Yerel demokrasi, üç hilali dikme anlayışı…

Yerel demokrasi, üç hilali dikme anlayışı…

ABD’ nin tüm dünyaya verdiği o unutulmaz güzellikteki demokrasi dersinden bize düşen payı düşündükçe aklıma MHP’ li Behiç Çelik’in son günlerde dile getirdiği bazı sözler geliyor…

Gelmek te ne kelime!

Ne kadar uğraşırsam uğraşayım çıkmıyor bir türlü…

Bakın ne diyor MHP Mersin Milletvekili:

“2009 yerel seçimlerinde taş binaya üç hilalli bayrağı dikeceğiz”

Mesajın içeriğine, siyasetçinin anlayış çizgisine bakar mısınız!!

Taş bina dediği Mersin Büyükşehir Belediyesi…

Türk’ü, Kürt’ü, arabı…

Alevisi, sünnisi…

Sağcısı, solcusu…

Türkiye’ nin en renkli mozaiğinin yerel yönetimine talip olan bir partinin Milletvekilinin hayal bile olsa dillendirdiği bir anlayış…

Behiç Çelik bugün Milletvekili olsa da, Mersin’ le bağlantısı bundan ibaret değil…

2004 yerel seçimlerinde aynı partinin Mersin Büyükşehir adayı olarak Ankara’dan gelip, bayrağı dikmek! üzere yarışa giren biri…

Seçimleri açık ara kaybetmesinin ardından düzenlediği basın toplantısında söylediklerini ise ömür boyu unutmam mümkün değil:

“Biz Mersin halkını kucaklayacağız dedik. Seçimden birkaç gün önce oylarımızı bölmek için propaganda başlattılar. En az 65 bin oyumuz vardı. Çeşitli operasyonlara, ayak oyunlarına kurban edildik.

..

Mersin’de Türk milleti ayağa kalkıp silkinmeli, milli görüşü benimsemelidir.

..

Demokrasinin ırzına geçilmiştir. Bunları yapanları şiddetle kınıyorum. Kısa vadede şatolarında keyif çatan şahısların şatoları kafalarına geçirilecektir.”

Yukarıdaki cümleler Behiç Çelik’in 2004 seçimlerinden sonra 31 Mart 2004 günü düzenlediği basın toplantısında söylediklerinden bir demet…

Sonra ne mi oldu?

Merkez Valisi sıfatıyla Mersin’ de seçimlere girip, kaybeden Çelik yeniden Ankara’ nın yolunu tuttu.

Onun tanımıyla “şatolarında keyif çatanlar” yaşamlarını sürdürmeye devam ettiler.

Kendisinden geçtik, yapıcı muhalefet anlamında, hesap sorma adına Mersin Büyükşehir Belediye Meclisine giren tek bir MHP’ linin tek bir Meclis kararına muhalefet ettiğini duymadık…

Özcan’ ın tüm harcamalarına ses çıkarmadan onay veren MHP’ li Encümen Üyelerinin siyaset yapma anlayışı da cabası…

2009 seçimlerinde Mersin’i kazanmak isteyen MHP’ li adayların ilk işi, Behiç Çelik’i bu kentten uzak tutmak olmalı, diye düşünüyorum.

Aksi takdirde üç hilali dikme anlayışıyla sürdürülecek ayrımcı bir kampanyanın sonunda o bayrak, hedeflenen kalenin! burçlarında değil, birilerinin ellerinde dalgalanır…

Kaldı ki bu, bana özgü sübjektif bir değerlendirmeden ibaret değil.

Mersin adına, 22 Temmuz seçimlerinde ortaya çıkan matematiksel veriler de aynı şeyi söylüyor.

İl genelinde birinci de olsa, Büyükşehir sınırları göz önüne alındığında MHP Mersin’in 3. partisi…

89 bin oyu yükseltip, seçimleri kazanma çıtası olan 150 binin üzerine çıkarmanın yolu “üç hilali burçlara dikmekten çok, tüm kesimleri kucaklayacak farklı bir anlayıştan” geçiyor. 

Eğer bilmediğimiz farklı amacı –hatta bir adım ötesini söyleyelim birilerine hizmet eden hesabı- yoksa, Behiç Çelik’in dile getirdiği görüşler, herkesi kucaklamanın yaratacağı sinerjiye değil, temsil ettiği partiyi bile küçülmenin dar kalıplarına götürür …

Bu durumda MHP’ den aday olacaklara sormamız gerekiyor.

Gerçekten Mersin’i kazanmak istiyorsanız, 89 bin oyunuzu bu türden gergin söylemlerle mi arttıracaksınız?.

Realitede Toroslar ilçesinde Hamit Tuna gibi herkesi kucaklayan, çoğunluğun Belediye Başkanımız diye benimsediği olumlu örnekler varken, Çelik’in ürperten çıkışının, en fazla MHP’ ye zarar verdiğini birileri kendisine anımsatmalı…

Bana göre, 2009 yerel seçimlerini kimin kazanacağından çok, hesap soran, güçlü bir muhalefeti nasıl oluşturacağımız sorusu önem kazanıyor..

Aksi takdirde geçmişte yaşanan kontrolsüz yönetim tarzıyla kaybolan 10 yılımıza ilave çilelerle dolu nice yeni yıllar bekliyor hepimizi…

En azından MHP, Mersin’ e kıymasın..

Behiç Çelik’i ve onun dillendirdiği seçim kazandırmaktan çok, kendisi gibi düşünmeyenleri dışlayan, ayrımcı söylemleri uzak tutan politikalar geliştirilmeli…

Bunun aksi, bayrak dikileceği söylenen taş binayı beş yıl daha hak etmeyen birilerine sunmak olur…

Behiç Çelik’in neyi hedeflediğini, stratejilerini, yol arkadaşlıklarını bilmemiz mümkün değil.

Bildiğim tek şey var: Ayrımcı söylemlerin Mersin kadar MHP’ ye zarar vereceği…

Gerginliklerden medet uman bazı MHP’ li vekillerin, kendi partilerine gölge etmeyerek en fazla iyiliği yapacağı dönemden geçiyoruz.

Umarım seçimleri kazanmak üzere yola çıkanlar bu gerçeğin farkındadırlar…

 

 

Üç hilali dikmek, evrensel demokrasinin neresine düşer?..

Üç hilali dikmek, evrensel demokrasinin neresine düşer?..

Bazı makamlar tarafsızlık ister.

Seçimle gelseniz de fark etmez..

Seçilme sürecinde her şeyi söyleyebilir, rakibinize her türlü eleştiriyi yöneltebilirsiniz.

Ama sıra koltuğa oturmaya geldiğinde durum değişir, beklentiler değişir…

Sonuçların açıklandığı an, zafer sizin olmuşsa, artık sadece sizi seçenlerin değil, size oy vermeyenlerin, hatta nefret edenlerin bile başkanı, başbakanı –neresi için aday olduysanız o makamın- tarafsız emanetçisiniz demektir.

Yarışın sonunda yenilenler başarı dilerler…

Ama bir şey daha yaparlar…

Vizyonları, gelecekle ilgili iddiaları, kadroları varsa, kendilerine oy veren kitleler adına galip geleni izlemeye alırlar…

Amaç sandığa gidip oy verenlerin o kutsal emanetini –galip, mağlup kime verildiği önemli değil- namus belleyip sahip çıkmaktır…

Gelişmiş demokrasiler bunun muhteşem örnekleriyle dolu…

Örnek denince de 2000 yılındaki o hafızalara kazınan ABD seçimlerini unutmak mümkün mü?

Yıllarca Clinton’ un yardımcılığını yapan demokrat Al Gore ile Cumhuriyetçi Bush arasında geçen, tarihi derslerle dolu o ünlü seçimi…

“Kazanan her şeyi alır” kuralıyla işleyen ABD seçim sisteminde Başkanlık koltuğuna oturmak için eyaletler toplamında 270 delegenin oyunu almak gerekiyor.

2000 seçimlerinde Al Gore ile Bush arasında geçen yarışta iki adayın kaderi gelip 25 delege çıkaracak Florida seçimlerine dayanmıştı.

Florida’ da kim diğerinden daha fazla oy alırsa, 25 delegeyi dolayısıyla da ABD başkanlığını kazanmış olacaktı.

Sandıklar açıldığında çıkan tabloya kimse inanmak istemedi.

6 milyon seçmenin oy kullandığı eyalette iki aday arasındaki fark sadece 1800 oy idi…

Başta CNN olmak üzere tüm TV ler gece yarısına doğru ipi Al Gore’ nin göğüslediğini açıkladılar…

Kazanılan yalnızca Florida değildi, aynı zamanda ABD Başkanlığı idi…

Ama sonra ne olduysa oldu..

İtirazlar, Adalet Bakanlığının gayretleri, günler süren sayımlar ve sürekli değişen sonuçlar…

Sonunda devreye Anayasa Mahkemesi girdi…

ABD statükosunun en sağlam kalesi, Florida’ da süren yeniden sayım işlemlerini durdurup, 25 delegeliği Bush’ un kazandığına hükmetti…

310 milyon nüfusa, 200 milyon seçmene sahip ABD’ de Al Gore, rakibinden 500 bin daha fazla oy almasına rağmen, Florida’ daki 1800 oy yüzünden Başkanlığı Bush’ a bıraktı…

Kaybeden yalnızca Al Gore değildi…

Statükoya karşı değişim, enerji kartellerine karşı bilgi çağı kaybetti.

Bir başka ifadeyle bireyi ön plana çıkaran anlayışa karşı dünyayı yakıp yıkan saldırgan anlayışın 8 yıl boyunca tüm insanlığın üzerine kabus gibi çökmesi için o gün düğmeye basıldı.

O 1800 oy sayesinde elde edilen güç, Afganistan’a, Irak’ a trilyonlarca dolarlık bomba, bir milyonun üstünde cenaze olarak yağdı…

Anayasa Mahkemesinin kararına karşı Al Gore ve demokratlar ne yaptı derseniz?

Sonucu olgunlukla karşıladılar, seçilen Başkanı kutlayıp yardımcı olacaklarını açıkladılar.

Bush 2004 seçimlerini daha rahat kazandı ama 8 yıl boyunca demokratların nefesini hep ensesinde hissetti.

Olumsuz işlerde onu eleştiren, ABD’ nin yararına olan projelerde ise Cumhuriyetçilerden bile bir adım ileride destekleyen, bizim hiç te alışık olmadığımız bir muhalefet…

Son ekonomik krizin derinleştiği günlerde Bush ve ekibi kurtarma planı için Temsilciler Meclisine gittiğinde biz Türklerin kolay kolay anlayamayacağı bir tablo çıktı ortaya…

Cumhuriyetçi Bush’ un kurtarma planını, yeni Başkan adayları Obama’ nın da olumlu yaklaşımı nedeniyle Demokratlar desteklerken, Bush’ un kendi partisi olan Cumhuriyetçiler karşı çıktılar…

Her şeye rağmen Konut kredisi alan orta sınıfın borçlarını erteleyen, bunaltan krize karşı büyük kesimlere nefes aldıran ekonomik paket Demokratların desteğiyle kabul edildi.

4 Kasım günü zaferini ilan eden Obama’ yı destekleyen her üç kişiden ikisinin onun rengine, demokratik açılımlarına değil, ekonomik krize karşı yaklaşımı nedeniyle oy verdiğine tanık oldu dünya…

Rakibi Cumhuriyetçi Mc Cain kendisini kutlarken, Obama yalnızca demokratların değil, kendisine oy veren vermeyen herkesin, tüm halkın başkanı olacağına söz veriyordu.

