Mersin’in eğitim sorunu, bir çözüm önerisi…

 

Mersin’in eğitim sorunu,  bir çözüm önerisi…

Öneri, şimdilerde İzmir Valiliğine atanan Cahit Kıraç’tan gelince heyecanlanmıştım.

Şöyle diyordu Adana Valisi olduğu dönemde Kıraç:

“eğitimdeki derslik sorununu gidermek için il merkezinde 5 ayrı yerleşke alanı üzerinde çalıştıklarını, bunların finansmanı için ise arsası kıymetli okulları değerlendirmeyi planladıklarını” söylüyor ve ekliyordu:

“İl merkezinde 5 ayrı yerleşke alanı üzerinde çalışıyoruz. Ana okulları, ilköğretim, lise ve dengi okullarına kadar eğitim kademelerinin tümüne hizmet edecek bu yerleşkelerde spor salonları, yeşil alanlar ve diğer sosyal mekanlar yer alacak. Burada öğrenciler şehir gürültüsünden ve egzoz gazlarından uzak, sağlıklı ortamlarda eğitim ve öğretim görme imkanına kavuşacak. Projelerin finansmanı için ise arsası kıymetli okulları değerlendirmeyi planlıyoruz.”

 

Adana’ nın yeni nesiller adına geleceğini etkileyecek projenin Vali Kıraç ayrıldıktan sonraki akıbetini bilmiyorum.

Benim açımdan önemli olan, uzun zamandır Mersin’de uygulansın diye çırpındığım eğitime yönelik çok önemli bir projeyi etkin konumdaki bir bürokrattan duymaktı.

Yıllardır Mersin’in en önemli sorunlarının başında yer alan eğitimle ilgili benzer önerileri dile getirdikçe hep aynı tepkilerle karşılaştım:

Bir kesim ilgilenmiş gibi görünse de, “iyi de ülkenin başka kentinde benzer bir uygulama var mı?” diye sorup sırtını dönüyordu..

Bir başka grup ise, “Allah aşkına nerede yaşıyoruz, Türkiye’ nin köhne bürokratik yapısıyla bunu gerçekleştirmek mümkün mü?” kaygısını dile getiriyordu…

Adana’da bir Valinin çıkıp, benzer önerileri dile getirmesi yukarıda özetlediğimiz görüşlere de bir yanıt, ülkede bir şeylerin değişmekte olduğuna dair delildi aslında…

 

1996 ile 2003 yılları arasında yapılan ve Türkiye genelinde illerle ilçelerin sosyo-ekonomik gelişme sıralamasını ortaya koyan araştırmaya göre, söz konusu yıllar arasında Türkiye’nin geri kalmış bölgeleri dâhil 7 basamak aşağı düşen tek il Mersin…

81 il içinde en fazla gerileyen il unvanını kazanan Mersin’in çözülmesi gereken ve bu alanlarda başarıya ulaşılması halinde yeniden sıçramayı getirecek sorunlar belli:

—İstihdam

—Sağlık

—Eğitim

Aslında Mersin taşıdığı potansiyel zenginliğiyle üç sorunu da Türkiye’deki diğer kentlerden çok daha kolay aşacak şansa sahip.

Örneğin eğitim…

Yıllardır dile getirdiğimiz, son zamanlarda Adana’ nın gündeme alıp tartıştığı projelerle beslenen bir atılım, eğitim gibi çok önemli sorunlarla dolu bir alanda köklü çözümleri sağlayabilir…

Mersin’ de bir zamanlar ekonomik değeri olmayan bazı okulların yer aldığı alanlar, bugün kentin en değerli bölgeleri haline gelmiş bulunuyor…

Üstelik bunların bir kısmı çağdaş anlamda hizmet vermekten uzak, bazıları artık okul bile değil.(Milli eğitim Müdürlüğünün yer aldığı kentin en kıymetli arazisi gibi)

Kent merkezindeki okullar dışında yukarıdaki tanıma uygun öyle alanlar var ki, her biri hazine değerinde…

 -Adnan Menderes Bulvarı üzerindeki Marina Sitesi ile Uygulama Oteli (Suphi Öner) arasında kalan ve bir kısmını Milli Eğitim Müdürlüğünün işgal ettiği bölge

-Mezitli sahil girişinde yer alan Anadolu Lisesi (Buna Lise ile Liparis Sitesi arasındaki, çürümekte olan İç İşleri Bakanlığı Eğitim Tesisleri de İl Özel idaresi eliyle eklenebilir… Gazi ve İleri İlkokulları, Sabancı ve Dumlupınar liseleri ve benzer yerleşkelerle listeyi uzatmak mümkün)

Diğerleri bir yana, bugün Milli Eğitim Müdürlüğünün üzerinde yer aldığı alan değerlendirilse, buradan elde edilecek gelirle kentin kuzeyinde binlerce öğrencinin eğitim göreceği büyüklükte bir vaha yaratılabilir…

 

Binlerce öğrencinin kent gürültüsünden, egzoz dumanından uzak, spor ve tiyatro salonlarının bulunduğu, geniş yeşil alanlara sahip, her tür sosyal aktivitenin rahatlıkla yapıldığı modern sınıflarda eğitilmesi…

AB fonlarından sağlanacak bilgisayar ve teknik malzemeyle donatılmış laboratuarlarda bilgi çağına uygun yetişecek geleceğimizin garantisi çocuklar…

 

Rüyayı gerçekleştirmek için bürokrasinin ipe un seren söylemlerinden kendini arındırmış, eğitim gibi geleceğimizi belirleyecek önemli kulvarda, o büyük değişimi, dönüşümü yaşama geçirecek kararlılıkta koşacak bir lidere ve hayalleri gerçeğe dönüştürecek büyük atılımlara ihtiyacımız var…

Devlet olanaklarının veya yardımseverlerin kişisel kaynaklarının yetersiz kaldığı ciddiyette sorunlar olmasına rağmen çözüm konusunda sanıldığı kadar çaresiz değiliz görüldüğü gibi…

Varsın Milli Eğitim Müdürlüğünün bürokratları, çocuklarımızın geleceği uğruna denize nazır odalarda oturmayıversinler…

Onların kaybı bu kentin kazancı ve eğitim alanındaki kurtuluşu olacaktır…

Kutsal hedefler her türlü fedakârlığa değer…

Sizce de öyle değil mi? 

 

Reklamlar

Özal’ın Cumhurbaşkanlığı.. Uzlaşma masalları…(1)

Özal’ın Cumhurbaşkanlığı.. Uzlaşma masalları…(1)

Hafızası nisyan ile malul olmayan pek çok insan, bugün Abdullah Gül’ün başına gelenlerle, 1989 sonbaharında Özal’ın yaşadıkları arasındaki “tıpkısının aynısı” benzerlikleri anımsıyordur.

Günümüzün CHP’ sinden yükselen uzlaşma taleplerinin, Abdullah Gül’e yönelik karalamaların, askerin tavrının ne olacağı gibi soru işaretlerinin, kısaca belden aşağı vurmaların Türkiye’de ilk kez yaşandığını sananlar, Özal’ın o Çankaya’ya çıkmaya niyetlendiği günlere yeniden dönseler…

1989 Ekim ayında görev süresi dolan Kenan Evren’ in yerine kimin geçeceğine ilişkin tartışmaları anımsamak, önümüzdeki günlerde yaşanacak olası gelişmelere ışık tutması bakımından da önemli…

1 Eylül 1989’da TBMM yeni yasama yılına başladı…

O günlerin siyaset sahnesinde yer alan önemli aktörleri anımsamakta yarar var:

Evren Cumhurbaşkanı, başbakan Özal, muhalefette iki parti yer alıyor…

Erdal İnönü’ nün başında olduğu SHP ve Demirel’in DYP’ si…

İki büyüğün yanında nispeten daha küçük partiler de var sahnede:

Ecevit’in DSP’ si ve Erbakan’ın Refah Partisi, Türkeş’in MÇP’ si…

SHP’ nin Genel Sekreteri tanıdık bir isim: Deniz Baykal…

DYP’ nin grup başkan vekili de bugünlerde gündemde olan bir isim: Köksal Toptan…

ANAP iktidarının bazı bakanları da farklı bir partide ama bugün de Bakan…

Abdulkadir Aksu İç İşleri, Cemil Çiçek Devlet Bakanlığı koltuğunda oturuyor…

Ne ilginç ANAP ve AK Partide bakanlık yapan iki isimle ilgili demokrasi mücadelesi veren genç siviller yıllar sonra bugün Erdoğan’ı yeniden görev vermemesi konusunda uyarıyor)

Dilerseniz başlayalım o sıcak ekimi yeniden yaşamaya…

1 Eylül günü TBMM açılıyor ve SHP Genel Başkanı İnönü, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmalarında ilk perdeyi uzlaşma talepleriyle açıyor…

İnönü Cumhurbaşkanı seçiminden önce erken seçim yapılması ve Meclisin yenilenmesi gerektiğine dikkat çekerken, tartışmalara DYP grubunda söz alan Demirel’de katılıyor.

