Abdullah Ayan: Gidenin ardından.. Kadri Şaman’ı yitirmenin kederi…

Gidenin ardından…Kadri Şaman’ı yitirmenin kederi..

2004 yılının son günleri..

İki elim kanda da olsa düzgün biçimde sürdürdüğüm sabah koşuma çıkıyorum..

Rota, tempo hatta yol arkadaşlarının bile istisnalar dışında 20 yılı aşkın süredir değişmediği–günah sayılmasa, ayine benzeteceğim- en keyifli lüksüm bu…

Birden karşıdan gelmekte olan Kadri başkana rastlıyorum…

Heyecanla ikimizin de yıllardır hayalini kurduğu gelişmeyi müjdeliyor…

“Ulaştırma Bakanı aradı, limanı özelleştirme idaresine devretme kararını iletti, en kısa zamanda da ihaleye çıkılacağını söyledi..”

Gerçekten bir sürpriz benim için…

Yıllardır söylense de, siyasi riskini almaktan çekinen politikacılar eliyle ağızda çiğnenen sakızdan farksız hale gelmiş bir konunun hiç beklemediğimiz biçim ve zamanda hal yoluna girmesi ikimizi de heyecanlandırıyor…

Koşuyu falan boşverip başkanla birlikte yürüyor, birkaç yıl içinde büyüyecek limanın Mersin’e getireceklerinin hayalini kuruyoruz…

Gerçekten de 30 Aralık 2004 günü resmi gazetede yayınlanan ilanla limanın 36 yıllığına kiralanması süreci başlıyor, bir yıldan kısa sürede devir işlemleri tamamlanıp, 2005 kasım ayında yeni işletmecisiyle el sıkışılıyor…

-Sonrasında açılan davalar, bir takım engellemelerle süreç geciktirilmeye çalışılsa da, bugün Mersin limanı dünyanın bu alanda en deneyimli şirketinin ortak olduğu bir konsorsiyum eliyle kısa zamanda Türkiye dış ticaretinin dinamizmine uygun hale geliyor…-

Bana göre Kadri Şaman’ ın MTSO Başkanlığı boyunca –kimselerin pek farkına varmadığı- en kalıcı başarısı üzerine ölü toprağı dökülmüş Mersin limanının bugünkü haline kavuşturulması yolunda gösterdiği inanılmaz çabalardır…

Bu çabaların sonunda limanın çizdiği başarılı grafik, yakın gelecekte Mersin’e refah ve zenginlik olarak gelecektir…

Sezar’ ın hakkı Sezar’a bu başarının gölgede kalmış önemli kahramanlarından biriydi Şaman…

**

Ölenin ardından yazmanın zorluğu tarifi imkansız bir duygu benim için…

Hele bu insan Kadri Şaman gibi özellikle de son on yılınızda, kentin her etkinliğinde karşılaştığınız, bazen yan yana saflarda, bazen karşı cephelerde yer aldığınız ama sürekli aynı konular etrafında ve aynı ortamlarda buluştuğunuz , aynı havayı soluduğunuz biriyse…

Örneğin hiç yoktan yere, incir çekirdeğini doldurmaz, ikimizi de ilgilendirmez bir konu yüzünden Mahkemelik bile olmuştuk…

Sonra aynı dili konuşan iki olgun insan olarak oturup konuştuk, el sıkıştık…

Bir zaman sonra baktım ki Şaman ile yakın dost olmuşum, davaya yol açan yazıda savunduğum arkadaşımla ise yollarımız ayrılmış…

-Hayat böylesine de ilginç bilinmezlerle dolu bir yolculuk-

O günden sonra sivri yanlarımı biraz daha törpüledim, yazarken daha dikkatli olmaya, kırıp dökmemeye çalıştım…

Adını ne koyarsanız koyun…

İster olgunlaşma, ister pişme…

Bu konuda Şaman’ın hoşgörüsüne dayalı kazanımlarımı inkar edemem…

**

Gençlik günlerimize dayalı dünya görüşlerimiz zıt kutuplardan beslense de, zaman içinde yonttuğumuz aşırılıklarımızla yola koyulduğumuz nice dostlar, dostluklar…

Tam da bu tarife uyan bir dostluk geliştirdik Kadri Başkan’ la…

İdeolojileri bir yana bırakıp, insanı başta girişim özgürlüğü olmak üzere her alanda merkeze koyan ortak paydada buluştuk…

Örneğin Mersin AB derneğini kurmaya karar verdiğimizde, girişim karşısında duyduğu heyecanla bizi kutlayan, her aşamada manen destekleyen bir tavır sergiledi…

**

Bir Suriye gezisinin ardından heyecanla aradı beni..

“Dr. Rateb Shallah’ ın selamını getirdim sana, madem bu kadar yakın dostsunuz, Mersin’e gelmesine yardımcı olsan..”

Doktor Rateb dediği 20’ yi aşkın Arap Ticaret Odasının ortak başkanı…

Aynı zamanda Suriye Odalar Birliğinin en tepesindeki isim…

Ve benim babamdan kalma  40 yılı aşkın dostum, ağabeyim…

“Olur başkanım, bir vesile yaratalım, getirmeye çalışalım kendisini”

Mersin’in gelişmesi, zenginleşmesiyle ilgili hayallerimizi daha fazla dillendirmeye başladığımız bugünlerde onun gidişiyle o projemizin yarım kalmasını düşünmek bile boğazımı düğümlüyor…

**

Son zamanlarda sabah sporuna daha fazla vakit ayırmaya başlamıştı…

Daha sık karşılaşmaya, ülkenin, Mersin’in sorunlarını daha çok konuşmaya, paylaşmaya başlamıştık…

Ani gidişiyle yarım kalan sohbetler…

**

Nice anının düğüm olup boğazda dizilmesi böyle bir şey olsa gerek…

Şu kısacık alana kaç tanesini sığdırabilir ki insan…

Macit Özcan kızdırmaya bayılırdı kendisini..

Birkaç gün önce MTSO büyük salonundaki bir toplantıdan çıkıyoruz..

Arkamdan sesleniyor Macit Başkan:

“Bak kimi esir aldık?”

Döndüm, Özcan’ la Erol Ertan aralarına Şaman’ı almış, kollarına girmişler…

Fısıldar gibi sesi “ayıptır, millete rezil olacağız” sözleri şu an bile kulaklarımda…

**

Albert Camus’nün Ölümünün ardından şöyle demişti Jean Paul Sartre;

“Durmuş her yaşantı, -bu değin genç bir adamınki bile olsa- hem kırılan bir plak, hem de bütün bir hayattır.  Bu ölümde, onu sevmiş olanlar için, dayanılmaz bir uyumsuzluk vardır.”

 

Allah huzuruna varacağım o günden önce şimdi, hemen, itiraf etmeliyim ki, zaman içinde eriyip giden bazı gerginliklere rağmen, Kadri Şaman sevdiğim, yüreği iyilik dolu bir insandı…

Keşke o Sartre’ in tanımladığı anlamıyla güzelim plaklar, bu kadar çabuk, bu kadar ani, bu kadar hoyratça kırılmasa…

Keşke Kadri Şaman son şansını gitmekten yana değil, kalmaktan yana kullansaydı..

Keşke onu yaşatabilseydik…

**

Islak gözler geri getiremeyeceğine göre gideni…

En iyisi Hacı Bektaş-ı Veli ile uğurlamak son yolculuğa…

O yüreklere su serpen, gönülleri serinleten, hepimizin bir gün gireceği o büyük kapıyı daha bir anlamlı kılan sözlerle:

 

Mana dostu olanlar bu yolda üzülecek değil,

Mana duyan gönüller asla ölecek değil.

Ten fanidir, gönül ölmez, gidenler tekrar gelmez

Ölürse ten ölür, gönüller ölecek değil.”

 

Gidenlerin geri gelmeyeceğini bilmenin acısını, gönüllerin ölümsüzlüğüyle avutmak, uyutmak..

Kelimeler öylesine yetersiz kalıyor ki bazen…

En iyisi Allahın rahmeti üzerine olsun deyip, hepimizin sonunda varacağı o kapıya uğurlamak..

Varsa hakkım ben helal ettim, sen de hakkını helal et…

Mekanın Cennet olsun…

Abdullah Ayan gün sayan Adana-Mersin Hızlı trenini yazdı..

Hızlı tren gün sayıyor…

Yıllar süren hayalin gerçekleşmesini dünya gözüyle görmek ne güzel…

Nihayet bu kentin makus talihini alt etmesine yönelik adımların biri daha atılıyor…

İsterseniz peş peşe gelen önemli bulduğumuz olumlu kırılma noktalarını yeniden anımsamakta yarar var…

Dibe vuran Mersin’de son yıllardaki en önemli adım limanın özelleştirilmesi ile atıldı.

Mersin bu sayede ekonomik hareketlilik açısından büyük ivme yakaladı.

Yılda güç bela 500 bin konteynır elleçleme kapasitesini yakalamaya çalışan liman, küresel deneyime sahip yeni işletmecisinin de katkılarıyla bir yıl içinde eskisinin iki katına yakın büyüme istidadını gösterdi…

60 milyon dolarlık alt yapıya ilaveten, makine ve ekipmana harcanan 40 milyon doları da ilave edersek 100 milyon dolarlık yatırım sayesinde, Mersin son bir yıl içinde Türkiye’ nin en fazla gelişen limanı haline geldi..

Günlerce bekleyen gemiler artık bir iki saat içinde yanaşıp tahmil/tahliyelerini yapıyor, yeni duraklara doğru yola koyuluyorlar…

Bekleme ortadan kalkınca, ihracatçının son yıllardaki en büyük kabusu olan “süper navlun zammı” da ortadan kalktı.

Özelleştirilmesi beklemeye alınan İzmir’de ihracatçı konteynır başına 60 dolarla/120 dolar arası ilave parayı ekstra bekleme riski olarak gemi acentelerine öderken, Mersin’ de o kabus dolu günler sona erdi…

Kentte yaşanan olumlu gelişim bu kadarla da sınırlı değil.

Mersin’de liman etkileşim alanları içinde yer alan açık, kapalı depolar, konteynır sahaları bile bir yılın içinde 5 ile 10 kat arasında prim yaptı…

Liman ve yan sektörlerinin gösterdiği başarı mucizesinin altında özelleştirme kadar önemli bir etken daha var ki, onun da adı Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen…

22 Temmuz seçimlerine AK Parti Mersin adayı olarak giren ve seçimlerin ardından yeniden Dış Ticaretten sorumlu Bakanlık koltuğuna oturan Tüzmen, ruhunda kendisi gibi dış ticaret genlerini taşıyan bu kentin en önemli dinamiği olan limanın tüm sıkıntılarını kendine özgü yöntemlerle çözmeyi başardı…

Özellikle sendikanın ve liman özelleştirmesiyle mağdur olacağına inandırılmış işçilerle, elinde tuttuğu gücü kaybetmeye tahammül edemeyen bürokrasinin devir işlemleri ertesinde takındığı sekter tutum, Tüzmen’ in dirayetli rötuşlarıyla akamete uğradı…

Düğüm çözme konusunda çok iyi kullandığı kılıcı sayesinde gerek yeni işletmecinin gerekse de limandan hizmet alan tüm tarafların mağduriyeti sona erdi..

