Yerel seçimlere doğru Mersin.. CHP…(2)

Yerel seçimlere doğru Mersin.. CHP…(2)

Önceki yazıda yerel seçimleri değerlendirirken, Baykal ve ekibinden kurtulmak isteyen pek çok CHP’ linin bu seçimlere farklı misyon yüklemeye çalıştığını vurgulamış, bu anlamda İzmir’de son günlerde yaşananlara bir iki örnekle dikkat çekmiştik.

Kısaca önümüzdeki yerel seçimler elbette her parti için çok önemli ama Baykal açısından çok daha kritik sonuçlara yol açacak önemde…

Öyle bir tablo çıkabilir ki, en pişkin siyasetçi bile “artık demir almak zamanı geldi” demek zorunda kalabilir.

Baykal kadar, ona karşı mücadele yürüten muhalif CHP’ liler de yaşanan kritik sürecin farkında.

Bu nedenle kamuoyuna Ankara, İstanbul gibi büyük metropolleri hedefleyen söylemlerle çıkılsa da, asıl strateji İzmir ve Mersin’i kaybetmeme üzerine kurgulanacak..

İzmir ve Mersin’ den çıkacak sonuç Baykal için ölüm kalım anlamında..

Bu nedenle de, İzmir ve Mersin’ de teşkilatların, örtülü açık grup kavgalarının değil, ne pahasına olursa olsun, Baykal’ın seçimleri kazanacak isimleri tercihi ilk planda olacak.

 

Bu tespitten sonra kaldığımız yerden devam edelim ve Mersin’e daha ayrıntılı göz atmaya çalışalım.

Mersin’de, şimdilik sessizlik hakim.

Ama sessizliği sakın kimse sorunsuzluğun yarattığı asudelik olarak nitelendirmesin.

“Fırtına öncesi ağır hava” tanımı durumu özetlemeye daha uygun..

Macit Özcan’ ın anketlerde açık ara önde çıkması –veya çıkarılması- kavgayı Büyükşehir üzerinden uzaklaştırıp, şimdilik 4 ilçenin üçü üzerinde yoğunlaştıracak gibi görünüyor. (Toroslar ilçesinde seçimlerin kazanılmasının hayli zor, hatta bu gidişle imkansızlığının en fanatik CHP’ liler de farkında)

CHP üst yönetimini yakından tanıyanların dile getirdiği, dengeleri belirleyecek asıl unsur ise Baykal ve Genel Sekreter Sav’ın aday belirleme sürecinde ortaya çıkacak güç savaşları.

Kendisini yıpratan olaylara rağmen delege yapısına hakimiyeti nedeniyle, eskisinden de etkili ve bilenmiş durumda yerel seçimlere ağırlığını koyacağı sır değil.

Yerel seçimlerde Baykal’ın tek seçiciliğinin eskisi kadar etkili olmadığını iddia eden bir kesime göre, adaylar konusunda son sözü Baykal değil Sav söyleyecek.

Yine de unutulmamalı ki, siyasi yaşamına son verecek sonuçlara gebe bu seçim sürecinde Baykal, son kaleler kabul edilen İzmir ve Mersin’de inisiyatifi kimseye bırakmaz, bırakamaz…

Bu pencereden bakıldığında Sav’ın örgütlere yönelik operasyonları başka yerlerde etkili olabilir ama Mersin’i Baykal özel yetki alanına alır ve kimseyi karıştırmaz.

Bu nedenle Mersin’de ilçe belediye adaylarının belirlenme sürecinde yaşanması olası kavgalara Baykal imzalı müdahaleler yaşanabilir…

-CHP’ nin dokusundan, yapısından habersiz Macit Özcan’ ın, en büyük desteği ve savunucusu Baykal . O nedenle Sav’ ın karar verme mekanizmasında güçlü olması,  Özcan üzerinde değilse de, ilçe belediye başkan adayları üzerinde bir güç yarışına dönüşebilir-

Burada temel soru, anketlerden açık ara önde çıkan Özcan’ ın ilçe adaylarının belirlenmesinde de ağırlığını koyup koymayacağı?

Özcan’ın aylar öncesinden beri kafasındaki Akdeniz adayı Kenan Yücesoy, Yenişehir adayı ise İbrahim Genç..(Bir zamanlar pek tutmadığı Genç zaman içinde Özcan’ a daha az sorun çıkarınca, uygulamaya dönük çekişmeler azaldı)

İki Belediye Başkanıyla yeni dönemde de çalışmak istediğini Özcan, aylardan beri yakın çevresine söyleyip duruyor.

Ancak genel merkeze Mersin’den giden bilgi ve bulgular iki belediye adaylığı konusunda da epeyi sancılı bir sürece tanıklık edeceğimizi gösteriyor.

İbrahim Genç son kurultayda saf dışı edilen Eşref Erdem’e yakın bir tavır sergiledi. (Bu arada Yenişehir Fuar Merkezini Eşref Erdem’in oğluna devrettiği AR-EL adlı şirketin yaptığını unutmayalım.)

Ancak kurultayda Sav, Erdem ve ekibini saf dışı bıraktı.

Genç’i tüm bunlara rağmen kurtaracak, yada saha dışına itecek hamle Özcan’ dan gelecektir.. “ilçe adaylarını ben belirlerim, kesinlikle taviz vermem” restini çektiği takdirde Baykal biraz da zorunluluktan Özcan’ a taviz verebilir.

Akdeniz’de durum Yücesoy açısından Yenişehir’den de çok daha zora girmiş durumda.

Yenişehir’de en azından CHP halen açık ara önde görünüyor.

Oysa Akdeniz’de durum öyle mi?

Yeni katılan belediyelere rağmen halen AK Parti burada birinci. Üstelik “MHP’ ye bile veririz, CHP’ ye asla” diyen DTP oylarının büyükçe kısmının gideceği tek adres kendilerine yakın bir aday belirlediği takdirde AK Parti..

Tüm bunlara son kurultayda salon güvenliğini üstlenecek kadar Önder Sav’a yakın isim olan Kenan yıldırım’ın kapanan Kazanlı yerine Akdeniz’e kanının son damlasına kadar asılacağını, bu gerçekleşmediği takdirde Akdeniz’de zaten CHP açısından sancılı olan sürecin iyice zora gireceğini şimdiden söylemek mümkün.

Her şeye rağmen kişisel kanım Yenişehir’de Genç’in yine de CHP’ deki yarıştan çok Özcan desteğiyle, önde çıkacağı yönünde. (Tabii Özcan son anda taktik gereği farklı bir hamle yapmazsa)

Akdeniz’de ise iki Kenan arasında geçecek yarıştan kimin önde çıkacağını bugünden söylemek zor.

Ama sonuç ne olursa olsun, testilerin çarpışması en çok AK Partiye yarar…

Yücesoy Özcan dayatması sayesinde çok daha şanslı…

Ama ben adaylık sürecinde geriye düşse de “Kenan Yıldırım’a dikkat edin” derim.

Gönlü alınmaz ve ikna edilemezse, küskün Kenan Yıldırım’ın özellikle Kazanlı başta olmak üzere yaratabileceği etkinin herkes farkında.

Zaten bıçak sırtı dengelerle şekillenecek Akdeniz Belediye seçimlerinde CHP’ nin işinin ne kadar zor olduğu aday belirleme sürecinde ortaya çıkacak, seçim akşamına kadar da devam edecek.

Toroslar CHP açısından kazanılması en zor ilçe.

2004’ te bu bölgede Büyükşehir’e destek karşılığında MHP’ ye yatma stratejilerinin artık yeniden sahneye konma şansı olmasa da, CHP adına kaybedilmiş bir bölge burası.

Kürtler zaten CHP’ ye oy vermeyecekler, milliyetçi oyların da adresi belli.

Mezitli’ ye gelince.

Macit Özcan çiçeği burnunda ilçeye üstüne düşenden fazlasını verdi, sanki kendisi Belediye Başkanıymış gibi çalıştı.

Buna karşın CHP’den seçilen Hakan Demirsoy tam bir hayal kırıklığıydı.

Tüm CHP’ lilerin ortak kanısı Demirsoy’ un yeniden adaylık şansının olmadığı.

Bu nedenle Macit Özcan’ ın yakın çevresinde yer alanlar dahil, yeni dönemde Başkanlık rüyası gören tüm partililer Mezitli’ ye odaklanmış durumdalar.

Özcan’ ın varoşlara götürmediği hizmetleri yoğunlaştırması nedeniyle, hem kazanılma olasılığı hayli yüksek hem de koltuk olarak nispeten boş Mezitli’de  iştahları kabartıyor.

Şu ana kadar CHP’ den bile 20’ ye yakın ismin Mezitli adayı olarak ortaya atılması durumu özetlemeye yeter.

Toparlayacak olursak…

CHP, Yenişehir’de favori, Mezitli’ de kazanmaya en yakın parti.

Toroslar’ da bu kafayla şansı yok, Akdeniz’de AK Parti ile amansız bir yarış yaşanacak…

Büyükşehir’e gelince.

Değerlendirme için, AK Parti’ nin en azından aday adaylarının netleşmesi gerekiyor.

Bayram ertesi tablo biraz daha şekillensin, Büyükşehir konusunu enine boyuna konuşur, tartışırız…

 

Not:CHP’ nin Mersin’deki durumu ile ilgili iki yazı 23 Eylül günü kaleme alındı. Uzunluğu nedeniyle iki bölüme ayırdık. İkinci bölümü yayına hazırlanırken CHP Genel Merkezinin Mersin’e dönük operasyonu gerçekleşti.

Yazılarımızda dile getirdiğimiz “fırtına öncesi sessizliğin” yerini kasırganın alması Bayram ertesine bile sarkmadı.

Yazılarımızdan anlaşılacağı gibi bizim için sürpriz yok.

Baykal için Mersin yaşamsal önemdeydi, gereğini yaptı, önlemini önceden aldı.

Seçimi kazanmak için elinden geleni yapması ve anketlerin gösterdiği doğrultuda hareket etmesinden daha doğal bir şey yok.

(Bu arada CHP’ de demokrasinin nasıl işlediği de ortaya çıktı ama kimin umurunda)

Bundan sonra yerel seçimlerin bittiği güne kadar, Mersin CHP’ nin kontrolü de, anahtarı da Macit Özcan’ dadır.