Demirel SHP’ ye çağrıda bulunarak Cumhurbaşkanlığı seçimine katılmamaları halinde ortak eylem başlatacakları sinyalini veriyor…

6 Eylül 1989:

İnönü SHP’ nin Meclis Başkanı seçimi için meclise gireceklerini, ancak Cumhurbaşkanlığı seçimine kesinlikle katılmayacaklarını açıklıyor.

Bu arada yavaştan seslendirilmeye başlanan anayasa değişiklik tartışmaları da şiddetleniyor…

Özal’ ın “mümkün olduğunca dar bir anayasa” önerisine Yargıtay Başkanından destek geliyor…

Başkan Ocakçıoğlu “Bir anayasa ne kadar fazla ayrıntıya girmişse o derece fazla ve sık olarak değişiklik ihtiyacı belirir." derken, o günlerin Barolar Birliği Başkanı Önder Sav “Türk toplumu için çağdaş, insan hak ve özgürlüklerine saygılı bir anayasanın gerekli olduğunu” belirtiyor…

18 Eylül 1989:

Cumhurbaşkanlığı ve anayasa değişikliği yanında ülkenin gündeminde Cezaevlerindeki kötü koşullar, işkence iddiaları geçmişten bugüne idam cezaları da var..

Adalet Bakanı Sungurlu bir soru önergesini yanıtlarken; 1937 yılından bu yana, 443 idam hükümlüsünün cezasının infaz edildiğini, bunların önemli bölümünün siyasi dava sanıkları olduğunu, son idamın 1984 yılında yapıldığını, infaz edilen idamların en yoğun biçimde 1980-84 yılları arasında yapıldığını, bu dönemde 28’i siyasi dava sanığı olmak üzere toplam 50 kişinin asılarak idam edildiğini açıklıyor…

19 EYLÜL 1989

SHP Genel Başkanı Erdal İnönü cumhurbaşkanının üç partinin uzlaşmasıyla seçilmesi gerektiği görüşünü, Özal "SHP Genel Başkanı ile ön koşulsuz görüşebileceği” ifadesiyle yanıtlıyor.

İnönü hemen cevap veriyor: “DYP’yi dışlayan bir uzlaşmaya yokuz”

DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel ise, cumhurbaşkanını halkın seçmesi gerektiği görüşünü yineliyor…

20 Eylül 1989:

SHP Genel Başkanı İnönü, Giresun’da bir basın toplantısı düzenliyor.

İnönü, cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda, "Başbakan önce erken seçim yapacağını açıklasın. Erken seçim olmazsa üç partinin uzlaşacağı bir aday bulunsun. Bunun dışında hiçbir görüşmeye oturmam" diyor…

26 Eylül 1989:

Cumhurbaşkanlığı konusundaki tartışmalar birden alevleniyor.

SHP Genel Başkanı İnönü, "ANAP Grubunun tek başına seçeceği cumhurbaşkanını tanımayacaklarını, böyle bir cumhurbaşkanını tebrik etmeyeceklerini ve düzenleyeceği törenlere katılmayacaklarını" dile getirirken, DYP Genel Başkanı Demirel, bu meclisin seçeceği cumhurbaşkanının "Çankaya’yı işgal etmiş" olacağını söylüyor.

Başbakan Turgut Özal, İnönü’nün "Cumhurbaşkanı olarak kendisini tanımayacakları ve devlet törenlerine katılmayacakları" yolundaki sözleri üzerine patlıyor:

"Meclis çalışmalarına katılan muhalefet partilerinin buna rağmen seçileni tanımamaları halinde, milletvekilliğinden de çekilmeleri gerekir"

Öykü 1989’ un gereğinden fazla sıcak geçen ve Özal’ın Çankaya’ya çıkmasıyla sonuçlanan Ekim ayıyla devam edecek… 

Gül’e alışacaksınız…

Gül’e alışacaksınız…

Öymen yine meyve uzmanı kabzımal gibi konuşuyor…

Ona göre Gül uygun aday değilmiş…

Ne yapalım, herkes herkesi beğenmek, onaylamak zorunda değil ki…

Bu kadar insan beğensin beğenmesin Sezer’i nasıl 7 yıl boyunca, başının tacı yaptıysa sen de Gül’e alışacaksın…

Demokrasi böyle diyor…

Tepeden bakan, burnundan kıl aldırmayan, 22 Temmuz seçim sonuçlarını bile bir türlü kabul etmeyen Öymen gibilere kurgulanmıyor oyun…

Deneyimler, sıkıntılar sonunda bir anayasa yapılmış ve bu anayasayla Cumhurbaşkanın niteliklerinden seçimin nasıl yapılacağına dair tüm kurallar belirlenmiş…

Bu nitelikler arasında 70 yaşını aşmış CHP Milletvekillerinin veya emekli bürokratların özel olarak onaylama koşulu yok ki…

Türkiye gibi bir ülkede yaşamanın cilvesi böyle bir şey olsa gerek…

Demokrasi adı altında kuralları, çerçevesi, sınırları, dengeleri belirlenmiş bir oyun alanı olduğu söyleniyor…

Siz de yazılanların gerçek olduğunu sanıp sahaya çıktığınızda Baykal veya Öymen kafalı birileri gelip, kafalarından hiçbir dayanağı olmayan kurallar ihdas etmeye kalkıyorlar.

İyi de adama sormazlar mı “sen kimsin, halkın vermediği bu yetkiyi, gücü, nereden alıyorsun” diye?

CHP’li polit büro üyelerinin tavırlarına baktıkça aklıma hep haddini aşan park bekçileri geliyor…

Hani kız arkadaşıyla bir köşede oturan genci sorguya çeken işgüzarlar vardır ya…

“Çimenin yanından geçme, yasak…”

“Kız arkadaşının elini tutarsın yasak…”

Sonunda cesur biri delirip o bekçinin yakasına yapışıncaya kadar…

“Bu saçma sapan yasakları koyma yetkisini nereden buldun, git kendine başka bir iş bul” tepkisini gösterenlere bile yutturmayı dener bir süre…

Karizmayı çizdirmeme adına, sinirle beline takılan copu şöyle bir düzeltir, amirlerine şikâyet etmekle tehdit eder sizi…

Gül’ün adaylığının açıklandığı 24 Nisandan bugüne izlediklerinizi gözünüzün önünde yeniden canlandırın…

12 Eylül darbesinin ardından askerlerin gölgesinde hazırlanan anayasada bile Cumhurbaşkanının nasıl seçileceği belli değil miydi?

Daha önce üç Cumhurbaşkanının seçildiği anayasaya, olmayan 367 sayısını ve uzlaşma koşulunu monte etmeye çalışanların, anayasa mahkemesinden aldıkları güçle kilitlediği süreç nasıl aşılacaktı?

22 Temmuz tüm soruların cevabını verdi…

Seçimden önce ipe un serenlerin dayandığı iki temel gerekçe vardı:

-Altı ay sonra seçime gidecek fiilen ömrünü doldurmuş bir Meclis yeni yedi yıla damgasını vuracak Cumhurbaşkanlığı makamına kimin oturacağına karar veremez…

-Millet iradesinin %65 ini temsil eden bir Meclisin temsil sorunu vardır…

Anayasal dayanağı olmayan ve demokrasilerde gülünüp geçilecek bahaneleri halk 22 Temmuz seçimleriyle sandığa gömdü…

Her iki argümanda iflas etti 22 Temmuzda sandıktan çıkan sonuçla…

Hem Meclis yenilendi hem de temsilde adalet ilkesi demokrasilerde eşine zor rastlanır oranda %85 le sağlandı…

Halkın attığı tokadın sesi dünyanın dört bucağına ulaştı da, bürokrasiden başka dayanağı kalmayan Baykal ve medyadaki destekçileri ilk şokun ardından hiçbir şey olmamış gibi tepelerden ahkâm kesmeyi sürdürüyorlar…

Ağızlarında mızıkçıların bin bir bahanesi…

Oysa demokrasiyi içlerine sindirmekten başka çare olmadığını bir anlasalar…

Halkın iradesine saygı duysalar…

Bir yandan 81 ilin 80’ inden Milletvekili çıkarmayı başarmış, her iki kişiden birinin oyunu almış AK Parti…

Öte yandan Güneydoğu ve doğu Anadolu’dan silinmiş, ülkenin 35 ilinde tek bir Vekil bile çıkaramamış Baykal ve ekibi oturup derdine yanacağına, ayağının altından yıllardır kaymakta olan tabanı kazanma yolunda stratejiler geliştireceğine hiçbir şey olmamış gibi davranıyor hatta seçimin galibiymiş gibi rol kesiyor…

Dünyanın neresine giderseniz gidin, demokrasilerde sandıktan çıkan sonuca saygı duymak, mağlubiyet halinde boyunun ölçüsünü alıp çekilmek işin şanındandır…

Örnek mi?

