TAGAŞ arazisi gerçekte kimin?

TAGAŞ arazisi gerçekte kimin?

Mersin Serbest Bölgesiyle ilgili medyada yer alan haberlere bakan bir yabancı ne hisseder acaba?

Bir yandan öldük, bittik sesleri…

Bir yandan da açıklanan rakamlar…

Olumsuzlukları dile getirenleri açıklanan veriler yalanlıyor…

Yalnız artan işlem hacimleri de değil, son zamanlarda yeni yatırımcıya yer tahsisinde zorlanan bölgenin genişleme arayışları da işlerin sanıldığı gibi kötü gitmediğini gösteriyor.

Mersin Gazetesinde yer alan MESBAŞ Sekreteri Edvar Mum’ un açıklamaları durumu çok net özetliyor.

Edvar Mum’a göre;

“Bölge alanının tamamı yatırımcılara tahsis edilmesine rağmen, yeni taleplere bölgede yer kalmadığı için yanıt verilemiyor. Bu konuda yapılacak tek şey var.

Bölgenin doğusunda bulunan Türk-Arap Gübre Sanayi Anonim Şirketi’ ne (TAGAŞ) ait 376 dönümün söz konusu kuruluştan alınması”

Gerçekten de bölgenin genişletilmesi için kısa vadeli tek çözüm TAGAŞ’ a ait arazinin bölgeye katılması…

Durum bu olunca çoğu yetkilinin bile bilmediği veya unuttuğu bir gerçeği yeniden kamuoyunun önüne getirmekte ve paylaşmakta yarar var.

Öncelikle TAGAŞ’ a ait olduğu söylenen 376 dönüm arazinin perde arkasını, gerçek durumunu özetleyelim.

Mersin’in doğusunda yer alan ve 40 yıldır kentin üzerine yaydığı gazlarla kabus gibi çöken AK Gübre tesislerini bilmeyen yoktur.

1968 yılında Kuveyt-Türk ortaklığıyla kurulan tesisler kısa zaman sonra uygulanan geri teknolojinin de etkisiyle Mersin’in doğusuna zenginlik katacağına, bacalarından yayılan zehirli gazlarla birlikte anılmaya başlar.

Tepkilerin yoğunlaşması üzerine bir süre sonra Kuveyt’i temsil eden ortaklık hisselerini Tekfen grubuna devrederek, tesisleri ve Mersin’i terk eder.

1983 yılında ANAP iktidar olunca, Özal bambaşka bir projeyle çıkar ortaya…

O günlerde Türkiye’ ye yabancı sermayeyi çekme yolundaki arayışların bir benzeri AK Gübre konusunda gündeme gelir.

Bir taşla birkaç kuş vurulması hesaplanmaktadır.

Demode olmuş AK Gübre’ ye yeni teknoloji getirecek yabancı yatırımcıyı cezp etmek amacıyla tesislerin genişletilmesi için teşvik mekanizmaları devreye sokulur..

Serbest Bölgenin kurulacağı bölgedeki Hazineye ait 1000 dönüm arazinin yarısından biraz fazlası Serbest Bölge yatırımcılarına tahsis edilirken, yaklaşık 375 dönümü TAGAŞ’ a verilir.

Tek koşul gelecek yabancı sermayenin yapacağı yatırımla tesisleri yenileyerek büyütmesi ve ondan da önemlisi Mersin’i olumsuz yönde etkileyen teknolojinin rehabilite edilmesidir.

Gerçektende Hazine arazi tahsisini yabancı sermaye getirme, yeni yatırım yapma koşuluna bağlar.

Bu arada Kuveyt’ li ortağın paylarını da aldıktan sonra AK Gübreyi Toros Gübre adıyla tek başına işletmeye başlayan TEKFEN grubu TAGAŞ’ ın yabancı paylarını da toplayarak 375 dönümlük arazinin tek sahibi konumuna gelir…

Peki Hazinenin yeni yatırım koşuluyla tahsis ettiği alanda herhangi bir tesis kurulmuş mudur?

Hayır…

Kaldı ki, zaman içinde AK Gübreden yaka silken Mersin kamuoyu bırakın yeni tesisi, mevcudun da bulunduğu yerden kaldırılması özlemini de dile getirmektedir artık…

Serbest Bölge kullanıcılarına tahsis edilen yerlere tapu vermeyen Hazinenin, yatırım şartına bağlanan TAGAŞ arazisiyle ilgili neler düşündüğünü, ne gibi işlemler yapacağını bilme hakkımız olduğuna inanıyoruz…

Sadece bizim değil, Mersin Valiliğinin, bizi temsil eden Milletvekillerinin de konuyu takip etmesi, kullanım amacı belli ve sınırlı olan bir arazinin herhangi bir bedelle satılmaya kalkılması halinde konuyu tüm boyutlarıyla izlemesi, her türlü yasal girişim için devreye girmesi gerekiyor…

Bu nedenle Mersin Serbest Bölge İşletmecisi (MESBAŞ) Genel Sekreteri Edvar Mum’ un “TAGAŞ’ a ait 376 dönümlük alan alınırsa bölge rahatlayacak” sözlerinin ardından yaşanacak gelişmeleri herkesin çok daha dikkatli izlemesi gerekiyor…

Eğer söz konusu alan, yatırım koşullarını yerine getirmeyen TAGAŞ’ ın tahsis işlemi iptal edilip, gerçek sahibi olan hazine tarafından bedel karşılığında kiralanması koşuluyla Serbest Bölgeye devredilirse mesele yok…

Ama MESBAŞ, asıl sahibi Hazine olan bir alanı TAGAŞ’ tan parayla almaya çalışıyorsa –ki mevcut ne yazık ki bunu gösteriyor- ortada ciddi bir sorun var demektir.

Her durumda öncelikle Hazine adına Milli Emlak Genel Müdürlüğü devreye girmeli ve yerine getirilmeyen koşullar nedeniyle yeniden sahip olma hakkı doğan 375 dönüme sahip çıkmalıdır.

Bir sonraki adımda söz konusu arazinin serbest bölge kullanıcılarına tahsisi düşünülebilir.

Günlerdir TAGAŞ’ a ait araziyi alırsak rahatlayacağız diyen MESBAŞ yetkilisinin sözlerine baktıkça sormadan edemiyorum.

İyi de, o arazi gerçekte artık TAGAŞ’ ın mı ki? Ondan almaya kalkışıyorsunuz…

Serbest Bölge yatırımcısına tahsis ettiği alanları, 10 bilemediniz 15 yılın sonunda geri isteyen Hazine sıra TAGAŞ’ a gelince ne yapıyor acaba?

300/500 metrelik kullanıcılara karşı hakkını savunan Devlet, iş 375 bin m2 lik araziye geldiğinde nasıl bir tavır sergileyecek?

Sorup araştırmaya, yanıtları da paylaşmaya devam edeceğiz..

Kimsenin kaygısı olmasın… 

 

AYM Kararının galibi, mağlupları…

AYM Kararının  galibi, mağlupları…

Anayasa Mahkemesinin AK Parti hakkında verdiği karara ilişkin sağduyulu ilk tepki “bundan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı” dır…

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır, çünkü Ergenekon’ la başlayan demokrasi dışı yollardan iktidarı al aşağı etme girişimleri sonuçsuz kalınca, kimi çevreler umutlarını Anayasa mahkemesine bağlamışlardı.

O dağlara da kar yağdığı anlaşılıyor…

Demokratik yollarla iş başına gelen bir siyasi hareketi, sandıkta yenmeyi başaramayanların farklı arayışlardan beslenen senaryoları tek kelimeyle çökmüştür.

Anayasa mahkemesi kararının ardından galip, mağlup tartışması yapmanın saçmalığını elbette söyleyenler çıkacaktır.

Ama sonuçta yapacağımız hiçbir değerlendirme galibi, mağlubu ortalık yerde duran  bu tarihi bilek güreşine tanık olduğumuz gerçeğini değiştirmez.

Somut olarak ve kestirmeden ifade etmek gerekirse, Erdoğan’ ı güçlendiren, Baykal’ı ise bir kaç adım daha gerileten bir tablo var karşımızda…

Erdoğan güçlenmiştir çünkü; tüm oyun planı AK Partinin kapanmasından çok, liderinin siyaseten yasaklanacağı bir kurguya dayandırılmıştı.

Baykal ve yakın çevresi buna o kadar inanmıştı ki, “zaten kesin olan siyasi yasaklılığın” ardından atılacak adımların rötuşlarını yapıyordu.

Erdoğan’ la ilgili hazırlanan bir takım yolsuzluk dosyaları, dokunulmazlığın kaldırılmasının ardından hemen devreye sokulacak,  en azından 5/10 yıl siyaset sahnesinin yanından geçmesi önlenecekti.

Şu çok iyi biliniyordu:

Anayasa Mahkemesinin vereceği kapatma kararı AK Partiyi fazla etkilemez.

