Nasır’dan Erdoğan’ a…(1)

Nasır’dan Erdoğan’ a…(1)

Halamın öksüz oğluydu Kermo…
Gerçek adı Abdülkerim’ di ama kısaltmalar sonunda Kerim ardından Kermo’ ya kadar değişime uğratmıştık günlük dilimizde.
Halam kendisini emzirmeden genç yaşta hayata gözlerini kapamış, yetim bırakmıştı Kerimi…
Kaderin sillesi bununla da kalmamıştı.
Bir süre sonra baba da trafik kazasına kurban gidince, garibim yaşamın ortasında yalnız başına bulmuştu kendini.
Babam sahiplenmişti bacısının oğlunu ama iki travmanın ardından bir çivisi eksilen Kermo’ yu idare etmek, dizginlemek öyle kolay değildi.
Okumadı Kermo ama rakamlara, hesaba falan aklı ererdi…
Ama kendisiyle ilgili en büyük şaşkınlığım siyasete ve bu alandaki aktüaliteye olan yakınlığıydı.
-Alabildiğine cahil hatta deyim yerindeyse kafadan sakat birinin siyaseti okuma yeteneğine hep şaşırmışımdır-
Okuma yazma bilmez biri, nasıl oluyordu da, bizim gibi kitaplar yutan okumuşlardan daha hızlı biçimde ülke ve Ortadoğu’daki gelişmelerden haberdar olabiliyordu?
Çok merak ettiğim sorunun yanıtı o kadar basitti ki aslında.
Cahil Kermo’ nun en büyük ilgi alanı o günlerde ucuzlayarak gittikçe daha fazla hayatımızı doldurmaya başlayan portatif radyolardı.
Ve o radyolardan dinlediği Arap istasyonları, Kermo’ yu kendi politikaları çerçevesinde eğitmekle kalmadı.
Sonunda, Cemal Abdulnasır’ a hayran –hayranlık ta ne kelime, Nasır’ın aleyhine söz söyleyecek birini boğacak kadar fanatik- türünden radikal bir tip doğdu…
Hiçbir baltaya sap olmayan Kermo’ nun tek işi o günlerde bölgemizde güçlü biçimde dinlenebilen tek yayın istasyonlarına sahip Arap radyolarını dinlemekti.
Aldığı tüm haberleri eşsiz yorumlarını ajans titizliğiyle bize anlatırdı ama kendince oluşturduğu ayıklama süzgecinden geriye nedense yalnızca Nasır’ a ait hamasi haberler kalırdı.
Kermo’ nun taptığı idolünün, tüm Araplar üzerinde yarattığı inanılmaz etkisine çok sonraları tanık oldum.
Bugün Arapların gösterilerinde sıkça dile getirdikleri “kanımız, canımız, her şeyimiz sana feda” sloganıyla kendilerini adadıkları, yeri doldurulmaz kahramandı Nasır…
Mısır ile Suriye’ yi birleştirmiş, dağınıklıktan şikâyet eden Arapları son yüzyılda aynı bayrak altında toplama başarısını göstermişti.
Osmanlı İmparatorluğundan koptuktan sonra amipler gibi bölünen Araplar ilk kez onun döneminde ilk kez birleşmeye, ezilmişliklerine karşı bir araya gelerek emperyalistlere kafa tutmanın hazzını yaşamaya başlamışlardı.
Suriye ile Mısır’ ın Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşmesini unutmam mümkün değil. (Çocuk hafızası hiçbir şey unutmaz tezini destekleyen muhteşem örnektir bu İlk okul çocuğuyken tanık olduğum tarihi olay)
Çünkü Kermo o günü bayram ilan etmiş, hayatı boyunca ilk kez bayramlıklarını giyerek ve yüzünde bir daha hiçbir zaman rastlayamayacağım gülümsemeyle hepimize sımsıkı sarılmıştı.
Paramparça Arapları bir araya getirme mucizesi nedeniyle haksız da sayılmazdı, aslında…
Heyecan uyandıran o birleşmenin ömrü uzun sürmedi…
Kısa zaman sonra Suriye Nasır’ ı yalnız bırakarak çekildi birlikten.
Ama Suriye’ li Araplar bile birlikten ayrılan yöneticilerinden çok o karizmatik lidere deyim yerindeyse tapmaya devam ettiler uzun süre…
Nasır 1950 ‘lerde Süveyş kanalını millileştiren ve İngilizlere kafa tutan adamdı.
1960’larda ise Yemen iç savaşında bağımsızlık yanlısı Cumhuriyetçileri desteklediği için ABD’ nin boy hedefi haline geldi.
Asıl ölümcül darbeyi ise Arap-İsrail savaşı sırasında alacaktı Nasır…
Çok arzuladığı Arap birliğini sağlayacak en önemli kavga olarak gördüğü savaşa büyük umutlarla girdi.
Topu topu 6 gün süren o ünlü savaşın sonunda ortaya çıkan tabloyu ve Araplarla özdeşleşen, Mısır’ın da üstünde Ortadoğu’ nun tüm ülkelerinin şemsiye lideri Nasır’ ı ve Davos’ ta İsrail’ e karşı gösterdiği tepkiyle Nasır’ın yerini almaya aday Erdoğan’ la sürecek yazımız…

Reklamlar

Bu oyunu bozacağız yazısı; Gündoğdu’ nun açıklaması, cevabım..

