Yargısız infaza karşı çıkmak…

Yargısız infaza karşı çıkmak…

Mahmut Arslan’ ın ortak olduğu sigara imalatçısı şirkete yönelik “Barzani ortaklığı” suçlamasına karşı Mersin’den bir takım duyarlı sivil toplum örgütlerinin tepkilerini ortaya koyması çok ilginç bir gelişme…

İlginç çünkü ilk kez bu kadar çok örgüt bir araya geliyor ve sanılanın hatta beklenenin aksine, sendeleyene bir tekme de kendileri atacaklarına moral veriyor, sahip çıkıyorlar…

Ekonomik bakımdan ne kadar güçlü olursanız olun, böylesi günlerde yanında birilerini arar insan…

Arslan’ ın yanında dimdik duran, Mersin adına kanat geren; MESİAD, MÜSİAD, TÜRAB ve Mersin Ticaret Borsasının başta başkanları olmak üzere yönetim kadrolarıyla birlikte yaptıkları son çıkış ve gösterdikleri duyarlılık her türlü takdirin üzerinde ve çok ta anlamlı…

Keşke Mersin’de 2 bin kişiye istihdam yaratan bu grubun başındaki insana verilen destek daha geniş kapsamlı olsaydı…

Örneğin MTSO yönetimi neden Barzani ortaklığı suçlamasıyla karşı karşıya kalan bu en yüksek ciroya sahip üyesine yapılan saldırıya doğrudan karşı çıkmak yerine genel bir açıklama ile yetindi?

Üstelik Mersin’de Barzani ve ailesine hatta yakınlarına ait tek bir şirket ve ortaklığı olmadığı bilinmesine rağmen…

Başkan Kadri Şaman kendisine yöneltilen sorular üzerine bu konuda net açıklamalar yapıyor ama iş doğrudan Mahmut Arslan’ a moral destek verilmesine gelince MESİAD’ ın gösterdiği tavrı esirgiyor.

İnsan sormadan edemiyor:

Neden?

2 bin kişiye istihdam demek, aileleriyle 10 bin kişinin karnının doyması demek…

Türkiye’ nin en yüksek işsizliğine sahip kentinin en önemli Odası bu önemli sorunu yenme konusunda büyük çaba gösteren bu gruba kuru bir desteği neden çok görür?

Anlamak mümkün değil…

Söz destekten açılmışken Büyükşehir Belediye Başkanına da en önemli kent yöneticilerinden biri olarak hiç aklına getirmediği görevlerinden birini anımsatmanın zamanıdır diye düşünüyorum…

Arslan’ ın yönettiği, başında veya ortağı olduğu şirketlerin 2007 sonu itibariyle ödeyeceği vergiler toplamının 800 trilyonu aşacağı tahmin ediliyor.

Bu durumda yalnızca bu grup sayesinde Büyükşehir’in devletten aldığı para 40 trilyon civarında olacak…

Bir başka deyimle Arslan gibi bir velinimet sayesinde Mersin Büyükşehir Belediyesi merkezi idareden daha fazla kaynak sağlıyor…

Bu da bize kaldırım, asfalt, Adnan Menderes Bulvarının kreasyon çalışması olarak geri dönüyor…

Arslan yarın veya öbür gün yaşadığı sıkıntıların temel nedenlerinden biri olan küçük kent kıskançlığından bıkıp şirketlerinin merkezini İstanbul’a taşısa Büyükşehir Belediyesinden il özel idaresine kadar tüm yerel yönetimlerin gelirleri düşecek…

Bunu yapmayan ve tüm önerilere karşı çıkıp ben Mersin’de doğdum, burada kalacağım diyen insanlara bu kentteki tüm sorumluluk sahibi kurumların sahip çıkması vicdan borcudur diye düşünüyorum..

 

Tehlikeli bir süreç…

Anlatacağım öykünün geçtiği yer ve kahramanları şimdilik bende saklı ama tümüyle gerçek…

12 askerin şehit düştüğü Dağlıca saldırısından birkaç gün sonrası…

Mersin’de doğu kökenli bir aile çocuğunu evlendirecektir.

Haftalar öncesinden kararlaştırılmış, rezervasyonu yapılmış düğün için son hazırlıklar yapılmaktadır…

Otel olarak seçilen yerin sahipleri de tıpkı çocuklarının mürüvvetini görecek aile gibi Kürttür.

Üstelik iki taraf ta çok yakın arkadaştır…

Düğün sabahı rezervasyonu yapan damadın amcasının telefonu çalar.

Arayan aynı zamanda yakın dostu ve arkadaşı da olan otelin sahibidir.

Hoşbeşten sonra Otelci sıkıntı içinde meramını anlatır:

“Düğünde memleketten getirilen sanatçıların sahneye çıkmasına  ve Kürtçe türkü söylemelerine kesinlikle izin vermeyecektir”

Damadın amcası şaşkınlık içinde “içki bile içilmeyecek düğünde yalnızca halay havaları çalınacağını, yurt severlikleri konusunda kimsenin en küçük şüphesi olmayan aileye bu yasağın hakaret anlamına geleceğini” boş yere anlatmaya çalışır…

Bir ara sinirler gerilir, otel sahibi “kesinlikle Kürtçe müzik olmayacak, içeriği beni ilgilendirmiyor” der, çıkar işin içinden…

Tartışmalar büyüyünce önceden rezervasyonu yapılmış, davetiyeleri dağıtılmış, salon parası ödenmiş düğün için vurucu öneriyi yapar otelin kendisi de Kürt sahibi:

“Gelin paranızı alın, bu düğünü otelimde istemiyorum.” Der…

Elbette düğün iptal edilmez…

Ama getirilen sanatçılar geri gönderilir, düğün kasetlerden seçilen Kürtçe sözlerin yer almadığı enstrümantal halay havalarıyla icra edilir…

Öyküyü niye mi anlattım…

Gelinen son noktada özellikle Mersin gibi duyarlı yörelerde yaşanan gelişmeler…

21. yüzyılda demokrasi, insan hakları bir yana etnik kökeni farklı insanların kendi müzikleriyle geleneklerine uygun düğünlerini yapmak isterken karşılaşabilecekleri sıkıntılar, yaman çelişkiler, bir kısmı kendi içlerinden beslenen mahalle baskıları…

Sözünü ettiğim insanların bölücü örgüte duyduğu kin herkesten fazlayken, başlarına gelenleri, duydukları hüznü, ödemek zorunda kaldıkları bedelin büyüklüğünü hepimizin bir kez düşünmesi, empati yapması gerekiyor…

Mersin’de bir arada yaşama arzusunda olan herkesin –dilimiz, dinimiz, rengimiz, alt/üst kimliğimiz ne olursa olsun- bugün dünden daha duyarlı, birbirine karşı –körüklenene inat- daha hoşgörülü olması zamanıdır…

Reklamlar

İnovasyon kılıcını çekenler… MTSO projeleri…

İnovasyon kılıcını çekenler… MTSO projeleri…

Geçtiğimiz günlerde Hürriyet köşe yazarı Gila Benmayor’un köşesinde Mersin Ticaret Sanayi Odası proje koordinatörlüğü ile ilgili bir haber yer aldı.

Hürriyet yazarını İstanbul’da ziyaret eden MTSO proje koordinatörü Oya Uysal yaptığı –dikkat edin oda ekibinin ortak çalışması değil- göğüs kabartan çalışmaları anlatırken

"Tüm kurumlar uyum ve işbirliği içersinde. Bilgi yayılıyor. Herkes her bilgiye ulaşabiliyor. “ diye başlıyor sözlerine…

Ve devam ediyor:

"Kılıcımı çektim. Gözümü dünyaya diktim"
Bu amaçla AB fonları için proje partnerleri arayışında tüm Avrupa Ticaret Odaları’na İngilizce "Sizinli İşbirliğine Hazırız" kitapçığını gönderdiğini ifade ettikten sonra geçenlerde iki projeye nasıl yabancı ortak aradıklarını şöyle anlatıyor:
"Gün boyunca telefonla 80 Avrupalı belediyeyle görüştüm. Gece yarısına doğru proje ortaklarım belirlenmişti."

