Metrobus, kaykay… İstanbul, Mersin…

 Metrobus, kaykay… İstanbul, Mersin…

İstanbul’un deniz otobüsleri, normal otobüsleri, halk otobüsleri, belediye otobüsleri, yarı dolmuşları, tam dolmuşları var..

Yandan çarklı ada vapurları, otomobil taşıyan arabalı vapurları, boğazın her noktasına ulaşan yolcu vapurları var.

Yakadan yakaya, adadan adaya, Mudanya üzerinden Bursa’ya, Yalova’ya insanları, araçları taşıyan deniz otobüsleri var…

Tünelleri, köprüleri, son bir yılda devreye giren 109 katlı kavşakları var…

Yetmiyor şimdi deniz altından tünellerle, deniz üzerinden üçüncü köprüyle bir kez daha bağlanıyor Avrupa ve Asya yakaları…

7 tepenin altı delinerek araçlara uygun alternatif yollar açılıyor…

İstanbul’un Metrosu var…

Hızlı/yavaş, ağır hafif tramvayları var.

Yetmiyor şimdi de uzak yerlerden raylı sistem noktalarına insanları taşımak üzere metrobusları sokuyor devreye İstanbul Büyükşehir Belediyesi…

Böylece ulaşımda 15 milyonluk kenti kelimenin tam anlamıyla kucaklayan, en uzaklardan merkeze kadar her bireyi ulaşım sistemine entegre eden ağ sistemine kavuşulmuş olacak…

İyi de bunca çabanın sonunda, ne elde edilecek?

Yapılan hesaplar diğer ulaşım sistemleri bir yana, yalnızca metro ve tramvay ulaşım hatlarının kullanılması sayesinde her gün 90 bin özel aracın trafiğe çıkması önlenmiş oluyor.

Yakın gelecekte 500 bin özel otomobilin günlük trafiğe çıkması anlamını yitirecek.

Dile kolay…

Günde 720.000 yolcunun taşındığı Aksaray- Havaalanı Metro Hattı, Taksim–4.Levent Metro hattı, Zeytinburnu-Kabataş Tramvay hattı, Zeytinburnu-Bağcılar Tramvay hattı ve Kabataş-Taksim tüneli hattında yaptırılan araştırmaya göre söz konusu raylı sistem hatları, günde 90.000 özel aracın trafiğe çıkmasına mani oluyor.

Önümüzdeki beş yıl içinde toplu taşıma potansiyeli mevcudun beş katına çıkacak.

Bu ise daha az yakıt israfı, arabaların daha az yıpranması, kısaca daha az döviz, daha çok tasarruf demek.

Üstelik tüm raylı sistemler elektrikle çalıştığı için daha çok çevre dostu, daha az küresel ısınma yaratan bir enerji gerektiriyor.

Bu Mersin’den çok büyük İstanbul’un serencamı…

Birileri çıkıp “verdiğin örnek dünyanın en büyük metropollerinden İstanbul” diyebilir…

Öyle ya, 22 Temmuz seçmen sayılarına göre 1 İstanbul 7 Mersin ediyor…

İyi de o ölçüye göre bile kendisi de deniz kenti olan Mersin’in ulaşım alt yapısında, toplu taşımacılıkta en azından İstanbul’un yedide biri kadar yatırıma sahne olması gerekmez mi?

Hiçbir şey yapamazsa Erdemli-Tarsus arasını boydan boya kat eden GMK bulvarını Karayollarından devralıp bu ana arterin ortasından giden bir raylı sistem projesini hayata geçirmek çok mu zor?

Yine de İstanbul başka diyenleri düşündürecek farklı bir örnek verip, Mersin’den daha küçük Kayseri’ ye bakalım…

Kayseri dediğiniz Mersin’in yarısı büyüklüğünde…

Ama Kayseri’ye hangi yönden girerseniz girin, gelişmiş bir AB kenti standartlarıyla karşılaşıyorsunuz…

İster Batı’daki Adana-Ankara yönünden, ister doğu tarafındaki Sivas yönünden de girin, uçakların ineceği büyüklükte muhteşem bulvarlar ve çevresinde ışıl ışıl mağazalar selamlıyor sizi…

İki yanında trafiğin hareket ettiği ana arterin ortasında ise hızlı tramvayın tamamlanmakta olan ray döşeme çalışması.

Yoğun çalışmaya rağmen ne trafikte bir aksama var, ne de aracınızı kullanırken karşılaştığınız bir engel…

Gelecek yılın ortalarında Kayserili kentin bir ucundan diğerine çağdaş, hızlı, ucuz ulaşım araçlarıyla gidip gelebilecek…

Ve Mersin…

Türkiye’nin en rahat, engebesiz, dümdüz alanı üzerinde kurulan bu nedenle raylı sistem yatırımını Türkiye’de en ucuza gerçekleştirecek kent, metrobustan, tramvaydan, her türlü raylı sistemden uzak, ilkel dolmuşların insafına terk edilmiş durumda…

Gecenin bir vakti kentin bir yerinden diğerine gitmek, kader, kısmet, şansa kalmış biraz da…

Kentin Büyükşehir Belediyesi halktan topladığı vergilerle, tüm yaşayanlarına kalıcı hizmet vermiyor, veremiyor nedense…

Aksine kaynaklar şarkıcı, türkücülerin sahne aldığı şenliklere, milyonlarca dolarlık bütçeyi emen kongre merkezi benzeri yapılarla gerçekleştirilen sahil yağmasına veya en fazla bir avuç insanın yararlanacağı, gerçek çoğunluğa hiçbir şey vermeyen yatırımlara akıtılıyor.

Bu kadar mı?

Değil…

Son olarak Mersin Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı Meclise yeni bir projeyle geliyor…

En az 15 trilyona çıkması beklenen deniz parkı projesi

İstanbul metroyu büyütmeyi hedefliyor, Mersin on milyon doları aşkın kaykaylı deniz parkını…

Mersin’in toplu taşıma sistemi var mı? Yok

Çöp sorununu çözmüş mü? Hayır…

On yıl önce köy sayılan Anadolu kentlerinin tümü vitrin kabul edilen girişlerini düzenlemişken dünya kenti Mersin’e gelen utançtan başını öne eğiyor mu? Eğiyor

323 km lik kıyıya sahip Mersin’de denize girecek 33 metrelik bir sahil var mı? Yok

Arıtma bitse bile doğal plaj sayılan kent sahili kaya dolguya kurban edilen bu kentte denize girmek için en az 50km gitmek gerekmiyor mu? Gerekiyor…

Ama ne gam…

İller Bankasına en az 10 milyon dolar borçlanıp, nefes alınacak yer kalmayan sahilin bir başka yerine bir şeyler kondurmayı tasarlıyor birileri…

Sahilinde denize açılan kapıları, eski uçak/gemi saçmalıkları, alçıdan kartalı, aslanı her cins mahlukatı olan bir kentin Belediyesi, insanını denizle barıştıracak çağdaş projeler yerine yine betondan, demirden doğayı bozacak tasarımlardan medet umuyor…

Su parkı, kongre merkezi, şarkıcı/türkücü konserlerine ödenen trilyonlar…

Bir zamanlar her yanından denize girilen bir kentin olan plajlarını kurtaracağına mahveden, kumsalı kayalıklara, kalan yerleri de betona teslim eden sahil kreasyonu…

Macit Özcan döneminde toprağa, havaya savrulan ve yalnızca Adnan Menderes bulvarındakileri mutlu eden yüz milyonlarca doları alt alta toplasanız gerçek anlamda bir mucize dünya kenti yaratabilirdiniz.

Akdeniz oyunları lobi çalışmaları için 150 milyar bütçe ayırmış Büyükşehir…

Ulaşım sorununu çözememiş bir kente hangi aklı başında olimpiyat komite üyesi oy verir?

Yabancı akıllıların kanmayacağı kesin…

Acaba kendimizi kandırıyoruz da, farkında mı değiliz?

 

*Yazıyı kaleme alırken Mersin Büyükşehir Belediyesi Meclisinin 10 Eylül 2007 günü saat 14’ te yaptığı toplantının gündemine bir göz attım.

Gündemin 4. maddesi aynen şöyle:

“2013 Akdeniz Oyunlarından oy kullanacak ülkelerin Milli Olimpiyat Komitelerini ziyaret proğramı nedeniyle Büyükşehir Belediye Başkanı Sn.Macit ÖZCAN ile Kültür ve Fuar Müdürü Süleyman CENGİZ’in Eylül-Ekim 2007 aylarında Akdeniz Oyunları ile ilgili olarak görevli ve harcırahlı  Akdeniz Ülkelerine gitmeleri ile ilgili teklifin görüşülmesi”

Peki bu madde Mecliste görüşülürken Özcan ve bürokratı neredeydi?

Uçağa binmiş Hırvatistan’a doğru yol alıyorlardı!..

Büyükşehir Belediye Meclisi 10 Eylül günü saat 14’ te toplandığında mesela diyelim;

MHP ve AK Parti oylarıyla önergeyi ret etse, Özcan ve Cengiz uçağın yönünü yeniden Adana’ ya mı çevireceklerdi?

Bu ne ciddiyetsizliktir ki, aylar öncesinden programlanması ve Meclis onayı gerektiren bir geziye henüz Meclis onayı alınmadan çıkılıyor?

Peki lobi çalışmaları yapmak için nereye gidiyor Özcan?

Hırvatistan’a…

Hırvatistan’ ın ne özelliği mi var?

23 üyeli Akdeniz oyunlarının 17.sini düzenlemeye talip üç kent var…

Türkiye’den Mersin, Yunanistan’dan Volos ve Hırvatistan’dan Rijeka…

Özcan’ın yaptığı neye benziyor biliyor musunuz?

Hırvat’ların Türkiye’ye gelip destek istemelerine…

Hırvatistan’ın Rijeka’sı düşünmez bile, ama Mersin’in Büyükşehir Başkanı yapıyor…

Aslında fena fikir de değil…

Bu sonbaharın doyumsuz güzelliğinde dünyada nereye gitmek istersin diye sorsalar, kendi adıma tek bir yeri fısıldardım: Rijeka…

Adriyatik kıyılarının bu muhteşem kenti Akdeniz oyunlarını yapma konusunda rakibine destek verme akılsızlığını yapmasa da, görmesini bilenlere muhteşem güzellikler sunar güz aylarında…

Bilen biri olarak söyleyeyim:

Eylülde güz gülleri gibidir Rijeka

 

Mersin seçim sonuçları… AK Parti…

 Mersin seçim sonuçları… AK Parti…

22 Temmuz seçim sonuçlarını bazı partiler açısından geçtiğimiz günlerde ele aldığımız yazılarımız yayınlandı.

Gecikmeli de olsa bu yazıda AK Partinin 22 Temmuz seçimlerinde aldığı sonuçları değerlendirmeye çalışacağız…

2002 seçimlerinde Mersin genelindeki oy oranı %18 olan AK Parti 2007’ de oylarını %27’ ye çıkardı.