Bu kadarla da sınırlı değil başarılı öykü…

Günler yerine birkaç saate sığdırılan tahmil/tahliye işlemleri sayesinde Mersin limanına sefer düzenleyen armatörler fiyatlarını aşağıya çektiler…

Bu indirimler de Mersin’de faaliyet gösteren ithalat/ihracatçı başta olmak üzere iş yapan tüm sektörlere küresel rekabet alanında avantaj olarak yansıdı…

Şimdi iki olumlu kırılmaya daha tanık olmaya hazırlanıyor Mersin…

Bunlardan biri kısa vadede gerçekleşecek olan Mersin-Adana hızlı tren hattı…

Diğeri uzun vadeli ama getirisiyle mucize sağlayacak olan Baharlı Uluslar arası hava alanı ve çevresinde yer alacak dünya ticaret merkezi, fuar kompleksi, komşu ülkelere ring seferler sağlayacak bağlantılar…

Havaalanını başka bir yazıya bırakıp hızlı tren hattında yaşanan önemli ve yeni gelişmelerle bitirelim yazımızı…

22 Mayıs 2008 günü T.C. Demiryolları Genel Müdürü Güney Kore’ nin başkenti Seul’ de düzenlenen bir törenle 140 km hız yapabilen yeni nesil dizel motorlu tren setlerinden ilk bölümünü teslim aldı…

Trenler ilk etapta büyük yolcu kapasitesine sahip, kısa mesafeli kentler arasında hizmete sokulacak…

Bu konuda belirlenen ilk güzergah ise Adana-Mersin ve Denizli-İzmir…

Modern vagonlar eski hantal lokomotiflere inat, hem çok daha hızlı yol alıyor hem de daha kısa zamanda durup, kalkma özelliklerine sahipler…

Aslında bu özellikleriyle trenden çok hızlı ring seferleri yapan otobüsleri andırıyorlar…

Her vagon 72 yolcu taşıyor…

Genel Müdür Süleyman Karaman binlerce kilometre ötelerden Seul’ den ilk seferlerin Mersin-Adana arasında yapılacağı müjdesini de verdi…

Yolculuk sırasında oturduğumuz yerde TV seyredeceğimiz, internet bağlantısı sayesinde dünya ile iletişimi sürdüreceğimiz bu teknoloji harikası yeni nesil trenlerin her vagonu özel motorlarla donatılmış durumda…

Bu sayede hem hız artıyor, hem de lokomotiflerde yaşanan enerji kayıpları olmadığı için, işletme maliyetlerinde büyük tasarruf sağlanıyor…

Tüzmen’ in uzun zamandır takip ettiği bu projeyle ilgili açıklamayı Mersin’e yapacağı 19 Haziran çıkarmasında müjdeleyeceği duyumları bile nefesimi tutmama yetiyor…

En geç Eylül ayında devreye alınması halinde bu vagonlar sayesinde Adana-Mersin arası yarım saatten az zamanda kat edilecek…

Adana ve Mersin iki rakip kent olmaktan çıkıp, bir banliyönün iki semti haline gelecekler…

İleride bir gün tamamlanacak Baharlı Uluslararası havaalanına entegre edilecek bu hızlı tren hattı sayesinde iki kent yaşayanlarının uçak terminaline on dakikada gidecek olmaları, rekabetle körlenen pek çok çekişmeyi de sona erdirecek…

Düşüncesi bile insanı heyecanlandıran hayal gibi projeler…

Hayalin asıl sevindirici yanı ise elimizle dokunacağımız yakınlıkta olması..

 

abdullahayan@gmail.com

Tevfik Sırrı Gür efsanesi.. Gerçekler (2)

Tevfik Sırrı Gür efsanesi.. Gerçekler (2)

Bir önceki yazıda Cumhuriyet Meydanını süsleyen Kültür Merkezinin – yapılış günlerindeki adıyla Halkevi- yapılış öyküsünü anlatmaya başlamıştık…

Tam da Mersin’in kıyı kenar çizgisi içinde –üstelik Valilik hizmet binasının kalbine saplanır biçimde- Büyükşehir Belediyesinin maliyeti meçhul –şu ana kadar söz konusu yatırım ihalesinin içinde yer alan bazı yollarla birlikte harcanan paranın 70 milyon doları aştığını biliyoruz ama bu paranın içinde münhasıran Kültür Sarayı için yapılan ödeme miktarı tam olarak belli değil- kompleksin açılış kurdelesini kesmeye hazırlandığı gün, geçmişe kısa bir yolculuğu yararlı gördük..

Kilise taşlarının sökülüp yeniden üst üste dizilmesiyle bir bina yapılır ama, ülkenin tek döner sahnesine sahip kültür merkezi ortaya çıkarılabilir mi?

Elbette hayır..

O günün parasıyla 1 milyon 150 bin liraya mal olan Halkevi inşaatının 89 bin lirası Gür’ün ifadesiyle “mobilya ve tesisatı için de yüksek Parti tarafından gönderilmiş” –yüksek partinin tek parti CHP olduğunu belirtmeye gerek yok sanırım-

Geri kalanı için bulunan yöntem gerçekten parmak ısırtıcı…

Mersin’den yapılan her türlü ihracat ve ithalattan Vali beyimizin belirlediği oranlarda harç –siz bunu başka isimle de tanımlayabilirsiniz- alınmıştı…

O da yetmemişti…

Yokluğu çekilen gazyağı, araba lastiği,kahve vs. gibi ürünleri ithal edenlerden bağış toplanması yanında Ankara’dan verilen ithal tahsisleri parayla iş adamlarına satılmıştı…

Halkevi açılışında eserinin önünde gururla konuşan Tevfik Sırrı Gür bağış yapan iş adamlarını iyilikle yad ede dursun, başta zenginler olmak üzere artık vermekten sıkılan Mersin halkı Ankara’ ya şikayet üstüne şikayet yağdırıyordu durmadan…

29 Ekim 1946’ da Halkevi’ nin açılış törenindeki konuşmasına;

“Türk Devleti ve Cemiyetinin büyük koruyucusu Cumhur Reisimiz ve Milli Şefimiz mübarek İnönü’nün yüksek manevi huzurlarında eğilerek” başlıyordu ama huzurunda eğilip, kutsadığı Ankara’dan esen rüzgarlar farklıydı.

Tahkikatlar, teftişler, Bakanlığa sunulan raporlar…

Şeref projesinin birinci yılını kutlamaya hazırlandığı günlerde, 1 Kasım 1947 sabahı kuş uçmaz, kervan geçmez Kastamonu’ ya atandığına dair telgrafı tutuşturdular eline Gür’ün…

Gitti ama, Kastamonu’da da gözü kara girişimciliğini sürdürdü…

Kastamonu’ da bahtı Mersin kadar yaver gitmedi…

Vatandaşın tapulu arazilerini hizmet için kamulaştırmasına rağmen amaç dışına çıkan tasarruflarda bulununca 14 Haziran 1950’ de emekliye sevk edildi.

Kastamonu’daki eylemleri nedeniyle yargılanırken Ankara’da sahip olduğu suni mermer tesisi nedeniyle ödeme güçlüğüne düştü. (Mersin’den çimento aldığı firmaya verdiği senetler karşılıksız çıkmış, tahsile verilen senet nedeniyle hakkında icra takibi başlatılmıştı)

Kamulaştırma gibi netameli konularda Kastamonu’da karşılaştığı direncin eserine tanık olmamıştı Mersin’de…

**

Tevfik Sırrı Gür döneminde kent, bugüne kadar pek konuşulmamış, tartışılmamış öyle olaylara tanık oldu ki, inanılmaz…

O netameli günler hatırına sesini çıkarmayan gayri Müslimlerin özellikle de Katolik kilisesinin tarım bile yapılan arazisi –ki sınır olarak Uray caddesinin başlangıcında şimdi ki Adliye binasının bitişiğindeki yerden başlayıp, SSK hastanesinin sınırları civarındaki bugünün Abdulkadir Perşembe ilkokuluna kadar uzanıyordu- kentin doğu kısmını kuşatıyordu adeta…

1945 yılında Katolik mezarlığı, Gar binasına yer açmak için bulunduğu yerden kaldırıldı.

-Mezar sahiplerine cenazelerini almaları için tanınan 15 günlük süre gazete ilanıyla duyuruldu. Zenginler naaşlarını şimdiki mezarlıkta yaptırdıkları görkemli anıtlara taşıdılar, yoksullarınki ise yeni Gar binasıyla şenlendi.-

Rahibelere ait yatakhane Çocuk Esirgeme Kurumu, rahiplere ait bir başka bina 3 Ocak İlkokulu oldu.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım öykünün beni etkileyen yanı yok mu?

Elbette var…

Örneğin 29 Ekim 1946 günü Halkevi binasının açılışı sırasında yaptığı tüm harcamaların kuruş kuruş hesabını veren bir Vali…

Üstelik zorunlu olmamasına rağmen…

Gür’ün o gün verdiği bilgiye göre ihracat ve ithalat üzerinden toplanan paralara ilaveten CHP’ nin gönderdiği 89 bin lira dışında iş adamlarından alınan bağışlar da vardı.

