İran’ın Euro macerası…

 

Son yıllarda orta doğuda ABD’ ye kafa tutan tek güç haline gelen İran’ın, bardağı taşıran denemesi bundan böyle ticaretini dolar yerine Euro ile yapacağı açıklaması…

ABD her türlü hakareti sineye çeker, şakayı kaldırır ama iş parasıyla oynamaya geldiğinde durum değişir…

Bunun son yıllardaki unutulmaz örneği Saddam’ ın başına gelenler…

Pentagon şahinlerine göre Irak’ın üzerine kitle imha silahları nedeniyle gidildiği iddia edilse de dünyada genel kabul gören gerçek neden ülkenin sahip olduğu büyük petrol rezervi idi.

Gerçekten de Irak dünya petrolünün bilinen %10’ u yanında, henüz belirlenmemiş çok daha fazla rezerve sahip olduğu tahmin edilen ülkesiydi…

Bir zamanlar Washington’daki gücün denetimindeki Saddam, İran savaşının sona ermesinden sonra adım adım kontrolden çıktı.

Bardağı taşıran damla ise petrolü artık dolar yerine Euro ve benzeri para cinsleriyle satma arayışları oldu…

Düşüncesini hayata geçirmeye kalkışması hayatına mal olan bir denemeydi bu…

Elbette 70 milyon nüfuslu İran, Irak değil…

Daha da önemlisi, Irak denemesi ABD’ye sanılandan çok daha fazlaya mal oldu…

Aslında ABD’ nin dolarına dokunmaya kalkanı yakması yeni bir şey değil…

1930 lara kadar ekonomik anlamda da dünyanın hakim gücü İngiltere idi…

Ülkenin parası sterlinin de karşılığı altın olarak ülkenin kasalarında saklanıyordu…

Altın gibi saklanması, taşınması zor bir materyal yerine tüm dünya ülkeleri karşılığı sterlinle ölçülen kağıt para basıyor, İngiltere de dünyada dolaşan sterlinlerin karşılığında Merkez Bankasında altın tutuyordu…

Bir başka deyimle ABD hariç dünya ülkeleri para basarken karşılığını Merkez Bankalarında sterlin olarak tutarlardı, İngiltere de sterlinlerin karşılığında altın…

1932 de bu sistem görünürde çok basit bir nedenle bir gecede çöküverdi.

1931 yılı sonunda ihracatı 52 milyar franktan 20 milyar franka düşen ve neredeyse iflas etme noktasına gelen Fransa, ani bir kararla kasalarındaki sterlinleri İngiltere’ye verip karşılığı olan altınları istemeye kalktı.

Ne var ki, 1929 da ABD’ de başlayan büyük bunalımın dünyayı yakması nedeniyle kendisi de tükenmekte olan İngiltere’nin Fransa’nın talebini karşılayacak altını yoktu…

Komşusunun getirdiği sterlinlerin karşılığında altın vereceklerine, oyundan sıkıldıklarını, altın alım satım standardından toptan vazgeçtiklerini ilan ettiler.

İngiltere vazgeçince, diğer ülkeler de İngiltere’yi izlediler.

ABD hariç…

Her 20 dolara karşı kasasında bir ons altın tutan ABD iki yıl daha dayandı.

Ancak 1929 bunalımının yarattığı kaos bir türlü aşılamıyor, piyasalar para darlığı nedeniyle bir türlü rahatlamıyordu…

1934 te Roosevelt o güne kadar sürdürülen klasik altın uygulamasının sona erdirildiğini, artık yeni oyun kurallarının geçerli olacağını açıkladı…

Buna göre öyle kafası bozulan herkesin dolarları getirmesi halinde altın verilmesi sona ermişti.

Bundan böyle Amerikalılar kağıt dolarlarını altınla değiştiremeyeceklerdi. Dahası, ne kendi ülkelerinde, ne de yurt dışında artık altın sahibi olamayacaklardı.

ABD yine de dolara güvenen ülkelerin umudunu boşa çıkarmadı…

Evet Amerikalıların artık altın sahibi olmaları ve dolar karşısında altın istemeleri bitmişti ama ülkeler için geçerli değildi bu kural..

Hangi ülke ne zaman isterse dolarları getirdiği anda karşılığında ABD Merkez Bankasından altın alabilecekti…

Ancak geçmişten tek farkla…

O güne kadar 20 dolar karşısında bir ons altın vereceği hesaplanan ABD 35 dolara bir ons altın vereceğini açıkladı…

Bu bal gibi %75 lik devalüasyondu ama, o kadarlık kusur kadı kızında da bulunurdu…

Hiç yoktan iyidir diye düşündü dünya ve tüm ülkeler 2. dünya savaşının sonuna kadar sürecek mutluluk zincirinin halkasını boyunlarına taktılar…

Zaten yapacak fazla şey de yoktu çoğu ülke için…

Örneğin bir francala almak için fırına bir el arabası parayla giden Almanlar için altın/dolar oyunu o kadar anlamsızdı ki…

Sonuçta, Avrupa’nın en güçlü sanılan ülkeleri mali bunalımlardan kurtulma, birbirlerinin madenlerine, varlıklarına sahip olma umuduyla birbirlerine saldırdılar…

2. dünya savaşında 60 milyon insan öldü…

Savaşın sonunda mağlup Almanya bir yana galip İngiltere ve Fransa da da taş üstünde taş kalmadı…

1930 ile 1945 yılları arasında ihracat yapmak için tek silah olarak paralarının değerini sürekli düşüren ülkelere rağmen küresel ticaret büyüyeceğine %63 küçüldü…

Ürün fiyatları da yarı yarıya değer kaybetti…

Tüm dünya ülkeleri savaşın sonunda sıfırı tüketmişti…

ABD hariç…

Kağıtları yeniden dağıtma, oyunu kendi kurallarına göre belirleme yetisi de onların elindeydi…

Öyle yaptılar…

1944 Haziran’ında ABD’nin New Hampshire Eyaletinin Bretton Woods isimli kasabasında 44 ülkeden delegelerin katıldığı bir toplantı düzenlendi.
Savaş henüz bitmemişti ama aylar süren toplantılar sonunda içlerinde Türkiye’ nin de yer aldığı 29 ülke, yeni uluslar arası para sistemini ve onu kollayacak uluslar arası örgütü, yani Uluslararası Para Fonu, IMF’ yi kurmayı kabul ettiler.

ABD bastığı dolarların karşılığını yine altın olarak tutmayı garanti ediyordu.

Kişiler ve kurumlar olmasa da, ülke Merkez Bankaları verdikleri her 35 doların karşılığında bir ons altın alabilecekleri umuduyla oyunu 1960 lara kadar sürdürdüler…

Ta ki, Fransa’nın kibirli başkanı De Gaulle bir gün sıkılana kadar…

ABD’ nin dolarıyla oynamaya kalkan Fransa’ nın Napolyon’dan sonraki en güçlü lideri de olsa başına neler geldiğini bir sonraki yazıda anlatmaya devam ederiz…

Yarın öbür gün İran veya ahmedinecad’ın başına bir şey gelirse bu da nereden çıktı diye merak edenlerin sorularına çok daha önceden yanıt olsun diye…

Bir zamanlar gazeteler, gazeteciler…

Bir zamanlar gazeteler, gazeteciler…

Gazetelerin ilk kez Turgut Özal döneminde teşviklerle, ucuz faizli kredilerle kafaya alınmaya çalışıldığı iddiası kamuoyunda yaygın bir kanaattir.

Bir yanıyla da doğrudur da…

Özellikle 1987 den başlayarak, ANAP zorlanmaya başladıkça, Özal’ın medya ilgisi artmıştır.

12 Eylül darbecilerinin 2,5 siyasi parti ile ülkeyi yönetme hedefine benzer biçimde, Özal’ın güçlü, teknolojik ve fiziki mekan bakımından gelişmiş dünyaya ayak uyduran 2,5 gazete yaratma arayışlarını göz ardı etmek mümkün değildir.

Türkiye’yi dünyayla entegre etmeyi hedefleyen Özal’ın en büyük yanılgılarından birinin medya konusundaki bu anlayıştan kaynaklandığı ve sürecin zaman içinde kartelleşmeyi getirdiği tartışılmaz biçimde ortaya çıkmıştır.

Medya patronlarına bankaların peşkeş çekilmesi, ödenmeyecek boyutlara ulaşan kredilerle o gün için geri dönüşü olanaksız yatırımlarla daha baştan zora sokulduğu gerçeği çok konuşulur da, Özal’a kadar devlete midesinden bağlı basının asıl hortumlarının 24 Ocak kararlarıyla kesildiği nedense göz ardı edilir…

Peki 24 Ocak gününe kadar devlet basını nasıl beslemiştir?

Ne olmuştur da, o güne kadar kamuoyunun bilmediği destekler bir gecede ortadan kalkmıştır?

Türkiye Cumhuriyet tarihi boyunca kağıt sıkıntısı çekilen bir ülkedir.

1936 yılında üretime başlayan İzmit SEKA fabrikası matbaaların ihtiyaç duyduğu kağıdı tam anlamıyla karşılamaktan uzak olduğu için, ucuz dövizle ithalat aynı kuruluş eliyle yapılmış ve gazetelere kağıt 1980 yılına kadar dünya fiyatlarının altında verilmiştir.

Karaborsa dolar fiyatlarına bağlı olarak kağıt fiyatları zaman zaman, karaborsada devletten alınan değerin on katına çıkmıştır.

Matbaada basılan gazetenin miktarı, sayfa adedi gibi özellikleri nedeniyle ihtiyaç duyduğu kağıt miktarını devlet belirlemiş, kendisine yakın gazetelere bol tahsis verirken, muhalifleri susturmanın en kestirme yolunu böylece bulmuştur.

Göstermelik basılan birkaç yüz gazeteye dayanarak, devletten kamyonlar dolusu kağıdı almak, bugünkü resmi ilanları paylaşmaya benzer yöntemlerle gerçekleşiyordu.

İllerde Valiliklere bağlı komisyonların verdiği belgeler, Ankara’da başbakanlığa bağlı genel müdürlükçe onaylanıyor, o tahsis permileriyle SEKA’ nın kapısına dayanılıyordu.

Medya açısından, 1950’ ler top top kağıtların daha kamyonun üstüne yüklendiği anda birkaç katına satıldığı, devlet eliyle alınan tahsis belgelerini devreden iktidar yanlısı zenginlerin ortaya çıktığı bir dönem olarak tarihe geçti.

Yalnız 1950 ler mi?