AK Parti açısından bakıldığında sonuçlardan yola çıkarak sevinmek te mümkün, Türkiye’ nin hayli gerisinde kalan oranlara bakarak dövünmek te.

Kısacası yarısı su olan bardağa iyimserin dolu, kötümserin boş diye bakması hikâyesi…

Bizim işimizse bardakta ne varsa onu ortaya koymak.

Mersin seçmenin sandığa yansıyan tepkisi itibariyle ilginç bir kent…

2002 de Türkiye genelinde % 19.4 oy alan CHP Mersin’de yakaladığı %25 lik oranla ilk parti çıkarken, Türkiye ortalaması %34.4 olan AK Parti Mersin’de %18 ile 18.4 oranlık MHP’ nin az gerisinde ve ancak üçüncü parti olabildi.

Ancak Mersin sonuçlarını değerlendirirken, 2004 yerel seçim sonuçlarını atlayarak, 2002 ile 2007 arasında yapılacak bir karşılaştırmanın çok ta sağlıklı sonuç vermeyeceği kanısındayız.

Mersin seçmeninin eğilimine bakıldığında, 2004 ten itibaren büyük oranda MHP, ardından da AK Parti bakımından radikal bir değişim olduğu açık.

2004 yerel seçimleri tüm ili kapsayan il genel meclisi oylarına bakalım:

2002 de %18,4 alan MHP %27’ ye, %18 lik AK Parti %25’e çıkarken 2002 de %25 ile Mersin ipini göğüsleyen CHP’ nin %23’e gerilemiş…

AK Partiyi Mersin’de başarılı göstermek isteyenlerin “2002 deki %18 oy oranını 2007’ de %27’ ye çıkardık, oylarımız %50 oranında arttı” söylemlerine ihtiyatlı yaklaşmak için 2004 il genel meclisi sonuçları yeterince mesaj içeriyor diye düşünüyoruz.

İlçe ilçe ele alındığında AK Partinin Mersin merkez ve Tarsus dışında ciddi bir sıçrama yaptığı, oylarının çatladığı, patladığı falan yok…

Örneğin Ali Er’in ‘kale’ diye övündüğü Erdemli…

2002 genel seçimlerinde bu ilçedeki oy oranı %37 olan AK Parti 2004 yerel seçimlerinde %44’e ulaştıktan sonra 2007 de %32’ ye düşmüş durumda…

Peki, AK Partinin Mersin merkezde 2002’de %18, 2004’te %25 olan oy oranını 2007’de %27’ ye çıkarmasını nasıl okumak gerekiyor.

Mahalle mahalle ele alındığında Mersin’de kaydedilen nisbi artışta, öyle iddia edildiği gibi Kürşat Tüzmen faktörü ve teşkilatın çalışmasının çok ta etkili olmadığı görülüyor.

Mersin’de gözlenen oy artışının tek önemli nedenini ülke genelinde esen genel rüzgâra bağlamak, bir başka deyimle dış konjonktüre dayandırmak çok daha gerçekçi olacaktır.

22 Temmuzda Kürtler Güneydoğu ve doğu Anadolu’da AK Partiye hangi nedenlerle yöneldilerse Mersin’de de aynı gerekçelerle sandığa gittiler.

Büyükşehir Belediye sınırlarındaki oy dağılımı incelendiğinde görülecektir ki, Kürşat Tüzmen’ in çekmesi beklenen Adnan Menderes Bulvarı ile GMK Bulvarı arasında kalan ve eskiden beri CHP’ ye giden orta direğin oyları bu seçimde de AK Partiye gelmemiştir.

Buna karşın Güneydoğu ve doğu Anadolu’dan göç edenlerin oluşturduğu varoşlar ilk kez bu seçimlerde eskiden oy verdikleri HADEP ve uzantısı temsilciler yerine AK Partiyi tercih ettiler.

CHP genel merkezinin Kuzey Irak’a yönelik savaş çığırtkanlığı ve Güneydoğu ile doğuyu dışlayan şahin politikalar o bölgelerde Baykal ve ekibinin suratına nasıl seçim akşamı şamar gibi indiyse, Mersin’de de aynı şok yaşandı.

—Akdeniz alt birim belediye seçimlerini 2004 te kazanan CHP oyları %34’ten %24’e düşerken, AK Parti ise %22’den %32’ye çıkardı.

Bir başka deyimle, 2004’te bölgeden 30 bin oy alan CHP 2007’de 22 bin oya gerilerken, AK Partinin oyları 20 binden 30 bine çıktı

Sonuçlar mahalle bazında ele alındığında seçmenin mesajı çok daha net anlaşılır:

Hamidiye, Camiişerif, Turgut Reis, Kültür, Kiremithane, Mahmudiye gibi mahallelerde CHP oylarını korurken, Güneş, Çilek, Gündoğdu, Şevket Sümer, Özgürlük, Siteler ve Çay mahallelerinde AK Parti oyları deyim yerindeyse patladı.

Şevket Sümer’de CHP’ nin tek oy aldığı sandıklara bile rastlanırken, Çay Mahallesinde AK Partinin 100 oyuna karşın CHP 5/10 oyla yetinmek zorunda kaldı.

—Toroslar’ da ise CHP 2004’e göre oylarını korurken (19 bin civarında), o seçimlerin tartışılmaz galibi MHP’ de hafif gerileme görülüyor. (2004’te topladığı 27.500 oyla %33 lük orana ulaşan MHP bu seçimde oy miktarını 25.500’e ve oranı da %26’ ya düşürdü)

Buna karşın 2004’te Toroslar’ da 16 bin oy alan AK Parti, oy sayısını 33 bine ve oranı da %34’ e çıkarmış bulunuyor…

Artışın kaynağı da tıpkı Akdeniz’de olduğu gibi varoşlar…

Güneykent, Alsancak Turgut Türkalp, Yusuf Kılıç mahallelerinde öne çıkan oy farkı, Demirtaş, Halkkent, Kurdali, Selçuklar, Mustafa Kemal mahallelerindeki sandıklara ezici biçimde yansıyor.

—Yenişehir ve Mezitli’ de ise CHP 2004 oylarını korumaya devam ediyor…

Buradaki orta direk ve varlıklı kesimlerin oylarını çekmesi beklenen Kürşat Tüzmen ve Zafer Üskül’ e rağmen partinin özellikle Alevilerden beklenen desteği sağlamadığı anlaşılıyor…

Alt birimlerin ışığında Büyükşehir geneline bakacak olursak:

Mersin merkezinde CHP’ nin 106 bin oyuna karşı 105 bin oya ulaşmış bir AK Parti var artık…

Varoşların sağladığı destek sayesinde önümüzdeki günlerde yapılacak yerel seçimlerde Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini çok gerilerden gelmesine rağmen farkı kapatan AK Partinin iktidar avantajını iyi değerlendirerek ipi göğüslemesi sürpriz olmayacak.

22 Temmuzdan sonra ülke genelinde oy oranını %46,6 dan %50 lerin üzerine çıkaran AK Parti yerel seçimlerde insanların iktidara yönelişini de değerlendirdiği takdirde Mersin’de Toroslar ve Akdeniz’i rahat, Büyükşehir’i de iyi bir aday sayesinde burun farkıyla kazanır…

Bunu sağlamanın tek yolu ise, AK Partinin yerel yöneticileri ile teşkilatlarının yukarıda ortaya koyduğumuz gerçekler ışığında politikalar üretmesinden geçiyor…

Güneydoğu ve doğu Anadolu’da 22 Temmuzda ne olduysa Mersin’de de aynısı yaşandı.

Bakanından vekillerine, yerel yöneticilerine kadar herkes bu gerçeği göz önünde bulundurmak zorunda…

Bu çizgiye uygun ve dışlandıklarını hisseden varoşları kucaklayacak yepyeni bir anlayış…

Ankara’da tepelerde oluşan AB sürecinin de etkisiyle güçlenecek politikalar Mersin’e yansıtıldığı takdirde AK Partinin zaferi kaçınılmaz…

Yerelde siyaset yapma iddiasında olanlar bu değişimin farkına varmaz da, eskiden olduğu gibi dışlanmışlara değil, milliyetçi oylara veya zorlama ‘memleket çocuğu projelerine’  yönelme hesaplarına girerlerse!…

Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma anlamına gelecek böylesine bir stratejik intiharın bedelini ağır biçimde ödemek zorunda kalırlar…

Yine de denemekte yarar görenlere CHP’ nin düştüğü durumu anımsatalım istedik…

AK Parti 22 Temmuz sonuçlarını doğru okuduğu takdirde yerel seçimlerde de Mersin’e damgasını vurur.

Bunun tersi bir sonuç ancak beceriksizliklerle, yetersiz adaylarla alınabilir ki, 23 Temmuz sabahı daha birileri zafer sarhoşluğundan kurtulmamışken, kurmaylarına “İzmir, Mersin, Diyarbakır’ı istiyorum” diyen Başbakanın bazı kılavuzlara rağmen böyle bir tuzağa düşeceğini sanmıyorum.

Mersin yerel seçimleri yerel dinamiklere bırakılmayacak kadar önemlidir.

Ve AK Parti lideri Erdoğan bu önemin farkındadır…

Efkan Ala…

Efkan Ala…

Onu Türkiye, Diyarbakır Valiliğindeki çıkışlarıyla tanıdı.

Oysa benim için Batman’dan itibaren eylem ve söylemleriyle izlenmesi gereken ilginç bir insandı.

39 yaşında ülkenin en genç Valisi olarak atandığında, bunalımdan intihar eden genç kızlarıyla, Hizbullah örgütüne militan yetiştiren ortamıyla tanımlanıyordu Batman.

Benim ilgimi Hasankeyf’te kazı yapan bir profesöre yönelttiği eleştiriler nedeniyle çekmişti.

Deneyimli meslektaşlarına göre ağzı süt kokan Vali isyanını şu sözlerle dile getiriyordu:

"Kazı Başkanı Prof. Arık, Hasankeyf’ te 27 gün kazı yaptı ve ayrıldı. 530 milyar liralık ödeneğin 165 milyar lirasını harcadı. Geri kalan parayı proje çizdirmek için Ankara’ya istiyor. Hasankeyf çöküyor, hoca Ankara‘da çizime para harcıyor."

Henüz Diyarbakır’a atanmamış, gösteri yapıp resmi binaları taşa tutan çocukların üzerine güvenlik güçlerini salacağına o ünlü “cana geleceğine, cama gelsin” sözünü de sarf etmemişti.