Amerika…

2000 yılındaki Başkanlık yarışında seçmenlerin çoğunluğunun oyunu alan demokrat Al Gore, seçim sisteminin cilvesi olsa gerek delege sayısıyla Cumhuriyetçilerin adayı Bush karşısında kaybetti.

300 milyon nüfuslu ABD’ de Al Gore yalnızca 300 oy yüzünden koltuğu Bush’a bıraktı.

Rakibinin elini sıktı, hiç kimse Irak ve Afganistan’ı işgal eden yeni Başkanın temsil gücünü, meşruiyetini tartışmadı…

Örnek mi?

Almanya…

2005 Eylül ayında yapılan seçimlerde Hıristiyan Demokratlarla, sosyal demokratlar arasındaki oy farkı %1 in bile altındaydı…(%35,2-%34,3)

İtiraz edilmesi halinde aylar sürecek kaosu sosyal demokratların lideri Schröder engelledi…

Efsane başkan siyasi hayatına nokta koydu, çekip gitti…

Örnek mi?

İtalya…

Nisan 2006 da solun desteklediği Prodi ile merkez sağı temsil eden Berlusconi arasında nefes kesen yarış sonunda sonuçları görenler gözlerine inanamadılar…

47 milyon seçmenin oy kullandığı ülkede sağ ve sol cephe arasındaki fark binde birin bile altındaydı…

24 bin oy farkla Prodi zaferini ilan etti…

40 yıldır aktif siyasetin içinde olup tek bir başarısı olmayan Baykal ve ekibi…

Tarihi boyunca tek başarısını bürokrasiyi red edip halka yaslandığı Ecevit’in 1970 lerdeki döneminde elde eden CHP…

%20 ile halkın %47 lik oyuna tahakküm etmeye çalışan bir anlayış…

ABD, Almanya, İtalya’ nın son birkaç yılda sergilediği demokratik tavırdan ders çıkaracaklarına, halen korku imparatorluğunda korku senaryoları üretiyorlar…

Allahtan Türkiye’de 2 dönemdir muhalefet ile iktidar arasında tartışmasız uçurumlar, 2007 seçimlerinde iki katı hayli aşan farklar var…

Bu kadar ezici sonuca rağmen halen koltuklarında oturup, galiplere tepeden bakanlar, yukarıdaki örneklere benzer küçük farklarla yenilseler neler yaparlardı…

CHP nin seçkincileri halkın iradesine ve 22 Temmuzda sandıktan taçlandırılan Gül’e kendilerini alıştırsalar iyi olur.

Hoşgörü ve halkın iradesine saygı geçirilen travmanın tek ilacı…

Madem gitmeyi bilmiyorsunuz yerinizde oturmayı deneyin bari… 

Seçim var, ‘seçim var’…

 

Seçim var, ‘seçim var’…

Türkiye biten seçimlerin konuşadursun, uzaklarda ABD, 15 ay sonra yapılacak seçimleri, özellikle son bir yıldır daha da yoğunlaşan biçimde tartışıyor…

Yalnızca kamuoyu değil özellikle demokratların 6 adayı arasında öne çıkan Obama ve Hillary Clinton da her fırsatta karşı karşıya geliyor, pek çok konudaki düşüncelerini ortaya koyuyorlar…

Platform olarak eskilerin alternatifsiz TV’ leri yanında bu seçim kampanyasına youtube internet sitesi de arz-ı endam etmiş durumda…

İzleyiciler; adaylara Irak savaşı, çevre, küresel ısınma hatta eşcinsellerle ilgili merak ettikleri her konuda sorular yöneltiyor, yanıtlar alıyorlar…

Tüm tartışmalar youtube’ de anında yayınlanıyor ve dünya en küçük detayına, ses titreşimlerinden, yüz mimiklerine kadar detayı tekrar tekrar izleyebiliyor…

Kısacası tam bir interaktif kampanya söz konusu..

4 Kasım 2008 de yapılacak ABD seçimleri Cumhuriyetçilerle demokratlar arasında geçecek…

Irak savaşını yüzüne gözüne bulaştıran Bush’un 2 dönemlik başkanlığı nedeniyle hayli yorgun olan Cumhuriyetçilere karşın demokratlar Clinton’ın bıraktığı yerden bayrağı almak için sabırsızlanıyor adeta…

Ümitsiz Cumhuriyetçilerin açık ara öne çıkan ve büyük olasılıkla demokrat rakibiyle yarışacak olan tek güçlü adayı Rudy Giullani…

New York’ un efsane Belediye Başkanı…

Suçlara karşı ‘sıfır tolerans’ sloganıyla yola çıkıp beş yıl içinde dünyanın en güvensiz metropolünü en yaşanır hale getiren adam…

İki parti adayları arasında geçecek Başkanlık yarışının cumhuriyetçiler kulvarında böylesi karizmatik biri varken sürpriz beklenmiyor…

Ama demokratlarda kazın ayağı öyle değil…

İktidara hazırlanan demokratlarda 6 isim adaylığını koymuş olsa da, yarışın Obama ve Hillary Clinton arasında geçeceği ve büyük olasılıkla bu parti adayının başkanlık seçimlerini de kazanacağı, Bush’un dağıttıklarını toplayacak isim olacağı tahmin ediliyor…

Eski ABD başkanı Clinton’ un, dünyaya şapka çıkartan başarısının arkasındaki kadın olduğu söylenen Hillary şimdilik Obama’ nın birazcık önünde…

Ama burası Amerika…

Adayların sürekli olarak kamuoyu önünde bulunduğu, usanmadan her konuda televizyonlarda kozlarını paylaştıkları ülke…

En küçük bir cümlenin, davranışın bile ekranlardan dalga dalga her yere yayıldığı, onlara oy verecek delegeleri etkilediği rüzgârlar her an değişebiliyor…

Örneğin Hillary tarafından dış politika söylemleri yumuşak ve barışçı olarak eleştirilen Obama geçtiğimiz hafta durup dururken öyle bir cümle sarf etti ki, ana tema olarak gerçekten liberal ve Cumhuriyetçilere oranla daha barışçı bir dünyayı savunan Demokrat destekçilerinin bile kanı dondu, kafası karıştı…

Obama, el-Kaide örgütüne karşı yeterince sert davranmayan ve dağlardaki teröristlerin üzerine gitmeyen Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref’i eleştirirken, başkan olduğunda “gerekirse Pakistan’ ın onayını almaksızın Taliban’ın barındığı dağlardaki mağaraların havadan bombalanması emrini” vereceğini söyledi…

Kızılca kıyamet te bundan sonra koptu…

İlk aday olduğunda, dile getirdiği dünya görüşleri nedeniyle rakipleri tarafından Osama diye aşağılanan barışçı Obama nasıl olmuştu da Bush’un bile dile getiremeyeceği kadar görüşleri savunur hale gelmişti?

Sorunun yanıtı biraz rakip Hillary’ de ve onun rakibini kışkırtmalarında gizli…

Daha bir ay önce Irak ve Afganistan’ da Bush’un düştüğü bataklıktan kurtulmayı savunan Obama, barış için gerekirse İran, Suriye ve Kuzey Kore ile görüşeceğini açıkladığında Hillary fırsatı kaçırmamış, onu dış politika konularında hafif sıklet olmakla eleştirmişti…

Gerçekten de Obama son yıllarda elde ettiği desteği biraz da bu kadar saldırgan şahinin hüküm sürdüğü ülkede güvercin görüşlere borçlu…

Henüz 46 yaşındaki Barak Obama, gençliği, karizması, bağış toplamada en yoksulların bile cebindeki birkaç doları çekebilen başarısı, hepsinden de önemlisi “Bush’a en tezat” görüntüsüyle demokrasi özlemi içindeki büyük toplum kesimlerinin umudu…

Derin ABD’ ye karşı en sert söylemleri ifade eden, son yıllarda giderek demokrasiden uzaklaşan şahin devlet kültürüne en uzak” ve “Irak Savaşı’na en muhalif” olma kriterleriyle, sürpriz yapma şansı olan biri…

Kenya’ lı bir babanın oğlu olarak Afrika’ nın acılarının, çocukluğu Endonezya’da geçtiği için Müslümanlığın yabancısı değil…

On haftada 100 bin kişinin yaptığı 25 milyon dolarlık bağışla seçim kampanyasını başlatırken ABD tarihinde bağışın miktarı kadar katkı sunanların sayısı itibariyle de bir rekora imza attı bu Harward mezunu kariyeri çok parlak hukukçu zenci…

Karizmasının gücüyle ilgili son örnek kendisini destekleyenlerden birinin kimliği…

Geçtiğimiz hafta hem ABD ama ondan da önemlisi Cumhuriyetçi aday Giuliani bir haberle sarsıldı…

Alabildiğine sertlik yanlısı olan efsane eski New York Belediye Başkanının 17 yaşındaki kızının, Obama’ nın adaylığını destekleyen bir gruba üye olduğu medya tarafından duyruldu..