35/40 Milletvekiline gelecek siyaset yasağı bile tabloyu değiştirmez.

AK Partinin gittiği gün yerini yenisi alır..

Aritmetik olarak Meclisin yine en fazla Milletvekiline sahip bu oluşum, Erdoğan’ın göstereceği bir isimle yoluna devam eder.

Cumhurbaşkanı da Başbakanlık görevini söz konusu insana vermek zorundadır.

Demek ki kapatma, CHP’ nin temsil ettiği statükodan beslenen bürokratik elitin derdine derman değil.

Onların tüm hesabı Erdoğan’ sız kalacak bir AK Parti idi.

Böylece her şey daha kolay yürüyecekti.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Kılıç’ın açıkladığı sonuç kim farklı ne söylerse söylesin ‘bal gibi siyasi’ bir karardır.

Ve Mahkeme ülkeyi özellikle ekonomik anlamda yıkıma uğratacak bir depremi, içine sindirmese de şimdilik ötelemiştir.

Siyaseten yasaklanan belki de bir adım sonrasında yargılanıp, eskilerin deyimiyle “sabık ve sakıt” durumuna düşürülmesi planlanan Erdoğan dünkü kararın en önemli galibidir.

Kararın mağluplarına gelince.

Sıranın başına Baykal’ı, hemen arkasına Ergenekon’ cuları koymak gerekiyor…

Baykal ve çevresindeki taktiksenlerin tüm oyun planı bir daha dirilmemek üzere ölmüştür.

Bundan sonra o cenahta yer alanlar, farklı ama tümü de sandığa dayalı yeni bir açılım gerektiğini anlayacaklardır.

Bakmayın kararın ardından, pişkince tavırlara…

Siyaset iddia işidir ve eninde sonunda iktidar olmaya odaklanmak zorundadır.

Siz kitleleri 10 yıl daha ana muhalefet olma, %20 yi koruma masallarıyla avutamazsınız.

Anayasa Mahkemesi dünkü kararıyla CHP polit bürosuna “bize artık güvenmeyin, başınızın çaresine bakın” mesajını da verdi aslında.

Gerek Kemalistler, gerekse de gerçek sosyal demokratlar artık iktidar hedeflediğini iddia eden yeni girişimleri tartışmak, bir süre sonra da bunları dile getirenlerle birlikte hareket etmek mecburiyetindedirler…

Mağlupların ölümcül yaralıları ise Ergenekon’ cularla onlara medya ve bürokraside kol kanat gerenler…

Henüz ekleri yayınlanmamış olsa bile 2455 sayfalık iddianame bile Türkiye’ nin son beş yılda nasıl bir badireden geçtiğini gösteriyor…

Anayasa Mahkemesi kararının ardından, artık farklı alanlarla ilişkilendirilmesi söz konusu olmayacak savcılar, çok daha güçlü biçimde o darbe girişimlerini ulaşabildiği dallara kadar aydınlatıp, adaletin önüne getireceklerdir…

Bugün bazı çevrelerin masum kahramanlar olarak bize yutturmağa çalıştıkları kimi sanıkların konuşmaları, 22 Temmuz seçimlerinin ardından tüm planların “Anayasa Mahkemesinin kapatma kararına” endekslendiğini gösteriyor…

“Hele bir açmasın davayı, görür gününü” tehditlerinden, iki kişi arasındaki konuşmalardan ibaret değil, beklentiler, tasarlananlar, ulaşılması hayal edilen hedefler…

Meraklısı açıp okuduğunda, ülkeye biçilen elbiseleri görecek ve hafiften ürperdiğini hissedecektir.

“Nasıl olsa AK Parti kapatılır, biz de elimizi, kolumuzu sallayarak çıkarız” hesaplarını yapanlar aslında 1 Temmuz 2008 günü tükenmişlerdi.

30 Temmuz 2008 akşamı Haşim kılıç’ ın “AK Parti kapatılmamıştır” cümlesiyle son umut kırıntılarını da yitirdiler.

Galipleri, mağlupları sıraladık ta, kapı arkasında olası kapatma kararını ellerini ovuşturarak bekleyen asıl ismi unuttuk.

Tüm hesaplarını, Erdoğan’ın yasaklanması, ardından gelecek bölünme, yanına katacağı milletvekillerine göre yapan Abdullatif Şener

Bundan sonra o cephede ne mi olur?

Şener’in yapacağı en akıllıca hareket, kendisini o dolmuşa bindiren Hisarcıklıoğlu’ nun kapısını çalıp yeniden hocalığa talim etmek…

Bunca mağlubun ardından galibe söylenecek söz yok mu?

Var elbette…

Yeni anayasa, bu mümkün olmadığı takdirde çok kapsamlı, özgürlükleri, demokrasiyi güçlendirecek kapsamlı değişiklikler…

Ve asıl önemlisi gecikilen, ayak sürülen AB yolculuğuna kalınan yerden daha cesur adımlarla ilerlemek…

“Durmak yok, yola devam” diyen Erdoğan’ın bundan sonraki yeni sağlıklı yol haritasının pusulası, mihmandarı, lokomotifi AB’ dir

Yaşananlardan çıkarması gereken ders varsa, başında bu gerçeğin geldiğini Erdoğan’ın en azından bundan sonra unutmaması gerekiyor..

 

Mersin’in ayağına gelen altın fırsat, Lojistik projeleri…

Mersin’in ayağına gelen altın fırsat, Lojistik projeleri…

Binlerce yıl süren gemi taşımacılığı son 30 yılda farklı konseptle sürdürülmeye başlandı.

Kapıdan kapıya, üretici fabrikadan satış mağazasının ayağına ulaşan konteynırlarla tanıştı dünya…

Bir zamanlar binlerle ifade edilen yıllık konteynır elleçleme miktarları hızla artmakta.

2012 projeksiyonları dünyanın 500 milyon konteynır kapasitesine ulaşacağını gösteriyor.

Bu büyük pastanın %25’i Türkiye’ nin yer aldığı Akdeniz bölgesinde…

Demek ki, çok değil iki üç yıl sonra bizim de kıyılarımızın yer aldığı vaha yıllık 125 milyon konteynırın dolaşımına tanıklık edecek…

Yeterince geç kaldığımız bu küresel hareketten hak ettiğimiz payı almamız için, ayağa kalkıp koşmamız gerekiyor…

Dünyadaki gelişmelerden, komünist Çin’in bile limanlarını özelleştirdiğinden habersiz bir takım grupların küfürlerine inat Mersin limanının özelleştirilmesini tam da bu gerçekler doğrultusunda savunuyorduk.

Zaman bizi haklı çıkardı.

Tüm Türkiye limanları daha üç yıl önce 1,8 milyon konteynır kapasitesinin üzerine çıkmazken, özelleştirmenin ardından Mersin limanı tek başına yıllık bazda 500 bin olan elleçleme miktarını 1 milyona çıkardı.

Bu rakam geçmişle kıyaslandığında sevindirici olsa bile yeterli değil.

Ortadoğu ülkelerine açılımda en önemli rakibimiz Dubai yakaladığı 5 milyon rakamını 10 yıl içinde 50 milyona çıkarma hesapları yapıyor…

Türkiye karşısına çıkan iç ve dış engellerin tümünü bertaraf ederek dış ticaret merkezli büyümeye devam edecek.

2013’ te 500 milyar, 2023’ te de 1,5 trilyon dolarlık rakamlar bugün bazılarına hayal gibi gelse de, son yılların trendi hedefin sanıldığı gibi Kaf dağının ardında olmadığını gösteriyor.

Özelleşmenin ardından yapılan yatırımlarla –özellikle konteynır tipi taşımacılıkta- Türkiye’ nin artık en dinamik limanı haline gelen Mersin, önünde duran bu büyük potansiyeli değerlendirmek için ne yapmalı?

Oturup konuşmamız, üzerinde kafa yormamız gereken önemli ve temel soru bu…

Örneğin Mersin limanına gelen konteynırları, Anadolu’ ya en ucuz, en hızlı, en güvenli biçimde nasıl ulaştırmalıyız?

Sorunun yanıtı 1990 ların başında bile askeri terim olarak çoğumuzun ilgi alanına girmeyen lojistik sözcüğünde saklı…

Sınır tanımaz küresel ticaret lojistiği yeniden keşfedip, ihtiyaçlara cevap verecek biçime sokmasa, son yıllarda ulaşılan akıl almaz hacimlere asla ulaşılamazdı…

Lojistik, coğrafi özellikleri göz önüne alındığında Türkiye için çok daha önemli…

Örneğin Anadolu’ nun ne yazık ki, taşımacılığa uygun derin nehirleri yok…

Bu nedenle acımasız evrensel rekabete ayak uydurmak için ucuz taşımacılığın bu en avantajlı alternatifini kullanma şansını baştan yitirmiş bulunuyor…

Kader deyip, sineye mi çekeceğiz?

Hayır, 50 yıldır ihmal edilen, görmezlikten gelinen demiryolları yeniden keşfedilmek zorunda.