Yine de ilgimi çekmişti Siyasal Bilgiler Fakültesini 1987 yılında bitiren bu gencecik bürokrat.

Örneğin onun Valilik günlerinde Civan Haco Batman’da 300 bin kişiye konser vermiş, geçmişte bu gösterilerin yasaklanmasına alışkın bölgenin etkin güçleri ellerindeki kozların yitip gitmesine şaşa kalmışlardı.

Onun Valiliğinde sadece konserler, söyleşiler, kültürel etkinlikler değildi özgür kalan.

Tüm gösteriler de serbest bırakılmıştı.

Yasaklara alışkın bölgede bu serbestlik neyi mi getirmişti?

Efkan Ala’ nın 1,5 yıl süren kısacık Batman Valiliği döneminde ilginçtir, kentte hiç yasadışı gösteri meydana gelmemiş, siyasi nedenli tek bir gözaltı yaşanmamıştı.

Mucizenin nedenlerini soranlara şunları söylüyordu ezber bozan adam:

"Bütün gösterileri serbest bıraktık. AB Sözleşmelerine imza attığımıza göre, herkes şiddete başvurmaksızın yürüyüş ve toplantı yapabilir. Marjinal fikirler yasaklanırsa kitleselleşir. Bırakın sözü olan herkes söylesin."

Çıkışları, radikal söylemleriyle farklı bir bürokrattı Ala…

Topu topu 18 ay süren Valilik döneminde Batman’ın suyu olmayan 303 köy ve mezrasına su götürülmesini sağlamıştı…

Siyasilerle eski alışkanlıkları sürdüren bürokrasi böylesine tarihi başarının ardından kutlama önerdi Valiye…

Açılış diye kapısını çalanlara tokat gibi cevabı yapıştırdı:

"21. yüzyılda susuz köy bırakmanın ayıbı bize yetmez mi?. Saklı gizli bitirelim de, ayıbımız daha fazla duyulmasın."

İlk Valilik deneyimine sığdırdıkları bu kadar mıydı?

Elbette hayır…

Türkiye’de ilk kez bir Vali 2003 yılında “Batman’ı satmak” damgasını yeme pahasına, özel idarenin sahip olduğu gayrimenkul, arsa, Olimpik yüzme havuzu, eski hükümet konağı, otopark ve spor kompleksini satarak 15/20 trilyon elde etmeyi, bu parayla da 1000 derslik yaratarak, Ankara’dan bir şey beklemeden Batman’ın kaynaklarıyla Batman’ın eğitim sorununu kökünden çözmeyi planladı…

İntiharlar, bunalımlar, faili meçhuller kenti Batman, Vali Ala ile bu damgalardan kurtuldu, ilk kez açılan Sanat Sokağında kadınlar ürünlerini sergileme şansını elde ettiler…

2004 Eylülünde 59. hükümet Valiler kararnamesini hazırlarken yeni açılımlar bekleyen pek çok siyasi kendi iline kazandırma derdine düşmüştü alışılmışın dışındaki bürokratı…

İçişleri Bakanı Aksu, herkesin peşinde koştuğu Ala’ yı kendi bölgesine Diyarbakır’a uygun bulmuştu.

2004 yılında o atama günlerinde kaleme aldığım yazıyı şöyle bitirmiştim…

 

“Batman’da yaptıkları yapmadıkları tartışıladursun, Ala’nın bir çığlığının yıllar boyu unutulması mümkün değil…

“Batman petrol var olduğu için kurulmuş bir kent. Kurulduğunda İluh isimli bir köy. Ama batının 200 yıl önce yaşadıklarını yaşamış 20. yy’ ın ikinci yarısında. Bölge ekonomik potansiyel bakımından uyuyan bir dev. Hazinelerini bekliyor. Aslında bütün Türkiye öyle değil mi?  tabiata ait ne ararsanız var, insanın tabiata nüfuzuna dair ne ararsanız yok. Batman GAP bölgesinde. Yani suyun toprakla buluşmağa can attığı bölgede. Halen toprakla Dicle buluşamamış.

Toprak yetim, Dicle başıboş. İnsanımız ikisini de seyrediyor.

GAP üçünü yani toprak su ve insanı bir araya getirecek projenin adı ama Batmana uğramamış henüz, hazreti dört gözle bekliyoruz.

Hasankeyf ve malabadi köprüsü iki sadık dost. Tarihin derinliklerine yolculuk etmek isteyenlerin mutlaka görmesi gereken hazinelerimiz. Attığınız her adımda ayrı bir bin yılın uğultusunu duyarsınız kulaklarınızda. Acısıyla tatlısıyla bütün bir insanlığın serencamını anlatır size her bir mağara. Emeğin kutsallığı en çok hak ettiği yer. Sözün kaybolmadığı, hüznün arzuların ve kızgınlıkların kayalara resmedildiği uygarlıklar kenti Hasankeyf. Görmeyenler bilseydi sırf Hasankeyf’ i görebilmek için dünyaya bir daha gelmek isterlerdi. İnsanlığın tarihi bir sinema şeridi gibi geçiyor beyninizin kıvrımlarından.

Anlıyorsunuz ki insanla ve tarihle sohbet için dil bilmeniz gerekmiyor. Hissetmeniz yeterli.”

 

Bir bilsen, nasıl aç ve susuz, nasıl hasretle, nasıl Başıboş Dicle’ yi bekleyen Batman gibi, sabırı damıtarak bekledi Anadolu insanı yıllardır  senin gibileri…

Ve ne olur, her iyi şey gibi, çabuk kaybolma, yitip gitme, kokuşma, sakın bozulma,

ne olursa olsun yitirme umudunu, azmini…

Neme lazımcılığın hüküm sürdüğü, vurdumduymazlığın egemen olduğu şu koşmakta olduğunuz  kulvarda o kadar azsınız ki…

Kelaynakların değerini kaybolduklarında anlayan kadir bilmezlerin hükümran oldukları bu susuzluktan çatlamış  toprakların yeşermesi adına, kolay gelsin, Tanrı yardımcın olsun Efkan Ala…”

 

Evet bunları yazmışım tam üç yıl önce 11 Eylül 2004 te…

Bugün medyada aynı Ala’nın Başbakanlık Müsteşarı olacağı haberleri bir anda Eylül 2004’ te kaleme aldığım o yazılara götürdü beni…

Herkesi şaşırtan bir bürokrat yetmezmiş gibi artık hepimizi şaşırtacak yeni bir Erdoğan’a da alışsak iyi olacak.

AB sürecine, değişime yürekten inanan, liberal Ala’ nın 21. yüzyılı ıskalamamaya kararlı ülkeye katacağı, vereceği o kadar çok şey var ki…

Batman ve Diyarbakır..

Güneydoğunun çileli iki ilinde görev yapıp ta, iki kenti şairlerden daha duygusal ifadelerle anlatan kaç yönetici tanımıştır acaba yöre insanı?

Sözü fazla uzatmadan Ala’nın Diyarbakır’a atanması üzerine üç yıl önce bugün kaleme aldığımız yazının son bölümüyle noktalamak en iyisi:

“Hükümet, 17 Aralık öncesi tüm AB’nin gözü kulağının üzerinde olduğu Diyarbakır’a “Uyum Yasaları” nı gönül rahatlığıyla uygulayacak yetenekli, cesur ve farklı bir bürokratı atayarak, mükemmeli yakalıyor.

Genç Vali, özgürlük, insan hakları, demokrasi gibi kavramların anlam ve önemini yüreğinde hisseden biri olarak, görev yapacağı kent insanının da bu kavramları pratikte yaşamın her alanında duyması için elinden geleni yapıyor…

İşte bu yüzden, Diyarbakır’da bir süredir “İklim değişiyor, Akdeniz oluyor”  adeta…

Üstelik görev yaptığı insanlık tarihi kadar eski bu kenti daha geldiği gün o kadar benimsiyor, seviyor ki, merhaba dediği gün ağzından dökülen sözcükler, duyulan aşktan başka şey değil:

"Vakur bir edayla Diyarbakır Dicle’yi selamlıyor. Bir kenti kurabilir ve de yok edebilirsiniz. Ama bir şehri asla yok edemezsiniz. Dünyada şehir diyebileceğimiz yer çok azdır. Şehirler bin yıllarla oluşur. Diyarbakır gibi bir şehirde yaşamak şanstır. Bilmeliyiz ki bu şehirde yok edilen her bir taş parçası on binlerce yıllık emeği, bilgiyi ve ruhu yok eder. Kaybettiklerimizin yeniden keşfidir bu şehir. Kalabalıklar içinde yalnızlaşabileceğiniz, yalnızlığınızda ise kalabalıkları yaşayabileceğiniz bir şehirdir Diyarbakır. Ayrıca böyle bir şehirde, Diyarbakır’da Valilik yapmak da bir ayrıcalıktır."

Yolun açık olsun Efkan Ala

Acılarla yoğrulan Diyarbakır senin gibi bir Valiyi çoktan hak etmişti…

Ne diyelim, darısı umutsuz hastalar gibi, senin gibileri bekleyen başka kentlerin başına…” 

EFKAN ALA… DİYARBAKIR’IN ŞANSI…(2004)

 EFKAN ALA… DİYARBAKIR’IN ŞANSI…

Batman’dan Diyarbakır’a atanan Vali Efkan Ata, yıllarca sorumluluk alanlarındaki illerin sorunlarından habersiz, yöneticilik  yaparak gün dolduran, idare-i maslahatçılara inat, Diyarbakır’da göreve başladığı gün, yapılacakların envanterini çıkardı…

Güneydoğu’nun sadece nüfusuyla değil, sorunlarıyla da en büyük İl’i Diyarbakır’da ilk yapacağı işleri bir çırpıda sıralıyor:

Diyarbakır’da vatandaş karakola çağırılmayacak. Polis “gezici karakol” aracılığıyla vatandaşın işyerine, evine gidip ifadesini alıp dönecek. Bunu Batman’da gerçekleştirdik, Diyarbakır’da da başarırız…

-Demokratik açılımları insanların hayatlarında hissetmelerini sağlayarak, Diyarbakır’da çok daha başarılı oluruz kanısındayım…

-Vatandaşa güvendiğiniz zaman o sizin güveninizi boşa çıkarmaz. Güven karşılıklı dürüst ilişkiyle olur. Vatandaş da size güvenecek. Siz de “Açık, şeffaf, paylaşımcı” olacaksınız…

Bunlar sanayi ötesi yeni toplumun temel belirleyenleridir.