Caroline Giuliani haberleri yalanlamadı…

Aksine savaşa karşı bir liberal olarak topluma karşı en önemli sorumluluğunun Beyaz Saraya Obama’nın gitmesi için çalışmak olduğunu söyledi…

Babasının tepkisini merak ediyorsanız onunla noktalayalım bu dünyanın en büyük aynı zamanda en ilginç ülkesinin, dünyanın yakın geleceğini şekillendirecek seçimini…

17 yaşındaki kızının kendisini ‘liberal’ olarak tanımlaması ve Obama’ yı aktif olarak destekleyen bir örgütte çalışmasıyla ilgili soruları kısacık bir cümleyle yanıtladı şahin Cumhuriyetçilerin ‘sıfır toleranslı’ Başkan adayı:

“Kızımı çok seviyorum”

Çin Mersin’i değil İzmir’i seçti…

Çin Mersin’i değil İzmir’i seçti…

Türkiye’ nin ciddi dış ticaret açığı verdiği üç ülke var…

Bunlardan İran ve Rusya’ nın özel durumları, kabul edilir mazeretleri var…

Enerji bakımından tamamen dışa bağımlı olan Türkiye’ nin hidrokarbon ithalatı 30 milyar doları aşıyor ve bu alandaki en önemli iki ihracatçı İran ve Rusya…

Kaldı ki, Rusya coğrafi yakınlığı ve başta tarım ürünleri olmak üzere potansiyeli çok yüksek bir alıcı pozisyonunda…

İthalatı katlanarak artan buna karşı ihracatımızın güdük kaldığı üçüncü ülke ise Çin…

Doğalgaz ve petrol türevleri almamamıza rağmen açığın katlanarak arttığı Çin’e karşı hangi önlem alınırsa alınsın yara bir türlü kapanmıyor…

Konteynırlar Çin’den dolu geliyor ama ihraç edecek ürün olmayınca boş dönüyor…

Çin limanlarından Mersin’e bir konteynırın taşınması 3000 bin dolar ama aynı limanlara geri götürmek 400 dolar…

2000 yılında 96 milyon dolarlık ihracat yaptığımız Çin’den ithalatımız 1 milyar 395 milyon dolar, bir başka deyimle dış ticaret açığımız 1 milyar 250 milyon dolardı…

2006 sonunda rakamlar on katı aştı…

İthalat 9 milyara çıkarken ihracatımız bir milyar dolarda kaldı…

2007 sonunda gerçekleşmesi beklenen rakamlar ülkemiz aleyhine gittikçe açılan makasın içinden çıkılamaz hale geleceğini ortaya koyuyor…

14 milyar dolarlık bir dış ticaret içinde ihracatımızın miktarı taş çatlasa 1,2 milyar doları ancak bulacak…

Türkiye bir yana Çin’i bile rahatsız eden bir tablo…

Kaldı ki sürekli dış ticaret fazlası veren Çin bir süredir kendi toprakları dışında cazip bulduğu ülkelerde ortak yatırım bölgeleri kurma arayışlarında…

Bu amaçla dünyada öncelikle yatırım yapılacak stratejik ülkeler belirleniyor, ardından bu ülkelerdeki yatırım yapılacak kentler…

Dış Ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen yıllardır, Çin’ lileri ülkeleri dışında Türkiye’de yatırım yapmaları konusunda ikna etmeye çalışıyordu…

Çabaların ilk sonucu tam da genel seçimlerin yaklaştığı günlerde gerçekleşti…

Yıllık ihracatı 1 trilyon doları aşan -2007 de dünyanın en büyük ihracatçı ülkesi unvanını Almanya’nın elinden alması bekleniyor- yıldız ülkenin Ticaret Bakanı yanında bir heyetle Türkiye’ye geldi…

Heyeti İstanbul’da ağırlayan Tüzmen; Rusya, Brezilya ve Afrika’da yatırım bölgeleri kurmaya hazırlanan Çinlilerin portföylerine Türkiye’yi almaları konusunda ikna etti.

Tüzmen’ in tam da Mersin’ den Milletvekili adaylığının kesinleştiği günler…

Çinliler Bakanın ricasını kırmayıp Mersin’e bir inceleme heyeti gönderdiler…

Ancak haklı olarak Mersin dışında alternatif olabilecek başka kentleri de görmek istiyorlardı…

Öncelikle Mersin’e gelen Çinliler Tüzmen’ le birlikte liman, serbest bölge, organize sanayi bölgesini gezip İzmir’e yöneldiler…

İki kentin yerel yönetimleri (Büyükşehir Belediyeleri), Odaları gibi kurumlar arasındaki düşünce ve vizyon farkı tam da burada ortaya çıktı…

Mersin’deki ikna çabaları Tüzmen’ le sınırlı kalırken İzmir’in yerel dinamikleri Uzakdoğuluları bağırlarına basma konusunda yarış içine girdiler…

Özellikle de İzmir’in CHP’ li Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ve Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş, Ege Sanayi Odası Başkanı Tamer Taşkın’ın çabaları…

Sonuç mu?

Mersin son anda sihirli bir el dokunmadığı takdirde havasını alırken İzmir, Çinli yatırımcılara yol göstermek amacını taşıyan ‘dünyada yatırım yapılabilecek en iyi 70 şehir ve en iyi 40 yatırım bölgesi’ arayışlarının en güçlü adayı konumuna geldi…

İzmir, Çinli firmalar açısından yatırım cazibesi taşıyan 70 global şehirden birisi seçilirken, Ege Serbest Bölgesi (ESBAŞ) de en iyi 40 endüstri bölgesi arasında yer almayı başardı.

Nereden mi biliyoruz?

Çinliler çalışmalarının sonunda seçilen kentlerle yatırım bölgelerini ödüllendiriyorlar da ondan…

16-18 Kasım 2007 tarihleri arasında Pekin’de düzenlenecek “1. Çinli ve Yabancı Çok Uluslu Şirketler Uluslararası CEO’ları Yuvarlak Masa Toplantısına” yatırım için seçilen kentlerin liderleri davet edildi…

Bu toplantıya Türkiye’den kim davet edildi dersiniz?

Çin Halk Cumhuriyeti Ulusal Halk Kongresi Başkanının gönderdiği davet mektubu İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘ na ulaştı bile…

16-18 Kasım tarihlerinde Çin’e gidecek olan Kocaoğlu, devlet liderleri, Çinli bakanlar, büyükelçiler, Çin ticaret odalarının başkanları, Fortune 200 listesinden CEO’lar, Çin’in ilk 500 firmasından CEO’lar, Çinli ve yabancı belediye başkanları, banka ve ekonominin tanınmış isimlerine İzmir’i ve kentin yatırım olanaklarını anlatacak.

Çin bakımından İzmir, bundan böyle, Brezilya ve Rusya ile birlikte Dünyanın yatırım yapılacak üç noktasından biri artık…

Peki, Mersin nerede derseniz…

Bu kadar yoğun mesai içinde Çin’e kim vakit ayıracak Allah aşkına…

Bizim yetkililerimizin yabancı yatırım çekme dışında yapacak çok önemli işleri var şüphesiz.

Toplanan çöplerin bertaraf edilmesi, hatta nereye döküleceği gibi ciddi meydan savaşları gerektiren konuları dururken yabancı yatırımın çekilmesi, istihdama yönelik dünya çapında projeler gibi eften püften işlere vakit mi kalır?

Şaka bir yana 8 yıldır tüm enerjilerini incir çekirdeğini doldurmaz kavgalara ayıran Büyükşehir Belediye Başkanı ile Sanayi Ticaret Odası Başkanına sahip bir kentin dünyaya açılması, geleceği kucaklaması mümkün mü?

Dünyanın en değerli hazinelerinden biri üzerinde yer almasına rağmen yoksulluğa mahkûm bir kentte yaşamak…

Ve can acıtıcı son bir soru…

Gerçekten bu kadere razı olmak, bu yöneticileri taşımak zorunda mıyız? 

Laikler yolsuzluk yapmaz (mı?) …

Laikler yolsuzluk yapmaz (mı?) …

Yıllardır Belediyeler yanında asıl yolsuzlukların bu kurumların ortak olduğu veya doğrudan kendilerine bağlı Belediye iktisadi teşekkülleri olarak adlandırılan BİT’ lerde olduğu biliniyor…

Pek çok Belediye Başkanı yasaların vermediği yetkileri, keyfi harcamaları, işe alımları BİT’ ler eliyle yapıyor…

Kısacası SAYIŞTAY’ın tespit ettiği gibi BİT’ ler, yıllarca iliğimizi sömüren ve ülkenin krizden krize düşmesine yol açan KİT’ lerin yerini almış durumda…

İşin ilginci Belediyeleri ve bağlı kuruluşları denetlemekle yükümlü devletin kendisi bile bu BİT’ lerin sayısını tam olarak bilmiyor…

Hükümetin iki bakanı kendilerine BİT sayıları ile ilgili yöneltilen soru önergelerine verdikleri cevaplarla durumun vahametini ortaya koyuyor…

Eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’ ya göre Türkiye’de 176 belediye şirketi var ve bunlarda 50.789 kişi çalışıyor. Söz konusu şirketlere 2004 yerel seçimleri sonrasında alınan işçi sayısı tam 7 bin.