1960 larda da, 70 lerde de, iktidarlar SEKA’ nın kendi üretiminin yetmediği yerde, yurt dışından ithal ettiği kağıdı maliyetinin çok altında gazete sahiplerine vermeyi silah olarak kullandılar…

Gazete patronları da bu hayli büyük rant kapısının kapanmaması için ellerinden geleni artlarına koymadılar açıkçası…

Durumu anlatacak en anlamlı vecizeyi Hürriyet’i çıkarırken Sedat Simavi dillendirmiştir:

“Bir gazete ya devlete satılır, ya halka.. Ben halka satılacak bir gazete çıkaracağım”

Kağıt tahsisi ve resmi ilan yoluyla devlete –daha doğru bir deyimle siyasi iktidarlara- mahkum gazetecilik Sedat Simavi’ nin iddiasına rağmen zaman içinde şekil değiştirerek ve çağa uygun araçlardan yararlanarak hep var oldu…

Bir zamanlar gazete kağıdı karaborsasından yolunu bulanların yerini zaman içinde bankaların için boşaltacak kadar büyüyen, televizyonculuğa da el atarak medyayı iktidarlar üzerindeki en büyük baskı aracı olarak kullananlar aldı…

En iyisi yazıyı 1950 lerde besleme basın yaratma yöntemleri devamlı tartışılan Demokrat Parti iktidarının kağıt dağıtımı konusundaki bir uygulama ile bitirmek..

Türkiye’ nin yıllar içinde aldığı mesafeyi anlamamız bakımından tartışılmaz öneme sahip,  “sıkıyönetim bildirilerini” andırır kararname yeterince fikir verecektir…

7 Şubat 1956 günü daha önce yürürlükte olan kararnameye aşağıdaki hükümler eklenir:

-Gazete ve dergiler her ayın baskı sayısını ve iade miktarıyla, oranlarını bir sonraki ay sonuna kadar Devlet Bakanlığı ile Türkiye Gazete sahipleri Sendikasına pulsuz birer beyanname ile bildirmek zorundadırlar.

-Kağıt bobinlerinin zedelenmesi vesaire nedenlerle hasar görmesi dolayısıyla gazete ve dergi baskısında kullanılamayan ve patlak adı ile satılan basılmamış   gazete   kâğıtları, tüketicilere hiçbir suret ve bahane ile kilosu 90 kuruştan yukarı fiyatla satılamaz.

-Basılmış gazete ve dergiler her ne şekilde ve suretle olursa olsun ambalaj için kullanılmak üzere satıldığı takdirde, bunların  da kilosu 100 kuruştan yukarı fiyatla satılamaz.Bir   gün   önceki nüshalar dahi   olsa, eski tarihli gazetelerle günü geçmiş dergilerin tane ile satışı yasaktır. Koleksiyon eksiğini tamamlamak isteyenlere  eski  tarihli gazete  ve  dergiler, üzerlerinde yazılı fiyatın bir mislinden fazlasına satılamaz. Bu satışlar kopyalı bir fatura ile yapılır. Satılan gazete ve dergilerin tarih ve numaralan kaydolunur ve aynı güne ait nüshalardan beş taneden fazlasını satmak yasaktır. Resmi daire ve müesseselerin  muamelât  ve  koleksiyonlarını  alâkalandıran satışlar yukarıdaki miktarla sınırlı değildir.

-Basılmamış kâğıtlarla, basılmış gazete ve dergileri kararnamenin tespit ettiği fiyattan yükseğe tüketiciye satanlar hakkında millî korunma kanunu hükümleri  dairesinde takibat yapılır.

-Gazete ve dergilerin ikinci baskı yapmaları yasaktır.

-Baskı sayıları yirmi bine kadar olan gazete ve dergiler %25, kırk bine  kadar olan gazete ve    dergiler %20 ve kırk binden yukarı olan gazete ve dergiler ise %15 ten fazla iade kabulü esasına göre baskı ve satış yapamazlar.

-Türkiye Gazete Sahipleri Sendikası, sahip ve yayıncıları veya temsilcileri üyesi olsa da olmasa da, bütün gazete ve dergilerin, günlük baskı sayılarını, bozuklarını, kabul ettikleri iade miktarlarını tespite memurdur. Sendika, her iki ayda bir veya lüzum gördükçe bu incelemeleri yapar ve yukarda işaret edilen hususları tespit ederek neticeyi bir raporla Devlet Bakanlığına bildirir. Sendikanın göstereceği lüzuma göre, kanaat verecek bütün belge ve defterlerini ibraz etmeyen gazete ve dergiye, Türkiye Kâğıt ve Selüloz Sanayi Müessesesi üretiminden kâğıt tahsis edilmez. Türkiye Gazete Sahipleri Sendikası tarafından uygun görülecek fiyatlarla ithal edilecek olan gazete kâğıdı ve gene sendika vasıtasıyla dağıtılacak mukarrer malzeme için ithal lisansları verilemez ve millî korunma kanununa aykırı hareketlerinden dolayı takibat açılır.

-Türkiye Gazete Sahipleri Sendikası Yönetim Kurulu bu vazifelerini karar hükümlerine uygun olarak ifa ile mükellef olup hilafı takdirinde millî korunma kanunu hükümlerine göre takibe uğrar.

İkinci baskının bile yasaklandığı, iade miktar oranlarının, eski tarihli gazete ve dergilerin satış fiyatlarının bile kararnamelerle belirlendiği yıllardan günümüze…

Daha da önemlisi kağıdın ortadan kalkacağı yakın geleceğe…

Nereden nereye geldi dünya…

Kağıt bobinlerinin kara borsada satıldığı yıllardan, havada uçuşan bir televizyon frekansının yüz milyonlarca dolara satıldığı bugüne…

Geçen 50 yılda yaşananların çok daha fazlasını, bazı akılların alamayacağı bir sürecin aylara sığacağı bir çağdayız

 

Sosyal demokratlar mı? Baykalzedeler mi?

Sosyal demokratlar mı? Baykalzedeler mi?

Hayır genel başkanlık yarışına giren Haluk Koç’un şu son günlerde başına gelenleri anlatacak değilim…

Bazı il binalarında çaycılarla karşılanmasındaki derin mesajı anlamayacak umutsuz vaka, düştüğü durumu görmüyorsa derdi bana mı düştü…

Aslında Baykal gitse, Koç gelse ne fark edecek?

Ya da, İsmet Paşanın torunu Gülsün Bilgehan bir zamanlar dedesinin oturduğu koltuğa geçse bir şey mi değişecek köklerinin Cumhuriyetle yaşıt olmasıyla övünen partide…

“Bizim köyde sağırlar birbirini ağırlar” misali, sipariş listesi düzenler gibi belirlenmiş delege listesiyle bir kurultaya daha hazırlanan CHP değil mevzu…

Bugün –yoğun işlerimiz nedeniyle gecikmiş te olsak- geçen hafta sonu katıldığımız bir toplantıyla ilgili izlenimlerimizi anlatalım istedik…

-Yazının girişindeki CHP ile Mersin’deki etkinliğin ne ilgisi var diye merak edenlerin, yazdıklarımızı sonuna kadar okumaları gerekecek.-

Toplantının konusu “Avrupa’da ve Türkiye’de sosyal demokrasi”…

Düzenleyen de Sosyal Demokrasi Derneği Mersin şubesi…

“Sosyal Demokrasinin Avrupalısı Türkiyelisi mi olur?” diyenlerin meraklarını gidermesine, aradaki farkı görecek kadar aydınlanmasına yardımcı olacak ip uçları da olunca daha bir anlam kazandı etkinlik…

Örneğin konuşmacılardan biri olan derneğin genel başkanı Erol Tuncer sözlerinin başında parti kurma peşinde olmadıklarını söylerken bile sosyal demokrat arayışlardan çok, kendilerini kapının önüne koyan Baykal’ dan şikayet eder gibiydi…

Oysa diğer konuşmacı Ercan Karakaş’ ın kısaca değindiği Avrupa’daki sosyal demokrat hareketin tarihsel gelişme süreci Türk işi sosyal demokrasi taklitleriyle, gerçeği arasındaki uçurumu anlatmaya yetti de arttı bile…

Avrupa’daki işçi sınıfının tırnaklarıyla kazıya kazıya, yarattığı siyasal kurumlar…

Türkiye’de ise İsmet Paşanın 1960 ların sonunda bürokratik elitin kontrolündeki bir partiye biçtiği yeni misyon…

“Hadi ortanın soluna geçiyoruz” denerek ne kadar sosyal demokrat olunabiliyorsa, o kadarlık bir mesafede başlayıp biten solculuk ya da yolculuk…

Bu nedenle dünyanın sanayi çağından bilgi çağına geçtiği günümüzde bizim aslan sosyal demokratlar ortaya çıkan yeni koşulları algılamak, ve uyum sağlamak yerine halen mevcut düzeni koruyup, kollama derdindeler…

Bu nedenle Ecevit’in 1970 lerdeki halka yönelik açılımı dışında kitlelere ulaşmak, ezilen milyonların oylarıyla iktidar olmak gibi bir arayış içinde değiller…

Bu nedenle sosyal politikaları uygulamak, yoksullara umut olmak CHP’ nin değil AK Partinin temel stratejisi haline geliyor…  

Tuncer yeni bir parti kurma derdinde olmadıklarını anlatırken bile baba yuvası gördüğü CHP’ ye bir gün dönerim duygusallığında…

Oysa Karakaş’ ın Avrupa’daki sosyal demokratlarla ilgili son dönemlere ait verdiği örnekler bile, Amerika’yı yeniden keşfetmeye çalışan bizim kendini solcu sanan siyasetçilerimize birer ders niteliğinde…

Karakaş’ı dinlerken Yunanistan’ ı düşündüm…

2007 Eylülünde yapılan seçimlere merkez sağ Karamanlis’in Yeni Demokrasi hareketi ile sosyal demokratlar ise Papandreu’ nun liderliğindeki PASOK’ la katıldılar…

Sonuçta Yeni Demokrasi hareketi %42, PASOK ise %38 oy aldı…

PASOK lideri Papandreu “ne olacak 4 puanlık fark kadı kızında da olur” pişkinliğine düşmeden ve kesin sonuçları bile beklemeden halkın önüne çıkıp şöyle dedi:

"PASOK kritik bir dönüm noktasındadır. Partimiz büyük bir mücadele verdi ama kazanamadı. Bunda bu kampanyaya katkısı olan herkesin payı ve sorumluluğu var. En başta ben olmak üzere."