Yükselen petrol fiyatları zaten karayoluna oranla 10 kat daha ucuz olan raylı taşımacılığı kaçınılmaz gerçek olarak karşımıza çıkarıyor…

Türkiye karayolu taşımacılığını sürdüren TIR filosunun yarısından fazlasını bünyesinde barındıran Mersin’ in kurum ve kuruluşları yukarıda sıraladığımız tüm gerçekleri yadsınamaz biçimde göz önüne alan yeni modelleri bulup çıkarmak, geliştirmek zorunda…

-Özelleşen ve Türkiye’ nin en büyük konteynır üssü haline gelen Mersin limanı..

-Bu limandan boşaltılıp dağıtılacak ve bu liman sayesinde dünyaya sevk edilecek ürünlerin taşınması…

Söz konusu işlemler ister karayolu, ister demiryoluyla yapılsın, bunun için artık farklı anlayışla projelendirilmesi gereken lojistik merkezlerine –güncel tanımla lojistik köylerine- ihtiyaç var…

T.C. Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü, bir devlet kurumundan beklenmeyen hızlı refleksle, yanıbaşımızdaki Yenice gar bölgesinde bir lojistik köyü oluşturmaya başladı bile.

Türkiye’de bir ilk olacak bu ve ardından benzer 12 ayrı bölgede 12 köy daha hedefleniyor.

Amaç alternatifsiz avantaja sahip tren taşımacılığını yeni çağa uygun bir anlayışla sanayici ve iş adamları ile nakliyecilerin hizmetine sunmak…

TCDD Yollarının bölgemizde başlattığı atak lojistik köyle de sınırlı değil.

Yüz yılı aşkın süre önce hizmete başladığı günlerdeki haliyle hizmet vermeye çalışan ve o günlerin 40 km lik hızına uygun biçimde inşa edilmiş Ulukışla-Yenice tren hattı da yeni döneme uygun biçimde iyileştiriliyor…

Amaç Anadolu’yu  Akdeniz’e bağlayan bu tek geçiş noktasını hız ve kalite olarak hem yolcu hem de konteynır taşımacılığına uygun hale getirmek…

Devlet kurumu olmasına rağmen çağı yakalayan anlayışla hareket eden TCDD, bölgemiz kara taşımacılarına da aslında ibretlik dersler veriyor…

Yıllardır konuşulan ama nedense hayata geçirilemeyen karayolu ağırlıklı lojistik üssü projesi (Kimisi TIR köyü diye anıyor ama o deyim hedeflenen konsepte pek yakışmıyor) artık hayata geçirilmeli…

Uzun yıllarını hovarda mirasçılar gibi boşa harcayan Mersin’ i dünyadaki gelişmeler Türkiye’ nin en önemli ticaret merkezi haline getiriyor…

Umarım ayağımıza gelen bu altın fırsatı acemi ellere teslim edip heba etmeyiz…

 

abdullahayan@gmail.com

Adana-Mersin hızlı treni gün sayıyor…

Adana-Mersin hızlı treni gün sayıyor…

Yıllar süren hayalin gerçekleşmesini dünya gözüyle görmek ne güzel…

Nihayet bu kentin makus talihini alt etmesine yönelik adımların biri daha atılıyor…

Son bir yılda peş peşe yaşadığımız olumlu gelişmeleri yeniden anımsamakta yarar var..

Dibe vuran Mersin’de son yıllardaki en önemli sıçrama limanın özelleştirilmesiyle yakalandı.

Mersin bu sayede ekonomik hareketlilik açısından büyük ivme kazandı.

Yılda güç bela 500 bin konteynır elleçleme kapasitesine erişmeye çalışan liman, küresel deneyime sahip yeni işletmecisinin de katkılarıyla bir yıl içinde eskisinin iki katına yakın büyüme istidadını gösterdi…

60 milyon dolarlık alt yapıya ilaveten, makine ve ekipmana harcanan 40 milyon doları da ilave edersek 100 milyon dolarlık yatırım sayesinde, Mersin son bir yıl içinde Türkiye’ nin en fazla gelişen limanı haline geldi..

Günlerce bekleyen gemiler artık bir iki saat içinde yanaşıp tahmil/tahliyelerini yapıyor, yeni rotalarına doğru yola koyuluyorlar…

Bekleme sorunu bitince, ihracatçının son yıllardaki en büyük kabusu olan “süper navlun zammı” da ortadan kalktı.

Özelleştirilmesi beklemeye alınan İzmir’de ihracatçı konteynır başına 60 dolarla/120 dolar arası ilave parayı ekstra bekleme riski olarak gemi acentelerine öderken, Mersin’ de o kabus dolu günler gerilerde kaldı.

Kentte yaşanan olumlu gelişim bu kadarla da sınırlı değil.

Mersin’de liman etkileşim alanları içinde yer alan açık, kapalı depolar, konteynır sahaları yoğun ilgi nedeniyle dolmakla kalmadı, bir yıl içinde 5 ile 10 kat arasında prim yaptı…

Liman ve yan sektörlerinin gösterdiği başarı mucizesinin altında özelleştirme kadar önemli bir etken daha var ki, onun da adı Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen…

22 Temmuz seçimlerine AK Parti Mersin adayı olarak giren ve seçimlerin ardından yeniden Dış Ticaretten sorumlu Bakanlık koltuğuna oturan Tüzmen, ruhunda kendisi gibi dış ticaret genlerini taşıyan bu kentin en önemli dinamiği olan limanın ortaya çıkan sıkıntılarını kendine özgü yöntemlerle çözmeyi başardı…

Özellikle sendikanın ve liman özelleştirmesiyle mağdur olacağına inandırılmış işçilerle, elinde tuttuğu gücü kaybetmeye tahammül edemeyen bürokrasinin devir işlemleri ertesinde takındığı sekter tutum, Tüzmen’ in dirayetli rötuşlarıyla akamete uğradı…

Kendi ifadesiyle gerektiğinde kullanmaktan çekinmediği kılıcı sayesinde gerek yeni işletmecinin gerekse de limandan hizmet alan tüm tarafları uzlaşmaya zorladı.

Herkes üzerine düşen konuda fedakarlık gösterince çok kısa zaman içinde başarı geldi.

Bu kadarla da sınırlı değil muhteşem öykü…

Günler yerine birkaç saate sığdırılan tahmil/tahliye işlemleri sayesinde Mersin limanına sefer düzenleyen armatörler fiyatlarını aşağıya çektiler…

İndirimler Mersin’de faaliyet gösteren ithalat/ihracatçı başta olmak üzere iş yapan tüm sektörlere küresel rekabet alanında avantaj olarak yansıdı…

Şimdi iki olumlu kırılmaya daha tanık olmaya hazırlanıyor Mersin…

Bunlardan biri çok kısa vadede gerçekleşecek olan Mersin-Adana hızlı tren hattı

Diğeri uzun vadeli ama getirisiyle kent ekonomisine sihirli dokunuş sağlayacak olan Baharlı Uluslararası hava alanı ile çevresinde yer alacak dünya ticaret merkezi, fuar kompleksi, komşu ülkelere ring seferler sağlayacak bağlantılar…

Havaalanını başka bir yazıya bırakıp hızlı tren hattında yaşanan önemli ve yeni gelişmelerle bitirelim yazımızı…

22 Mayıs 2008 günü T.C. Demiryolları Genel Müdürü Süleyman Karaman Güney Kore’ nin başkenti Seul’ de düzenlenen bir törenle 140 km hız yapabilen yeni nesil dizel motorlu tren setlerinden ilk bölümünün teslimat törenine katıldı.

Trenler ilk etapta büyük yolcu kapasitesine sahip, kısa mesafeli kentler arasında hizmete sokulacak…

Belirlenen ilk güzergah Adana-Mersin ardından Denizli-İzmir…

Modern vagonlar eski hantal lokomotiflere inat, hem çok daha hızlı yol alıyor hem de daha kısa zamanda durup, kalkma özelliklerine sahipler…

Aslında bu özellikleriyle trenden çok hızlı ring seferleri yapan otobüsleri andırıyorlar…

Her vagon 72 yolcu taşıyor…

Genel Müdür Karaman binlerce kilometre ötelerden Seul’ den ilk seferlerin Mersin-Adana arasında yapılacağı müjdesini 22 Mayıs günü ilk partiyi teslim alırken açıkladı.

Yolculuk sırasında oturduğumuz yerde TV seyredeceğimiz, internet bağlantısı sayesinde dünya ile iletişimi sürdüreceğimiz bu teknoloji harikası yeni nesil trenlerin her vagonu özel motorlarla donatılmış durumda…

Bu sayede hem hız artıyor, hem de lokomotiflerde yaşanan enerji kayıpları olmadığı için, işletme maliyetlerinde büyük tasarruf sağlanıyor…

Konuyu yakından takip eden bizlerin uzun zamandır takip ettiği bu projeyle ilgili müjdeyi, geçtiğimiz günlerde Mersin’i ziyaret eden Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım verdi.