-Valiliği temel hak ve hürriyetler konusunda Meclis’in çıkardığı kanunların uygulanmasında daraltıcı değil tersine o kanunları daha geniş yorumlayarak vatandaşın hayatında bu açılımları hissetmesini sağlamak olarak görüyorum.

-Vali, temel hak ve özgürlükler için çıkarılan kanunları daha geniş yorumlayarak vatandaşın günlük hayatında bunları hissetmesini sağlamalıdır.

Biz temel hak ve hürriyetlerin uygulanmasını engelleyen kimseler olmamalıyız. Avrupa Birliği İnsan Hakları Sözleşmesi’ni kabul ettiğimize göre, vatandaş da bunları hissedecek. Bunu yapmakla görevliyiz.

–Bilgiye erişmek isteyen bireyin eline, diline prangalar vuran, “ne kadar şey istiyorsun” diyen bürokrasinin gölgesinde kalanların aksine, kafa tutan böylesi aykırı Valilerin olduğunu bilmek içimi ısıttı nedense…-  ( a.a.)

-Bu haklarını kullanırlarken her hangi bir engelleme ile karşılaşmamalarını sağlamak bizim görevimiz. Vatandaş bize bunun için maaş veriyor.

-Kamu yöneticilerinin negatif yetkileri çok fazla! Bunların azaltılması gerekir. Çağdaş toplumlarda bir kişide bu kadar çok yetki olamaz.

-İş yapmak ile meşgul olmak farklı şeylerdir. Makamında sabahtan akşama kadar ziyaretçi kabul etmek, o valinin çok çalıştığını göstermez. Tersine çok meşgul olduğunu gösterir. Ne yazık ki toplum olarak, meşgale ile iş yapma kavramlarını karıştırıyoruz.

-Sorunlarımız yüz yıl öncesinin sorunları. Bunlarla artık daha fazla zaman kaybetmeyelim. Bir an önce çözelim, başka dünyanın sorunlarına doğru kanatlanalım. Bizim insanımız girişimci, üretken… Kapalı sistemden vazgeçelim. Açık toplumun düşmanları rolünü bırakalım. Kendi dünyamızı gelişmiş dünya ile bütünleştirebiliriz. Herkesin kazandığı bir sistemden herkes anlamlı paylar elde edebilir.

-Bazı pozisyonları, kendi kişisel çıkarlarını devletin çıkarları gibi tanımlayıp, milletin gelişmesinin önünde bir set haline getirmesinler. Bunlar yanlış şeyler… Çetin Altan’ın “önemliler-değerliler” tanımlaması vardır, biliyorsunuz. Artık önemliler pozisyonundan güç alma, az gelişmişlik tavrını bırakalım. İşimize bakalım üretken olalım. Sonuçta hesabını verelim. Yapamazsak gidelim, yapanlar gelsin… Şöyle bir millet rahatlasın yani… Korkularımızı yenelim…

 

Efkan Ala, Diyarbakır’daki yönetim anlayışını ölümsüz Hint’li Şair Tagore’ in

“Düşüncenin her korkudan azat olduğu bir ülke/

Bir ülke ki, insanları dimdik/

Emek cemale uzatır kollarını/

Ve aklın ırmağı alışkanlıkların çölünde kuruyup gitmemiş/

 Ne olur tanrım/

Benim ülkem de böyle olsa!”  

dizeleriyle tanımladıktan sonra son noktayı koyuyor:

"Ganj kıyılarının şairi böyle diyor. Biz de diyoruz ki böyle olalım!"

 

Hükümet, 17 Aralık öncesi tüm AB’nin gözü kulağının üzerinde olduğu Diyarbakır’a “Uyum Yasaları” nı gönül rahatlığıyla uygulayacak yetenekli, cesur ve farklı bir bürokratı atayarak, mükemmeli yakalıyor.

Genç Vali, özgürlük, insan hakları, demokrasi gibi kavramların anlam ve önemini yüreğinde hisseden biri olarak, görev yapacağı kent insanının da bu kavramları pratikte yaşamın her alanında duyması için elinden geleni yapıyor…

İşte bu yüzden, Diyarbakır’da bir süredir “İklim değişiyor, Akdeniz oluyor”  adeta…

Üstelik görev yaptığı insanlık tarihi kadar eski bu kenti daha geldiği gün o kadar benimsiyor, seviyor ki, merhaba dediği gün ağzından dökülen sözcükler, duyulan aşktan başka şey değil:

"Vakur bir edayla Diyarbakır Dicle’yi selamlıyor. Bir kenti kurabilir ve de yok edebilirsiniz. Ama bir şehri asla yok edemezsiniz. Dünyada şehir diyebileceğimiz yer çok azdır. Şehirler bin yıllarla oluşur. Diyarbakır gibi bir şehirde yaşamak şanstır. Bilmeliyiz ki bu şehirde yok edilen her bir taş parçası on binlerce yıllık emeği, bilgiyi ve ruhu yok eder. Kaybettiklerimizin yeniden keşfidir bu şehir. Kalabalıklar içinde yalnızlaşabileceğiniz, yalnızlığınızda ise kalabalıkları yaşayabileceğiniz bir şehirdir Diyarbakır. Ayrıca böyle bir şehirde, Diyarbakır’da Valilik yapmak da bir ayrıcalıktır."

 

Yolun açık olsun Efkan Ala

Acılarla yoğrulan Diyarbakır senin gibi bir Valiyi çoktan hak etmişti…

Ne diyelim, darısı umutsuz hastalar gibi, senin gibileri bekleyen başka kentlerin başına…

Orda bir Vali var uzakta Efkan Ala ve Batman(2004 yazısı)

ORDA BİR VALİ VAR UZAKTA… EFKAN ALA VE BATMAN…

2004 mart ayındaki gazetelerde yer alan bir haber ilgimi fazlasıyla çekmiş, olayın kahramanı bir Valiyi dikkatle izlemeye başlamıştım…

39 yaşında Türkiye’nin en genç valisi sıfatını taşıyan Efkan Ala, Ilısu Barajı altında kalacak tarihi Hasankeyf kenti kazıları nedeniyle, kazı başkanı Prof. Dr. Oluş Arık ile karşı karşıya gelmiş, ülke tarihinde ilk kez bir İlin Mülki İdare Amiri, yapılmakta olan bir kazı için ayrılan ödeneğe mahkeme kanalıyla tedbir koydurmuştu…

Deneyimli meslektaşlarına göre ağzı süt kokan Vali isyanını şu sözlerle dile getiriyordu:

"Kazı Başkanı Prof. Dr. Oluş Arık, Hasankeyf’ te 27 gün kazı yaptı ve ayrıldı. 530 milyar liralık ödeneğin 165 milyar lirasını harcadı. Geri kalan parayı proje çizdirmek için Ankara’ya istiyor. Hasankeyf çöküyor, hoca Ankara‘da projeye para harcıyor."

Benzerlerinden farklı bürokratın kimliğini merak etmiştim.

Yaptığı çıkışla farklı olduğunu hissettiren bu adam, Batman’da hangi işlere imza atmış, başka neler yapmıştı acaba?…

Efkan Ala, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni 1987’de bitirmiş 39 yaşında gencecik biri…

İngiltere’de bir yıl kamu yönetimi okumuş, Ordu İli Kabataş Kaymakamlığı, Tunceli Vali Yardımcılığı, Turizm Bakanlığı Eğitim Genel Müdürlüğü görevlerinin ardından bir buçuk yıl önce Batman Valiliğine, 2004 eylülünde de Diyarbakır Valiliğine atanmış…

Efkan Ala, Batman’daki uygulamalarıyla halkın sevgisini kazanmış biri… Görev yaptığı kısacık sürede ilginçtir, kentte hiç yasadışı gösteri meydana gelmedi, siyasi nedenli tek bir gözaltı yaşanmadı.

Vali mucizenin nedenlerini soranlara şunları söylüyor:

"Bütün gösterileri serbest bıraktık. AB Sözleşmelerine imza attığımıza göre, herkes şiddete başvurmaksızın yürüyüş ve toplantı yapabilir. Marjinal fikirler yasaklanırsa kitleselleşir. Bırakın sözü olan herkes söylesin."

Vali Ala kısa görev süresi içinde Batman’ın suyu olmayan 303 köy ve mezrasına su götürülmesini sağlarken “açılış yapalım” diyenlere tokat gibi cevabı da hazır:

"21. yüzyılda susuz köy bırakmanın ayıbı bize yetmez mi?. Saklı gizli bitirelim de, ayıbımız daha fazla duyulmasın."

Ala’nın bir buçuk yıllık Valiliğinde Batman’da dikkat çeken pek çok ilk var:

-İlk Kürtçe dil kursu Batman’da açıldı.

-Kürt sanatçı Civan Haco Ülkemdeki ilk konserini 300 bin kişinin önünde Batman’da verdi.

-Bir zamanlar “intihar kenti” olan Batman intihar sıralamasında hızla aşağıya inmeye başladı.

-Hasankeyf’in adını ağzına alanların güvenlik güçlerince Vatan haini damgasını yediği bu kentte dünya mirası Hasankeyf’i turizme açtı…

-Batman’lıların 2.ligdeki umudu Batmanspor’a ilk kez bir Vali sahip çıktı, destek oldu.

-Düzenlenen Festivale ilk kez Devlet Balesinin katılımını sağlayarak, tarihi dekorla çağdaşlığı birleştirdi…

-Hasankeyf mağaralarının turizme açılarak, apart biçiminde konaklama tesisleri yapılması için çalışmalar başlattı…

-Türkiye’de ilk kez bir Vali “Batman’ı satmak” damgasını yeme pahasına, özel idarenin sahip olduğu gayrimenkul, arsa, Olimpik yüzme havuzu, eski hükümet konağı, otopark ve spor kompleksini satarak 15/20 trilyon elde etmeyi, bu parayla da 1000 derslik yaratarak, Ankara’dan bir şey beklemeden Batman’ın kaynaklarıyla Batman’ın eğitim sorununu kökünden çözmeyi planladı…

-İntiharlar, bunalımlar, faili meçhuller kenti Batman, Vali Ala ile bu damgalardan kurtuldu, ilk kez açılan Sanat Sokağında kadınlar ürünlerini sergileme şansını elde ettiler…

Görev yaptığı 1,5 yılın sonunda Valilerinin tayininin çıkacağını duyan Batman’lılar ilk kez bir internet sitesi oluşturarak tüm dünyaya Ala’nın gitmemesi için yardım çağrısında bulundular.

20004 eylülünde Resmi Gazetede yayınlanan Valiler kararnamesini bakan Aksu son ana kadar herkesten sır gibi sakladı.

Batman Valisi 39 yaşındaki gencecik Efkan Ala’yı pek çok milletvekilinin yörelerine istemelerini kulak ardı ederek kendi seçim Bölgesi olan Diyarbakır’a atadı.