Bu kadarla da kalmadı Papandreu…

22 Temmuz seçimlerinde DSP’ yi Cumhuriyet mitinglerinin ateşli militanlarını yanına almasına rağmen, AK Partinin %47 lik oyuna karşın %20 ile yetinmek zorunda kalan Baykal’ın kulaklarını çınlatırcasına istifa ederek, partinin önünü açtı…

PASOK yeni liderini nasıl seçti derseniz, onu da anlatayım…

Bundan üç hafta önce, 11 Kasım Pazar günü Yunanistan’ın dört yanına sandıklar koyuldu…

Ortaya çıkan üç aday arasında geçen bir seçim yapıldı…

Ne delege sistemi, ne azledilen teşkilatlar, ne ayak oyunları, üyelikten atılan ne de yerlerine kaydedilen binler, on binler…

PASOK’ a kayıtlı 347.991 üye ile kendisini PASOK dostu olarak gören ve sosyal demokrat bir partinin yeni liderinin belirlenmesinde benim de katkım olsun diyen 626.675 kişiden oluşan 974.666 seçmen 1491 merkezdeki sandıklarda oy kullandı…

Göçmenlerin de  "PASOK’ un dostu" olarak kaydolması halinde oy kullanabildiği genel başkanlık seçimlerinin ilk etabında adaylardan birinin yarıdan bir fazla oy alamaması halinde, en çok oyu alan adayın seçileceği ikinci tur seçimin bir hafta sonra yapılacağı açıklansa da, Papandreu rakiplerine büyük fark atarak ilk turun sonunda ipi göğüsledi…

Yunanistan’da rakibinden 4 puan daha düşük oy aldığı için istifa eden ve parti üyesi dışında sıradan vatandaşın oy kullandığı sandığa güvenen liderler…

Sosyal demokrat olduğu iddiasıyla o kulvarda gerçekten yer almak isteyenleri engelleyen Türkiye’deki CHP…

10 milyonluk Yunanistan’da 1 milyon seçmenin oyuyla genel başkanını belirleyen PASOK…

72 milyonluk Türkiye’de kendi belirlediği kurallara göre seçilen 1200 delegeyle kongre yapan partiler…

Gelişmişliğin demokratik ölçütü de böyle bir şey olsa gerek

İstihdamda 10 Mersin bir Antalya olamadı…

İstihdamda 10 Mersin bir Antalya olamadı…

Bu kenti olduğundan iyi göstermeye, gerçekleri ters yüz etmeye çalışanlar var…

AB uyum süreci doğrultusunda kurulmasına karar verilen bölgesel kalkınma ajanslarının ilkinin Hükümet kararıyla Adana-Mersin’i kapsayacak biçimde Adana’da oluşturulmasından bile kendilerine pay çıkaracak kadar pişkinler…

Kendi ifadeleriyle Ajans onların Mersin’de yaptıkları başarılı çalışmaların ürünü ve birikimi sonucu kurulmuştu, üstelik sihirli değnek gibi tanımladıkları oluşum dokunduğu tüm sorunları anında çözecekti…

Aslında yaptıkları yeni bir şey değil…

Yıllardır avutuyorlar bizi…

Kalkınma ajanslarıyla, kent konseyleriyle, iş konseyleriyle, palavradan güçbirlikleriyle avutuyorlar..

Ama nedense o söyledikleri refaha bir türlü erişemiyor, vaat ettikleri güzel günlere erişemiyor Mersin…

Masum eleştirilerimizi çok basit söylemlerle, anlayacakları dilden ifade etmeye çabalıyoruz uzun zamandır.

Örneğin bu kentteki diyalog kopukluğundan, kurumlar arası çekişme ve dağınıklıktan şikayet ediyoruz, “toparlandık” diyorlar…

Kurumların ortak hareket etmesinin yararlarından söz ediyoruz, “biz zaten birlikteyiz” diye yanıtlıyorlar.

Tüm iyimser söylemlerine rağmen, umut diye pompaladıkları güzellikler kendilerinden başkasına ulaşamıyor, özellikle de kente yansımıyor nedense…

Daha vahimi ise gördükleri hayallerle kendilerini kandırmaları, Mersin’in iyiye gittiğini gerçek sanmaları, inanmaları…

Sarıldıkları tek kürekle akıntıya kürek çekerken, Anamur’dan Tarsus’a kadar tüm İL onlarla birlikte yol alıyor, hedefe koşuyor zannediyorlar…-Oysa Anamur’un, Tarsus’un haberinin olmaması bir yana, kimsenin umurunda bile değiller.-

Zoraki topladıkları kaynakları har vurup harman savurmaları, Türkiye bir yana, dünyanın dört bucağında bizim paralarımızla cirit atmaları yetmezmiş gibi, fazlasıyla karşılığını aldıkları çabalarının lütuf olduğunu, bize iyilik ettiklerini iddia edecek kadar da saygısızlar üstelik.

Oysa ortaya çıkan veriler ışığında her gün biraz daha inanıyoruz ki bu kentin sorunlarının aşılmasında öncelikli tek koşul var: “bu kenti kurtaracağını iddia eden kurtarıcılardan kurtulmak”

323 km uzunluğunda sahilimiz, bakir koylarımız, yat limanlarımız, doğu Akdeniz’in en önemli noktasında en geniş, en derin, en büyük limanımız var…

Mersin-Adana arasında ülkenin en büyük sanayi vahasına sahibiz…

Tarımda, sanayide, turizmde, dış ticarette her türlü patlamaya hazır potansiyeli barındırıyoruz içimizde…

Demir ve deniz yollarına, tüm ülkeyle bağlantımızı sağlayan otobanlara, yanı başımızda yer alan hava alanına da sahibiz üstelik…

Ama bir türlü bu büyük potansiyeli harekete geçirecek dönüşümü sağlayacak adım atılamıyor nedense…

Eleştirdiğimiz vakit bizi karamsarlıkla suçlayanlara en güzel cevabı rakamlar veriyor ama kıt kaynaklarımızı boş sözlerle tüketenler, bu verileri değerlendirmekten, yorumlamaktan, gereğini yapmaktan uzaklar…

Oysa gerçekten birilerinin şişirdiğinin, fena halde bizi işlettiğinin aksine Mersin ağlanacak halde…

Son açıklanan Devlet İstatistik Kurumunun yayınladığı verilere göre bu kent Türkiye’ nin en fazla işsizine sahip…

Ama bir takım kurumların maaşlı kurtarıcıları televizyon ekranlarında, köşe yazarlarının köşelerinde dolanıp, ne kadar sağlıklı olduğumuz hakkında palavralar savuruyorlar dört yana…

Onları dinledikçe eski bir dizideki unutulmaz replik geliyor aklıma…

Etrafını kuşatan yoğun kalabalıktan bunalan genç isyanını dile getiriyordu:

“Bu kadar fazla sevenim var da neden mutsuzum?”

İster istemez sormadan edemiyor insan:

“Mersin sizin  anlattığınız kadar iyi durumdaysa, neden bu kadar kan kaybediyor, neden rakamlar bu kadar kötü?”

Ne benim eleştirilerim, ne bol maaşlı danışmanların, projecilerin övünmeleri…

Hiçbir şey, Hazine Müsteşarlığının son açıkladığı veriler kadar bu kentin durumunu anlatamazdı…

Adeta yalanlarla teselli edilen veremli kızın tomografisi duruyor önümde…

Rapor  1 Ocak 2003- 30 Eylül 2007 tarihleri arasında Hazine Müsteşarlığının verdiği teşvik belgelerine göre 81 ilde sağlanan istihdam sayılarını veriyor…

Yalansız, çarpıtmasız, çıplak ama acımasız rakamlar…

Mersin ile sınır komşusu Antalya’ nın nüfusları neredeyse eşit, dinamikleri, kıyıları, doğal ve coğrafi konumlarından kaynaklı zenginlikleri aynı..

Ama yalan bilmez rakamlara göre son beş yılda Antalya 71 binden fazla insanına istihdam sağlarken Mersin 7500 le yetinmek zorunda kaldı…

Yani geçmişte bu kente gıpta ile bakan Antalya potansiyelini zenginliğe çevirirken Mersin göçmüş…

Yani bugün on Mersin bir Antalya bile edemiyor

Sadece Antalya’ mı?

Üç buçuk Mersin bir Gaziantep hatta bir Maraş kadar istihdam yaratamamış son beş yıl genelinde…

Bu nedenle Hazine verilerini alt alta koyduğumuzda Antalya İstanbul’un ardından Türkiye ikincisi olurken Mersin kasaba büyüklüğünde şehirlerin gerisine düşerek 24. sıraya yerleşmiş bulunuyor…

Bu nedenle bizden topladıkları aidatlarla bizi kurtarmaya kalkışanların projeleri hep içlerine kapanık koridorlarda kaybolmuş…

Bu nedenle Türkiye’ nin 6. büyük ili istihdam verilerinin şaşmaz ve acımasız ölçüleri göz önüne alındığında her gün biraz daha geriye düşüyor…

Sivas’ın, Zonguldak’ın, Denizli’ nin hatta Eskişehir’in Bolu’nun, Aydın’ın, Düzce’nin gerisinde yer alan Mersin…

Hazine Müsteşarlığının iller bazındaki son beş yıla ait istihdam verileri bu kentin tüm dinamikleri, kurum ve kuruluşları için unutulmaz derslerle dolu…

Bu veriler Mersin’in sınıfta kaldığının, dibe vurduğunun resmidir…

Kara tablonun oluşmasında günahı olanların ödemesi gereken bir fatura yok mu diye sormadan edemiyor insan…

Mersin’i daha iyi yere taşıyacağı vaadiyle kurumların başına oylarımızla seçilip oturan herkese başarısızlığın bedelini ödemesi, gereğini yerine getirmesi umuduyla duyurulur…

 

01.01.2003/30.09.2007 tarihleri arasında verilen teşvik belgelerine göre İllerde yaratılan istihdam rakamları:

 

İli                     İstihdam (kişi sayısı)

1-İstanbul        119.239

2-Antalya         71.239

3-Ankara          39.051

4-İzmir             35.359

5-Bursa           33.837

6-Kocaeli        32.255

7-K.Maraş      25.992

8-Gaziantep     25.880

9-Tekirdağ       24.233

10-Konya        18.008

11-Manisa       17.777

12-Muğla         16.392

13-Denizli        15.073

14-Adana        12.842

15-Kayseri      12.629

16-Düzce         12.611

17-Zonguldak  11.337

18-Bolu           10.745

19-Aydın         10.130

20-Sakarya      10.108

21-Malatya         9.971

22-Eskişehir        9.628

23-Sivas             8.542

24-Mersin           7.545

25-Balıkesir        7.213

 

Türkiye genel 768.654

 

Siyasi partileri kapatmak…

Siyasi partileri kapatmak…

1946’ da ülkeye demokrasinin getirildiği söylenmiş, CHP dışındaki siyasi partilerin kurulmasına da izin verilmişti..

1950 seçimleriyle halk muhalefetteki DP’yi iktidar yaptı.