Eylül/Ekim aylarında deneme seferlerine başlayacak ve en geç yıl sonunda hizmete başlayacak bu vagonlar sayesinde Adana-Mersin arası bundan böyle yarım saate düşecek…

Adana ve Mersin ister istemez, iki rakip olmaktan çıkıp, bir banliyönün iki semti haline gelecekler…

Sağduyu galip geldiğinde çekişmeyle geçen yıllara inat, ortak kaderin birleştirdiği iki kent ulaşımın da katkısıyla daha hızlı gelişecekler…

Yakın zamanda Tarsus civarına mutlaka yapılacak Çukurova Uluslararası havaalanına entegre edilecek bu hızlı tren hattı sayesinde iki kent yaşayanlarının uçak terminaline on dakikada gidecek olmaları, rekabetle körlenen pek çok çekişmeyi de sona erdirecek…

Düşüncesi bile insanı heyecanlandıran hayal gibi projeler…

Hayalin asıl sevindirici yanı ise bu kez elimizle dokunacağımız kadar yakınımızda olması…

 

abdullahayan@gmail.com

Günlükler, emekli askerler, Kışlalı…

Günlükler, emekli askerler, Kışlalı…

Ergenekon iddianamesi yetkili mahkeme tarafından kabul edildiği anda, 2455 sayfalık metin de meraklılarının ulaşacağı rahatlıkta internet ortamına taşındı…

Böylesi önemde dava ile birlikte Türkiye’de bir ilk yaşanıyor kısacası…

Ülkede yıllardır yaşananları anlamaya çalışanlar bir yana, heyecanlı roman okumaya meraklılara da öneririm…

Ben 25 Temmuz akşamı başladım, ne zaman biter bilemem…

Bir takım olaylar nedeniyle geçmişe uzanıyor, dikkatimi çeken bazı olay ve kişiler nedeniyle farklı yayınlara da göz atıyorum…

Bu nedenle bitirmem biraz zaman alacak.

Yine de, önümüzdeki günlerde iddianameden yola çıkarak, zamanında el yordamıyla dokunduğumuz bir takım değerlendirmeleri daha sağlıklı yapma olanağımız olacak…

O değerlendirmeleri önümüzdeki günlere bırakıp, Ergenekon ile birlikte daha fazla gündeme oturan, tartışılan emekli deniz kuvvetleri komutanı Özden Örnek günlüklerine değinmek istiyorum.

Özden Örnek günlüklerinin içerdiği bilgiler üzerinde durulacağına, emekli amirali çocukları başta olmak üzere ilişkileriyle irdelemeye çalıştı kimi çevreler…

Başta kökünden red edilen belgelerin uzmanlarca doğruluğu kabul edilip, günlükleri yayınlayan Alper Görmüş yargılandığı davadan beraat edince, söyleyecek sözü kalmayan bir grup işi belden aşağı çalışma yöntemine çevirmeye kalkıştı…

Oysa, o günlüklerin en kritik 2002/2004 bölümünün neredeyse her anında adı geçen emekli Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök yalanlamadı yazılanları…

Sadece o da değil…

Şu anda tutuklu bulunan emekli general Hurşit Tolon’ da günlükleri neden yalanlamadığı sorusuna verdiği cevapta net olarak; “Benimle ilgili kısımlarda herhangi bir yanlışlık görmediğim için tekzip yapma ihtiyacı hissetmedim.” Diyordu…

O günlüklerde bir de gazetecinin adı geçiyor…

Kışladan sorumlu köşe yazarı olarak ünlenen Mehmet ali Kışlalı

Kışlalı kendi deyimiyle 1960 darbesinden beri, üst düzey askerlerin nabzını tutan, onların görüşlerini, duygularını, süreçlere ilişkin değerlendirmelerini kendi köşesinden ifade eden adam.

Dünyada onun yüklendiği misyona benzer iş yapan başka gazeteci var mı –kaldı mı- bilemem…

-Yine de 50 yıla yaklaşan bir zaman diliminde darbecileri savunup, seçimle iş başına gelmiş hükümetlerin bugün bile sandık dışında yöntemlerle uzaklaştırılmaları gerektiğini söylemek zor zanaat olsa gerek…-

İşte Özkök’ ün yalanlamadığı Tolon’ un da benimle ilgili bölümler doğruydu dediği o günlüklere göre Kışlalı 21 Ocak 2004 günü Özden Örnek’i ziyaret ediyor…

Örnek o günlüğün o bölümüne şu notu düşmüş:

"14.00-14.30 Eski Dışişleri Bakanı Coşkun Kırca’nın ziyareti… 14.45-15.15 Mehmet Ali Kışlalı’nın ziyareti. (…) Her ikisi de bana, ‘ zaman geçiyor ve her gün daha kötüye gidiyoruz; ne yapacaksanız yapın, yoksa geç olacak " mesajını verdiler."

Biz demokratların parasını verip satın aldığı demokrasiyi savunan sol çizgideki bir gazetenin köşe yazarı bir kuvvet komutanını ziyaret ediyor ve “daha ne duruyorsunuz, ne yapacaksanız yapın” diyor…

“Nasıl yani?” falanı yok…

Böyle işte…

Günlüklerin o kısmı ile ilgili sorulara verdiği yanıtta “Örnek paşayı birkaç kez ziyaret ettim, ama bu tür sözler söylemem söz konusu değil, hem zaten paşa da bu günlüklerin olmadığını söylüyor” demişti…

Ergenekon iddianamesinin yayınlandığı günün ertesinde yayınlanan yazısında ise, yargılanacakları günü cezaevindeki hücrelerinde bekleyen emekli generaller Tolon ve Eruygur’ u aklama, Atatürkçü düşünceleri nedeniyle kutsama çabalarına ağırlık veriyor…

Meğer yalnızca Örnek’ i değil, söz konusu paşaları da sıkça ziyaret edermiş kışlalarında Kışlalı…

Aşağıdaki satırlar onun:

“Şener Paşa’yı Jandarma Genel Komutanlığı sırasınca, yoğun çalışmaları izin verdiği ölçüde ziyaret ettim. Eleştirel, Atatürkçü temelli görüşleriyle yaptığı değerlendirmelerini hep ilgiyle izledim.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu görevini tamamlarken oluşturduğu komuta heyetinde takdir ettiği  iki orgenerali önemli iki göreve getirmişti. Bunlardan biri Eruygur ise diğeri Kara Kuvvetleri Komutanlığına getirdiği Aytaç Yalman idi. İki asker bu iki yıl süren görevlerinden ayrıldıktan sonra farklı yaşam tarzları seçtiler.
Aytaç Paşa çok meraklı olduğu klasik müzik çalışmalarına yoğunlaşıp kompozisyonlar yaparken, Şener Paşa Atatürkçü Düşünce Deneği’ne yöneldi. Başkanlığına seçildi. Tüm yaşamınca büyük hayranlık duyduğu insanın fikirlerini yaymak ve bu alanda kamuoyu oluşturmak için çaba gösterdi. Hurşit Paşa da aynı yönde, ama başka zeminlerde Atatürkçü dediğimiz kitlelerin harekete geçmesi için büyük çaba sarf ediyordu.”

Tüm yazıdan geriye, benim açımdan, Eruygur ve Yalman’ ın emekliliklerinde seçtikleri yaşam tarzını hayal etmek kaldı geriye…

Biri klasik müzik dinleyip torun severken, diğeri hücrede zaman dolduruyor…

65 yaşına gelen insanların neredeyse 50 yılını alıyor askeri disiplinin sınırlı yaşantısı…

Hergün boyanan botların sıktığı ayakları, daha rahat terliklere terk etme, her sabah jilete uzattığınız sakalınızı en azından o günlerden sonra salıverme özgürlüğü…

Kış yaz hergün giydiğiniz üniformayı fırlatıp, bermuda şortla bir sahil kasabasında dolaşma keyfi…

İster istemez Bertrand Russel’ in ‘Eğitim Üzerine’ kitabındaki o muhteşem analiz geliyor aklıma…

Atina ile Çin uygarlıklarını karşılaştırırken Atina’ yı Homeros, Çin’i konfiçyus öğretilerinin yoğurduğunu söylüyor ve ekliyor;

“Yunanlılar enerjik, Çinliler mistikti.

Her iki uygarlıkta da işi bitenler yaşamdan zevk alacak meşgale bulurlardı.

İki uygarlık arasındaki en önemli fark ta burada ortaya çıktı.

Yunanlılar enerjilerini önce sanata ve bilime sonra da birbirlerini öldürmeye yönelttiler.

Bunda da tartışılmaz biçimde başarıya ulaştılar!

Siyasa ve yurtseverlik Yunanlıların enerjilerini harcayacakları en önemli alan oldu.

Etkili konumdaki bir görevli görevden uzaklaştırılınca kendisi gibi dışlanmışlardan bir çete oluşturup, kendi kentine karşı saldırıya geçerdi.