Bugünlerde siyaseti bırakan Sanayi Bakanı Ali Coşkun’a bakılırsa Belediyelerin ortak olduğu şirket sayısı 337…
Belediyelerin diğer kamu kurumları gibi personel alması yasak ama BİT’ lerin serbest…

İşin geldiği noktaya bakar mısınız?
Devletin ilgili bakanlıkları bile şirketlerin sayısını bilmiyor.

Oysa bu şirketler Belediyelerin bizlerden toplayıp onlara aktardığı paraları harcıyor, birileri yasaların engel olduğu keyfi harcamalardan, yakınlarına istihdam yaratmaya varıncaya kadar her türlü ahbap çavuş ilişkilerine dayalı akçalı işleri bu arka bahçelerde keyfince sürdürüyor…

İşte Urla’da ortaya çıkarılan ve Savcılığın sürdürdüğü soruşturma sonunda Belediye Başkanı ile birlikte 7 kişinin tutuklandığı Hortum operasyonu da böyle bir şirketle bağlantılı bir öyküye dayanıyor…

Günün birinde Urla belediye meclis üyelerinden bazıları trilyonlarca lira zararda olduğu iddia edilen şirketin hesaplarının incelenmesini isterler…

Araştırma talebinden kısa bir süre sonra; 27 Ocak’ta şirketin evraklarının bulunduğu mekânda yangın çıkar…

Kısa adı URİT olan Urla İmar Turizm Sanayi ve Teknik Hizmetler Ltd. Şirketinin muhasebesinde çıkan yangın sonunda ne hikmetse, şirketle ilgili iddiaların yer aldığı son yıllara ait belgelerin bulunduğu bölümdeki evraklar yok olur…

Birçoğu yarı yanmış halde olan belgeler, alelacele muhasebe binasının arka bölümüne atılır. Bu belgeler belediye görevlileri olduğu sanılan kişilerce çöp konteynırlarına doldurulur.

Çevredeki vatandaşlar müdahale edip, konuyu yetkililere aktarınca evraklara savcılık tarafından el konulur…

Bunun ardından düğmeye basılır…

3 ay süren operasyonda, yangınla ilgili bazı telefon görüşmeleri teknik takibe takılır.

Operasyonda gözaltına alınan bazı zanlıların, kendi aralarında yaptıkları telefon görüşmelerinde, yangının bazı evrakların yok edilmesi için bilinçli olarak çıkarıldığı yönünde konuşmalar yaptığı tespit edilir…

Emniyet güçlerinin sürdürdüğü operasyon sırasında şirket ve yangınla ilgili şüpheleri daha da artıran ilginç ipuçlarına rastlanır.

URİT’e ait birçok belge ve evrak operasyonda tutuklanan sanıklar arasında yer alan EPAŞ şirketinin sahibi Ali Okur’un Alsancak’taki bürosunun gizli bölmelerinde ele geçirilir.

Okur’un Bornova’daki deposunda da yine şirkete ait önemli evraklara ulaşıldı. Ele geçirilen evrakların belediyede inceleme yapan Sanayi ve Ticaret Bakanlığı müfettişlerinin bir türlü ulaşamadığı belge ve faturalar olduğu öne sürülür…

Bulgular bununla da sınırlı kalmaz…

Polisin yaptığı inceleme sırasında URİT’e ait olan ve sürekli zarar ettiği belirtilen restoranda bazı adisyonların da kayıp olduğu ortaya çıkar.

Operasyonda tutuklanan 7 kişi arasında yer alan Belediye Başkan Yardımcısı Hasan Hüseyin Özden savcılığa verdiği ifadede yangınla ilgili soruları da cevaplandırırken "Yangın sırasında, Belediye Başkanı Selçuk Karaosmanoğlu’nu arayıp haber verdim ama olay yerine gelmedi” ifadesini kullanır…

Soruşturma sonunda ulaşılan deliller gerçekten şaşırtıcıdır..

Örneğin 2,5 trilyon maliyetle yapılan bir iş merkezi için 4 trilyon ödendiği ve belediye ile URİT’in bu nedenle yaklaşık 1.5 milyon YTL zarara uğratıldığı belirlenir…

Bu durumda Urla Cumhuriyet Savcılığının yapacağı tek şey kalmıştır…

Toplanan delil ve belgeler ışığında Belediye Başkanı ve suça iştirak ettiği iddia edilen diğer kişileri tutuklanma istemiyle mahkemeye sevk etmek…

Kızılca kıyamet te bu aşamada kopar…

Her fırsatta yolsuzluklara karşı olduklarını dile getiren bizim aslan sosyal demokrat CHP’ lilerin olaya yaklaşımlarını ve İzmir ile Urla’da yaşananları Star gazetesi köşe yazarı Halit Tunç bakın nasıl anlatıyor:

‘Rüşvet ve zimmet’ suçlamasıyla tutuklanan CHP Urla Belediye Başkanı Selçuk Karaosmanoğlu, cezaevine gönderilirken adliyeyi kuşatan bir grup şu sloganı atıyordu:

‘Türkiye laiktir laik kalacak!’’

Başkan, polisler arasından kalabalığı selamlarken, sloganlar çoğaldı.

‘Urla seninle gurur duyuyor’’

‘Laik başkan, Hükümet istifa’’

Sloganlarla sarsılan adliyedeki savcılar, hâkimler rahat çalışamadı.

Devreye İlçe kaymakamı Şahin Bayhan girdi. O da kalabalığı susturamadı.

Adliyedeki CHP kuşatması artarak devam etti.

Karaosmanoğlu gözaltındayken, Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, CHP’li kurmaylarıyla birlikte Urla’ya gitti.

‘Urla Belediye Başkanı yalnız değil, arkasındayız’’ mesajını verdi.

Yargı mensupları üzerindeki baskı bununla sınırlı kalmadı. Bazı yargıçlara ‘tehdit’ telefonları gitmiş. CHP’li bir milletvekilinin devreye girdiği herkesçe biliniyor.

Kısacası CHP, yargı aşamasındaki bu olayı adliyeden sokağa, siyasi arenaya taşıdı. Sloganlaştırdı. Urla Belediye Başkanı bir anda laiklik uğruna cezaevine giren ‘’kahraman’’ ilan edildi.

Neden tutuklandığı, unutturuldu.

Adliye koridorları CHP mitingi gibi.

‘Türkiye laiktir laik kalacak.’’

‘Urla seninle gurur duyuyor.’’

Kuşkusuz Türkiye laik kalacak ama şu çalındığı iddia edilen trilyonlar ne olacak?

 

Hırsızlığın yolsuzluğun sağı solu, laiki İslamcısı, cumhuriyetçisi demokratı olur mu?

Tunç’un yazısını okudukça bir Rektörün yargılanma süreci gözlerimin önünde canlandı yeniden…

Yolsuzluk iddialarıyla yargılanan sanığın duruşmasına katılan anlı şanlı Rektörlerimizin önüne düşen YÖK başkanı “Rektöre sahip çıkmak Cumhuriyet’e sahip çıkmaktır” mealinde sözler etmişti.

Kendisi de hukukçu olan bir bilim adamının bu ifadesi ortada iken o yargılamayı sürdüren hâkimlerin ruh halini bir düşünsenize.

Asıl sorun ise başa bela BİT’ lerin Urla ile sınırlı olmaması…

Sahi Türkiye’de kaç belediye ortaklığı var?

Bu şirketler, Belediye Başkanları ve çevresine hangi olanakları, özel işlerde kullanılan son model arabaları, denetlenmeyen masrafları, yüz milyarlara varan akaryakıt giderlerini karşılar?

Hiç kimse çıkıp yolsuzlukları laiklik sloganlarıyla örtemez, örtmemeli…

Hırsızlığın dini, dili, mezhebi, ilkeleri yoktur…

Dünyanın neresine giderseniz gidin hırsız hırsızdır hepsi bu… 

İhracatçının 2023 vizyonu

İhracatçının 2023 vizyonu

Kim derdi ki, bir zamanlar horlanan ihracatçıların küçümsenen ihracat alanı bu ülkenin gelişme, kalkınma, refah toplumu olma yolundaki en önemli lokomotifi haline gelecek…

1965 te 500 milyon dolarlık ihracat yapıyordu bu ülke, 1970 lerde 1 milyar dolara ulaştı…

Özal’ın dünyaya açılmayı, küresel rekabeti, dış ticaret öncülüğünde kalkınma modelini hedefleyen 24 Ocak kararlarını hayata geçirmeye kalkıştığı 1980 sonunda 3 milyar dolarlık ihracata yaklaşmıştık ta, patlama karşısında zil takıp oynamıştık neredeyse…

Bugün Türkiye 2008 yılbaşını 100 milyar doları aşacak ihracat rekoruyla kutlamaya hazırlanıyor…

Her ay bir önceki yılın aynı ayına göre %25-30 arası büyüyen ihracat sayesinde çok farklı bir kalkınma modeliyle büyüyor ülke…

Bir zamanlar iç talebe yönelik üretimle gelişmeye çabalayan Türkiye son beş yılda elde edilen ortalama yıllık %7 nin üstündeki büyüme büyük oranda ihracata borçlu…

Yeterli mi?