Batman’da yaptıkları yapmadıkları tartışıladursun, Ala’nın bir çığlığının yıllar boyu unutulması mümkün değil…

“Batman petrol var olduğu için kurulmuş bir kent. Kurulduğunda İluh isimli bir köy. Ama batının 200 yıl önce yaşadıklarını yaşamış 20. yy’ ın ikinci yarısında. Bölge ekonomik potansiyel bakımından uyuyan bir dev. Hazinelerini bekliyor. Aslında bütün Türkiye öyle değil mi?  tabiata ait ne ararsanız var, insanın tabiata nüfuzuna dair ne ararsanız yok. Batman GAP bölgesinde. Yani suyun toprakla buluşmağa can attığı bölgede. Halen toprakla Dicle buluşamamış.

Toprak yetim, Dicle başıboş. İnsanımız ikisini de seyrediyor.

GAP üçünü yani toprak su ve insanı bir araya getirecek projenin adı ama Batmana uğramamış henüz, hazreti dört gözle bekliyoruz.

Hasankeyf ve malabadi köprüsü iki sadık dost. Tarihin derinliklerine yolculuk etmek isteyenlerin mutlaka görmesi gereken hazinelerimiz. Attığınız her adımda ayrı bir bin yılın uğultusunu duyarsınız kulaklarınızda. Acısıyla tatlısıyla bütün bir insanlığın serencamını anlatır size her bir mağara. Emeğin kutsallığı en çok hak ettiği yer. Sözün kaybolmadığı, hüznün arzuların ve kızgınlıkların kayalara resmedildiği uygarlıklar kenti Hasankeyf. Görmeyenler bilseydi sırf Hasankeyf’ i görebilmek için dünyaya bir daha gelmek isterlerdi. İnsanlığın tarihi bir sinema şeridi gibi geçiyor beyninizin kıvrımlarından.

Anlıyorsunuz ki insanla ve tarihle sohbet için dil bilmeniz gerekmiyor. Hissetmeniz yeterli.”

 

Bir bilsen, nasıl aç ve susuz, nasıl hasretle, nasıl Başıboş dicleyi bekleyen Batman gibi, nasıl sabırı damıtarak bekledi Anadolu  yıllardır  senin gibileri…

Ve ne olur, her iyi şey gibi  çabuk kaybolma, yitip gitme, kokuşma, sakın bozulma,

ne olursa olsun yitirme umudunu, azmini…

Neme lazımcılığın hüküm sürdüğü, vurdumduymazlığın egemen olduğu şu koşmakta olduğun  kulvarda o kadar azsınız ki…

Kelaynakların değerini kaybolduklarında anlayan kadir bilmezlerin hükümran oldukları bu susuzluktan çatlamış  toprakların yeşermesi adına, kolay gelsin, Tanrı yardımcın olsun Efkan Ala… 

CHP… Mersin’de bundan sonra ne olur?

CHP… Mersin’de bundan sonra ne olur?

Türkiye genelindeki 22 Temmuz seçim sonuçları doğru okunduğunda sorunun yanıtı hiç te zor değil…

Kimsenin öyle uzun tahliller yapmasına, derinlemesine irdelemelerde bulunmasına da gerek yok…

CHP Türkiye’yi neden kaybettiyse Mersin’i de aynı etkenlerle kaybetti…

Güneydoğudan gelmiş, kentle bir türlü barıştırılmamış varoşlara sahip bir kentte, Baykal ve arkadaşları aylardır Kuzey Irak’a yönelik savaş çığırtkanlığı yaparken ve Kürtleri rencide edecek bunca söylemi dillendirirken, Mersin’deki doğu ve güneydoğu oylarını alacaklarını mı sanıyorlardı?

Baykal ve ekibinin makro stratejik yanlışı Kürtlerin yoğun olduğu diğer yerlerde nasıl CHP’yi sandığa gömdüyse aynı kaçınılmaz son Mersin’de de görüldü…

Üstelik Türkiye genelinde görülen örgüt tembelliği burada çok daha hissedildi…

Yenilginin nedenleri bu kadarla sınırlı değil.

Türkiye genelinde Cumhuriyet mitinglerinin kalabalıklarıyla erken havaya giren Baykal komutasındaki parti yönetimi Mersin’de işi daha da abarttı…

Örneğin İstanbul, Ankara, İzmir gibi yerlerde hiç kullanılmayan genel merkez kontenjanı görülmemiş biçimde ve 81 il içinde yalnızca Mersin’e özgü olmak üzere 1 ve 3. sıralara kimlerin koyulacağı genel merkeze bırakıldı…

-Mersin’deki adayların belirlenme sürecinde ön seçim yapılsa bile, seçilme potansiyeli olan 1 ve3. sırada yer verilecek iki kişinin Genel merkezce belirlenmesi konusundaki öneri ve ısrarın Mustafa Özyürek tarafından yapıldığı konusunda ortak bir kanaat oluşmuş durumda-

2002 seçimlerinde 7 milletvekili çıkarmasına rağmen bunların üçünü zaman içinde kaybeden bir partinin geçmişte düştüğü hatalardan ders çıkarmadığı ve çantada keklik sandığı Mersin’i deneme tahtasına çevirdiği bir kez daha ortaya çıktı…

CHP 22 Temmuz seçimleri öncesinde Aydın, Muğla, Gaziantep, Sivas, Kahramanmaraş, Mersin olmak üzere 6 ilde önseçim kararı almıştı.

Bu illerin hangi kriterlere ve hesaplara dayanarak belirlendiği meçhul.

Hadi Muğla ve Mersin’i kazanma potansiyeli en yüksek yerler olduğu için seçildiğini bir an için kabul edelim.

O zaman benzer özelliklere sahip diğer illerde örneğin İzmir’ de neden ön seçim yapılmadı?

Soruyu tersten de sormak mümkün…

2002 ve 2007 seçimlerinin ikisinde de CHP’ nin çok zayıf kaldığı Maraş, Sivas ve Gaziantep gibi illerde hangi kaygılarla veya hesaplarla ön seçim yaptığı sorusunun da yanıtı yok.

-CHP 2002 ve 2007 seçimlerinde Maraş, Sivas ve Gaziantep’te şaşmaz biçimde aynı oranda oy elde etti. (Maraş %10, Sivas %15, Gaziantep %20) –

Ön seçimle ilgili genel tablonun ardından Mersin’e dönecek olursak.

Mersin’de il genelindeki delegelerin oy verdiği ön seçimlere 51 Milletvekili aday adayı katıldı.

Mustafa Özyürek’ in hiç girmediği, Vahit Çekmez ve Şefik Zengin’in ise sıralamada yer alamadığı seçimler sonunda delegelerin oyuyla liste Vahap Seçer, Ali Oksal, Ali Koç, Abdurrahman Günay, Oğuz Fidan, Hüseyin Çamak, Yüksel Burkutoğlu, Mehmet Çiçek, Ali Rıza Öztürk, Seyit Özananar biçiminde oluştu.

Ardından herkes 1 ve 3. sıralarda yer alacak kontenjan adaylarının kimler olacağını beklemeye başladı.

Mustafa Özyürek’ in kesinlikle 1. sırada yer alması beklenirken, Baykal beklenmedik bir şey yaptı.

Özyürek İstanbul’a kaydırıldı ve birinci sıraya ön seçime girip 16. sırada yer alabilecek kadar oy toplayan baro başkanı İsa Gök 1. sıraya koyuldu, 3. sıraya ise delegelerin 8. sırayı uygun gördüğü Ali Rıza Öztürk yerleştirildi.

Dananın kuyruğu da bu gelişmelerin ardından koptu.

Adaylarının dışlandığını ve delege tercihine rağmen arka sıralara itildiğini söyleyen aleviler genel merkeze her platformda tepki göstermeye başladılar.

Burada iki soru önem kazanıyor.

Baykal ve ekibi hangi akla hizmet 16. sırada yer alacak kadar oy potansiyeline sahip İsa Gök’ü ne oldu da 1. sıraya koydular?

Madem 1. sıra kontenjanı için böyle bir ismi düşünüyorlardı, neden ön seçime girmesine izin verdiler?

Macit Özcan samimi sohbetlerde İsa Gök’ün ilk sıraya koyulmasının kendisince sağlandığını söylüyor ki bize göre de Özcan dışında hiçbir güç Gök’ü delegenin layık gördüğü 16. sıradan alıp 1. sıraya taşıyamazdı.

Sonuçta CHP Mersin’deki seçim yarışına genel merkezin yerleştirdiği iki adaydan yoksun girdi.

Ve tüm kampanya boyunca partinin bu kadar güçlü ve iddialı olduğu kentte 5.sırada yer alan Ali Koç dışında kimsenin sesi duyulmadı.

Sandıklar açıldığında Mersin’de ortaya çıkan sonuç yerel CHP teşkilatı bir yana tüm Türkiye’yi şaşırtacak ölçüdeydi.

Parti 4.Milletvekilliğini, ince hesaplar sonunda ve yalnızca 300 oy farkla kazanabilmiş daha da önemlisi partiyi tek başına taşıyan Ali Koç sandıktan çıkamamıştı.

CHP Türkiye genelinde aldığı yenilgiyi gizleyecek bir takım söylemler geliştirse de, Mersin’deki yara öyle kolay sarılacak gibi görünmüyor…

Türkiye genelinde ortaya çıkan tablo dışında Mersin’de yenilgiyi getiren başlıca etkenleri özetleyelim:

-Ön seçim belden aşağı oyunlarla yüze göze bulaştırıldı.

-Kontenjan kullanımında inanılmaz hatalar yapıldı.

-Ön seçime sokulup, alt sıralara düşen iki isim kontenjan uygulaması adı altında seçilecek tepelere konduruldu.

-Büyük oy potansiyeline sahip aleviler geçen zamana rağmen bugün bile dışlandıklarına inanıyorlar ve yerel teşkilattan genel merkeze kadar tüm yetkililere ateş püskürüyorlar.

-Ali Koç dışında hiçbir aday yeterince çalışmadı.

-Ağırlığını İsa Gök’ten yana koyarak ağabeylik yerine çekişmelere taraf olan Macit Özcan Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. (AK Parti ile CHP arasında Büyükşehir sınırlarını kapsayan bölgedeki oy farkının 35 binden 1500’ e düşmesi yerel seçimlerde Özcan’ı nelerin beklediğinin de göstergesi aslında)

Baykal ve arkadaşlarının masaya yatıracakları İller içinde Mersin önemini koruyor…

Ölü toprağı serpilmiş il ve merkez ilçe teşkilatlarındaki fırtına öncesi sessizlik te bu bekleyişi gösteriyor zaten…

Toparlanmanın ve kan değişikliğinin yaşanmaması halinde ne mi olur?