Oysa benzer durumdaki Çinli gözden düştüğünde, dağlara çekilir, kır yaşamının güzelliği üzerine şiirler yazardı.”

Russel çok önemli bir değerlendirme il bitiriyor kitaptaki o bölümü:

“İşte sırf bu anlayışlar nedeniyle Yunan Uygarlığı siyasanın doymaz hırsı yüzünden kendi kendisini yiyip bitirdi. Yok etti…

Çin uygarlığı ise ancak dışarıdan çökertilebildi..”

Nükleer santral gerçeği…

Nükleer santral gerçeği…

Nükleer santral konusu hayal olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşüyor.

Bu yıl sonuna kalmadan ihale süreci tamamlanıp, yüklenici firmaya yer teslimi yapılacak.

1978 yılından beri sık sık gündeme gelen, bazen artan bir şevkle desteklenen, bazen tu kaka edilen bir kavga konumuz daha bir biçimde sona erecek.

Özellikle Çernobil felaketinden sonra muhalif cephesi büyüyen nükleer santraller Mersin’i de yakından ilgilendiriyor.

Türkiye’de belirlenen iki yerden birisi Akkuyu olunca bu gayet te doğal…

Ancak benim de yer aldığım Mersin’li bir grup ise konuya çok daha farklı yaklaşıyor.

Sanayici ve iş adamlarının da yer aldığı önemli sayıda bir bölüm kurum, kuruluş ve insan nükleer santrallerin ülke için gerekli olduğunu savunurken, turizmde kaybettiği zamanı telafi etmeye çalışan bir kent olarak Mersin’de snatral yapımına karşı çıkıyor.

Gerekçelerimizin büyük bölümü ise, 1970 lerin koşullarında belirlenen bâkir Akkuyu bölgesinin geçen zaman içinde barındırdığı turizm potansiyeli nedeniyle bugün çok farklı bir konuma geldiği…

Bu nedenle salt psikolojik kaygı bile olsa, turizmde ilerleme şansı yüksek bölgenin önü tıkanmamalı diye düşünüyoruz.

Mersin Platformu’ nda yer aldığımızda da MESİAD’ ın önemsediğim “Akkuyu’ da turizme evet” sloganını öne çıkarmaya çalıştık.

Gerek MTSO, gerekse de MESİAD –ve daha pek çok kurum ve kuruluş- bu sloganla nükleer santrale değil, Akkuyu’ ya yapılmasına karşı çıktıklarını ince biçimde dile getiriyorlar.

Nükleer santrale tümden karşı çıkanlar da var…

Örneğin TMOB bünyesinde yer alan Elektrik Mühendisleri Odasının başını çektiği pek çok kuruluş ve insan tümüyle nükleer santrallere karşı…

Üstelik sözünü ettiğim bu  oluşumlar Mersin Platformunda da yer alıyorlar…

Kendileriyle ilk günden ortak çalışacağımız alanı belirledik.

Biz turizmi öncelikli kalkınma lokomotifi olarak seçen ve kaybettiği zamanı kazanma derdinde olan Mersin adına, bu kentin kıyılarında söz konusu sektör dışında meydana gelecek her türlü yapılaşmaya, tesise karşıyız.

Özellikle de balık çiftlikleri ve Akkuyu’ ya nükleer santral yapılmaması için yasal zeminde her türlü mücadeleyi sürdüreceğiz.

Ortak paydamız ve gelen herkesle birlikteliğimizin temeli Mersin…

***

Nükleer santral konusunda son çıkış Mersin Kent Konseyi Genel Sekreteri Nuri Özdemir’ den geldi…

Her insanın dilediği konuda söz söyleme özgürlüğü var.

Ancak bu kişi konumu itibariyle oldukça önemli bir kurumu temsil ediyorsa, belirttiği görüşlerde özgürlük yanında sorumluluğa da dikkat etmeli diye düşünüyorum.

Turizmi öncelikli sektör seçen Mersin’de balık çiftlikleri ve nükleer santral yapımına gösterdiği tepki karşısında Özdemir’ i alkışlamamak, takdir etmemek te mümkün değil…

Ancak demecinde bazı bölümler var ki, bana göre bilimsel verilere dayanmayan, yeterince araştırılmamış o yanlışların düzeltilmesi gerekiyor…

Son zamanlarda nükleer santrallerle ilgili buna benzer o kadar çok yanlış görüş dile getiriliyor ki bu vesile ile en azından Özdemir’ in kamuoyuyla paylaştığı bazı görüşlerin doğrusunu anlatmakta yarar var…

Bakın şu sözler aynıyla Özdemir’ e ait:

"Kendi ülkelerinde nükleer santral karşıtı olan bu ülkeler bize gelmiştir. Mevcut hükümet akıl tutulması yaşamaktadır. Böyle aymazlık hiçbir hükümet döneminde görülmemiştir"

Özdemir’ in büyük yanılgısına değinmeden önce nükleer santral nedeniyle akıl tutulması yaşadığı hükümetle ilgili küçük bir ayrıntı:

-Nükleer santral konusu mevcut AK Parti hükümetine özgü bir tercih değildir. 1970 lerden beri sürekli ertelenen bir devlet politikasıdır. Üstelik bu ‘akıl tutulmasının!’ ilk mimarı ve öncüsü de 1977-79 yılları arasındaki CHP hükümetidir. Hükümetin başında Ecevit enerji bakanlığı koltuğunda ise Baykal oturmaktadır. 20 Kasım 1978 günü toplanan 3. Enerji kongresini açarken yaptığı konuşmada Baykal;  “Türkiye’nin nükleer enerji konusunda daha fazla gecikmeye tahammülü olmadığını söylemektedir”-

Gelelim Özdemir’ in asıl düzeltilmesi gereken santral karşıtı ülke şirketlerinin Türkiye’ ye geldiklerine” dair büyük yanılgısına…

Ülkemizde yapılacak nükleer enerji ihalelerine girecekleri anlaşılan şirketlerin kendi ülkelerinin santral karşıtı oldukları iddiası doğru değildir.

Esasen gelişmiş dünya ülkeleri sıralamasında yukarılarda yer alan tüm ülkelerde ciddi anlamda nükleer santraller faaliyettedir.

Örneğin ABD’ de 104, Fransa’ da 59, Japonya’ da 55, Rusya’da 31, Güney Kore’de 20, İngiltere’ de 19, Kanada’ da 18, Almanya ve Hindistan’da 17, Ukrayna’ da 15, Çin’ de 11, İsveç’te 10, İspanya’da 8, Belçika’da 7, Çek Cumhuriyetinde 6, Slovakya ve İsviçre’ de 5, Macaristan ve Finlandiya’da 4’ er nükleer santral faaliyettedir.

Günümüzde gelişmiş ülkelerin kişi başına düşen elektrik tüketim ortalaması yıllık 15 bin kw saat iken Türkiye ortalaması 2 bin saatin altındadır.

Yakın gelecekte yer alacağımız refah toplumlarına yetişmemizin temel şartı, bugün 150 milyar kw saat olan elektrik üretim rakamını ilk etapta 500, Cumhuriyetin 100. yılı olan 2023 te 1 trilyon kw saate çıkarmaktır…

Ne yazık ki bu hedefe ulaşmak için çok fazla alternatif te yoktur.

Bugün çevre dostu olarak hepimizin hayalini kurduğu rüzgar enerjisinden en fazla yararlanan ülkelerin bile ulaştığı rakam %3 ler civarında.

10/15 yıllık ideal hedefler bile %15 leri geçmiyor…

Yeni yatırım yapılmadığı takdirde yakın gelecekte karanlığa gömülecek Türkiye’ de rüzgar, güneş gibi enerji kaynakları konusunda elbette çalışılmalı…

Ancak fazla hayale de kapılmaya gerek yok…

İşin ideali dışa bağımlı hale gelen ülkemizin yükünün bir kısmını –en azından %20 sini- doğal gaz ve doğa katliamı anlamına gelen kömüre dayalı kömürle çalışan termik santrallerden kurtarıp, nükleer santrallerden karşılamak…

Bu vesileyle kamuoyuna yansıyan, dünyanın nükleer santrallerden vazgeçtiği palavrasının da gerçeği yansıtmadığını vurgulamakta yarar var.

Hindistan gelecek 20 yılda 70 adet nükleer santral kuracak…

Hindistan örneğini beğenmeyenlere gelişmiş ülkelerin öncülerinden bir örnek verelim…

İngiltere bugünlerde yeni 8 santral ihalesi için düğmeye bastı…

Kararı alan hükümetin başında İngiliz İşçi Partisi lideri Gordon Brown yer alıyor…

Kısaca Türkiye’nin enerji darboğazına girmemesi için nükleer santral kaçınılmaz…

Evet en temiz enerji değil ama çevre katili kömür ve dışa bağımlı doğal gaza oranla daha az sorunlu nükleer santralleri zihinsel anlamda da olsa kabullenmeye başlasak iyi olacak..