O günün parasıyla 1 milyon 150 bin liraya mal olan Halkevi binasına katkı yapan iş adamlarından öne çıkan başlıca isimler şöyleydi:

“Mustafa Gazioğlu, Nazım Miskavi, Muhittin Aynaz, Gandur, Şefik Kabaş, Arel Şirketi şeriklerinden Emrullah, Ahmet Gönen, Şadi Eliyeşil, Mustafa Erdiş, Hamit Demirel, Şefik Hariri, Necati Hancıoğlu, Kadri Sabuncu, Fuat Barbur…”

Tek parti döneminin Kültür Merkezinin yapılış yöntemi bugünün koşullarına göre fazla etik sayılmasa da, emeği geçen herkesin katkısını, sanat kompleksinin toplam maliyetini –onca belge bilgi yoksulluğuna rağmen- bugün bile en ince detayına kadar erişmek, itiraf etmeliyim ki büyüledi beni…

Üstelik devlet eliyle kendisine verilmiş sınırsız güce rağmen Halkevi binasına adını vermedi, yönetimin başına geçmedi…

Tamamlandığı gün, onun teklifiyle Halkevi Başkanlık koltuğuna Fikri Mutlu oturdu…

Nereden nereye dedirten 62 yıl öncesinin Halkevi binasından günümüzün Kongre Merkezine uzanan öyküden alınacak o kadar çok ibretlik ders var ki…

Örneğin, bugün ilk konuklarını ağırlayan, Macit Özcan’ ın en büyük eserim dediği 60 yıl öncesinin en güzel kumsalları üzerinde yükselen bugünün ucube Kültür Sarayı…

Büyük olasılıkla günün birinde kıyı kenar çizgisi içinde yer aldığı iddiasıyla dava konusu olacak olan, Valiliğin karşısındaki mimari estetikten yoksun kültür kompleksi ile ilgili 60 yıl sonra hangi öyküler anlatılacak acaba…

Ama ben bugün 62 yıl öncesinin Kültür Merkezi/Halkevi vesilesiyle kapağı açılmamış bir Mersin öyküsünü ve efsane Valisini gündeme taşımak istedim.

İyisiyle kötüsüyle iki dönemi, iki eseri, yapılış biçimlerini ve yaratanlarını biz değil, şaşmaz terazisiyle tarih değerlendirecektir…

Amacım günü geldiğinde hüküm verecek olanlara kırıntı babından da olsa resmi bilinenlerin dışında bir şeyler fısıldamak, daha doğru deyimle gelecekte bilinenler dışında bilinmeyenlere meraklı kafaları karıştırmaktır…

**

Hadi kafaları karıştıracak birkaç soruyla devam edelim:

Valilik binasının tam karşısında sürmekte olan inşaatla ilgili olarak Valilik makamına 15.6.2007 tarihinde herhangi bir başvuru yapıldı mı?

Bu başvuru karşısında Valilik, uzmanlara konuyu inceletti mi?

Uzmanlar 31.6.2007 tarihinde yapılan inşaatı tüm boyutlarıyla ele alan bir rapor düzenlediler mi?

Bu raporda imar ve kıyı kanununa aykırı biçimde projelendirilip, yapılmakta olan inşaat hakkında ne gibi tespitler, öneriler yapıldı?

Soruların cevaplarıyla Valiliğin yaptığı işlemler…

Araştırma sonucunda ulaşacağımız bilgileri bir başka yazıda paylaşırız nasılsa…

Başkalarıyla tarzımız, tavrımız da burada ayrılıyor işte..

Birileri yapılanları ayakta alkışlayıp (yasalara aykırı uygulamaları bilmelerine rağmen) bedava konserde yer kapmaya çalışırken, biz aynı paralarla daha güzelleri nasıl yapılabilir, dünya kenti Mersin gerçek anlamda nasıl yaratılabilir derdindeyiz.

Sınırlı ufukları, at gözlükleriyle Mersin’de yapılanları yere göğe sığdırmayanlar, keşke bir fırsat bulup yanıbaşımızdaki Konya, Kayseri, Gaziantep’i de mukayeseli biçimde görseler..

Marka Antalya’dan geçtik, 10 yıl öncesinin virane kasabası Alanya’ da ortaya çıkan şehircilik mucizesine tanık olsalar…

Mersin ile buraları karşılaştırdıktan sonra yine dilediklerini söyleyebilir, ağız dolusu küfür de edebilirler…

Atış serbest nasılsa…

Tevfik Sırrı Gür efsanesi, gerçekler…

Tevfik Sırrı Gür efsanesi, gerçekler…

Hepsi üst üste geldi.

Önce Tevfik Sırrı Gür lisesi mezunlarının mazisi 60 yılı aşan okullarında düzenleyecekleri pilav günü nedeniyle o efsane Valinin Mersin’ e kazandırdığı eserler özellikle de Halkevi –bugünkü adıyla Kültür Merkezi- bir kez daha gündeme oturdu.

Bir Valinin öncülüğünde 1946 da Kültür Merkezine sahip olan Mersin  tam da bugün onun iki katı büyüklükte bir Kongre Sarayının açılışına hazırlanıyor…

62 yıl öncesinin 500 kişilik büyük salonuna 2008’ de Macit Özcan 1000 kişilik –teknolojinin tüm yeniliklerinin kullanıldığı- bir kongre merkeziyle katkı veriyor..

Bugünkü Kongre Merkezinin net maliyeti henüz ortaya çıkmasa da, bu konuda fikir yürütecek yeterince bilgiye sahibiz…

-Kongre Merkezi birkaç yol, cadde yapımıyla birlikte ihale edildiği için kuruşu kuruşuna kaç paraya yapıldığını söylemek zor-

Ama şu ana kadar ihale kapsamında yapılan ödemeler toplamı 70 milyon doları aştığına ve henüz kesin hesaplar kapanmadığına göre üç aşağı beş yukarı maliyet tablosu hakkında fikir yürütebiliriz.

Peki 1946’ da döner sahnesiyle Türkiye’de ünlenen Kültür kompleksi –o zamanki adıyla Halkevi- kaç paraya mal olmuştu?

65 yıldır efsanesi anlatılan Tevfik Sırrı Gür başta Kültür Merkezi olmak üzere, stadyumundan lisesine, Kızılay binasından Çocuk Esirgeme Kurumuna kadar pek çok eseri hangi kaynaklarla kazandırmıştı Mersin’e?

Çoğu zaman ezberletilen, bazen dayatılan ama tablet şeklinde yutmak zorunda bırakıldığımız resmi tarihimizde gri tonlar yoktur.

Her şey ya ak ya kara kadar keskin ve kesindir…

Kişiler iyi ve kötü kategorilere ayrılırlar.

İnsanların salt insan oldukları için, içlerinde her iki özelliği de barındırabilecekleri olgusu kimsenin pek aklına gelmez.

Ya tapınası kahramanlarımız vardır ya da, taşlanacak simalar…

Öğrenilmesi zor gerçekler, günün birinde ortaya çıksa da, büyük çoğunluğu fazlaca ırgalamaz.

Bize anlatılanlarla gizli kalmış gerçekler arasında sıkışmış ‘o ünlü Valiyle’ ilgili yazıya başlamadan önce bulabildiğim her türlü belgeyi okumaya çalıştım günler boyu.

Kimseye karşı ön yargılı olmamak, kulaktan kulağa yayılan ve zaman içinde masala dönüştürülen öykülerin gerçek dışı kahramanlarını oldukları ölçülerle ele almak…  

Tevfik Sırrı Gür gibi yıllardır kamuoyuna efsane olarak anlatılan kişiliği de yaşadığı günlerin koşullarıyla değerlendirmek…

Yazıyla tam da bunu amaçladım…

Tek parti döneminin anlı şanlı Mersin Valisi…

Şu kadersiz kente damgasını vurmuş, dişe dokunur ne kadar kalıcı eser varsa neredeyse tümünün onun döneminde yaratıldığına inanılan adam.

Yıllar önce rahmetli Mahir Turan; ‘o tek parti döneminin güçlü Valisi’ ile ilgili öyle şeyler anlatmıştı ki, nutkum tutulmuştu adeta…

Oysa aynı kişi hakkında Şinasi Develi’ nin anlattıkları çok daha farklıydı.

Develi’ ye göre Mersin’in kaderini değiştiren Valiydi Tevfik Sırrı Gür…

Elbette Turan’ da yapılanları inkar etmiyordu ama Valinin özellikle iş adamlarından para toplama yöntemlerine itirazı vardı..

Son günlerde ulaşma şansı bulduğum belgelerin ışığında gördüm ki, Tevfik Sırrı Gür Mersin’den önce görev yaptığı Elazığ ve Muş Valiliklerinde yakaladığı başarıyı, Mersin’ de zirveye taşımak istemişti.

Ankara’ daki milli şefin ve görevlendiren tek parti hükümetinin gözüne girmek için yasalarla verilen zaten aşırı yetkileri zorlayan -bazen de aşan- bir yöneticinin aşırı hırsı…

O günün kotalara dayalı havadan para kazanan ithalatçılarıyla hırslı Valinin eser yaratma azmi bir potada buluşunca Mersin’ de tesis anlamında patlama kaçınılmazdı, öyle de oldu… 

Örnek mi?

Cumhuriyet Meydanını süsleyen bugünkü adıyla Kültür Merkezi olarak anılan Halkevi…

Tevfik Sırrı Gür’ ün Halkevi binasını yapmaya karar verdiği dönem 2. dünya savaşının bittiği yıllar..

Savaş bitmiş ama ülke yokluk, yoksulluk içinde…

Her şey yurt dışından özel tahsis belgeleriyle ithal ediliyor ve karaborsada fahiş kârlarla satılıyor..

Limanı, Beyrut gibi her türlü ürünün rahatlıkla bulunduğu bir serbest ticaret vahasına yakınlığı, dünyaya entegre olmuş tüccarıyla Mersin o yıllarda ülkenin en zengin iş adamlarının ikamet ettiği bir kent…

Tevfik Sırrı Gür gibi bu potansiyeli değerlendirecek yetenekte biri olunca, engeller aşılmış, uzaklar yakın edilmiş…

Kolları sıvayan Vali öncelikle Halkevi binası için düşündüğü alanı -çoğunluğu yoksul gayrimüslimlerden oluşan- viranelerden temizlemiş…

Kamulaştırma, mağduriyetlerin giderilmesi gibi kaygılar hak getire…

Sonunda küçük bir pürüz kalmış…

Halkevi binasının kondurulacağı yerin yanında yama! Gibi duran Ortodoks Kilisesi

Kilise sorumlularıyla Ortodoksların önde gelenlerine bir teklif götürmüş:

“Bana burayı verin, size Mersin’i terk eden Rum cemaatine ait Ayios Georgios kilisesini restore edip teslim edeyim”

Ortodokslar teklifi anında ret etmişler..

Nedeni de geçmişte aynı Valinin bir türlü unutamadıkları uygulaması…

Şimdiki Uray caddesini boydan boya kat eden ve gelip Gümrük Meydanında (şimdiki Ulucami’ nin bulunduğu alan) sona eren yolu Çamlıbel’e kadar uzatmayı planlayan Vali, Kilisenin bahçesini yola katarken gittikçe artan şikayetlere aldırmamış…

Uygulamadan mağdur olan Ortodokslar da hiç affetmemişler kendisini.

Bu nedenle getirdiği öneriyi ret etmişler…

Tek parti döneminin Mersin’deki tek hakimini etkilememiş homurdanmalar.