Elbette değil…

Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) 14. Olağan Genel Kurulunda Başkan Oğuz Satıcı, Cumhuriyetin 100. yılı olan 2023’ te 500 milyar dolar ihracat, 2,5 trilyon dolarlık milli gelir hedefini dile getirdi.

Ülkeyi, refah toplumu olma yolunda kararlı Anadolu kaplanları adına hayali bile insanı heyecanlandıran bir hedef bu…

Öyle Kaf dağının ardındaki masal devi değil, topu topu 15 yıl sonra varılacak gurur tepesine ihracat bayrağını dikmeye odaklanmak, hamasi nutuklarla değil dünya gerçeklerinin bilinciyle Ferhat gibi dağları delmeye koyulmak, bu sevda ile Kerem gibi yanmak ne güzel…

1980’ lere gelinceye kadar,  %90’ı tarım, %10 sanayi ürününden oluşan 2 milyar dolarlık ihracat yapan bir ülkeden bugün %90 sanayi ürünü olmak üzere 100 milyar dolarlık ihracat yapan Türkiye…

Yılda 200 milyon dolarlık sanayi ürününden bugün sadece otomotivde 20 milyar doları aşkın ihracat yapan ülke…

Halen savaşın sürdüğünü sanan ormana saklanmış Japon askerinin durumuna düşmüş, dünya ve Türkiye’nin geçirmekte olduğu değişimi anlamayanları “Otomotiv ihracatı diyorsunuz ama ithal girdisi çok fazla” diyenleri bakın nasıl yanıtlıyor TİM Başkanı:

“Ortalıktaki efsanenin tam tersine, bu sektörümüz yüzde yetmişe yakın yerli girdi kullanıyor. Otomotiv ihracatımızın ciddi bir bölümü de yan sanayi, yani yedek parça.”

Ya özelleştirmeyi “ülkenin değerleri satılıyor” biçiminde eleştirenlere, PETKİM’ in satılmasına tepkilerini “İktidara gelirsek, satışı iptal ederiz” diye gösterenlere!

Satıcı’ nın onlara da cevabı var:

“Sendikalarımızın, bir kısım siyasetçilerimizin özelleştirme karşıtı söylemler yerine, elde edilen kaynakların yeni yatırımların teşviki için kullanmayı teklif etmeleri gerekmektedir.

Özelleştirme karşıtlığı yaparken kimse stratejik sektör masalı uydurmasın.

Stratejik sektör yoktur. Stratejik olan insanımızdır,  onun aklıdır. İnsan kaynağımıza onun aklına inanmalı, güvenmeliyiz.

İşte ve ancak bu durumda milli servetten daha büyük bir milli servet yaratmış oluruz.

İşte, o zaman Arşimet’ in küçük desteklerle Dünya’yı oynatan zekasını, yaratıcılığını yakalamış oluruz.”

Cumhuriyetin 100. yılında Türkiye’yi ve Cumhuriyet değerlerini taçlandıracak en büyük ödülün dünyanın en büyük 10 ekonomisi içine girmek olduğunun bilincinde Türk ihracatçısı…

Peki kolay mı bu büyük hedefe ulaşmak?

TİM Başkanı Oğuz Satıcı’ nın yanıtı hem ihracatın güçlü yanlarını hem de ayaklardaki prangaları çözmesi gereken Ankara’ nın yapması gerekenleri ortaya koyan manifesto niteliğinde…

 —Öncelikle, Türk insanının bir kez daha seçtiği güçlü bir hükümet var.

—Elimizde 3 haneye çıkarttığımız ihracat var.

—Elimizde 5 yılın sonunda tek haneli rakamlara düşürülmüş bir enflasyon var.

—Elimizde dünya ölçeğinde olumlu bir konjonktür, bize avantaj sağlayan bir likidite fazlası var.

—Elimizde Türkiye gibi büyük bir pazar, buraya yerleşmek ve sunduğu fırsatlardan yararlanmak lazım duygusunun artık hissedildiği uluslararası sermaye var.

—Elimizde dünyanın en büyük pazarlarına çok yakın, genç nüfusa sahip cennet bir vatan var.

—Elimizde iktisadi istikrarın geçici bir durum olmadığına inanmaya başlamış iyimser ve gelecekten çok şey bekleyen bir millet var.

 

Menzile varmak için soluksuz yarışa kalkışan ihracatçı Ankara’dan çok ta şey istemiyor aslında:

— Sıcak para için yüksek faizle kâr cennetine çevrilmiş bir vaha olmamıza gerek yok. Ve artık, bu hükümetin ekonomik istikrarı koruduğunu kanıtlamak için sıcak para gibi tehlikeli ve nankör bir oyuncağın desteğine ihtiyacı yok…

Artık ve bir an önce ülkemizin tüm kamusal yatırım gücünü tahrip eden yüksek faiz yükünü aşağıya çekin ve sıcak para ile aranıza mesafe koyun…

— Stratejik sektör masallarıyla oyalanmak yerine, özelleştirmelerden elde edilen kaynakları döviz ve istihdam yaratacak yeni yatırım alanlarına yöneltin…

— Teşvik uygulamalarını tüm Türkiye’ye yayın…

— Avrupa Birliği ipine sımsıkı sarılın. AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarının Türk ihracatını baltalamasına izin vermeyin…

— Mesleki eğitimi vergi ve SSK priminden muafiyetlerle destekleyin…

— Makine sanayinin finansman gereksinmelerini dikkate alın…

— Otomotiv gibi ihracatın lokomotifi olamaya başlayan sektörün AR-GE’ sine destek verin.

Türk ihracatçısı küresel büyük oyunda yerini alırken, başka alanlarda görmeye alışık olduğumuz horlanmışlıktan uzak muzaffer komutan edasıyla hareket ediyor…

Bu sözler de TİM Başkanı Satıcı’ ya ait:

“Küreselleşme ulusal sınırların verdiği rahatlık içinde hüküm süren küçük hükümranlık alanlarımızı ve egolarımızı açığa çıkartmaya başlamıştır.

Bu şartlar altında İhtiyacımız olan şey tevazuu mudur?

Kesinlikle hayır!!!

Tevazuu, kibrin yeryüzündeki gölgesidir. İhtiyacımız olan şey kendini bilmek, kendinde var olanı açığa çıkartmak ve kendimizi gerçek bir inançla gerçekleştirmektir. İhtiyacımız olan kendini evrensel olanın karşısında seyredebilmek, ölçebilmek ve değerlendirebilmek, bunu gerçek bir zihinsel namus ve komplekssizlikle başarabilmektir.”

 

Günümüzde ulusal sınırların içine hapsolarak, toplumu küresel rekabetin dışında tutan milliyetçilik anlayışıyla bir yere varılmayacağı artık iyice gün yüzüne çıktı…

Gerçek milliyetçilik, rekabet eden, ürettiğini dünyaya satan ve küçük köy haline gelen yeryüzünün her yanında bayrağı dalgalandırmaktan geçiyor…

Bu heyecanı yüreğinde duyanlara, ekonomik anlamda Türkiye’nin dünyadaki gerçek anlamda saygınlığını sağlayacak bu kutsal yürüyüşünü gerçekleştirenlere selam olsun…

  

Yemin üstüne…

 

Yemin üstüne…

AK Partinin yeni dönemde yapmaya hazırlandığı anayasa değişikliklerini kendiliğinden tartışmaya açan Zafer Üskül’ ün karşılaştığı tablo ortada…

Hakarete varan saldırılar bir yana en hafifine baktığımızda CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın “dakika bir gol bir” tavrı bile pek şeyi anlatmaya yetiyor…

Oysa deli gömleği gibi üzerimize giydirilmeye çalışılan 1982 anayasası ile ilgili daha Üskül hoca AK Parti’ nin yolunu bilmez sosyal demokratken bile farklı platformlarda benzer önerileri kendisi dâhil pek çok akademisyen ve sivil toplum örgütü dile getiriyordu…

Küçük bir azınlık dışında, toplumu boğan ve değişimin önünü tıkayan askeri vesayet altında hazırlanan 82 anayasasının değiştirilmesi ile ilgili kimsenin fazla itirazı yok…

Asıl mesele değiştirilemez ilk üç madde dışında kalan ve artık AB sürecinin hızlanmasıyla daha da önem kazanacak olan sivil bir anayasada yer alıp almayacak hususlar…

Kimse fazla dile getirmiyor ama burada da en önemli tartışma konusu “Atatürk milliyetçiliği ile Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlılığın vurgulandığı hususların Anayasa’da yer alıp almayacağı” konusunda düğümlenmiş gibi…

Gerçekten de “Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlılık” anayasada pek çok yerde yer alması bir yana Çankaya’ ya çıkacak Cumhurbaşkanından, Mecliste yer alacak Milletvekiline kadar pek kişinin statüsünün anlam kazanması için edeceği yeminin de en önemli cümlesi…

1921,1924, 1961 anayasalarındaki yemin metinlerinde yer almayan bu ibare, zaten çok bozuk bir Türkçeye sahip, oldukça karmaşık ve uzun 1982 anayasasının yemin metnine eklenmiş…

Peki, bu kadar önem kazanan Atatürk ilkelerinin ne olduğu belirlenmiş mi?