Baykal bile kendisini ve geleceğini kendi açısından alternatifsiz Özcan’ ın ellerine emanet etmiştir.

Baykal’dan kurtulmak isteyen CHP’ li –epeyce kalabalık- kesimler, Özcan’ ın kaybetmesi için çaba gösterecekler.

Önemli olan AK Parti’ nin bu süreçte nasıl bir strateji geliştireceği..

Baykal’ sız bir CHP istiyorlarsa Mersin’de yapılacaklar belli…

Temel soru AK Partinin böyle bir şey isteyip istemediği…

Yanıtını yaşayıp göreceğiz…

Yerel seçimlere doğru Mersin…CHP… (-1-)

Yerel seçimlere doğru Mersin…CHP…  (-1-)

Hangi Parti olursa olsun, yerel seçimlerle ilgili yapılacak tüm değerlendirme ve stratejilerini 22 Temmuz genel seçimlerinden  yola çıkarak yapmak gerekiyor.

Ve o seçimler gösterdi ki, Mersin son zamanlarda birilerin şehir efsanesine dönüştürdüğü gibi öyle sosyal demokratların kalesi falan değil.

-Sosyal demokratlardan kasıt CHP ise, ne CHP bilimsel anlamda sosyal demokrat, ne de Mersin CHP’ nin yıkılmaz kalesi…-

Gerçekten de CHP açısından da ele alırsak, Mersin’de çantada keklik görülen bir yerel seçime dolu dizgin gidilmiyor.

Belli ki bir mucize yaşanmazsa, CHP’ nin Büyükşehir adayı Macit Özcan…

Ama CHP nin genel yorgunluğu bir yana, Özcan’ da 10 yıllık başkanlığın getirdiği, iç dinamiklere açık biçimde yansıyan yılgınlık, yıpranmayla ortaya çıkan eskime olgusuyla karşı karşıya…

Kent adına umduğunu bulamayanlar, CHP’ ye oy verip sosyal belediyecilikten umduğunu bulamayanlar, Özcan’ dan umduğunu bulamayanlar.

Sonu hayal kırıklıklarıyla özetlenecek listeyi uzatmak mümkün.

Genelde beklentilerin gerçekleşmemesi, güçlü oy potansiyeline sahip özelliği olan kesimlerin darıltılması.

Bunlar her biri seçimlerde sandığa ciddi biçimde yansıma olasılığı yüksek faktörler.

Kaldı ki, tablo bunlardan da ibaret değil.

Baykal ve çevresinin Kürtlere karşı takındığı neredeyse düşmanca tutum, çözümden çok kanı, kavgayı çağrıştıran söylemler.

Özellikle Kürt sorunu ve yoksulluğa yönelik çözüm üretememe 22 Temmuzda CHP’ yi etkilemişti, Mersin özelinde bakacak olursak yerele de yansıyacak kaçınılmaz biçimde.

Mersin gibi hayli zor, bir o kadar da ilginç coğrafyada, hiçbir parti için zaten çantada keklik olmayan Büyükşehir seçimleri zaman tükendikçe gittikçe karmaşık hale geliyor.

Macit Özcan’ ın AK Partiye geçeceği, Kürşat Tüzmen’in çok ta başarılı olduğu bakanlığı bırakıp Mersin’den aday olacağı gibisinden değişik balonlar, nasıl oluyorsa zaman içinde ciddi çevrelerde tartışılır hale gelmeye, en azından eskisi gibi kesin biçimde ret edilmemeye başlıyor.

Tüm söylentilerin zaman içinde doğalmış gibi algılandığı ilginç bir döneme ilk kez tanık oluyorum.

Yine de tahminlerimi söyleyeyim.

Macit Özcan şu anda Baykal’ın kurtarıcısı ve bırakın Mersin’i Türkiye genelinde bile CHP’ nin en önemli silahlarından biri…

‘Baykal’ın kurtarıcısı’ deyimi durup dururken, birilerini gaza getirmek amacıyla, boşuna kullanılmış bir tabir değil.

Bu nedenle Özcan’ ın -büyük olasılıkla kendisi de farkında değil- üstlendiği Baykal’ı kurtarma misyonunu açmak gerekiyor.

Son günlerde pek çok CHP’ linin, gittikçe yükselen biçimde seslendirdiği görüşler bunlar.

CHP’lilikleri tartışılmasa da, Baykal ve ekibinden umudunu kesen bir kesim şöyle düşünüyor:

“2009 yerel seçimleri Baykal’dan kurtuluşun başlangıcı olabilir.

Geçmişte İstanbul, Ankara’ yı, 2004 te de Antalya ve Gaziantep gibi CHP açısından sembol sayılan kentleri kaybeden Baykal, eğer 2009 da İzmir ve Mersin’ i kaybederse genel başkanlık koltuğunda oturamaz.”

Bu gerçeğe dayalı stratejiler geliştirmeye çalışanlar, şimdi İzmir ve Mersin seçimlerine farklı bir gözle yaklaşıyorlar.

İzmir’de CHP il başkanının aynı partinin Büyükşehir Belediye Başkanına karşı son günlerde takındığı -medyaya da inkar edilmez biçimde yansıyan- tavırlar bile son günlerde bu açıdan değerlendirilerek, yorumlanmaya çalışılıyor.

Örneğin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Kocaoğlu, CHP ilçe başkanlarıyla bir takım değerlendirme toplantıları yapmak istiyor. Ancak CHP İzmir İl Başkanı “benim çağrım olmadan kimse o toplantılara katılmayacak” diyor..

Sonuçta partiyi güçlendirecek, yerel seçimlerden başarıyla çıkması yolunda önemli adımların atılacağı bir önemli süreç, iç kavgalarla, heba olup gidiyor.

Arsenikli su nedeniyle zaten zora sokulan seçime, kenetlenerek girmesi gereken CHP İzmir teşkilatı, İl Başkanının son günlerde Büyükşehir Başkanı Azizoğlu’ nu yerden yere vuran eleştirileriyle şaşkın biçimde, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor.

Su yüzüne çıkan ciddi çekişme bununla da sınırlı değil.

Bilindiği gibi İzmir Expo-2015’ e hazırlanırken bir takım yurt dışı temaslar ve lobi çalışmaları yaptı İzmir Büyükşehir…

Bu yolda harcanan 3500 YTL ile ilgili olarak Sayıştay denetçileri yaptıkları inceleme sonunda, Kocaoğlu’ nun mevzuata uygun davranmadığını saptayıp, kendisine zimmet çıkardılar.

Gelinen noktada o harcama ile ilgili olarak CHP İzmir İl Başkanı, Kocaoğlu’ nu eleştirirken, AK Parti EXPO-2015’e yönelik çabaları nedeniyle kendisini alkışlıyor…

Kısaca CHP il başkanının eleştirdiği Büyükşehir başkanını savunmak son bir hafta itibariyle İzmir’de AK Partiye düşüyor.

İzmir’de su yüzüne çıkan kavganın Mersin’ e yansımaları olur mu?

Olursa nasıl yansır?

Bir sonraki yazıda yerel seçimlere doğru CHP’ nin Mersin’de neler yapacağını, başta Akdeniz, Yenişehir olmak üzere, olası adaylarıyla şansını değerlendirmeye çalışacağız…

Güneşe bakmak, güneşten yararlanmak…

Güneşe bakmak, güneşten yararlanmak

Bakar körler gibiyiz…

4 Milyar yıldır şemsiyesi altında dünyayı besleyen, ısıtan güneşin  nasıl bir enerji kaynağı olduğunu anlamaktan aciziz..

Çok bilenlerimiz bile, hep var olacak ve hiç tükenmeyecek (en azından aklımızın erdiği ölçülerle sonsuz) o ilahi kaynağı alternatif enerji, 100 yıllık geçmişi, 50 yıllık ta geleceği olan petrolü ana enerji kaynağı olarak adlandıracak kadar cahiller.

Oysa dünyaya ulaşan güneş ışığının çok az bir kısmını insan oğlu akıllı biçimde enerjiye çevirebilse, günümüzdeki tüm savaşların ana nedeni olan petrol paylaşımının anlamı bile kalmaz.

Bulunacak uygun yöntemle güneş enerjisinden yararlanmayı bilsek, Sahra çölünün %1 lik alanı tüm dünyanın enerji gereksinimini sağlayacak potansiyele sahip…

Peki Türkiye’de özellikle de bölgemizde durum ne?

2007 yılında Türkiye 190 milyar kwh elektrik tüketti.

Tepemizde bize gülümseyip duran güneş enerji potansiyeli ise bunun 5 bin katını her gün bize sunuyor…

Örneğin Türkiye’ nin 144 km2 lik bir alandaki potansiyel güneş enerjisi miktarı,190 milyar kwh lik elektrik tüketimine eşit.

Bu ne demek?

Toplam 12 kmx12 km büyüklüğünde bir alanda güneş enerjisini yeterince değerlendirsek, ülkemizin tüm elektrik enerjisini sağlamaya yeter de artar.

Kişi başına 2 m2 lik bir alandan söz ediyoruz…

Günümüzde küresel büyük kartellerin oyun sahası petrol olduğu için güneş enerjisinden yararlanma teknoloji anlamında da emekleme çağında.

Bu nedenle verimlilik oranı henüz %30 larda…

Bu oranı kabul etsek ve kişi başına 2 yerine 6 m2lik bir alan gerektiğini düşünsek bile Türkiye’ nin toplam enerji ihtiyacını 30 kmx30km lik toplam bir alan karşılamaya yetiyor.

Güneş enerjisinin elektriğe dönüştüren sistemlerin günümüzde rantabl çalışması için kurulacak bölgenin yılda 2 bin saat güneş ışığı alması gerekiyor.

Mersin’in göbeğinde yer aldığı Akdeniz bölgemizin güneşten yararlanma miktarı ise 3 bin saat.

Almanya bizden daha az güneş almasına rağmen, enerjisinden yararlanma konusunda kapanması hayli zor fark atmış durumda.

Geliştirdiği teknolojilerle günümüzde %10 ları zorlayan ülkenin hedefi 2030 yılında enerjisinin %40’ ını güneşten sağlamak.

Almanya güneş enerjisinden yararlanmakla kalmıyor.