Rumların şimdiki Bit pazarında yer alan Ayios Georgios kilisesini taş taş söktürmüş, o taşlarla yükselmiş Halkevi binası…

-Aslında kiliseyi yaparken ihtiyaç duydukları taşları Viranşehir’deki Pompeipolis antik kentinin kalıntılarından temin eden Rumlar da pek masum sayılmazlar-

Kilise taşlarının sökülüp başka yere döşenmesiyle ülkenin o dönemdeki tek döner sahnesine sahip kültür merkezi inşa edilir mi?

Bu iş için gerekli maddi kaynağı Gür nereden, nasıl temin etti?.

29 Ekim 1946 günü açılışı yapılan Mersin Halkevi –günümüzde Cumhuriyet Meydanını süsleyen Kültür Merkezi- kaç paraya mal oldu?

Yerimiz doldu…

Soruların cevabını bir sonraki yazıda vermeye çalışalım izinizle…

Abdullah Ayan’ dan: Sav’ ın gafları…

Sav’ ın gafları…

2003’ te ABD askerleri ile ilgili teskere görüşülürken söz almış ve uyuyan Milletvekillerini ayağa fırlatacak o ünlü cümleyi kullanıvermişti ..

Hafızalardan silinmeyecek tanımlamayı unutmak mümkün mü?

Sav’ a göre İskenderun ve Mersin limanında Irak’a gitmek üzere bekleyen ABD’ li askerler “düşman kuvvetleriydi”

TBMM tutanaklarına cümle şöyle geçmişti:

“İskenderun Limanına demirlemiş olan düşman gemilerine ve Türkiye’ye akın akın gelen Amerikan askerlerine "geldikleri gibi gitsinler" diyelim.”

Elbette tam bağımsız Türkiye sloganlarının havada uçuştuğu o hamaset borsasının tavan yaptığı günlerde ABD deniz filosuna düşman gemileri demenin siyaseten yadırganması şöyle dursun kazanımları bile olabilirdi.

Ama Sav söylediğinin bile arkasında durmadı…

Anında 180 derecelik dönüşü sağlayan manevrayı gerçekleştirdi.

10 dakikalık konuşmanın içine sığdırdığı “düşman gemileri” tanımının partinin başını ağrıtacağını gören birilerince uyarılmış olmalıydı ki, yazılı açıklama gönderdi oturumu yöneten başkana…

Şöyle geçiyor 1 Mart 2003 TBMM tutanaklarında Sav’ın düzeltme talebi:

Sayın Önder Sav’ın gönderdiği bir yazı var: "Konuşmamın son kısmında ‘İskenderun Limanındaki düşman gemileri’ deyimini kullandığım anlaşılıyor. Asıl amacım ‘Amerika Birleşik Devletleri gemileri’ idi. Tutanağın esas amacım doğrultusunda düzeltilmesini takdirlerinize sunarım."

TBMM Başkanlığınca okundu, tavzih edildi, tutanağa geçirildi Sav’ın aslında iki ülke arasında savaş nedeni sayılabilecek değerlendirmesi…

-Gelip geçen hükümetlerin değil, 1950 den beri devletin benimsediği stratejik ortak tanımına rağmen ABD’ ye düşman demek, her babayiğidin harcı değildi ama Sav önce onarılmaz gafı yapmış, birkaç dakika sonra da düzeltme derdine düşmüştü-

**

1937 doğumlu Önder Sav aslında Barolar Birliği Başkanlığına kadar uzanan hukukçu kimliğinin de katkısıyla soğukkanlı bir kişiliğe sahipti.

Bam tellerine basıldığında zıplamaya hazır Onur Öymen’ lerin Kemal Anadol’ ların aksine, olaylara sağduyulu yaklaşıyordu genellikle…

22 Temmuz seçim sonuçlarının açıklandığı o kabus gecesinin ilerleyen saatlerinde hiçbir yetkilinin gelmeye cesaret edemediği genel merkeze damlamış, hatta içeride durum değerlendirmesi yapar gibi yapmış, çıkışta yumruklaşan partililerin görüntüleri eşliğinde kameraların karşısına geçmişti…

O çok ünlü, uzun süre hafızalardan silinmeyecek kadar çarpıcı sözler de Sav’a aitti:

“Seçmen CHP’ye yine ana muhalefet görevini verdi”

“Karnını kaşıyan bidon kafalılar” yorumlarına da, seçmen listelerinde hile söylentilerine de hatta seçmen yanlış yaptı diyecek kadar akıl tutulmasına uğrayan Öymen gillere oranla sakindi Sav…

**

Seçmen CHP’ ye ana muhalefet gibi onurlu bir görevi uygun görmüştü ama, parti içindeki muhalifler rahat durmuyorlardı.

Yeniden siyaset sahnesine arz-ı endam ettiği 1992 den itibaren her 1,5 yılda bir kurultaya götürülen parti 10. kez hesaplaşmaya hazırlanırken, Sav perde arkasından, sahneye çıkarak Baykal’ ın önüne çıkan tüm ayrık otlarını temizleme görevini üstlendi.

1 Mart 2003 teskeresine partisiyle ters düşme pahasına “evet” oyu kullanan ve Baykal’a karşı adaylığını açıklayan Umut Oran’dan yana tavır alan Eşref Erdem gibi bir deneyimli siyaset kurduna yürüttüğü savaştan galip çıktı son kurultayda…

Bazı münafıklar Eşref Erdem’in silinmesinin altında parti içindeki aşırı ulusalcı akımın rol oynadığını söyleseler de, sonuç değişmedi.

Ankara Haymana’daki Kürt oylarını kazanma kaygısıyla hareket ettiği iddia edilen Erdem dışında aynı büyük kongrede partinin kasası olarak anılan Genel Sayman Mahmut Yıldız, partinin ağır toplarından Sinan Yerlikaya ve 2004 yerel seçimlerinin partiye Belediye Başkanı adayı kazandırma şampiyonu Fuat Çay’ da Sav’ ın gazabına uğrayanlar arasındaydı…

Yıldız Urfa, Yerlikaya Tunceli, Çay ise Hatay ile özdeşleşmişlerdi ve Baykal’ı dikensiz gül bahçesi delegelerle kuşatan Önder Sav’a karşı partinin Kürt politikalarında yeni açılımları dillendiriyorlardı…

Toz duman arasında o ayrıntıları da kimse ciddiye almadı…

**

Kurultayın ardından 71 yaşındaki Sav’ ın kendisinden birkaç yaş büyük partiliyle girdiği muhabbet yansıdı medyaya…

Sonradan kameraların açık olduğunun farkında değildim diyerek kendini savunan Sav ile yıllardır dünya gözüyle Kabe’ yi tavaf etmek isteyen 80 lik CHP’ li arasındaki diyalog şöyleydi:

-Hacıya niyetlendim
+Hacıya mı ?..
-He ya!..
+Araplara kaptırma paranı..
-Yaşım oldu 80 bi ayağım çukurda..
+Bakarsın Muhammed bırakmaz seni orada kalırsın.. gitme…
-Ne yaparsın dünyanın hali böyle..

22 Temmuz seçimlerinde “din de bizim” sloganıyla ve başı bağlı kadın görüntüleriyle seçmenden oy isteyen Baykal’ ın –sağ/sol falan hikaye- tek kolu Sav, hiçbir mazeretin kılıfına girmez sözlerinin büyük kitleler önünde yarattığı rahatsızlık nedeniyle özür dileyeceğine, suçu çekim yapan kameramana attı…

Dünyanın hiçbir demokratik, laik, inanç özgürlüğüne saygılı ülkesinde ağza alınmayacak sözler %99’ u Müslüman bir ülkede ana muhalefet partisinin ikinci adamı tarafından dile getiriliyordu da kimsenin kılı kıpırdamıyordu nedense…

bir siyasetçi, bir parlamenter, hem de “din de bizim” diyecek kadar dikkatli bir partinin genel başkan yardımcısı, Türkiye dışında dünyanın hangi ülkesinde üstelik kendisinden akıl soran, yardım isteyen kendi seçmeninin dini inancını tahkir edebilirdi ki?

Hadi kendisi dalga geçti diyelim, hangi demokratik, laik ülkede bu davranış yapanın yanına kâr kalırdı ki?

Türkiye’ de bu da oldu…

Hem de %47 oy almış ılımlı İslam gelenekten gelen iktidar partisinin kapatılma sürecinde…

“din de bizim” diyen ana muhalefet partisinin en önemli ikinci adamı dini inanışıyla alay ettiği millettin sabrını denercesine ve hiçbir şey olmamışçasına koltuğunda oturmaya devam etti…

**

Ve 1937 doğumlu 71 yaşındaki Sav’ ın muhteşem finali…

Yer CHP’ nin muhteşem yeni Genel Merkez binası…

Makam odasında karşılıklı koltuklarda oturan iki kişiden biri 71 lik Sav…

Diğeri Bolu’ nın yakın zamanda merkeze alınan Valisi…

Konu yaklaşan yerel seçimlerde kökü CHP’ li olan (değerlendirme bir ay öncesinin İl Valisine ait) Bolu’ yu Ak partiden kurtaracak bir zafer için yapılması gerekenler…

Telefon çalar..

Önemli konuyu dağıtmaması, konuğu da rahatsız etmemesi amacıyla çağrı için “No” tuşuna bastığını sanır CHP’ nin iki numarası…

Büyük olasılıkla teknoloji harikası telefonun bazı özelliklerini  tam bilmeyen Sav, çağrıyı geri çevirme işlemini yapamaz, karşıdaki Vakit muhabiri de gelen altın fırsatı kaçırmaz…

Tam 41 dakika Sav ve misafiri Valinin konuşmasını en ince ayrıntısına kadar dinler.

Sonra da yalnızca küçük bir bölümü gazetede yayınlanır ve kıyamet kopar…

Kartel medyasının gazıyla ilk gün sessiz kalan Baykal ve Sav birdenbire ortalığı velveleye verirler…

Akıllarının ermediği tek şey teknolojinin günümüzde geldiği aşamadır…

Savcılığa suç duyurusunda bulundukları anda araştırma başlar ve birkaç dakika içinde ortaya çıkar ki; devletin, hükümetin, hatta “F” tipi emniyetin dinlemesi falan değil, teknoloji harikası telefonu kullanamayan 71 lik Sav’ ın farkında olmadan yol açtığı dinletmedir söz konusu olan…

Meclisin açacağı soruşturmayı, hükümetin istifasını yeterli bulmayıp yüce divan adresini gösteren Baykal ve Sav gülünesi duruma karşı ne yaparlar bilmiyorum…

İlk anda düştükleri durumu Watergate ile karıştıranlar ve Erdoğan’a Nixon’ un akibetini anımsatanlara tavsiye edilecek tek yol var…

Batıda istifa mekanizmasının olduğu doğru…

Ama o yöntem sadece iktidar mensupları için değil, seçimlerde uğradıkları tarihi hezimete rağmen pişkince koltuklarında oturmayı ve başarısızlıklarını başkalarına, komplo teorilerine dayandıranlar için de geçerli…

Men Dakka, Dukka diyeceğim ama, gırgıriye filminin bu son sahnesi öyle ciddi değerlendirmelerden, yorumlardan çok, gülmekten karın ağrıtan ilahi komedyayı çağrıştırıyor nedense…

 

abdullahayan@gmail.com

Abdullah Ayan su zengini Mersin’in susuzluk tehlikesini yazdı..