Bize göre, mantıklı olan, gerçekçi olmayan nükleer enerjiye kökten karşı çıkma yerine turizmde kendisine büyük hedefler belirleyen Mersin olarak, Türkiye’de başka bir bölgede kurulmasını sağlamak…

Yeni Havalimanı projesi… DASİFED, MESİAD’ ın tavrı…

Yeni Havalimanı projesi… DASİFED, MESİAD’ ın tavrı…

2005 yılında patlayan yolcu hacmi nedeniyle yeniden tartışmaya açmıştık bölgesel havaalanını…

2000 yılında tribünlere oynayan siyasetçilerin baskısıyla temeli atılan stol tipi Kumkuyu havaalanına karşı çıkmamıza rağmen geçen zaman içinde değişen koşullar yeni projelerin tartışılmasını zorunlu hale getirmişti.

Örneğin 2002 yılında 600 bin yolcuyu zor bulan Adana Şakirpaşa havaalanı AK Parti hükümetinin uyguladığı gizli açık teşvikler sayesinde deyim yerindeyse taşıyacağı yükün çok üstüne çıkan bir hacme ulaşmıştı..

2020 yılına yetecek sanılan 2,2 milyon yolcu kapasitesini 2005 yılında yakalamıştı örneğin…

Ve işte o günden sonra Adana-Mersin arasında uygun yerde kurulacak bir yeni havalimanıyla ilgili düşüncelerimizi sıkça dile getirmeye başladık…

İki kentin ihtiyaçlarına cevap verecek yeni bir terminalden çok daha büyük projelerin masaya yatırılması gerektiğini sıkça savunuyorduk…

Örneğin yeni hava limanı kompleksi içinde yer alacak dünya ticaret merkezi, tüm Doğu Akdenize hitap edecek uluslararası fuar alanı, tren ve Mersin limanına entegre edilecek lojistik merkezi mutlaka yeni proje içinde yer almalıydı…

Artık tıkanma noktasına gelen, İstanbul çıkışlı bölgesel merkezde alternatif bir yeni cazibe merkezi düşünülürken Adana-Mersin arasında bir yerde konuşlanacak yeni havaalanını kimsenin göz ardı etme lüksü yoktu…

Bu arada, savunduğumuz bu görüşleri destekleyecek bir altın fırsat ayağımıza geldi…

22 Temmuz seçimlerinin kampanya döneminde, dış ticaret, lojistik, havayolu taşımacılığı gibi konularda dünyadaki gelişmeleri en iyi bilen insanlardan biri sayılan Kürşad Tüzmen, AK Parti’den Mersin adayı olunca dar çevrede kalan yeni bölgesel havaalanı tartışmaları daha yüksek sesle ve tüm kamuoyuna ulaşacak biçimde seslendirilmeye başlandı…

Son olarak ta, Mersin’e gelen Ulaştırma Bakanı Yıldırım bizim 2005’ ten itibaren yazılarımızda kullandığımız “Uluslararası Çukurova Havalimanı” adını projenin çok kısa zamanda hayata geçeceği müjdesiyle birlikte telaffuz etti.

Projenin büyük, zengin bir Çukurova yaratma yolundaki önemini kavramaktan aciz bugünle yetinen dar kalıplı kafaları işin ciddiyetini görünce saldırıya geçtiler…

Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak gibiler “biz çok dinledik bu türden hikayeleri” diye işi sulandırmaya çabaladı…

Yine Adana eksenli bir başka grup ise “Şakirpaşa varken, yeni havaalanı israftır” türünden, bilimsel ve ekonomik gerçeklerden uzak ipe sapa gelmez iddiaları seslendirmeye başladı…

-Hesap kitap bilmiyorlar çünkü yeni havalimanı için devletin kasasından tek kuruş çıkmayacak… Söz konusu projeyi yap işlet devret yöntemiyle yapmaya hazır yerli, yabancı pek çok firma olduğunu biliyoruz.-

En acısı ise Mersin’deki MESİAD’ ta bir araya gelen Doğu Akdeniz İş Adamları Federasyonu toplantısının ardından başkan Süleyman Onatça’ nın yaptığı açıklama…

Acı çünkü, Onatça yalnızca Adana’ nın değil, tam da bizim yeni havalanı için düşündüğümüz kapsamlı projenin hizmet vereceği sınırlar içinde kalan bölgenin iş adamlarını temsil ediyor…

Kendisi farkında mı bilmiyoruz ama, en azından açıklamayı yaparken iki yanında yer alan MESİAD’ ın Yüksek İstişare Başkanı Mustafa Güler ve Yönetim Kurulu Başkanı Ali Doğan bu yeni küresel hayal projesiyle yatıp kalkan insanlar.

– En azından bugüne kadar verdikleri desteğin bu yönde olduğunu biliyoruz-

İki yanında bu iki insan olduğu halde bakın ne diyor DASİFED Başkanı Onatça:

“Yönetim kurulumuzun benimsediği yöntem, Adana Şakirpaşa Havalimanı’nın kapasitesinin artırılması ve Mersin yolcularının ulaşımının rahatlatılması için havaalanına otoyol bağlantısının yapılmasıdır. Ayrıca, Mersin’e eğer bir havaalanı kurulacaksa bunun Erdemli ilçesine bağlı Kumkuyu beldesinde, turizm hareketliliğine yönelik ve altyapısı buna uygun olarak yapılmasından yanayız. Böylece hem Adana hava ulaşımında rahatlar, hem de Mersin’in turizmden kaynaklanan ihtiyacı giderilmiş olur”

Dediğimiz gibi söz konusu açıklamayı Adana’daki herhangi bir kurum temsilcisi yapsa, popülist deyip sineye çekeceğiz…

Ama Onatça’ nın şu anda sözcülüğünü üstlendiği oluşum sınırları itibariyle çok daha geniş bir kesimi temsil ettiğini iddia ediyor…

Yalnızca bu kapsama alanı bile, düşünülen yeni havalimanı kompleksini en çok savunması gereken bir Federasyonun başkanı haline getiriyor Onatça’ yı…

Şehrin içinde kalmış, çevresi çarpık kentleşme vahşeti nedeniyle telafisi imkansız biçimde işgal edilmiş bir havaalanını ıslah etmenin faturasının büyüklüğünü görmemekle sınırlı değil karşımızdaki sorun…

Biz 21. yüzyılın konumuna ve beklentilerine uygun, küresel gereksinime cevap verecek, olağanüstü büyük ve önemli bir projenin hayata geçirilmesi için çabalarken, aynı kaderi paylaştığımız Çukurova’ daki tüm inisiyatiflerin de bu hayalin gerçekleşmesi yolunda üzerlerine düşeni yapmaları gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz…

DASİFED’ in başkanlığına soyunan biri en azından konumu itibariyle Adana’ lı gibi değil temsil ettiğini iddia ettiği sınırlara sahip bölgenin başkanı gibi davranmalı…

Beni asıl şaşırtan ise Onatça açıklama yaparken iki yanında yer alan MESİAD’ ın iki önemli ismi Ali Doğan ve Mustafa Güler’ in sessizliği

Mersin Platformunun Sekreterliğini üstlenen kurum temsilcilerine düşen görev, açıklama misafir bir başkandan gelse bile onaylama anlamına gelen sükutu değil, bugüne kadar kamuoyuyla paylaştıkları görüşleri savunmak, en azından açıklamanın ardından, varsa –ki olmalı- itirazları seslendirmekti.

Yok eğer, MESİAD’ ın yeni havalimanı konusunda bizim bilmediğimiz bir tavır değişikliği varsa, bunu da öğrenmek en doğal hakkımızdır…

En azından şimdiye kadar birlikte yürüdüğümüz MESİAD yöneticisi yol arkadaşlarımızın, bugün yeni “Çukurova havalimanı” konusunda ne düşündüğünü bir kez daha samimiyetle anlatmaları gerektiğine inanıyorum…

 

Mersin limanında heyecan verici gelişmeler…

Mersin limanında heyecan verici gelişmeler…

Mersin limanını işleten şirketin son açıklaması beni bir yıl öncesine götürdü…

Devralınan limanda özellikle de konteynır tipi taşımacılıkta işler neredeyse durma noktasına gelmişti.

Özellikle Gaziantep ve Kayseri sanayicisinin ithalat ve ihracatta karşılaştığı darboğazlar nedeniyle tepkisi isyan boyutundaydı…

İşte tam da o günlerde seçim çalışmaları nedeniyle Mersin’de bulunan Kürşad Tüzmen’ in duruma müdahale yöntemi ve getirdiği pratik çözümler hayli etkilemişti beni…

Yanaşan gemilerden indirilen konteynırların liman sahasında bekletilmemesi, derhal dışarıdaki sahalara nakledilmesi,  çevre illerdeki sanayiciye ulaştırılması noktasında tüm tarafları bir araya toplamış, herkes bir yandan elini taşın altına sokarken, bürokratından çalışanına, sanayicisinden taşımacısına tüm aktörler özverili davranmak zorunda kalmışlardı.