AK Parti 22 Temmuz trendini sürdürürse, Akdeniz ve Toroslar alt birimleriyle Büyükşehir Belediyesini alır.

CHP’ ye de Yenişehir kalır…

Bugünden söyleyelim de, yarın birileri nereden çıktı bu tablo demesinler… 

Özal’ın Cumhurbaşkanlığı.. Uzlaşma masalları…(2)

 Özal’ın Cumhurbaşkanlığı.. Uzlaşma masalları…(2)

1989 yılında Özal’ın Çankaya’ya çıkma sürecinde yaşadıkları ile son 6 aydır Abdullah Gül’e reva görülenler arasındaki benzerlikleri anlatmayı sürdürmeye devam…

CHP kapalı olduğu için sol kulvarda koştuğunu iddia eden SHP, 6 ok logosunu kullanmasa da, devletçilik ilkesinin tartışılmazlığını savunuyor, iflah olmaz özelleştirmeci Özal’ın sırf bu nedenle Cumhurbaşkanı olamayacağını partinin sözcüleri dile getiriyordu…

Örnek mi?

Sonradan Baykal ile birlikte yeniden açılacak CHP’ ye Genel Sekreter olacak Adnan Keskin 3 Ekim 1989 günü “KİT’ lerin ulusal bağımsızlığın ve devletin temel ilkelerinden biri olduğunu, ANAP iktidarının özelleştirme adı altında KİT’ leri yabancılara satmasıyla devletçiliği tahrip ettiğini" sırf bu nedenle bile Özal’ın Cumhurbaşkanı olmaması gerektiğini söylüyordu…

Aylardır uzlaşma diyen muhalefete Özal 5 Ekim 1989 günü TBMM genel kurulunda yanıt verdi. Mevcut tablo karşısında muhalefetin savunduğu türden bir uzlaşma önerisini kabul etmeyeceklerini belirten Özal’a yanıt SHP Genel Başkanı İnönü’den geldi:

"Uzlaşmak tarihi sorumluluktur" 

İnönü’yü genel sekreteri Baykal yalnız bırakmadı.

Baykal, Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda "uzlaşmanın" önündeki tek engelin, Başbakan Turgut Özal olduğunu belirterek, gerekirse kamuoyu baskısı sağlamak için DYP ile ortak hareket edebileceklerini söylüyordu…

Muhalefetin diğer cephesinde yer alan Demirel iki liderin ‘uzlaşma’ üzerine dile getirdikleri görüşlerin kendisi için sürpriz olmadığını “Özal’la uzlaşmanın olanaksızlığını” ifade ediyordu…

Ortalık söylentilerden geçilmiyor, bunalım takılan ağır abilerin körüklediği ateş suları ısıtmaya devam ediyordu…

7 Ekim 1989 günü Genel Kurmay bir açıklama yapmak zorunda hissetti kendini.

Açıklamada “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin son günlerde yaygınlaşan darbe söylentilerinin dışında olduğu” bildiriliyordu…

Askerin net tavrı da muhalefeti kesmedi.

Erdal İnönü, Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Kurulu’nda sarf ettiği “cumhurbaşkanlığı seçiminin TBMM’de uzlaşmayla sonuçlanmaması halinde ağır bir anayasa bunalımı yaşanacağını” sözleriyle aba altından sopa göstermeye devam etti.

SHP Ankara eksenli çalışırken Demirel ağırlığı “Çankaya milletindir” mitinglerine vermiş, il il Özal’ı halka şikayet ediyor, ANAP grubunun seçeceği bir cumhurbaşkanının "meşru" olmayacağını söylüyordu…

Tüm tartışmaların “uzlaşırsın, uzlaşmam” muhabbetine dönüştüğü cumhurbaşkanlığı sürecinde dananın kuyruğu 17 Ekimde koptu.

Özal, ANAP Grup toplantısında söz aldı ve Cumhurbaşkanlığına aday olduğunu bildirerek günlerdir süren “Aday olacak, olmayacak” tartışmalarına son verdi.

İnönü, Başbakan Özal’ın adaylığı için "Hayırlı olsun demek zor" derken, konuyla ilgili olarak daha önce "tanımayacağız" sözlerini anımsatan gazetecilere "yeni bir şey söylemek istemiyorum."diyordu.

DYP Genel Başkanı Demirel İnönü’den de hızlıydı…

Balıkesir’de halka hitaben yaptığı konuşmada Başbakan Özal’ın seçilmesi halinde anayasa değişikliği yaparak onu Çankaya’dan indireceklerini söylemekten çekinmiyordu…

(Aynı Demirel 1991 seçimlerinin ardından indireceğim, hesap soracağım dediği Özal’ın Cumhurbaşkanı olarak oturduğu köşkün yolunu tutuyor görevi devralırken kendisine eski söylemleri anımsatanlara “devlette devamlılık esastır, dün dündür” diyordu)

19 Ekimde Ankara daha da gerginleşti…

SHP Genel Başkanı İnönü, halktan gelen "Meclisten istifa etmeleri" yolundaki baskıların dayanılmaz hale gelmesi durumunda istifa edeceklerini ANAP’ı Meclis’te tek başına bırakacaklarını, ANAP grubunun ağır sorumluluk ve vebal altında bulunduğunu söylüyordu.

SHP İçel Milletvekili İstemihan Talay, "Başbakan Turgut Özal ve yakınlarının mal varlığında son 6 yıl içinde ne kadar artış olduğu "konusunda Meclis Başkanlığına soru önergesi veriyordu…

DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel, tam gaz "Çankaya Milletindir" mitinglerini sürdürüyor, Karabük mitinginde yaptığı konuşmada, TBMM içinde ANAP grubunun, Cumhurbaşkanını böyle seçerse bunun ANAP grup başkanı seçmekten farklı olmadığını, seçilse bile seçecek milletvekillerinin arkasında halkın bulunmadığını iddia edecekti…

SHP “Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmama” son kozunu da denedi.

Özal’ın yanıtı gecikmedi: “Anayasa Cumhurbaşkanlarının nasıl seçileceğini belirlemiştir. Meclise gelip gelmemeleri adaylığımı etkilemez. Kesinlikle çekilmeyeceğim”

20 Ekim günü ilk tur bu tartışmaların gölgesinde gergin başladı…

285 Milletvekili ile toplanan Mecliste kimse “367’den az üye ile toplanamazsınız” tartışmalarını başlatma girişimlerinde de bulunmadı…

Muhalefet partilerinin katılmadığı ilk turda adaylar gerekli çoğunluğu sağlayamazken Adaylardan Özal 247, ANAP Burdur Milletvekili Fethi Çelikbaş 18 oy aldı. 17 oy boş çıktı ve 3 oy geçersiz sayıldı.

Oylama sonrası Özal, bir yandan muhalefet partilerine çağrıda bulunarak oylamalara katılmalarını isterken, bir yandan da partisinde başlayan yangını söndürmeye, istifaların önünü kesmeye çalışıyordu.

Yalnızca Özal değildi sorunlarla boğuşan…

Sine-i millet blöfünü günlerdir kullanan muhalefet te Özal’ın kararlılığı karşısında ne yapacağını bilmemenin şaşkınlığı içindeydi.

İnönü, Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce partisinin TBMM grubunu olağanüstü toplayarak, milletvekillerine "istifa" konusunu düşünmelerini istiyor "sine-i millete dönmek için vakit geçmedi, sizlerden bu konuda görüş bekliyorum" diyordu…

Demirel ellerinde patlayan “Meclisten çekilme” bombasını İnönü’ye ihale etmenin derdindeydi.

“birlikte çekilelim” önerisini bu nedenle dile getirmişti.

SHP’ nin durumunu beğenmeyince bir adım öteye gitti: “Gerekirse tek başımıza da çekiliriz”

Cumhurbaşkanlığı seçimleri bir anda Özal’ı seçtirmeye çalışan ANAP dışındaki tüm partiler bakımından Meclisten çekilme, çekilmeme tartışmalarına dönüştü.

SHP’ nin tabanını kendine çekmeye başlayan Ecevit’ in sağduyuyla hareket edeceği beklentisi nedeniyle Özal’ın istediği de buydu.

ANAP fırsatı kaçırmadı…

Genel Başkan Yardımcısı Özsoy, Muhalefetin "sine-i millete dönme" çağrısıyla dalga geçerken, "parlamenter rejimlerde sine-i millet TBMM’dir. İstifa edersek cumhurbaşkanlığı seçimini engelleriz diye düşünüyorlarsa, durmasın istifa etsinler. Türkiye’de SHP ve DYP’den başka partiler de vardır" diyordu.

ANAP’ ın verdiği pası DSP Genel Başkanı Ecevit anında değerlendirdi.

Ecevit, SHP ve DYP milletvekillerinin istifa etmeleri, ya da böyle bir zorunluluk ortaya çıkması halinde tavır belirleyeceklerini belirterek, "DSP o aşamaya gelindiğinde kararını verirken, fırsatçı bir yaklaşım izleyecek bir parti değildir."

SHP Genel Sekreteri Deniz Baykal, Özal’ın akıl dolu tuzağına düşenlerin başındaydı…

Cumhurbaşkanlığıyla başlayıp, sine-i millet eksenine kayan tartışmada asıl konuyu bırakmış, DSP’nin sine-i millet konusundaki tavrından dolayı Ecevit’e yükleniyordu…

İnönü Özal’ın zokasını yutan Genel Sekreteri Baykal’a inat SHP, DSP tartışmalarını soran gazetecilere  "benim meselem iktidarla" diyerek yanıtlayacaktı.

Özal’ın Cumhurbaşkanlığına en sert tepkiyi sürdüren DYP’ ye gelince…

Demirel’in yardımcısı Kıratlıoğlu “Özal’ın cumhurbaşkanı seçilmesi halinde 10 Kasım törenlerine ve sonraki törenlere Özal’la yan yana gelmemek için katılmayacaklarını” açıklıyordu…

SHP törenlere katılmayacağını daha önce vurgulamıştı zaten…

Bu hava içinde sürdürülen turlar sonucunda Özal’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi ve sonrasında yaşananlarla devam edecek dünün SHP-Özal, bugünün CHP-Gül eksenli birbirine benzer tartışmalı, çatışmalı, ilginç öykü…

 

Mersin seçim sonuçları DTP…(2)

Mersin seçim sonuçları DTP…(2)

2004 yerel seçimlerinde Kürt tabanının oylarına sahip hareket farklı bir strateji uyguladı.

Bugünlerde sıkça gündeme getirilen üst parti, -çatı parti- o günlerde yapılan görüşmelerle SHP olarak belirlendi.

