Abdullah Ayan: ‘Uluslararası Fuar’ bu kadar kolay mı?

‘Uluslararası Fuar’ bu kadar kolay mı?

İçine kapanmış Mersin, yılların ataletini üzerinden atmaya, silkinmeye çalışıyor..

Bu konudaki gayretleri, çabaları elbette saygıyla karşılıyoruz.

Ancak bazen yapılan işler öylesine abartılıyor ki, bu kent dışında başka yerleri görmesek belki de gülüp geçeceğimiz ifadeler bazen isyan ettiriyor…

Örneğin Özcan’ ın 10 yıllık belediye başkanlığı süresince tek övünç kaynağı 10 km lik kıyı şeridinde gerçekleştirilen sahil düzenlemesi…

Çok daha başarılı örneklerine Türkiye’nin dört yanında rastlayacağınız, bırakın Büyükşehirleri, pek çok sahil kasabasında bile çok daha kalitelilerine tanık olacağınız bir uygulama, nasıl oluyorsa adamın gözünde ülkenin en büyük, en kapsamlı, en erişilmez projesi haline geliyor…

Bir kaç alçıdan hayvan figürüne, denize açılan beton kapılara dökülen trilyonlara mı yanarsınız…

Hangi ölçülere göre değerlendirildiği bilinmez “en uzun, en güzel” abartmalarına mı?

Çocukluğumuzda şehir şehir dolaşan ve tiyatro sanatıyla uzaktan yakından ilgisi olmasa da kendilerine “çadır tiyatrosu” adını veren tüluat kervanları vardı…

Müşteri çekmek için alt kısmı balık motifleriyle süslenmiş yarı çıplak hayli yaşlı kadınları “deniz kızı” olarak sergileyen gezginciler…

Şehrin sokaklarında etkinlikleri tanıtmak için elde afiş dolaşan tanıtıcılar durmadan bağırırlardı:

 “Ortadoğu ve balkanların en büyük gösterisi”

Bugünkü gibi iletişim olanakları bir yana, kimsenin dünyadan haberi yok k, Ortadoğu ve Balkanları bilsin…

Gerçek sanıp, o büyük organizasyonlara koşanlar, karşılaştıkları ilkellik, zavallılık karşısında yaşadıkları hayal kırıklığıyla terk ederlerdi Ortadoğu ve Balkanların! en büyük gösterilerini…

Türkiye’ nin ‘en büyük, en güzel sahil’ düzenlemesi kadar beni çileden çıkaran bir başka palavra ise son zamanlarda “fuar düzenlemeleri” ile ilgili dile getirilenler…

Daha önce de ifade ettik, son yıllarda Mersin’de düzenlenen fuarlar, öyle söylendiği gibi “uluslararası etkinlikler” falan değil, olsa olsa büyükçe sergilerdir…

“Uluslararası fuar” olmanın, oldukça ciddi uluslar arası kriterleri, koşulları vardır…

Birilerinin çıkıp kafadan “uluslararası fuar” ifadesini dile getirmeleriyle o bir zamanlar tanık olduğumuz “Ortadoğu ve Balkanların” en büyük gösterileri iddiası arasında da pek fark yoktur…

 

Türkiye konumu, tarihi ve turistik değerleri açısından bakıldığında geleceğin önemli fuar ülkeleri arasına girebilecek şansa sahip bir ülke…

Mersin’i bilmem ama farklı bir anlayışla ele alınacak ve Baharlı bölgesinde günün birinde inşa edilecek uluslararası havaalanı çevresinde tasarlanacak –Adana, Mersin hatta yakın hinterlant içinde yer alan Kayseri, Gaziantep, Hatay gibi illerin de içinde yer alacağı- bir Çukurova fuar merkezi belirlenecek sektörlerde uluslararası fuar olma potansiyeliyle sadece bölgenin değil, çevre ülkelerin de ilgi göstereceği güçlü etkinliğe sahip olabilir…

Bu başka bir şey…

Bugün için Mersin ve Adana’da düzenlenen fuarların dünya bir yana ülkemizde bile esamisi okunmaz…

Türkiye son zamanlarda fuarcılık alanında yaşanan enflasyonla dünyada benzeri olmayan komediler dizisine sahne oluyor…

Gelişmiş ülkelerde durum bu kadar basit değil…

Bizde her aklına esen, her kentte hatta her konuda fuar düzenlenebiliyor.

Oysa, yurtdışı örneklerine baktığımızda aynı sektörde bir uluslararası fuarın aynı ülkenin birkaç kentinde düzenlenmesi bile yapılan düzenlemeler nedeniyle neredeyse olanaksız…

Merkezi Paris’te bulunan Uluslararası Fuarcılık Derneğine kabul edilmemiş organizasyonların şu dile pelesenk “uluslararası fuar” kavramını kullanması bile mümkün değil.

Dünyada yalnızca Uluslararası Fuarcılık Endüstrisi Derneği (UFI) üyelerinin “uluslararası” tanımını kullanabilme koşulu varken birilerinin çıkıp düzenledikleri taşra etkinliğine “uluslararası” payesini vermesi onları uluslar arası yapmıyor, olsa olsa bu işlerden anlayanların bir kısmını gülümsetiyor, bir kısmını da düşündürtüyor…

UFİ ise öyle her önüne geleni üye yapmıyor, daha da önemlisi katılımcı ülke profili itibariyle de belirlediği asgari kriterler var…

Tüm bunları MTSO’ nun Fuar komitesi bilmez mi?

Bilmiyorlarsa ayıp…

Yok eğer, bilmelerine rağmen komite yetkilileri yapmaya hazırlandıkları tarım fuarının “uluslararası nitelikte” olacağı gibi gerçek dışı bir iddiayı dile getiriyorlarsa çok daha ciddi sorunla karşı karşıyayız…

 

Fuar komitesi yetkililerinin geçtiğimiz günlerde dile getirdikleri ve üzerinde konuşulması, düşünülmesi gereken bir başka iddia daha var:

Komite Başkanına bakılırsa “Mersin’de 2007 yılında yapılan fuarların getirisinin 80 milyon YTL’yi bulmuş”

O halde soralım…

Bu 80 bin YTL rakamını kim, nasıl hesapladı, hangi veriler ışığında bunu buldunuz?

Gerçekten merak ettim rakamın hangi kriterlere göre bulunduğunu…

Hesaplama yöntemini açıklarlarsa sevinirim…

Nedense bu türden bilimsel verilere dayanmayan açıklamalar ve rakamlar hep Nasrettin Hoca’ yı getirir aklıma…

Gökteki yıldızların sayısını soran komşusuna şöyle bir bakmış hoca ve cevap vermiş:

“Üstünde oturduğun pöstekinin kılları kadar”

Komşunun itiraz etmeye hazırlandığını görünce eklemiş:

“İnanmazsan say da bak”

Umarım ‘80 bin YTL’ lik fuar getirisini’ dile getirenler, karşımıza “inanmıyorsan oturur hesaplarsın”  yanıtıyla çıkmazlar…

Ne şehit oldu ne gazi, Resneli Niyazi…

Ne şehit oldu ne gazi, Resneli Niyazi…

Dünyanın en büyük 17. ekonomisine sahip 70 milyonluk koca ülke, ana sorunlarını, işsizliği, yoksulluğu, bölgeler arası adaletsizliği bir yana bırakıp incir çekirdeğini doldurmaz türban konusuna kilitlenmiş…

Ana konu türban ama tartışma onunla sınırlı kalmıyor ki…

Mahalle baskısı, İran olamasak ta kesinlikle Malezya’ lılaşırız fallarının bini bir para…

Değişim ile statüko, ağzı çorba kokan çevre ile elit merkez kavgasının çeşitli yeni versiyonları aslında izlediklerimiz…

Bu alandaki tartışmalarda her babayiğidin kendine özgü geliştirdiği öylesine ifadeler var ki duydukça insanın nutku tutulur…

İşin varacağı boyutları, bu alanda hayallerin sınırsızlığını son olarak bir TV kanalında tanık olduğum “adı sanatçıya çıkmış” kendini sürekli Anadolu yollarına atan bir turneci şairin anlattıkları gösterdi bana…

Efendim İstanbul’a kar yağmış ya…

Konu yoksulu TV nin biri bu sanatçıyı! tuluatçı niyetine çıkarmış ekrana…

O da karşısında duran kar manzaralarına bakıp döktürüyor…

Osmanlı döneminde mahalle baskısı nedeniyle ayıp hatta günah sayılan kardan adam yapma işi bile Atatürk Cumhuriyetinin bize armağanlarından biriymiş…

‘Bağnaz! Osmanlının’ çok gördüğü kardan adamla bizi tanıştıran cumhuriyetimizle ne kadar övünsek azdır diyesi geliyor insanın…

Bununla da kalmıyor turneci şairin söyledikleri…

Cumhuriyet kazanımlarından saydığı “kardan adam” mucizesi yanında zürafa hikayelerine giriyor, sürekli anlatıyor…

Onu ve zürafa öykülerini dinledikçe, kardan adamla özdeşleşen Noel Babanın kızağını çeken geyikler ve geyik muhabbetleri geliyor nedense aklıma…

Peki bu geyik muhabbetleri deyimi dilimize nerden gelmiş dersiniz?

