüne dayalı pazarlama teknikleriyle dünyaya yayıldıkları gerçeğiyle karşı karşıyayız-

Üretim biçimlerinin değişmesi yaşamın pek çok alanını, bir zamanların güçlü kurumlarını da etkiledi…

Örneğin binlerce işçinin bir arada bulunduğu fabrikalardan beslenen eski güçlü sendikalar zayıfladı..

Bu zayıflama güçlü işçi sınıflarının ve sendikaların söz sahibi olduğu Avrupa’daki en etkin siyasi aktörleri sayılan sosyal demokrat partileri derinden etkiledi…

Değişime ayak uyduramayan ve klasik tabanını kaybederken, süreç içinde ortaya çıkan yeni sınıflara –özellikle de orta direğe- gelecekle ilgili umut projeleri sunamayan Alman ve İngiliz sosyal demokrat partileri uzun zaman boyunca her seçimden hüsranla çıktılar..

Yıllarca iktidar yüzü görmeyen İngiliz İşçi Partisi ve Alman Sosyal Demokrat Partinin toparlanması ancak Tony Blair ve Schröder gibi vizyon sahibi liderlerin dünyadaki değişimi algılamalarıyla mümkün oldu…

Blair’in “Ülkeyi yenileyebilmek için, önce partiyi yeni yenilemeliyiz” anlayışıyla geliştirdiği üçüncü yol formülü…

Schröder’ in eski klasik müttefikler yanında “yeni merkez” e yönelme adını verdiği hareket…

Her iki liderin yeni vizyonu iktidarı getirmekle kalmadı, ülkelerin bunalım dönemlerini sağlıklı biçimde atlatmalarını sağladı…

Günümüzde  Türkiye’nin yaşadığı ağır siyasi bunalımın temelinde, konumunu dünyadaki değişime göre yeniden kurgulayacak ve yeni üretim tarzından beslenen farklı kesimlerin özlemlerini hayata geçirecek bir sol partinin eksikliği yatıyor…

Soldan geçtik, Türkiye’de yelpazenin neresinde yer alırsa alsın, tüm siyasi partiler aktif bireylerin siyasete daha etkin biçimde katılımının önünü açmadıkları sürece ülkenin demokratikleşmesinin önündeki engellerin aşılması çok daha zor ve sıkıntılı olacaktır..

Eski dönemde geçerli olan temsili demokrasi aktörlerinin yerini katılımcı demokrasiye inanmış ve gerektiğinde onun için mücadele edebilecek aktif bireylerin alması gerekiyor…

Mevcut sistemin çürümüşlüğüne en güzel örnek kendini sol bir parti olarak tanıtan CHP’ nin, milletvekili adaylarını belirlemek için ön seçim yaptığı 6 ilde ortaya çıkan tablodur…

Ön seçimin partiye kayıtlı tüm üyeler yerine delegelerle sınırlı kalması yıllardır, aday belirleme yöntemlerine yönelik eleştirilerin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha ortaya çıkarmıştır…

Hiçbir delege, Milletvekili olmak isteyen adayların liyakatına, bilgi birikimine, erdemine, gelecekle ilgili projelerine bakarak oy vermemiştir…

Bunlardan vazgeçtik, vefa duygusunun bile yok sayıldığı,delege pazarlıklarının, ahbap çavuş ilişkilerinin, kısaca yozlaşma ve halkı siyasetten soğutma adına kötü ne varsa ortaya koyulan bir tablo ortaya çıkmıştır…

Kendisini yelpazenin neresinde görürse görsün, “aday belirleme yöntemlerine” bakıldığında birbirinden çok ta farkı olmayan mevcut siyasi partilerin tümünde görülen onulmaz hastalığa karşı ilk ve önemli önlem “lider sultasını” en aza indirecek olan aday belirleme yönteminin gerekirse yasal düzenleme ile katılımcı demokrasiye uygun hale getirilmesidir…

-Milletvekili adayları parti genel merkezlerine tanınacak %10-15 lik kontenjan dışında mutlaka ön seçimle belirlenmelidir..

-Ön seçim delegelerle değil, partiye kayıtlı tüm üyelerin katılacağı oylama ile yapılmalıdır..

-Milletvekili seçimlerinde kişiden çok partiyi öne çıkaran mevcut sistem yerine, kendisini seçenlere karşı sorumluluk sahibi ve hesap verebilir insanların önünü açacak dar bölge uygulaması vakit geçirmeden hayata geçirilmelidir..

 

Dar bölge sisteminin dünyadaki uygulama modelleri, Türkiye’ye sağlayacağı yararları bir başka yazıda ele alacağız…