Örneğin zaferin ardından toplanan milyonlarca insana hitap ederken şöyle diyordu, zaferin değiştirmediği adam:

“Fakirlerin, zenginlerin; gençlerin, yaşlıların; Hispaniklerin, Asyalıların; eşcinsellerin, heteroseksüellerin, engellilerin, engelli olmayanların dünyaya mesajı şu oldu: Biz Amerika Birleşik Devletleriyiz"

"Biz gücümüzü demokrasimizden, fırsat eşitliğinden, hiç bir zaman vazgeçmediğimiz umutlarımızdan alıyoruz. ABD’nin gerçek dehası budur. ABD değişebilir"

“McCain bu kampanya sırasında uzun ve zorlu bir mücadele sergiledi. Bunu çok sevdiği ülkesi için yaptı. Bu ülkeye hiçbirimizin hayal edemeyeceği hizmetlerde bulundu. Bizler McCain’in verdiği hizmetlerle daha güçlü bir ülkeyiz.”

Dünya evrensel demokrasinin olgunlaşmasına inanılmaz katkılar sunan ve herkesi kucaklayan bu güzelliklere tanık olurken Mersin’de yerel seçimlere hazırlanan MHP’ nin bir Milletvekili, 2009’ da Büyükşehir’i kazanıp “taş binaya, üç hilali dikmekten” söz ediyordu.

O, üzerinde çok ciddi biçimde durulması, tartışılması, konuşulması gereken sözlerle ilgili kaygılarımızı, yerel anlamda sınıfta çakan demokrasi anlayışından hareketle irdelemeye bir sonraki yazıda devam edeceğiz..

 

MEZİTLİ SAHİL YOLU DÜZENLEME İŞİ İLE İLGİLİ YAZI DİZİSİ

MEZİTLİ SAHİL YOLU DÜZENLEME İŞİ İLE İLGİLİ YAZI DİZİSİ

YAYINLANMA TARİHİ :(4.11.2004)

İHALE YASASININ DELİNMESİ ÜZERİNE DERSLER…

MEZİTLİ SAHİL YOLU YAPIM ÖYKÜSÜ…

 

Adnan Menderes Bulvarı, PTT tesislerinin köşesinde sona erer.

Sahilin Mezitli sınırında kesilmesi nedeniyle yol, bir virajla yeniden Gazi Mustafa Kemal Paşa bulvarına bağlanır.

Adnan Menderes Bulvarı sona erinceye kadar, yolun deniz tarafındaki dolgu kısmında  “Macit Özcan belediyeciliği”nin, Kültür Park adını vererek gururlandığı kreasyon alanı yer alır.

Yel Değirmeninden, deniz kenarındaki havuzlara, beton kapılardan beton küplere, beton atlara, beton ineklere, kuşlara, geyiklere ve beton horozlara kadar doldurulmuştur her nokta…

Görenlerin beton ürünler sergisi diyeceği abartıda,  estetik ve zevkten uzak bir kocaman alan…

Nuri Hocaoğlu Mezitli Belediye Başkanı olduğu günlerde, kendisi ile “partidaş”  Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz’ ün de çabalarıyla, belde sınırlarının başladığı noktadan Babil sitesine kadar uzanan kumsal dökülen kayalarla katledilip, tahkim yapıldı.

Uzaktan yakından ilgisi olmadığı halde, Öksüz’ ün başında olduğu Ulaştırma Bakanlığınca dolgu alanı yat limanı uzantısı gibi gösterilerek –belki de yat limanı bütçesinin kırpılmasıyla- yapılmaya çalışıldı.

Tahkim sona ererken, Öksüz’ün 2001 Ağustosunda bakanlıktan ayrılmasıyla, Hocaoğlu’ nun projesi yarım, kendisi de yetim kalıyordu…

Denizle kara arasında oluşan bataklığın doyması için binlerce kamyonluk dolgu malzemesi gerekiyordu ve Mezitli Belediyesinin kıt kaynaklarıyla bunun yapılması olanaksızdı.

Kim ne derse desin, Hocaoğlu dolgu işini başkanlığı kaybettiği 28 Mart 2004 tarihine kadar sürdürdü.

Bunun ardından başkan olan Hakan Demirsoy, bir yandan kucağında bulduğu borçlarla boğuşacak, öte yandan sahil dolgusuyla ilgili hayal projelerini dinlemeye takılan telefonlarda birileriyle paylaşacaktı.

Bu arada bizler de köşe yazılarımızla Mezitli’ nin kendi kaynaklarıyla hiçbir zaman altından kalkamayacağı yol ve sahil düzenlemesi işinin bir protokolle Büyükşehir Belediyesine devredilmesinin uygun olacağını, eninde sonunda çıkacak yasayla, nasıl olsa alanın Büyükşehir yetki alanına gireceğini anlatmaya, kent trafiğinin rahatlaması umuduyla seçilmiş kent yöneticilerini aydınlatmaya çalışıyorduk…

Süreç tahmin ettiğimiz gibi gelişti.

10 Temmuz 2004 günü TBMM tarafından kabul edilen Büyükşehir Belediyesi Kanunu 23 Temmuz da Resmi gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.

Yasayla Büyükşehir’e bağlanan 19 belediye içinde, Mezitli’ nin kendine özgü, önemli yeri vardı…

Diğer belediyelerle mukayese edilmeyecek kadar büyük, hızlı biçimde gelişen, rant değeri yüksek yüzlerce sitenin oluşturduğu denizle kucaklaşmış bir belde…

Başkan Demirsoy bir süre belediyeye ait kamyonlarla Hocaoğlu’ nun kaldığı yerden dolgu alanına toprak ve moloz dökmeye devam ediyordu ki, ortalık bir sabah aniden hareketlendi.

Mezitli sahil yolunu dolduran pek çok ticari plakalı kamyon dolgu malzemesi getirip dökmeye, dozerler, iş makinaları hızla işe koyulmaya başladılar…

Uçan kuşa borçlu Mezitli Belediyesinden pek te beklemediğimiz performansın kaynağını  merak ediyorduk ki, kafamıza takılan soruların yanıtı gecikmedi…

2004 Eylülüne merhaba dediğimiz günlerde alanın girişine dikilen büyükçe bir tabelada “Mezitli Sahil Yolu Dolgu ve Peyzaj Çalışmasının”  Mersin Büyükşehir Belediyesince yaptırılmakta olduğu Macit Özcan imzasıyla müjdeleniyordu.

Her zaman olduğu gibi işin kim tarafından, hangi tahmini bedelle ne kadar sürede yapılacağı gibi tabelada asıl yer alması ve vatandaşın öğrenme hakkı olan bilgiler yoktu…

Projenin mali portresi bir yana, Özcan Büyükşehir yasasınca kendisine bağlanan tüm belediyelerin su, yol, ulaşım ve benzer hizmetlerini 1 ocak 2005 tarihinde devralacağını her fırsatta dile getirdiğine göre, Mezitli sahil yolu yapımını ne zaman üstlenmişti?.

Üstlenme bir yana, dünya para tutacak bir yatırım ne zaman, hangi koşullarda ve kime verilmişti?.

Yeni ihale yasasına göre kaynağı bütçede yer almayan, ödeneği bulunmayan hiç bir yatırım için ihale düzenlenmeyeceğine göre Mezitli Sahil Yolu yapımı nasıl olmuştu da Büyükşehir’ce başlatılmıştı?…

Yeni İhale Yasasının koşulları, zorlukları, aşılması gereken pek çok prosedürü ortadayken, Mezitli’ deki yol yapımıyla ilgili yasal ihale prosedürünün bu kadar çabuk tamamlanması nasıl mümkün olmuştu?.

Sorular bizi uyutmaz hale gelince, 21.09.2004 tarihinde oturduk, Büyükşehir Belediye Başkanlığına bir yazıyla başvurup, konu hakkında karınca kararınca bilgiler istedik.

6.10.2004 günü yasal süre dolarken, sabırsızlıkla beklediğimiz yanıt geldi.

Gelen yanıtla öykü gittikçe karmaşık, karmaşık olduğu kadar da ilginç ve renkli bir hal alıyordu…

 

 

İHALE YASASININ DELİNMESİ ÜZERİNE DERSLER…

MEZİTLİ SAHİL YOLU YAPIM ÖYKÜSÜ…(2)

21.09.2004 günü, Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığına verdiğimiz dilekçeyle;

“Adnan Menderes Bulvarının, PTT Tesisleri ile Mezitli Belediyesi sınırları içindeki Babil Sitesi önüne kadar devam eden dolgu alanında, yapımına başlanan yol ve asfalt işinin hangi firmaya, ne kadar bedelle verildiğini,

-İş ihale ile verildiyse, ilanın hangi gazetelerde ne zaman yayınlandığı, yapılış tarihi”

gibi hususların yanıtlanmasını istedik…

 

06.10.2004 tarihinde beklediğimiz yanıt geldi.

Başkanı adına, Vekil Kemal Sığırcıkoğlu’nun   imzaladığı yazıda şöyle deniyordu:

 

“İlgi yazı ile istemiş olduğunuz Adnan Menderes Bulvarının PTT Tesisleri ile Mezitli Belediye sınırları içerisinde bulunan Babil Sitesi önüne kadar devam eden dolgu, yol işinin kime hangi ihale ile hangi şartlarda yaptırıldığını istemektesiniz.

Anılan çalışma için, yeni ve ayrı bir ihale yapılmamış olup ENS İnş. Turz. San. Ve Tic. Ltd. Şti. taahhüdünde bulunan 4.500.000.000.000 (4,5 trilyon) TL keşif bedelli Mersin Büyükşehir Yenişehir Beldesi sınırları içerisinde muhtelif yerlerde yağmur suyu hattı yapımı ve ıslahı  işi bünyesinde yapılması hususunda, Mersin Büyükşehir Belediyesi Encümeninin 08.09.2004 tarih ve 263 sayılı kararı ile çalışılmaktadır.”

 

Cevabı ilk okuduğumda, şaşkınlığın yarattığı bir boşluğa düştüğümü itiraf etmeliyim.

Çok basit ve yalın biçimde, birey olarak en doğal hakkımı kullanıp, yaşadığım kentteki bir yatırım hakkında merak ettiğim soruları yöneltmiş ve Belediye Başkanı imzalı bir tabelada duyurusu yapılan “Sahil Yolu Dolgu ve Peyzaj Çalışması Yaptırılması” hakkında bilgi istemiştim.

Oysa verilen yanıtta söz konusu alanla ilgisi olmayan “Yenişehir Yağmursuyu hattı” yapımına atıfta bulunuluyordu…

Yazı ekinde gönderilen 8.9.2004 tarih 263 sayılı Encümen Kararıyla birbirimize karşılıklı göz kırpsak ta, Mezitli Yol yapımıyla cevapta tanımlanan işin bağlantısını kurmaya çalışıyordum.

Beynimin; kavrama, algılama, özümseme gibi gurur duyduğum işlevleri adeta durmuştu…

 

Ortada herkes gibi benim de merak ettiğim basit bir soru ve buna yanıt olması gereken bir Encümen kararı bulunsa da, gelen yanıtla ortaya çıkan durum sandığımdan çok daha karmaşıktı.

Ben Mersin Büyükşehir Belediyesine bağlanması daha birkaç gün önce gerçekleşmiş olan bir Belediyenin sınırları içinde yer alan ve trilyonlarca tutması kaçınılmaz bir işin nasıl olup ta, zaman olarak imkansız yasal prosedörlerinin tamamlanıp ihale edildiğini, daha da önemlisi kimlere verildiğini merak edip sormuştum.

Oysa gelen yanıttan anlıyordum ki ihaleyle yapılması gereken bir iş yıllar önce çok daha farklı bir beldede yapılan çok daha farklı bir ihaleye yamanmıştı…

Anlamakta zorlandığınızı biliyorum. Ben de zorlandım..

O nedenle konuyu açarak anlatmaya çalışayım:

31.08.2004 tarihinde Başkanlığın verdiği “olur” un encümen tarafından onaylanmasıyla yıllar öncesinin her şeyiyle farklı bir ihalesi, “Mezitli Sahil Yolu Yapım İşi” ne dönüştürülerek 2004 yılı Eylülünde başlatılmıştı.