Sorunun yanıtı için tam 100 yıl geriye gitmek ve Resneli Niyazi’ yi anlatmak gerekiyor…

Resneli Niyazi, İttihat ve Terakkinin “vatan kurtarmaya” soyunan babayiğidi…

“Memleket elden gidiyor” kaygısıyla dağa çıkan ilk Zabitan… -Talat Aydemir’in damarlarında dolaşan o ateşin ilk kıvılcımcısı mı demeliyim acaba?-

Üzerinde güneş batmaz Koca Osmanlı imparatorluğunun binlerce vilayetindeki on binlerce benzerinden farkı olmayan bir küçük rütbeli subaydı Resneli Niyazi

O günlerin tanımıyla "mülazım – ı evvel" (üsteğmen) idi.

Günün birinde yakın çevresinin gazıyla, özellikle de İngiltere kralı ile Rus çarının görüşmelerinin ardından memleketin elden gitmekte olduğu kaygısıyla haber gönderdi İstanbul’a…
En kısa zamanda Meşrutiyet ilan edilmediği takdirde çetesini kurup dağa çıkacaktı Resneli…

Başlangıçta kimse takmadı kendisini tabii…

Bunun üzerine "Abdülhamit ve adamları tehlikeleri göremiyor, tehlikeyi önlemek bize düşmüştür” düşüncesiyle 180 kişilik çete kurulur, dağa çıkılır.

Kısa zamanda Abdülhamit’in adamları zindana, ittihatçılar meşrutiyetle iktidara taşınır…

Ya sonra?

Pirus zaferinin ardından beş yıla kalmaz, tüm Rumeli –başta Niyazi’ nin Resne’ si yitirilir…
İşte o beş yıllık “beylik” günlerinde Resneli padişahın misafiri olarak İstanbul’a gelir..

Yanında vatanı kurtarmak üzere Makedonya dağlarına çıktığı günlerde yakaladığı geyiği ile…

Kaleme aldığı anılarında Tanrı tarafından gönderilen bir yol gösterici olduğunu öne sürdüğü geyiğine “rehber-i hürriyet” adını verecek ve halka bunu o günlerde yutturacak bir Hürriyet meşalecisidir Resneli…

Geyik o günlerde öyle ün kazanır ki, bir yanda Gülhane parkında sergilenirken bir yandan da Meclisi mebusan’ ın en önemli gündem maddelerinden birini teşkil eder…

Hızla çökmekte olan ve her gün bir cepheyi yitiren koca imparatorluğun köşe yazarlarından mebuslarına kadar en sıcak tartışma konusu Resneli Niyazi’ nin geyiğidir…

Bugün de hemen hemen tamamımızın hikayesini bilmeden günlük konuşmalarımızda kullandığımız ünlü geyik muhabbetinin kaynağı işte o geyiktir…

Resneli sadece o deyişle taşınmamıştır günümüze…

Trajik ölüm öyküsünden de nasiplenir dilimiz…

Balkan savaşındaki hezimet sonucu memleketi Makedonya işgal altında kalınca 1913 yılında İstanbul’a kaçmaktan başka çare gelmez aklına…

ancak karadan gidemediği için gemiye binmek üzere geldiği avalonya limanında –bugünün Arnavutluk kıyılarında bir kent-, kendi koruması tarafından tek kurşun ile vurularak öldürülür.

Tetigi çekme emrini Arnavut milliyetçilerinden esat toptani ve ismail kemal’in verdiği söylense de şom ağızlılara göre asıl öldürme planını yapanlar Enver Paşa ve ittihatçı ekibidir.. Amaç İstanbul’a geldiği takdirde ortalığı karıştırması ve başa bela olması kaçınılmaz Resneli’ yi yola koyulduğu ilk durakta saf dışı etmektir…

Ölümünün ardından dilimize geyik muhabbeti kadar ünlü belki ondan da beter o deyiş yerleşir:

Ne şehit oldu ne gazi…

B.. yoluna gitti Niyazi…

 

Abdullah Ayan: Yerel yönetimlerde tarihi dönüşüm…

Yerel yönetimlerde tarihi dönüşüm…

AK Parti hükümeti Büyükşehir Belediye sınırlarını yeniden belirlerken genişleten ünlü pergel yasasının eksik yanlarını tamamlamaya hazırlanıyor…

2009 yerel seçimlerinde uygulanabilmesi için 28 Marttan önce yasalaşması gereken bu düzenleme deprem yaratacak cinsten…

Mersin açısından da çok önemli değişiklikler söz konusu…

Örneğin mevcut üç alt birim belediye yerine Mersin’de üç ilçe ihdas edilmesi hedefleniyor..

Akdeniz, Toroslar, Yenişehir alt birim belediyeleri çevrelerindeki pek çok belde belediyesinin eklenmesiyle üç ilçeye dönüşecek…

Aslında 1994 yılında Mersin ile birlikte bazı kentleri Büyükşehir statüsüne dönüştüren işlem yasadan çok kanun hükmünde kararname olması nedeniyle zaten yarım sayılırdı.

İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana hatta Gaziantep’ te kurulan Büyükşehirler, ilçe yapılanmalarını da belirleyen özel kanunlarla hayata geçirilirken, Mersin ve benzeri 6 şehir kanun gücünde bir kararname ile ve ilçeler yerine alt birim belediye olarak tanımlanan ucube yapılarla benzer statüye kavuşturulmuştu…

Vali Akif Tığ döneminde –yanılmıyorsam 2001’ de- Mersin Büyükşehir çatısı altında Müftü deresinin iki yakasında iki ayrı ilçenin oluşturulmasına yönelik bir çalışma başlatılmış ancak o dönemde HADEP’ li Akdeniz Belediyesine yönelik nokta operasyon yapılıyor kanaati nedeniyle proje gösterilen yoğun tepkilerin ardından rafa kaldırılmıştı…

Bugünlerde İç İşleri Bakanlığının öncülüğünde 16 Büyükşehir Belediyesinin sınırlarını, günün koşullarına uygun yeniden belirlemeye dönük çalışma Mersin açısından aslında Akif Tığ dönemindeki projenin yeni versiyonu…

Amaç, Büyükşehir Belediyelerinin sınırlarını belirleyen ve pergel yasası olarak adlandırılan uygulamanın eksik ayaklarını yeni bir düzenlemeyle tamamlamak…

2004 te TBMM’ de kabul edilen 5216 sayılı yasayla –illerin nüfusuna göre kapsama alanlarını belirleyen yarıçapları farklı, örneğin Mersin için 20 km lik çap içinde kalan tüm beldeler- zaten belli sınırlar içinde kalan beldeler Büyükşehir’e bağlanmış, su-kanalizasyon- ulaşım ve daha pek çok hizmetin kadrolarıyla birlikte Büyükşehir Belediyesine devri öngörülmüştü..

Şimdi bu yasanın eksikleri tamamlanıyor…

2008 Ocak ayında açıklanan 2007 sayım sonuçları ışığında Büyükşehir sınırları içinde kalan alt birim belediyeler ilçeye dönüştürülmesini, aynı sınırlar içindeki nüfusu 50 binin altında olan tüm belediyeler lağvedilerek ihdas edilen ilçe belediyelerine katılmasını hedefleyen bir çalışma…

Bu amaçla İç İşleri Bakanlığı son rötuşlarını yaptığı tasarıyı Bakanlar Kurulunun önüne getirdi.

Burada görüşülecek tasarının Şubat sonunda Meclisten geçirilerek yasalaşması böylece 2009 Mart ayında yapılacak yerel seçimlerde uygulanması hedefleniyor…

Yasa tasarısı içerdiği radikal değişikliklerle, tüm beklentilerin ötesinde bir tarihi dönüşüme yol açacak cinsten…

Örneğin bugünden belediye başkan adaylığı kavgalarının başladığı nice belediyenin bu yasanın meclisten geçtiği gün artık belediye olma özelliği sona erecek…

Bu durumda Mersin’de, üç ilk kademe belediye merkezli üç yeni ilçe belediyesi oluşturuluyor…

Üzerinde son rötuşları yapılan taslağa göre Mersin’in bugünkü Akdeniz, Toroslar ve Yenişehir alt birim belediyelerinin yerini aynı isimli üç ilçe alırken söz konusu ilçelere Büyükşehir sınırları içine dahil edilen pek çok küçük belde belediyesi mahalle olarak bağlanacak…

Tasarıyla nüfusu 50 binin üstünde olan alt birim belediyelerin ilçe yapılması hedeflendiği için bu objektif kriterlere uyan Akdeniz, Toroslar ve Yenişehir alt birim Belediyelerine sahip Mersin’de aynı isimlerle Büyükşehir çatısı altında üç yeni ilçe oluşturulması hedefleniyor.