Su zengini Mersin’in susuzluk tehlikesi..

Aylardır Mersin bulvarlarını süsleyen bir afiş dikkatlerden kaçmıyor…

Bill Boardları süsleyen Macit Özcan görüntülerinin altında;

“İkinci isale hattını tamamladık, Mersin’in gelecek 50 yıllık su sorununu çözdük” mealinde bir slogan…

Yoğun gündem nedeniyle çok istememe rağmen ele alamadığım bu “su sorununun çözüldüğü” iddiasını değerlendirmek, son bir hafta içinde peş peşe gelen iki açıklama nedeniyle çok daha fazla önem kazandı…

Birbiriyle doğrudan ilintisiz ama aynı konuya değinen iki açıklama da; Mersin ve Tarsus’un su ihtiyacını sağlayan Berdan’ ın potansiyeli ve son durumuna ilişkin…

Açıklamalardan ilki Mersin Sulama Birliği Başkanı Özgül Sözer’ den geldi..

Mayıs ayı başındaki yağışların nisbi rahatlık yaratsa da kimseyi aldatmaması gerektiğini ifade eden Sözer uyarılarına şöyle devam ediyordu:

“Sulama şansı olmayan yerlerdeki üzüm bağlarından bundan böyle ürün alamayacağız. Bu gidişle önümüzdeki dönemde Mersin’ i içme suyunda da susuzluk tehlikesi bekliyor. Sistemdeki problemler nedeniyle şebekeye verilen suyun %60’ ı kayboluyor. MESKİ dağıtım şebekesini iyileştirmeli. Büyükşehir Belediyesi de bu yörede göletler, barajlar yapılmasına katkıda bulunmalı. Berdan barajının ekonomik ömrü bitmek üzere. Öyle iddia edildiği gibi Mersin’in 40 yıllık suyu yok. Bu bakımdan herkesin elini taşın altına sokması gerekiyor”

Konuyu çok net biçimde özetleyen Sözer’ in sözlerinin mürekkebi kurumadan Elektrik Mühendisleri Odası Mersin Şubesi Kamer Gülbeyaz Berdan havzası ile ilgili ciddi uyarılar yanında yapılması gerekenleri de özetleyen Oda görüşlerini kamuoyuyla paylaştı.

EMO Mersin Şube Başkanına göre;

Yılda 1,3 milyar metreküp suyun aktığı Berdan nehrinde şu anda su tutma kapasitesi 150 milyon m3 olan Berdan barajından başka tesis yok. Bu durumda 1 milyardan fazla su boşu  boşuna denize akıyor. Oysa üst havzada yapılacak Pamukluk, Tepeköy v e Çiriştepe barajları sayesinde Berdan’a ilaveten 225 milyon m3 ek su tutma olanağı ortaya çıkar ve böylece Mersin sadece içme suyu değil, susuzluk tehlikesiyle yüz yüze kalan tarımsal sulama sorununu kökünden çözer…

Özetlemeye çalıştığım iki açıklama aylar önce benim el yordamıyla ulaştığım sonucu teyit ediyor…

Mersin’in su konusunda kendisine yettiği, gelecek 50 yıl boyunca  sorunlarla karşılaşmayacağı iddiası ciddi hiçbir yanı olmayan, bilimsellikten uzak, kocaman bir masaldır..

Aslında Sulama Birliği Başkanı ve Mersin Elektrik Mühendisleri Odasından çok önce Büyükşehir’e bağlı MESKİ’ nin kendisi de benzer kaygılarla, çözümlere yönelik öneri ve görüşleri ifade etmişti

Aşağıdaki görüşler önsözü Macit Özcan imzasını taşıyan ve MESKİ’ nin 2008/2012 yılları arasındaki yol haritasını ortaya koyan 2007 yılına ait stratejik plandan seçtiğim iki cümle:

**Gelişmiş dünya kentlerinde %15 olan şebeke su kaybı, Gaziantep, Kayseri gibi illerde %30, Mersin’ de ise %65 …

**Mersin’e su sağlayacak ikinci bir kaynak da Pamuklu barajının proje ihalesi olup barajın 2015 yılında bitmesi planlanmaktadır. Pamuklu Barajı projesi sadece içme suyu değil aynı

zamanda sulama suyu ihtiyacı da dikkate alınarak hayata geçirilmesi…

Demek ki önce kaçak oranını önce Gaziantep, Kayseri ardından gelişmiş ülke ortalamalarına düşürmek..

Bunun kadar önemli asıl çözüm ise sularının büyük kısmı boşa akan Berdan nehri üzerinde ek yatırımlar özellikle de Pamuklu barajını yapmak…

 

Toparlayacak olursak;

Su rezervleri hızla azalan Türkiye sanıldığı gibi su zengini falan değil.

Kişi başına düşen miktarı itibariyle dünya ortalaması 8 bin m3 civarında iken bu rakam Türkiye’de 1040 m3 düzeyinde.

Su yoksulluğu eşik değeri bin m3 olduğuna göre yaklaşan büyük tehlikenin farkında olmak herkesin görevi..

Mersin aslında doğusundaki Berdan ve batısındaki Göksu ırmakları nedeniyle ülkenin şanslı kentlerinden biri.

Ama bu şans etkin biçimde değerlendirilmediği takdirde, yakın zamanda susuzlukla karşılaşmamız kaçınılmaz…

Bir yandan 1,3 milyar m3 suyun bir milyarının boşu boşuna denize aktığı Berdan…

Öte yandan susuzluk tehlikesinin kapıya dayandığı Mersin…

İşin çözümü EMO’ nun işaret ettiği gibi Berdan nehri üzerinde ve mevcut barajın yukarısına kurulacak yeni barajlar..

Özellikle de projesi tamamlanmış, 1999 dan beri start verilmeyi bekleyen Pamuklu Barajı…

Pamuklu’ ya derhal başlanmalı ki, Mersin 2012 de susuzluk diye kıvranmasın…

DSİ zaten yeterince zaman kaybedilen projeyi gün geçirmeden hayata geçirmeli…

Aksi takdirde!

Aksi takdirde Mersin sanılandan da yakın günlerde, en geç 3/5 yıl sonra susuzluk çekmeye başlar..

Macit Özcan’ ın iddia ettiği gibi bu kentin su sorunu öyle 40/50 yıl sonrasına kadar çözülmüş falan değil…

Çözümün yolu merkezi idarenin, il özel idaresi ve Büyükşehir Belediyesine bağlı MESKİ’ nin ele ele vermesinden geçiyor.

Büyükşehir Belediye Başkanı Özcan’ da yaklaşan seçimlere dönük propaganda kokan sloganlardan, söylemlerden kaçınmalı…

Mersin’in gelecek 50 yıllık su sorununu çözdük diyenler, yakın zamanda ortaya çıkabilecek susuzluk tehlikesi karşısında halk önünde mahcup duruma düşebilirler…

Dost acı söyler…

Bizden uyarması…

 

İhracatçı birlikleri üretim tarzına uygun biçimde değişip, dönüşüyor…

İhracatçı birlikleri üretim tarzına uygun biçimde değişip, dönüşüyor…

1937 yılında ilk ihracatçılar birliği canlı hayvan alanında faaliyet göstermek üzere kuruldu.

Adına da kapsama alanına giren bölgeyle anılmak üzere Cenup Vilayetleri Canlı hayvan Birliği denildi.

Yani Güney illeri…

Resmi adı Güney olarak tanımlansa da, aslında Doğu ve Güney doğu temelliydi birlik.

Erzurum’dan Van’a, Kars’tan Bitlis’e tüm bölgeyi içine alan üretim merkezlerinden ihracat kapıları sayılan demiryolu ağırlıklı Gaziantep ile deniz ulaşımının merkezi sayılan Mersin.

Birliğin merkezi iskeleleri  yanında dış ticaret konularında uzmanlaşmış bankaları, döviz denetimlerinde yetkili Kambiyo Müdürlüğü ve Merkez Bankası gibi kurumları nedeniyle Mersin olarak belirlenmişti.

Görevi canlı hayvan ihracatını fiyat ve miktar bakımından düzenlemek, yılda kaç baş kesimlik hayvanın hangi fiyattan ihraç edileceğini belirlemek gibi misyonları üstlenmişti birlik.

Yıllar içinde Türkiye önce canlı hayvan ihracatındaki gücünü yitirdi, sonra da hayvan bir yana et ürünlerinde örneğin Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkelerin inanılmaz rekabetine yenik düşse de, uzun yıllar ülke canlı hayvan ihracatını tek yetkili kurum olarak düzenleyen birliğin kuruluş öyküsü ve başlangıçtaki hukuki statüsü de hayli ilginçtir.

Mustafa Kemal’in talimatıyla; 4 Mart 1937 tarih ve 2/6107 sayılı Kararname ile kurulmuştur birlik.

Sonradan bürokrasinin ‘emin ellerine’ teslim edilecek olan ihracatçı birliklerinin bu ilk modeli “Doğu ve Cenup Vilayetleri Mıntıkası, Canlı Hayvan İhracatçıları Birliği Türk Anonim Şirketi”, adı altında kurulurken, ismin tanımladığı modelden de anlaşılacağı gibi o yıllardaki devletçi anlayışa inat, ihracatçıların hisseleri oranında ortak olacakları bir anonim şirket amaçlanmıştır.

Kurulan bu ilk birlik – daha doğrusu başlangıçtaki haliyle anonim şirket modeli- , Doğu ve Güney Doğu ile söz konusu bölgeyi denizle buluşturan Mersin merkezli bir ihracatçılar Birliği modelidir de aynı zamanda…

Zaten daha sonraki dönemlerde, Ülkemizde kurulan  diğer tüm İhracatçı Birliklerine bu yapılanma örnek olmuştur.

İlk İhracatçı Birliğinin, Anonim Şirket olarak kurulması da tesadüfi değildir…

Gazi Mustafa Kemal’in kafasındaki yapı ihracat yapabilecek birikime sahip insanların aynı çatı altında toplanması ve dünya ile rekabet edecek güce ulaşmasıdır.

Daha sonra, 25 Mart 1940 tarih ve 4467 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe konulan, 19.03.1940 tarih ve 13093 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile İstanbul ve İzmir’de kurulan İhracatçı birlikleri aynı yasal statüye kavuşturulmuştur.