Kamu İhale Kurumunun 2004 yılına ait tüm Elektronik bültenini baştan sona taradığımızda, Listede böyle bir imalat ya da hizmet alımının izi yoktu…

Açıkçası,  yepyeni ve farklı mahiyetteki  iş  eski bir ihaleye monte edilmişti.

Bunları anlamak bir yana, ortada izahı çok zor başka konularda vardı:

-Encümen kararında adı geçen iş “Yenişehir Yağmursuyu Hattı yapımı ve ıslahı”  olmasına rağmen, Mezitli girişine dikilen ve spotlarla ışıklandırılan tabelalarda  Macit Özcan’ın imzasıyla Mersin’e duyurulan “Mezitli Sahil Yolu Dolgu Ve Peyzaj Çalışması Yaptırılması” idi.

Ve bal gibi Yenişehir Yağmursuyu hattı ihalesi çerçevesinde Mezitlide yol, kaldırım yapılıyordu…

Oysa,

4,5 Trilyonluk ihale münhasıran Yenişehir Beldesi Sınırları tanımlanarak yapılmıştı.

-2002 de ihaleye giren tüm firmalar hesaplarını “Yenişehir Beldesinde yapılacak Yağmur Suyu işi” şartnamesine göre tasarlayıp, tekliflerini buna göre hazırlamışlardı.

2002 koşullarında Eski İhale Yasasına göre hazırlanan bir şartnameye göre yapılan ihalenin 2004 yılında Yeni İhale Yasası yürürlükteyken, başka bir beldedeki çok farklı yeterlilik ve özellik taşıyan bir işe dönüştürülmesi mümkün müydü?…

Ve Büyükşehir Belediyesinin 2004 bütçesi hazırlanırken, sınırları içinde yer almayan, bu nedenle de ödeneği olmayan bir yatırımı ihalesiz biçimde başlatması hangi akla sığacaktı?.

Yeri, tarifi, sınırları, en önemlisi  ana hedefi baştan aşağı değiştirilmiş ve eski ihaleyle uzaktan yakından ilgisi kalmamış bambaşka bir iş gerçekten ilginç bir yöntemle ve ihalesiz verildiğine göre şimdi başka soruların yanıtlarını aramak gerekiyordu.

-Geçmişte yapıldığı söylenen 4.5 trilyonluk ihale hangi tarihte yapılmış, kimler iştirak etmişti?

-Yenişehir beldesinin yağmursuyu ihalesini almasına rağmen, bahtına, Mezitli Beldesinin peyzaj, dolgu, yol yapımı işi çıkan ENS şirketi kimlere aitti?.

Müteahhit, aldığı ihaleyle uzaktan yakından ilgisi olmayan böylesine ilginç ve farklı bir işe neden razı olmuştu?

Araştırdıkça ilginç bulgulara ulaştığımız öykü devam edecek…

 

İHALE YASASININ DELİNMESİ ÜZERİNE DERSLER…

MEZİTLİ SAHİL YOLU YAPIM ÖYKÜSÜ…(3)

 

6.10.2004  tarihinde Büyükşehir Belediyesinin Mezitli Sahil Yolu İhalesi ile ilgili verdiği yanıt, merak ettiğimiz bazı sorulara derman olsa da, fotoğrafın tümünü aydınlatmaktan uzaktı.

Gölgede kalan hususları öğrenmek amacıyla 12.10.2004 günü Büyükşehir Belediye Başkanlığına yeniden başvurduk.

 

Bu kez ENS Ltd. Şirketine verilen 4.5 trilyonluk ihaleyle ilgili olarak,

-İhalenin ilan edilme ve yapılma tarihleri,

-İhaleye katılan tüm firmaların isimleri ile verdikleri tekliflerin birer sureti,

-İhaleyi kazanan ENS şirketinin Belediyeye tevsik ettiği Oda Sicil kayıt Sureti,

-Büyükşehir Belediyesi ile ENS Ltd. Şti arasında akdedilen sözleşmenin bir suretinin Bilgi Edinme Yasası gereğince gönderilmesini”   istedik…

 

Belediye Başkanlığı Genel Sekreter imzalı 26.10.2004 tarihli cevabi yazıda

“Mezitli Sınırları içindeki sahil dolgu alanında yapılmakta olan işin ihalesinin 14.02.2002 tarihinde Encümen toplantı Salonunda yapıldığı, istenen diğer belgelerin ise Fen İşleri Daire Başkanlığında incelenebileceği”

söyleniyordu.

 

Talep ettiğimiz belgelerin verilemeyeceğine, istenirse yerinde inceleneceğine gerekçe gösterilen Bilgi Edinme Yasası 10. maddesiyle, erişmek istediğimiz belgelerin uzaktan yakından ilgisi yoktu…

Bu nedenle de, hakkımızın önlenmesine yönelik uygulama nedeniyle, Bilgi Edindirme Kurulu ve İçişleri Bakanlığı nezdinde gerekli girişimlerde bulunacağımız doğal…

Ancak cimri tutumla verilen bilgi kırıntıları bile Macit Özcan’ lı Belediyede işlerin nasıl yürüdüğünü aydınlatmaya yetiyor.

14 Şubat 2002 tarihinde yapılan “Yenişehir Beldesi Yağmursuyu Hattı Yapım ve Islahı” ihalesine dayanarak, Eylül 2004 tarihinde “Mezitli Sahil yolu Dolgu ve Peyzaj Çalışması” işinin bir firmaya verilmesi…

Başka deyimle eski yasaya göre yapılan yeri, niteliği, tanımı farklı bir ihale 30 ay sonra bambaşka bir yer ve farklı bir iş için devam ettiriliyor…

 

İnsanın inanası gelmiyor, ama gerçek bu…

 

Yeni İhale yasasının düzenleyici Kamu kurumlarınca şikayet edilen meşakkatli prosedürleri böylece aşılmıştı.

Ve yeni yasanın, yapılacak işin bütçede yer alması, ödeneğinin ayrılması, somut projesi, azami rekabet koşullarında en fazla katılımın sağlanarak, en iyinin en ucuza satın alınması gibi olmazsa olmazları da, tasarlanan işin yapılmasını engellemeyecekti.

 

Gelelim 2002 de yağmursuyu hattı yapım ve ıslahı diye yola çıkıp, 2004 te Özcan imzalı tabeladan öğrendiğimiz kadarıyla yol, dolgu, peyzaj  işin yaptırılacağı “ENS İnş. Turz. San. Ve Tic. Ltd. Şti  ine…

Kuruluş sözleşmesi 9 Haziran 1997 tarihli Ticaret Sicil gazetesinde yer alan 10 milyar sermayeli şirketin ortakları Elif, Serap, Burhan Kurt ve Nihal Çiçekli…

Bir süre sonra sermayesini 50 milyara çıkaran Şirketin zaten adı da, Elif, Nihal, Serap Kurt’un baş harflerinden oluşuyor.

ENS Ltd Şirketinin en büyük hissedarı Elif Kurt, 21,5 milyar tutarındaki ortaklık payını 16 eylül 2004 tarihinde Gülay Bakır’a devrederek şirketten ayrılıyor.

Büyükşehir Belediye Encümeninin Mezitli yol ve dolgu işinin şirket tarafından eski ihale çerçevesinde yapılması kararından tam bir hafta sonra…

ENS Ltd. Şti’ ile MARTAŞ Uluslararası Taşımacılık İnş. Tic. Ltd. Şti’nin adresleri aynı…

Aslında MARTAŞ’ ta Mersin Büyükşehir Belediye ihalelerine yabancı değil.

Şirket 2001 yılında Spor Kompleksinin 2 trilyonu aşan önemli bir kısmını üstlenmişti.

Patronu Abdi Kurt ise iktidardaki AK Parti’nin Mersin’deki önemli isimlerinden biri.

2004 mart ayında yapılan Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde AK Partiden aday adayı olmuş, yoğun çabalara rağmen, İl Milletvekillerinin karşı çıkması nedeniyle aday olamamıştı.

Boş bulunan İl Başkanlığı koltuğuna da, aynı nedenle oturamadığı biliniyor.

Medya ve kamuoyu Kurt’u düzenlediği bilgisayar ödüllü “Hayalimdeki Mersin” kompozisyon yarışmasıyla da anımsayacaktır.

Yazı dizisiyle, ihale yasasını yeniden ele alacak olanlara, uygulamadaki boşlukları görmeleri bakımından bir pencere açtığımızı düşünüyoruz.

Bugün Mersinde tanık olduğumuz Belediyecilik anlayışı Türkiye’ye hakim olsa, kimselerin yeni yasaya göre ihale düzenlemelerine gerek bile kalmazdı.

2002 yılında bir kentin ileride ihtiyaç duyulacak her türlü yapım, bakım, yol, yağmursuyu işini bir kalemde toptan birine ihale eder, üç beş sene sonra ihtiyaç duyulduğunda, çok farklı bir alandaki, bir başka işi bu ihaleye dayanarak yaparsınız, olur biter…

O zaman kılı kırk yaran Kamu İhale Kurumuna, herkesin katılacağı rekabet ortamına ne gerek var ki?…

Şubat 2002 deki şartnamesi “yağmursuyu hattı yapım ve ıslahı” olarak tanımlanmış, insanların bu şartnameye göre teklif verdikleri bir ihaleyi, 30 ay sonra  2004 Eylülünde başka bir yerdeki  yol işine entegre eden bir belediyecilik…

Bu yazı dizisiyle, somut belgelere dayanarak, görünenin ötesine geçmek, bilinmeyenlere ışık tutmak istedik…

Gerisi, Kamu İhale Kurumundan Sayıştay’a, İç İşleri Bakanlığından İller Bankasına, afet fonunun kullanımını denetleyeceklerden Adli makamlara kadar pek çok kurumun yetki ve sorumluluğunda…

Bugün dünya başta parlamento, siyasal partiler, hükümet, kamu kurumları olmak üzere, üniversiteler, holdingler, medya kuruluşları, mesleki ve sivil toplum örgütlerinden, hoşgörü ve diyalog ortamında, demokrasiyi geliştirerek, temiz toplum fikrini yaşatıp, katılımcı saydam mekanizmaları oluşturmanın derdinde…

Birbirine ve topluma hesap vermeyi esas alan bir anlayış bu…

Yeni çağın katılımcı demokrasisi sorumluluk sahibi yurttaşların ve sivil toplum örgütlerinin hesap sormasını kendilerine görev olarak yüklerken, tüm belge ve bilgilerin bırakın isteyene verilmesini, internette sunulmasını şart koşuyor…

Önümüzde duran saydamlık kapısının eşiğinden girmemiz için, herkes üstüne düşeni yapmak zorunda.

Çağdaş ülkelere erişmenin yolu, hamasi nutuklardan değil, saydamlıktan geçiyor.

Ve bu yolda bilinçli birey yanında, denetlemeden yargıya kadar büyük görevler düşüyor…

 

2004

 

AK Parti ile buraya kadar mı?

AK Parti ile buraya kadar mı?

Kendileri değişmeyen, değişmek bir yana tartışamayan çoğu eski yol arkadaşımız, pek çok insanla ayrıldı yollarımız son yıllarda.

AB sürecine verdikleri katkı bir yana, değişimden yana oluşlarıyla bile destekleme ihtiyacı gördüğümüz AK Partinin kimi politikalarını desteklememiz nedeniyle acımasız eleştirilere de muhatap olduk.

Oysa, pozisyonumuzu çok yalın örneklerle anlatmaya çalışıyorduk, meraklı dostlara…

“Bir düşünün” diyorduk..

Hedefimiz belli:

İnsanı ön plana çıkaran, katılımcı, alabildiğine özgürlükçü, insan haklarına saygılı, evrensel hukuku esas alan bir demokrasi…

Bunu sağlayacak kriterlere en uygun model hangisi?

AB…

O halde bizi AB kalitesinde bir yaşam tarzına taşıyacak, hedefe bir an önce varmak için artık sıkıldığımız söylemlerden öte eylemleriyle ve kararlılıkla sonuca götürecek bir siyasi harekete ihtiyacımız vardı.