Şimdiden bir takım adayların kavgaya tutuştuğu rant değeri yüksek bazı beldelerin –ki en çarpıcı örnek Mezitli’ dir- tasarı bu haliyle TBMM’ den geçmesi halinde belediye kimliğinden mahalle sıfatına dönüştüğüne tanık olacağız…

2004 yerel seçimlerinde Akdeniz ve Toroslardan daha küçük nüfusa sahip Yenişehir, Mezitli’ nin eklenmesiyle 2009 seçimlerine Mersin’in en büyük ve ondan da önemlisi Büyükşehir belediyesinin kilit ilçesi olarak hazırlanacak…

Ocak 2008 de açıklanan sayım sonuçlarına göre 162 bin nüfusa sahip Yenişehir, 73 bin nüfuslu Mezitli yanında 11 bin nüfuslu Davultepe ve Tece ile 6 bin nüfuslu Çiftlikköy, Kuyuluk belediyelerinin mahallelere dönüşüp, kendisine katılmasıyla 270 bin nüfusa sahip ilçeye dönüşecek…

Aynı sayım sonuçlarında 235 bin nüfusa sahip olduğu ortaya çıkan Akdeniz Beldesi, Kazanlı’ nın 11, Adanalıoğlu’ nun 7, Karacailyas’ ın 6, Yenitaşkent’in 5 bin nüfusunun eklenmesiyle 271 bin nüfuslu büyük ilçe konumuna gelecek…

AK Parti kurmaylarına bakacak olursanız, bugünkü haliyle hiçbir şanslarının olmadığı Yenişehir’in bile yeni sınırlar çerçevesinde çantada keklik olduğunu iddia ediyorlar…

Oysa rakamlar tam aksini söylüyor…

Zaten CHP’ nin kalesi sayılan  Yenişehir yeni düzenlemenin ardından kendisine yaklaşan nüfusa sahip bir başka oy deposu Mezitli’ nin de eklenmesiyle yıkılmaz biçimde CHP’ nin armadası haline geliyor…

Burada bir önemli sorun da Mezitli’ nin nüfusu itibariyle yasal açıdan güvence altına alınan özel durumu…

Çünkü son taslağın dayandığı Büyükşehir Belediyelerini düzenleyen kanun, nüfusu 50 binin üzerindeki belediyelerin ya alt birim veya ilçe olarak düzenlenmesini emrediyor…

Yenişehir Belediyesiyle ilgili düzenlemeyi özellikle Mezitli’ nin kurulacak bu ilçeye eklemlenmesini seçimleri kazanmak için yeterli görenleri uyarması bizden…

Hesapları, rakamları kimlerin AK Partililere verdiğini, daha doğrusu kimlerin işlettiğini bilmiyorum ama kesin olan bir şey var:

Yerelde AK Partiye siyasi mühendislik yapmaya soyunanların, kendilerine özgü farklı bir hesapları yoksa, birileri iktidar partisinin yerel teorisyenlerini en azından Yenişehir’in yeni sınırlarının belirlenmesinde fena halde kandırıyor…

 

Taslağa göre Mersin’deki yeni ilçelerin dahil olacağı belediyeler ve 2007 sayımına göre nüfusları:

Akdeniz ilçesi: 271 bin

Akdeniz Belediyesi (235)+Kazanlı (11)+Adanalıoğlu (7)+Karacailyas (6)+Yenitaşkent (5) +Yalınayak (4)+Bahçeli (3)

 

Yenişehir ilçesi: 270 bin

Yenişehir Beled. 162+Mezitli (73)+Davultepe (11)+Tece (11)+ Çiftlikköy (6)+Kuyuluk (6)

 

Toroslar ilçesi: 239 bin

Toroslar Belediyesi (227) Arpaçbahşiş (5)+Yalınayak (4)+ Dorukkent (3)

Abdullah Ayan: Son sayım sonuçları ışığında Mersin…

Son sayım sonuçları ışığında Mersin…

Evlere hapsedilerek sayıldığımız günler geride kaldı…

Yalnızca kuşların oynadığı, tek bir aracın üzerinden geçmediği Galata köprüsü manzaraları da yok artık…

Adrese dayalı bir sistemle 2007 yılının muhtelif günlerinde görevliler çaktırmadan hepimizi tek tek saydılar…

2008 Ocak başında açıklanan sonuçları henüz doğru dürüst tartışılmayan bu sayım sonucunda ortaya çıktı ki, Türkiye’de nüfus artışı yavaşlamış…

1990 yılında 56,4 milyon nüfusa sahip Türkiye 10 yılın sonunda 10,4 milyonluk artışla 66,8 milyona ulaşmıştı…

2007 sayımında görüldü ki 7 yıl boyunca ülke nüfus artışı 4 milyonla sınırlı kaldı ve 70,5 milyon olduğu görüldü.

Üzerinde hiç konuşmadığımız asıl çarpıcı veriler ise Mersin’e ait…

Tüm projeksiyonlarda 1 milyon 750 bin ile 1 milyon 800 bin arasında nüfusa eriştiği varsayılan Mersin’in 2007 sonunda 2000 yılına oranla artış şöyle dursun 80 bin eksildiği ortaya çıktı…

Artan nüfusuyla Mersin’in ilk seçimlerde Milletvekili sayısını 13’e çıkaracağı hesabını yapanlar az kalsın 11 milletvekilliğine düşme şokunu yaşayacaklardı.

Kentle ilgili sorunlar dile getirildiğinde bugüne kadar yoğun göç mazeretine sığınanların en önemli argümanı da böylece ortadan kalktı…

“Güneydoğudan yoğun göç aldık, o nedenle bu haldeyiz” yalanına sığınma olasılığını ortadan kaldırıyor sayım sonunda ortaya çıkan rakamlar…

Beceriksizliklerini kentin aşırı göç almasına dayandıranları mahcup edercesine, 2000 yılında 1 milyon 676 bin nüfusa sahip Mersin’ de rakamın 2008 yılında 1 milyon 596 bine indiğini gösteriyor resmi istatistikler…

Üzerinden 45 gün geçmesine rağmen, kentin tüm projeksiyonlarını temelden etkileyecek verilerin hiçbir platformda tartışılmaması, değerlendirilmemesi çok ilginç…

Günlerdir ilçeler bazında 1990, 2000 ve 2008 nüfus rakamlarına bakıyor ve özellikle bazı ilçelerin kan kaybedişlerini anlamaya çalışıyorum…

Örneğin Bozyazı…

1990’ da 31 bin, 2000 yılı sayımlarına göre 44 bin olan ilçe nüfusunun 2007 sonunda 26 bine düştüğü görülüyor.

2000 yılında 142 bin nüfusa sahip Erdemli127 bine, 19 bin nüfuslu Çamlıyayla 12 bine, 156 bin nüfuslu Silifke 111 bine, 38 bin nüfuslu Gülnar 34 bine, 74 bin nüfuslu Mut 66 bine, 84 bin nüfuslu Anamur 63 bine inmiş 7 yılın sonunda…

Yukarıdaki ilçelerin ortak özelliği tümünün en önemli geçim kaynaklarının tarım olması…

Son yıllarda ülke genelinde tarım sektöründeki azalan istihdamın Mersin’e de bu yönüyle yansıdığı ortaya çıkıyor…

Erdemli, Silifke, Aydıncık, Bozyazı, Anamur gibi muhteşem turizm potansiyeline sahip kıyı beldelerinin bu zenginliklerini değerlendirecek hamleler yapılmayınca, daha doğru bir deyimle tarımda yaşanılması kaçınılmaz nüfus kayması Antalya’nın yaptığı gibi turizme kanalize edilemeyince ilçelerden başta Mersin merkez olmak üzere yoğun göç yaşandığı anlaşılıyor…

Yaptığımız değerlendirmenin rakamlar ışığında yüzeysel bir gözlem olduğunu hemen belirtelim…

Adrese dayalı nüfus verilerinin başta Üniversiteler olmak üzere tüm kent dinamiklerince çok daha ciddi biçimde masaya yatırılması ve sağlıklı biçimde analizler yapılarak, geleceğe yönelik çıkış yollarının buna göre planlanmasının gerektiği unutulmamalı…

Türkiye İstatistik Kurumu –TUİK- tarafından 2008 Ocak ayında resmen açıklanan il, ilçe, belediye teşkilatı olan yerleşim yerlerinin nüfus rakamları ışığında çok daha radikal değişimlere de tanık olacağız önümüzdeki günlerde…

Örneğin nüfusu 2 binin altına inen tüm belediyeler lağvedilecek…

Bu durumdaki yerleşimler bulundukları yerlere göre köy veya mahalle konumuna getirilecek.