Adayların bir kısmını SHP, ÖDP benzeri sol partilerin, Kürtlerin yoğun yaşadığı ya da daha önce seçim kazanılmış yörelerdeki adayları ise HADEP’ in belirleyeceği bir platform oluşturuldu.

Çatı parti stratejisini anlatacak en güzel örnek Mersin’ deydi yine.

Büyükşehir başkanlığına SHP’ nin önemli isimlerinden ve eski Kültür Bakanı Fikri Sağlar aday olarak gösterilirken, Toroslar ve Akdeniz Beldeleri HADEP’ in inisiyatifine bırakıldı.

Yenişehir’de biraz da alevi ve sol oyları çeker umuduyla o günlerde CHP’den kopmuş olan Ali Özveren, Mezitli ise 78 liler hareketinin önemli ismi Ethem Dinçer SHP adayı olarak yarışa girdi.

Kamuoyuna solun birleşmesi, dayanışması gibi büyük kavramlarla sunulsa da, Mersin realitesinde bel bağlanan lokomotif güç varoşlar ve özellikle de buralarda büyük oy potansiyeli olan Kürt tabanıydı.

1999 seçimlerinde tek başına bile inanılmaz çıkış yakalayan ve Büyükşehir’i ilginç gelişmeler nedeniyle son anda kaybeden HADEP, Fikri Sağlar gibi bir ağır top sayesinde çok daha büyük performans göstereceği sanılmıştı.

Kendi adayını belirleme aşamasında özgür bırakılan HADEP, Toroslar ve Akdeniz’e ilginç iki isim gösterdi.

Tüm siyasi partilerin kazanacağına kesin gözle baktıkları ve beş yıl boyunca her gerginlikte uzlaşmacılığıyla dost düşman herkesin takdirini kazanmış Fazıl Türk nasıl olduysa son anda devre dışı bırakıldı.

Genel Merkez Akdeniz beldesine partinin genel başkan yardımcısı Kemal Peköz’ ü tepeden indirdi.

Toroslar Belediye Başkan adayı ise öğretim üyesi Ahmet Özer

Yıllar süren emekleri bir yana itilerek devre dışı bırakılan Türk’ün gönül kırıklığına, aday belirleme yöntemine isyan eden bir bölüm etkin partili de katılınca “kimi koysak, alırız” mantığıyla hareket edenlerin hüsranı kaçınılmazdı.

Zaten yarışa çok geç katılan ve yerel dinamiklerden uzak, Mersin’in kendine özgü durumundan habersiz Peköz ve arkadaşları sandıklar açıldığında tam bir şok yaşadılar.

Birleşmiş solun desteği ve çatı partinin etkisiyle Büyükşehir’i kazanmaya yönelik hesapların kağıt üzerinde kaldığı bir deprem çıktı ortaya.

Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanırız hesapları yapılırken, mevcut Akdeniz Belediyesi bile kaybedildi.

Dimyata pirince gidilirken evdeki bulgurdan olunmuştu kısaca.

-Akdeniz beldesinde, halkın sempatisini kazanan ve kendi tabanı dışında da oy alma potansiyeli olan Fazıl Türk’ten başkasının seçim alması bir başka önemli faktör nedeniyle zaten neredeyse olanaksızdı.

O faktör 1999 seçimlerine ayrı ayrı giren CHP ve DSP’ nin parçalanmış gücüydü.

1999 seçimlerine ayrı ayrı giren ve oyları tam ortadan ikiye bölünen CHP ve DSP, bu kez örtülü bir dayanışma içinde CHP adayı Kenan Yücesoy ismi üzerinde sessizce uzlaşmıştı.

İki partinin 1999 daki %18 ve %17 lik oylarını toplayan Yücesoy, 2004 te, 1999 da iki partinin aldığı 30 bin oyun üzerine onca yeni seçmen katılmasına rağmen hiçbir yeni oy getirmeden Akdeniz Belediye Başkanlığı koltuğuna oturdu böylece.

Güneydoğu ve doğu Anadolu dışında Türkiye’deki ilk ve tek belediyenin kaybedilmesi HADEP’ te içten içe yıllar sürecek bir hesaplaşma ve dağınıklığı da su yüzüne çıkardı 2004 hezimetiyle.

Türkiye 22 Temmuz seçimlerine hazırlanırken bu kez DTP’ nin bağımsızları çıktı sahneye.

Diyarbakır, Urfa, Mardin, Van, Muş, Bitlis, Şırnak, Ağrı gibi zaten belli sayıda Milletvekili çıkarılması kaçınılmaz yöreler dışında İstanbul, İzmir, Adana, Mersin gibi iller ve buralarda gösterilecek adaylar önem kazandı.

İki birbirinden çok farklı görünen bölge ve iki ismin başına gelenler 22 Temmuz seçimlerini DTP ve onlarla birlikte yola çıkan bağımsız sol adaylar bakımından yeterince anlatır diye düşünüyorum.

İsimlerden biri İstanbul 2.bölgeden bağımsız aday olan Baskın Oran ve DTP’ nin desteklediği Mersin bağımsız adayı Orhan Miroğlu

Baskın Oran’ ın adaylığını başta destekleyeceğini açıklayan DTP kısa süre sonra karşısına aday çıkararak desteği kösteğe çevirdi.

2002 seçimlerinde tek başına 73 bin oy alan HADEP’ in bu bölgedeki potansiyeli yadsınamazdı.

Ancak sorun söz konusu bölgede çekişen iki bağımsız adayın ne yapacağıydı.

22 Temmuzda sandıklar açıldığında sorunun yanıtı ne biçimde çıktı ortaya.

2002 deki HADEP oylarını koruyan DTP’ nin bağımsızı ile 34 bin oy alan Baskın Oran toplam 101 bin oy almalarına rağmen her ikisi de sandıkta kalırken, buna karşın 164 bin oy alan MHP iki Milletvekili çıkarmıştı İstanbul 2. bölgeden.

 

Bağımsız aday olarak girdiği Mersin’de 22 Temmuz akşamı Orhan Miroğlu’ nun karşılaştığı tablo çok daha çarpıcıydı.

48.405 oy alan Miroğlu 276 oy farkıyla Milletvekilliğini CHP’ li adaya kaptırmıştı.

2004 yerel seçimlerinde 73 bin oy sağlayan sol çatının çok gerisine düşülmüştü.

Perde arkasında ise parti ve seçmen üzerinde etkili olan bazı isimlerin Fazıl Türk’ün desteklemesi nedeniyle Miroğlu’ ndan, 2004’ teki Kemal Peköz rövanşını aldıkları konuşuluyordu.

Yüzlerce gerekçe sıralansa da, hiçbir şey rahatlıkla kazanılacak Mersin seçimlerinin kaybedilmesini izaha yetmiyor.

Eğer DTP gerçek anlamda ülke genelinde seçim sonuçlarıyla ilgili bir değerlendirme yapacaksa, Baskın Oran ve Orhan Miroğlu’ nun yarışa girdiği İstanbul 2.bölge ve Mersin’le ilgili bazı soruların yanıtını arayıp bulmak zorunda…

-Baskın Oran’a yeşil ışık yakılmasına rağmen ne oldu da, ikisinin de kaybedeceği gün gibi ortadayken karşısına aday çıkarıldı?

-Istanbul’ da DTP, ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras’ı desteklemesine rağmen bu nasıl bir işbirliğiydi ki, aynı ÖDP hiçbir iddiası olmamasına rağmen Mersin’de kendi adayını gösterdi.

Üstelik bu aday 276 oyla Miroğlu’ nun seçim kaybettiği Mersin’de 1304 oy aldı.

Orhan Miroğlu kendi haline bırakılsa destek alabileceği 1514 TKP oyu hesap dışı kalsa bile, Ufuk Uras’a DTP oylarını yönlendirenlerin, ÖDP’ nin hiçbir iddiasının olmadığı Mersin’de benzer şeyi talep etmemelerinin hatta sağlamamalarının hiçbir mantıklı açıklaması yok…

Baskın Oran ve Orhan Miroğlu…

Rahatlıkla Meclise gönderilmeleri mümkünken, her iki adayın önünü kesen stratejik hataların nedenleri bulunmadan, gerçek anlamda özeleştiri yapılmadan DTP’ nin 22 Temmuzdan ders çıkarma şansı yoktur. 

Mersin seçim sonuçları, DTP… (1)

 Mersin seçim sonuçları, DTP… (1)

22 Temmuz seçim sonuçları incelendiğinde, CHP gibi mağlup ikinci parti Demokratik Toplum Partisi (DTP)…

Özellikle Mersin’de yaşayan Kürtlerin oyuna talip olan bu partinin performansını değerlendirmek ve sağlıklı bir analiz yapmak için milat olarak 1999 yerel seçimlerinden başlamak gerekiyor…

Son yıllarda yapılan tüm seçimlerde ilginç sonuçlar ortaya çıksa da, Mersin açısından, Türkiye’deki başka hiçbir kente benzemeyen, 1999 seçimlerinden beri dışarıdan yorumlayanları yanlışlara düşüren tablolar söz konusu…

HADEP, DEHAP, DTP ve hatta Mart 2004 seçimlerinde girilen SHP platformu dahil, adı ne olursa olsun aynı tabanın oylarına talip hareketin başarı grafiğinin ana noktası 1999 Belediye seçimleri…

O yıl yapılan yerel seçimlerdeki Büyükşehir sandıklarına bakıldığında CHP, MHP, HADEP ve DSP’ nin birbirine çok yakın oylar aldığı görülmüş, yapılan itirazları değerlendirmek Adliyenin içinde yer alan İl Seçim kuruluna düşmüştü…

Devletin resmi kurumu TRT’ nin bile ilk verilere dayanarak ilan ettiği sonuçlar zaman içinde değişecek, yapılan itirazların ardından komplo teorisyenlerini bile kıskandıran senaryoların ardından ilk saatlerde üçüncü görünen DSP adayı Macit Özcan’ın ipi göğüslediği açıklanacaktı.

İtirazları değerlendiren seçim kurulunun incelemeye başlamasıyla, resmi sonuçları açıklaması arasında neler olmamıştı ki?

Dönemin güçlü isimlerinden ve Mersin’in hükümetteki tek temsilcisi İstemihan Talay, o gece Adliyeye gelmiş, onun intikalinin ardından yapılan bir bomba ihbarı üzerine tüm bina boşaltılmıştı…

Tabii itiraz sonuçlarını bekleyen tüm parti taraftarları hatta yetkililerinin Talay hariç dışarı çıkarıldığı iddia edilmişti.