Aralarında Türkiye’ nin de bulunduğu başka ülkelere de bu alanda kullanılacak ürün ve teknoloji satıyor…

Güneş yoksulu bir ülkenin, güneş zengini ülkelere güneşten daha çok yararlansınlar diye teknoloji satmasının yaman çelişkisi…

Kaldı ki, güneş ışığını elektrik enerjisine çevirecek sistemler ne öyle sanıldığı gibi karmaşık, ne de çok pahalı.

Bölgemizde evlerin çatılarıyla, tarım yapılan bahçelere kurulacak düzeneklerle, konutlar yanında bahçelerin sulama için gerek duyduğu elektrik enerji ihtiyaçları yatırım maliyeti dışında bedavaya getirmek mümkün.

Akıllı yönetimler, bu sistemlerin yaygınlaşmasını teşvik eder.

Akıllı devlet bu alanda yapılacak yatırımların bir kısmını, hatta bahçe sulaması gibi amaçlı sistemlerin tamamını kendisi üstlenir.

Oysa Türkiye’de ister inanın ister inanmayın, pırlantadan %1, çikolatadan %8 KDV alınırken, güneş enerji düzenekleriyle, pillerinin oranı %18…

Almanya güneşten elektrik üretmek isteyenlerin kurduğu düzeneklere 2 bin Euro destek primi verirken Türkiye yüksek KDV ile cezalandırıyor.

Kurulan ve kurulması tasarlanan termik santrallerle kömür yakarak, çevre cinayetlerini planlayan, azmettiren, destekleyen bir yönetim anlayışı, nasıl olur da aynı santrallerin kömür yerine güneşten beslenmesini desteklemez?

Orman köylüsünün büyük hedeflerden geçtik, sıcak su elde etmek için bile güneş yerine odun yakmasını ve yanan odunun %75’ i havaya, %25’ i ancak ısıya dönüşürken, keyifle duman altı olmasını, girmeyi hedeflediğimiz AB hangi gözlerle izliyordur acaba?

 

**

Son zamanlarda güneşten, sıcak su ve enerji temini yanında artık soğutmada da yararlanılıyor.

Bu alandaki buluşlara imza atan, geliştirip insanlığın kullanımına sunan ise bir Türk..

Kars’ ta doğmuş, Kayseri Erciyes Üniversitesini bitirdikten sonra Almanya’nın yolunu tutan Prof. Dr. Ahmet Lokurlu…

Time dergisi  2007’ de kendisini güneşin oğlu olarak adlandırıp,  “Heroes of the Environment” (Çevre Kahramanları) özel sayısında, dünyada çevre konusunda atılım yapan 14 kahraman arasında yer verdi.

Lokurlu yalnızca bilimsel araştırmalarla yetinmiyor.

Buluşlarını anında pratiğe, yaşama dahil ediyor.

Lokurlu’ nun geliştirdiği Güneş temelli soğutma sisteminin çalışma düzeneği hayli basit.

Güneş ışığıyla birlikte hareket eden paneller içlerinde barındırdıkları suyu ısıtarak, 400 derecelik buhar sağlıyor.

Bu buhar basınç altında 185 dereceye düşürülürken aradaki ısı farkı gereksinim duyulan soğutmayı sağlıyor…

Yalnızca Almanya değil, Ahmet Lokurlu hocayı son zamanlarda Antalya’daki büyük tesisler de keşfetmiş durumda.

Örneğin İber Otel, örneğin Metro ve TESCO gibi alış veriş merkezleri, dev marketler ihtiyaç duydukları soğutma gereksinimlerini, yüksek faturalar ödemek zorunda kaldıkları klimalar yerine, Lokurlu’ nun geliştirdiği güneş kaynaklı sistemlerden sağlamaya başladılar bile.

İber Tatil Köyü biraz da deneme amacıyla kurduğu 250 bin Euro’ ya mal olan yatırımla odalarının soğutulması yanında çamaşırhanenin buharını sağlayan sistemi bir iki yıldır kullanmakta.

Metro ve TESCO da, Antalya’daki marketlerin soğutmasını aynı sistemle sağlıyor.

Kıssadan hisse, gelişmelerden dersler çıkarsak…

Yılda üç ay kullanılan deniz evlerinin çatıları güneşle beslenen küçük enerji santrallerine dönüştürülse.

-Bu enerjinin kullanılmayan kısmının devlete satılmasından para kazanılması bile mümkün.-

Kurulacak seraların üstü güneş panelleriyle örtüldüğü, seralar ısıtılırken, elde edilecek enerji sayesinde sulama motorlarının, işletme ihtiyacı olan tüm enerjinin sağlandığı bir yapısal dönüşüm.

Ve hepsinden önemlisi…

Güneş enerjisinden yararlanma alanında Mersin’in pilot bölge ilan edilmesini kent dinamikleri olarak sağlasak.

Erdemli Limonlu’ daki ODTÜ Deniz Bilimleri Araştırma Enstitüsünü deniz yanında, güneş enerjisiyle ilgili araştırmaların yapıldığı bir merkez haline dönüştürülmesi yolunda çaba sarf etsek.

Bu alanda Çin’in son yıllarda gösterdiği atılımları da göz önünde bulundurarak, araştırma/geliştirme yanında Çin’li partnerlerle ortak üretime yönelik girişimlerin hayat bulması Mersin’i güneş enerjisinden yararlanma yanında dünyaya da teknoloji ve ürün satan bir vaha haline getirebilir.

Geleceğe dönük hayallerden değil, uzansak yakalayacağımız fırsatlardan söz ediyoruz.

Yeter ki, yarının dünyasını bugünden görelim.

Tehlikeleri, tehditleri ve altın fırsatlarıyla…

Dilimizde Nazım’ ın o unutulmaz dizeleri, bir an önce o sınırsız yolculuğa koyulsak:

“Akın var güneşe akın..

Güneşi zaptedeceğiz, güneşin zaptı yakın..”

Kampus Kent ve Mersin…

Kampus Kent ve Mersin…

Başbakan Erdoğan’ın İstanbul Teknik Üniversitesinde yeni öğrenim yılına başlaması vesilesiyle yaptığı konuşma geniş kitleler bir yana, ilgili çevrelerde bile yeterince yankılanmadı…

Bazı bölümleri başta akademik çevreler olmak üzere, toplumun önemli bir kesiminde tartışılması gereken görüşler ve özellikle öneriler, ne yazık ki, günlük kavgaların toz dumanı arasında kayboldu.

Sadece İTÜ’ nün açılışında değil, bir süredir her fırsatta Erdoğan, ülkenin beş kentinde kurulması düşünülen ‘Kampus Kentler’ projesini dillendiriyor.

Proje henüz düşünce aşamasında.

Başta YÖK olmak üzere yüksek öğretimde söz hakkı olan tüm kurumların ortaya koyacağı önerilerle ete kemiğe bürünüp, güçlü bir irade ortaya konursa hayata geçecek.

Aslında ‘Kampus kentler’ dünyada uzun zamandır başarıyla uygulanmış, yer aldıkları ülke bir yana evrensel anlamda tüm insanlığın gelişim ve refahına katkı sunmuş modeller…

Özellikle İngiltere,ABD, son zamanlarda ise Kanada’daki eğitim vahalarının adı uzun zamandır herkesçe biliniyor.  

Türkiye’de kurulması düşünülen kampus kentlerin olası yerleşim alanlarını ve bu konuda Mersin’in taşıdığı avantajları ortaya koymadan önce kampus kentlerin ne anlama geldiğini, yer aldığı bölgelere katkılarını genel anlamda ortaya koymak gerekiyor.

Dünyada genel kabul gören, küresel anlamda Kampus Kentler için öncelikle milyar dolarlarla telaffuz edilen kaynaklarla beslenen yatırımlar işin olmazsa olmazı.

Oldukça pahalı ve geri dönüşü uzun vadeye yayılan yatırımlar söz konusu.

Ama günümüzde dünya üzerinde fonlarını bu alana yoğunlaştırmak isteyen küresel çapta o kadar çok Vakıf var ki, Türkiye yapılacak yasal değişiklikler sayesinde bu en ciddi sorunu rahatlıkla aşabilir.. 

Eğer Türkiye bu alanda statükonun direncini aşar, bir akıl tutulması yaşamazsa, kısa zamanda her biri 100 binden fazla öğrenci yanında bulunduğu bölgeye ortalama hesapla 20 bin kişilik yeni istihdam sağlayan, daha da önemlisi dünyada sözü edilen saygın bilim vahalarını yaratabilir.

Peki kampus kentleri mevcut Üniversitelerden farklı kılan ne?

Bu kentlerin en önemli özelliği; yalnızca eğitim, öğretim değil, ülke ekonomisi başta olmak üzere, teori yanında doğrudan hayata yönelen, pratik, dünyaya da satılabilecek ürünlerin geliştirilmesine elverişli ortamı sağlamaları..

Asıl hedef ise, araştırma, teknoloji ve yetişmiş beyin gücü yoluyla yüksek katma değerli ürünlerin geliştirilmesi ve geleceğin dünyasına yönelik ekonomi modellerini öne çıkarması.

Kampus kentler yalnızca bilgi üretmek için değil, üretilen bilginin toplumsal dağılımına, bilginin de desteğiyle yeni ürünlere dönüştürülmesi (inovasyon), bu ürünlerin ticari anlamda pazarlanmasına kadar tüm süreçlerin entegre biçimde hayat bulduğu  kentler..

Endüstriyel gelişmeyi hızlandıran Teknoparkları da içinde barındıran, sanayiciyle el ele verilmiş yüksek teknolojinin öne çıkarıldığı, bu sayede klasik üretim ve ihracat yerine yüksek katma değerli ürüne yönelen, ihracat yapısını bu yönde değiştirmeyi hedefleyen kentler…

Kısaca eğitimi, gelişen teknolojiyle harmanlayarak, yeni çağın trendlerine, yaşam tarzına uyumlu bireyler yetiştirmeyi hedefliyor.

(En azından dünyada gösterdikleri gelişim bu yönde)

Bugüne kadar Türkiye YÖK’ ün belirlediği sınırlar çerçevesinde tek tip insan yetiştirmeye yönelik eğitim politikalarıyla, ulaşmayı hedeflediği çağdaş uygarlık düzeyinin çok gerisinde kaldı.