Canlı hayvanın ardından, hububat bakliyat yağlı tohumlar, pamuk, narenciye gibi birlikler zaman içinde kurulsa da, tüm yapılanmaların ortak özelliği ihracat konularının tarım ürünleri olmasıdır.

24 Ocak 1980 kararlarının ardından sanayi ürünleri ihracatında başlayan gelişmeler zaman içinde ürün yapısını tümden değiştirmiş, içe kapalı sanayi zamanla dışa açılmaya başladıkça hem eski birliklerin çalışma alanları genişlemiş, hem de farklı ürünlere uygun yeni birlikler ihdası zorunlu hale gelmiştir.

Örneğin bir zamanlar çırçırdan geçip preslenen pamuk ihracatını sanayi gibi algılayan Türkiye, bu tarihten sonra önce iplik, ardından ham bez, bir süre sonra tekstil ihracatında söz sahibi olmuştur.

-Günümüzde tüm bu aşamaların tamamlandığını ve ülkenin artık sanayinin ihtiyaç duyduğu pamuğu ithal eden, buradan yola çıkarak dünyanın en önemli tekstil ve hazır giyim ihracatçılarından biri haline geldiğini söylemeye gerek yok-

Cumhuriyetin ilan edildiği 1923 yılında 6, 1924’ te 11,5 milyon liralık pamuk ihraç eden Türkiye artık yılda 20 milyar dolarlık tekstil ve hazır giyim satıyor dünyaya…  

2010 yılında 500 milyar Dolar’a ulaşacağı öngörülen dünya tekstil ve hazır giyim pazarından %10’ luk payla 50 milyar dolar pay alacağımız hesapları yapılıyor bugün…

Tarihten önceki dönemlerde değil 1980 yılında toplam ihracatı 2,9 milyar dolar olan bir ülkenin nefes kesen öyküsü…

Türkiye’nin başarı efsanesi yalnızca tekstil ve hazır giyimle de sınırlı değil.

2007 sonu itibariyle ham maddesi topraklarımızdan beslenen sektör birinciliği otomotiv ve yan ürünlerine bıraktı…

Birkaç yıl öncesine kadar anlatılsa kimse inanmazdı ya…

2008’ de 30 milyar dolarlık taşıt ve yan araçları ihracatına ulaşacağız…

1937’ lerde kurulan Cenup Vilayetleri ihracatçı birliklerinin torunu yaşındaki Uludağ İhracatçı Birliklerinin 2008 hedefi 28 milyar dolar…

Bu performansı sağlayan en önemli lokomotif otomotiv ve buna bağlı yan sektörler…

Ortaya çıkan ihracat pastası sadece göğüs değil iştah ta kabartıyor…

Yıllardır bölge ihracatını Uludağ Taşıt Araçları ve Yan Sanayi İhracatçıları Birliği üzerinden geçiren Ege ihracatçılarının yükselen talebi de bunun göstergesi…

Egeliler, başta otomotiv ve yan sanayi olmak üzere elektrik-elektronik, kimya, makine ve aksamları ile çimento ve toprak sektöründeki bölge ihracatının başka birlikler yerine Ege İhracatçı Birlikleri üzerinden kayda geçirilmesini talep ediyorlar…

Önümüzdeki bir iki ay içinde hayata geçecek yeni İhracatçı Birlikleri yasasıyla sorun çözülecek…

Konunun beni ilgilendiren daha doğrusu heyecanlandıran yanı Türkiye’ nin gelişmiş ülkeler düzeyine ulaşmak için ihracatı temel alan soluksuz, çılgınca koşusu…

1937 lerin Cenup Vilayetleri Canlı Hayvan, 1940 lardaki Pamuk ve Hububat Bakliyat İhracatçı Birliklerinden, günümüzdeki otomotiv, kimya, elektronik ve beyaz eşya gibi gelişmiş dünyanın talep ettiği yeni yüzyılın trendine uygun yeni birlikler…

Şüpheniz olmasın, kısa zaman içinde bilişim ve yazılım ihracatçılarını bir araya getiren ihracatçı örgütlenmeleriyle de tanışacağız…

Çin ve Hindistan’dan eksiği değil fazlası olan bu ülke girişimcisi/ihracatçısı tüm engelleri yıkarak, küresel sahnedeki yerini alacaktır…

Tüm engellere, çağı okumaktan aciz körlere rağmen…

 

abdullahayan@gmail.com

 

Abdullah Ayan: 27 Mayıs darbe mi devrim mi?

27 Mayıs darbe mi, ak devrim miydi?

Ne diyordu Danıştay başsavcısı Tansel Çölaşan?

Menderes ve ekibi 1950’ de güzelim Türkçe ezanımızın yeniden Arapça okunmasının önünü açarak kendisini dininden soğutmuş…

Zaten 1960’ ta bunların idam edilmesi de hayırlı bir işmiş…

‘Kimse idam cezasını istemez ama o dönemde bunlar idam edildiğinde toplumsal bir coşku vardı. 27 Mayıs’ı burada ihtilal olarak görmek hata olur. 1960 ihtilali aslında bir devrimdir”

Evet sözlerin tümü, bugünlerde  dört kuvvetten biri yargının en önemli ayaklarından Danıştay’ın başsavcılık koltuğunda oturan bir ait…

Söylediklerinin temeline inmeden önce bir matematik gerçeği anımsatmakta yarar var:

O toplumsal coşku dediği şeyin en büyük ölçüsü sandıktan çıkan halk iradesi değil mi?

Peki nasıl oldu da, toplumsal coşkuya! rağmen 1960 darbesinden sonraki ilk seçimde halk ak devrimin gizli sahiplerinden CHP’ ye değil de, DP’ nin devamı olduklarını söyleyen, üstelik o miras adına kavgaya tutuşan Adalet Partisi ile Yeni Türkiye Partilerine oy verdi?

(AP ve YTP’ nin oyların %49’ ını alması mı vermişti coşkuyu? Yoksa 1957 seçimlerinde aldığı %41’in bile gerisine düşüp %36  da kalan CHP’ mi)

Sahi nedir toplumsal coşkunun ölçüsü?

Halkın iradesini yansıtan sandıktan çıkan sonuç değil mi?

Demokrasiyi askıya alsanız da, bir biçimde yatağını arayan nehirler gibi bildiğini okuyan, yakaladığı ilk fırsatta anasının ak sütü gibi helal oyunu sizin tasarladıklarınıza değil de, kendisiyle aynı dili konuşanlara verenlerin tepkisinden başka bir şey mi o coşku dediğiniz?

Yıllarca çoğumuzun düştüğü hataya olgunlaşma dönemini tamamlamış olması gereken –hem de adalet dağıtma gibi kutsal bir misyona sahip- birinin halen geçmiş dönemi çok daha büyük bir evrensel pencereden görme yerine kendi dar kalıpları içinde sıkışarak okumaya çalışması ne kadar hazin…

Demek 27 Mayıs devrimdi öyle mi?

Peki 12 Mart 1971 neydi?

Ya 12 Eylül?

Hatta 28 Şubat…

“Benim darbem senin darbeni döver”, “benimki devrim,  senin ki darbe” mantığı…

Bazılarının yönetici kadroları devrim konseyi, diğerlerinin ki faşist cunta!

Demokrat olmak tam da bu testlerin yanıtında gizli…

Yani 12 Mart muhtırası yerine 9 Mart darbesi gerçekleşse ve İlhan Selçuk-Doğan Avcıoğlu başını çektiği ekibin planı başarıya ulaşsa mesele yoktu öyle mi?

Hadi 1971 muhtırasına giden yolda, bir kısmında yer aldığımız, kaynağı merak edilmeyen bombaların okullarda patlatılsın diye gencecik ellere tutuşturulduğu  o ilginç dönemi bir yana bırakıp 1960 darbesine –yoksa ak devrim mi dememiz gerekiyor? – dönelim…

Gerçekten yaşanan süreç tek parti döneminde zorlamalarla Türkçe okunan ezanın yeniden aslına dönerek Arapça okunmasından mı ibaretti?

Dış dengeler, iki kutuplu dünyanın Türkiye üzerindeki etkileri, durumdan vazife çıkaran Türkiye’deki bazı siyasilerle, asker-sivil bürokratik ekibin rolü neydi?

Bu soruların yanıtına kafa yormadan en kolay yoldan Başbakanını asan birilerini aklayacak fetvalar vermek kime ne kazandırır?

Önce bir yanlışı düzeltmek, Tansel hanım ve benzerlerinin kafasını karıştırsa da, ezan konusundaki bir yanlış kanaati düzeltmek gerekiyor..

1950’ de iktidar olan Demokrat Partinin hazırladığı kanun tasarısı o günlerin Meclisinde tek bir Milletvekilinin itirazı olmadan CHP’ lilerin de oylarıyla geçmiş bir metindir…

CHP Trabzon Milletvekili Eyüboğlu’ nun ifadesiyle tartışılması bile gereksiz bir yasayla ezanın Türkçe dışında bir dilde okunma yasağı ortadan kalkmıştır…

1950-60 arası 10 yıllık dönemde Meclisin oy birliği ile kabul ettiği iki yasadan biri budur, diğeri de Türkiye’nin NATO’ ya girişi…

Türkiye’ nin 1948’ de başlayan süreçte İngiltere etkisinden çıkıp ABD sularına girmesi, Truman doktrini/Marshall yardımı ve NATO’ nun kanat oyuncusu olmasıyla pekişmiştir böylece…

Aslında 1960 ihtilalini getiren de öyle Arapça ezan veya Nurculara hoşgörüyle yaklaşan DP’ nin bu türden uygulamaları falan değil, Demokrat Parti iktidarının ekonomik alandaki hırsı yanında, Menderes’in ABD yerine alternatif yeni ittifaklar arama saflığına düşmesi/düşürülmesidir…

1955’ e kadar süren kalkınma hamlesinin ardından gelen ekonomik kriz, döviz sıkıntısı başlayınca ABD’ ye avuç açan Menderes hükümetinin başına gelenlere, Sovyetler Birliğine yönelteceği nükleer başlıklı füzeleri pazarlık konusu yapan Pentagon ve CİA’ nin ördüğü çoraplara gelince…

Hadi yeri gelmişken onu da anlatalım…

1955 yılına kadar ülkeyi köylülükten sanayileşmeye dönüştürmeye çalışan Demokrat Parti’ nin ekonomi politikaları bir yere geldi tıkandı…

Kimseler pek bilmez, bilenlerin çoğunun da işine gelmez ama o beş yıl içinde neler yapılmadı ki…

Sıtma kaynağı Seyhan nehrine yabancı kredilerle baraj yapılarak, her yıl sel felaketlerine maruz kalan Çukurova bölgesi, ülkenin sulanan en bereketli vahası haline getirildi.