Kervan yolda dizilir misali çok partili yaşamı düzenleyen kurallar 1924 anayasasında yer almadığı için, yasalara aykırı davrandığı iddia edilen bir takım siyasi hareketlere yönelik önlemler, ortaya çıkan durumlara göre belirlendi 1950’den 1960 ihtilaline kadar…

Örneğin 1948’ de kurulan Millet Partisi…

Kurulduğu günden başlayarak, gericiliğin kaynağı olduğu iddiasıyla başı dertten kurtulmayan bu parti, 1950’ den itibaren demokratik hayatın zenginleştiği varsayımından hareketle bir takım söylemler geliştirince başına olmadık işler açılmıştı…

Varlık sebebini başlayan değişime borçlu Demokrat Partinin zaman içinde, en küçük muhalif sese tahammül edemez hale gelmesi ve Millet Partisini bitirmek üzere düğmeye basması için üç yıllık iktidar yetti de arttı bile…

1954 yılının Ocak ayında Millet Partisinin kapatılması için yargılama süreci başlatıldı.

Ancak ortaya ilginç bir durum çıktı.

1924 anayasasında siyasi partilerin kapatılmasını düzenleyen herhangi bir hüküm yoktu…

Millet Partisi de o günkü dernekler kanununa tabi tutuldu.

Yöneticileri de siyasi partiler kanununa değil, dernekler kanununa muhalefetten yargılandılar…

27 Ocak 1954 günlü gazeteler Türk siyasi tarihinin önemli bir kilometre taşını sıradan bir adliye haberi olarak veriyorlardı…

Ankara 3. sulh ceza mahkemesinde bir süredir devam eden dava o gün sona ermiş, karar saat 14 te mahkeme hakimi Emin Cebizlioğlu tarafından parti yetkililerinin yüzüne karşı okunmuştu.

Kararın hüküm fıkrasında şöyle denilmekteydi:

“Gereği düşünüldü.

Siyasi bir cemiyet olan ve cemiyetler kanunu hükümlerine tâbi bulunan Millet Partisinin; mucip sebepli kararımızda tahlil ve izah olunduğu şekilde kuruluş ve programının 7, 12, 13 üncü maddelerinin taşıdığı mâna ve maksat yönünden din, mezhep ve tarikat esaslarına dayanan ve gayesini saklayan dernekler durumunda bulunduğu anlaşılmış, idareci maznunların bu yoldaki sözlü, yazılı ve müsama­halı hareketleri de durumu teyit etmiş ve mahkemenin kanaati bu yolda hâsıl olmuştur.

Böyle bir cemiyetin idaresini bilerek üstlenen sanıklardan Dr. Mustafa Kentli, Enis Akaygen, Fuat Arna, Ahmet Tahtakılıç, Ertuğrul Akça, Lûtfi Bornovalı, Suphi Batur, Dr. Yesari Bİlgisev, Nurettin Ardıçoğlu’ nun sabit görülen suçlarına uygun 3512 sayılı cemiyetler kanununun bazı maddelerini değiştiren 4919 sayılı kanunun 9 uncu maddesinin (b) ve (d) fıkraları ve ayni kanunun 5927 sayılı kanunla değişen madde 33/1 ve T.C.K. 526/i gereğince birer gün hafif hapislerine ve Millet Partisinin Ankara’da bulunan merkez ve diğer bucak,  ocak,  il,   ilçe  dahil  bütün  merkez ve şube teşkilâtlarının feshine ve 250 şer kuruş duruşma harcının sanıklardan ayrı ayrı alınmasına ve devlet hazinesinden peşin sarf edilen masrafların da aynı şekilde tahsiline,

Enis Akaygen ile Dr. Yesari Bilgisevin 65 yaşım doldurmuş olduklarından T. C. K. madde 29 gereğince adlî tevbihlerine ve diğer sanıkların mâni bir halleri bulunmadığından madde 39 gereğince cezalarının teciline,

Sanıklardan Galip Bilge, Mehmet Ali Derman, Cemal Islak, Hasan Dinçer’in beraatlerine karar verildi.

27/1/954 tarihinde temyiz yolu açık olarak verilen karar T.C.K. nun madde 94. gereğince hazır bulunan sanıklarla hükmî şahsiyet vekillerinin yüzlerine karşı alenen tefhim kılındı.”

Ne anayasa mahkemesi, ne de son değişikliklerle daha da zorlaştırılan ve 11 üyenin ancak 7’ sinin nitelikli kararının aranması…

Tek bir sulh ceza hakiminin iki dudağının arasından çıkan kararla kapatılabiliyordu o günlerde siyasi partiler…

Kapatılıyordu da ne oluyordu derseniz…

Gerisi daha da ilginç…

Millet Partisi kapatılır kapatılmaz, kendisini TBMM’ de temsil eden tek Milletvekili Osman Bölükbaşı öncülüğünde partinin eski adının önüne Cumhuriyetçi kelimesini ekleyerek “Cumhuriyetçi Millet Partisini (CMP)” kurdu zaman geçirmeden…

Hemen ardından yapılan seçimlerde Bölükbaşı’ nın partisi Kırşehir’den tulum çıkararak 5 milletvekili ile meclise döndü…

Demokrat Parti dünya tarihinde belki de bir ilke imza atarak, siyasi tercihi nedeniyle bir kenti cezalandırdı ve Bölükbaşı ile arkadaşlarına oy veren Kırşehir, çıkarılan özel kanunla ilden ilçeliğe dönüştürüldü.

1957 seçimleri yaklaşırken akıllandığı varsayılan Kırşehir yeniden vilayet yapıldı.

O günlerde dokunulmazlığı kaldırılan ve hükümet ile Cumhurbaşkanı Bayar’a hakaretten tutuklanan Bölükbaşı’ nı yine de unutmadı Kırşehir…

Tüm baskılara inat sandığa gitti ve CMP’ yi tercih ettiğini ortaya koydu.

Bugünlerde kapatılması gündemde olan Demokratik Toplum Partisi ile ilgili dava hazırlıkları sürerken 60 yıllık çok partili siyasi tarihimizin pek bilinmeyen ilginç sayfalarından birini aktaralım istedik…

Evet şirket hatta dernek gibi kurulmuyor siyasi partiler…

Ama şemsiye kapatır gibi de kapatılmıyor…

 

Futbolun evrenselliği, ekonomik gücü…

Futbolun evrenselliği, ekonomik gücü…

Norveç maçının oynanacağı gün Antepteydim…

Bir arkadaş grubuyla oturmuş sohbet ediyor, olası sonuçları tartışıyoruz.

Açıkçası galibiyet konusunda pek umutlu değildim.

Tabii benimkisi bir gözlem, ama içimizde ülke çapındaki uzmanlığı su götürmez bir arkadaşımın söyledikleri çok daha ilginçti.

Futbol konusundaki birikimine saygı duyduğum dostum çok zor bir maç olacağını söylüyor ama finallere gidilmesi halinde durgun giden işlerin açılacağını yineleyip duruyordu.

Yıllarca ünlü bir futbol kulübünün yöneticiliğini yapmış, yabancı ülkelerden bulup çıkardığı futbolcuları ucuza getirerek, Türkiye’deki büyük takımlara satarak, yoksul kulübünün kasasını doldurmasıyla ünlü arkadaşım son birkaç yılda bu işleri bırakmıştı.

O nedenle Türk milli takımının finallere gitmesiyle onun işlerinin açılması arasındaki bağlantıyı kuramıyorum önce…

Soru dolu bakışlarım karşısında açıklıyor:

‘LCD televizyon üreten bir tesis kurmuşlar, işler durgun ama Türkiye finallere katılırsa TV satışlarının patlamasını bekliyorlar…’

Sonu tekle biten yıllarda fabrika ölü kapasiteyle çalışıyor… Oysa sonu çift sayılı yıllarda ürün yetiştiremiyorlarmış.

Düşündüm, yalan da değil dostumun söyledikleri…

2006 dünya kupası öncesinde %300 oranında arttığı söylenen plazma ve LCD TV satışları bu konuda verilecek yüzlerce örnekten yalnızca biri…

1976 yılından beri her iki yılda bir dünya ya da Avrupa kupalarını izliyorum.

Sürekli değişen ve gelişen teknolojiler nedeniyle her gün biraz daha genişleyen ürün yelpazelerinin desteklediği bir büyük ekonomik dinamik haline geldi futbol sektörü…

Geçmiş bir yana, şu son bir, iki yılda tanık olduklarımız bile futbol ekonomisinin ulaştığı boyutları göstermeye yeter de artar…

2006 yılında Almanya’da düzenlenen dünya kupası maçlarını uydudan izlemek zorunda kalan Türkiye’deki futbol hastaları sayesinde tam bir çanak anten çılgınlığı yaşanmış, ülkedeki uydu alıcı sayılarında milyon adetlerle ifade edilen artış gözlenmişti…

yine o kupa yüzünden yaz aylarında beklenen Alman turistlerin gelmemesiyle Antalya turizmi bunalıma girmiş, sinek avlayan oteller Alman kadınlarına yönelik; “Kocanı bırak ta, gel” kampanyası düzenlemişlerdi.

Uzman hesaplamalarına göre futbol kendisi için bir birim gelir sağlarken, farklı sektörlere dokuz birimlik bir pazar yaratıyor…

Futbolun artık futbol ötesindeki boyutlarına bir örnek İngiltere’ nin durumu…

Son maçta kendi sahasında Hırvatistan ile oynadı İngiltere…

Mutlak favori ile çıktığı maçta bir puan alsa, final biletini cebine koyacak ama, azizliğe uğradı ve yenilerek hüsrana uğradı…

Bakın nelere mal oldu bu yenilgi…

Aşağıdaki değerlendirme ciddiyetiyle ve saygınlığıyla ünlü BBC’ ye ait:

"İngiltere’nin 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine kalamaması, iş dünyasının yaklaşık iki milyar sterlinlik bir kazancı kaçırdığı anlamına geliyor. Çarşamba günkü yenilginin etkilerini spor malzemeleri mağazaları, bahisçiler ve bar işletmelerinin yoğun biçimde hissetmesi bekleniyor. Maçları yayımlayan televizyon kanalı ITV’nin reklam gelirlerinin 10 milyon sterlin düşmesi, bira satışlarının yaklaşık 35 milyon bardak azalması, milli takım tişörtleri satışından da 100 milyon sterlin daha az gelir elde edilmesi söz konusu”

2006 dünya kupasını düzenleyen Almanya üzerine yapılan yorumları anımsadıkça, İngiltere’nin neler kaybettiğini daha iyi anlamak mümkün….

O günlerde Almanya’da bayrak üreten firmalar, finale kalma olasılığı yüksek Brezilya, Almanya, İngiltere gibi ülke taraftarlarına ürün yetiştirmek için üç vardiya halinde çalışmak zorunda kalmışlardı.

Alman milli takımının sponsoru olan Adidas firması daha kupa başlamadan 10 milyon Almanya forması satarak, hayalleri bile zorlayan bir rakama ulaşmıştı.