Hepimizin dileği, kurulacak Kampus Kentlerin, ülkenin ihtiyaç duyduğu teknolojileri, yetişmiş insan gücünü besleyip, destekleyen yeni anlayışla ele alma yanında, eğitim alanında gelişmiş ülkelerle aramızdaki açığın kapanmasına katkı sunmaları.

Günümüzde Türkiye’de 2 milyona yakın gencimiz Üniversite sınavlarına girerken, bunların içinden ancak %15’ i doğru dürüst okuma şansı bulmakta…

Üniversitelerden mezun olanların kendi alanlarında çalışma oranı 2 milyonla başlayan yarışın sonunda %1 lerde kalacak kadar trajedik.

Bunun temelinde ise iş dünyasının gereksinim duyduğu yetişmiş insan gücüyle, devlet eliyle dikte ettirilen eğitim modeli arasındaki derin uçurum.

Bugün Türk Üniversitelerinin temel sorunu, 21. yüzyılın bilgi çağından hatta endüstriden kopuk, dünyadaki gelişmelerden habersiz, eskilerde kalan insan eğitme modeline mahkum olmalarıdır.

Bireyin ön plana çıktığı yeni dünyanın Kampus Kentlerine kavuşan Türkiye, eğitimi ‘talim-Terbiye’ olarak gören eski tip Üniversiteleri dönüştürme, değiştirme adına da, yeni küresel açılımlara olanak sağlayabilir.

Kampus Kentlerde bu evrensel kriterlerin var olabilmesi o vahalarda solunan havanın alabildiğine demokratik ve özgürlükçü olmasından geçiyor.

Bunun için anayasal ve yasal anlamda elbette bir sürü değişiklik söz konusu.

Ama kağıt üzerinde gerçekleştirilecek düzenlemeler yanında, Kampus kentin yer aldığı kentin dokusu, geçmişten günümüze gelen özellikleri, o kenti oluşturan insanların hoşgörüsü ve demokrasi kültürü de çok önemli.

Mersin bu konuda İzmir ile birlikte ülkenin en uygun dokusuna sahip.

Mersin’de yabancı kendini yabancı olarak hissetmez.

Yüzyılı aşkın süredir, liman şehri olmanın özelliğiyle uluslararası ticaretin ön plana çıktığı, yerli, yabancı her çeşit insanın dışlanmadan yaşadığı, Doğu Akdenizin en zengin ve renkli dokusuna sahip Mersin’in, ulaşım kolaylığı, iklim avantajı, ülkenin diğer kentlerine oranla ucuzluğu gibi özelliklerini bu hoşgörü ve demokrasi geleneğine eklediğimizde Kampus Kent adaylığının diğer gerekçeleri –ve başka kentlere olan üstünlüğü- kendiliğinden çıkıyor ortaya…

11 Eylül saldırılarının ardından ABD’ nin yaşadığı travma yıllar içinde azalacağına, İngiltere başta olmak üzere pek çok ülkede paranoya haline geldi zamanla…

Uzun yıllar çocuklarını, gençlerini batılı ülkelere gönderen Ortadoğu zenginleri artık söz konusu ülkelerin çocukları ve kendileri için yaşanılır olmaktan uzak olduğunu yaşayarak görüyor.

Türkiye, Kampus Kentleri  kendi insanları yanında Ortadoğu’ ya da açabilirse, turizmden çok daha etkin bir gelir kalemine de kavuşabilir.

Bu alanda Mersin, Ortadoğu’ ya coğrafi yakınlığı yanında, kültürel bağları nedeniyle de bir adım öne çıkıyor.

Güneşi, denizi, içilebilir bol ve kaliteli suyuyla Mersin, kalabalık içinde boğulmuş İstanbul’dan bile avantajlı, aranan tüm özelliklere sahip, Kampus Kent olmaya fazlasıyla layık bir kent…

Mersin bünyesinde barındırdığı büyük çapta değerlendirilmeyen alanları itibariyle de, hayli avantajlı.

Bugüne kadar değerlendirilmeyen ülkenin el değmemiş en güzel vahalarından biri sayılan Alata veya rafa kaldırılan Toroslar bölgesindeki Torosland projesinin tasarlandığı bölge..

İkisi de binlerce dönümlük alanlarıyla Kampus Kent’e uygun, eşi zor bulunur alanlar…

İstanbul-Kocaeli eksenine sıkışıp kalan ticaret, sanayi kısaca gelişme adına ne kadar sektör varsa Devletin de katkısıyla yeni alternatif eksenleri yaratmak zorunda…

Bakarsınız Kampus Kente talip olacak Mersin, yılların ihmal edilmişliğini, kadersizliğini alt edip, uzun süredir görmezden gelenlere varlığını güçlü biçimde hatırlatır…

AK Parti Mersin’de Büyükşehir’i kazanmak istiyor mu?

AK Parti Mersin’de Büyükşehir’i kazanmak istiyor mu?

Bir önceki yazıda 22 Temmuz seçimlerinin Mersin Büyükşehir Belediye sınırları içindeki sonuçlarından yola çıkarak, varoşların desteğiyle 2002 ve 2004’e göre CHP’ yle aradaki farkı kapatan AK Partinin son zamanlarda yapılan anketlerde –Büyükşehir Belediye Başkanlığı kulvarında- üstünlüğü yeniden Macit Özcan’ a kaptırdığını vurgulamıştık.

O anketler Başbakan Erdoğan’a da ulaşmış olmalı ki, dar kapsamlı bir toplantıda Mersin’le ilgili en çarpıcı değerlendirmeyi yapmış ve can alıcı soruyu yöneltmişti karşısındakilere:

“Nasıl oluyor da elle tutulur icraatı olmayan biri, anketlerde birinci çıkar?”

Gerçekten de , dışarıdan bakıldığında anlaşılması zor bir tablo var karşımızda..

Bir yıl içinde AK Parti tüm ülkede oylarını arttırırken, yükseliş grafiği neden Mersin’e yansımıyor?

Ne oldu da, Mersin yerelinde AK Parti 22 Temmuzda yakaladığı şansı büyük oranda törpüledi?

Mersin uzaklardan nabzı zor tutulan, karmaşık, anlaşılması hayli güç bir kent.

Bu çetin sorunun ise tek bir yanıtı yok…

Ama işe Başbakan Erdoğan’ın ‘O’ toplantıda dile getirdiği biraz da sitem ve hayret kokan “nasıl oluyor da, doğru dürüst iş yapmayan bir isim, anketlerde birinci çıkıyor?” sorusuyla başlamakta yarar var…

Soruyu yönelten Erdoğan’a o dar kapsamlı toplantıda kimin ne yanıt verdiğini –verip vermediğini- bilmiyorum..

Oysa konunun bam teli tam da o sorunun içeriğinde gizli.

AK Partinin 22 Temmuzda elde ettiği ve Türkiye ortalamasının hayli gerisinde kalsa da, Mersin’de elde ettiği Mersin özelinde başarılı sonucun ardından yapması gereken tek şey vardı.

Yakaladığı rüzgarla yelkenlerini doldurup yola çıkmak…

Abandone olmuş Özcan’ a karşı yarışacak güçlü bir isim çerçevesinde oluşturulacak kadroyla zaman geçirmeden 22 Temmuzun hemen ardından yerel seçim startını vermek.

O kadroların hazırlayacağı geleceğin Mersin’iyle ilgili projeler, partinin Büyükşehir Belediye Başkan adayı ve sözcülerince belli bir strateji doğrultusunda halka anlatılacak, sürekli gündemde yer alacak bu isim ve ekibi kamuoyunca izlenmeye, hafızalarda yer bullmaya başlayacaktı.

Gölge Büyükşehir Belediye yönetimi olarak tanımlanabilecek ve Büyükşehir Belediye Başkan adayı ile çevresinin merkezinde yer aldığı bu kadro, geleceğin kentini yaratacak projeler yanında Özcan yönetiminin yanlışlarını, özellikle de son dört yılda varoşları dışlayan hatta yok sayan ve kaynakların büyük kısmını sahil boyu düzenlemelere ayıran politikalarını çok daha güçlü biçimde eleştirme şansını elde edecekti.

İnsanları ancak böyle bir strateji heyecanlandırır, gelecekle ilgili umutlandırırdı.

Her türlü yanlışın üstüne giden, bununla da kalmayıp, gelecekle ilgili büyük projeleri ortaya koyan vizyon sahibi bir Büyükşehir Başkan adayı ve çevresinde yer alan kadro…

Lojistik merkezinin önemini benimsemiş, güneş enerjisinin potansiyel değerini kavramış, eğitim alanında kenti ülkenin en önemli vahası haline getirebilecek Kampus Kent projesine talip, Adana ile kavga eden değil ortak akıl stratejisiyle tüm bölgeyi geliştirecek yatırımları engelleyen değil önünü açan, serbest ticaret ve yeni turizm alanlarının önemini kavramış, hükümetle kavga yerine iş birliğini seçen, her alanda öncü lokomotif olacak bir lider.

Buna karşın AK Parti ne yaptı?

İktidarda olduğu İstanbul, Ankara, Bursa, Antalya, Adana, Konya, Gaziantep, Kayseri gibi gördü Mersin’i…

AK Parti genel merkezi açısından söz konusu kentlerde Başkan adayını erken ilan etmek faydadan çok zarar getirirdi o nedenle sıraladığım kentlerde bugünden isim açıklamak, bazen yıkımı büyük depremlere yol açar.

-Parti olarak örneğin Ankara’ da Melih Gökçek’in yerine başka bir isim düşünüyorsanız, yapmanız gereken tek şey bunu son saniyede açıklamanızdır. Aksi takdirde erken açıklanacak o başka isim karşısında Gökçek’in neler yapacağını tahmin etmek güç değil-

Oysa Mersin öyle mi?

Son günlerde Erdoğan mutlaka alınmasını hedeflediği İzmir, Diyarbakır ve Çankaya Belediyeleri için iktidarda oldukları kentlerden farklı bir strateji izlenerek adayların daha erken açıklanacağını dile getirip duruyor.

Gerçekten yapılması gereken bu.

Ama nedense sıraladığı kentler arasında Mersin’in adı yıllardır güçlü biçimde telaffuz edilmedi.