-Sahi bu ülkede bazı aymaz kalemşorların yerlere göklere sığdıramadığı tek parti döneminde Sıtma Savaş istasyonları vardı değil mi?-

Hadi sıtma savaşı unuttuk ya veremle savaş dispanserleri…

1949 yılında 14 bin kişiye verem aşısı yapılan ülkede rakamın 1953’ te 1 milyona çıkması da Tansel hanım ve benzerlerini pek ilgilendirmeyen tesadüflerden yalnızca biriydi..

Hirfanlı, Demirköprü, Kemer, Seyhan barajlarının tamamlanması, yeni 17 barajın projelendirilmesi, 1950-54 yılları arasında 18 bin köyün içme suyuna kavuşması…

1951 de bankaların sanayiye açtıkları 176 milyon liralık kredinin dört yılın  550 milyona çıkması…

1950 de 2300 olan tesis sayısının 1954 te 4600’e ulaşması…

10 dan fazla çimento bir o kadar şeker fabrikası…

Yeterli miydi elbette değil…

Yılda ancak %2 büyüyen ama nüfus artış hızı ekonomik gelişmesinin önünde koşan  Türkiye..

Taşıma suyla çevrilmeye çalışan değirmen 1956’da yavaşlamaya, 1957 de ise arıza çıkarmaya başladı…

Yıllık bütçesi 65 milyar dolar olan ABD’ ye 300 milyon dolarlık ek kredi için başvurdu Menderes hükümeti…

Tam da o günlerde nükleer başlıklı Jupiter füzelerini Sovyetlere karşı Anadolu’ya yerleştirmeye çalışan Eisenhower ve ekibi yardım için kapısını çalan bizimkilere adres olarak IMF’ i gösterdi…

Topu topu 300 milyon dolar kredi için %300 lük devalüasyon öneren uluslar arası para fonuna sinirlenen romantik Menderes el altından Sovyetler’ e sıcak selamlar sarkıtmaya başladı…

Kasketlilerin sahilleri doldurmasından rahatsız plaj sakinleri zaten uyuyan hücreler eliyle “ne olacak bu memleketin hali” kaygısındaydılar…

Menderes’in burnunu sürtmeye niyetli ABD’ nin başlangıçta esirgediği yardım nedeniyle ülke hızla ekonomik bunalıma sürüklendi…

Ve 8 Ağustos 1958…

O güne kadar 280 kuruş olan bir doların değeri 9 liraya çıkarıldı.

Bir zamanlar bana da yutturulan Tansel hanımın ise bugün bile ak devrim diye görmeye devam ettiği 27 Mayıs darbecilerinin ilk yaptığı iş Ankara’daki ABD elçiliğinin kapısını çalmak ve Washington’ dan para istemek oldu…

Daha açık ifadeyle; “Ak devrimcilerin para için gittikleri ilk ve tek adres ABD emperyalizmiydi…”

İnanmayan 50 yıl gizli tutulan ve geçtiğimiz günlerde açıklanan ABD belgelerine bakar…

Bindiği tankın namlusunu elçiliğin bahçesinden içeri uzatıp, kapıya dayanan ihtilalin kudretli albayıyla yaşananları şöyle anlatıyordu Pentagonun Ankara’daki temsilcisi askeri ataşe Fred Haynes:

“İhtilal oldu… Biz, bütün personelimiz ve ailelerimizle büyükelçilik binasındaydık.

Ön güvenlikte görevli deniz piyadeleri, bir Türk tankının elçilik dış kapısına dayandığını ve üzerindeki albayın bizden biriyle mutlaka görüşmek istediğini bildirdiler.

Askeri ataşe olarak görüşmekle ben görevlendirildim.

Gittim. Gerçekten de büyükelçiliğin Atatürk Bulvarı’na bakan tarafındaki kapısına dayanan bir Türk tankının namlusu, bahçemize kadar girmişti ve üstünde son derece sert görünümlü bir Türk albayı bulunuyordu. Kapıya yanaşınca albaya selam verip kendimi tanıttı, o da tanktan aşağıya atlayıp kendini tanıttı: Albay Türkeş!..
Ne istediğini sorduğumda son derece düzgün bir ifadeyle, yıkılan hükümetin devletin kasasında bir tek dolar bile bırakmadığını, acil para bulunmazsa devletin işini yapamayıp, memur maaşlarını bile ödeyemeyecek duruma geleceğini ve ihtilalin parasızlık nedeniyle daha başlamadan biteceğini söyledi. İsteği, benim, kendisiyle başbakanlığa gitmem, oradaki kriptolu teleksten Washington ile temas kurarak, ihtilalin acil ihtiyacı olan 50 milyon dolarlık transferin gerçekleşmesini sağlamamdı.
Büyükelçi izin verdi, Türkeş’le birlikte başbakanlığa geçtik, ben teleksi ilettim, sonra Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı’ndakilerin saat farkı nedeniyle uyanıp işlerinin başına gelmelerini beklemeye başladık. Saatler sürdü bu ve çok sıkıntılı bir bekleyişten sonra teleksten, istenilen paranın Türkiye’ye transferin yapılacağı bildirildi.
Albay Alpaslan Türkeş çocuklar gibi sevinmişti… O günden sonra Türkeş’le ne zaman karşılaşsam, 27 Mayıs’ta olduğu gibi selamlaşırım…”

Netice mi?

1960 nisanında Sovyetler Birliğine geniş bir heyetle gitme planları yapan Menderes’in de, Temmuz ayında iade-i ziyarete hazırlanan Kruşçev’in hayalleri hiçbir zaman gerçekleşmedi.

CİA’ nin raporlarına göre İstanbul Harp Akademilerinde planlanan ve kansız biteceği söylenen darbe sonunda Menderes ve iki arkadaşı asıldı…

Jüpiter füzeleri ülkedeki üslere yerleştirildi…

Maaşları ödemek için gerekli 50 milyon dolar ABD’ den alındı…

Kendisi bile darbeden habersiz Org. Gürsel’ in başa geçirildiği cuntanın ilk işi silahlı kuvvetlerde kapsamlı bir mıntıka temizliğiydi..  

NATO Avrupa Müttefik Orduları Başkumandanı Org. Norstad’la görüşen Gürsel, EMİNSU diye anılan ve silahlı kuvvetler bünyesinden 235 general ve amiralle birlikte çeşitli rütbelerde 5 bin subayın emekli edilmesi için düğmeye bastı…

Operasyon için Emekli Sandığı’nda ve Hazine’de yeterli para olmadığı anlaşılınca kararın uygulanması için gerekli meblağ ABD tarafından hibe olarak Ankara’ya gönderildi.

Ve son noktayı Gürsel koydu:

“NATO’ nun sağ kanadını kurtardık.”

Ak devrim palavralarıyla yutturulan 27 Mayısa bir de bu pencereden bakmayı denemek, göz ve akıl sağlığımıza da iyi gelecektir..

Tabii canımızı acıtsa da gerçekleri öğrenme merakımız varsa…

Abdullah ayan’dan eski zaman yazıları Kongre turizmi ve Mersin (Temmuz 2006)

Kongre turizmi ve Mersin (Temmuz 2006)

Kongre Turizmi ve Mersin..

Son yıllarda her derde deva sihirli reçeteler ağızlara sakız oldu…

Bunlardan biri de “kongre turizmi”..

Turizmin kendisinden nasibini alamamış Mersin’in, çeşitlendirilmesi anlamına gelen kongre turizmini konuşması bile anlamsız ama, öyle olmuyor..

Torosland gibi kongre merkezleri ve konaklama tesisleriyle dünyaya parmak ısırtacak bir projeyi rafa kaldıran Mersin, şimdi Büyükşehir Başkanlığının düğün salonu-toplantı merkezi kırması yatırımlarıyla bu çok ciddi kulvarda kendisine yer bulacağını sanıyor..

Son olarak gazetelere düşen haber ise bu konuyu ele almamızı gerektirdi..

Bakan Atilla Koç’ ta kongre turizmini masaya yatırmak üzere Mersin’e gelmiş…

Belli ki birileri, kongresinden geçtik turizmin kendisinde sınıfta kalan bir kentte farklı yarışların ve arayışların peşinde…

Şifreleri çözmek bir yana, kongre turizmini, dünyada ve Türkiye’de nereden gelip, nereye gittiğini anlatmakta yarar olduğunu düşündük…

Anlatalım ki, hiç kimse salon sahibi olmakla kongre turizm merkezi olunacağı yanılgısına düşmesin…

**

Günümüzde dünyada seyahat eden 800 milyon insanın 80 milyonu bunu kongre/toplantı amaçlı yapıyor..

Yılda dünya genelinde sekiz bin Uluslararası Kongre yapılıyor.

Kongre başına katılım ortalama 1250 kişi…

İstatistikler önümüzdeki dönemde kongre sayılarında artış, cirolarda ise azalmalar olacağını gösteriyor..

Dünya’da Kongre Turizmi hacmi 150 milyar dolar civarında..

Türkiye’nin bu pastadan aldığı pay konusunda ise rivayetler muhtelif..

Bazı hesaplamalar 300 milyon dolarlık gelirle Dünya Kongre Turizmi pastasından binde 2 pay aldığımızı ortaya koyuyor..

Buna karşılık TURSAB’ ın Devlet İstatistik Kurumu verilerinden yola çıkarak yaptığı hesaplar farklı:

Buna göre Devlet İstatistik Enstitüsü yabancı ziyaretçi çıkış anket formları Türkiye’ye gelen yabancı ziyaretçilerin yaklaşık 410 bininin ülkemize kongre, seminer amacıyla geldiklerini ortaya koyuyor..

Türkiye’de ortalama 700 dolar harcayan normal turistin biraz üzerinde, yaklaşık 1000 dolar harcadığı varsayılırsa, Türkiye’nin kongre turizminden 410 milyon dolar civarında bir gelirle dünya kongre turizmi pastasından binde 2,7 civarında bir pay aldığı sonucu çıkarılabilir. Türkiye basit bir hesapla dünya kongre turizmindeki payını % 1’e çıkarsa yılda 1,5 milyar dolarlık gelir elde etmesi işten değil..

ICCA (Uluslararası Kongreler Birliği) 2004 istatistikleri ülkemizin 55 toplantıyla dünya 33.sü, katılımcı sayısına göre ise 27. sırada yer aldığını gösteriyor..

2005-2016 yılları arasında planlanan toplantılara bakıldığında beş basamak atlanarak 22. sıraya yükseleceğini ve ICCA kriterlerine uyan toplantılardan aldığı pay % 1.1’den 1.7’ye yükselecek..