Uzmanlar, 2006 dünya kupasının Alman ekonomisine 10 milyar Euroluk etki yaptığını hesaplarken, ülkeye gelen turist sayısında 3 milyonluk artış yaşandığına dikkat çekmişlerdi…

2008 Avrupa kupası yaklaşırken, 2010 dünya kupası ile ilgili hayallere dalan bir başka ülke ise etkinliklere ev sahipliği yapmaya hazırlanan Güney Afrika…

2,5 milyar dolarlık bütçeyle yola çıkan ülke son günlerde artan çelik fiyatları yüzünden yatırım giderlerinin %20 artmasından şikayetçi.

Her şeye rağmen kara kıtanın ilk kez ev sahipliği yapmasından gururlu Güney Afrika…

“Afrika kıtasının zamanı gelmişti” sloganıyla özetledikleri ev sahipliğinin getireceklerinin, götürdüklerinden çok daha fazla olacağı umuduyla bekliyorlar 2010 yazını…

Acılarla yoğrulmuş bir kıtanın siyah beyaz çatışmaları nedeniyle kan kaybeden ülkesi barış içinde futbolla yatıp kalkıyor bugün…

Çatışmalardan, çekişmelerden uzak, bulunduğu bölgenin yıldızı haline gelmiş bir Türkiye’nin yakın zamanda dünya veya Avrupa kupasına ev sahipliği yapması nasıl bir sinerji yaratırdı insanımız üzerinde acaba?

O güzel günleri dünya gözüyle görmenin umudu bile yüreğimi ısıtmaya yetiyor…

Çöp fuarı, düzenli depolama…

Çöp fuarı, düzenli depolama…

Adı tam olarak çöp fuarı değil elbette..

Ama Çevre Teknolojileri adı altında kentlerden toplanan katı atıkların bertaraf edilmesi ile ilgili dünyadaki tüm yenilikler fuar adı altındaki etkinlikte boy gösteriyorsa bunun adı bal gibi çöp fuarıdır.

Aslında evsel atıklar göçebe dolaşan insanoğlunun sabit mekanlara yerleştiği günden beri önemli bir sorun olarak karşısına çıkmış…

Geçmişte okuduğum bir kitaptan anımsıyorum.

Firavun döneminin Mısır’ında kent sakinleri evlerinin çöpünü belirlenen bir alana getiriyorlar, burada toplanan çöpler görevliler tarafından yakılıyordu.

Peki böylesine zahmetli yakma işini kim yapıyordu dersiniz?

Sırayla her evden belirlenen bir kişi bir hafta boyunca bu ağır görevi yerine getirmekle yükümlüydü.

Zaman içinde insanlık gelişti ama katı atık bertarafı olarak nitelendirilen çöpün ortadan kaldırılma yöntemleri 20. yüzyıla kadar pek değişmedi…

1900’ lerin başında 1,5 milyar olan dünya nüfusu 1960 ta 3 milyara, 2000 de 6 milyara çıktı.

Bugün artık 7 milyarlık bir dünyadan söz ediyoruz.

Eğer kendi elimizle tüketmez, bir doğal afetle yok olmazsak iyimser tahmine göre 10 milyar, kötümser varsayımlara göre ise 36 milyar dünyalı olarak tüketip tükeneceğiz…

Bugün her birimiz günde 1,5 kg çöp üretiyoruz…

Sağlıklı biçimde bertaraf edilmediği takdirde insan ağırlığının 10 katına varan çöple ne hale geleceğini varın siz düşünün…

İşte çevre teknolojileri adı altında süslense de, gerçek anlamdaki çöp fuarlarında bu başımıza bela olan sorunla ilgili son gelişmeler özellikle yerel yönetimlere tanıtılıyor…

Yıllardır İtalya ve İspanya’da düzenlenen fuarların bir benzerine bu yıl İstanbul ev sahipliği yaptı…

Bir çöp fuarında neler olabilir derseniz, ana başlıklarıyla sıralayayım:

-Katı atık geri kazanımı, katı atık toplanması, taşınması, sınıflandırılması, depolanması,

-Kompost teknolojileri, değerlendirilmesi bu alandaki kombine ve entegre projeler,

-Katı atık ile ilgili ekipman ve projelendirilmesi,

-Geniş teknolojik, ticari öneme kavuşmuş olan katı atık işleme prosesleri, tesisler,

-Katı atık geri kazanımında kullanılan kırıcılar, döner elek, star elek, balistik sınıflandırıcı gibi eleme makineleri, konveyörler, metal ayırıcılar,

-Elektronik malzeme ayrımı, geri kazanımı, beyaz eşya, lastik, plastik orman ürünleri gibi farklı sektörlere ait katı atık geri kazanım tesisleri,

-Organik atıkların geri kazanımı hakkında çok detaylı kompostlama tesisleri, havalandırma, fermentasyon üniteleri, biyofiltreler,

Fuara Mersin’den katılan yerel yönetim yetkilisi olup olmadığını bilmemiz mümkün değil.

Ama fuardan önce de bazı kentlerde kullanılmaya başlanan iki ürünle ilgili özellikle alt birim belediyelerin kafa yorması gerekiyor…

Bunlardan biri cadde ve sokaklara koyulan çöp konteynerlerinin aldığı biçim…

Örneğin Kadıköy Belediyesinin başlattığı uygulamada bu konteynerler artık yer altına iniyor…

Yıllardır bir şoförün kullandığı araçların arkasında yer alan ve iki temizlik işçisiyle toplanan bildiğimiz konteynerler yerine, etrafa mikrop saçmayan, koku ve kirli sularla çevreyi kirletmeyen, elektronik araçlarla toplanan çağdaş saklama hazneleri…

Fuarda tanıtılan bir başka yenilik ise geri kazanımlı atıklardan arınmış organik çöplerin sıkıştırılarak depolandığı balon tarzında plastik saklama kapları…

Sıkıştırma ile 4 ton çöp, bir tonluk hacme indiriliyor ve preslenen ürün plastik içinde bertaraf edileceği yere götürülüyor…

Böylece çöp kamyonlarının çevreyi kirletmesi yanında çok daha küçük hacimde saklanması da mümkün oluyor…

Mersin’in bu gelişmelerin neresinde olduğu sorusunun yanıtına gelince…

Tüm bunların olabilmesi için öncelikle alt  birim belediyelerin toplanan çöpleri ön ayrıştırmadan geçirecek terminaller kurması, geri kazanım sayesinde neredeyse yarı yarıya azaltması gerekiyor…

Ön ayrıştırma deyip geçmeyin…

Bir ton kullanılmış kağıdı geri kazandığımızda 16 adet çam ağacını kesilmekten kurtarmış oluyoruz…

Gelişmiş dünya bir yana başta İstanbul olmak üzere Türkiye’ nin çağdaş kentleri çöp diye kestirip attığımız soruna kafa yorar, yeni teknolojiler için fuar düzenlerken Mersin’ in ne yaptığına gelince…

Özcan’ ın başında olduğu Büyükşehir Belediyesi 8 yıldır MTSO ile yeni çöp alanı konusunda kavga etmekte…

Alt birim belediyelerini geri kazanım üniteleri konusunda zorlayacağına, 700 bin nüfuslu kentin her gün ürettiği bin ton çöp vahşi depolama alanına –hatta pillerden, elektronik atıklara kadar pek çok belalı atıkla birlikte- dökmekte…

Son olarak Çevre Bakanlığının düzenli depolama koşuluyla izin verdiği ve Büyükşehir Belediye Başkanının kazmayı vuracağı müjdesini verdiği Çimsa yakınındaki yeni katı atık depolama alanına gelince…

Umarım düzenli depolamanın ne olduğunu herkes biliyordur…

Yapılacakları bugünden kısaca özetleyelim de yarın birileri bize vahşi depolamanın farklı versiyonlarını düzenli depolama diye sunmasın…

-Yerleşim birimlerinden ve kentsel gelişimden uzak bölgelerde tespit edilen alanların bitkisel toprağı temizlenip yer altı drenajı sağlanır.

-Çevre sularının girmemesi için gerekli önlemler alınıp uygun eğime getirilen tabii zemin sıkıştırılır.

-Bu işlemin ardından iki ayrı kademede ve herbiri 30 cm kalınlığında iki kil tabakası daha serilerek sıkıştırılır.

-Oluşturulan zeminin üzerine 2 mm kalınlığında yüksek yoğunluklu folyo (geomembran) kaplandıktan sonra üzerine geotekstil koruyucu tabaka serilir.

-Çöpün toprakla temasını kesen bu işlemlerden sonra, çöp sızıntı suyu toplama borularının yerleştirilme işlemleri yapılır.Düzenli depolama alanlarının varlığıyla; Çöplerin etrafa yayılıp geniş bir alanı kirleterek görüntü ve çevre kirliliğine, çöp sahasında rüzgarında etkisiyle oluşan toz bulutlarının, varolan gazlarla beraber hava kirliliğine, çöplerden oluşan metan gazı ayrıştırılmadığından patlama ve yangın riskinin devam etmesine, oluşan çöp sızıntı sularının yer altı ve yer üstü sularına karışarak kirlenmesine, bölgede bakteri üremesine engel olunur.

-Her 2 m kalınlığındaki çöp tabakası üzerine 30 cm toprak örtü serilir. Bu işlem alanın nihai koduna kadar 1/3 eğim tarzına uygun devam ettirilir.

Nihai düzenlemenin arkasından 2 m kalınlığında kil ve 1 m kalınlığında bitkisel toprak serilerek yeşillendirme ve ağaçlandırma uygulamasına geçilir.

Her gün bin ton çöp üreten Mersin, ön ayıklama sayesinde geri kazanım terminalleri hayata geçirilmediği takdirde en geç 2011 yılında Çimsa’ nın kuzeyini de katlederek, yeni alan arayışlarına gebe kavgalara sahne olur…

Öncelikle düzenli depolama alanının gerçekten düzenli hale getirilip getirilmediğini izlemek duyarlı kesimlerin özellikle de Çevreci kurum ve kuruluşların görevi olmalı..

Yakın gelecekte karşımıza çıkacak daha büyük sorunları yenmenin yolu bugünü kurtarmaktan geçiyor…

Adı tam olarak çöp fuarı değil elbette..

Ama Çevre Teknolojileri adı altında kentlerden toplanan katı atıkların bertaraf edilmesi ile ilgili dünyadaki tüm yenilikler fuar adı altındaki etkinlikte boy gösteriyorsa bunun adı bal gibi çöp fuarıdır.

Aslında evsel atıklar göçebe dolaşan insanoğlunun sabit mekanlara yerleştiği günden beri önemli bir sorun olarak karşısına çıkmış…

Geçmişte okuduğum bir kitaptan anımsıyorum.

Firavun döneminin Mısır’ında kent sakinleri evlerinin çöpünü belirlenen bir alana getiriyorlar, burada toplanan çöpler görevliler tarafından yakılıyordu.

Peki böylesine zahmetli yakma işini kim yapıyordu dersiniz?