Söz konusu Mersin, inovasyon, proje ve AB olunca böylesi başarı öykülerini nasıl ıskaladım diye kızdım kendime…

Oturup Mersin Ticaret Sanayi Odasına başvurdum.

28 Eylül 2007 tarihli başvurumda;

-Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Proje Koordinatörlüğünce son 2 yılda Avrupa Birliği fonlarından temin edilen kaynak miktarını

-Son iki yıl içinde AB fonu katkısı sağlanan proje sayısı, proje tutarı ve projelerdeki AB fonu katkısının liste halinde tarafıma gönderilmesini talep ettim…

Odanın bilgi edindirme kanunu gereğince verdiği ve 1 Kasım 2007 tarihini taşıyan Hukuk Müşavirliği imzalı yanıtlar Oya Uysal’ı ve onun gece yarılarına kadar gösterdiğini söylediği çalışma heyecanını teyit etmiyor.

MTSO Hukuk Müşavirliğinin bana gönderdiği 1 Kasım 2007 tarihli yanıta göre bugüne kadar MTSO tarafından başlatılan ve ilki 2003 sonuncusu 2006 tarihini taşıyan toplam 5 tane proje var.

-Bunların birincisi Selim Nurlu döneminde başlatılıp bitirilen tam olarak bırakın Mersin’i odaya bile hangi katkıları sunduğu tartışmalı MOZAİK projesi

-İkincisi Şubat 2005 te başlayıp Mart 2006’ da tamamlanan Bambu üretim projesi…

-Üçüncüsü MEGEP adlı –Turizm servis hizmetlerinde eleman yetiştirilmesini amaçlayan- 3 Haziran 2005 tarihinde başlayıp 3 Aralık 2006 tarihinde sona eren hedefine tam olarak ulaşıp ulaşmadığını bilmediğim, başvuruma verilen yanıtta da bu konuda hiçbir detayın yer almadığı proje…

Bu projelerin üçünün de Oya Uysal’ın öyle kılıç çektiği son dönemle falan ilgisi yok…

Gelelim daha yakın tarihlerde başlatıldığı bilinen iki projeye:

Bunlardan birisi Mersin Valiliğiyle, Üniversite, MTSO, Ticaret Borsası, İhracatçı Birlikleri, Ziraat Odası, Organize Sanayi Bölgesi yönetimi ve MEKİK genel sekreterliğinin yürütme kurulunda yer aldığı ve 1 Haziran 2005 te başlayıp 1 Şubat 2008 tarihinde tamamlanacak olan RİS-MERSİN projesi…

MTSO’ nun kılıç çeken kahramanı bu projeyi sürdürmeye çalışan 8 kişilik yürütme kurulunun yalnızca sade bir üyesi…

Kaldı ki projenin başlangıç tarihi 2005 ve  düğmeye basan asıl lokomotif  ODTÜ Teknopark…

Beş projenin başlangıç tarihi olarak sonuncusu 46 bin Euro’ luk ‘Girişimci 33 projesi’

İnovatif iş fikirleri, rekabet edebilir genç kadın ve erkek girişimci yaratmayı hedefleyen bu projeye gelince:

MTSO’ nun verdiği bilgilere 1 Aralık 2006 da başlayıp 31 Ağustos 2007 de bitirilmesi gereken bir proje bu…

Beş projenin hiç biri 2007 de düşünülmemiş, tasarlanmamış…

Dolayısıyla 2007’de bırakın ortak aranmasını, doğmamış, düşünülmemiş, hayal bile edilmemiş projeler için öyle gece yarılarına kadar çalışılması, kılıçların çekilip ortak aranması nasıl söz konusu olmuş anlamadım…

MTSO’ nun resmen verdiği bilgilerden geriye kafa karışıklığından başka bir şey kalmadı…

Ne anlatıyordu Oya Oysal Gila Benmayor’a?

"Gün boyunca telefonla 80 Avrupalı belediyeyle görüştüm. Gece yarısına doğru proje ortaklarım belirlenmişti."
İnsanın sormadan duramıyor,

Yahu, Ortada son iki yılda başlatılmış doğru dürüst herhangi bir proje yok ki, gün boyunca telefonla Avrupalı 80 belediye ile görüşesiniz!

Gündüz yapılan, olası ortaklara önerilen bir şey yok ki, Gece yarısına doğru proje ortakları belirlensin…

Allah aşkına yapacak iş olmadığı için zaten canı sıkılan yerel yönetimleriyle ünlü hangi AB’ li Belediye, gündüzler çuvala girmişçesine ek mesai ayırıp şu Mersin’liler bir arasa da ortak proje gerçekleştirsek diye geceleri iple çeker?

Bu durumda başlangıçtan bugüne kadar ortak bulunan toplasanız hepsi beşi geçmez projesi olduğunu kendi resmi yazısıyla bildiren MTSO’ mu yanılıyor?

Yoksa Oya Hanımın gece yarılarına kadar süren mesaileri sonunda gerçekleştirilmiş yeni projeler var da Odanın mı haberi yok!

Bir yandan inovasyon kılıcını çeken Uysal’ın Hürriyet’te Benmayor’a anlattıkları…

Bir yandan MTSO’ nun bana gönderdiği resmi yanıt…

Ya, 2007’de başlamış veya kredisi alınmış tek bir proje olmadığını resmi yazıyla bildiren MTSO yönetimine inanacağız…

Ya da, İstanbul’lara kadar gidip Hürriyet yazarı Gila Benmayor’a “İki yıldan beri altı kişilik ekibiyle, AB fonlarının da katkısıyla Mersin’i dönüştürecek projeler ürettiğini” iddia eden, 80 belediye ile konuşup proje ortakları bulduğunu söyleyen Oya Uysal’a…

İnanmamız gereken resmi yanıt Odaya ait ve orada son iki yıla ait tek bir proje var…

O da Mersin Genç İş Adamları Derneğinin ortak olduğu belirtilen topu topu 46 bin Euro’ luk adı afili girişimci33 projesi

Atılan taşın ürküttüğü kurbağaya değip değmediğini sorgulayacaksak, birilerinin geçirdiği uykusuz gecelere üzülmemek elde mi?

İnovasyon kılıcı ve Mersin…

İnovasyon kılıcı ve Mersin…

Türkiye İhracatçılar Meclisi –TİM- iki yıldır tüm ülkeyi kapsayan İnovasyon konferansları düzenliyor.

2007 konferansında bir yenilik gerçekleştirildi ve Türkiye’ nin en inovatif ili belirlendi…

TİM Başkanı Oğuz Satıcı düzenlenen konferansta yaptığı konuşmada “bundan sonra her İnovasyon Konferansı’nda Türkiye’nin 81 ilini yarıştıracaklarını ve her yıl "en inovatif il"i seçeceklerini açıklarken, bu yılki konferansta ilk ödüle layık görülen Adıyaman’ın son dönemde üretime, istihdama yaptığı kaktı, yarattığı katma değer, yenilikçilik ve farklılıkla ödülü almaya hak kazandığını” belirtti.

Aynı konferansta TOBB Başkan Vekili ve Gaziantep Sanayi Odası Başkanı Nejat Koçer "İnovasyon Vadisi Gaziantep Projesi" ni tanıtmış..

Projenin Türkiye’de somut çıktıları olan ve şehir bazında yürütülen ilk ve tek proje olduğunu ifade eden Koçer, nano teknolojik ürünlerin elde edileceği bir ortam hedeflediklerini bu anlamda Türkiye’nin inovasyon şehrinin Gaziantep olduğunu söylemiş…

TİM’ e göre en inovatif kent Adıyaman, bir başka görüşten yola çıkanlar yaratacağı nano  teknoloji vahasıyla Gaziantep’in ülkenin inovasyon şehri olacağını iddia ediyorlar…

İyi de bu tartışmaların, iddiaların, yarışların, ödüllerin Mersin neresinde?

“inovasyon kılıcını kuşanıp yola çıkan” MTSO proje sorumlularına sahip Mersin’ in neden adı anılmıyor?

İster istemez Geçtiğimiz günlerde Hürriyet köşe yazarı Gila Benmayor’ un köşesinde çalışmalarına yer verdiği MTSO proje sorumlusunun sözlerini anımsıyorum.