Durakta bekliyorduk.

Ve geçen tek otobüs AK Partiye aitti. –CHP ve MHP’ nin AB sürecine yaklaşımlarını tekrarlamaya gerek bile yok-

Ara sıra yalpalasa da, otobüsün içi arzuladığımız kalitede olmasa da, en azından ayağımızı yerden kesmişti bir süreliğine…

Allah var, tam üyeliğe giden yolda çok ciddi adımlar da atıldı..

Statükonun tüm sabotajlarına, engellemelerine rağmen 2004 sonuna kadar her şey beklediğimizden çok daha iyiydi.

Ama ne olduysa oldu…

Müzakere tarihi aldıktan sonra AK Parti’ nin içinde özellikle Başbakanın konuşmalarında öne çıkan milliyetçi söylemler yükselmeye başladı.

2005, hatta 2006, AB’ den alınan müzakere tarihinin estirdiği olumlu rüzgarların mirasını yemekle geçti.

Küresel anlamda tüm dünyada yaşanan olumlu hava, AB rüzgarıyla birleşince ülke, cumhuriyet tarihi boyunca yaşanmamış bir büyüme sürecine girdi.

Tüm provokasyonlara inat Güneydoğu bile bahar havasından nasibini aldı.

Derken statükonun yükselen şanlı direnişi…

Cumhurbaşkanı seçimi tartışmalarıyla başlayan, e-muhtıra ile büyüyen o sancılı günler.

Cahil sanılan o sağduyulu halk 22 Temmuzda herkese gereken dersi verdi.

Statükoculara da, değişimden yana olanlara da…

AB’ den yana olanlara da, karşı çıkanlara da…

En önemli yanıt ise Kürtlerden geldi.

Yıllardır etnik kimliği öne çıkaran tercihlerden sıyrılıp bir Türkiye partisine oy verdiler.

Gelin görün ki, anlayana ibretlik mesajlarla dolu 22 Temmuz sonuçları bile ne AK Partiye ne de ülkeyi eski alışkanlıklarla yönetmeyi sürdüreceğini sanan elit kesime yeterince ders olmadı.

Ülkeyi boğan 12 Eylül darbesinin eseri anayasa bile değiştirilemedi.

AB standartlarına uygun bir anayasa gündeme oturacağına, insan haklarını türban sorunundan ibaret gören küçük değişiklikler denendi.

Onlar da anayasa mahkemesinden döndü.

Sonrasını anlatmaya gerek bile yok.

Yaklaşan yerel seçimleri Diyarbakır’ ın kazanılmasına endeksleyen şahin söylemler, gerginlikler, pek çok ildeki atamalarda bile sıkça tanık olmaya başladığımız cemaatçi anlayış..

Gittikçe hızlanan biçimde bir yol ayrımına yaklaşıyoruz.

Aslında bizim AB niyetine bindiğimiz otobüs bugün yalpalamadı.

Ayrılığın ilk çanları Şemdinli ile başladı..

Dolmabahçe mutabakatı ile yükseldi.

Yeni Genelkurmay Başkanının belirlenmesi sürecinde Erdoğan-Başbuğ görüşmesi ile perçinleşti.

Değişimden yana olan bir hareket, sonunda statükonun fasit dairesinin içine hapsoldu.

Rahmetli Özal’ın başlattığı değişimin bayrağını bir süre daha yüksek tepelere çıkaran o anlayışın nefesi bitti, soluğu kesildi…

İktidar olmakla muktedir olmanın arasındaki o derin uçurum bir kez daha ortaya çıktı.

“İlk 100 günde Ankara’ yı dize getirmezsem Ankara bizi teslim alır” diyen Özal’ ın acı sonuna doğru yaklaşıyor Erdoğan ‘ın başında olduğu AK Parti…

Muktedir olamayanların zaman doldurmaktan başka işe yaramayan iktidarları…

Oysa Cumhuriyet tarihi boyunca dış konjoktör hiçbir zaman bu kadar değişimden yana olmamıştı.

Bu ülkede ABD’ nin desteklemediği hiçbir darbe yapılamaz, temel gerçeği ortada…

O ABD ki, değişim diyen OBAMA Başkanlık koltuğuna oturmuşken, hangi güç 21. yüzyılın en büyük 17. ekonomisine sahip ülkesinde darbe çılgınlığına girişir?

Peki bu temel gerçek ortadayken demokrasi yolculuğunu bırakıp, statükoya teslim olmak ta neyin nesi?

Dost acı söyler diye başlasa da, yakıcılığı nedeniyle çoğu zaman dostların dost olduğunun bile unutulduğu bir ülkede yaşıyoruz.

Uğrayacağımız –yer yer saldırıya varan- eleştirilere aldırmadan ve acı söylemenin sonunda dostlukların ne hale geldiğini unutmadan noktalayalım.

Aslında Erdoğan Güneydoğu konusunda bugün değil, 22 Temmuzdan beri yalpalıyor.

Ankara’ ya davet ettiği Diyarbakır’ ın âkil insanlarını dinlerken, Sezgin Tanrıkulu’ na gösterdiği tepkiyle çuvallamıştı zaten.

O Tanrıkulu’ ki, barıştan, kardeşlikten, daha yaşanır bir Diyarbakır’ dan başka şey istemeyen üstelik rahatlıkla AK Parti Belediye Başkan adayı olarak, yaşadığı kente mutluluk getirecek biriydi.

Ardından bir şahin postuna büründü Erdoğan…

Yapılacak yerel seçimlerde Diyarbakır’ ı kazanmayı her şeyin üstünde gören bir anlayış neredeyse seçim kazanmaktan çok, fethetme arayışına döndü.

Sizin fethetme tavrınız birilerini de ister istemez kaleyi düşürmeme tepkisini doğurur…

Güneydoğuda yaşanan gerginliklerin temelinde bu karşılıklı saf tutma gayretleri var..

Oysa Diyarbakır’ da –en azından demokratların, halk üzerinde etkili olacak âkil insanların da görüşlerini alarak- büyük uzlaşmayla bir aday bulunabilir, AK Parti ‘de o ismi desteklerdi.

Büyük çoğunluk için Diyarbakır’ ı hangi partinin kazanacağından çok, nasıl bir yönetim anlayışının hangi projelerle kucaklayacağı sorusunun önemi var…

%65’ i genç işsiz olan bir kenti, ‘dağa insan veren’ durumdan kurtarıp, dağdan gelenlere kucak açacak, demokrasiyle beslenen sosyo-ekonomik gelişmişlik çıtasını yükselten bir yönetim tarzı..

Son aylarda akıl almaz biçimde sürdürülen gerginlik oyunu sonunda geldi ve AK Parti genel merkezini de vurdu.

Sivil anayasanın en cesur savunucusu, statükoya karşı değişimin bayrağını taşıyan M. Dengir Fırat, partide Erdoğan’ın ardından gelen ikinci koltuğu Abdulkadir Aksu’ ya bıraktı.

Kimse bunu basit bir nöbet değişimi olarak anlatmaya kalkmasın.

Hele bazı aklıevvelerin sandığı gibi kimse çıkıp Kemal Kılıcdaroğlu’ nun incir çekirdeğini doldurmaz iddiaları nedeniyle bu operasyonun gerçekleştiğini söylemesin.

Sisteme teslim olma konusunda son durağa yaklaşan AK Parti’ de sembolik anlamda çok önemli bir gelişmedir tanık olduğumuz…

En basit tanımla, değişimi temsil eden simge isim, yerini statükonun temsilcisine bıraktı.

Bu anlayışla AK Parti ne özlediğimiz sivil anayasayı hayata geçirebilir, ne de AB yolculuğunu hızlı biçimde sürdürebilir.

O bindiğimizi söylediğimiz AB otobüs örneğine dönecek olursak:

Sanıyorum ineceğimiz durağa doğru hızla yaklaştığımız günlerdeyiz…     

 

Rosa Parks’ ın rüyası gerçek oldu…

Rosa Parks’ ın rüyası gerçek oldu…

Rosa Parks’ ın öyküsü www.ufukturu.net sitesinde 13.11.2003 tarihinde yayınlandı. Ve bu yazıda anlatılan bir muhteşem mücadele destanı gerçek oldu..

 

1 Aralık 1955 günü, Rosa için sıradan bir gündü. Terzi olarak çalıştığı butikteki işlerini bitirmiş, yorgun evine dönüyordu.

Otobüse ön kapıdan bindi, parasını ödedikten sonra indi, arka kapıdan tekrar bindi.

Rosa deli falan değildi.Zenciydi ve otobüse ön kapıdan binmesi yasaktı.

O yıllarda ABD’de Montgomery genelinde geçerli bir uygulama vardı. Otobüslerin ön sıraları beyazlar için ayrılmıştı. Siyahlar ancak arka kısımda kendilerine ayrılmış olan sıralara oturabilirlerdi. Orta kısımda oturabilmeleri ayakta beyaz yolcu olmadığı sürece mümkündü.

Otobüse binen her siyah yolcu önce ön kapıdan binip parasını öder, sonra inerek eğer şansı varsa arka kapıdan tekrar binerdi. Kimi zaman şoförler, siyah yolcunun arka kapıdan binmesini beklemez, parasını ödese de yolcuyu ortada bırakırdı. Rosa böyle bir olayla 12 yıl önce, 1943 yılında da karşılaşmıştı. O zaman da Rosa’yı otobüse almadan giden şoför, şimdi yine karşısındaydı ve artık adını ezberlemişti James F. Blake’ in…

Rosa’nın deyimiyle, soğuk aralık gününde Blake’in yüzünde hain bir gülümseme vardı. Ama o çaresiz otobüse bindi. Neyse ki, Blake kadının parasını ödedikten sonra arka kapıdan binmesine fırsat verdi. Rosa otobüste orta sıralardan birinde, bir adamın yanına oturdu. Ancak üç durak geçtikten sonra otobüse binen beyaz yolculardan birinin ayakta kaldığı görüldü.

Montgomery kanunlarına göre otobüste orta sıralarda oturan siyah yolcuların kalkıp ayaktaki beyaza yer vermeleri gerekiyordu. Blake de bu kanunlara dayanarak Rosa’nın ve aynı sırada oturan diğer üç siyahın ayağa kalkmasını istedi. Hepsi itiraz etmeden kalkarak yer verdi, ama yorgun ve sinirli Rosa oralı olmadı.Her gün tekrarlanan bu saçma oyundan bıkmıştı.

Blake, Rosa’nın göstermiş olduğu bu "küstah" tavır karşısında sinirlendi, el frenini çekip hızla Rosa’nın yanına gitti. Yerinden kalkmasını, aksi takdirde kendisini tutuklatacağını hatırlatıyordu. Rosa kendisinin bile inanmadığı sükunetle "Nasıl istersen"diye yanıtladı.

Blake, hızla otobüsten indi, az sonra iki polisle beraber döndü. Polisler Rosa’ya neden kalkmadığını sordular. Yanıt verdi:"Ayağa kalkmam gerektiğini sanmıyorum. Neden kalkmamı istiyorsunuz”.

"Bilmiyoruz, Ama kanun kanundur ve siz tutuklusunuz" diye cevap verdiler.

Evet nedenini sorgulamasalar da kanun kanundu. Rosa sessiz boyun eğdi. Polislerden biri çantasını, diğeri alışveriş torbasını aldı. Birlikte devriye aracına bindiler.

Olayı izleyenler, her zaman seyrettikleri bıkkınlık veren görüntülerin ezikliğiyle evlerinin yolunu tuttular.

O gün tahmin edilmeyen şey Montgomery’de hiçbir şeyin bir daha eskisi gibi olmayacağıydı.