Dış ticaret yanında gümrüklerin de bağlı olduğu bir bakanın yetkisini kullanma yöntemi sayesinde limana adeta sihirli bir el değdi…

Açıkta günlerce bekleyen gemilere, hiç günahı yokken ekstra prim adı altında fazladan döviz ödemek zorunda kalan ithalat ve ihracatçılar rahatlamaya başlamış, rıhtıma yanaşmak için ortalama 15 gün açıkta bekleme süresi hızla düşmeye başlamıştı…

Tüzmen’ in o güne alışık olmadığımız biçimde başta bürokrasi olmak üzere herkesi harekete geçirmesi gerekliydi ama asıl mucize bunun peşinden geldi.

Yeni işletmeci, başarıyı engelleme yolundaki tüm engelleri aşarken, hızlı biçimde alt ve üst yatırımlara başladı…

Limanın tam anlamıyla hayata geçtiği 1960 lardan kalma vinç ve benzeri araçlar yenilendi..

Özelleştirmeyi ilk günden beri savunan ve bu konudaki görüşleri nedeniyle hakaretleri, tepkileri sineye çekmek zorunda kalan beni bile şaşırtan süratte gelişmeler yaşandı….

Limanın 1940 yılına kadar Mersin, Tarsus ve Adana Ticaret Odalarıyla belediyeleri, il özel idarelerinin ortaklığında kurulu şirket tarafından işletildiğinden habersiz slogan ulusalcıları “liman vatandır, satılamaz” mantığıyla kendileri gibi düşünmeyen herkesi düşman ilan ederken, o cepheyi çıldırtan “Çin’in bile limanlarını özelleştirdiği” gerçeğini tüm zorluklarına rağmen dile getirenlere gösterdikleri tepkiler…

Limanın yeni işletmecisinin bir yıl içinde elde edilen başarıları ifade eden açıklamalarına baktıkça zamanın bizi nasıl da haklı çıkardığını görmek yürek hafifleten bir duygu…

Bir yıl içinde yapılan pek çok işi özetleyen asıl rakama dikkat çekmek gerekiyor…

Her şey aslında o veride gizli…

Haziran 2008 itibariyle Mersin limanında aylık bazda konteynır elleçleme rakamının 80 bine ulaşmasından söz ediyorum…

Rakam öyle hemen geçiştirilecek türden bir şey değil…

Ayda 80 bin demek, kaba hesapla yılda 1 milyon konteynır elleçleme kapasitesine ulaşıldığını gösterir.

Özelleştirildiği gün yıllık 500/550 bin konteynır sınırına dayanan ve çağdaş anlamda yeni yatırım yapılmadığı sürece bunun üzerine çıkamayacak limanın bir yıl içinde iki kat işlem hacmine ulaşmasından söz ediyoruz…

Bu çok önemli gelişme önemli ama yeterli mi?

Eğer ‘Mersin’ de hayal ettiğimiz Doğu Akdeniz’in kilit noktası bir ana terminal yaratmayı hedefliyorsak’ hayır…

Daha kat edilecek o kadar yol var ki…

Terminal liman olmak için orta hedef yılda 5 milyon konteynır elleçleme çıtasını aşmak gerekiyor..

Gelecekte bölgenin en etkili lojistik merkezini yaratmak en azından Dubai ile boy ölçüşmek için orta ve uzun vadeli hedefleri dünya ölçeğinde yeniden belirlemek sanıldığı kadar kolay değil…

Ama unutmayalım ki çok değil, beş yıl sonrasında, 2013 dış ticaret hedefi 225 doları ihracattan olmak üzere 500 milyar dolarlık dış ticaret hedefleyen bir Türkiye’den söz ediyoruz…

1980 yılı dış ticareti 7,5 milyar dolar olan bir ülkenin bugünkü limanlarıyla 21. yüzyılı yakalaması için özellikle alt yapı konusunda kat edeceği o kadar yol var ki…

Mersin bu çileli ama aynı zamanda umut dolu yolculukta limanın yakaladığı ivme sayesinde Türkiye’ ye ışı tutacak konuma doğru ilerliyor…

Son 20 yılını kaybetmiş, taşıdığı büyük potansiyeli bile unutmuş görünen bir kentin, düştüğü yerden kalkarak, hak ettiği parlak geleceğe doğru koşmasını sağlayacak en önemli dinamik limandaki gelişmelerdir…

Darısı Ege’ yi ayağa kaldıracak İzmir limanının başına…

ULUSLARARASI ÇUKUROVA HAVALİMANININ ÖNEMİ…

ULUSLARARASI ÇUKUROVA HAVALİMANININ ÖNEMİ…

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın Mersin ziyaretinde dile getirdiği “Uluslararası Çukurova Havaalanı” açıklaması Mersin’den çok Adana’ dan ses getirdi.

Başta Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak olmak üzere pek çok Adana’ lı kurum temsilcisi kentlerindeki mevcut havaalanın komşu Mersin’e kaptırılacağı gibi gereksiz bir kaygıya kapıldılar.

Oysa bizim yıllardır önerdiğimiz; her iki kentin uygun ve ortak bir alanında yer alacak yeni havalimanı, öncelikle Adana’ nın mevcudu kaybetmesinden çok çağa uygun yeni kompleksle çehresini değiştirecek muhteşem bir projedir.

Bugün dile getirilmekte olan yeni Havaalanı, belki de yakın tarihinde ilk kez Adana ve Mersin’i ayağa kaldırıp zenginlik yolunda koşturacak altın bir fırsattır…

Gerçekten de, Mersin Platformunun son basın açıklaması dikkatle okunduğunda coğrafi, sosyal ve ekonomik koşulların kaderlerini birleştirdiği iki kentin ortak havalimanı sayesinde nasıl bir geleceğe yelken açacağı daha kolay anlaşılır.

Bu nedenle bugünkü köşemize Mersin Platformunun Çukurova Uluslararası Havalimanı açıklamasını taşımayı uygun bulduk…

Söylediklerimizin gerçek anlamı projenin hayata geçirildiği gün daha kolay anlaşılacaktır.

Bugünden tarihe iz düşmek üzere herhangi bir açıklamadan çok manifesto önemindeki bildiriyi noktasına dokunmadan yayınlıyoruz:  

 

MERSİN PLATFORMUNUN ÇUKUROVA ULUSLARARASI HAVALİMANI HAKKINDAKİ BASIN AÇIKLAMASI:

Ulaştırma Bakanı Sayın Binali Yıldırım’ın Mersin ziyaretinde dile getirdiği “Uluslararası Çukurova Havaalanı” ile ilgili açıklamasının ardından Adana’ daki bazı kurum ve kuruluş temsilcilerinin dile getirdiği kaygıları iki kentin ortaya çıkan bu tarihi fırsat ışığında  gidereceğine inanıyoruz.

1937 yılından beri hizmet vermekte olan Adana Şakirpaşa Havaalanı yıllık 2,2 milyon yolcu kapasitesine sahip terminaliyle günümüz koşullarında büyüyen talebe cevap vermekten uzaktır.

2007 yılında ulaşılan 2,3 milyon yolcu sayısı bunun en önemli göstergesidir.

Türkiye hava taşımacılığı aynı yıl %13 büyürken Adana Şakirpaşa’ nın %4 te kalması da fiziki koşullardaki yetersizliği yansıtmaktadır.

Kazanlı-Seyhan başta olmak üzere doğu Akdeniz’in yeni turizm hamlesine hazırlandığı günümüzde, küreselleşen dünyanın gelişecek en büyük sektörü turizmin lokomotifi olan çağdaş bir havalimanına bölgemizin ne kadar ihtiyaç duyduğu tartışılmaz bir gerçektir.

Adana ve Mersin coğrafi, sosyal, ekonomik koşulların gerektirdiği ortak geleceği birlikte yaratmak zorundadır.

Bu bağlamda iki kentin ortaklaşa yararlanacağı “Uluslararası Çukurova Havaalanı” yalnızca Mersin’e değil başta Adana olmak üzere tüm bölgeye hizmet verecektir.

Gün “küçük olsun bizim olsun” anlayışı yerine, iki kentin birlikte “kazan, kazan” anlayışıyla tüm dünyaya açılan bir büyük havalimanı kompleksini hayata geçirme günüdür.

Bu havalimanı çevresinde yer alacak ve iki kentin ortaklaşa yararlanacağı Uluslararası Fuarlar ve Dünya Ticaret Merkezleri sayesinde bölge Türkiye yanında doğu Akdenizin en önemli cazibe merkezi haline gelecektir.

Bilindiği gibi yakında hizmete girecek olan Adana-Mersin hızlandırılmış tren seferleri ve mevcut otoban bağlantısına da entegre edilecek yeni Çukurova Uluslararası Havaalanına ulaşım, kent içi trafiğine kilitlenen mevcut havaalanından çok daha kolay olacaktır.