Hani şu Benmayor’ un Hürriyet’ teki köşesinde yer alan “Mersin inovasyon kılıcını çekti” başlıklı yazısı…

Benmayor’ u coşturan ve yazı başlığına ilham veren MTSO Proje koordinatörü "Kılıcımı çektim. Gözümü dünyaya diktim" dedikten sonra projelerine nasıl yabancı ortak aradıklarını bakın nasıl anlatmıştı Hürriyet yazarına:
"Gün boyunca telefonla 80 Avrupalı belediyeyle görüştüm. Gece yarısına doğru proje ortaklarım belirlenmişti."

Bu durumda yapmamız gereken; görüşülen 80 Avrupalı belediye bir yana, gece yarısına doğru bulunan ortaklarla gerçekleştirilen projelerin ne olduğunu, Mersin’e olası katkılarını araştırmaktı…

Üzerimize düşeni yaptık.

Yetkililere sorduk, gece yarılarına kadar süren gayretlerin karşılığında MTSO’ nun 2007 projelerinin büyüklüğünü, hangi ülkelerden ve kurumlardan ne kadar destek sağlandığını şöyle bir araştırdık…

Bakın nasıl bir tablo çıktı ortaya:

MTSO tarafından başlatılan ve ilki 2003 sonuncusu 2006 tarihini taşıyan toplam 5 proje var.

-Bunlardan ilki bir zamanlar MTSO Meclisinde yer alırken aynı zamanda Kalkınma Ajansı sorumluluğunu üstlenen Selim Nurlu döneminde başlatılıp bitirilen tam olarak bırakın Mersin’e, odaya bile hangi katkıları sunduğu hiçbir zaman tam da anlaşılmayan MOZAİK projesi

-İkincisi Şubat 2005 te başlayıp Mart 2006’ da tamamlanan Bambu üretim projesi…

-Üçüncüsü MEGEP adlı –Turizm servis hizmetlerinde eleman yetiştirilmesini amaçlayan- 3 Haziran 2005 tarihinde başlayıp 3 Aralık 2006 tarihinde sona eren hedefine tam olarak ulaşıp ulaşmadığını bilmediğim, başvuruma verilen yanıtta da bu konuda hiçbir detayın yer almadığı proje…

Bu projelerin üçünün de öyle kılıç çekilen son dönemle falan ilgisi yok…

Gelelim daha yakın tarihlerde başlatılan iki projeye:

Bunlardan birisi Mersin Valiliğiyle, Üniversite, MTSO, Ticaret Borsası, İhracatçı Birlikleri, Ziraat Odası, Organize Sanayi Bölgesi yönetimi ve MEKİK genel sekreterliğinin yürütme kurulunda yer aldığı ve 1 Haziran 2005 te başlayıp 1 Şubat 2008 tarihinde tamamlanacak olan RİS-MERSİN projesi…

MTSO koordinatörlüğü bu projeyi sürdürmeye çalışan 8 kişilik yürütme kurulunun yalnızca bir üyesi…

Kaldı ki projenin başlangıç tarihi 2005 ve  düğmeye basan asıl lokomotif  ODTÜ’ nün Teknopark’ı…

Beş projenin sonuncusu ise 46 bin Euro’ luk ‘Girişimci 33 projesi’

İnovatif iş fikirleri, rekabet edebilir genç kadın ve erkek girişimci yaratmayı hedefleyen bu proje 1 Aralık 2006 da başlayıp 31 Ağustos 2007 de sona erdirilmek zorunda…

-Demek ki, bu son projenin bile gece yarılarına kadar ortak aranan dönemden önce bitirilmesi öngörülmüş…

Peki ya 2007’ de ne yapılmış?

2007 yılının ilk gününden şu ana kadar başlatılan tek proje yok…

Odanın son beş yılı boyunca başlatılan beş projenin hepsi 2007 den önce düşünülmüş, tasarlanmış…

Dolayısıyla 2007’de başlatılmamış projeler için öyle gece yarılarına kadar neden çalışılır, kılıçlar çekilir, ortaklar aranır?…

Benmayor’ un yazdıklarına bakılırsa; “Ekip, Mersin‘in bu baş döndürücü deneyimini anlatmak için yollardaymış…”

Türkiye’ nin en inovatif kenti Adıyaman, nanoteknoloji ağırlıklı inovasyon vadisiyle Gaziantep’i konuşuyor tüm ülke…

Mersin’in esamisi yok…

2007 nin 300 günü boyunca başlatılmış tek proje olmadığını ifade eden MTSO’ nun yetkilileri…

Bu durumda ortada en azından bir yanılgı söz konusu değil mi?

Şu baş döndüren deneyimi anlatmak için yollara düşenler bir mola verseler de, başka kentlerden önce Mersin’e yaptıklarını bir anlatsalar…

KKTC, Kütahya, Tekirdağ, Bursa’dan önce kendi kentlerine öncelik tanımalarında, yaptıkları konusunda bizi aydınlatmalarında yarar var diye düşünüyorum…

 

**

3.Mersin inovasyon forumunda konuşan MTSO proje koordinatörü Uysal, son iki yıl içinde Anamur’dan Tarsus’a kadar yaptıkları toplantılar sonucunda oluşturdukları ortak strateji ile kent bilincini geliştirdiklerini iddia ettikten sonra ekliyor:

birlikte çalışmayı da öğrenmemiz gerekiyordu, biz de öyle yaptık. Şu anda sanayiden üniversiteye kadar birçok kurum birlikte Mersin için çalışıyor"

İddia etmekle yalın gerçekler bazen çok ayrı köşelere düşebiliyor…

Bu sözler de öyle…

Uysal’ın söylediklerinin doğru olup olmadığını söz konusu foruma katılanların isimleri yeterince aydınlatmaya yetiyor da artıyor.

Anamur’ dan Tarsus’a kadar geliştirilen stratejiye rağmen Tarsus Belediye Başkanı dışında doğru dürüst temsilci yok forumda…

Sadece onlar mı?

Mersin Büyükşehir başta olmak üzere hiçbir yerel yönetim dinamiği de gelmemiş nedense…

Gerçek böyleyken pek çok kurumun birlikte çalıştığını söyleyebilmek…

Hayalleri gerçek gibi görmek kişilerde kaldığı sürece sorun teşkil etmez…

Ama Mersin’in geleceğini kurgulayan bir platformda söz sahibi olduğunu iddia edenlerin böyle bir yanılgıya düşmelerinin faturası ağır olabilir…

Konu bu kent olunca yanlış değerlendirmeleri ortaya koymak, gerektiğinde eleştirmek boynumuzun borcu…

Yaptığımız budur…

Heykeli dikilecek adam!

Heykeli dikilecek adam!

Bu manşetle çıktı köşe yazılarımın da yer aldığı Mersin gazetesi…

“Heykeli dikilecek adam” dan kast edilen de Yenişehir Belediye Başkanı İbrahim Genç…

İyi de neden heykelini dikiyorsunuz Genç’in sorusunun yanıtı ancak başlığın altındaki haber okununca anlaşılıyor…

Yenişehir’e fuar alanını kazandıran bir alt birim belediye başkanına yarattığı oldukça önemli eserin karşılığı olarak böylesine abartılı bir ödüllendirme önerisinin ciddi mi, dalga geçmek amacıyla mı ortaya atıldığını halen anlamış değilim…

Türkiye’nin pek çok kentinde benzer yatırımlara imza atan yerel yöneticilerin heykeli mi dikiliyor ki, gazete böyle bir dileği seslendirdi acaba?

İbrahim Genç’i yakından tanırım…

Tanımanın ötesinde heyecanı, şeffaflığı, “ne olur yaptığım işleri sorgulayın, hesap sorun” anlayışı nedeniyle hem sever hem sayarım…

Hayata geçirmeyi tasarladığı her önemli projeyi daha kafasında canlandırdığı an heyecanla ve zevkle benimle paylaşmıştır bugüne kadar…

Bilgi edindirme kanunu çerçevesinde bugüne kadar yaptığım tüm başvuruları büyük duyarlılıkla karşılamış, ipe un seren pek çok yöneticiye inat, hangi konu olursa olsun anında beni arayarak merak ettiğim hususları, hatta görünen yasal çerçeve dışında kalan perde arkası detayları ondan da önemlisi güven duygusu içinde sırlarını bile paylaşmıştır.