Rosa’nın tutuklanma haberi, siyahlar arasında hızla yayıldı. Dostları devreye girip kefaleti ödediler ve kendisi aynı gün serbest bırakıldı. Ardından annesi ve eşiyle yaptığı görüşme, kendisi bir yana, Montgomery’de yaşayan bütün siyahların kaderini belirleyecekti.

Rosa farkına varmadan misyonu yüklenmişti. Montgomery’nin ayrımcı yasalarıyla mücadele edecekti.

Aynı gece Kadınlar Siyasal Konseyi toplandı. Toplantıda siyah çocukların gittiği okullarda dağıtılacak el ilanlarının metni kaleme alındı. İlân metni, kısa ve netti:

"Sizden, bütün siyahlardan, tutuklama ve yargılama olayını protesto etmek  için, Pazartesi günü otobüslere binmemenizi istiyoruz. Bir günlüğüne okula gitmeyebilirsiniz. Eğer çalışıyorsanız işyerinize taksiyle veya yürüyerek gidebilirsiniz. Ama lütfen, çocuklar ve yetişkinler, Pazartesi günü otobüse binmeyin."

Ertesi gün 35 bin ilân basılıp şehre dağıtılırken, otobüslerdeki ayrımcılığa karşı yürütülecek mücadeleyi konuşmak üzere siyah liderler toplantıya çağrıldı. Toplantıda Rosa’nın duruşmasının yapılacağı 5 Aralık günü otobüslere binmeme kararı alındı. Boykotun liderliğini, daha sonra efsaneleşecek bir isim, Martin Luther King üstleniyordu.

5 Aralık 1955 Pazartesi günü geldiğinde King ve diğer liderler gergin bir güne uyandılar. Siyahların boykota katılıp katılmadıkları önemliydi. Duraklarda beklemeye başladıklarında büyük sürprizle karşılaştılar. Yağmurlu havaya rağmen otobüslere tek bir siyah yolcu binmemişti. Siyahlar gidecekleri yerlere yürüyerek, taksi tutarak, bisiklet, hattâ katırlarla gidiyorlardı. Siyahların bir kısmı taksi tutuyor, bazı siyah şoförlerse taksilerini o gün dolmuş gibi işlettiler; her siyahtan otobüs parası kadar ücret alıyor, her durakta yolcu alıyorlardı. Böylece her siyah yolcu okuluna, işine vaktinde yetişti.

Siyahlara karşı duyarlı yargı Rosa’nın davasını jet hızıyla bitirdi. Eyalet yasalarına karşı gelmekten suçlu bulunup 14 Amerikan dolarlık para cezasına mahkûm edilmişti. Şimdi Temyiz süreci işletilecekti.

Aynı gün Montgomery İyileştirme Birliği kuruldu. Başkanlığa Martin Luther King seçildi. Henüz 26 yaşında olan King’in burada yaptığı konuşma bir daha hafızalardan silinmeyecekti. Şunları söylüyordu King:

"An gelir, insanlar  bıkar. Biz de uzun zamandır kötü muamele görmekten, ayrı tutulmaktan, horlanıp aşağılanmaktan usandığımızı, baskının acımasız ayakları altında tekmelenmekten bıktığımızı söylemek için bu akşam toplandık."

King konuşurken, sözleri alkışlarla sürekli kesilen konuşmasında ısrarla şiddete başvurmamalarını söylüyor ve devam ediyordu:.

"Problemimizi şiddete başvurarak çözemeyiz. Şiddete karşı şiddetle cevap vermemeliyiz."

Kilisede yapılan toplantıda bütün zenciler ortak bir karara vardılar: Boykota, haklarını alıncaya kadar devam edeceklerdi. Önceleri bu karar, ırk ayrımcılarını rahatsız etmedi. Çünkü onlar siyahların gitmeleri gereken yerlere, özellikle de işyerlerine geç kalmayı daha fazla göze alamayacaklarını, boykotun birkaç günde çözüleceğini düşünüyorlardı.

Oysa hiçbir şey sandıkları gibi gitmedi. Zenciler örnek bir dayanışma gösterdiler. Otobüslere bineceklerine yine taksi tuttular.Yine yürüyerek ya da bisikletle işlerine gittiler…

Bir süre sonra boykotun ekonomik boyutları büyüdü.

Montgomery’de otobüse binenlerin yüzde 75’i siyahtı ve boykota tüm siyahlar katılıyordu. Bu yüzden otobüsleri işleten firma kısa zamanda zarar etmeye başladı. Günler haftalara, haftalar aylara döndü, boykot kırılmadı. Firma çareyi önce otobüs sayılarını azaltmakta, ardından da 10 cent olan bilet ücretini 15 cent’e çıkarmakta buldu. Binen olmayınca ne değişecekti ki?.

Siyahlar, otobüsleri kullanarak uzak yerlere gitmeyince, alışverişlerini evlerinin çevresindeki dükkânlardan yapmaya başladılar. Bu ise Otobüs şirketinden sonra mağaza sahibi beyazların zarar etmesi demekti. Sinirleri iyice gerilen beyazlar, zencileri tehdit etmeye başladılar. Oysa onlar aldıkları öğüdü akıllarından çıkarmıyor, şiddete karşı şiddetle cevap vermiyorlardı.
Irkçı beyazlar, sinirlendikçe şiddeti arttırıp işi Martin Luther King’in evini bombalamaya vardırdılar. Olay sırasında King’in eşi ve iki aylık çocuğu da bulunmasına rağmen, sıyrıklarla kurtuldular. King, eve koştuğunda intikam isteyen öfkeli zencilerden oluşmuş grupla karşılaştı. Burada da aynı öğüdü tekrarladı ve onları şiddetten uzak tuttu. Öncesine göre farklıydılar: Birbirlerine daha çok kenetlenmiş, destek olmaya başlamışlardı.
Önemli görev yüklenen Montgomery İyileştirme Kurumu da boş durmadı, şehir içi ulaşımı sağlayan otobüs firmasını ayrımcılık yaptığı gerekçesiyle mahkemeye verdiler. Nihayet 2 Haziran 1956’da mahkeme sonuçlandı ve federal mahkeme, otobüslerdeki ırk ayrımcılığını yasadışı buldu. Irkçılar davayı 13 Kasım’da Temyize götürdüler, ama umduklarını bulamadılar ve Yüksek Mahkeme 20 Aralık 1956 da ırk ayrımcılığının yasadışı olduğuna karar vererek insanlık ayıbına son verdi.

Yüksek Mahkemenin verdiği kararın ertesi günü, 21 Aralık’ta Rosa Parks ve Martin Luther King aynı otobüse bindi. Rosa bu sefer önden bindi ve arkalara değil, otobüsün en önündeki sıraya oturdu…

381 gün içinde, tek kişinin bir otobüs koltuğundan kaldırılmasıyla başlayan mücadele on binleri birbirine kenetlemiş, Montgomery’de 17 bin siyahın yaptığı boykotla zafere ulaşmıştı.Yakın arkadaşı ve aynı zamanda sivil hareket liderlerinden biri olan Johnnie Carr eylemi şöyle tanımlıyordu "Rosa oturdu, dünya da onun etrafında döndü."

Rosa, o gün kendisini tutuklatan şoför James F. Blake gibi 42 yaşındaydı.

Blake 28 Mart 2002 de, 89 yaşında kalp krizinden öldü. Rosa  ise 90 yaşına aldırmadan “sivil haklar annesi” olarak geleceğin özgür insanlarını yetiştirmeye devam ediyor…

 

Bu işin içinde bir iş var…

Bu işin içinde bir iş var…

Macit Özcan haberi Kemal Kılıçdaroğlu şerefine verdiği yemekte öğrenmiş..

Kongre Merkezinde Kılıçdaroğlu’ nun o zehir zemberek cümleleri sarf ettiği günün akşamında…

Öğleden sonra yaptığın konuşmanın tüm cümleleri, namus, onur, şeref, dürüstlükle başlayıp bitsin, akşamında da böylesi bir haberle lokmalar boğazına dizilsin.

Herkes bilmesine biliyor da, o akşam başta Macit Özcan ve Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere, CHP’ den bir kesimi şoka sokan haberi yeniden özetlemekte yarar var…

İddiaları ortaya atan, -atmakla da kalmamış Savcılığa suç duyurusunda bulunmuş- Metin Taşdelen adlı kişi…

Ne diyor Taşdelen?

Piyasada tonu 1 milyara alınıp satılan gübreyi bir kısmında kendisinin de yer aldığı birileri Mersin Büyükşehir’e 34 Milyara satmışlar…

Yani normal fiyatın 34 katına varan fahiş biçimde…

Alınan tüm gübre topu topu 5 ton…

Yani normalde bırakın Büyükşehir Başkanını, Belediyenin önemli yetkililerini, Park Bahçeler Müdürünün günlük rutin işleri arasında sayılacak, toplamda 5 milyar tutarındaki bir iş, birilerinin organizasyonu sonucunda 170 milyara çıkıvermiş…

İşin vahameti burada da değil…

Taşdelen’ in verdiği detaylarda…

Piyasadan bir milyara rahatlıkla temini mümkün olan gübrenin tonunun 34 milyara Belediyeye satışında uygulandığını iddia ettiği yöntemler, arada geçen isimler…

Burada, bir zamanlar CHP’ nin hayli ağır toplarından sayılan ve son Kurultayda yıldızı sönen Hatay Milletvekili Fuat Çay adı öne çıkıyor…

Taşdelen’ e göre gübre satışında birlikte oldukları İbrahim Sefer adlı kişi kendisine gelerek;

“Mersin Belediyesi bizden gübre alacak. Fuat Çay, Özcan’ ı aradı. Gittiğimizde talimatı Özcan verecek” diyor.

Ardından Mersin’e geliyorlar.

Görüştükleri Park Bahçeler Müdürü herhangi bir gübre ihtiyacı bulunmadığını söylese de, onlar verilen yanıtla yetinmeyip Büyükşehir’ e yöneliyorlar…

Taş binada asansörle çıkılan Özcan’ ın makam odasını, o odadan geçilen arka odayı detaylı biçimde anlatıyor Metin Taşdelen .

“Gübreye ihtiyacımız yok” diyen Park Bahçeler Müdürüyle Özcan’ ın talimatı doğrultusunda bu odada görüştükleri ve talimatlar doğrultusunda 5 milyarlık gübreyi 170 milyardan Belediyeye sattıkları –aslında başka tabir geliyor dilimin ucuna ya, neyse- aynı kişinin medyaya yansıyan ifadelerinden…

Olayı ilk duyduğum andan itibaren, 9 yıldır Mersin Büyükşehir Belediyesinin tüm akçalı işlerini, karınca kararınca çok yakından izlemiş, herkesin bildiğinden fazla bilgiye ulaşmış biri olarak, ilk tepkim “bu işin içinde bir iş var”  oldu…

İddialar medyada yer alınca feveran edenlerin kolaycılıkla oklarını iktidara ve AK Partiye yakın duran medyaya yöneltmelerine karşın, Mersin’de Büyükşehir’ le ilgili gelişmeleri yakından izleyen biri olarak biliyorum ki, AK Partinin Özcan’ ın başında olduğu Belediye ile ilgili yaklaşımı sanılandan çok daha farklı…

Öyle olmasa yıllardır Mersin’ e gelen yüzlerce Müfettiş, eninde sonunda Özcan’ ı sıkıntıya sokacak binlerce dosya oluşturabilir, soruşturmaların sonunda bir yerlere varırlardı.

Bunlar yapılmadığı gibi AK Partinin 2009 yerel seçimlerinin yaklaştığı bugünlerde bile Mersin’ e ciddi anlamda asıldığı söylenemez..

Bana göre, eğer bu büyük bir stratejinin parçasıysa –ki bütün süreç bunu teyit ediyor- çok ta akıllıca davranıyor.

CHP’ nin başında olduğu sürece 20 yıl da geçse iktidar yüzü görmesi olanaksız Baykal gibi bir Genel Başkan otururken neden huzurunu kaçıracak yeni yüzlerin önünü açsın?