Sırayla her evden belirlenen bir kişi bir hafta boyunca bu ağır görevi yerine getirmekle yükümlüydü.

Zaman içinde insanlık gelişti ama katı atık bertarafı olarak nitelendirilen çöpün ortadan kaldırılma yöntemleri 20. yüzyıla kadar pek değişmedi…

1900’ lerin başında 1,5 milyar olan dünya nüfusu 1960 ta 3 milyara, 2000 de 6 milyara çıktı.

Bugün artık 7 milyarlık bir dünyadan söz ediyoruz.

Eğer kendi elimizle tüketmez, bir doğal afetle yok olmazsak iyimser tahmine göre 10 milyar, kötümser varsayımlara göre ise 36 milyar dünyalı olarak tüketip tükeneceğiz…

Bugün her birimiz günde 1,5 kg çöp üretiyoruz…

Sağlıklı biçimde bertaraf edilmediği takdirde insan ağırlığının 10 katına varan çöple ne hale geleceğini varın siz düşünün…

İşte çevre teknolojileri adı altında süslense de, gerçek anlamdaki çöp fuarlarında bu başımıza bela olan sorunla ilgili son gelişmeler özellikle yerel yönetimlere tanıtılıyor…

Yıllardır İtalya ve İspanya’da düzenlenen fuarların bir benzerine bu yıl İstanbul ev sahipliği yaptı…

Bir çöp fuarında neler olabilir derseniz, ana başlıklarıyla sıralayayım:

-Katı atık geri kazanımı, katı atık toplanması, taşınması, sınıflandırılması, depolanması,

-Kompost teknolojileri, değerlendirilmesi bu alandaki kombine ve entegre projeler,

-Katı atık ile ilgili ekipman ve projelendirilmesi,

-Geniş teknolojik, ticari öneme kavuşmuş olan katı atık işleme prosesleri, tesisler,

-Katı atık geri kazanımında kullanılan kırıcılar, döner elek, star elek, balistik sınıflandırıcı gibi eleme makineleri, konveyörler, metal ayırıcılar,

-Elektronik malzeme ayrımı, geri kazanımı, beyaz eşya, lastik, plastik orman ürünleri gibi farklı sektörlere ait katı atık geri kazanım tesisleri,

-Organik atıkların geri kazanımı hakkında çok detaylı kompostlama tesisleri, havalandırma, fermentasyon üniteleri, biyofiltreler,

Fuara Mersin’den katılan yerel yönetim yetkilisi olup olmadığını bilmemiz mümkün değil.

Ama fuardan önce de bazı kentlerde kullanılmaya başlanan iki ürünle ilgili özellikle alt birim belediyelerin kafa yorması gerekiyor…

Bunlardan biri cadde ve sokaklara koyulan çöp konteynerlerinin aldığı biçim…

Örneğin Kadıköy Belediyesinin başlattığı uygulamada bu konteynerler artık yer altına iniyor…

Yıllardır bir şoförün kullandığı araçların arkasında yer alan ve iki temizlik işçisiyle toplanan bildiğimiz konteynerler yerine, etrafa mikrop saçmayan, koku ve kirli sularla çevreyi kirletmeyen, elektronik araçlarla toplanan çağdaş saklama hazneleri…

Fuarda tanıtılan bir başka yenilik ise geri kazanımlı atıklardan arınmış organik çöplerin sıkıştırılarak depolandığı balon tarzında plastik saklama kapları…

Sıkıştırma ile 4 ton çöp, bir tonluk hacme indiriliyor ve preslenen ürün plastik içinde bertaraf edileceği yere götürülüyor…

Böylece çöp kamyonlarının çevreyi kirletmesi yanında çok daha küçük hacimde saklanması da mümkün oluyor…

Mersin’in bu gelişmelerin neresinde olduğu sorusunun yanıtına gelince…

Tüm bunların olabilmesi için öncelikle alt  birim belediyelerin toplanan çöpleri ön ayrıştırmadan geçirecek terminaller kurması, geri kazanım sayesinde neredeyse yarı yarıya azaltması gerekiyor…

Ön ayrıştırma deyip geçmeyin…

Bir ton kullanılmış kağıdı geri kazandığımızda 16 adet çam ağacını kesilmekten kurtarmış oluyoruz…

Gelişmiş dünya bir yana başta İstanbul olmak üzere Türkiye’ nin çağdaş kentleri çöp diye kestirip attığımız soruna kafa yorar, yeni teknolojiler için fuar düzenlerken Mersin’ in ne yaptığına gelince…

Özcan’ ın başında olduğu Büyükşehir Belediyesi 8 yıldır MTSO ile yeni çöp alanı konusunda kavga etmekte…

Alt birim belediyelerini geri kazanım üniteleri konusunda zorlayacağına, 700 bin nüfuslu kentin her gün ürettiği bin ton çöp vahşi depolama alanına –hatta pillerden, elektronik atıklara kadar pek çok belalı atıkla birlikte- dökmekte…

Son olarak Çevre Bakanlığının düzenli depolama koşuluyla izin verdiği ve Büyükşehir Belediye Başkanının kazmayı vuracağı müjdesini verdiği Çimsa yakınındaki yeni katı atık depolama alanına gelince…

Umarım düzenli depolamanın ne olduğunu herkes biliyordur…

Yapılacakları bugünden kısaca özetleyelim de yarın birileri bize vahşi depolamanın farklı versiyonlarını düzenli depolama diye sunmasın…

-Yerleşim birimlerinden ve kentsel gelişimden uzak bölgelerde tespit edilen alanların bitkisel toprağı temizlenip yer altı drenajı sağlanır.

-Çevre sularının girmemesi için gerekli önlemler alınıp uygun eğime getirilen tabii zemin sıkıştırılır.

-Bu işlemin ardından iki ayrı kademede ve herbiri 30 cm kalınlığında iki kil tabakası daha serilerek sıkıştırılır.

-Oluşturulan zeminin üzerine 2 mm kalınlığında yüksek yoğunluklu folyo (geomembran) kaplandıktan sonra üzerine geotekstil koruyucu tabaka serilir.

-Çöpün toprakla temasını kesen bu işlemlerden sonra, çöp sızıntı suyu toplama borularının yerleştirilme işlemleri yapılır.Düzenli depolama alanlarının varlığıyla; Çöplerin etrafa yayılıp geniş bir alanı kirleterek görüntü ve çevre kirliliğine, çöp sahasında rüzgarında etkisiyle oluşan toz bulutlarının, varolan gazlarla beraber hava kirliliğine, çöplerden oluşan metan gazı ayrıştırılmadığından patlama ve yangın riskinin devam etmesine, oluşan çöp sızıntı sularının yer altı ve yer üstü sularına karışarak kirlenmesine, bölgede bakteri üremesine engel olunur.

-Her 2 m kalınlığındaki çöp tabakası üzerine 30 cm toprak örtü serilir. Bu işlem alanın nihai koduna kadar 1/3 eğim tarzına uygun devam ettirilir.

Nihai düzenlemenin arkasından 2 m kalınlığında kil ve 1 m kalınlığında bitkisel toprak serilerek yeşillendirme ve ağaçlandırma uygulamasına geçilir.

Her gün bin ton çöp üreten Mersin, ön ayıklama sayesinde geri kazanım terminalleri hayata geçirilmediği takdirde en geç 2011 yılında Çimsa’ nın kuzeyini de katlederek, yeni alan arayışlarına gebe kavgalara sahne olur…

Öncelikle düzenli depolama alanının gerçekten düzenli hale getirilip getirilmediğini izlemek duyarlı kesimlerin özellikle de Çevreci kurum ve kuruluşların görevi olmalı..

Yakın gelecekte karşımıza çıkacak daha büyük sorunları yenmenin yolu bugünü kurtarmaktan geçiyor…

Ne zaman bayrak asılır?

Ne zaman bayrak asılır?

Son günlerde yoğunlaşan terör saldırıları nedeniyle yapılan gösterilerin en önemli simgesi haline geldi bayrak asma olayı…

Elbette toplum refleksini ortaya koymalı…

Ama abartmadan…

Kendisi de 12 askerin şehit olmasının ardından evinin balkonuna bayrak asmış ve günlerce üzüntüden gözüne uyku girmemiş bir arkadaşım aradı beni..

Sesinde kötü haber beklemenin korkusundan da öte hüzün dolu bir ifade ile soruyordu;

“Yine kötü bir şeyler mi oldu, bazı evler bayraklarla donatılmış”

Bildiğim kadarıyla insanları bayrak asmaya yöneltecek sarsıcı bir gelişme olmamıştı, ama kendi kendime sormadan edemedim:

“Bayrakları böyle olur olmaz hiçbir neden yokken asarak,, önemli olay ya da günlerde asmanın değerini etkilemiyor muyuz?”

İyi niyetle yapıldığından kimsenin şüphesi olmayan bu coşkulu kutlamalar, aşırılığa kaçtığında -bilmeden de olsa- bağımsızlığımızın simgesi olan bayrağımıza zarar verme riski yok mu?

Her şeyde olduğu gibi aşırılığın mahzurlarına karşı akılcı önlemler alan gelişmiş ülkelerde bu işler nasıl yapılır?

Zor sorulara cevap ararken imdadıma İngiltere yetişti…

Üzerinde bir zamanlar güneş batmayan imparatorluğuyla övünen Büyük Britinya’ nın mağrur ve değerlerine bağlı mirasçısı….

İngiltere kamuoyu son günlerde tam da bayrak asma tartışmaları nedeniyle ikiye bölünmüş durumda…

Tony Blair’ in koltuğuna oturan Başbakan Gordon Brown’ un başlattığı bir uygulama, İngiltere’ yi bayrak asma konusunda yeniden düşünmeye sevk etti.

Radyolar, televizyonlar sabah programlarında konu hakkındaki görüşleri yansıtıyor…

Anketler yapılıyor kamuoyunda…

Tartışmanın temelinde Brown’ un bundan böyle başbakanlık konutunda Britanya bayrağını yalnızca özel günlerde değil, her gün dalgalandıracağını duyurması…

Başbakana bakılırsa "Bu ülkenin değerlerinin bir ifadesi olarak anlam kazanacak bir eylem”den ibaret…

Kamuoyu tartışmalara yönelirken bu abartılı gösteriye karşı çıkanlar, arşivlerde yer alan unutulmuş bir yönetmeliği tozlu raflardan indiriverdiler…

Yönetmeliğe göre  "Devlet dairelerinde bayrak yalnızca belirlenen 16 özel günde dalgalanabilir, başka zaman dalgalanamaz.” dı…

Konu bugüne kadar kimsenin pek anımsamadığı yönetmelik olunca, Başbakanlık değiştirilmesi de elinde olan mevzuatı son uygulama çerçevesinde yeniden kaleme almaya karar verdi…

Ama Krallık olarak tanımlansa da İngiltere demokratik bir ülke…

Konunun toplumsal önemi nedeniyle, hükümet son kararı vermeden önce tüm toplum kesimlerinin görüşlerini almak, çeşitli kurum ve kuruluşlara danışmak üzere çalışma başlattı.