Sıraladığım nedenlerle Yenişehir Belediye Başkanı olduğu günden beri farklı bir yere koymuşumdur Genç’i…

Bir zamanlar aynı dünya görüşleri uğruna kavga verdiğimiz pek çok insan gibi, değişen dünya gerçekleri doğrultusunda ayrılan yollarımıza rağmen, kendince doğru bildiklerini savunmasına saygı duyduk…

Örneğin M.  Adnan Özçelik’ in başlattığı ve Zekeriya Özgür’ün sürdürdüğü Yenişehir’in temizlik ve çöp toplama işinin müteahhitler eliyle yapılması işine son vermesine başlangıçta karşı çıktım.

Kendime özgü kaygılarım vardı.

Temizlik işini yeniden üstlenecek belediyenin siyasi hesaplarla işçi çıkarıp almasından, 150’ ye yakın istihdam gerektiren böylesi bir işe siyasi kadrolaşmanın bulaşmasından korkuyordum.

Bu konudaki yazılarımın çıktığı günlerde beni arayan İbrahim Genç’in söyledikleri hâla kulaklarımda…

Bana hiç mecburiyeti olmamasına rağmen, temizlik işinde kendisi göreve geldiği gün itibariyle devraldığı çalışanların listesini fakslamış ve kaytarmadığı, işini yaptığı sürece bu listeden tek kişiyi bile kaybetmeyeceğini söylemişti…

Gerçekten yaptı bunu…

O benim çok savunduğum “özelleştirilmiş” temizlik işini başka belediyeler yüzüne gözüne bulaştırırken, örneğin Genç gibi CHP’li olan Akdeniz Belediyesinde aynı işi yapan müteahhit ve belediye arasında sorunlar yaşanır, işten çıkarılan pek çok işçi belediye kapısında eylem yaparken Yenişehir Belediyesinde işler tıkır tıkır yürüdü…

Üstelik işleri Belediye kendisi yaptığı için KDV ve benzeri vergiler Yenişehir’in kasasında kaldı.

Genç döneminde Yenişehir Belediyesi borcu olmayan, aksine trilyonlarca kaynağa sahip bir duruma geçti…

Aslında Fuar merkezini yaratan kaynağın büyük kısmı o temizlik işinden sağlanan KDV ve benzeri ayrıcalıklı fonlardır…

Sonuçta iş bilen, akıllı ve dürüst bir Belediye Başkanı bir yerden sağladığı kaynakları çarçur edeceğine kalıcı ve unutulmaz bir yatırıma aktararak herkesin takdirini topladı…

Yapılan çok basit bir şeydi aslında…

Temizlik işlerinin KDV’ sinden sağlanan tasarruflar çarçur edilmeden fuar alanının yapılmasına harcanmıştı…

Hepsi bu…

Kısaca bu ülke o hale geldi ki, normalde yapması gereken bir işi yüzüne gözüne bulaştırmadan başaran insanın heykelini dikmeye kalkışıyoruz…

Oysa kendisini alkışlamak ayrı şey, heykelini dikme önerisi gibi abartılı talepler ayrı…

Mersin o hale geldi ki, o kadar beceriksizin arasında işini yapan insanların heykelini dikmeye kalkıyoruz…

İbrahim Genç’i lokal başarısından dolayı elbette alkışlayalım, takdir edelim…

Ama ne olur, abartmadan…

 

Dış Ticaret Yüksek Okulu rüyası…

Dış Ticaret Yüksek Okulu rüyası…

Son zamanlarda yeniden depreşen yaram, hayallerimi süsleyen bir rüyam var.

Aslında gerçekleşmesini dilediğim rüyam yeni değil…

30 yıldır bazen azalan, bazen artan bir özlemle Mersin’de kurulacak ve dış ticaret konusunda vereceği eğitimle sektörün eleman gereksinimini karşılayacak bir yüksek okul kurulmasının gerçekleşmesini bekliyorum.

Türkiye’nin ihracatı 2,5 toplam dış ticaret hacmi 7 milyar dolar iken de bu özlemi dile getiriyordum, ihracatın 100 milyar doları, toplam dış ticaretin 250 milyar doları aştığı bugün de…

Tıpkı artan dış ticaret hacmi gibi, beklenti çıtamı daha yükseklere çıkardım üstelik…

Son zamanlarda tanık olduğum gelişmeler yalnızca dış ticaret değil, buna eklemlenecek lojistik konusunda da Mersin’in kendi çevresi yanında tüm ülkenin ihtiyaç duyduğu eğitimli yetişmiş eleman temin edecek meslek yüksek okullarına kavuşmasının önemini ortaya koyuyor…

1970 lerde hatta 1980 lerin ortalarına kadar dış ticaret konusunda faaliyet gösteren firmaların en büyük sıkıntısı yabancı dil bilen eleman eksikliğiydi…

Bir düşünün…

İhracat yapıyorsunuz, bankaya verilecek evrakı yabancı dilde ve karşı ülke ithalatçısının istediği biçimde düzenleyecek elemanınız yok…

Malınızı pazarlayacak, İngilizce teklif hazırlayacak, gerektiğinde atlayıp ülke ülke dolaşacak kalifiye insanlardan yoksunsunuz…

Üstelik güçlüklere rağmen ayakta kalmanız için dünya ile rekabet etme yanında kendi bürokrasinizle baş etmek, zamana karşı yarıştığınız küresel kulvarda tüm engelleri aşıp hedefe varmak zorundasınız…

Tüm engelleri yenmenin temeli yabancı dil bilen dış ticaret eleman teminine bağlıydı ve o konuda ne yazık ki ülkenin fazla kaynağı  yoktu…

Türkiye elbette artık o köhne, zaman tünelinde kalmış bürokrasiye sahip bir ülke değil…

Üstelik ülkenin pek çok Üniversitesi yabancı dille öğrenim sağlıyor…

Özellikle İngilizce bilenlerin sayısının artması dış ticaretin gelişmesi bakımından çok önemli.

Geçmişle kıyaslanmayacak orandaki gelişmeler umut verse de, yabancı dil bilen yeterince insanın dış ticaret destekli eğitilmesi, artan dış ticaret hacmiyle orantılı biçimde desteklenmediği takdirde geleceğe dönük darboğazlar kaçınılmaz…

2013 te kişi başına düşen milli gelirin 10 bin dolara çıkarılabilmesinin temel aracı ihracat…

Yapılan hesaplamalar beş yılın sonunda 10 bin dolarlık milli gelirin en az yarısının bu sektörden karşılanacağını gösteriyor…

Limanın özelleştirilmesi sonrasında Mersin’in dış ticaret konusunda yüklendiği misyon daha da önem kazanmış durumda…

Yılda 500 bin konteynerlik kapasiteye sahip Mersin limanı yeni işletmecinin yaptığı yatırımlarla gelecek adına umut veriyor.

Geçtiğimiz günlerde Dış Ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen; “dış ticarete bağlı lojistik” konusunda Mersin’in geleceğini ortaya koyan projeyi anlatırken geçmişten geleceğe bu umudu pekiştiren bir yolculukta hissettik kendimizi.

2008 yılında 1 milyon konteyner kapasitesine ulaşacağı varsayılan limanın bu hedefi 1,7 milyon adete revize ettiğini Tüzmen’ in toplantısına katılan liman yetkililerinin ağzından duymak ayrı bir keyifliydi.