Mersin’de bu konumda olan iki belediye var…

Nüfusu 1989’a düşen Silifke’ye bağlı Uzuncaburç ile 1740 nüfuslu Ovacık (Büyükeceli) belediyelerinin Belediye sıfatlarının ortadan kalktığına tanık olacağız önümüzdeki günlerde…

(Bugünlerde nükleer santrale ev sahipliği yapmaya hazırlanan ve önümüzdeki günlerde tam bir nüfus patlamasına tanık olacağımız Büyükeceli’ nin belediye özelliğini yitirmesi ilginç bir tesadüf olsa gerek)

Ama asıl değişim İç İşleri Bakanlığınca son rötuşları yapılan ve önümüzdeki günlerde Meclise sevk edilecek yasa taslağıyla ortaya çıkacak…

2009 yerel seçimlerinde uygulanabilmesi için 28 Marttan önce yasalaşması gereken bu düzenleme deprem yaratacak cinsten…

Mersin açısından da çok önemli değişiklikler söz konusu…

Örneğin mevcut üç alt birim belediye yerine Mersin’de üç ilçe ihdas edilmesi hedefleniyor..

Akdeniz, Toroslar, Yenişehir alt birim belediyeleri çevrelerindeki pek çok belde belediyesinin eklenmesiyle üç ilçeye dönüşecek…

Hangi belediyelerin lağvedileceği, yeni sınırlara göre ortaya çıkacak ilçelerin şemsiyesi altında yer alacak yeni beldeleri, bugünün en önemli belediyeleri Mezitli, Kazanlı gibi yerleşimlerin hangi ilçelerin mahalleleri haline geleceğini bir sonraki yazıda ele alacağız…

 

Son üç sayım sonucuna göre Mersin ilçelerinin nüfusu:

 

İlçenin adı

1990 nüfusu

2000

2007

Mersin merkez

550

734

826

Tarsus

292

348

318

Erdemli

100

142

127

Silifke

108

156

111

Mut

 56

  74

  66

Gülnar

 34

  38

  34

Aydıncık

 11

  11

  11,6

Bozyazı

 31

  44

  26

Anamur

 66

  84

  63

Çamlıyayla

 19

  19

 12

Yolsuzluk, rüşvet, bahşiş…

Yolsuzluk, rüşvet, bahşiş…

Bayındırlık ve İskan Bakanı  Özak, son günlerde tapu dairelerinde yoğunlaşan operasyonların ardından “memurun, vatandaştan aldığının rüşvet değil, bahşiş olduğunu” iddia etmiş…

İnanması zor ama yazılı görsel bütün medyada yer almasına rağmen, yalanlamadığına göre acınası gerçeği kabul etmek zorundayız…

İyi de gerçekten küçük bahşişleri, büyük rüşvetlere göre hoş görmek doğru mu?

Çoğumuzun “hayatın doğası” olarak gördüğü, en azından günün birinde herhangi bir kapıyı açma karşılığında bir biçimde mutlaka tanık olduğumuz -bahşiş veya rüşvet adı ne olursa olsun, parayla iş yaptırılması eylemini- gerçekten ne olarak adlandırmak lazım?

Öncelikle yolsuzluğun tanımına bir bakalım…

İnsanlık tarihi boyunca varolan yolsuzluk ve bunu gerçekleştirmenin en kestirme yolu olan rüşvet, zamana ve ülkeye bağlı olarak azalıp artmakla birlikte her dem var ola gelmiştir.

Burada önemli olan işi yaptırmak için verilen paranın miktarı değil, boyut ne olursa olsun –ünlü deyimle- hizmet verenle alanın arasındaki ilişkinin kendisidir.

Hizmet alanın “işim görülsün” diye verdiği paranın azlığı öyle bakanın söylediği gibi rüşveti bahşiş masumiyetine indirgemez…

Uluslararası Şeffaflık Hareketi, IMF, Dünya Bankası gibi evrensel kuruluşların konuya önemle eğildiği günümüzde, rüşvet yolsuzluğun en önemli ayaklarından biridir…

"Yolsuzluk" terimi, maddi menfaat için (örneğin rüşvet) ya da parasal olmayan özel amaçlara yönelik olarak (örneğin kayırma) kamusal yetkinin yasadışı kullanımını içeren davranış ve eylemleri kapsamaktadır.

İngilizce’de rüşvet verme, yozlaştırma eylemleri "corruption" kapsamında görülmekte, dolayısile rüşvet bir yana her türlü yozlaştırma eylemi bile yolsuzluk olarak algılanmaktadır…

Türkçe’nin en önemli referansı sayılan Türk Dil Kurumu sözlüğü de, yolsuzluğu "Bir görevi, bir yetkiyi kötüye kullanma" olarak tanımlanmaktadır.

Dünya Bankasının kullandığı “kamu yetkisinin özel çıkarlar için kötüye kullanılması” tanımı yolsuzluğun en yaygın ve en basit tanımıdır.

Günümüz dünyasının gelişmiş demokrasilerinde devlet bir yana özel sektörde bile verilen hizmet nedeniyle bir takım görevlilerin çıkar sağlama girişimleri yolsuzluk tanımına dahil edilmektedir.

Örneğin, Yolsuzluğa Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesinde özel sektörde rüşvet ve zimmet, Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesinde cezalandırılması gereken eylemler arasında sıralanmaktadır.

Belirlediği yolsuzluk türleri bakımından en geniş ve detaylı uluslararası belge olan Yolsuzluğa Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesinde ise;

-ulusal kamu görevlilerinin rüşveti,

-yabancı kamu görevlilerinin ve uluslararası örgüt görevlilerinin rüşveti,

-malvarlığının kamu görevlilerince zimmete geçirilmesi,

-nüfuz ticareti,

-görevin kötüye kullanılması,

-haksız zenginleşme,

-özel sektörde rüşvet, özel sektörde zimmet suçları ile bu suçlarla ilgili suç gelirlerinin aklanması,

-gizleme ve adaletin engellenmesi suçları sözleşme kapsamında görülmüştür…

Yolsuzlukla ilgili dünya çapında araştırmalar ve çalışmalar yapan Uluslararası Şeffaflık Örgütünün kısacık tanımı daha da çarpıcıdır…

Ülkelerin gelişmişlik sıralamasını, yolsuzluk kriterlerine göre belirleyen kuruma göre; “futbol maçına girmek için kuyruğa giren birini, tanıdığı bir güvenlik elemanının öne alıp, stada sokması bile yolsuzluk kapsamındadır…

Aslında Bayındırlık ve İskan Bakanı Özak’ ın kendisine bağlı personeli “rüşvet değil, bahşiş alıyorlar” açıklamasına en acımasız ve kestirme yanıtı Milli eğitim Bakanı Hüseyin Çelik vermektedir:

Yapılan işin ne olduğunun değil; onun özü ve içeriğinin önemli olduğunu vurgulayan Çelik, bir zamanlar bilim adamı sıfatıyla kaleme aldığı makalesinde şöyle diyordu:

“Hukuktaki "tebeddül-i esma ile hakaik tebeddül etmez" kuralını yani daha anlaşılır Türkçe ile “isimlerin değişmesiyle gerçeklerin değiştirilmesi mümkün değildir…

Fakir bir vatandaşa zengin anlamına gelen "Gâni" adını takmakla onu zenginleştirmek nasıl olanaksızsa rüşvete ister " hediye " ister " behiyye " ister " armağan " ister " yadigâr " ister " hörmet " ister " bahşiş " ister " bağış " ister " eşantiyon "ister " çorba parası " veya " çay pulu " ne derseniz deyin işin özünü değiştiremezsiniz. Burada önemli olan verilen veya alınan şeye ne isim altında verildiği değil; verilen veya alınanın ne amaçla alındığı veya verildiğidir.”

Biz demiyoruz sayın Özak…

Bakanlar kurulu toplantılarında tam karşınızda oturan ve sürekli göz göze geldiğiniz Milli Eğitim Bakanı Çelik söylüyor “rüşvet, bahşiş, çorba parası, çay pulu” adı altında alınıp verilenler arasında hiçbir fark olmadığını…

Durumun bir başka vahim yanı var ki, söylemeye dili varmıyor insanın…

Şu anda bir kısmı tutuklu personelin suç oluşturan eylemi nedeniyle görüş belirtmek, en hafif deyimiyle yargıyı etkileme suçunu oluşturmaktadır ki, devletin en önemli kurumlarından birinin başında oturan bir Bakanın düştüğü durum gerçekten üzüntü vericidir…

Erklerden birinin yargılamaya hazırlandığı bir takım insanların eylemini mazur gösterme, suç işleme potansiyelini azaltan değil, kaşıyan bir tehlikeyi barındırmaktadır…

İyisi mi yazıyı, Hüseyin Çelik’in bakanlık şapkasından önce taşıdığı bilim adamı sıfatıyla kaleme aldığı makalenin son cümleleriyle noktalamak…

Bakın Doçent Dr. Hüseyin Çelik bir zamanlar ne diyordu?