Yoksa soyut bir kavram mı?

Kabul görmüş kanaate göre Atatürk’ün ilkeleri önce CHP’ nin tüzüğüne, ardından İnönü ve arkadaşlarının hazırladığı değişiklik önerisiyle 1937 yılında anayasaya eklenmiş 6 ok…

Peki bunlar ne?

Cumhuriyetçilik, laiklik, milliyetçilik, devletçilik, halkçılık, inkılâpçılık…

Çağımızda tüm doktrinler evrimleşti, koşullar değişti, dünya küçük bir köy haline geldi…

Günümüzün en önemli dalgası ise evrensel anlamda küreselleşme ve bizi daha da ilgilendiren Avrupa Birliği…

Pek çok yasa, yaşam tarzından yönetim anlayışına pek çok olgu AB ile uyum sürecinde değişiyor…

Devleti ön plana çıkaran eski tip paradigmaların yerini birey eksenli model alıyor…

Atatürk gibi evrensel bir değeri, 1930 ların dar kalıplarında tutmak ve ülkesini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmayı hedefleyen bir lideri değişim yerine sabit eksenlere yerleştirmeye kalkmak en azından ona yapılmış haksızlık olur…

Aslında Cumhurbaşkanı ile Milletvekillerinin yemin metinlerine bir takım sözcükler 1961 anayasasıyla eklendi…

1982 anayasasıyla yemin metinleri çok daha uzun ve detaylı hale getirildi…

6 ilkenin 1924 anayasasına girmesi 1937 yılında Recep Peker’in Faşist İtalya ve Nasyonal sosyalist İtalya’yı ziyaretinin ardından gerçekleştirilmiştir…

Atilla İlhan bu ilkelerin bir ekip tarafından Atatürk’e rağmen oldu bittiye getirildiğini anlatır…

Atatürk’ün yakınlarında yer almış Münir Hayri Egeli’ nin 1954 te kaleme aldığı ve 1959 da yayınlanan “Atatürk’ten Bilinmeyen Hatıralar” kitabında “Altı Ok’un Hikâyesi” ile ilgili anılarını anlatır:

“Bir gün Recep Peker beni çağırdı:

“– Halk Partisi’nin amblemi olmak üzere bir şey istiyorum” dedi. Bir şeyler düşün…

Hemen ise koyuldum. Fakat isin eninde sonunda Ata’ya intikal edeceğini biliyordum. Usulca onun Halkevi’ne gelmesinden istifade ederek yaptığım örnekleri riyaset masasının üzerine bıraktım.

Atatürk bunları görmüş. Reis Nafi Atıf (Kansu)’tan sormuş. O da benim krokilerim oldugunu söylemiş. Nihayet beni çağırttı.

– Bunlar ne?.. diye sordu.

– Efendim, Parti’ye amblem denemeleri.

Atatürk, sadece:

– Senin başka işin yok mu?.. dedi. Sonra Nafi Atıf’ a döndü:

– Receb’in (Peker) işi yok böyle şeylerle uğraşır. Bizi Faşist partilerine çevirecek” diye mırıldandı. Ben ondan sonra işi bıraktım. Altı Ok’u Recep Bey, Mahmud Akok’a çizdirmis. Bana da:

– Bu islerin tekeli sende olacak değil ya… Bak ne güzel oldu, dedi.

1937 de İnönü ve Peker’in öncülüğünde kabul edilen değişiklikle 6 okla temsil edilen ilkelerin anayasaya koyulmasına en büyük tepkiyi Prof. Ali Fuat Başgil hoca gösterir…

Bugün daha da anlam kazanan eleştirilerinde devletçilik, laiklik, inkilâpçılık gibi kavramların somut biçimde tanımlanması gerektiğini şu sözlerle ifade eder:

 “Anayasalar parti programı değildir. O, bir millî misaktır. Yalnız muayyen bir partinin mensuplarına ve yalnız yasayan nesile hitap etmez. Milletin her ferdine ve kanun olarak kaldıkça, her nesile hitap eder.

“– Devletçilik nedir?.. Lâiklik ve milliyetçilik ne demektir?.. İnkılâpçılığın zaman içindeki hududu nedir?.. Bizde bunlar ne Anayasa’da ve ne de başka bir tatbikat kanununda tarif edilmemiş, hiç birinin hududu ve şümulü(kapsamı) gösterilmemiştir. Meselâ, devletçilik şahsî temayüle göre değişik, hattâ zıt mânası olan bir tâbirdir. Biz de bu prensibin kanunlarımızda bir tarifine rastlanmadığı gibi, hukukçularımız arasında da ilmî bir izahı yapılmış değildir.”

Yıllar geçse de önemi azalacağına artan sözler bunlar…

Atatürk ilkelerine bağlı kalacağı üzerine yemin eden çoğu Milletvekili bu ilkelerin içeriğinden vazgeçtik, ana başlıklarıyla ne olduğunu biliyor mu?

Zaman içinde değişen devletçilik anlayışını bir siyasi parti eğer savunmak istiyorsa mesele yok…

Ama devletçi anlayışın tükendiği günümüzde liberal ekonomiyi ve özgür girişime inanan birine, inanmadığı halde anayasada yer alıyor diye bu ilkeyi zorla benimsetmek mümkün mü?

İnkilâp dediğiniz de günümüzdeki Türkçeye göre devrim demek…

Nerede başlayıp nerede bittiğini bilmediği devrimciliği muhafazakar bir insana nasıl kabul ettireceksiniz?

Üskül hoca aslında uzun yıllar ve 82 anayasasından çok önce başlayan bir tartışmayı gündeme getiriyor…

21. yüzyılın küresel anlamdaki güçlü oyuncusu olmak ve Mustafa Kemal’in muasır medeniyet çizgisine ulaşmak hedefinde olan bir ülke yeni çağın dinamiklerine uygun hareket etmek, başta anayasa olmak üzer tüm hukukunu buna göre yeni baştan gözden geçirmek zorunda…

İşin ilginci 1999 da CHP’ nin Mersin adayı iken aynı görüşleri savunan Üskül’ ü o gün anlayışlarıyla bağrına basanlar da bugün karşı çıkanlar da aynı…

Üskül ve görüşleri değişmediğine göre değişenler kim?

Sorunun cevabı yaşadığımız sürece de ışık tutuyor aslında…

 

1920 den günümüze Milletvekili yemin metinleri nereden nereye geldi:

-1921 anayasasında Milletvekili yemini konusunda herhangi bir metin yer almıyordu…

-1924 anayasasındaki yemin metni dini motifle sona eriyor:

(Vatan ve Milletin saadet ve selâmetine ve milletin bilâ kaydü şart hâkimiyetine mugayir bir gaye takip etmeyeceğime ve Cumhuriyet esaslarına sadakatten ayrılmayacağıma <<vallahi>>).

-1928 de bu metin ufak değişikliğe uğruyor:

<< Vatan ve milletin saadet ve selâmetine ve milletin bilâ kaydüşart hâkimiyetine mugayir bir gaye takip etmiyeceğime ve cumhuriyet esaslarına sadakattan ayrılmıyacağıma namusum üzerine söz veririm.>>

-1961 anayasasında yemin metni:

«Devletin bağımsızlığını, vatanın ve milletin bütünlüğünü koruyacağıma; Milletin kayıtsız şartsız egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine bağlı kalacağıma ve halkın mutluluğu için çalışacağıma namusum üzerine söz veririm.»

-1982 anayasasında Milletvekili yemini şöyle belirlenmiş:

"Devletin varlığı ve bağımsızlığını vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim".

1924 anayasasındaki Milletvekili yemin metni 23 kelimeden oluşurken, 1961 anayasasında sözcük sayısı 26 ya çıkmış.. 1982 anayasasındaki yemin metni tam 59 kelime üstelik 9 kez “ve” sözcüğü içeriyor

Sadece bilgilendirelim istedik.