Sayım sonuçlarının ilk anlarında HADEP ve CHP’ nin ardından 3. sırada görünen DSP adayı Macit Özcan başkan seçilirken dört parti arasındaki oy dağılımı şöyle gerçekleşmişti:

DSP                41.726

CHP                39.758

MHP               39.213

HADEP           37.693

Birincisi ile dördüncüsü arasında 4 bin fark bulunan yarışa tanık olmuştuk böylece…

Daha da önemlisi Mersin, Büyükşehir kategorisine giren 15 kent içinde hem DSP ile CHP’nin, hem de MHP ile HADEP’ in belediye başkanlığında yarıştığı tek kent olarak tarihe geçti o yıl…

Sadece o yıl mı?

Bir daha Mersin bir yana, Türkiye’nin hiçbir ilinde benzer bir tabloya rastlanmadı.

1999 yerel seçimlerinde bir ilke daha tanık oldu gözlemciler…

HADEP her ne kadar Büyükşehir Belediye Başkanlığını kıl payı kaçırsa da, Güney doğu ve doğu Anadolu gibi geleneksel potansiyele sahip olduğu bölge dışında tüm Türkiye’de yalnızca Mersin’de bir belediye yönetimini üstlenmiş, alt birim Akdeniz beldesini kazanmıştı…

Büyükşehir yanında Akdeniz, Toroslar ve Yenişehir Belediyelerinin partiler arasındaki dağılımı bile Mersin’deki seçmenlerin siyasi savrulmasının tanığıydı…

1999 dan başlayarak beş sene boyunca Büyükşehir’ in DSP, Akdeniz’in HADEP, Toroslar’ ın MHP, Yenişehir’in CHP’li bir başkanla temsil edildiğini anlatırsak ne dediğimiz daha iyi anlaşılır…

Dağınık tablodan kavga çıkacağını sananlar 5 yıl boyunca boş yere beklediler…

Özellikle MHP’li Mustafa Demirci ve HADEP’ li Fazıl Türk’ ün sergilediği olumlu ve barışçı tavırların katkısını ve her ikisinin Mersin’de çatışma bekleyenleri hayal kırıklığına uğratan tavırlarını anımsamakta yarar var…

Gösterdikleri bu hoşgörü ve barıştan yana tavır bir süre sonra hem Türk hem de Demirci’ nin başına iş açtı.

Yeniden aday olmaya karar verdikleri 2004 yerel seçimlerinde halk desteğine rağmen partileri bu iki isim yerine başka adaylar gösterdi.

MHP ve HADEP gibi iki ayrı uçta yer alan iki siyasi partinin Mersin özelinde iki Belediye Başkanına aynı tepkiyi göstererek aday yapmaması tamamen tesadüf müydü?

Herkesin farklı yorumlayacağı ve düşüncelerine göre yanıtlayacağı bu sorunun yanıtını seçim sonuçları ortaya koydu.

Örneğin o 2004 yerel seçimlerinde Demirci yerine Hamit Tuna’yı aday gösteren MHP hiç etkilenmedi.

Oysa Türk’ü devre dışı bırakan değişiklik o günden sonra Kürt oylarına talip adayların önüne sürekli çıktı.

Yaptığımız değerlendirme birilerine uzun gelebilir.

Hatta 2007 nin 1999 ile ne ilgisi olabilir diye soranlar da çıkabilir.

Oysa 22 Temmuzda DTP’ nin Mersin’de yaşadığı hayal kırıklığının nedenlerini sağlıklı biçimde ortaya koymak için, 1999’dan bugüne yaşananları doğru biçimde okumak gerekiyor.

2004 yerel seçimlerinden 22 Temmuza uzanan süreçle devam edeceğiz.

‘Mersin yine kıpır, kıpır’ !… (2)

‘Mersin yine kıpır, kıpır’ !… (2)

Anadolu’nun her yerinde düzenlenen kent şenliklerinin Mersin’de ‘uluslararası Festival’ mertebesine yükseltilme mucizesini anlatmaya devam edelim kaldığımız yerden.

Konferanslar yanında hafıza ile ilgili ilginç bir söyleşi de yer alıyor ‘uluslararası Festival’ şamatasında…

Bakın bu hafıza konusu çok önemli.

2004 seçimlerini “Sahilde ne varsa, varoşlarda da o olacak” sloganıyla kazanan bir Büyükşehir Belediye başkanına sahipseniz seçmen olarak hepinizin hafıza eğitimi konusundaki söyleyişi kaçırmamanız gerekiyor.

Hadi bu konuda haksızlık etmeyelim…

Slogan tersinden de olsa gerçekleşmedi mi?

“Sahilde ne varsa varoşlara gitmedi” ama “Varoşlarda ne varsa, sahile inmedi mi?”

Mezitli sahilinde yapılan düzenleme varoşlara taşınmasa da, kreasyon alanının daha tamamlanmadan günlerce kaldırılmayan çöp yığınlarına sahne olması sloganın tersten te olsa gerçekleştiğinin somut göstergesi değil mi?

Ben, en çok festivalin “kıpır kıpır” sloganıyla birlikte afişleri süsleyen, Mezitli’ deki saat kulesinin titreyen logosuna bayıldım.

Belli ki İzmir’den ilham alan birileri, bundan böyle Mersin’in saat kulesiyle anılmasını tasarlamış…

Yalnız bizim saat kulesinin bir farkı var, tıpkı Mersin gibi o da ‘Kıpır, kıpır’ ve titriyor.

O kadar titriyor ki, dört yanındaki saatler farklı zamanları gösteriyor, şimdiden.

Kulenin bir yüzündeki saat 9’ u mu gösteriyor?, diğer yandaki 10’ u…

Her kadı kızının bir kusuru olacak elbette.

İleride bir gün bu kuleyi yapan Özcan’ ın alçıcı taşeronlarını da anlatırız nasılsa…

Boş kalmamak ve para kazanmak için sürekli olarak alçıdan her türlü sanat! eserini yaratmakta pek mahir olan, bugüne kadar trilyonluk işler çıkaran bir ekip bu.

Denize açılan kapılar…

İnek, kartal, balık ve her türlü mahlûkat.

En güzeli de, 100 metre ötede tarihi eserler bakımsızlıktan ölürken, sahilde alçıdan onların sahtesini yapma mucizesi…

Hayalleri zorlayan açılımları bunlarla da sınırlı değil, alçıcı ekibin.

Fenerbahçe kapısı da onların icadı, Özcan’ın evinin karşısındaki Galatasaray kulesi de.

Hele Galatasaray kulesinin yanında karnına sürekli su püskürtülen bir aslan var ki, gerçeğinden ayırt edemez, huşu içinde gözünüzü alamazsınız üzerinden…

Yine de, boş verin, kafa takmayın bunlara…

Nasıl olsa “Mersin yine kıpır kıpır”

Sahi, bu kıpırtıya katkı sunanlardan her biri örneğin Haluk Levent son beş senede Mersin’de kaç konser verdi?

Cebimizden kaç para çıktı onu ve benzerlerini dinlemek için?

Bu işleri kimler organize etti ve halen etmeye devam eder?

Haluk Levent’e Mersin’de konser başına ödenen parayla bir başka kentte ödenen miktarlar aynı mı?

Fark olup olmadığını bildiğimden değil, sadece merak benimkisi…

Dedik ya kafanızı takmayın hizmetleri kötülemekten başka işleri olmayan münafıklara…

“Mersin yine kıpır, kıpır” sloganındaki ‘kıpır’ kıpırdamak fiilinden türemiş olsa gerek.

İyi de kıpırdamak için en azından hareket etmek gerekmiyor mu?

1996-2003 yılları arasında Türkiye’de 7 basamak gerileyen tek İL olma başarısını gösteren Mersin gerçekten ‘kıpır, kıpır mı?’

Sorunun yanıtını Ticaret Borsası Başkanı Abdullah Özdemir son açıklamalarında veriyor ama dinleyen, duyan var mı?

Özdemir’in açıklamalarına baktıkça ister istemez o hafızalardan silinmeyen deprem enkazına doğru bağıran AKUT’ çu gibi hissediyor kendini.

“Orada kimse var mı?”

Sahi kıpır kıpırcıların Mersin enkazına eğilip seslenelim…

“kimse var mı?”

Rakamlarla konuşuyor Özdemir, istatistiki verilerle..

Son bir yıl içinde açılan şirket sayılarından yola çıkıp, Türkiye’nin ve Mersin’in durumunu gözler önüne seriyor.

Görmeyenlere, kaçırmış olanlara anımsatalım yeniden.

2006 yılında Türkiye’de kapanan her şirkete karşı ortalama 3 yeni şirket kurulmuş.

Gaziantep’ te kapanan her şirkete karşı 3,5, Antalya’da 4 yeni şirket doğmuş…

Peki Mersin’in durumu ne?

2006 da bu kentte kurulan 1024 yeni şirkete karşı kapananların sayısı 624..

2007’ nin ilk yedi ayında durum 2006 dan da kötü…

725 yeni şirkete karşı kapanan tam 485 şirket…

Mersin’de 725 şirketin kurulduğu dönemde nüfus büyüklüğü itibariyle Mersin’den farksız Antalya’da kurulan şirket sayısı ne kadar biliyor musunuz?

3 bin 326…

İş ve aş yaratmanın en önemli göstergesinde Antalya Mersin’i dörde katlıyor…

İnanmayan Borsa Başkanı Abdullah Özdemir’in son demecini bulup okur…

Ona da inanmayan Devlet İstatistik Kurumunun yayınladığı son verilere göz atar.

‘Mersin kıpır kıpır’  mış…

Ne kıpırdaması!

Mersin ölüyor be….

İntiharı andıran ölümün vebali kötüyü iyi diye gösteren tüm kurumların boynunda…

Geçtiğimiz günlerde Başbakan Erdoğan, seçimlerde partisine gösterdikleri teveccüh nedeniyle Rize’yi ziyarete gitmiş…

Başbakanı karşısında gören bir kurum Başkanı kapmış mikrofonu “Başbakanım, Rize kıpır kıpır” demiş…

Başbakan hafiften gülümsemiş:

“Kıpır kıpır olmak horon tepmekle olmuyor, yatırım konusunda gösterin hünerinizi”

Günlük işlerden sayılan basit şenlikleri “uluslararası festival” diye yutturanların ‘kıpır kıpır’ sloganlı gazlarına karşı Erdoğan’ın Rizeli hemşerilerine söylediklerini, Abdullah Özdemir’in isyan çığlığıyla harmanlamak gerekiyor…

Bir kentin ‘kıpır kıpır’ ölçütünün eğlenmekten çok, kurulan şirket sayılarını gösteren verilerden geçtiğini öğrendiğimiz gün çok farklı yerlere ulaşacağız…