Gelecek 10 yıl içinde dünya dış ticaret hacmi ikiye katlanırken, söz konusu ticarete  konu malların %85’inin konteynerlerle taşınacak olması, Mersin’i özellikle limanıyla birlikte ayrı bir önemli konuma getirecek…

Varlık sebebi dış ticaret ve liman olan bir kent, yılların ihmaliyle üzerine serilen ölü toprağını silkeleyerek yeni bir yükselme dönemine doğru uyanıyor adeta…

Mersin, doğu Akdeniz bölgesinin en önemli merkez terminali olmaya aday limanıyla ve deniz yoluyla yapılacak ihracatın merkez üssü konumuyla geleceğini yeniden kurgulayan bir kent görünümünde…

Dış ticaret ve lojistik ağırlıklı eğitim verecek bir meslek lisesinden başlayarak, aynı sektörlere yetişmiş eleman sağlayacak bir Yüksek Okul en çok Mersin’e yakışacaktır…

Genlerinde dış ticaret olan bir kent, damarlarında kan diye ihracat dolaşan Bakan Tüzmen döneminde bu hedefe her zamandan daha yakın durumdadır diye düşünüyorum…

Galiba bu sefer rüyam gerçekleşecek…

Dünya gözüyle özlediğimiz Mersin’e adım adım yaklaşmanın hayali bile insanı heyecanlandırmaya yetiyor…

Türkiye’nin dış ticaretteki gelişmesine ve katlanarak artan hacmine ayak uydurmakta zorlanan Mersin’in kaybettiği yılları telafi ederek, kaldığı yerden koşmaya başlamasında sektörün gereksinimlerini karşılayacak yüksek okulun önemi gün gibi ortada…

Hepimize düşen bu alanda olgunlaşmış koşulları bir an önce hayata geçirmektir…

 

 

Mersin’in Çöp sorunu gerçekten çözüldü mü?

Çöp sorunu gerçekten çözüldü mü?

Yerelde rahatlıkla çözülecek bir sorun, Hükümete dert olur mu?

Eğer konu Mersin’in kangren olmuş çöp sorunu ise olur.

Aşağıda anlatacaklarımız; yer, zaman, kahramanlarıyla gerçek bir öyküdür…

Kim önermişse önermiş, Başbakanı, ipe sapa gelmez, hiçbir temel dayanağı olmayan palavradan bir “şehir efsanesiyle” ikna etmiş…

2009 Mart ayında yapılacak yerel seçimlerde İzmir, Mersin, Diyarbakır ve Tunceli’ yi mutlaka almak isteyen AK Parti’ nin bu kentlerde şimdiden neler yapması gerektiğinin tartışıldığı bir toplantıda “Çöp sorununu çözelim, Mersin’i kesin alırız” denmiş…

Anlatacağımız gelişmeler, işte bu hesaba kitaba dayanmayan önerinin Ankara’da ulaştığı boyutları ortaya koyması bakımından hayli ilginç…

Tarih 22 Ekim 2007…

12 askerin şehit olmasıyla sonuçlanan Dağlıca saldırısının ertesi günü Bakanlar Kurulu hayli gergin bir ortamda toplanıyor..

Askeri operasyonlar yanında bölgeye yönelik alınacak sosyal, siyasal önlemler tartışıldıktan sonra Bakanlar dağılırken Erdoğan, Çevre Bakanı Veysel Eroğlu, Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan ile Dış Ticaretten sorumlu Devlet Bakanı ve Mersin Milletvekili Kürşad Tüzmen’ le dar bir toplantı yapıyor…

Talimat kısa: “Bir araya gelin ve Mersin’in çöp sorununu kesinlikle çözün”

Tüzmen sorunun Mersin’de tıkanma nedenlerini anlatırken MTSO ve organize sanayi bölge yönetimi üzerinde etkili Zafer Çağlayan’ın devreye girmesi kararlaştırılıyor…

Çağlayan aynı gün Kadri Şaman’ ı arayarak durum hakkında kısa da olsa kendisinden bilgi alıyor…

Ancak konunun tüm boyutlarıyla irdelenmesi, organize sanayi bölgesinin yıllardır dile getirdiği mahzurların nasıl giderileceğinin konuşulması lazım…

Bakanların yoğun programları nedeniyle MTSO Başkanı Şaman ve Organize Bölge Yönetim Kurulu Başkanı Aşut’ un katıldığı toplantı, 9 Kasım 2007 Cuma günü Ankara’da yapılıyor.

Şaman’a Başbakanın konuya verdiği özel önem münasip dille anlatılıyor…

Umut bağladığı Çağlayan’ın da sorunun çözümü konusunda bastırdığını gören Şaman, bir dizi koşulun yerine getirilmesi halinde yer konusundaki engellemelerden vazgeçeceklerini söylüyor…

-Aslında Şaman’ın sıraladığı koşullar yerine getirilebilse çöp için yeni yer bile aramaya gerek yok ya, neyse…-

Şaman öncelikle yeni alanda vahşi depolama yapılmamasını, Avrupa Birliği kriterleri doğrultusunda bir katı atık bertaraf tesisi kurulmasını şart koşuyor…

Hepsinden önemlisi cam, plastik, kağıt gibi geri dönüşümlü maddelerin ayıklanmasını böylece sanayiye ham madde yanında depolama alanı konusunda tasarruf sağlanacağını ifade ediyor…

Ve hepsinden önemli şartı sona saklıyor…

Ön ayıklamanın ardından geriye kalacak organik maddelerin işlenmesiyle hem tarım sektörünün yararlanacağı kompost gübre hem de organize sanayi bölgesinin enerji gereksinimine cevap verecek bir tesisin kurulması…

Ankara’da MTSO’ nun onay verdiği mutabakat aynen bu…

Aslında 2007’de Bakanlarla, oda başkanının bir araya gelerek buldukları çözüm; Eylül 2002’ de, Mersin Büyükşehir Belediyesinin projelendirdiği ve katı atık bertaraf ihalesini yaparak ciddi adımlar attığı çözümün aynısı…

O ihaleyi kazanan firma Kanadalı ortağıyla organize sanayi bölgesinde bir tesis kuracak, Mersin’in çöpü bu tesiste bertaraf edilirken sağlanacak enerji de bölge sanayicisine satılacaktı.

Bugün çöpün adını duyduğunda hop oturup hop kalkan ve sanayici çevresinde çöp depolanan bir yere yatırım yapar mı? Diye soran Organize sanayi bölgesi yönetimi o çöp bertaraf tesisine bölgenin içinde yer tahsisi bile yapmış, elde edilecek enerjiyi satın alacağına dair protokol bile imzalanmıştı.

O tahsisi yapan ve protokolü imzalayan Organize sanayi bölgesinin yönetiminde kimler mi vardı?

Bugünün MTSO Başkanı Şaman ve yardımcısı Aşut…

Peki ne oldu da, çözüme o kadar yaklaşılmışken 2002 projesi çöpe gitti?

Çünkü atık bertaraf tesisini kuracak olan şirket o günlerin güçlü siyasetçisi Rüştü Kazım Yücelen’ in eniştesi Hasan Serpil’ e aitti…

Büyükşehir’ in açtığı ihaleye tek katılımcı olarak giren ve kazanan Serpil ile ortağı 3 Kasım seçimleriyle Meclis dışında kalan Yücelen’ in ardından sırra kadem bastılar.

Özcan uzun süre Kanadalı bir şirket gelip bertaraf tesisi kuracak, Mersin’in çöp sorunu çözülecek diye hem kendi bir yılı aşkın zaman bekledi hem kenti avuttu, durdu…

Aslında Kanadalılar dediği Hasan Serpil ve ortağından başkası değildi. 3 Kasımın ardından yabancı ortak bir yana bankalardan kredi alamaz duruma düşen şirketin Büyükşehir’ e verdiği teminat mektubu konunun üzerine gitmemizin ardından irat kaydedildi…

Kısaca Mersin 2007 sonunda aslında 2002 noktasına geri dönüyor…

Peki Özcan, Şaman’ ın koşullarına ve Ankara’da bulunan çözüme ne diyor?

Tarih 12 Kasım 2007, yer Mersin Hilton otelinin kahvaltı salonu…

Macit Özcan sabah saatlerinde, Türkiye-Suriye iş konseyi toplantısı için Mersin’de bulunan Kürşad Tüzmen’ i ziyaret ediyor…

Ankara’daki toplantıda varılan mutabakatın kendisini bağlamadığını, ayrıca sözü edilen bertaraf tesisinden önce düzenli depolama için Çimsa’ nın kuzeyindeki alanı hemen kullanmaya başlayacağını söylüyor…

Özcan özellikle kendisinin 8 yılda bir arpa boyu yol alamadığı sorunu, Tüzmen’ in 2 ay içinde ve bir şekilde çözen kahraman olmasından inanılmaz rahatsız…

2009 yerel seçimlerinde AK Partinin bu konuyu kendilerine göre haklı ve inandırıcı gerekçelerle siyasi malzeme olarak kullanacak olma düşünceleri bile tüylerini diken diken ediyor.