Bu durumda, AK Partiye çok küçük gelecek bu iddiaların sahneye koyulduğu senaryoyu farklı pencereden değerlendirmek gerekiyor…

Anlaşılır bir analiz için CHP’ de son yapılan Kurultayda yaşananları yeniden anımsamakta yarar var…

Genel Sekreter Önder Sav ile Baykal’a yakınlıkları yanında örneğin Kürt sorununa daha ılımlı yaklaşan ekip arasında yaşanan mücadele…

Başını Eşref Erdem’in çektiği, partinin kasası olarak nitelendirilecek kadar güçlü Mahmut Yıldız, Sinan Yerlikaya ve Fuat Çay gibi isimlerden oluşan grup, Önder Sav’ ın hakim olduğu delege yapısı nedeniyle bir gecede tasfiye olup gitti…

Ancak parti içi hesaplaşma sona ermedi…

Yılmaz Ateş, Mehmet Sevigen, Mustafa Özyürek gibi Baykal’ ın yakın çevresi ile Sav ekibi arasında özellikle yerel seçimler yaklaştıkça kızışan bir kavga başladı.

Sav’ a yakın isimlerin el altından yaydıkları “Büyükşehir Adaylarının belirlenmesine Genel Sekreter damgasını vuracak” söylemleri yükseldikçe belden aşağı vuruşların arttığı bir mücadele bu…

Sav’ ın samimi Müslümanları rahatsız eden sözlerini içeren kayıtlardan tutun da, karşı cephenin sahaya sürdüğü Çankaya Belediye Başkanının “yamyam partililer” kasetine varıncaya kadar…

Baykal bile Sav’ ın gücünden rahatsızlık duymuş olmalı ki, Aralık ayında Genel sekreterin yetkilerini tırpanlayan ve güç bölüşümünü Genel Başkan yardımcıları arasında dağıtan yeni bir oyun planı için düğmeye bastı…

Yalnızca Çankaya’ da değil aylardır İzmir’ de çok daha büyük boyutlu bir kavga yaşanıyor.

CHP’ li bir Belediye Başkanı eliyle yönetilen ülkenin en büyük 3. ilinde, CHP il Başkanı ile Büyükşehir Belediye Başkanı arasında öyle şeyler yaşanıyor ki, izleyen herkes renkten renge giriyor…

İşte Mersin’ deki son gelişmeleri, genel merkezdeki bu çatışmanın ışığında okumak gerekiyor.

Aslında dosyalar savaşından ve Savcılık boyutundan çok önce başlamış bir kavga bu…

Faruk Akar’ın İl Başkanlığından alınıp yerine Kenan Yücesoy’ un yakını Yılmaz Şanlı’ nın atanması, yaklaşmakta olan fırtınanın habercisiydi…

Son iddialarda adı geçen Fuat Çay, Macit Özcan’ a en yakın isim…

Üstelik 2004 yerel seçimlerinde de ortaya atılan, ispatlanamamış pek çok iddiada da adı geçen biri…

Belli ki, Çankaya ve İzmir’de yaşananlara benzer bazı gelişmelere tanık olacak Mersin…

Peki gelişmeler Özcan’ ın CHP’ nin adayı olmasını engelleyebilir mi?

Bana göre çok zor…

Baykal kararını çok önceden verdi…

Faruk Akar’ın görevden alınışı, Özcan’ ın gücünü ve yerel seçimlerde kendisi bir yana, ilçe adaylarını bile belirleme iradesini ortaya koyan mesajlarla doluydu…

Özcan’ ı devre dışı bırakma hesabı yapanların çok daha ciddi, kamuoyunu derinden etkileyecek dosyalara ihtiyacı var…

Mersin bu türden gelişmelere sahne olur mu?

Sorunun yanıtı CHP içindeki çekişme ve hesaplardan çok, AK Parti’ ye bağlı…

AK Parti istemediği sürece, Özcan’ ı devre dışı bırakacak senaryoların hedefe ulaşması hayli zor..

Mersin’in kaybedilmesi halinde, Baykal’ ın CHP’ nin başından uzaklaşacağı bir sürece AK Partinin karar vericileri evet der mi?

Özcan bir yana Mersin’in gelecekteki kaderini çizecek Belediye Başkanının kim olacağı sorusunun yanıtı da yukarıdaki sorunun yanıtına bağlı…

Bekleyip göreceğiz…

 

Önemli not: İddiaları ortaya atan Metin Taşdelen, ifadelerinde her ne kadar yaşananlardan duyduğu vicdan azabı nedeniyle Ankara merkezli Eloza Kimya adlı şirketten ayrıldığını söylüyorsa da, Ticaret Sicil Gazetesinde yer alan bilgiler bunu teyit etmiyor…

1 Nisan 2005 tarihinde Ankara’ da kurulan 203014 sicil sayılı Eloza Kimya Ltd. Şti’ nin üç ortağı var.

Ortaklardan biri de Metin Taşdelen ve Taşdelen kayıtlara göre 600 hisseli şirketin 48 hissesine, dolayısıyla şirketin tüm işlemlerinde müteselsil sorumluluğa sahip…

Yorumsuz belirteyim istedim…      

 

Mersin’in kader seçimi (2) MHP…

Mersin’in kader seçimi (2) MHP…

Bir önceki yazıda 22 Temmuz 2007 seçimlerinden yola çıkarak, Mersin’de 12 Milletvekilliğinin dördünü kazanan AK Parti’ ye mal edilen başarının çok farklı nedenlere dayandığını dilimizin döndüğünce ifade etmeye çalışmıştık.

Aslında görmek isteyenlerin karşısındaki tablo çok netti.

AK Parti Güneydoğu ve doğu Anadolu’da, Kürtlerden hangi gerekçelerle oy aldıysa Mersin’in varoşlarında yer alan Kürtlerden de aynı nedenle oy aldı.

Kısaca Türkiye genelinde esen o günlere özgü rüzgardan Mersin’ de etkilendi.

Peki MHP’ ye zaten oy vermesi olanaksız olan, CHP genel merkezinin Baykal öncülüğünde geliştirdiği, kendilerini dışlayan şahin politikalara rağmen, zaman ve zemin çok uygun olmasına rağmen AK Parti Kürtleri kazanmak için ne yaptı?

Rahatlıkla Türkiye’ ye örnek olacak Mersin’ de farklı stratejiler, yeni söylemler, demokratik özlemler geliştirilip, dillendirildi mi?

Bırakın kazanmayı, kimi aklı evvellerce Kürt oyları çantada keklik görme yanlışına düşülmedi mi?

Akıl almaz yanlışlar halen ve ısrarla sürdürülmüyor mu?

Bu soruların elbette yanıtları ve yanıtların değeri var…

Çünkü Mersin’de Kürt oylarını almayan hiç kimse Büyükşehir Başkanlık koltuğuna oturamaz.

Bir başka deyimle ifade edelim.

Kürt oyları 2009 Mersin seçimlerinin en önemli anahtarıdır.

Ve bu özelliğini her geçen gün, daha güçlü biçimde hissettirmektedir, hissettirmeye de devam edecektir.

22 Temmuz seçim sonuçları bu konuda anlayanlara yeterince ince mesajlarla doludur.

Büyükşehir sınırları baz alındığında o seçimlerde CHP’ nin 106, AK Parti’ nin 105 bin oyu vardır.

Nefes nefese sürmesi kaçınılmaz bu yarışta iki partinin ardından gelen MHP’ nin oyu 89, DTP’ nin ise 38 bin oyu vardır.

MHP yerel seçimlere uzun süre kala, stratejisini belirlemiş ve 2009 iddiasını ortaya koyan güçlü bir kampanyayı başlatmıştır.

MHP’ nin bu çıkışı kendisine seçim kazandırmaya yetmeyebilir.

Ama CHP’ yi de, AK Partiyi de derinden etkileyeceği, hadi bir adım ötesini de söyleyelim Büyükşehir Başkanının kim olacağı konusunda en önemli iki faktörden biri olacağı kesindir.

-Önemli diğer faktör Kürtlerin ne yapacağı, oylarını ağırlıklı olarak kime yönlendirecekleri sorusunun yanıtına bağlıdır.-

MHP’ nin mevcut İl Başkanı Mahmut Tat ile başlattığı, özellikle de Macit Özcan’ ı çok sert söylemlerle hedef tahtasına oturtan kampanyaya bakıldığında MHP’ nin 2004 yanlışına düşmeyeceği söylenebilir.

Ancak en disiplinli örgütlenmeye sahip olmasına rağmen MHP’ de perde arkasında çok ciddi tartışmaların ayak sesleri duyulmaktadır.

Henüz su yüzüne çıkmasa da, yıllardır Tarsus Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz’ la kendini gösteren iç dalgalanmanın yakın zamanda hiç beklenmeyen bir fırtınaya dönmesi sürpriz sayılmamalı.

Kendisi kesinlikle düşünmese de, Mersin’ de Büyükşehir’ in ancak Kocamaz’ la kazanılabileceğini, Tat’ ın kendiliğinden ortaya çıkarak, genel merkezi zor durumda bıraktığını iddia eden oranı hayli yüksek bir kesim var MHP’ de…

Nispeten ılımlı ve geniş kitlelere yönelmeyi hedefleyen bu gruba göre Tat’ ın kendi adaylığını çok önceden ortaya atmasının tek nedeni var:

Kocamaz’ ı Mersin adaylığı konusunda ikna etmeye çalışanların kozunu ellerinden almak.

İşin ilginci Kocamaz’ da kendi üzerinden sürdürülen oyunun farkında ama taraf olmak istemiyor.

Mersin Büyükşehir Belediye başkanlığı konusunda kendisini ikna etmeye çalışanların ise öne sürdükleri argümanlar hayli güçlü.

Kamuoyunun büyük kesiminin paylaştığı kanaate göre Kocamaz’ ın Tarsus’ ta yapacağı fazla şey yok.

Gerçekten de 10 yıldır başarıyla yönettiği kenti çağdaş hale getirme konusunda pek çok projeyi hayata geçirdi.

Tarsus’ un alt yapı sorunu tümüyle çözüldü.

Daha büyük hayalleri gerçekleştirmenin, evrensel projelerin hayata geçirmenin yolu Tarsus bayrağını devrederek daha yüksek hedeflere yönelmek..

O hedefin de adı Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığı…

Geçtiğimiz günlerde sohbet ettiğim MHP’ nin Mersin’de değişim isteyen yüzlerinden önemli bir isim, beş yıl içinde 25 km lik sınır nedeniyle Mersin’in Büyükşehir’e bağlı ilçesi olması kaçınılmaz Tarsus’ un Kocamaz’ ı kesmeyeceğini, büyük hedefi olan siyasetçilerin yeri geldiğinde risk almalarının kaçınılmaz olduğunu söylüyordu.

Bu durumda Kocamaz, bugüne kadar hep ertelediği, bir türlü yüzleşmek istemediği o yol ayrımında bulabilir kendisini…

Ya Tarsus’ la bir dönem daha avunmak, ya da Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığına soyunmak…

Peki Kocamaz Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanabilir mi?

MHP’ nin mevcut oy potansiyeli ve bugünkü tavrı, söylemi, çizgisiyle hayır…

Ama Tarsus’ ta yaptıkları teminatı sayılacağı için, Mersin’le ilgili geliştireceği projeler, daha da önemlisi 4 İlçe Belediye Başkanlıklarına gösterilecek doğru adaylarla Kocamaz’ ın lokomotifliğinde MHP hem CHP’ den hem de AK Parti’ den sanılandan da fazla oy koparabilir.

Yorgun Özcan’ dan bıkmış ve yeterince hizmet alamamış pek çok kesim yanında, beklentileri karşılanmamış mutsuz CHP’ li sayısı küçümsenmeyecek oranda…

Hiç te azımsanmayacak bu oylar mevcut haliyle zaten Mersin’ de havlu atmak için elinden geleni yapan AK Parti’ nin klasik bir adayına değil, Kocamaz’ a gidebilir.