Bugünlerde dolacak danışma sürecinin ardından; hükümetin kararını birkaç haftaya kadar açıklaması bekleniyor.

İşin ilginci şu:

Bayrağı sürekli asmaya karar veren Başbakan Brown devrimci olarak nitelendirilecek İşçi Partisinin lideri..

Karşı çıkanlarsa değerlerine özellikle de bayrağa saygılı muhafazakarlar…

Örneğin eski muhafazakar milletvekillerinden, yazar Giles Brandreth, yasanın değişmesine neden karşı çıktığını şu sözlerle dile getiriyor:

"Britanyalıyım ve bundan büyük gurur duyuyorum. Ama her yerde bayrak sallamak bize uygun birşey değil. ABD’de her evin önünde bir bayrak dalgalandırmayı sevdiklerini, başkanlarının da bayrağa sarınıp sarmalanmadan asla kameralar karşısına geçmediğini biliyorum."

Brandreth sürekli bayrak asalım diyen solcu başbakanı eleştirdiği sözler ise yenilir yutulur cinsten değil:

"Gordon Brown’un böyle birşey yapmak istemesi anlaşılabilir; "kendilerine güvenmeyen insanlar" yapar böyle şeyler. Kimliklerini tüm dünyaya ilan ederler. Ama bunlara ihtiyacımız yok! Biz hiçbirşeyi abartmayız; çığırtkanlık da karakterimize uygun değil."

Bayraklar üzerine araştırmalar yapan bir sivil kuruluş olan Bayrak Enstitüsü’nün Başkanı Malcolm Farrow, ise tartışmalara çok daha önemli ve farklı pencereden yaklaşıyor:

"Britanyalı olmak demek, ulus kimliğini ilan etmek demektir. Bugünlerde bizim ulusumuz çok çeşitli unsurlardan oluşuyor. Londra’daki bazı okullarda çocukların 70’ten fazla anadili var. Bu durumda, ulusal birliğimizin bariz bir simgesi olmalı — herkesin bakıp "Biz birlikte böyle bir şeyiz" diyebileceği bir simge.. Bayraktan başka da ortak bir simgemiz yok."

Giles Brandeth “Britanya’da işler Britanyalılara aittir türünden sloganlarla aynı kefeye koyuyorum” dediği sürekli bayrak asılması tartışmalarıyla ilgili görüşlerini şöyle noktalıyor:

"Bence Britanyalı olmak bundan çok daha karmaşık, çok daha ilginç birşey. Biz binlerce yıldır melez bir ulusuz, buyuz! Britanyalı olmanın anlamı da zamanla değişmiş, evrime uğramıştır. Evet bayrak, çekici bir sembol. Evet, ulusal günlerde, tatillerde insanlar bunu görmek ister, görsünler de. Ama ben normal olmak istiyorum! Her sokağa çıktığımda gururla dalgalanan bayraklar görmek istemiyorum! Başbakanın her konuşmasında bayrağın önünde durmasını istemiyorum! Bayrağa da anlamını kaybettiren, aşırı milliyetçi bir söylem bu…"

Peki İngiltere’ de sokaktaki vatandaş bu konuda ne düşünüyor derseniz, oradaki durum aslında her şeyi özetliyor:

Hükümetin “sürekli bayrak asılması” konusundaki görüşlerini sorduğu halktan bugüne kadar gelen cevap sayısı yalnızca 150…

Bu da duyarlı ve mağrur Büyük Britanya’ lıların konuya yaklaşımını, daha doğrusu 70 ayrı dili konuşan bir büyük ülkenin duygusal halini tanımlıyor…

Çöp sorunu gerçekten çözüldü mü?

Çöp sorunu gerçekten çözüldü mü?

Yerelde rahatlıkla çözülecek bir sorun, Hükümete dert olur mu?

Eğer konu Mersin’in kangren olmuş çöp sorunu ise olur.

Aşağıda anlatacaklarımız; yer, zaman, kahramanlarıyla gerçek bir öyküdür…

Kim önermişse önermiş, Başbakanı, ipe sapa gelmez, hiçbir temel dayanağı olmayan palavradan bir “şehir efsanesiyle” ikna etmiş…

2009 Mart ayında yapılacak yerel seçimlerde İzmir, Mersin, Diyarbakır ve Tunceli’ yi mutlaka almak isteyen AK Parti’ nin bu kentlerde şimdiden neler yapması gerektiğinin tartışıldığı bir toplantıda “Çöp sorununu çözelim, Mersin’i kesin alırız” denmiş…

Anlatacağımız gelişmeler, işte bu hesaba kitaba dayanmayan önerinin Ankara’da ulaştığı boyutları ortaya koyması bakımından hayli ilginç…

Tarih 22 Ekim 2007…

12 askerin şehit olmasıyla sonuçlanan Dağlıca saldırısının ertesi günü Bakanlar Kurulu hayli gergin bir ortamda toplanıyor..

Askeri operasyonlar yanında bölgeye yönelik alınacak sosyal, siyasal önlemler tartışıldıktan sonra Bakanlar dağılırken Erdoğan, Çevre Bakanı Veysel Eroğlu, Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan ile Dış Ticaretten sorumlu Devlet Bakanı ve Mersin Milletvekili Kürşad Tüzmen’ le dar bir toplantı yapıyor…

Talimat kısa: “Bir araya gelin ve Mersin’in çöp sorununu kesinlikle çözün”

Tüzmen sorunun Mersin’de tıkanma nedenlerini anlatırken MTSO ve organize sanayi bölge yönetimi üzerinde etkili Zafer Çağlayan’ın devreye girmesi kararlaştırılıyor…

Çağlayan aynı gün Kadri Şaman’ ı arayarak durum hakkında kısa da olsa kendisinden bilgi alıyor…

Ancak konunun tüm boyutlarıyla irdelenmesi, organize sanayi bölgesinin yıllardır dile getirdiği mahzurların nasıl giderileceğinin konuşulması lazım…

Bakanların yoğun programları nedeniyle MTSO Başkanı Şaman ve Organize Bölge Yönetim Kurulu Başkanı Aşut’ un katıldığı toplantı, 9 Kasım 2007 Cuma günü Ankara’da yapılıyor.

Şaman’a Başbakanın konuya verdiği özel önem münasip dille anlatılıyor…

Umut bağladığı Çağlayan’ın da sorunun çözümü konusunda bastırdığını gören Şaman, bir dizi koşulun yerine getirilmesi halinde yer konusundaki engellemelerden vazgeçeceklerini söylüyor…

-Aslında Şaman’ın sıraladığı koşullar yerine getirilebilse çöp için yeni yer bile aramaya gerek yok ya, neyse…-

Şaman öncelikle yeni alanda vahşi depolama yapılmamasını, Avrupa Birliği kriterleri doğrultusunda bir katı atık bertaraf tesisi kurulmasını şart koşuyor…

Hepsinden önemlisi cam, plastik, kağıt gibi geri dönüşümlü maddelerin ayıklanmasını böylece sanayiye ham madde yanında depolama alanı konusunda tasarruf sağlanacağını ifade ediyor…

Ve hepsinden önemli şartı sona saklıyor…

Ön ayıklamanın ardından geriye kalacak organik maddelerin işlenmesiyle hem tarım sektörünün yararlanacağı kompost gübre hem de organize sanayi bölgesinin enerji gereksinimine cevap verecek bir tesisin kurulması…

Ankara’da MTSO’ nun onay verdiği mutabakat aynen bu…

Aslında 2007’de Bakanlarla, oda başkanının bir araya gelerek buldukları çözüm; Eylül 2002’ de, Mersin Büyükşehir Belediyesinin projelendirdiği ve katı atık bertaraf ihalesini yaparak ciddi adımlar attığı çözümün aynısı…

O ihaleyi kazanan firma Kanadalı ortağıyla organize sanayi bölgesinde bir tesis kuracak, Mersin’in çöpü bu tesiste bertaraf edilirken sağlanacak enerji de bölge sanayicisine satılacaktı.

Bugün çöpün adını duyduğunda hop oturup hop kalkan ve sanayici çevresinde çöp depolanan bir yere yatırım yapar mı? Diye soran Organize sanayi bölgesi yönetimi o çöp bertaraf tesisine bölgenin içinde yer tahsisi bile yapmış, elde edilecek enerjiyi satın alacağına dair protokol bile imzalanmıştı.

O tahsisi yapan ve protokolü imzalayan Organize sanayi bölgesinin yönetiminde kimler mi vardı?

Bugünün MTSO Başkanı Şaman ve yardımcısı Aşut…

Peki ne oldu da, çözüme o kadar yaklaşılmışken 2002 projesi çöpe gitti?

Çünkü atık bertaraf tesisini kuracak olan şirket o günlerin güçlü siyasetçisi Rüştü Kazım Yücelen’ in eniştesi Hasan Serpil’ e aitti…

Büyükşehir’ in açtığı ihaleye tek katılımcı olarak giren ve kazanan Serpil ile ortağı 3 Kasım seçimleriyle Meclis dışında kalan Yücelen’ in ardından sırra kadem bastılar.

Özcan uzun süre Kanadalı bir şirket gelip bertaraf tesisi kuracak, Mersin’in çöp sorunu çözülecek diye hem kendi bir yılı aşkın zaman bekledi hem kenti avuttu, durdu…

Aslında Kanadalılar dediği Hasan Serpil ve ortağından başkası değildi. 3 Kasımın ardından yabancı ortak bir yana bankalardan kredi alamaz duruma düşen şirketin Büyükşehir’ e verdiği teminat mektubu konunun üzerine gitmemizin ardından irat kaydedildi…

Kısaca Mersin 2007 sonunda aslında 2002 noktasına geri dönüyor…

Peki Özcan, Şaman’ ın koşullarına ve Ankara’da bulunan çözüme ne diyor?

Tarih 12 Kasım 2007, yer Mersin Hilton otelinin kahvaltı salonu…

Macit Özcan sabah saatlerinde, Türkiye-Suriye iş konseyi toplantısı için Mersin’de bulunan Kürşad Tüzmen’ i ziyaret ediyor…

Ankara’daki toplantıda varılan mutabakatın kendisini bağlamadığını, ayrıca sözü edilen bertaraf tesisinden önce düzenli depolama için Çimsa’ nın kuzeyindeki alanı hemen kullanmaya başlayacağını söylüyor…

Özcan özellikle kendisinin 8 yılda bir arpa boyu yol alamadığı sorunu, Tüzmen’ in 2 ay içinde ve bir şekilde çözen kahraman olmasından inanılmaz rahatsız…

2009 yerel seçimlerinde AK Partinin bu konuyu kendilerine göre haklı ve inandırıcı gerekçelerle siyasi malzeme olarak kullanacak olma düşünceleri bile tüylerini diken diken ediyor.