“Günümüz Türkiye’sinde rüşvet alınıp veriliyor mu? diye sorsanız, cevabım "hayır" olur. Sadece bir kısım memurlarımız işini biliyor, bir kısım vatandaşlarımız da işini gördürüyor! Bunda ne fenalık var?…

Sen ne usta çilingirsin bay rüşvet!…”

İnsanın gerçekten küçük dilini yutası geliyor…

Çilingir rüşvete karşı, maymuncuk bahşiş…

Dünyanın en büyük ekonomileri sıralamasında ilk 20’ ye giren Türkiye’nin, demokratik gelişmişliği belirleyen şeffaflık liginde 90. sırada sırıtması boşuna mı sanıyorsunuz?

Ekonomik gelişmişliği sosyal ve demokratik gelişmişlikle taçlandırmanın yolu yolsuzluğu en aza indirmekten geçiyor…

Bahşiş veya rüşvet hoş görmeden, yapanın gözünün yaşına bakmadan…

Abdullah Ayan: Sormayalım mı?

Sormayalım mı?

Dinci, laik..

Sağcı, solcu..

Liberal, muhafazakar..

Hayır ayrımcılığın aymazlık kavgası içinde değiliz..

Çok daha farklı bir mücadeleyi sürdürüyoruz…

Bu kenti sevmekle ilgili, sorumlulukla ilgili, duyarlılıkla ilgili bir kavgadan söz ediyoruz…

Birileri 4 bin yıllık tarihin ırzına geçerken bağırmanın, cinayete tanık olup susmamanın belki de başına ne geleceğini çok ta umursamadan, korkmadan, usanmadan susamamanın gereğini yerine getirmek…

İnsan bazen başkalarına değil de kendisine soruyor ister istemez:

“Sussa mıydık?

Konuşmadan, isyanımızı dile getirmeden önümüzde cinayetler işlenirken, başımızı çevirip gitse miydik?”

“Ne güzel olmuş” diyenlerden olmayı kimse beklemesin bizden.

Olmadık, olmayacağız…

Narlıkuyu’ daki en güzel koyun en can alıcı noktasına birileri gelip balık çiftliği kuruyor da, kimse “ sen ne yapıyorsun” demiyorsa elbette “orada, kimse yok mu?” diye soracağız…

Susmadık, susmayacağız…

Bu kente kimler nasıl kıydı, halen acımasızca nasıl kıyıyor?

Nasıl arsız, hayasız, korkusuzlar…

Uzaydaki gezegenler kadar uzak değil…

Bitişiğimizde, yanıbaşımızda elimizi uzatsak dokunacağımız kadar yakınımızda Antalya…

Şu bizimle aynı potansiyele, aynı sahil bandına, aynı coğrafi özelliklere sahip Antalya, turizmin başkenti olurken…

Üstelik, bulunduğu konumu beğenmeden daha fazlasını isterken, gittikçe varoşlaşan, köylüleşen Mersinin kaderinden sorumlu olanların, karar verenlerin duyarsızlığına tepki göstermeyecek miyiz..

Amirlerin memuru konumuna gelenlere, kuzuların sessizliği pişkinliğinde dinleyenlere inat, biz kimseye itaat etmeyeceğiz..

Alanya ile Erdemli arasında ne fark vardı da, bu uçurumlar oluştu???

Nasıl bir havadaydık ta bunca cinayeti hep birlikte sessiz izledik?

Antalya’da 400 bin Mersin’de 4 bin yatak var, turistlere açacağımız…

Aradaki makas hergün biraz daha açılırken, ortaya çıkan rakamlardan hiç mi sıkılmadık…

90 bin nüfuslu Alanya bile son 10 yılda yakaladığı ivme ile 102 bin yatağa ulaşırken, hangi sopalarla bizi korkuttular da, baka kaldık, elimiz böğrümüzde yalnızca izledik.

Dünya Hıristiyanlık aleminin  2008’i Saint Paul yılı ilan ettiği günlerde, Turizm Bakanlığı ülkenin 15 ilini ‘marka kent’ olarak belirlerken biz nerelerde uyuya kaldık???

15 marka kentten söz ediyoruz…

İçlerinde Adıyaman’dan Amasya’ya, Bursa’dan Gaziantep’e, Edirne’den Kars’a, Hatay’dan Trabzon’a, Manisa’dan Mardin’e Anadolu’ nun tüm renkleri var da, bir tek bu kadersiz Mersin yok…

Ne günah işledik te, bu kenti görmezlikten geliyor, yok sayıyorlar…

2023 yılına kadar yaklaşık bir milyar dolarlık kaynak aktarılma kararı alınırken sorumlularımız, yetkililerimiz, yetkisizlerimiz hepimiz nerelerde hangi derin uykudaydık?

Ülkenin Turizm bakanı yanında iktidar Milletvekilleri Mersin’e gelmedi mi?

Geldi…

Ayak bastığı gün bu 15 marka kentin tümü isim isim, cisim cisim, tek tek belirlenmemiş miydi?

Belirlenmişti…

O halde neden yakasına yapışmadık, neden hesap sormadık?

Sivas’ı, Kütahya’yı marka kent görenler, tüm dünyada Saint Paul yılı olarak ilan edilen 2008’de Mersin’den vazgeçtik Tarsus’u ne oldu da unuttular?

Çok mu zordu Tarsus’u böylesine anlamlı bir tarihi durakta önemli kentlerin arasına katmak…?

Marka kent adına bu insanlığın ortak değerine, biraz kaynak aktarmak?

Günlerdir yazıp duruyorum…

91 bin nüfuslu Alanya 102 bin, küçücük bir belde Side bile 50 bin çok yıldızlı turistik yatağa ev sahipliği yaparken 4 bilemediniz en iyimser tahminle 5 bin yataklık Mersin nasıl olacak ta pejmürde haliyle dünyanın odaklandığı Saint Paul yılına ev sahipliği yapacak?

Allah korusun gerçekten evrensel anlamda insanlık sesimizi duyup ta gelmeye kalkarsa garibim Tarsus’ta 100 binden falan vazgeçtik 10 bin insanı nerede yatıracağız?

Zor da olsa yanıtlanması gereken sorular bunlar…

Ve kent sorumluluğuyla bıkmadan, usanmadan sormaya devam edeceğiz…

 

Ayaş’ta tarihi kalıntıların yanı başında üstelik kıyı kenar kanunu ortadayken denize sıfır otel inşa eden arkadaşım Ayaş’ ta işlenen cinayete tanıklık sitemim nedeniyle bana kızmış…

Anladığım kadarıyla yazdıklarımı değerlendirmek şöyle dursun, okumamış bile…

Tarihe, yasalara saygı çerçevesinde hareket eden herkese saygı duyarım ben…

Hele o arkadaşımın  belirttiği gibi 500 yataklık tesis söz konusuysa…

500 yatak demek, aşağı yukarı 500 kişiye yeni istihdam kapısı açmak demek…

Kim Mersin’de böylesine bir yatırım yapma kararı alır, iş alanı yaratırsa, eleştirmek bir yana sırtımda taşırım ben…

Yeter ki, hiç kimse kalkıp yeni yatırım adına tarih veya doğa katili olmasın…

Anayasal güvence altında olan tüm insanlığın ortak kullanımındaki sahili kendisinin görmesin…

Tarih ve doğaya saygılı, istihdam yaratan her türlü yatırımcının önünde saygıyla eğilmek, elimden geldiğince yardımcı olmak, sonuna kadar desteklemek boynumun borcudur…

Böyle biline…

 

 

Abdullah Ayan: Mersin’den Antalya’ya doğru (3)

Mersin’den Antalya’ya doğru (3)

Alanya daha ilk bakışta çarpıyor insanı.

Mezitli büyüklüğünde bir kent ama Mersin ve çevresindeki hiçbir yerleşimle mukayese edilmesi mümkün değil.

Çok değil on yıl öncesinin doğu Antalya’da kalan unutulmuş kent çevresindeki turizm yatırımları yanında şehircilik bakımından muhteşem bir değişim ve dönüşüm yaşamış…

Ana bulvarları yanında tüm caddeleri, ara hatta arka sokakları düzenli, tertemiz, benim diyen Avrupa kentlerinin çoğunu kıskandıracak görünümde…

Kent ve çevresinde gecekondu görmemek şaşırtıyor bizi…

Uzaktan uzay üssünü andıran bir yapı ilgimizi çekiyor…

Yaklaşıyoruz ve tamamlanmış tesisin üzerindeki tabelayı aynı anda okuyup, aynı anda göz göze geliyoruz Mehmet’le…

Karşımızda bin kişilik kapalı yüzme havuzu…

Son açıklanan verilere göre 2007 sonu itibariyle 91 bin nüfusa sahip Alanya’ ya Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğünün layık gördüğü tesis yaz kış hizmet verecek tam bin kişilik kapalı yüzme havuzu…

Soluklanmak üzere sahilde bir kafeye otururken, Alanya’ ya yerleşmiş yerelde konumu önemli eski bir dostu arıyoruz…

Birazdan o da katılıyor aramıza…

Anlattıklarına, hele kentin turizmde bugün geldiği nokta ile ilgili söyledikleri gerçekten inanılmaz…

91 bin nüfusa rağmen, 65 bini turistik belgeli olmalı üzere tam 102 bin yatak kapasiteli tesise sahip olmak nasıl bir duygu acaba?