Bu nedenle kendince farklı bir strateji geliştirerek, çözümü sağlayan iplerin kendisinde olduğunu hissettirecek havada konuşuyor Tüzmen’ le…

Şaman’ ın öne sürdüğü koşullarla vakit geçirmeyeceğini, Danıştay kararının ardından eli rahatlamış olarak düzenli çöp alanı konusunda kazmayı vuracağını söylüyor…

Tüzmen Mersin’deki kayıkçı kavgasının içine düşmüş olmanın şaşkınlığıyla dinliyor…

Çevre Bakanı Eroğlu ile Özcan’ ı telefonda görüştürüyor…

Sonunda bir yıllık geçici süreyle düzenli depolama yapılmasına, bu zaman içinde MTSO’ nun önerdiği bertaraf tesisiyle ilgili ihale hazırlıklarının tamamlanmasına yeşil ışık yakıyor Bakanlık…

Tüzmen 22 Temmuz seçimlerinde verdiği “çöp sorununu 6 ay içinde çözerim” sözünün yerine getirilmesinden memnun…

Özcan yaklaşmakta olan yerel seçimlerden önce Toroslar bölgesindeki çöpleri yeni bir alana taşımaktan mutlu…

Peki ya Mersin…

Bertaraf tesisi kurulmadığı takdirde beş yıl içinde dolacak ve Toroslar’ dan beter olacak, rüzgarlar nedeniyle kentin havasını, meydana gelecek sızmalarla da yer altı sularını tehdit edecek potansiyel tehlikenin yer değiştirme heyecanıyla kıpır kıpır…

İşin iç yüzünden habersiz gazetelerin ” Çöp sorunu çözüldü” manşetlerini şaşkınlıkla izliyorum…

Gerçekten çözüldü mü Mersin’in bu önemli sorunu?

Yoksa durum Toroslar’ daki  canavarın yeni alana taşınmasından ibaret mi?

Alt birim belediyeler ön ayıklama terminalleri kurmadığı sürece, sanayi için oldukça değerli plastik, cam, kağıt, karton gibi ürünler ayrıştırılmadan çöpü olduğu gibi dökecek olduktan sonra her Allahın günü bir milyon kilo atık üreten Mersin bugün Toroslarda yaşanan sorunların daha beterini iki yıl sonra yaşamaya başlar…

Canavar bir yerden bir yere sürülerek yok edilmez..

Aksine o geçici çözümlerle ömrü uzatılarak daha tehlikeli hale getirilir…

Bizden söylemesi…

 

abdullahayan@gmail.com

Baykal’ ın çıkışı…

Baykal’ ın çıkışı…

Başına saksı mı düştü, ucuzluğuna sapmadan,

Ne olduysa oldu, ister kazadan sonra şoka girmiş olsun, ister başına tuğla düştükten sonra ayılmış, eğer Baykal gibi düne kadar şahin söylemler uğruna doğu ve güneydoğuyu siyaseten kaybetmeyi göze alan bir politikacı çözüm adına bir şeyler söylüyorsa ciddiye almak, önerileri yapıcı anlamda değerlendirmek gerekiyor…

Varsın bazı şom ağızlılar Baykal’ın bu çıkışını yapılacak yerel yönetim seçimlerine bağlasınlar…

Hiç önemli değil.

Geçmişten bugüne uzun zamandır ne demiştik?

“Eleştiriyorsun, iyi güzel de yapıyorsun hatta..

Ama eleştirmekten öte senin çözüm önerin ne?

Partiyi güneydoğu da batırmış bu politikalar, Diyarbakır’da oylar %2 nin altına düşmüş…

Bu durumda Onur Öymen ve akıl verenleri dışındakilere, bölgeyi iyi tanıyanlara hain gözüyle bakmaktan öte ne yaptın?”

Şimdi deyim yerindeyse ayakları suya değmiş Baykal’ ın…

Aslında bir zamanlar kendisinin en yakınında duran ve son seçimlerle parlamento dışına itilen bazı siyasi aktörler yeni açılımın ayak seslerini veriyorlardı özel görüşmelerimizde…

Baykal’ı 22 Nisan sürecinde yanıltan ve hatalı stratejilere sürükleyen akıl hocalarının üst üste gelen hezimetlerin ardından artık gerilemekte olduğunu, yeni bir şeyler söyleme zamanının geldiğini genel başkanın da planlamaya başladığını ifade ediyorlardı.

Onlar öyle düşünüyorlardı ama Baykal’ın son haftaya kadar süren tutumu bu fısıldananları yalanlar türdendi…

“F-16 ları kuzey Irak üzerinde öyle bir uçuralım ki, binalar sarsılsın, camlar kırılsın…” çığlıklarını atanların yazılarını Meclis kürsüsünden okuyacak kadar şahinleşmişti CHP genel başkanı…

“Kuzey Irak’a ambargo uygulayalım, Barzani’ yi teslim alalım” noktasından, “ticareti artıralım, ilişkileri geliştirelim, tüm bölgeye Kürtçe yayınlar yapalım, ilgi çeken dizileri Kürtçe, Arapça yayınlayalım” aşamasına bir hafta içinde getiren hangi rüzgardır?

Örneğin ulusalcı cephenin en hızlısı, en şahinden daha şahin Onur Öymen ne düşünüyordur, şimdi çıkıp ne söyleyecektir acaba…

1990 larda genel sekreterliğini yaptığı SHP’ nin, sonrasında 1999’ daki CHP nin bölgeye ve kürt sorununa yönelik raporlarından, açılımlarından bugünkü statükonun da gerisine düşen bir çizgiye nasıl gelinir, nedir bu politik zikzakların nedeni diye sorguluyoruz uzun zamandır.

Aslında perde arkasında anlatılanlar, “germeye devam edin, ipler koptuğu anda iktidar sizin olacak” diyenlerin dümenine geçen Öymen gibilerin yol haritalarına güvenen Baykal’ın rotayı kaybettiğini görmek için falcı olmaya gerek yoktu.

Eğer son dile getirdiği önerilerde samimi ise, son ana kadar şahin politikaları sürdürmekte ısrar ettiği politikalardan gerçekten vazgeçip barışçıl söylemlerin arkasında duracaksa, bu yalnızca kendisinin ve CHP’ nin değil, Türkiye’nin tarihsel kazanımının başlangıcı olur.

Keşke Kıbrıs, Ermenistan konularında da benzer projeler önerse, kaos yerine çözüm ortaya koysa…

Dünyanın en büyük 17. ekonomisine sahip, zenginliğe doğru koşan küresel ticaretin en büyük aktörlerinden biri olmaya aday, 75 milyonluk ülkenin ağabeylik misyonuyla Kürtlere, Rumlara, Ermenilere yeni bir anlayışla yaklaşılacağını görse…

Yıllardır “Türkiye korkmamalı, ağabeylik yapmalı, komşularıyla ticaretini geliştirmeli, öncülük rehberlik etmeli” diyorduk…

“Dev bir ülke nasıl olur da 400 bin Rum nüfusa sahip güney Kıbrıs’ la ciddi düşmanmış gibi didişir, koca geminin yedeğine sandal olarak alacağına, potansiyel tehlike görür” diye soruyoruz yıllardır…

“Savaş tamtamlarının çalındığı bir ülkede, bir muhalefet liderinin ucuz popülizme kendini kaptırmadan, elle tutulur, somut öneriler getiriyor olmasını alkışlamamız gerek. “ diyor kendisini ülkenin amiral gemisi olarak nitelendiren Hürriyet’in yazarı….

Söylediklerine yürekten katılmamak, desteklememek kimin haddine…

Ama insan yine de sormadan edemiyor…

“Tamam da kardeşim, o savaş tamtamlarını çalan kimdi acaba?”