Tarsus-Yenice arasında kısa zamanda hayata geçirilecek yeni havalimanı, Mersin limanına olan yakınlığı itibariyle bölgenin lojistik avantajını da öne çıkaracak, iki kentin değerli tarım ürünlerinin dış ülkelere, çok daha hızlı ve ucuza ihraç olanağı doğacaktır.

TCDD’ nin projelendirdiği demiryolu bağlantılı Yenice Lojistik Merkezine entegre edilecek yeni havalimanının istihdam başta olmak üzere kazanımlarının,  iki kente kısa zamanda refah ve zenginlik olarak yansıması hiç te zor değildir.

Konumu ve komşu ülkelere denizden ulaşım kolaylığı sayesinde başta Suriye ve Lübnan olmak üzere yeni havalimanı Ortadoğu ile Avrupa arasındaki köprü görevini de üstlenecektir.

Havalimanı sayesinde bölge deniz, kara, hava bağlantılı, doğu Akdenizin en önemli bölgesel lojistik merkezi olacaktır.

Otoyol ve yakında hayata geçecek hızlı tren bağlantıları sayesinde süreç, Adana ve Mersin’i iki rakip kent olmaktan çıkarıp, Büyük Çukurova Metropolünün iki semti haline gelmeye zorlamaktadır.

Yeni kalkınma planları da, Adana-Mersin’i aynı Bölgesel Kalkınma Ajansı çatısı altında birleştirmiş, DPT ve TÜİK başta olmak üzere tüm resmi kurumlar iki kenti aynı potada değerlendirirken, dünya bölgemizi Çukurova Metropolü olarak anmaya başlamıştır.

Tüm koşulların öngördüğü birlikteliğin sağlayacağı zenginliğe ortak akılla, güçlerimizi birleştirerek katkı vermek zorundayız…

İki kent dinamiklerinin bu tarihi süreçte üzerlerine düşeni yapacağına, kaybedeni olmayan böylesi bir zenginlik projesini sahipleneceğine inanıyoruz…

Adana-Mersin ortaklığının yaratacağı bu yeni vahaya, yalnızca Türkiye’ nin değil, dünyanın da yatırıma koşacağı  cazibe merkezine, elbirliğiyle bir an önce kavuşmak hepimizin ortak hedefi olmalıdır… 8 Temmuz 2008

MERSİN PLATFORMU

Havaalanı tartışmaları…

Havaalanı tartışmaları…

Mersin’in yıllardır süren bir havaalanı özlemi olduğu sır değil…

1990 larda Devlet Planlama Teşkilatının yürüttüğü çalışmalar sonunda yeri belirlenen ve Adana ile Mersin’e ortak hizmet verecek olan Baharlı bölgesindeki büyük kapasiteli havaalanı hayali nedense 2001 yılında yerini Mersin’in batısındaki Kumkuyu’ da yapılacak stol tipi (küçük ve orta boy uçakların inebileceği) bir havaalanı projesine bıraktı.

Bırakmakla da kalmadı.

Enis Öksüz’ ün Ulaştırma Bakanlığı yaptığı koalisyon hükümeti döneminde hesapsız, kitapsız biçimde temel bile atılarak trilyonlar deyim yerindeyse çöpe atıldı.

O günlerde birkaç önemli nedenle Kumkuyu projesini acımasızca eleştirenlerin başında gelenlerden biriydim.

Mersinden hiç kimse, zaten otobandan rahatlıkla, hızlı biçimde ulaşacağı Adana’daki havaalanı dururken, Kumkuyu’ ya gitmeyecek, ülkedeki pek çok benzeri gibi siyaset kokan yatırım doğmadan ölecekti.

Bundan da önemlisi Adana Şakirpaşa limanı zaten %30 kapasite ile çalışıyordu ve 2002 projeksiyonlarına göre 2020 yılına kadar iki kentin ihtiyacına cevap verecek durumdaydı.

Ancak ne olduysa oldu, 3 Kasım 2002 seçimleriyle iktidara gelen AK Parti hükümeti bir takım düzenlemeler, sübvansiyon benzeri uygulamalarla iç hatları özel sektöre açtı.

Açmakla da kalmadı, otobüs fiyatından daha ucuza düşen uçak ücretleri sayesinde yolcu sayılarında kelimenin tam anlamıyla patlama yaşandı.

Örneğin 2002 yılında 686 bin yolcuya hizmet veren Şakirpaşa 2006 yılında 2,2 milyon ve 2007’ de 2,3 milyonluk kapasiteye ulaştı.

Tanık olduğumuz bu artış güncel pek çok sorunu da beraberinde getirdi.

Çarpık kentleşme ve artan frekans kirliliği zaten bulunduğu mevki itibariyle tıkanması kaçınılmaz Şakirpaşa’ yı charter seferleri dışında Uluslararası şirketlerin kapsamı dışına çıkardı.

Bugün Mersin ve Adana’ nın önünde tarihi bir fırsat duruyor.

Ve ne yazık ki bu talih kuşu Adana’ nın geleceği bir yana bugününden bile habersiz bazı kurumları nedeniyle sürekli ürkütülüyor.

Oysa “Çukurova Uluslararası Havaalanı” hem Mersin hem de Adana’ nın makus talihini değiştirecek büyüklük ve önemde bir proje…

İki kente eşit mesafede, özellikle de Adanalıların yoğun kent içi trafiği nedeniyle ulaşımda yaşadıkları sorunları gideren, Şakirpaşa hava limanından daha az sürede ulaşacakları bir konumda…

Bu yıl sonunda hayata geçecek Adana-Mersin hızlı tren hattına ve otobana entegre edilmesiyle iki kentin 10/15 dakikada ulaşacakları mesafede olması işin bir başka cazip yanı.

Son olarak Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım Mersin’e yaptığı ziyaretin ardından kendisine gezdirilen Kumkuyu’ ya rağmen benim yıllardır isimlendirdiğim biçimiyle “Çukurova Uluslararası Havaalanı” tanımına vurgu yaparak, Tarsus-Yenice arasında önerdiğimiz tüm bölgeye hizmet verecek yeni havalimanı kompleksinin de sinyalini verdi.

Şimdi Mersin’in tüm dinamiklerine düşen bir görev var.

Milletvekillerinden Büyükşehir Belediye Başkanına, Ticaret ve Sanayi Odasından diğer inisiyatiflere herkes tüm Çukurova’ ya hizmet edecek büyük hava limanı konusunda Adana’ da karşı çıkan tüm kurum ve kuruluşları “kazan-kazan” prensibiyle iki kente de hizmet verecek proje konusunda ikna etmek.

Çukurova Uluslararası havalimanı projesi yalnızca bölge illerine değil, tüm Ortadoğuya hizmet verecek.

Kazanlı-Seyhan turizm alanının yanı başında olması ve tarihi müze olmasına rağmen bu potansiyelini bugüne kadar değerlendirmeyen Tarsus’ u dünyaya açacak.

Çevresinde oluşturulacak ve iki kente ortak hizmet verecek Dünya Ticaret Merkezi, Uluslararası fuarcılık yatırımlarıyla bölgeyi Akdenizin cazibe merkezi haline getirecek…

Yılda 2,2 milyon yolcu kapasiteli Şakirpaşa artık ekonomik ömrünü doldurdu…

2007 yılında 2,3 milyon insana hizmet veren terminal binası, bölgenin dünyaya açılmasının önündeki en büyük engel…

Adana’ nın Büyükşehir Belediye Başkanının da, Oda başkanlarının da eskilerde kalmış küçük olsun bizim olsun mantığını aşıp, geleceğin Çukurova’ sının lokomotifi olacak dünya çapında bir havalimanına destek olmaları gerekiyor…

Otoyol ve yakında hizmete girecek hızlı tren hattıyla iki kentten çok aynı ilin iki semti haline gelmiş Adana ve Mersin, coğrafyanın kendilerine bahşettiği zenginliği artık akıllı biçimde değerlendirmek zorunda…

Yanı başımızdaki Antalya 11,5 milyon yolcu kapasiteli üç adet terminal binasıyla 21. yüzyıla damgasını vuracak turizm pastasından pay alırken Adana ve Mersin 1937’ li yılların bir kaç uçağına göre tasarlanmış, kıytırık havaalanına mahkum edilemez.

Adanalı dostlarımıza tavsiyemiz, karşı çıkma yerine; dile getirecekleri yenilikçi önerilerle, hayalin gerçeğe dönüşmesine ve en çok kendilerine yarayacak projeye katkı verip, bir an önce yapılması yolunda çaba göstermeleri…

Çukurova Uluslararası Havaalanı yalnızca Mersin’ e değil tüm bölgeye zenginlik, refah, bereket en önemlisi de mevcudun çok üstünde yeni istihdam getirecek…

 “Havaalanımızı Mersin’e kaptırmayız” ilkel söylemleriyle kimsenin bu tarihi fırsatı başka baharlara ertelemesine izin verilmemeli…