Kafamı karıştıran ve yıllardır somut yanıtını alamadığım can alıcı soru da bu tavırla ilgili.

Başbakan ve kurmayları acaba gerçek anlamda Mersin’i istiyorlar mı?

“Şimdi bu nasıl soru” diye kızanların, “öyle şey mi olur, neden istemesin?” tepkilerini duysam da yıllardır çözmeye çalıştığım problem gittikçe daha karmaşık hale geliyor…

Son bir yıldır sürekli olarak İzmir, Diyarbakır, Çankaya diyen Erdoğan, unuttuğu için mi Mersin’i anmaz?

Adı sanı bilinmez bir beldeden değil, ülkenin en büyük 6. kentinden ve yakın geleceğin İstanbul-İzmit eksenine rakip olacak Çukurova metropolünün en önemli merkezinden söz ediyoruz…

Önemini ve değerini çok iyi bildiği Mersin’i kazanılacak hedef kentler arasında görmemenin unutkanlık gibi basit açıklaması mümkün mü?

Sakın işin temelinde, çok daha önemli stratejilerden beslenen bir boşvermişlik olmasın!

Acaba Erdoğan ve kurmayları

“Türkiye’de yeterince Belediye kazandık, kazanacağız.

İzmir, Diyarbakır ve Çankaya Belediyelerini almanın sanılandan çok daha derin sembolik anlamları var. Mersin de CHP’ nin olsun, en azından tablo tek takımlı oyun haline dönüşmesin” diye düşünüyor olabilirler mi?

İzmir’e yönelik seçim hamlesini “siyanürlü su raporları” şansıyla güçlendiren AK Parti, İzmir’den çok daha rahat seçim kazandıracak ‘malzemeye sahip Mersin’de’ neden dişe dokunur tek hamle yapmaz?

Tam aksine yerel anlamda, Özcan ve yanında yer alan CHP’ den çok muhafazakar kesime yakın olduğu bilinen bir ekibin sahneye koyduğu ve AK Parti’ ye parti içindeki Truva atlarıyla dikte ettirmeye çalıştığı (şu ana kadar çok ta başarılı oldular), peşinen seçim kaybettirecek tüm yolların zayıf  profilli bir Başkan adayına yol açacağı bir süreç söz konusu…

Buna son üç yıldır İl Genel ve Büyükşehir Belediye Meclislerinde güçlü biçimde sürdürülen, AK Parti-CHP koalisyonu gibi AK Partiye zarardan başka bir şey vermeyen, mantığa ve hesaba sığmayan işbirliğinin kamuoyunda yarattığı olumsuzluk ve tahribat ta eklenince, o netameli sorunun yanıtları çıkıyor ortaya…

9 yılda kent kaynaklarını 9 km lik sahil şeridine verip, varoşları yok sayan bir anlayış, Mersin gibi Siyaseten Türkiye’ nin en zor coğrafyasında, iki dönem yetmezmiş gibi üçüncü dönemin en güçlü adayı olabilir mi?

Bu duruma gelinmesinde, AK Parti yerel politikalarının, muhalefet konumunda olması gereken AK Partinin Mersin özelindeki beceriksizliklerinin yarattığı etkinin boyutları neler?

Varoşlarda yer alan ve 22 Temmuz 2007 günü bağımsız adaya giden 38 bin oyu kazanması CHP’ ye oranla çok daha güçlü olan AK Parti, potansiyel olarak rahatlıkla kazanılacak bu insanlar dururken, nasıl olur da  yerel teşkilat boyutunda bu kitlelere gitmek yerine, Özcan’ ın artık tıkanmış değirmenine su taşır?

Görülüyor ki, daha uzun zaman bunaltıcı sıcaklardan beter sorulara yanıt aramayı sürdüreceğiz.

 

AK Parti Mersin’ de Özcan’ ın değirmenine su taşıyor..

AK Parti Mersin’ de Özcan’ ın değirmenine su taşıyor..

AK Parti’nin 2007 genel seçimleri sonuçlarıyla avucunda hissettiği Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığı şansı ne durumda?

Son bir yılda köprülerin altından hangi sular aktı da, Büyükşehir sınırları içinde CHP’ yi geride bırakarak 22 Temmuz seçimlerinden birinci parti olarak çıkan AK Parti zaman içinde bu şansını törpüledi?

-Kaldı ki son bir yıl içinde AK Partinin oy oranı Türkiye genelinde düşmedi, yükseldi.

Soruların yanıtlarını aradığımızda Mersin özelinde pek çok stratejik hatanın yapıldığı bir süreçten söz etmek mümkün…

Konuya girmeden önce 22 Temmuz seçim sonuçlarının açıklandığı günlerden kalma bir anekdot…

Sandıklar açılmış, sonuçlar açıklanmış, 2002 seçimlerinde Mersin’den 7 Milletvekili çıkaran CHP, 4 Milletvekilliğine razı olmuş.

Üstelik aynı CHP, dördüncü Milletvekilliğini de DTP’ nin elinden 300 civarında bir oy farkıyla son anda kapmış..

Mersin’in tüm varoşları özellikle de Kürt mahalleleri o günlerde savaş tamtamları çalan Baykal’ın CHP’ sine değil, AK Partiye yönelmişler.

Özellikle Mersin’den çok umutlu olan CHP’ nin büyük hayal kırıklığı yaşadığı seçimlerin ertesinde bir sabah Macit Özcan’ la karşılaştık.

Deyim yerindeyse üzerinden buldozer geçmiş gibiydi başkanın…

Baykal’ ın o günlerde neredeyse “Kuzey Irak’a savaş ilan edelim” e varan söylemlerinin Mersin sonuçları üzerindeki etkisinin farkındaydı ve bu tavrın yerel seçimlerde kendisini sandığa gömmesinden büyük endişe duyuyordu Özcan…

Sorun bununla da bitmiyordu.

CHP Mersin listesinin son anda değiştirilmesi ve temayül yoklamasında 15. sırada yer alan İsa Gök’ün son anda birinci sıraya oturtulmasından Özcan’ ı sorumlu tutan parti içinde etkin bir grup kendisi aleyhine, ağızlara alınmayacak kadar ağır ifadeler taşıyan el ilanı bastırmış, Mersin’in her noktasında dağıtıyordu.

Üst üste gelen hayal kırıklıkları ve şahsına yönelik söylemler, bir yanıyla duygusal Özcan’ ı kelimenin tam anlamıyla yıkmıştı.

O gün söylediklerini hiç unutmuyorum:

“22 Temmuz sabahına kadar, kesinlikle önümüzdeki yerel seçimlere girme kararındaydım. Ama şimdi karşımdaki tablo beni düşünmeye sevk ediyor. CHP Genel Merkezinin Kürtlere yönelik bu şahin politikaları ve söylemleriyle Mersin’de seçim kazanmanın zorluğu ortada”

Ve çok önemli bir ayrıntıya dikkat çekmişti:

“Üstelik benim oylarım CHP’nin en az 10 puan üstünde olmasına rağmen, adaylıkla ilgili kararımı önümüzdeki günlerde ortaya çıkacak tablo belirleyecek”

Açıkça itiraf etmeliyim ki, Özcan’ ın partisinden 10 puan fazla oy potansiyeli taşıdığı iddiası o günlerde bana hiç te inandırıcı gelmemişti.

Dokunsanız düşecek, üzerine gitseniz bırakıp kaçacak bir ruh hali vardı üzerinde.

Bir yılı aşkın zaman ülke genelinde CHP’ ye değil ama Mersin’de Özcan’ a yaradı.

Kendisini toparladı, bugün 9 yıldır her nedense çözülmeyen çöp ve arıtma gibi projelerini son bir yılda tamamlamaya koyulan, 10 yıldır oturduğu Büyükşehir Belediye Başkanlığını 5 yıl daha sürdürmeye kararlı bir profil bulunuyor karşımızda..

Zaten son aylarda yapılan tüm anketlerden zaten somut rakibi olmayan Özcan açık ara birinci sırada çıkıyor…

Kısaca 22 Temmuz seçimlerinde CHP’den %5 fazla oy alan AK Parti’nin, son yapılan anketlere bakılırsa, yapılacak yerel seçimlerde Mersin Büyükşehir Belediyesini kazanma olasılığı bugün gelinen nokta itibariyle bir mucize gerçekleşmediği takdirde hayli zora girmiş durumda…

Acıdır ki, anketlerde Özcan öne çıkıyor ama bunu sağlayan hayata geçirdiği projeler, başarılı çalışmaları falan değil.

Tek nedeni Mersin yerelinde muhalefet olan AK Partinin bu muhalefeti bir türlü yapamaması, hatta muhalefet bir yana zaman zaman Özcan’ a arka çıkan tutum sergilemesi.

CHP İl Başkanı Faruk Akar’ın sözleri aslında tabloyu özetliyor:

“Büyükşehir Belediye Başkanımız elbette başarılı, başarısız olsaydı AK Parti eleştirirdi.”

Doğru söze ne denir?

Tüm gücünü ve Mersin’in kaynaklarını 9 yıldır 9 km lik sahil şeridine akıtan bir Belediye Başkanını eleştirecek bir tavır, söylem geliştiremiyorsanız, o konuda sandığa taşınacak bir hesap sorma yönteminiz yoksa,  olacağı budur.

O zaman Başbakan Erdoğan Ankara’da dar kapsamlı bir toplantıda Mersin’le ilgili en çarpıcı değerlendirmeyi yapar ve can alıcı soruyu sorar da kimsenin gıkı çıkmaz.

“Nasıl oluyor da elle tutulur icraatı olmayan biri, anketlerde birinci çıkar?”

Kestirme yanıtı “alternatifsizlik ve muhalefet edememe”  olan bir soru bu…

Mersin’in gelecekteki kaderini ciddi biçimde etkileyecek bu çok ciddi konuyu tartışmayı sürdüreceğiz..

Balık Çiftlikleri üzerine (2)

Balık Çiftlikleri üzerine (2)

Balık çiftlikleri konusunu Mersin’e balık çiftliği kuramamasını intihar olarak nitelendiren Süleyman Yıldızhan’ ın açıklamalarına değinerek noktalayacağız.