Unutmayalım ki, 2004 seçimlerinde ters gibi görünse de, benzer durum yaşanmış, Mersin’in MHP ağırlıklı sağ oyları “Kürtler geliyor” korkusuyla, Özcan’ a yönelmişti.

2004 sonuçları analizleri, doğru biçimde okunduğunda bu gerçek rahatlıkla görülür zaten.

Aynı zarfın içinde yer alan alt birim belediye başkanlıklarıyla büyük şehir başkanlığı oyları arasında Özcan lehine 9 bin farklık üstünlük vardı.

Ve bu oyların tamamına yakını nasıl olduysa, ne hikmetse, MHP’ den Özcan’ a kaymış –veya kaydırılmış- tı…

2009 ‘da sağ seçmen, hazır çoğu korkusundan da sıyrıldığına göre, hayal kırıklığı yaşadığı Özcan’ ın yerine yeni ve farklı bir isim etrafında toplanabilir.

Önemli olan bu farklı ismin kimliği ve vizyonuyla, seçmeni ikna ederek ipi göğüslemesi ve Mersin’i 21. yüzyılın çağdaş kentler kategorisine taşımasıdır.

Kocamaz bu tanıma uygun birkaç isimden biridir.

Asıl önemlisi bu kenti samimi olarak kazanmak istiyorsa MHP’ nin, alternatif yaratma şansı öyle sanıldığı kadar da fazla değildir…

 

Mersin’in kader seçimi ((1)

Mersin’in kader seçimi ((1)

Yeni seçimlere hazırlandığımız bugünlerde, gelecekle ilgili tahminleri belirleyecek önemli faktörlerden biri de 2004 sonuçları…

Bu nedenle 2004 yerel seçimlerini doğru dürüst okuyamadan, hele o sonuçları 2007 Temmuzunda tanık olduğumuz son genel seçim sonuçlarıyla harmanlamadan 2009 yerel seçimlerine yönelik tahminlerde bulunmak çok zor…

Örneğin 2002 genel seçimlerinde %34 oy alan AK Parti, 2004 yerel seçimlerinde oylarını %41’ e çıkarırken, benzer performansı Mersin’ de de ortaya koydu.

İl genel meclisi oylarını baz aldığımızda 2002’ de Mersin’de alınan %18 lik oranın 2004’te  %28’ e yükselmesi bunun en önemli göstergesi..

Tablo olumlu olmasına olumluydu ama işin perde arkasında çok daha farklı bir görüntü vardı..

Göreceli olarak yüksek gibi görünen oy oranları bir yana bırakılıp, yereli asıl ilgilendiren Belediye başkanlıklarının dağılımına göz atıldığında tek kelimeyle bir yıkım söz konusuydu..

Örneğin Büyükşehir oy dağılımına bakıldığında; CHP’ li Macit Özcan 79 bin (%34), SHP adına seçimlere katılan Fikri Sağlar –ki aldığı oyların tamamı bugünkü adıyla DTP’ ye aitti-52 bin (%22,5), AK Parti adayı Mahmut Arslan 46 bin (%20) ve MHP’li Behiç Çelik 43 bin (%19) oy almıştı…

Bir başka deyimle, AK Parti ve MHP açısından il genel meclisinde kendini gösteren nispi artış, her nedense Büyükşehir sınırlarına yansımamıştı.

AK Parti 2004 yerel seçimlerinde Mersin genelinde MHP’ nin ardından 2.sıraya otururken sadece Mersin Büyükşehir ve alt birim belediyelerde değil, tüm ilçelerde tek kelime ile hüsrana uğramıştı.

Mersin Büyükşehir ile birlikte Akdeniz, Yenişehir, Mezitli CHP’ li, Toroslar’ a ait Belediye Başkanlıkları MHP’ lilere gitmişti.

Tarsus ve Silifke gibi büyük ilçeler yanında Gülnar, Bozyazı MHP’ ye, Anamur, Aydıncık CHP’ lilere düşerken, AK Partinin kazandığı tek ilçe (Çamlıyayla gibi 1100 oyla seçim kazanılan ilçeyi saymazsak) Erdemli’ idi.

Erdemli’ de bile Belediye MHP’ nin elinden 170 oy farkla mahkemede kazanılmıştı.

Peki 2009 yerel seçimleri yaklaşırken 2004 sonuçlarını bu yönüyle ele almanın bir yararı var mı?

2004 gibi hayli gerilerde kalan sonuçlar 2009 perspektiflerini etkiler mi?

İki sorunun da aynı noktada kesişen tek ortak yanıtı var:

“Evet…”

Çünkü elimizde henüz üzerinden çok zaman geçmemiş olan 2007 genel seçim sonuçları var..

Ve bu sonuçlar doğru bir analizle ve derinlemesine incelendiğinde Mersin’in Türkiye’ den çok farklı, çok daha özel bir durumu olduğu ortaya çıkacaktır.

Yapılacak yerel seçimlere hayli ışık tutacağı kaçınılmaz olan 2007 sonuçlarına bakıldığında –eğer önümüzdeki günlerde tüm dengeleri baştan aşağı değiştirecek mucizevi bazı gelişmeler yaşanmazsa- MHP’ nin; Tarsus yanında Silifke, Anamur, Gülnar, Bozyazı, aydıncık, Çamlıyayla Belediye Başkanlıklarını açık ara kazanması kesin…

Örneğin Silifke’ de MHP 2007 seçimlerinde AK Parti ve CHP’ nin neredeyse toplamı kadar oy almış. (MHP’ nin 27 bin oyuna karşı, CHP’ nin 15, AK Partinin 12 bin oyu var)

AK Partinin 2004 yerel seçimlerini kazandığı iki ilçeden biri olan Çamlıyayla’ da durum iktidar açısından daha da vahim. (2007 sonuçlarına göz atıldığında AK Partinin 1326 oyuna karşı, MHP 3032 oy alarak, en yakın rakibine kapanması hayli zor bir fark atmış görünüyor)

Tablo bundan da ibaret değil…

Ali Er’in 20 yıldır yıkılmaz kale olarak övündüğü, AK Partinin Mersin genelinde önde olduğu tek ilçe Erdemli’ de bile, eski çamların bardak olduğu ve MHP’ nin her an arayı kapatarak başkanlığı elde etmesi hiç te zor değil..

Bu iddia varsayımlara dayanmıyor.

Aksine bilimsel verilerin ışığında ortaya çıkan bir gerçek…

(2002 genel seçimlerinde Erdemli’ de 9 bin oy alan MHP oylarını 2007 de 23 bine çıkarırken AK Parti aynı dönemde oylarını 23 binden 26 bine arttırabilmiştir)

2004’ te yaşanan hüsranın temelinde dış faktörlerden çok, o günlerde yerel teşkilata hakim olan anlayışın, doğulu diye karalayıp belden aşağı vurdukları kendi adaylarını bir yana bırakıp, MHP’ ye yönelmeleri ve çaktırmadan el altından kendi adaylarının kazanmaması için ellerinden geleni göstermeleri en önemli etmendi.

2007 genel seçimlerinde nisbi bir başarı olduğu iddia edilse de, Kürt oylarının partiye yönelmesi dışında Mersin’de gözle görülür bir başarı yoktur.

Kısaca güneydoğuda AK Parti hangi gerekçelerle oylarını arttırdıysa, Mersin’deki Kürtlerin yönelimi de aynı nedenlerledir.

Bunun dışında 2004 ile 2007 arasında kent merkezinde yer alan nispeten CHP ve MHP’ ye sempati duyanların oylarında ciddi anlamda bir kayma yaşanmamıştır.

Her şeye rağmen AK Parti 2007 sonuçları Büyükşehir sınırları çerçevesinde ele alındığında Mersin Büyükşehir’ de CHP ile çekişebilecek, Akdeniz ve Toroslar ilçelerini ise rahatlıkla kazanacak bir potansiyele sahipken, geçen yaklaşık bir yıllık sürede Mersin yerelinde, köprülerin altından hangi sular akmıştır?

2007 Temmuzunda Türkiye ortalaması kadar olmasa da, Mersin yerelinde yine de olumlu esen rüzgarlar nasıl oldu da tersine döndü?

Örneğin Büyükşehir’in yeni sınırları dikkate alınarak, 2007 genel seçim sonuçları değerlendirildiğinde; CHP’ nin 106, AK Parti’ nin 105, MHP’nin 89, DTP nin 38 bin oy aldığı Mersin’de, biraz da aradan geçen süreyi hiçbir biçimde değerlendiremeyen AK Partinin  katkısıyla bugün Büyükşehir Başkanlık koltuğunda oturan Macit Özcan yapılan tüm anketlerde -partisinin oranlarının %10/15 üzerinde- açık ara önde görülmektedir.

Aynı sınırlar içinde yer alan alt birim –yeni tanımıyla 4 ilçe- belediyelerde de durum Büyükşehir’den çok farklı değildir.

İhtiyatla karşılansa da kamuoyuna pek yansımayan ama iddia sahibi tüm partilerin genel merkezlerinde ciddi biçimde masaya yatırılan anketlerde, biraz da adayların belirlenme sürecinin yarattığı boşluk nedeniyle Akdeniz, Yenişehir ve Mezitli’ de CHP, Toroslar ilçesinde ise MHP  bugün için açık ara öndedir..

Peki yerel seçimlere 5 aylık zamanın kaldığı bugünden itibaren söz konusu tablo değişir mi?

Atılacak hangi adımlar ve nasıl bir aday profili özellikle Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini etkiler?

Daha da önemlisi yalnızca yerel seçimlerin değil, Mersin’in gelecek 5 yılının kaderini belirleyecek böylesine önemli bir yarışta, yerel iktidar avantajını alabildiğine kullanan Özcan’ı geride bırakıp, ipi göğüslemek mümkün mü?

Can alıcı sorularla, yerel seçimlere ışık tutacak yanıtlar…

21. yüzyılın dünya kenti Mersin’ini şekillendirme şansı anlamına gelen yerel seçimleri irdelemeye devam edeceğiz…

 

Kromsan’ da uyutulan tehlike.. Anılar…

Kromsan’ da uyutulan tehlike.. Anılar…

Selahiddin arkadaşım son günlerde yeniden Kromsan’ ı gündeme getirmeye çalışıyor.

Fabrika sahasında kuzu gibi yatan 1,7 milyon ton tehlikeli atığa dikkat çektikten sonra, “buna göz yuman yetkililere soruşturma açılmamalı” diyor…

Kendince ince ironi yapıyor..

Öyle ya, Afrika’ nın en geri kabilesinde bile böylesine ciddi boyutlardaki  bir tehlikeye göz yuman isterse kabilenin milli şefi olsun, soruşturulur.

Peki Türkiye gibi demokratik bir hukuk devletinde ne yapılır?

Anlatayım ama öncelikle söylemeliyim ki, Akkuş bir konuda yanılıyor..

Kromsan’ ın o tehlikeli atıkları yüzünden Kromsan soruşturma geçirdi…

Hem de Akkuş’ un başında olduğu Mersin gazetesinin yayınları sonunda…

Hem de kaleme aldığım köşe yazılarını manşete taşıyan Akkuş’ un da gayretleri, katkılarıyla…

Üstelik yıllar önce…

Bilgi edindirme kanunu hayata geçince, yıllardır gizlenen, sır gibi saklanan bir tabuya dokunmuş, Çevre Bakanlığına başvurarak, Kromsan’ ın, kanserojen etkili Cr+6 tehlikeli atıklarının son durumu ve miktarı hakkında bilgi istemiştim.

Bakanlıktan gelen çok kapsamlı, detaylı bilgi ve belgeler kan donduracak cinstendi.

Beni asıl şaşırtan, fabrika sahasında depolandığı o güne kadar tartışılan atıkların 1,7 milyon ton olduğunun Bakanlıkça itirafından ibaret te değildi.