Yorum okuyana kalmış…

CHP Mersin’i de kaybediyor…

CHP Mersin’i de kaybediyor…

Bugün onlara biat etmeyen, kendileri gibi düşünmeyen herkese kılıç sallıyorlar…

Solun evrensel değerlerini bir yana bırakmış, 1935 model altı okla yeni dünya düzenine karşı savaşmaya kalkışanları izlerken hayal kırıklığıyla karışık yoruluyor insan…

Baykal ve üst polit büronun oluşturduğu listede yer alan çiçeği burnunda Milletvekillerinin Genel Başkanlarından geri kalmaması, vardıkları tutuculuktan da öte noktada onun bile gerisine düşmeleri hüzünlendiriyor ister istemez…

Cumhuriyet mitinglerinin platformunda dile getirilen militarist söylemlerin statükoya dayalı tünellerinde dolanmaya devam etmelerini kulaklara küpe seçim sonuçlarına rağmen sürdürmelerini anlamak ayrı bir çaba gerektiriyor…

O mitinglerde toplanan kalabalıkları Türkiye sandıkları için 22 Temmuzda karşılarına çıkan tabloyu kabullenmekte, sindirmekte, okumakta zorlanıyorlar…

“Küreselleşmeyi emperyalizmin yeni haçlı seferi” olarak tanımlayan sınıfta kalmış akademisyen eskileriyle dünyadaki değişimi anlamak yerine küfretme yolunu seçiyorlar…

Dünyada kendilerine örnek alacakları ülke bile kalmadı…

Kızıl Çin bile küreselleşmenin nimetleri sayesinde kanatlanıp uçarken onlar halen Kuzey Kore modeliyle avunmaya, ülkeyi duvarların ötesine hapsetmeye çalışıyorlar…

22 Temmuz bir yarışsa, yenileni yeneni olacaktır elbette…

Ve yenilmek yarışanlar açısından eğer gerekli dersler alınmışsa dünyanın sonu değildir, aksine erdemdir…

Ama bugün demokrasi anlayışıyla, AK Parti bir yana MHP’ nin de gerisine düşen Baykal’ın CHP’ si yenilginin sosyo ekonomik nedenlerini, hastalığın temellerini irdeleyeceğine karşı cephe diye nitelendirdiği toplumsal çoğunluğu suçlamak, “rüşvetlerle, erzak ve kömür yardımlarıyla” oyunu satmakla suçluyor…

Hazır rüşvetten söz açılmışken tüm Onur Öymen’ lerin kulaklarına küpe olacak örneği Mersin’den vermekte yarar var…

Bu kentteki yerel yönetimler Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere CHP’ nin elinde değil mi?

Satın aldığı yüz milyarlarca liralık nohut, mercimek, fasulya, yağ, şeker, çay paketlerini Mersin Büyükşehir Belediyesi yoksa dağıtmadı mı?

Eğer yoksul halka bir şeyler vermek rüşvetse,  CHP’li Kenan Yücesoy’ un Başkanlığındaki Akdeniz Belediyesi yıllardır okul çocuklarına bedava süt vermesinin adı nedir?

Dolayısıyla yoksullara İstanbul ve Ankara’da AK Partili belediyelerin yaptığı iddia edilen yardımların aynısı Mersin’de CHP’ li Belediyeler tarafından yapılmış olmuyor mu?

Yanıtları belli soruları uzatmaya gerek yok…

CHP’ nin yerel aktörlerinin tüm çabalarına rağmen karşılaştıkları tablonun ne anlama geldiğini ve sürecin nereye doğru gittiğini okumaları ve bundan sonra soyut korkular yerine geleceğe dönük umut veren projeler üretmeleri gerekiyor…

Mersin yerelinde ortaya çıkan tabloyu rakamlarla anlatmakta yarar var…

Sıkıştıkça da Atatürk ilkelerinin, Cumhuriyetin kazanımlarının arkasına sığınanların dışında kalanlar bildikleri yolda ilerleye dursun,  sade partililer takkesini önüne koysun da düşünsün istiyoruz…

2002 seçimlerinde Mersin’de CHP 168.372, Macit Özcan’ın önce kuruluşuna öncülük edip son anda terk ettiği İsmail Cem’in Yeni Türkiye Partisi 11 bin ve Ecevit’in DSP’ si 8 bin oy aldı…

Üç partinin 2002 de aldığı oy toplamı yaklaşık 188 bin ( 187588)…

YTP 2007 ‘de artık yok… Bir zamanlar o partiyi ayakta tutan Özcan’ın tüm gücünü yanına alarak CHP’ ye aktı…

DSP’de varıyla yoğuyla CHP çatısı altında mücadele etti…

Ve CHP’ nin 2002’ deki YTP, DSP dâhil Mersin’de aldığı tüm oy 194 bin…

Hani seçmen rüşvetle oy vermişti!

Başta Büyükşehir olmak üzere Yenişehir, Akdeniz, Mezitli desteğine ve CHP kurmaylarının deyimiyle  -suçlamasıyla- süt ve erzak rüşvetlerine, iftar çadırlarına rağmen neden CHP’ ye değil de AK Partiye yöneldi?…

Seçmen eğer verilen gıda yardımıyla hareket ettiyse neden artan seçmen sayısına rağmen Mersin gibi bir kentte neden CHP’ yi bırakıp AK Partiye oy verdi?

Nasıl oldu da 2002 de 122 bin oy alan AK Parti oylarını neredeyse iki katına çıkarıp 214 bine çıkarırken CHP neden geriledi?

“Gerileme” sözcüğünü bilinçli olarak kullanıyoruz…

Çünkü Mersin’de artış veya yerinde sayma değil gerileme söz konusu…

İl genelinde 2002 de sandıktan 680 bin geçerli oy çıkmışken, 2007 de orta yerde 790 bin oy var..

Artış oranı %16…

Peki destekli CHP’ deki artış ne kadar? : %3..

Süt, erzak, Belediye olanaklarının kullanımı, propaganda yasağının başladığı saatlere denk getirilen Cumhuriyet sevdalısı miting gibi Haluk Levent konserleri,  Selda Bağcan destekli bedava Belediye otobüslü temel atmalar, Edip Akbayram ziyafetli Baykal gösterileri…

Ön seçime girip son sıralara düşenlerin, genel merkezce liste başına oturtulması…

2002’ de Mersin’den 7 Milletvekili çıkaran CHP, 2007 de üç milletvekilliğinin ardından dördüncü vekilliği bağımsız Orhan Miroğlu’ ndan 300 oyluk farkla nasıl aldığını sorgulamayı bile düşünmüyor…

2004 yerel seçimlerinde 30 bin oy alınan ve Kenan Yücesoy’un gururla yoksul çocuklara süt dağıttığı Akdeniz Belediyesi sınırlarında CHP’ nin 22 Temmuz 2007 oyları 22 bine düşerken, AK Partinin oyları 20 binden 29 bine çıkmış durumda…

İster inanın ister inanmayın, elden gidecek Cumhuriyet kazanımları, laiklik korkularına ve dağıtılan sütlere rağmen kale gibi savunulan Akdeniz’de CHP bugün üçüncü parti konumunda…

Erkene alınacak yerel seçimlerin sonucunu merak edenler, Don Kişot saçmalıklarına benzeyen emperyalizme karşı savaşacağız saçmalıklarını bir yana bırakıp rakam okumayı öğrensinler…

Emperyalizme karşı savaştığını sanan Japon askerlerinin durumuna düşmek istemiyorlarsa dünyayı yeni gözle algılamayı denemelerinde yarar var…

Özlemini çektikleri yapılanmayı sürdüren Kuzey Kore 1,5 milyar dolar, küreselleşmeye ayak uyduran Güney Kore 326 milyar dolar ihracat yapıyor…

Kore’lerden vazgeçtik son 15 yılda üç kat büyüyen ABD’ nin ardından dünyanın ikinci küresel gücü haline gelen bir zamanların Maocu’ su Çin’ini anlamaya çalışsalar bile epeyi yol alacaklar…

Umut var mı?

CHP’den seçilen bazı Milletvekillerinin dünyayla savaşmaya hazırlandıklarını gördükçe insan ne diyeceğini şaşırıyor…

Keşke kendilerini sosyal demokrat sanan dostlarımız yel değirmenlerine saldıracaklarına Altında Deniz Baykal imzasını taşıyan 16 Haziran 2001 tarihli demokratikleşme raporunu okusalardı…

Ve bu raporun içeriğini özümsedikten sonra Genel Başkanlarına hatırlatsalardı…

Eminim, bugün saldırdıkları Zafer Üskül hocanın ne kadar ilerisinde yer aldıklarını görür ve şaşar kalırlardı…

Canlıların ölümünü bilirdim de, siyasi partilerin tükenişi de böyle bir şey demek ki!

Bugünkü CHP önümüzdeki günlerde yapılacak yerel seçimlerin sonunda silinip gitmek istemiyorsa, bir an önce gerçeği görmeli…

Çağdaş sosyal demokrasi ile yüzleşmeli…