Sorunun yanıtını bilenler bu pişkinliklere şaşırabilir ama kimin umurunda…

Aynı gazetenin bir başka yazarı aynı gün Baykal’ın “kavga dövüş yerine, dostluk kuralım” sözlerini ne kadar önemli bulduğunu ifade ederek öne çıkarıyor…

Sanki kavga, dövüş çıkaranlar başka gezegende yaşıyorlarmış tavrı bu ve insanın bir haftalık hafıza gücüyle bile dalga geçen, isyan ettiren tutum karşısında isyan etmemek için, sabırla yoğrulmuş yürek gerekiyor…

Bakın son açılımında sağduyulu herkesin yürekten destekleyeceği, hangi görüşleri dile getiriyor Baykal:

“Günübirlik de değil, 10, 20, 30 yıl sonrasına yönelik planlama içinde yapmalı…

Ortaköy kapısını hemen aç, niye açmıyorsun? Habur da kalsın.

Ekonomik karşılıklı bağımlılık artsın. Bu komşular arası iyi bir olaydır.

Sadece kapı ile değil, yollar birbirine bağlansın, barajlar yapılsın, yatırımlar artsın.

İlişki çeşitlensin… Eğer bölgede yanlış kararlar sonucu bir dışlanmışlık duygusu varsa, bu insanlar da görüyor ki, bölgenin dışına çıkıldığında böyle bir şey yok. Evleniyoruz, komşu oluyoruz, iş yapıyoruz… Ama bunlara rağmen bölücü terör olacaktır. Bununla beraber yaşayacağız.."

Baykal, "Eve Dönüş Yasası" nın da iyi hazırlanmadığı için sonuç vermediğini söyleyerek "daha kapsamlı yaklaşım"dan söz ediyor…

Elbette ciddiye alınacak, üzerinde çalışılacak, içi doldurulup, hayata geçirilecek barıştan yana kutsallığa varan önemde öneriler bunlar.

Bizim açımızdan söylenenler önemli, söyleyenin kimliği, geçmişi değil…

Yeter ki, yaklaşmakta olan yerel seçimlere, daha da önemlisi çok yakında düzenlenecek kongreye yönelik bir hamle, geçici bir strateji olarak kalmasın…

Statükoyu savunan güçlerin önemli bir temsilcisinin bu aşamaya gelmesi her şeyden daha önemli…

Bu açılımın sürmesi, eve dönüş yasasının uygulanabilir hale getirilmesi, hatta hiçbir terör eylemine bulaşmamış gençlerin nerede olurlarsa olsunlar bir an önce yuvalarına dönmeleri için herkes üzerine düşeni yapmalı…

Günü birlik siyaset yapan, sürekli kavga eden bir parti genel başkanından, yıllar sonra bile saygıyla anılacak kalıcı liderliğe adaydır Baykal son açılımla…

Başarıp başarmamak kendi ellerinde olan bir tarihi dönüşüm kapısının eşiğinde duruyor…

Geçip geçmediğini zaman gösterecek…

Akdeniz oyunları.. Dinler savaşı masalı…

Akdeniz oyunları.. Dinler savaşı masalı…

2013 Akdeniz oyunlarının Yunanistan’a kaptırılmasından sonra konu benim için kapanmıştı…

Sevgili Selman Özipek’in Haberci gazetesinde dile getirdiği “oyunların dinler arası çekişmeye kurban gittiği” iddiasının gerçeklerden ne kadar uzak durduğunu çıkıp anlatmaya bile mecalim yoktu…

Ta ki, Macit Özcan oyunların kaptırılmasını başka bahane kalmamış gibi, Özipek’in dile getirdiklerine benzer bahanelere bağlayıncaya kadar…

2013 Akdeniz oyunlarının neden kaybedildiği konusunda Özipek’ in iddia ettiği gerekçelerin aynısını Büyükşehir Belediye Başkanı Macit Özcan’ dan duyunca gerçekleri kamuoyuna anlatmak boynumuzun borcu oldu.

Olup biteni Mersin kamuoyu bilmeli ki, birileri olası bir başarıyı kendi hanelerine dahil edip, başarısızlığı başkalarına fatura etmesinler…

Selman Özipek, Akdeniz Oyunları oylamasında Mersin’in daha ilk turda elenmesinin ardından köşesinde şunları yazdı:

Akdeniz Olimpiyatları seçimleri açıkça ortaya koymuştur, Yunan Lobisi boş durmadı, rüşvet skandallarıyla ve Hıristiyan oylarıyla Akdeniz Olimpiyatları’nı evine götürdü…”

Sonuçların açıklandığı ilk anda Akdeniz oyunları ile ilgili yapılanmayı ve oylamanın nasıl yapıldığını tam olarak bilmeyen Özipek’ in biraz da duygusallıkla dile getirdiği görüşleri anlayışla karşılamak mümkün…

Ama oylama ardından medyaya konuşan Büyükşehir Belediye Başkanı Macit Özcan’ ın, gerçekleri en ince detayına kadar bilmesine rağmen "2013 Akdeniz Oyunları" adaylığı oylamasında, ‘Hıristiyanlar ile Müslümanların karşı karşıya geldiği’, seçimlerin Hıristiyanlarla Müslüman ülkeler arasında bir seçime dönüştüğü” iddiaları karşısında işin rengi değişiyor.

Çoğu üyenin farklı kaygılarla –kimi ‘tamamen duygusal bazı nedenlerle’ oy kullandığı bir platformu Özcan’ ın –üstelik tüm yapısını en ince detayına kadar bilme sorumluluğundayken- deyim yerindeyse medeniyetlerin çatıştığı bir arena iddiasıyla suçlaması en hafif deyimiyle insafsızlıktır.

Özcan’ın görüşleri gerçeklerden çok, sınıfta kalan başarısız öğrencinin “bu öğretmen zaten bana takmış” mazeretini anımsatıyor…

Akdeniz oyunlarını düzenleyecek kent, her uluslararası etkinlikte olduğu gibi,  çok karmaşık çıkar ilişkilerinin de söz konusu olduğu oylamalar sonunda belirleniyor…

Burada talip olan kentin alt yapı olarak hazır olması, tesisler konusunda delegeleri ikna etmesi gerekli ama yeterli değil…

Yeterlilik için delegesi bulunan her ülkeye önceden birebir markaj uygulayacak, tüm ülke delegelerinin dilinden, derdinden anlayan, bazen örtülü ödenek benzeri bütçelerle tezgah altı çalışacak bir güçlü lobiye sahip olmanız ve o lobide yer alanların her ülke bazında farklı ikna yöntemleri geliştirmesi gerekiyor…

Tüm bunları bir yana bırakıp, aylarca tek başına o ülke senin bu ülke benim dolaşmak ve aslında kaçınılmaz kader olarak karşısına çıkan sonucu Hıristiyan-Müslüman çekişmesine dayandırmak Özcan’ı kişisel bakımdan tatmin etse de, gerçekleri bilmek durumunda olan Mersin kamuoyuna çok şey ifade etmiyor…

Bakın neden!…

Akdeniz oyunlarının nerede düzenleneceğine Akdeniz’de kıyısı olan ülkelerden oluşan 75 temsilcinin oylarıyla karar veriliyor…

Türkiye, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kıbrıs Rum Kesimi, Hırvatistan, Slovenya, İspanya, Fransa, Yunanistan, İtalya, Malta, Monaco, San Marino, Sırbistan-Karadağ, Cezayir, Mısır, Libya, Fas, Tunus, Lübnan, Suriye gibi ülkeler ilk aklıma gelenler…

Gerçekleri yansıtmasa da, bir an için Müslüman-Hıristiyan çekişmesini doğru kabul edelim… Bu durumda oylamaya katılan ülkelerin dokuzu, dolayısıyla kullanılan 73 oyun 27’si Müslüman ülkelere ait olmuyor mu?