Dünyada nüfusundan fazla turist barındıracak yatağa sahip olmak kaç şehre nasip olur ki?

Son bir yılda 7 milyon turistik geceleme sayısıyla 600 milyon dolarlık döviz girdisi sağlayan bir ilçe düşünün…

Karmaşık duygularla konaklayacağımız otelimizin bulunduğu Side’ye doğru yola çıkarken, Alanya’da gördüklerimizi, duyduklarımızı özümsemeye, sindirmeye daha doğrusu kavramaya çalışıyoruz…

Bir zamanların virajlı, ölümlü kazaların sıkça yaşandığı ölü noktalara sahip Alanya-Antalya yolu muhteşem bir bulvar biçimini almış.

Dağların delindiği, kör virajların kalktığı, gereken yerlerde tünellerle, viyadüklerle desteklenen muhteşem bir bulvarı andırıyor o eskilerin korkulu yolu…

Biri bitmeden diğerinin gülümsediği her biri farklı mimaride tesisten çok mimari sanat eserini andıran çok yıldızlı oteller..

Derken Side’ye ulaşıyoruz.

Bir zamanlar antik kent içinde iki motelin yer aldığı Eski Side’ nin batısında yepyeni bir kent kurulmuş.

Geçmişe dalıyorum.

1982 de Antalya’da birkaç ayımı geçirdiğim günlere…

Bir hafta sonu kentin tek beş yıldızlı oteli Talya’ dan sıkılmış, Side’ye uzanalım demiştik.

Bütün yarım adada, Aydın Bolak ağabeyin başında olduğu Türk Petrol şirketine ait bir mokamp vardı.

Hepsi bu…

Şimdi side-Belek arasındaki batı sahilinde Kumköy-Çolaklı-Gündoğdu köylerinin yer aldığı sahil ile, Side’nin doğusundaki Sorgun ve Titreyen Göl sahili arasında çoğu beş yıldızlı tam 104 oteli barındıran dünyanın hayranlık duyduğu tesisler

1986 yılına kadar derme çatma birkaç motel ve mokampın yer aldığı bir bölge bugün dünyanın dört bucağından gelen misafirlerin konakladığı 50 bin yatağa sahip bir vaha konumuna gelmiş durumda…

Otellerin arasında geniş bulvarlar, yeşilin her tonu ve asıl önemlisi insanı şaşırtan temizlik…

Bal dök yala dedirtecek kalitede bir çevre…

Tüm tesisler sahilde yer almasına rağmen, hepsi kıyı kenar çizgisine saygılı davranmış…

Bu nedenle de kilometrelerce uzunluktaki sahil yalnızca tesislerin değil, dileyen herkese açık…

Sabah yürüyüşü sırasında dalıp gidiyorum…

Mezitli sahilinde kıyıya ulaşmak isteyen insanların siteler arasında geçmeye çalışırken yaşadıkları geliyor aklıma…

Sitelerin güvenlik elemanlarının hakaretlerine, bazen fiziki tecavüze varan tehditlerine maruz kalan garibim Mersinliler…

Tüm iyi niyetiyle Vali Hüseyin Aksoy’un çabaları, “turizmi lokomotif sektör haline getireceğiz” iddiası…

Mersin ile Antalya’yı karşılaştırma olanağı bulduğum şu birkaç günün sonunda o iddianın, gerçekleşmesi zor bir hayalden başka bir şey ifade etmediğini yaşayarak görmek canımı acıtıyor…

Yerel yöneticilerimizin ara sıra tetkik gezisi için Almanya’ya düzenlediği seferlerin ardından verdikleri demeçler…

Oysa Almanya yerine birkaç saatlerini verip Alanya’ ya gitseler alacakları o kadar ders var ki..

Ayaş ve Kızkalesi gibi insanlığın 4 bin yıllık tarihi üzerine kondurulan ilkel yapılar bize, Alanya ve Side’ deki tarihle, coğrafyayla uyumlu, dokuyla barışık tesisler Antalya’ ya…

Dilimde eski bir şarkı, hüzünleniyorum ister istemez…

Ne diyordu Kayahan…

Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar…

Antalya ve Mersin yani…

Abdullah Ayan : Mersin’den Antalya’ya doğru (2)

Mersin’den Antalya’ya doğru (2)

Taşucu’ nu geçip Boğsak’ a ilerliyoruz…

İlk hedef Anamur-Gazipaşa üzerinden Alanya…

Son yıllarda sık sık gündeme gelen Mersin’i Antalya’ya bağlayacak otoyolun izlerini arıyor gözlerimiz..

Boğsak çıkışında ilerlemeye çalıştığımız patikamsı yolun biraz yukarısında birkaç iş makinası göstermelik te olsa bir şeyler yapıyor ama, gümbür gümbür bir otoyol –hadi ondan vazgeçtik, gidiş gelişi ayıran dublesine de razıyız- inşaatından çok istihkak haddini doldurmaya çalışan müteahhit faaliyeti olduğu her halinden belli..

Zaten birkaç km sonra ne yeni yol çalışmasından ne de herhangi bir makineden eser kalmıyor…

Güzelim sahilin en can alıcı yeri askeri liman bölgesi olarak tel örgülerle çevrilmiş…

-Bildiğim kadarıyla 2003 te, 1 Mart tezkeresi ile gündeme gelen ABD’ nin Türkiye üzerinden Irak’a askerlerini göndermek üzere gemilerini yanaştıracağı stratejik nokta burasıydı-

Cennet koy tel örgüler, nöbetçi kuleleri sayesinde şimdilik koruma altında en azından…

Yeşilovacık’ a kadar birkaç koyu işgal eden ve kışın terkedilmişliğiyle hayalet binaları andıran ucube sitelerden başka dişe dokunur tesis yok…

Yeşilovacık’ taki Pinepark tek istisna olarak göze çarpıyor…

Bu yıl çekmeye hazırlandıkları mavi bayrağı şimdiden tesisin önüne çekmişler…

Mehmet’in ilgisini çekiyor bu mavi bayrak olayı…

Sorular karşısında bunaldığımı hissediyorum.

Birkaç saat sonra koynuna gireceğimiz Antalya’da 100 mavi bayraklı tesise sahip plaj varken, Mersin il genelinde geçen yıla kadar sayının yalnızca 1 olduğunu…

Biraz da Vali Hüseyin Aksoy’un gayretleriyle bu sezon 5’e çıkarılması için yoğun çaba gösterildiğini anlatmak kolay değil…

Derken nükleer tartışmalarla ön plana çıkan Akkuyu civarındaki Büyükeceli’ sahiline ulaşıyoruz..

Çam ormanlarının denize boy verdiği güzellikte bir Cennet…

Ancak cenneti cehenneme çevirme becerisini burada da göstermişiz…

Sahil bir iki yazlıkçı site ile Belediyenin kondurduğu bungalovların işgali altında…

Birkaç otel, motel tarzı tesis var ama, her halleriyle dökülüyorlar…

Oysa Büyükeceli veya diğer adıyla Ovacık, günün birinde duble yolun tamamlanması halinde Silifke’ye en fazla yarım saat uzaklıkta bâkir, doğa hârikası bir yer…

Ne yazık ki bu potansiyeline rağmen, çamlar içinde kalan sahil söylediğim işgalciler dışında yazın çadırcılardan başka kimsenin ilgisini çekmiyor, çekemiyor…

Büyükeceli’yi hızla geçip Aydıncık’a yöneliyoruz…

Taşucu çıkışında gördüğümüz duble yol çalışmasının bir benzeriyle de burada karşılaşıyoruz.