Bir sonraki yazıda ve kaldığımız yerden…  

Erdinç’ le aynı günlerde basın toplantısı düzenleyen ve medyaya balık çiftliklerini neredeyse kutsayan Yıldızhan’ ın, Türkiye genelindeki balık çiftlikleri ile ilgili verdiği sayısal bilgilere değinelim öncelikle.

Yıldızhan Ege’ den kovulan çiftlik olmadığını, Türkiye’de 350 çiftliğin faaliyette bulunduğunu, Mersin’e yapılacak yatırımların mevcutlar dışında yeni ve modern yatırımlar olacağını söylüyor.

Ne yazık ki Yıldızhan’ ın bu konudaki görüşleri gerçekleri yansıtmıyor.

Çevre Bakanlığı son yayınladığı yönetmelikle balık çiftlikleri için 30 metre derinlik, 1100 metre kıyıdan uzaklık, 0,1 m/sn akıntı hızı koşullarını ortaya koyarken Türkiye’de mevcut çiftliklere de yönetmeliğe uygun başvurularını yapmaları için çağrıda bulundu.

Yıldızhan 350 çiftlikten söz ediyor ama Bakanlığın yaptığı envanter çalışmasında belirlediği çiftlik sayısı 258…

Yeni yönetmelik çerçevesinde dosyalarını tamamlayıp başvurmaları talep edilen çiftliklerden çağrıya uyanların sayısı 211…

35’i koşullara zaten uymadığı için başvurmaya bile gerek bulmuyor..

Yapılan başvuruların ardından dosyaları değerlendiren Bakanlığın karşılaştığı tablo ürkütücü:

Koşullara uyduğu gerekçesiyle bakanlıktan izin almayı bekleyen 211 çiftliğin 131’ nin de yönetmeliklere uyacak yanlarının olmadığı ortaya çıkıyor.

Kısaca faaliyet gösterdiği söylenen 350 çiftliğin 166’ sının son yayınlanan yönetmelik kriterlerine uymayan durumları nedeniyle çoktan kapatılmış olmaları gerekiyor.

Yıldızhan’ ın ve daha önce balık çiftliklerini savunan Bodrum’daki güçlü lobinin, balık çiftliklerinin kovulması söz konusu değil iddiasının altında yatan gerçek tablo bu.

Bu alanda yeni yapılacak yatırımlarla ilgili denetimlere gelince..

Denetim konusunda bugüne kadar tanık olduğumuz gelişmeler bizi ciddi anlamda kuşkulara sevk ediyor…

Çünkü bin ton ve üzeri üretim yapacak çiftliklerin ÇED raporu alması gerekirken, bin tonun altında üretim yapacağını beyan edenlerin böyle bir zorunluluğu yok.

Mersin’de Yıldızhan dahil ÇED gerekli değildir belgesi alan 11 şirketin –ki bunların dokuzu Bodrum’da faaliyet gösteren Kılıç grubuna ait- tamamı bin ton eşiğini kazasız atlatmak için yılda 990 ton üreteceğini söylüyor.

Çevre Bakanlığının hangi Müdürlüğü, hangi yetkililerle hangi çiftliğin günde kaç ton balık ürettiğini belirleyecek ve daha önemlisi denetleyecek?

Sorunun yanıtı yok gibi sanılsa da, Türkiye’de işlerin nasıl yürüdüğünü yaşayarak gören bizler için sonu malum film izlemek gibi bir şey bu.

Akaryakıt ithalatında Dünyanın en sıkı denetimleriyle övünen, buna rağmen satılan ürünün 1/3 ünün bir biçimde kaçak yollardan girdiği  bir ülkede balık çiftliklerinin denetlenmesi ve bin ton ile 990 ton arasındaki ince çizgiyi saptayacak bürokratik mekanizma…

Tam da bize güven, gerisini merak etme sen muhabbeti.

Sahil kesiminde yer alan sitelerin arıtmalarının çalışıp çalışmadığını denetleme, Kromsan’ ın 1,5 milyon tonluk tehlikeli atığıyla ilgili tek adım atma konusunda neler yaptığı –daha doğru deyimle yapmadığı- bilinen bir Bakanlığa bağlı bürokrasiden söz ediyoruz.

Mersin-Silifke arasını dolduran ve atıklarını denize boca eden Sahildeki sitelerini bugüne kadar nasıl denetledilerse, olası balık çiftliklerini de öyle denetleyecekler!.

Aslında balık çiftlikleri konusunda yaşananların tümünün temelinde, Türkiye’ ye özgü yasaların uygulanmasındaki teorik ve pratik farklılıklar yatıyor.

Türkiye’de çevre konusunda her türlü çağdaş yasa ve yönetmelik var ama sorun yeterince yasa olup olmadığı değil pratikte bunların nasıl işlediği konusudur.

AB’ nin katı denetim kurallarından bunalan İtalya ve Yunanistan, yasalar işlese de, denetimlerin gevşek olduğu Türkiye gibi ülkelere yatırım yapma arayışındalar…

Özellikle Yunanistan turizme açtığı kıyılarının artık çiftliklerce hiçbir biçimde kirletilmesine taviz vermiyor.

Bu nedenle Yunanlı üreticiler Türk komşularıyla bu alanda güzelim kıyılarımızı katletme pahasına ortaklıklar geliştirmek istiyorlar.

Yüz milyonlarca dolarlık yatırımlardan, bol kazançlı işlerden söz ediyoruz.

Türkiye’de çiftlikleri kutsayan bir takım yatırımcıların tek hayali ise, izinleri ‘hal yoluna’ koyulmuş, alt yapısı hazır tesisleri Yunanlılara pazarlamak…

Anlayacağınız mesele istihdamdan ziyade Cem Yılmaz’ın deyimiyle “tamamen duygusal” bir konu..

Binlerce kişilik istihdam, yatırım yapılacak bölgelerin kalkınacağı, zenginleşeceği hikayelerinin altında yatan büyük hedef bu…

Yıllardır yabancı sermayeyi savunan, tasarruf oranları yetersiz Türkiye’nin hedeflediği AB refah düzeyine varmasının, küresel güç olmasının tek yolunun yabancı yatırımcı olacağını savunan biri olarak sakın kimse benim yabancı yatırımcıya karşı olduğumu sanmasın.

Yabancı sermaye elbette gelsin, ama AB’ de yaşam olanağı kalmayan sektörlerin çevreyi kirletecek tesislerinin bertaraf edilmeyen atıklarıyla, çöplükleriyle değil…

Ülkeye özellikle de Mersin’e taş üstüne taş koyacak herkesi başımıza taç ederiz.

Yeter ki çevreye zarar vermesin, sağlığımızla oynamasın, adil rekabet ortamında en iyiyi yapmaya çalışsın.

AB’ den kovulan çimento fabrikaları, balık çiftlikleri olarak gelmesin.

Kıyılarımızı çiftliklerin kıyımı yerine, turizm yatırımlarına açalım.

Küresel sermaye çağında yerli/yabancı gibi tartışmalar anlamını yitirdiğine göre, yatırımcının kimliğinden çok ne yapacağına, hangi alanda faaliyet göstereceğine bakalım…

 

Balık çiftliklerinde son durum…(1)

Balık çiftliklerinde son durum…(1)

Düşündüğümden uzun süren bir tatil..

Uzaktan Mersin gündemini tam anlamıyla izlemenin zorluğu..

Gidip geldiğimize, gelip bulduğumuza göre kaldığımız yerden devam…

Döner dönmez de, balık çiftlikleri tartışmalarının giderken bıraktığımız yerden sürdürüldüğünü görüyoruz.

Başka yıla benzemeyen bunaltıcı yaz sıcakları bile konuyu gündemden düşürmemiş..

O kadar ki, Mersin’ den ayrıldığım gün, Isparta’dan Denizli’ ye yol alırken, beni yakalayan arkadaşlarım, o kadar uzaklardan canlı yayına aldılar..

Bazı il genel meclisi üyelerinin Bodrum’a yaptıkları tetkik gezisi hakkında bir şeyler söylemem isteniyordu…

Döndüğüm gün ise, Mersin’e balık çiftliği kurmak için yola çıkan bir yatırımcının bazı medya mensuplarıyla yediği yemekteki ifadelerine karşı görüşlerim soruldu.

Derdim kimseye laf yetiştirmek değil, hele polemiğe girmeye hiç niyetim yok..

Ama konu, Mersin’in geleceğini kurtaracak en önemli hayal projesi olan turizmle ilgili yol haritasının önüne tuzaklar kuracak gelişmeler olunca kimse bizden sessiz kalmamızı beklemesin..

Geçmişte Mersin’in doğu sahilleri Kromsan, Ak Gübre, akaryakıt çiftlikleri, batısı SEKA tesisleri ile katledilirken seyirci kalmanın faturasını yeterince ödedik.

Yeni bedeller ödemeye bu kenti seven hiç kimsenin niyeti bir yana mecali yok…

Bu nedenle çiftlikler eksenli gibi görünen ve sürekli sıcak gündemde tutulan tartışmaları, yıllardır hasret kentlilik bilincinin gelişmesine sağladığı katkıdan dolayı bile olsa çok sağlıklı ve olumlu buluyorum.

 

Gelelim Balık Çiftlikleri konusunda son yaşanan gelişmelerle ilgili görüşlerimize.

İl Genel Meclisi üyesi 6 kişinin Bodrum’ a yaptıkları ‘tetkik gezisinden’ başlayalım.

Açıkça itiraf etmeliyim ki, bu konuda beni en fazla şaşırtan hatta deyim yerindeyse şok eden Ali Erdinç arkadaşımın tutumu oldu.

Ali, balık çiftlikleriyle ilgili yaptığımız ve CHP, MHP Milletvekillerinin tam kadro yer aldığı ilk geniş toplantıya katılmış ve orada hepimizin yüreğine su serpen görüşler ortaya koymuştu.

2001 yılına kadar deniz üstünde kurulacak balık çiftlikleriyle ilgili alan kullanımından doğan kiralama yetkisi o günlerde yapılan değişiklikle İl Özel İdarelerine devredildiğine dikkat çeken Erdinç’in o gün konuşmasını şu kararlı ifadeyle bitirdiğini anımsıyorum:

“Buradan çıktıktan sonra İl Genel Meclisi üyesi arkadaşlarımla tek tek görüşeceğim. Vereceğim bir önerge ile Meclisimizde olan kiralama yetkisinin balık çiftliklerine kullandırılmaması için tüm gücümle çalışacağım”

Sonrasında neler yaşandığını, İl Genel Meclisine konu hakkında Erdinç tarafından verilen önergeler doğrultusunda o günlerde Meclise sunulan ve çiftliklerin olumsuzluklarını ortaya koyan çevre komisyon raporlarını, bu sayede 3 Mart 2008 günlü toplantıda meclisin oy birliğiyle balık çiftliklerinin Mersin’de istenmediğine dair kararlarını burada anlatmama gerek yok.