Bu durumda İCCA kriterlerinin ne olduğuna bakmak gerekiyor..

Kongre ve toplantıların İCCA’ nın belirlediği uluslararası kategorilerde yer alması belli koşullara bağlı:

Kongreler; %40’ı yabancı olmak koşuluyla en az 50 kişinin katılımıyla gerçekleşmeli ve belli aralıklarda düzenli olarak yapılmalı..

Kongre turizminin gelişmesi, yüksek teknolojinin kullanıldığı çok kaliteli alt ve üst yapı olanaklarına bağlı.. Bu tür turizme yönelecek olan oteller ve tesislerin başta bilişim olmak üzere iyi bir alt yapıya ve sağlıklı ulaşım imkanlarına sahip olmaları gerekiyor..

Türkiye’de yeterince 4/5 yıldızlı otele sahip olmalarının getirdiği avantaj sayesinde kongrelerle ilgili iki kent ön plana çıkıyor..

Uluslararası kongrelerde İstanbul, daha içe dönük ve ulusal olarak nitelendirilecek etkinliklerde ise Antalya..

2005 verilerine göre ülkemizde 40 bin kişinin katıldığı 50 kadar Uluslararası Kongre gerçekleşmiş… İstanbul’un bu pastadan aldığı pay ise %80..

Oysa Türkiye’ye girişte ziyaretçilerin doldurdukları istatistik formlarına bakıldığında 2005 yılında tam 410 bin kişi, ülkemize kongre ve toplantı amaçlı geldiğini beyan etmiş..

Ulusal kongrelerde Antalya, beş yıldızlı otellerini, iklim ve doğal güzellikleriyle harmanlayarak öne çıkmakta.. Araştırmalar bazı aylarda turistlerin %20 sinin Antalya’ kongre/toplantı amaçlı geldiğini gösteriyor..

Kongre Turizminde asıl amaç Kongreye katılmak, bu çerçevede düzenlenen yan etkinliklerden yararlanmak..

Bildiğimiz biçimiyle tatil burada ikinci planda kalıyor…

Uluslararası kongrelerden geçtik, ulusal etkinliklerin gerektirdiği hiçbir koşula sahip olmayan kent içinde aranan standartlarda ‘bir buçuk’ otele sahip Mersin’in, kısa vadede bir yere gelmesi olanaksız..

Sorun kongre düzenlenecek merkezlerin yapılmasıyla da bitmiyor..

Çevresindeki tarihi zenginliklere ve iklim avantajına rağmen kongre turizminin gerektirdiği o kadar çok farklı koşul var ki..

Ulaşım, arıtma sorunlarını bile çözememiş, kongrelere iştirak edecek insanları barındıracak kaliteli yatak sayısı bakımından da yoksul Mersin nasıl olup ta kongrelere ev sahipliği yapacak?..

Turizm Bakanının kongre turizmi amaçlı toplantı için Mersin’e geldiğini okuduğumda gülümsedim ve düşündüm..

2001 yılında tüm kent dinamiklerinin ortak olduğu TURSAB öncülüğünde şirket kurmasına, yeterince yatak kapasitesine sahip olmasına rağmen bir yere varamayan İzmir’in yanı başındaki Kuşadası’ nın bile arpa boyu ilerleyememesinin nedenlerini çok iyi bilen Atilla Koç, başka konu kalmamış gibi kongre turizmini konuşmak üzere neden Mersin’e gelsin?

Eski zaman yazıları: Kentsel dönüşüm projeleri, Mersin..(Kasım 2006)

Eski zaman yazıları: Kentsel dönüşüm projeleri,  Mersin..(Kasım 2006) 

Son üç yılda kentsel dönüşüm anlamında Türkiye’de inanılması güç bir değişim yaşanıyor..

Özellikle İstanbul ve Ankara’da başlatılan çalışmalarda Büyükşehir belediyeleri yanında Toplu konut İdaresi Başkanlığı –TOKİ- nin katkıları yadsınmamalı..

Kurumun önderliğinde ülkedeki 81 ilin 78’ i, yeni, çağdaş yaşam alanlarından oluşan projeleri hayata geçiriyor..

2006 itibariyle TOKİ’ nin desteklediği konut yapım sayısı 165 bini bulmuş durumda..

165 bin rakamı 2,5 milyon yeni konuta ihtiyaç duyulan bir ülke için küçük gibi görünse de, dünyayı şaşırtan bir atılım aslında..

En geç iki yıl içinde tamamlanacak projeler sayesinde Türkiye’de nüfusu 100 bini aşan tam 7 yeni şehir doğacak..

Yeni konut projeleriyle kentleri kanserli ur gibi saran gecekondular temizleniyor, bu sayede varoşlarda ilkel koşullarda sürünenler çağdaş yaşam alanlarına kavuşurken, Belediyeler yeni mekanlara taşınan gecekonducuların boşalttığı bölgeleri yeniden tasarlayıp, alt yapısından sosyal çevresine, yeşil alanlarından kültür dokusuna kadar yaşanabilir yeni vahaların yaratılmasına öncülük edebiliyorlar..

TOKİ’ nin  gecekondu dönüşüm protokolü imzaladığı belediye sayısı 66’ ya ulaşırken, uygulamanın başlatıldığı 36 belediye sınırları içinde 35 bin konutluk projeler en geç 2007 sonunda hayata geçirilmiş olacak..

Rakamlar Kentsel dönüşüm alanında aslan payını İstanbul ve Ankara aldığını ortaya koyuyor..

Sorunlarıyla birlikte büyüyen İstanbul’da Büyükşehir Belediyesi 600 bin yeni konutluk alanı belirleyerek TOKİ ile gerçekleştirilen işbirliği sayesinde şimdiden 50 bin ailenin çağdaş yaşanabilir sitelere taşınmasını sağladı..

Geçmişte eli kolu bağlı belediyelerin önünü yasal düzenlemelerle açan Hükümet sayesinde dönüşüm konusunda asıl büyük mucize Ankara’da yaşanıyor..

Örneğin Ankara’ya uçakla gelen herkesin ruhunu karartan ve Esenboğa yolu olarak bilinen Kuzey Ankara dönüşüm projesi..

TOKİ ile Ankara Büyükşehir Belediyesinin ortak çalışması sonunda sadece bir yıl içinde tüm bölgedeki gecekondu sahipleri çağdaş mekanlara taşınırken, düne kadar su, elektrik, ulaşım konusunda taş devri görüntülerine sahip alan temizlenerek 18 bin konutluk yepyeni bir cazibe merkezi yaratılıyor..

Bölgedeki kreasyon alanının 600 bin m2 olması bile ortaya çıkan yeni vahayı anlatmayı yetersiz kılıyor..

Okulları, Camileri, sağlık merkezleri, spor alanları, parklarıyla görülmeye değer, gelişmiş dünyanın bile şaşkınlıkla izlediği bir dönüşüm öyküsü..

Ankara bununla yetinmiyor…

Dikmen, Çukurambar, Etlik, Yenimahalle gibi tam 20 kentsel dönüşüm projesi adım adım hayata geçiriliyor..

Ankara’da başlatılan değişim ve dönüşüm yalnızca gecekondularla da sınırlı değil..

Şimdi Ulus Tarihi Kent Merkezi projesi ile Hacı Bayram Cami, antik tiyatro ve diğer tarihi yerler yanında eski Meclis binası ile Ankara Palas gibi bir döneme damgasını vuran mekanları ortaya çıkaracak düzenleme başlatılıyor…

Türkiye’ nin tüm kentleri karınca kararınca projeleri TOKİ’ nin ortak çabalarıyla yaşama geçirirken Mersin ne yapıyor?

Hiçbir şey…

Başta Büyükşehir olmak üzere hiçbir belediye bugüne kadar tek proje geliştirmiş değil..

Kenti sarıp sarmalayan derme çatma yaşam mekanları bir yana, kent merkezinde kalan pek çok mahallede bile gecekondulardan geçilmiyor..

Can alıcı önemdeki sorunlardan biri de Mersin’de okul yapımı için gerekli mekan bulmakta çekilen sıkıntı..

Yıllardır Devletin sağladığı kaynaklar arsa sıkıntısı nedeniyle kullanılmazken, okul yapmak isteyen hayırseverlere bile yer tahsisi yapılamıyor…

Bu konuda bıçağın kemiğe dayandığını gören İktidar Milletvekilleri şu anda TOKİ ile Belediyeleri bir araya getirmeye, model olacak bir pilot projeyle kentsel dönüşüm alanında somut bir projenin hayata geçirilmesi için üstlerine düşeni yapacaklarını her fırsatta belirtiyorlar..

Ortaya çıkan bu irade ve kararlılık günlük siyasi hesaplara kurban edilmemeli..

Örneğin Akdeniz Belediyesi, kent ortasında kalan teneke barakaların egemenliğindeki Bahçe Mahallesinde başlatılacak bir projeyi TOKİ’ nin de yardımıyla çok sürede hayata geçirebilir..

Bu konuda AK Partili Milletvekilleri ve TOKİ Başkanlığı her türlü yardımı ve katkıyı sağlamaya hazır..

Geriye Mersin’deki yerel yönetimlerin, Mersin’in geleceğini kurtaracak projeler için kolları sıvaması kalıyor…

Varoşları kentle barıştırma adına…

Sahil düzenlemeleri dışında da Mersin’de yapılabilecek şeyler olduğuna inanan bir Belediye Başkanı ve model teşkil edecek 50 dönümden büyükçe bir alan..

Başlatılacak böylesi bir çalışma belki de tarihi bir dönüşümün ilk harcı olabilir..

Namık Kemal’in ünlü dizesi düğümleniyor boğazımda..

“Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?”

Tüm kısırlığına rağmen Mersin’in bile makus talihini tersine çevirecek yetki sahibi aktörleri olduğuna inanıyorum..

 

Not: Yukarıdaki yazı Kasım 2006’ da kaleme alınmıştı.

Son günlerde yeniden Mersin gündemine oturan ve TOKİ İdaresi ile Akdeniz Belediyesinin ortaklaşa gerçekleştirmeyi hedefledikleri Çay, Çilek mahallelerindeki dönüşüm projelerinin tartışıldığı bir ortamda söz konusu yazıyı yeniden yayınlamak geldi içimden.

Umarım dünya kenti olma iddiasındaki Mersin’ in bu en önemli değişim, dönüşüm projesi siyasi rant hesabı peşindeki birileri tarafından akamete uğratılmaz.

En azından o bölgelerde yaşamak zorunda kalan çocuklarımızın daha sağlıklı koşullarda geleceğe adım atmalarını sağlayacak kentsel uygulama projeleri bir an önce hayata geçirilir.