10 km lik bir bölümün yakında bitirileceği anlaşılıyor…

Yeterli olmasa da hayal gibi görünen Mersin-Antalya çok şeritli, genişletilmiş yol projesi adına umutlanmamıza yol açacak bir çalışma…

Aydıncık’ ın ardından Bozyazı…

Ve Bozyazı- Anamur arasında mavi boncuk gibi duran 323 km lik Mersin sahilindeki tek mavi bayraklı tesis, kış uykusunda sessiz, gelecek yaz sezonunu, misafirlerini bekler gibi…

Anamur’a ulaşıyoruz…

Anamur kendi halinde, unutulmuşluğunu yaşıyor…

Eskilerden tek fark kentin çıkışında yükselen TOKİ konutları…

Dar alana sıkışmış, büyük kısmı da ayrıcalıklı bazı kamu kurumlarınca kapatılan Anamur bu konutlar sayesinde, kabuğunu yırtıp yeni bir alana doğru gelişecek gibi görünüyor yakın gelecekte…

140 km lik Silifke-Anamur arasını 2 saati aşkın zaman diliminde zor tamamlayıp 40 km ötede Mersin ile Antalya sınırını oluşturan Kaledran’ ı selamlıyoruz…

Bir dere ve derenin üzerindeki köprü Mersin ile Antalya’ yı bir başka deyişle Gazipaşa ve Anamur’u ikiye ayırıyor…

Gazipaşa yakın gelecekte kaderini değiştirecek havaalanından habersiz, seralardaki muzun daha çok para etmesi, müşteri bulması derdinde…

Turizm adına gözle görülür hiçbir çaba yok…

Alanya’ ya bu kadar yakın, zenginlikten hareketlilikten bu kadar uzak…

Gazipaşa’yı yalnızlığıyla bırakıp, bizi Alanya’ya ulaştıracak düzlüğe ulaşıyoruz…

Birden her şey değişiyor…

Sihirli bir değnek dokunuyor her yana sanki….

İshaklı, Kargıcak, Kestel…

Otoban genişliğinde gidiş gelişi ayrı çok şeritli bir yolda akmaya başlıyoruz adeta…

Mersin’in çok katlı binalarla kuşatılmışlığına inat Alanya turistik tesis kaynıyor…

Çok değil on yıl öncesinin doğu Antalya’da kalan unutulmuş kent çevresindeki turizm yatırımları yanında şehircilik bakımından muhteşem bir değişim ve dönüşüm yaşamış…

Ana bulvarları yanında tüm caddeleri, ara hatta arka sokakları düzenli, tertemiz, benim diyen Avrupa kentlerinin çoğunu kıskandıracak görünümde…

Kent ve çevresinde gecekondu görmemek şaşırtıyor bizi…

Uzaktan uzay üssünü andıran bir yapı ilgimizi çekiyor…

Yaklaşıyoruz ve tamamlanmış tesisin üzerindeki tabelayı aynı anda okuyup, aynı anda göz göze geliyoruz Mehmet’le…

Okuduklarımız doğruysa gördüğümüz tesis bin kişilik kapalı yüzme havuzu…

Son açıklanan verilere göre 2007 sonu itibariyle 91 bin nüfusa sahip Alanya’ ya Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğünün layık gördüğü tesis yaz kış hizmet verecek tam bin kişilik kapalı yüzme havuzu…

Soluklanmak üzere sahilde bir kafeye otururken, Alanya’ ya yerleşmiş yerelde konumu önemli eski bir dostu arıyoruz…

Birazdan o da katılıyor aramıza…

Anlattıklarına, hele kentin turizmde bugün geldiği nokta ile ilgili söyledikleri gerçekten inanılmaz…

91 bin nüfusa rağmen, 65 bini turistik belgeli olmalı üzere tam 102 bin yatak kapasiteli tesise sahip olmak nasıl bir duygu acaba?

Dünyada nüfusundan fazla turist barındıracak yatağa sahip olmak kaç şehre nasip olur ki?

Son bir yılda 7 milyon turistik geceleme sayısıyla 600 milyon dolarlık döviz girdisi sağlayan bir ilçe düşünün…

Karmaşık duygularla konaklayacağımız otelimizin bulunduğu Side’ye doğru yola çıkarken, Alanya’da gördüklerimizi, duyduklarımızı özümsemeye, sindirmeye daha doğrusu kavramaya çalışıyoruz…

Antalya izlenimleri devam edecek…

Abdullah Ayan: Mersin’den Antalya’ya doğru.. İzlenimler (1)

Mersin’den Antalya’ya doğru.. İzlenimler (1)

Kabus Ayaş’ta başladı…

Çevreyi anlamaya, tanımaya çalışan Mehmet, Ayaş civarındaki yol kenarında yer alan tarihi eserlerin, antik çağdan kalıntıların üzerindeki iki katlı ilkel, üzerlerine otel motel yazıları kondurulmuş ucubelere bakıp sordu:

“Tanrım, bu ne vahşet…

Böyle bir cinayete nasıl seyirci kaldınız”

Sorusunda yerden göğe haklıydı da, orda kalsa, iyi…

Ne gezer!..

Arabada ilerlerken yolun iki kenarında yükselen çok katlı çirkin binaları özellikle Mersin çıkışındaki yığılmayla, Kızkalesi’ ni esir alan iğrenç yapılanmayı nemli gözlerle anlamaya çalışırken asıl öldürücü darbeyi vurdu:

“Mersin’de bir zamanlar Türkiye’ nin en güzel turizm tesisleri vardı, onlara ne oldu?”

Soruyu beklemiyordum.

Bu nedenle de soruya mantıklı bir yanıt bulmak için bir süre düşünür gibi yaptım, yutkundum…

Mehmet en son 1976’da, Newyork’ a yerleşmeye gideceği günlerde gelmişti Mersin’e..

O günlerdeki gurur kaynağımız Soli’ nin şık restoranlarında yemek yemiş, havuz başında kafaları çekmiş, ikimizde neredeyse olanaksız olduğunu bilmemize rağmen bir sonraki yazın aynı günlerinde, aynı tesiste buluşacağımıza dair bir sürü şeyler söylemiştik.

Tam 32 sene sonra verilen sözlerin bir kısmını yerine getiriyorduk.

Geçen sürede Newyork’ un ünlü dişçilerinden biri olmuştu Mehmet ve işte şimdi birlikte Mersin’den Antalya’ya gidiyorduk…

Birlikte katılacağımız uluslar arası kongreyi bahane edip, birlikte olur, birkaç gün de olsa eski günleri anar, tozlu raflarda sakladığımız eski defterleri indiririz diye düşünmüştük.

Sırf birlikte daha uzun süre geçirelim diye, doğrudan uçakla Antalya’ya gitmek varken, Adana-Mersin üzerinden daha meşakkatli bir rotayı tercih etmişti.

Daha uzun, çok daha zor olsa da, bozulmamış doğasıyla kıyıdan gidilecek yolculuğun keyfine bir an önce varmak için Adana havaalanından yola koyulduk.

Otobanın bitişiyle Erdemli’ ye doğru yaklaşırken denizi kuşatan, birbiri peşi sıra yükselen heyula gibi apartmanlara bakıp iç geçirmişti..

Ta ki Ayaş’a ve Ayaş’ta gördüğü feci tabloya kadar…

Bir süre geçmiş anılara yolculuk biçiminde süren muhabbet birden Ayaş’ta gördüğü vahşi yapılanmaya dönük sorularla bambaşka bir kanala doğru kaymaya başlamıştı.

Ayaş konusunda ne diyebilirdim ki?

Sonuçta en eski tarihi eser adına, 100 yıllık Hürriyet Heykelini –ki o da Süveyş kanalına dikilmek üzere Fransızların ürettiği bir dümendir- baş tacı etmiş, buna rağmen 2007 yılında 48 milyon turisti tek başına ağırlamış Newyork’ ta yaşayan birine verilecek nasıl bir yanıtım olabilirdi ki?

Dört bin yıllık tarihin ırzına geçer gibi o çirkinlikleri yapanlara mı, onlara göz yumanlara mı, korku dolu filmi ses çıkarmadan izleyen bizlere mi?

Hepimizin suçlu olduğu bir cinayeti sorgulayan bu topraklara aşık insana verilecek zor cevabın altında ezilmiştim adeta?

Utanç içinde Ayaş’ı geçiştirip, aklımca onun anılarında daha fazla yer etmiş Soli’ nin başına gelenleri anlatmaya çalıştım.

Yapıldığı dönemde gerçekten Türkiye’nin gıpta ile izlediği, o zamanlar kendi kulvarında ilk ve tek spor kompleksinin…

Bir süre sonra turizme kapanıp, çevresindeki her boş alanı yazlıkçı konut talebini karşılamak üzere apartmanlar diken anlayışa kurban edilmişti güzelim tesis…

1976’ larda dalgaların vurduğu havuz başı şimdi denizden hayli uzaklaşmış, doldurulan sahil pislikten geçmez hale gelmişti.

-Yürüyüş yolu adına bir sürü ucubeliği o güzelim kumsala reva gören yerel yönetimler de cabası-

Sadece Soli ‘ mi?

Kentin içi bir yana, Mezitli gibi bir mücevher; çok katlı, zevksiz, ilkel binalara teslim olmuş, deniz, sahil, yeşil adına ne varsa katledilmişti…

Şimdi Mehmet’le Mersin’den Antalya’ya giderken tabloyu kanıksamış gözlerim onun penceresinden bir kez daha bakıyor, gördüğüm manzara açıkçası yüreğimi kanatıyordu.