Bu oyunu elbirliğiyle bozacağız yazısının ardından, çoğu olumlu epeyi tepki aldım..

Bunların içinde mutlaka yayınlanması gereken biri var ki diğerlerinden farklı ve hayli önemli..

Yazımda Kürtlerin Toroslar Belediyesine giremediği iddiasını öne süren CHP Toroslar İlçe Başkanı Adnan Gündoğdu dostumuzu eleştirmiştim.

Gündoğdu yazıya bir açıklama ile yanıt verdi.

Önce noktası virgülüne kadar o açıklama:

“Sayın Ayan, yazınızı okudum.
Bir bilgi eksikliğine dayalı olduğu için sizi aydınlatmak istedim.
Haklısınız, şayet ben durup, dururken doğu ve güney doğulu yurttaşlarımızın çoğunlukta bulunduğu bir toplantıda durup, dururken o sözleri söylemiş olsa idim tam da sizin söylediğiniz gibi "gerginlik politikalarından medet umar" duruma düşerdim.
Ancak size olayı aktaran eksik aktarmış. Olay şöyledir :
Biz Belediye Başkan adayımızla birlikte o toplantıya gittiğimizde konuşmalar başlamadan önce bazı kürt yurttaşlarımız "Toroslar Belediye binasına kürt olduğumuz için girmeye korkuyoruz. MHP’liler biz kürtlere öcü gibi davranıyor" deyip, arkasından da toplantı sırasında bir yurttaşımızın "Siz belediyeyi alırsanız, bu devam mı edecek, yoksa değişecek mi?" diye sorunca ben ilçe başkanı olarak bu sorunun yanıtını kendim vermek istedim ve yurttaşların söylediklerine dayanarak, yazınızda bahsettiğiniz şeyleri yanıt olarak söyledim. kaldı ki bana düşen parti genel merkezimizin politikaları çerçevesinde ve elbette kişisel sosyal demokrat kimliğim içinde etnik siyasete karşı durmak ve etnik duyarlılıklara demokratik çözüm anlayışı içinde hareket etmektir. Elbette etnik kimlik insanların şerefidir, elbette etnik kimliğe dayanılarak siyaset yapılmamalıdır ve elbette etnik kimlik, insanların farklı işlemlere tabi tutulmasının bir gerekçesi olmamalıdır. Hele hele etnik kimlik gerginliğin nedeni asla ve asla olmamalıdır. Ben yaşamım boyunca MHP’nin Türkçülüğüne ve DTP’nin Kürtçülüğüne, muhafazakar partilerin İslamcılığına karşı durmuş ve yanlışlığını anlatmaya çalışmış bir siyasetçiyim ve asla bu argümanları kullanmayacağımı bilmelisiniz.

Benim yazınızda belirtilen sözlerim bir şikâyete karşı yanıt olarak söylenmiş sözlerdir ve esasen muhatabı da Toroslar Belediyesidir. İnsanı, yalnız ve yalnız insan olarak gören ve hümanist bir çerçevede yaşamı ele almaya çalışan bir siyasetçi olarak hiç bir zaman etnik kimliklerden gerginlik yaratmaya kalkışmadım, böyle yapanın da hep karşısında durdum. Duyarlılığınıza teşekkür eder, öncesini bilmeden yalnızca şikayetlere verdiğim cevabı içeren yazınız nedeniyle de sizi kutlarım. Çünkü ben de olsam etnik siyaset yapan ve bunu bir gerginlik politikası olarak kullanan birine karşı böyle yazardım. Ancak anlatmaya çalıştığım gibi siz olsaydınız, aynen siz de, "Toroslar Belediye Başkanlığı ve Yönetim anlayışına dönük olarak" doğu ve güney doğulu yurttaşlarımızın bize ilettikleri "Toroslar Belediye binasına girmekten korkuyoruz. Kürt kimliğimizden ötürü bize öcü gibi bakıyorlar" şeklindeki şikayetleri aynen benim gibi yanıtlardınız. Öyle değil mi? Sevgi ve saygılarımla iyi çalışmalar diliyorum.
Av.Adnan GÜNDOĞDU”