Peki Mersin kaç oy almış? 13…

Bu 13 oyun içinden Türkiye’ nin üç oyunu düşersek geriye üç ülkenin oyları kalıyor…

Zaten yenilgiyi Hıristiyanlara yükleyen Özcan’ da, Mersin’i arap ülkeleri içinden yalnızca Fas, Tunus ve Suriye’nin desteklediğini aynı demecin içinde ikrar ediyor…

Peki yarış Müslümanlarla, Hıristiyanlar arasında geçtiyse Lübnan, Mısır, Libya, Cezayir hatta bizi bizden fazla seven Bosna-Hersek’ in oyları nerede?

Uluslararası arenadaki gün gibi açık başarısızlığı dinler arası çatışmaya dayandırma becerisini gösterenlerin Akdeniz oyunlarının geçmişi ile ilgili bilgiden de yoksun oldukları anlaşılıyor…

1951 den beri 15 kez düzenlenen oyunların yedisi Müslüman ülkelerde (1951 Mısır, 1959 Lübnan, 1967 Tunus, 1971 İzmir, 1975 Cezayir, 1983 Fas, 1987 Suriye, 2001 Tunus) düzenlendiği ortadayken, bu “Hıristiyanlar bize oy vermez” mazeretlerine kim inanır?

Birilerinin dinlerarası çatışma komplo teorilerine ve şimdiden ipe un serme gayretlerine inat, Mersin 2017 Akdeniz oyunlarına ev sahipliği yapacaktır…

Yeter ki, lobiciliği iki üç kişiyle yapılan gezilerden ibaret sananların “destek sözü aldık, oyunlar Mersin’e geliyor” havasını estirip, bunun ardından kaçınılmaz başarısızlığı “Hıristiyan-Müslüman ayrımcılığı” bahanelerine fatura etme kolaycılığına düşmeyelim…

Mersin’in seçilmiş ‘karar vericileri’  öncelikle bu her başarısızlığı bir takım dış güçlere, etkenlere dayandırma alışkanlıklarından kurtulmalı…

En önemli görev ise o seçilmişleri belirleyenlere, yani bizlere, hepimize düşüyor…

Günü geldiğinde, tüm kurumlarımızın başına vizyon sahibi, ufku geniş, dünyayı algılayan, gelişmeleri okuyabilen birikimli insanları seçme becerisini gösterebilmeliyiz.

Akdeniz oyunlarını bu kente kazandırmaktan öte Mersin’i dünya kenti yapmanın ilk ve temel koşulu budur, unutmayalım…

 

abdullahayan@gmail.com

Barzani’ nin ortakları!…

Barzani’ nin ortakları!…

Ne zaman Türkiye gerilse, iflas etmiş, defalarca çürütülmüş, buruşturulup çöp kutusuna atılmış bir senaryoyu birileri bıkmadan usanmadan yeniymiş gibi ısıtıp masaya getiriyorlar yeniden.

Mahmut Arslan’la ilgili iddialar da bu türden…

Kendisi yalanlamaktan bıktı ama birileri medyaya taşımaktan bıkmadılar…

Haberleri yapanlar hakkında kaç kez mahkemeye gitti…

Kaç davayı kazandı?

Eminim kendisi bile unutmuştur sayılarını…

Ama birileri bıkmıyor…

Belden aşağı vurmak hüner ya…,

Anadolu’dan çıkan, İstanbul dukalığına kafa tutan bir Anadolu kaplanı, üstelik haddini bilmeden uluslar arası güçlerin oyun alanı olan sigara pazarına girip,  birilerine rakip oldu ya, hadi el birliğiyle asalım kendisini…

Aslında zarar verilen Mahmut Arslan değil, Mersin ekonomisi…

Bugün Arslan’ ın şirketleri yarattıkları binlerce kişilik istihdam bir yana ödedikleri vergilerle Mersin’i ülke sıralamasında yukarılarda tutuyor, o vergi sıralaması sayesinde bu kentin Büyükşehir Belediyesi, il özel idaresi merkezi idareden daha fazla pay alıyor…

Arslan ortağı olduğu şirketleri İstanbul’a taşısa ne bu tür haksız ve yargısız infazlarla karşılaşır ne de, hak etmediği saçma suçlamaları göğüslemek zorunda kalırdı…

Ama o zoru seçti…

Kendisini yıldırıp bu kentten kaçırmak isteyenlere inat Mersin’de büyümeyi tercih etti…

Grubun KDV+ÖTV adı altında yıllık ödediği vergiler 800 trilyonu aşarken uğradığı saldırıların önüne geçmesi, göğüslerini siper etmesi gereken bazı kurumların tutumunu anlamakta zorlanıyorum açıkçası…

Daha önce de Mersin serbest bölgesine yönelik oyunlar sahneye kondu…

Akıl almaz yasaklamalar, gizli saklı uygulamalarla Türkiye’nin göz bebeği olacak bir kenti iş alanı olarak seçme gafletine düşmüş yabancı yatırımcılar bir şekilde yıldırıldı, kaçırıldı…

O faturaları işsizlik ve yoksullukla ödemek zorunda kalan Mersin yaşananlardan hiç ders çıkarmamış gibi sahneye konulmak istenen aynı oyunun son versiyonuna sahne oluyor.

MTSO Başkanı Kadri Şaman gelişmelere en sert biçimde tepki göstereceğine, savunmaya geçiyor ve yaptıkları araştırmalar sonunda Mersin’de Barzani’ nin sahibi ve ortağı olan şirket kayıtlarına rastlanmadığını açıklıyor…

Cadı kazanlarının kaynatıldığı bir günde tüm zorluklarına rağmen başa bela soruları yöneltelim ve üzerinde hep beraber düşünelim o zaman:

-Yasal çerçevede kurulmuş şirketlerin ortaklarının kimliğini soruşturma, araştırma yetkisi ne zamandan beri ülkenin güvenlik birimlerinden, istihbarat örgütlerinden alınıp odalara verildi?

-Şirketlerin kuruluşu, ortakların taşıması gereken özellikler Ticaret Kanunuyla belirlenmişken ve bu ülkede suç işlemeleri halinde yakalayıp yargıya teslim edecek kurumlar ortada iken, durumdan vazife çıkarma gayretkeşliği kime ne kazandırır?

-Bir şirketin ortaklarını merak eden, resmi sıfatı olan Ticaret Sicil Gazetesini karıştırır ve öğrenmesi gereken bilgileri oradan alır. Söylediklerimiz muhalefet partilerinin sözcüleri, sorumluları için de geçerli…

Örneğin Barzani’nin Mersin’de firması olduğunu merak eden partilerin genel başkan yardımcıları Türkiye Büyük millet Meclisi başkanlığına önerge vereceklerine, Ticaret Sicil gazetesine göz atsalar o çok merak ettikleri soruların yanıtlarını alacaklar…

Tabii gerçekten merak ediyorlarsa, gerçekten dertleri üzüm yemekse…

Ve son can alıcı soru…

Eğer Barzani ve yakınları yasal çerçevede bu ülkede şirket kurmak istiyor, iş yapmak, gayri menkul almak istiyorlarsa bunu engelleyen bilmediğimiz gizli bir yasa mı var?

Küreselleşme çağında ve paranın dilinin, dininin, etnik kökeninin anlamını yitirdiği bir ortamda bugün dünya üzerinde her gün 20 trilyon dolar para turlayıp duruyor.

Bu para dünyanın herhangi bir ülkesinde konaklayabiliyor, dilediği biçimde şekilleniyor, şirketleşiyor ve sabah bir yerde uyanıp, akşam başka bir yerde mola veriyor…

Bu gerçekleri bilmez görünen birilerinin Barzani hakkında başlattıkları sürek avını gören hangi yabancı Mersin’e gelip yatırım yapar?

Kalkınma ajansları kurup, yabancı yatırımcı bulma umuduyla yıllardır çalmadık kapı, denenmedik model bırakmayan odalarımızın yaşadığı hüsranın nedenlerini aslında şu son üç günde yaşananlar o kadar güzel anlatıyor ki, başka söze gerek kalmıyor…

Kendi dar kalıplarına hapsolanlar, her zaman ki gibi rekabete açık yarışa gireceklerine en kolay ama en acımasız ve kente en zarar verecek yolu seçiyorlar…

Arslan ve benzerleri gibi çıtayı yükseltenleri asmak…

Sonra nasılsa oturur el birliğiyle ağlarız timsah göz yaşlarıyla….