Bu nedenle kendince farklı bir strateji geliştirerek, çözümü sağlayan iplerin kendisinde olduğunu hissettirecek havada konuşuyor Tüzmen’ le…

Şaman’ ın öne sürdüğü koşullarla vakit geçirmeyeceğini, Danıştay kararının ardından eli rahatlamış olarak düzenli çöp alanı konusunda kazmayı vuracağını söylüyor…

Tüzmen Mersin’deki kayıkçı kavgasının içine düşmüş olmanın şaşkınlığıyla dinliyor…

Çevre Bakanı Eroğlu ile Özcan’ ı telefonda görüştürüyor…

Sonunda bir yıllık geçici süreyle düzenli depolama yapılmasına, bu zaman içinde MTSO’ nun önerdiği bertaraf tesisiyle ilgili ihale hazırlıklarının tamamlanmasına yeşil ışık yakıyor Bakanlık…

Tüzmen 22 Temmuz seçimlerinde verdiği “çöp sorununu 6 ay içinde çözerim” sözünün yerine getirilmesinden memnun…

Özcan yaklaşmakta olan yerel seçimlerden önce Toroslar bölgesindeki çöpleri yeni bir alana taşımaktan mutlu…

Peki ya Mersin…

Bertaraf tesisi kurulmadığı takdirde beş yıl içinde dolacak ve Toroslar’ dan beter olacak, rüzgarlar nedeniyle kentin havasını, meydana gelecek sızmalarla da yer altı sularını tehdit edecek potansiyel tehlikenin yer değiştirme heyecanıyla kıpır kıpır…

İşin iç yüzünden habersiz gazetelerin ” Çöp sorunu çözüldü” manşetlerini şaşkınlıkla izliyorum…

Gerçekten çözüldü mü Mersin’in bu önemli sorunu?

Yoksa durum Toroslar’ daki  canavarın yeni alana taşınmasından ibaret mi?

Alt birim belediyeler ön ayıklama terminalleri kurmadığı sürece, sanayi için oldukça değerli plastik, cam, kağıt, karton gibi ürünler ayrıştırılmadan çöpü olduğu gibi dökecek olduktan sonra her Allahın günü bir milyon kilo atık üreten Mersin bugün Toroslarda yaşanan sorunların daha beterini iki yıl sonra yaşamaya başlar…

Canavar bir yerden bir yere sürülerek yok edilmez..

Aksine o geçici çözümlerle ömrü uzatılarak daha tehlikeli hale getirilir…

Bizden söylemesi…

 

abdullahayan@gmail.com

Baykal’ ın son çıkışı…

Baykal’ ın son çıkışı…

Başına saksı mı düştü, ucuzluğuna sapmadan,

Ne olduysa oldu, ister kazadan sonra şoka girmiş olsun, ister başına tuğla düştükten sonra ayılmış, eğer Baykal gibi düne kadar şahin söylemler uğruna doğu ve güneydoğuyu siyaseten kaybetmeyi göze alan bir politikacı çözüm adına bir şeyler söylüyorsa ciddiye almak, önerileri yapıcı anlamda değerlendirmek gerekiyor…

Varsın bazı şom ağızlılar Baykal’ın bu çıkışını yapılacak yerel yönetim seçimlerine bağlasınlar…

Hiç önemli değil.

Geçmişten bugüne uzun zamandır ne demiştik?

“Eleştiriyorsun, iyi güzel de yapıyorsun hatta..

Ama eleştirmekten öte senin çözüm önerin ne?

Partiyi güneydoğu da batırmış bu politikalar, Diyarbakır’da oylar %2 nin altına düşmüş…

Bu durumda Onur Öymen ve akıl verenleri dışındakilere, bölgeyi iyi tanıyanlara hain gözüyle bakmaktan öte ne yaptın?”

Şimdi deyim yerindeyse ayakları suya değmiş Baykal’ ın…

Aslında bir zamanlar kendisinin en yakınında duran ve son seçimlerle parlamento dışına itilen bazı siyasi aktörler yeni açılımın ayak seslerini veriyorlardı özel görüşmelerimizde…

Baykal’ı 22 Nisan sürecinde yanıltan ve hatalı stratejilere sürükleyen akıl hocalarının üst üste gelen hezimetlerin ardından artık gerilemekte olduğunu, yeni bir şeyler söyleme zamanının geldiğini genel başkanın da planlamaya başladığını ifade ediyorlardı.

Onlar öyle düşünüyorlardı ama Baykal’ın son haftaya kadar süren tutumu bu fısıldananları yalanlar türdendi…

“F-16 ları kuzey Irak üzerinde öyle bir uçuralım ki, binalar sarsılsın, camlar kırılsın…” çığlıklarını atanların yazılarını Meclis kürsüsünden okuyacak kadar şahinleşmişti CHP genel başkanı…

“Kuzey Irak’a ambargo uygulayalım, Barzani’ yi teslim alalım” noktasından, “ticareti artıralım, ilişkileri geliştirelim, tüm bölgeye Kürtçe yayınlar yapalım, ilgi çeken dizileri Kürtçe, Arapça yayınlayalım” aşamasına bir hafta içinde getiren hangi rüzgardır?

Örneğin ulusalcı cephenin en hızlısı, en şahinden daha şahin Onur Öymen ne düşünüyordur, şimdi çıkıp ne söyleyecektir acaba…

1990 larda genel sekreterliğini yaptığı SHP’ nin, sonrasında 1999’ daki CHP nin bölgeye ve kürt sorununa yönelik raporlarından, açılımlarından bugünkü statükonun da gerisine düşen bir çizgiye nasıl gelinir, nedir bu politik zikzakların nedeni diye sorguluyoruz uzun zamandır.

Aslında perde arkasında anlatılanlar, “germeye devam edin, ipler koptuğu anda iktidar sizin olacak” diyenlerin dümenine geçen Öymen gibilerin yol haritalarına güvenen Baykal’ın rotayı kaybettiğini görmek için falcı olmaya gerek yoktu.

Eğer son dile getirdiği önerilerde samimi ise, son ana kadar şahin politikaları sürdürmekte ısrar ettiği politikalardan gerçekten vazgeçip barışçıl söylemlerin arkasında duracaksa, bu yalnızca kendisinin ve CHP’ nin değil, Türkiye’nin tarihsel kazanımının başlangıcı olur.

Keşke Kıbrıs, Ermenistan konularında da benzer projeler önerse, kaos yerine çözüm ortaya koysa…

Dünyanın en büyük 17. ekonomisine sahip, zenginliğe doğru koşan küresel ticaretin en büyük aktörlerinden biri olmaya aday, 75 milyonluk ülkenin ağabeylik misyonuyla Kürtlere, Rumlara, Ermenilere yeni bir anlayışla yaklaşılacağını görse…

Yıllardır “Türkiye korkmamalı, ağabeylik yapmalı, komşularıyla ticaretini geliştirmeli, öncülük rehberlik etmeli” diyorduk…

“Dev bir ülke nasıl olur da 400 bin Rum nüfusa sahip güney Kıbrıs’ la ciddi düşmanmış gibi didişir, koca geminin yedeğine sandal olarak alacağına, potansiyel tehlike görür” diye soruyoruz yıllardır…

“Savaş tamtamlarının çalındığı bir ülkede, bir muhalefet liderinin ucuz popülizme kendini kaptırmadan, elle tutulur, somut öneriler getiriyor olmasını alkışlamamız gerek. “ diyor kendisini ülkenin amiral gemisi olarak nitelendiren Hürriyet’in yazarı….

Söylediklerine yürekten katılmamak, desteklememek kimin haddine…

Ama insan yine de sormadan edemiyor…

“Tamam da kardeşim, o savaş tamtamlarını çalan kimdi acaba?”

Sorunun yanıtını bilenler bu pişkinliklere şaşırabilir ama kimin umurunda…

Aynı gazetenin bir başka yazarı aynı gün Baykal’ın “kavga dövüş yerine, dostluk kuralım” sözlerini ne kadar önemli bulduğunu ifade ederek öne çıkarıyor…

Sanki kavga, dövüş çıkaranlar başka gezegende yaşıyorlarmış tavrı bu ve insanın bir haftalık hafıza gücüyle bile dalga geçen, isyan ettiren tutum karşısında isyan etmemek için, sabırla yoğrulmuş yürek gerekiyor…

Bakın son açılımında sağduyulu herkesin yürekten destekleyeceği, hangi görüşleri dile getiriyor Baykal:

“Günübirlik de değil, 10, 20, 30 yıl sonrasına yönelik planlama içinde yapmalı…

Ortaköy kapısını hemen aç, niye açmıyorsun? Habur da kalsın.

Ekonomik karşılıklı bağımlılık artsın. Bu komşular arası iyi bir olaydır.

Sadece kapı ile değil, yollar birbirine bağlansın, barajlar yapılsın, yatırımlar artsın.

İlişki çeşitlensin… Eğer bölgede yanlış kararlar sonucu bir dışlanmışlık duygusu varsa, bu insanlar da görüyor ki, bölgenin dışına çıkıldığında böyle bir şey yok. Evleniyoruz, komşu oluyoruz, iş yapıyoruz… Ama bunlara rağmen bölücü terör olacaktır. Bununla beraber yaşayacağız.."

Baykal, "Eve Dönüş Yasası" nın da iyi hazırlanmadığı için sonuç vermediğini söyleyerek "daha kapsamlı yaklaşım"dan söz ediyor…

Elbette ciddiye alınacak, üzerinde çalışılacak, içi doldurulup, hayata geçirilecek barıştan yana kutsallığa varan önemde öneriler bunlar.

Bizim açımızdan söylenenler önemli, söyleyenin kimliği, geçmişi değil…

Yeter ki, yaklaşmakta olan yerel seçimlere, daha da önemlisi çok yakında düzenlenecek kongreye yönelik bir hamle, geçici bir strateji olarak kalmasın…

Statükoyu savunan güçlerin önemli bir temsilcisinin bu aşamaya gelmesi her şeyden daha önemli…

Bu açılımın sürmesi, eve dönüş yasasının uygulanabilir hale getirilmesi, hatta hiçbir terör eylemine bulaşmamış gençlerin nerede olurlarsa olsunlar bir an önce yuvalarına dönmeleri için herkes üzerine düşeni yapmalı…

Günü birlik siyaset yapan, sürekli kavga eden bir parti genel başkanından, yıllar sonra bile saygıyla anılacak kalıcı liderliğe adaydır Baykal son açılımla…

Başarıp başarmamak kendi ellerinde olan bir tarihi dönüşüm kapısının eşiğinde duruyor…

Geçip geçmediğini zaman gösterecek…