(Merak eden İl Genel Meclisinin 15.4.2008 tarihli bültenine göz atar)

Kısaca her şey kamuoyunun gözleri önünde cereyan etti.

Peki ne oldu da, o gün yer aldığı İl Genel Meclisine bilimsel verilerden de yola çıkarak, çiftliklerin ne kadar zararlı olduğunu anlatan Erdinç son günlerde çiftlik sahiplerinin mihmandarlığında Bodrum’a tetkik gezilerine çıktı?

Yöneltilen eleştirileri yanıtlarken söyledikleri de zekamızla dalga geçtiğini gösteriyor.

Örneğin “Biz balık çiftlikleri sahiplerinin değil, kültür balığı üreticileri derneğinin davetlisi olarak gittik” sözleri…

Mersin’de konuya taraf olan herkes bu tür davetlerin kimler tarafından kimlere hangi yöntemlerle yapıldığını çok iyi biliyor.

Özellikle de Erdinç’in derdini anlatmaya çalıştığı medya mensubu arkadaşlarımız.

Aylardır Mersin’de kimlerin kapısı çalındı, kimlere ısrarla “çevreye zarar vermeyen balık çiftliklerini yerinde incelemek” üzere davetler yapıldı?

Çok merak edenler örneğin Mersin Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Mehmet Ateş’in tanıklığına başvurabilirler.

Erdinç yapılacak her şeyin bilimin ışığında olması gerektiğini söylüyor.

El hak doğrudur.

Gelin o halde bilimin ışığında bizi aydınlatan bazı saygın insanların bu konudaki görüşlerini paylaşalım.

Tam da Erdinç’in balık çiftlikleri ile ilgili Bodrum sonrası görüşlerinin gazeteleri süslediği gün, Selahiddin Akkuş Mersin gazetesinde yer alan yazısında Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesine yıllarca dekanlık yapmış Prof. Dr. Ercan Sarıhan’ın çarpıcı açıklamalarına yer veriyordu.

Tam da bugün Bodrum ve çevresinin yaşadığı ve kurulduğu takdirde birkaç yıl sonra Mersin’in yüzleşeceği felaketi tanımlıyordu ünlü bilim adamı:

“Balık çiftlikleri biyolojik, fiziksel, kimyasal kirlilik yaratıyor. Ancak bu kirliliğin ortaya çıkması 5/10 yıl gibi zaman aldığı için başlarda pek hissedilmiyor.”

Bilimsel görüşler demişken Birleşmiş Milletler tarafından öneri ve söylemleri referans kabul eden çevre konusunda dünyanın en saygın kuruluşu kabul edilen ‘Dünya Tabiatını Koruma Vakfı (WWF –  World Wild Fund for Nature-) nin BM’ lere sunduğu son çarpıcı öneriyi anımsatmakta yarar var:

“Akdeniz’deki tüm balık çiftlikleri istisnasız biçimde tümüyle kapatılmalı”

Bilmem başka söze gerek var mı?

 

Balık çiftlikleri konusunu, Mersin Su Ürünleri Koop. Başkanı ve yeni çiftlik yatırım adayı Süleyman Yıldızhan’ ın Erdinç’ le aynı gün yaptığı açıklamalarına değinerek noktalayacağız.

Bir sonraki yazıda ve kaldığımız yerden…  

Kes, yapıştır gazeteciliği üzerine (2)

Kes, yapıştır gazeteciliği üzerine (2)

Bir önceki yazıda, yerel gazeteciliği son zamanlarda çok tehlikeli bir habercilik anlayışının tehdit ettiğini anlatmaya çalışmıştık.

Okuyucu sayısını arttırmaya yönelik içeriği daha dolu bir yayıncılık yerine, resmi ilan pastasından daha büyük pay almak amacıyla daha fazla sayfalı gazete çıkarma yarışının haberciliği getirdiği noktaları sıralarken, üç örneği ana başlıklarla vermiş, örnekleri açmayı sürdüreceğimizi belirtmiştik.

Kaldığımız yerden devam edelim.

Gazeteyi doldurmak günümüzde zor değil.

Zor olan vermeye çalıştığımız haberlerin resmi ilan almaya yönelik sayfa adedini tutturan dolgu malzemesinden ziyade, halkı bilgilendirmek, aydınlatmak, sorgulayabilir haberciliği, ekmeğini yediğimiz kentin yararına sunabilmek.

Bir zamanlar muhabirlerin koşturduğu habercilik yıllardır ajanslardan satın alınan bir ürün paketi haline gelmiş durumda.

Dünya ve ülkedeki gelişmeleri fotoğraflarıyla birlikte haberleştiren, yaygın muhabir ağlarına sahip ajanslar internetteki akıl almaz gelişmelerin de katkısıyla, artık küresel, ulusal haberler yanında yereldeki gelişmeleri de anında dileyene haber metni yanında görüntüleriyle de sunuyorlar.

Yerel gazeteler bu hizmetten uzun süredir yararlanıyor.

Akılcı biçimde kullanılır, kaynak haberden yola çıkarak, sorgulamaya, haberin perde arkasını aralamaya başvurulursa aslında yöntem fena da değil.

Ama son zamanlarda ortaya çıkan tablo gelişmelerin burada kalmadığını gösteriyor.

Ana başlıklarıyla bir önceki yazıda verdiğimiz üç örnek, konuyu anlama ve anlatma bakımından okutulacak birer ders niteliğinde.

İlk örnekle başlayalım:

Bir zamanlar Milletvekilleri çalışmalarını ayda, yılda bir düzenledikleri basın toplantılarıyla kamuoyuna anlatır, günler öncesinden hem Milletvekili hem de basın mensubu bu toplantılara hazırlanır, halkın yanıtını merak ettiği sorular ve sorunlar masaya yatırılarak, estirilen rüzgar uzun zaman gündemi belirlerdi.

Yakın zamana kadar gittikçe zayıflasa da, işler böyle yürüdü.

Oysa bugünlerde Milletvekilleri; il başkanlıkları aracılığı bazen de kendi çabalarıyla, faaliyetlerini, bir konu hakkındaki görüş ve düşüncelerini -basın açıklaması, bildirisi- adı altında gazetelerin e-mail adreslerine gönderiyorlar.

İş Milletvekilleriyle sınırlı değil.

30 Ağustos bayramını kutlayacak herhangi bir esnaf derneği de ucuz ve pratik yöntemi keşfetmiş durumda artık.

Haber adı altında söz konusu metinleri gönderenlere kimsenin kızmaya hakkı yok.

Sorun onlarda değil, sayfa doldurma derdindeki yerel gazetelerde.

Resmi ilandan daha fazla pay almak amacıyla sayfa sayısını arttırmış gazeteler de, virgülüne dokunulmamış bu klişe bültenleri, habermiş gibi gazetelerine koymakta beis görmüyorlar.

İçerikle ilgili en küçük sorgulama hak getire…

Elektronik posta adresine gönderilen ‘dosyayı aç, olduğu gibi kes, gazeteye yapıştır’..

İşte Mersin Milletvekillerinden biri, tam da bu tanıma uygun biçimde, hepimize gönderdiği haberleştirilmiş reklamında bir köy kahvesine yaptığı ziyareti ve orada söylediklerini sıralıyor.

‘Köy kahvesi konuşmasında’, dinleyenlere “siz beş ekmek alıyorsunuz, Rahmi koç ise bir ekmek. O halde siz Koç’ tan fazla vergi veriyorsunuz”

Köy gezilerini bizzat haberleştiren bir Milletvekilinin böylesine bir mantıkla el aldığı görüşlerini olduğu gibi gazeteye koymak habercilik mi?

Yanıtlanması gereken soru tam olarak ta bu…

Kendisini arayıp, çarpıttığı konuyu tartıştıktan sonra gazetede hem köy kahvesinde söylenenleri, hem de  işin gerçek ekonomik boyutunu, okuyucunun bilgisine sunmak mı?

Yoksa olduğu gibi gönderilen her türlü dişe dokunmaz, çoğu da günümüz dünyasıyla ilgisiz görüşleri haber niyetine sayfalara döşenmek mi?

Hangisi gazetecilik?

 

İkinci örneğin bundan fazlası var eksiği yok.

MESKİ Genel Müdürlüğünden iki yetkili yerel bir radyoda Mersin’in su sorunlarını anlattıkları bir söyleşiye katılmışlar.

Radyoda söyledikleri  –büyük ihtimalle kendi talimatları gereği- MESKİ basın bürosunca haberleştirilerek, elektronik posta olarak tüm medya kuruluşlarına ve gazetecilere gönderiliyor.

Söyleşinin haberleştirilmiş dosyası bana da geldi.

Tek kelimeyle utandım.

Doğaçlama bir söyleşi yazılı metin haline getirilirken ancak bu kadar katledilir.

İlk okul 3. sınıf öğrencisi biri o metni o haliyle kaleme aldığı sürece, on yıl aynı sınıfta çakar.

Bildiğim kadarıyla, MESKİ’ nin bir basın bürosu var.

O basın bürosunda görev yapan ve maaş alanlar bu ilk okul çocuğuna sınıf çaktıran metne imza atıyorlarsa gerçekten çok yazık.

Yok eğer, söyleşiyi yapanlar, kimselerden habersiz bunu bültenleştirmişlerse kurum adına daha da büyük ayıp…

 

Ve kes yapıştır dönemine zirve yaptıran son ayıplı örnek…

Geçtiğimiz günlerde bir yazı geçti elime…

Genç bir medya mensubu, kaleme aldığı ve kendi imzasıyla yayınlanan haberin, çoğu internet sitesine kendisinden habersiz koyulduğunu söylüyor ve ekliyordu:

“Emek vererek yazdığım bir haberin başka yerlerde yayınlanması ve daha çok insana ulaşması beni ancak memnun eder. Ancak haberi yayınlayanlar imzamı bile koymayıp sanki haber onlarınmış gibi davranıyorlar.”