Erdemli de aynı durumdaydı, Silifke hatta Taşucu’ da…

Ama Taşucu’ nda yüreklerimizi serinleten bir şey oldu.

Toplu konut idaresi sahili katleden yap-satçılara inat denizi bırakıp dağın yamacına yeni bir kent kuruyordu…

Belki zaman içinde deniz kıyısına yapılmış siteler kaldırılır, Taşucu bu çağdaş, alt yapısı mükemmel yeni binalara taşınır, en azından buraya kadar şansını yitirmiş Mersin belki de bu önemli yerleşim sayesinde nefes alacak duruma gelirdi.

Mehmet’e Taşucu’ndaki çok önemli el değmemiş bir turizm bölgesinin tersane yapılmasının önlenmesi konusunda süregelen savaşlardan söz bile etmedim.. (nasıl olsa anlamaz, yine elinden bir şey gelmez garibim çevreyi suçlardı, merkezde oturan çıkar grupları orada dururken)…

Sadece toplu konut idaresinin sahilden çok uzak mükemmel binalarının içimizde yeşerttiği umutla yolculuğumuzun en güç etabına koyulduk…

İzlenimlerimizi anlatmaya devam edeceğiz…

Abdullah Ayan: Hızlı tren, Çukurova’ nın rüyası…

Hızlı tren, Çukurova’ nın  rüyası…

Dünya petrol fiyatlarının 100 dolara yaklaşmasını henüz tam olarak algılamış değil…

Çok değil 2001 yılında 22 dolar olan ve hayatımızın her aşamasını etkileyen temel enerji kaynağı 6 yıl içinde beş katlık bir artış kaydediyorsa, bunun tüm mal ve hizmet fiyatlarına yansıması kaçınılmaz.

Özellikle de karayolu taşımacılığı ve binek araçlarında sırtımıza binen yük her geçen gün artıyor ve ne yazık ki daha da artacak.

Tek çare ise deniz ve özellikle karayolunda alternatif toplu taşıma araçlarını devreye sokmak…

Özellikle de trenin yeni bir anlayışla ele alınması, hızlı tren gibi çağa uygun konseptlere öncelik verilmesi gerekiyor.

Türkiye Özal’ın belki de siyasi hayatı boyunca yaptığı en önemli yanlış değerlendirmenin acısını çekiyor.

Bu alanda kaybedilen yılları yeniden kazanmak, zamana karşı yarışarak çağdaş ülkelerle aramızdaki açığı kapatmak zorundayız.

Doğrusunu söylemek gerekirse Ak Parti bu alanda beklenen de iyi bir performans sergiledi.

Yılan hikayesine dönen Ankara- İstanbul hızlı tren hattının Ankara-Eskişehir bölümü bir iki ay içinde hizmete açılacak.

Eskişehir-İstanbul bölümünün de en geç 2010 yılında tamamlanması bekleniyor.

Anadolu yakasını Avrupa’ya bağlayacak ve boğazın altından geçecek olan Marmaray’ın da aynı dönemde sisteme eklenmesiyle Ankara’dan İstanbul’a çok kaliteli ve güvenli biçimde 3 saat içinde ulaşmak hayalden gerçeğe dönüşecek…

Ulaştırma Bakanlığının hamleleri bununla da sınırlı değil.

Ankara-İzmir, Ankara-Sivas hatlarının projeleri tamamlandı, bu yıl içinde yapımına başlanması bekleniyor.

Ve hepsinden önemlisi, sessiz sedasız biçimde Ankara-Konya hattı kimseler inanmasa da neredeyse tamamlandı.

Hattın işletmeye alınmasıyla iki kent birleşecek ve adeta tek bir metropolün banliyöleri haline gelecek…

En geç 2009 sonunda 45 dakikada Ankara’dan Konya’ya gitmenin yolu açılıyor böylece.

Konya’ da çalışıp akşamları Ankara’da sinemaya, tiyatroya gitmenin hayal olmaktan çıkıp gerçeğe bürünmesi, iki kenti ve yol üzerindeki tüm güzergahta yer alan yerleşimleri inanılmaz biçimde etkileyecek.

Ankara büyük olasılıkla kültür ve sanat kenti olma yolunda daha hızlı ilerlerken, Konya daha güçlü biçimde sanayi vahası iddiasını gündeme getirecek.

Birbirinin iki semti haline gelen bugünün İstanbul nüfus büyüklüğüne sahip bir bölgeden söz ediyoruz.

Proje aslında Ankara-Konya ile sınırlı değil.

Konya-Karaman üzerinden hızlı trenin Mersin limanına ve buradan da Adana’ya uzatılması amaçlanıyor.

Projenin hızlanması iktidarlar kadar Karaman-Mersin-Adana güzergahında yer alan illere, hızlı trenden yararlanacak halka ve hepsinden önemlisi yerel dinamiklerin göstereceği performansa, taleplerini daha yüksek perdeden dillendirmelerine bağlı…

Geçtiğimiz günlerde bir araya gelen Konya’daki SİAD’ lar, Ticaret ve Sanayi Odaları ile diğer sivil inisiyatifler Konya’yı Ankara’ya bağlayacak projenin tamamlanmasından çok ve hatta ondan daha da önemli biçimde Konya-Karaman-Mersin hattının tamamlanması taleplerini AK Parti hükümetine duyurdular…

İhracata dayalı sanayi üretimi patlamakta olan Konya, ürettiklerinin yurt dışına gönderilmesinin en önemli aşamalarından birinin ucuz, hızlı, güvenli raylı sistemle Mersin limanına ulaştırılması olduğunun farkında…

Bu talebi de yüksek sesle dile getiriyor tüm kurumlar…

Yine geçen hafta Adana Sanayici-İş Adamları derneğinin düzenlediği toplantının ana konusunu Adana-Ankara hızlı tren hattı oluşturdu.

Konya, Adana özlemlerini, gereksinimlerini dile getiriyor da Mersin ne yapıyor?

Hadi bizim için çok önemli olan Mersin-Karaman-Ankara hızlı tren hattı talebini bizim adımıza başka kentler dile getiriyor diyelim.

Adana’da pişecek olan Ankara hattından da “komşuda pişer, bize de düşer” misali bir şekilde yararlandığımızı düşünelim..

Hepsi kabulümüz, baş kaldırmak ne haddimize…

İyi de en azından şu 4 yıl önce tamamlandığı söylenen, hemzemin geçitleri günümüze uygun hale getirilen şu meşhur Mersin-Adana hızlı tren hattının neden devreye alınmadığını sorgulayacak, talepleri dile getirecek, heybesinde hayal, özlem adına bir şeylerin kırıntısını taşıyan tek bir örgüt kalmadı mı?

Turizminden, ticaretine, taşımacılığından tarımına her alanda gelişmesi biraz da hızlı trene bağlı olan Mersin, 4 T nin bu önemli ortak paydasında yer alan en güçlü T ‘ nin üstelik tüm alt yapısı bitmiş olmasına rağmen neden işlemeye başlamadığı konusunda hadi hesaptan geçtik, istekte de mi bulunmaz, bulunamaz?

Bu kadar mı ölü toprağı serpildi üzerimize?

Böylesine sahipsiz, sessiz, dilsiz kalmak zorunda mıyız?

Bu talihsizlikten öte çaresizlik gerçekten kaderimiz mi?

Adana’dan- Mersin’e; kitabınızı okuyarak, kucağınızda kablosuz internet bağlantılı dizüstü bilgisayarınızla yazışmalarınızı, dosyalarınızı düzenleyerek 20 dakikada yol  almanın hayali…

Hafta sonu Adana’dan atlayarak; denizine, balığına, sahiline ucuz ve kaliteli biçimde birkaç dakikada ulaşmanın keyfiyle Mersin’e koşacak potansiyel kitleyi çekmenin bundan daha cazip ikinci yolu var mı?

Konya bir an önce Mersin’e hızlı trenle kavuşmak istiyor, Adana bizimle ortak Ankara’ya kavuşmak için gün sayıyor.

Ya Mersin!

Dernekler, federasyonlar, birlikler, dirlikler, SİAD’lar, odalar, MEKİK’ ler, kent konseyleri, kalkınma ajansları, yerel yönetimler, iktidar, muhalefet partileri, Milletvekilleri, Bakanlar…

Tanrım yan yana sıraladığımız vakit ne kadar da çok banimiz, hamimiz var…

Ve yine de ne kadar yalnız, ne kadar çaresiziz…

Hadi uluslararası havaalanı hevesinden geçtik.

İzmir’ de yola çıkmak için aylarca bekleyecek vagonların bir kaçını bu kadersiz kente getirtmek, büyük Türkiye projeleri yanında devede kulak 60 km lik Adana-Mersin hızlı tren hattını devreye sokmak bu kadar mı zor?

Bu kadar mı zor, makus talihi yenme adına Türkiye için küçük, Mersin için çok büyük o tek adımı atmak?

 

abdullahayan@gmail.com