Bu atıklar ilkel saklama koşullarına, her an meydana gelebilecek herhangi bir afete karşı Mersin’i tehdit te etme riskine rağmen, yine de iyi kötü naylon branda altında muhafaza ediliyordu.

(Söz konusu saklama yönteminin savunulacak bir yanı olmadığını ve Çevre Bakanlığının yayınladığı yönetmeliklere aykırı ve suç teşkil eden işlem oluşturduğunu belirtmeme gerek yok sanırım.)

Bakanlığın, okudukça renkten renge girdiğim itiraf gibi yanıtında Gözne yolu üzerindeki Murt Pınarı bölgesine dökülen, 6 ila 8 bin ton arasında olduğu tahmin edilen bir atıktan söz ediliyordu.

Aynı Bakanlık benim bilgi edindirme başvurum üzerine uyanmış ve Kromsan yetkililerine “o 6 bin ton civarındaki atığın” derhal bulunduğu yerden kaldırılması hususunda yazılar yazılmıştı.

Soluduğumuz havaya, içtiğimiz suya, bizi besleyen toprağa yıllarca karışmış, bulaşmış binlerce ton tehlikeli atık…

Mızrağın çuvala girmeyeceğini gören Kromsan yetkilileri de, artık Gözne yolundaki atıkları kabul etmiş, düzenledikleri basın toplantısıyla “söz konusu atıkların en kısa zamanda fabrika sahasına taşınacağını” beyan etmişlerdi.

Bu itiraf karşısında duyarlı bir insan olarak üzerime düşeni yaptım.

2004 yılının son aylarında oturdum “Savcılıklar Böyle Günlere Lazım” diye bir yazı yazdım.

Yazımın ardından o günlerde Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı koltuğunda oturan duyarlı insan Cemil Kuyu beni aradı.

Konuya özel ilgi gösterdiğini, yazımı suç ihbarı kabul ederek gerekli soruşturmayı başlattığını duyurdu.

Birkaç gün sonra konuyu soruşturan bir Cumhuriyet Savcısından davet aldım.

Yazımda yalnızca Kromsan yetkilileri değil, söz konusu atıkların çevreyi kirletmesine –su, hava, toprağımızı- tüm canlıları tehdit etmesine göz yuman sorumlular hakkında suç duyurusu anlamına gelecek ifadeler vardı.

Örneğin yazının bir bölümünde şöyle demiştim:

“Çevreye karşı işlenen ve ikrar edilen suç” hakkında denetleme görevini hakkıyla yerine getirmeyen yetkililer dahil, tüm sorumlular hakkında soruşturma başlatmalıdır.

Üstelik bu soruşturmada Kromsan yetkilileri yanında, Gözne yolundaki 6 bin ton kanserojen madde içeren tehlikeli atığı yıllardır sadece seyreden tüm kurum yetkilileri hakkında da gereken yapılmalıdır…

Son yıllardaki Mersin Valileri Şenol Engin, Akif Tığ ve  A.Atilla Osmançelebioğlu ile İl Çevre Müdürü Recep Metin hakkında Gözne yolundaki tehlikeli atıkların yıllardır yarattığı kirliliğe rağmen kaldırılması konusunda gerekli önlemleri almaması nedeniyle en azından görevin ihmali söz konusu değil midir?..

Yine son yıllarda görev yapan Soda Krom Kimyasalları Şirketine bağlı Kromsan tesis sorumluları hakkında kendi ifadeleriyle de ortaya çıkan Çevresel suça karşı verilmesi gereken bir ceza yok mudur?.

 

Savcı ifademi alırken, üst düzey üç yetkili, üç Vali hakkındaki talebimi yineledim.

İkimiz de Yorgun ve umutsuzduk.

Odasından çıkarken bana söylediklerini bugünmüş gibi anımsıyorum.

“Savcılık olarak Valileri soruşturma yetkimiz yok.

Ama İl Çevre Müdürü için Valiliğe yazacağım. Eğer İl İdare Kurulu uygun bulursa ifadesini alırım.”

Günlük telaş içinde Kromsan’ ı, soruşturmayı unuttum.

Derken, yaklaşık bir ay sonra telefonum çaldı.

Arayan rahmetli İbrahim Şeker’ di…

O günlerin Vali Yardımcısı nazik bir dille kahve içmeye davet ediyordu beni..

Gittim, kahvelerin ardından yine çok nazik bir dille, birlikte başka bir odaya gideceğimizi, alınması gereken bir ifadem olduğunu söyledi.

Birlikte bir odaya girdik.

Ciddi ciddi, İl Çevre Müdürü hakkında ifadem alınacaktı.

İşte tam da o an tepemin tası attı..

Gözne yoluna tehlikeli atıkları dökenlerin, döktürenlerin, göz yuman Valilerin değil benim ifademin alınması karşısında Vali yardımcısı falan demeden ağzıma geleni söyledim.

Ardından kapıyı çarpıp çıktım.

Sonra ne mi oldu?

İnanın bilmiyorum.

O İl İdare Kurulu nasıl bir karar aldı?

Savcılık Kromsan dosyası hakkında ne yaptı?

Ne merak ettim, ne de sordum…

Hazır Akkuş kardeşim, Kromsan bahçesindeki 1,7 milyon ton atık nedeniyle konuyu gündeme getirmişken, biraz daha ileri gidip o eski soruşturmanın akıbetini bir öğrense, hepimize de duyursa diyorum…

Kromsan konusunda beş yıldır resmi yollardan elde ettiğim belgeler, bilgiler, kaleme aldığım, dağarcığımda biriktirdiklerimi toplasam kalınca bir kitap olur…

Okuyan olmadıktan sonra ben o kitabı ne yapayım…

Son sözüm sevgili Selahiddin’ e…

Ben yoruldum kaptan, sana kolay gelsin…

 

Ne diyordu Büyük Usta, Nazım:

Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.
Seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman.
Beni o limana çıkaramazsın…

Jaguar’ da TATA’ ya gitti, ne olacak şimdi…

 Jaguar’ da TATA’ ya gitti, ne olacak şimdi…
“Halk plajlara akın etti, vatandaş perişan” vaziyetleri falan değil…
Mağrur İngilizlerin en önemli markalarından birinin el değiştirmesi söz konusu olan..
Neredeyse kraliçenin tacını ele güne kaptırması gibi bir şey…
Kızı kendi haline bırakırsan ya davulcu, ya zurnacıya gider tekerlemesini anımsatsa da, çok daha karmaşık, çok daha küresel bir öykü anlatacağımız…
İlham kaynağını kedigillerin en yırtıcısı Jaguar’dan alan, bir zamanlar üzerinde güneş batmaz imparatorluğun en saygın markalarından biri…
Anımsayan kaldı mı bilmiyorum ama, ünlü markanın Türkiye mümessili bu çok prestijli, bir o kadar da pahalı arabalardan birini rahmetli Özal’ın kızı Zeynep’le baterist damadı Asım’ a hediye! etmişti de yer yerinden oynamıştı ya, işte o…
Sonra dünyada eşi benzeri olmayan renkli olaylara tanık olmuştuk…
Gazeteci Tayyar Şafak dalga geçer gibi, 40 kişilik isim listesiyle İç İşleri Bakanlığına başvurmuş ve Türkiye’ nin onca partisinin arasına ‘davuldan fırlayan Jaguar amblemlisi’ de eklenivermişti…
Damat Asım’ ın davulunun içinden fırlayan hediye Jaguar’ la anılan parti…
Özal’ ın arılı ANAP’ ına inat, Jaguarlısına BANAP adı verilmişti…
Her ne kadar Anavatan kurmaylarının itirazıyla BANAP sonradan BAP olarak düzeltilse de, 1986 ara seçimlerinin en önemli konusu ve ses getiren simgesiydi gazetecinin inadına kurduğu parti…
Davuldan fırlayan Jaguarın ANAP’ ı bunalttığı günlerde asıl deprem otomobili üreten şirketin kendisinde yaşanıyordu..
Adı İnka dilindeki "avını bir vuruşta yere seren" anlamına gelen ‘yaguara’ sözcüğünden türetilen ve araba olarak ta gücün, hızın timsali sayılan şirket dünyada yaşanan amansız rekabete dayanamamış, aldığı küresel darbelerin sonunda yere serilmişti.
El değiştirmesi kaçınılmaz hale gelince 1990 da ABD’ li otomotiv devi FORD’ a 3 milyar dolara devredildi…
‘Jaguar Vatandır, satılamaz’ demedi kimse…
Gücünü işçi sınıfından alan köklü İngiliz sendikalarını, bu türden karın doyurmaz sloganlar değil, şirketin İngiltere tesislerinde çalışan 20 bin işçinin iş ve aşını kaybetmeme kaygısı ilgilendiriyordu…
Korkuları giderecek hükümlerin sözleşmeye koyulması nedeniyle sendika da yas tutacağına bayram etti satışın ardından…
Ford amansız küresel rekabete uzun süre direndi.
20 bin işçi zaman içinde 16 bine düşse de, bir başka İngiliz markası Aston Martin’ den kazandığı parayı bu dibi delik havuza gömse de, 2007’ de artık yeter deyip şirketi devredecek müşteri aramaya başladı…
Tam da bizim ulusalcıların Cumhuriyet mitinglerini düzenlediği günlerde,
Tam da Tandoğan meydanında ‘AB ve ABD dostu iktidarı!’ sallamak için toplanan yüzbinlerce insana Alpaslan Işıklı hocanın “küreselleşme emperyalizmin yeni haçlı seferidir” sözleriyle hitap ettiği günlerde, Amerikan emperyalizminin simgesi Ford, İngiliz emperyalizminin bu en nazlı markasını, ağzı çorba kokan Hintli TATA’ ya satmak üzere masaya oturdu…
Son bir yılda 13 milyar dolar zarar eden ABD’ li emperyalistlerin! amacı sırtlarındaki kamburdan kurtulmaktı
Uzun süren pazarlıklar 25 Mart 2008 günü sonuçlandı…
19 yıl öncenin parasıyla 3 milyar dolara aldığı şirketi Ford, üzerine eşantiyon olarak para kazanan Aston Martin’i de koyarak, 2,3 milyar dolara küresel varoşların Tata’ sına devretti…
Mağrur İngilizlerin yine kılı kıpırdamadı.
Tıpkı Rolls Royce’ nin Almanlara çeyizsiz gelin gitmesine aldırmadıkları gibi…
Gerektiğinde kanlarını akıttıkları Futbol kulüplerinin şımarık yeni zengin Rusların eline geçmesini de çok umursamamışlardı.
Harrods mağazaları Mısır’lı Fayyed tarafından satın alındığında da tek şeye bakmışlardı;
“Mağazalar nasılsa yerinde duruyor, önemli olan kurumlar el değiştirdiğinde yeni sahipleri ne kadar istihdam yaratıyor?”
İngiliz Sendikacılar son el değiştirme operasyonuna da bu anlayışla yaklaştılar…
Önemli olan İngiltere’de 16 bin ailenin geçimini sağlayan fabrikaların ayakta durması, yatırımların sürdürülmesiydi..
Tata bu konuda güvence vererek başta sendikalar olmak üzere İngiltere’ yi rahatlattı…
Asıl sorun 2500 dolarlık araba üreterek piyasaları allak bullak eden Tata’ nın Jaguar gibi 65 bin dolardan başlayan arabalar üreten tesisleri hangi anlayışla yöneteceği…
Yoğun el değiştirmeleri hoş görüyle karşılayan hatta “Bir zamanlar İngilizdik” diye kafa bulan büyük çoğunluğu asıl ilgilendiren simgesel anlamlar taşıyan markanın yaşaması…
“Bir zamanlar sömürgemiz olan topraklarda gelişip büyüyen bir şirket nasıl olur da şanlı kuruluşumuzu satın alır” gibi bir sorunu yok kimsenin…

abdullahayan@gmail.comBu e-posta adresi spam botlar tarafından korunmaktadır, Görüntülemek için javascript açık olmalı.