Gazetecilik bilişim çağının akıl almaz devinimi çizgisine uygun, inanılmaz hızda gelişiyor.

Bugünün bildiğimiz biçimdeki basılı gazeteciliğinin biteceği konusunda kimsenin şüphesi yok ta, geleceği görmeye çalışan bilim insanları sürecin ne biçimde ve ne zaman noktalanacağını tartışıyorlar.

1965 lerde bir milyon satan Türkiye’nin en büyük gazetesi bugün 500 binlik tirajı korumaya çalışıyor.

Yerel gazetelerin işi daha da zor.

Okuyucu yerine Resmi ilana dayalı bir gazetecilikle daha ne kadar ayakta kalınır?

Günün birinde biri çıkıp,;

“Resmi ilanı artık kaldırdık, ilanlar zaten ‘Kamu İhale Kurumu’ internet sitesinde yer alıyor. Maliyet arttıran ve sonuçta halkın cebinden çıkan bu paralar artık ödenmeyecek”

dese bugünün sayfa sayısıyla ortaya çıkan yarışı yerini hangi anlayışa terk edecek?.

Herkesin her kesimin kendisini sorguladığı bu dönemde yerel gazetelerin de resmi ilana dayalı A planı yerine, B ve C planlarını tasarlamaları gerekiyor…

Yerel gazete sahiplerinin takkelerini önlerine koyup düşünmelerinin zorunluluğundan söz ediyoruz.

Dost acı söyler.

Kızmadan, gücenmeden, en azından haberlere çeki düzen verecek, beleşçi haber üreticilerinin çanına ot tıkayacak bir ortak akılı geliştirmek günümüzde bu mesleğin en acil sorunlarından biri olarak karşımızda duruyor…

Kesip yapıştırma gazeteciliği..

Kesip yapıştırma gazeteciliği..

Artık çok gerilerde kaldı mürettipler, baskıdan önce tashih için son kez gözden geçirilen prova baskıları…

Nerden bulup getireyim şimdi Kazım ağabeyi…

Azak handa havuz başındaki asmanın altına kurulup Edvard Dumani ile tavla partisine başlarken, yanındaki tabureye bir gün öncesinin İstanbul gazetelerini yerleştirirdi.

Ve elinde uzunca bir makas…

Bir yandan zarı sallar, çevrede toplanıp kendisini kızdıran, akıl veren tavla seyircilerine laf yetiştirir, bir yandan da fırsat buldukça eline aldığı gazete sayfalarına makası sallar, ilgisini çeken haberleri kesmeye koyulurdu.

Sonra da seslenirdi matbaaya doğru:

-Koş gel oğlum!

Matbaadan yüzü gözü siyah mürekkebe bulanmış mürettip çırağı fırlar gelir, Kazım ağabeyin tutuşturduğu iğreti kesilmiş gazete küpürünü kapar rüzgar gibi geri dönerdi.

Bir sonraki haberin kesilmesine kadar eldekinin harf harf dizilmesi gerekirdi çünkü…

Zamana karşı bir yarış, çileli meşakkatli, çoğu zaman da solunan ve ciğerlere yerleşen kurşunlu tortular nedeniyle kansere yol açan ölümcül bir işti gazete mürettipliği…

Şimdi öyle mi ya?

Otur bilgisayarın başına…

Neyi hangi büyüklük, kalınlıkta diliyorsan yaz..

Gönder gazete grafikerine…

Sayfaları yeteneğine, becerisine göre kurgulasın, üst/alt manşetleri dilediği puntolara göre dizsin, baskıya gidecek film aşamasına getirsin gazete tasarımını…

Gazetede yer alacak fotoğraflar için durum daha da kolay…

Eskilerin klişe arşivlerini tarif etmeye kalksam, o günlerden habersiz çoğu insan cilalı taş devrindeki görüntülerden söz ettiğimi sanacaklar..

Artık photoshop benzeri yüzlerce program var.

Ve kendi bilgisayarınız yetmezmiş gibi, sizin adınıza bedavadan yüz milyarlarca fotoğraf depolayan google ve benzeri milyonlarca yapı…

Peki bunca inanılmaz rahatlık gazeteciliğe haber anlamında kaliteyi getirdi mi?

Yerel anlamda ne yazık ki, hayır…

Eskiden haber, demeç, söyleşi peşinde koşan, teyp gibi cihazlar olmadığı için, tuttuğu notları bulursa bir daktilonun başına oturup kağıda döken, çoğu zaman da daktilo yokluğu, mürettip yetersizliği nedeniyle kendi haberini harf harf kendi dizen muhabirlerin yerini akıl almaz teknolojik gelişmelere paralel biçimde haber ajansları aldı zaman içinde…

Yerel gazete çıkaracak arkadaşların çoğu, muhabir çalıştırmaktansa, aylık belli paralar karşılığında haber ajanslarına abone olup, oradan akan haberleri, olaylara ait fotoğrafları derleyerek yayıncılık yapıyorlar yıllardır…

Sorun da burada başlıyor ve ne yazık ki çözüm bulunmazsa ulaşılan bu teknoloji destekli rahatlık, kendini yiyip bitiren ölümcül virüs misali, bir süre sonra yerel gazeteciliği öldürecek…

En büyük korkum ise işleri bu hale getirenlerin, tehlikenin farkına vardıklarında işin işten geçmiş olacağı kabusu…

Yerel gazeteleri bugün ayakta tutan en güçlü gelir kalemi ‘resmi ilan’ dediğimiz, devlete ait kurumların yasa gereği yayınlamakla zorunlu oldukları ihale ve benzeri iş ilanlar…

-Bu gelir çok cazip olmalı ki, mevcut gazetelere her yıl yenileri ekleniyor-  

İşte bu resmi ilan alma işi, son yıllarda değişen yönetmeliklerin de etkisiyle yerel gazeteleri farklı bir yarışın içine sürüklemiş olmalı…

Kadroları, birikimleri itibariyle 4 sayfayı zor çıkaran gazeteler, artık mevcut pastadan daha büyük pay almak için önce 8 sayfayı denediler…

Bugünlerde gördüğüm kadarıyla Mersin’de 12 sayfa çıkarıp daha fazla ilan alma yarışı başlamış durumda…

Peki 12 sayfayı dolduracak yerel haber var mı?

Olsa bile onca haberin peşinde koşturacak, derleyip toparlayacak ve baskıya hazır hale getirecek –hadi birikiminden vazgeçtim- fiziki kadro yeterli mi?

Ne gam!.

Bir zamanların vazgeçilmez kaynağı paralı haber ajansları bir yana, kaynak işini bedavadan ve kökünden ‘hal eden’ yerel internet siteleri ne güne duruyor…

Haber ajansına abone olmuş birisinin sitesine koyduğu mahreci belli ve özel bir haber bile saniyeler içinde, yüzlerce siteye virüs gibi yayılıyor.

Üstelik kaynağı, emek verenin imzası bile kaybedilerek, anonim biçime dönüştürülerek.

Bu haberleri, taramak ve içlerinden dişe dokunurları ayıklamak bile, emek ve çaba ister diye düşünüyorsanız, günümüz teknolojisi yıllar önce onun da çözümünü buldu..

Diyelim ki gözünüzün önünden film şeridi gibi akmakta olan binlerce haber içinden “Mersin” konuluları ayıklayacaksınız..

Sözcüğü yazıp bir tuşa bastığınız anda karşınızda duran bilgisayar (artık bilgisayarların da cep telefonuna eklemlenerek yanınızda sürekli dolaştıracağınız boyutlara geldiğini unutmayın) işlemi sizin yerinize, hem de sıfır hatayla yapıp sonucu ekrana getiriyor…

Böylesi bir habercilik ve buna dayalı çalışma yöntemi, irdeleyen, sorgulayan, araştıran, gerektiğinde kamuoyu adına denetleyen, kısaca sessiz milyonların gözü, kulağı, sesi olan gazeteciliği yerel anlamda öldürüyor…

Zaten internet gazeteciliği nedeniyle küresel anlamda var olma savaşı veren, yüklendiği misyon itibariyle yaşamsal öneme sahip bir sektör yerel anlamda inandırıcılığını, varoluşunu borçlu olduğu okuyucu nezdinde ise en hafif deyimle varlık sebebi olan okuyucusunu yitiriyor. (saygınlık falan deyip arı kovanlarına çomak sokma niyetinde değilim)

Peki kaleme aldığım bu olgu yeni mi başladı?

Değilse neden bugün böylesi yazıya gerek gördüm?

Hayır, yıllardır bu sorun var ama son zamanlarda işin boyutları o kadar farklı ve o kadar tehlikeli bir yere doğru gitmeye başladı ki, yerel anlamda gazeteciliği çaktırmadan öldüren hastalığa bana kalırsa neşter vurmanın zamanı çoktan geldi, geçiyor…

Bunu Gazeteciler Cemiyeti mi yapar?

Gazete sahipleri ve konuya aklı erenler, bir sempozyumda konuyu tartışıp, iş işten geçmeden belli ilkeleri belirleyip, uygulamaya mı başlarlar?

Seçilecek yol ve yöntem onlara kalmış..

Ama son günlerde tanık olduğum bir kaç örnek var ki, onları ele alarak sorunu somuta indirgemekte büyük yarar var diye düşünüyorum…

-Örneğin imzalı haberi aşırıp, kullanan bazı pişkinlerin tavrı…

-Örneğin bir kurum yetkilisinin radyo söyleşisini haberleştirip elektronik postayla gönderdiği ilk okul çocuğuna bile yakışmayan bozuk metnin bazı gazetelerde (içlerinde ne yazık ki Mersin gazetesi de var) noktasına dokunulmadan yayınlanması…

-Örneğin Milletvekillerinin son zamanlarda –gazetelerin uygulamalarından da yararlanarak- artık faaliyet adı altında reklamlarını ilkel biçimde haberleştirme yöntemleri ve hazırladıkları metinlerin gazetelerde tek sözcüğüne dokunulmadan yer alması..

Bir başka yazıda örnekleri açarak, mutlaka masaya yatırılması gereken konuya değinmeyi sürdürürüz…