Açıklama aynen bu..
Aslında bazı yazılarımın ardından konuya muhatap insanların -özellikle internet ortamında yayınlananların ardından- açıklamalar yorumlar yapmasına alışkınım.
Eğer açıklama/yorum yapanlar takma isimler kullanmıyor daha açık ifadeyle maske kullanmıyorlarsa tüm yazdıklarını noktasına dokunmadan köşemde yayınlamaya gayret ediyorum.. Hele söz konusu Adnan Gündoğdu ise çoktandır görüşmemenin sitemlerini kendime saklar, eski günler hatırına açıklamalarına namus borcu kutsallığında yer veririm..

Ama tek bir koşulla.
Açıklama/yorum adı ne olursa olsun yazdıklarıma karşı söylenecekler gerçekleri içermeli, tutarlı olmalı, en önemlisi okuyanın kafasını karıştırmamalı.
Hele konuyu ana ekseninden koparıp farklı kulvarlara çekmeye kalkışanlara karşı bugüne kadar suskun kalmadım bu yaştan sonra da kalmam, kalamam…
Girizgahın aydınlattığı pencereden baktığımda Gündoğdu’ nun yazdıklarına karşı söylenecek o kadar şey var ki, neresinden tutsam, başlasam tedirginliğini yaşadığımı itiraf etmeliyim.
Yine de bir yerlerinden başlamalı…
Hele, Gündoğdu’ nun açıklamaları yüzünden bazı insanların yargısız infazdan beter haksızlıklara uğraması söz konusuysa.
Örneğin Hamit Tuna gibi bu tek kale oynanan maçta yer almamış, topa ayağı değmemiş biri gadre uğramışsa.
Onun adına haksızlıklara karşı çıkmak ve gerçekleri ortaya koymak daha önemli hale geliyor.
Ne diyor açıklamasının başında Gündoğdu:
Bu oyunu bozalım başlıklı yazıda yer alan görüşlerimde haklı olduğumu ancak eleştirilerimin bilgi eksikliğinden kaynaklandığını söylüyor..
Hangi bilgi eksikliği sevgili Adnan?…
Yazımın temeli, dayanağı, virgülüne dokunmadan alıntıladığım cümlelerin tümü senin ve CHP Toroslar Belediye Başkan adayınız Hasan Kılıç’ ın medya mensuplarına yayınlansın diye gönderdiğiniz metnin ta kendisi…
Ne zamandan beri insanların kaleme aldıkları kendi açıklamaları üstelik kendileri tarafından "bilgi eksikliği" iddiasıyla yanıtlanır oldu?
bilgi eksikliği duyumlara dayalı haberlerden, dedikodulardan kaynaklanır.
Burada böyle bir şey söz konusu değil ki…
Bültene göre siz bir toplantıda söz almış ve Kürtler Toroslar Belediyesine alınmıyor, bizim dönemimizde alınacaklar türünden ifadeler kullanmışsınız..
Biz de çıkıp, öne sürdüğünüz bu iddia doğru değil, hiç kimse bugüne kadar etnik kimliği nedeniyle Toroslar Belediyesinde söylediğiniz muameleyle karşılaşmadı demişiz.
Sorun bundan ibaret te değil.
Kaşınması en kötü komplikasyonlara gebe sorunlardan, etnik kimliklere dayalı belden aşağı diye tanımlanabilecek siyasi mizansenlerden hiç kimseye, özellikle de sosyal demokrat iddiasındaki evrensel değerlere inanması gereken siyasi parti temsilcilerine hayır gelmez demişiz..
Dün buna inanıyorduk, açıklamalarınızdan sonra inancımız azalmadı, pekişti…
Sevgili Gündoğdu,
Bilgi eksikliği diyorsunuz ya…
Gördüğüm kadarıyla eğer gerçekten bilgi eksikliği söz konusuysa o söylediğiniz sorun bizde değil asıl sizin cephenizde mevcut…
Çünkü her kim “Kürtler Toroslar Belediyesine giremiyor” diye kulağınıza fısıldamışsa korkarım ki sizi fena halde aldatmış…
Mersin’de her vatandaş gibi Kürtler dün de Toroslar belediyesine ellerini kollarını sallayarak giriyorlardı bugün de giriyorlar, yarın da girecekler, üstelik avukatlara ihtiyaç duymadan.
Aslında lafı fazla dolaştırmadan sadeye gelelim isterseniz…
Eğer hedef Toroslar ilçesinde sahipsiz kaldığı sanılan yüzer gezer Kürt oylarını bu türden sahiplenme söylemleriyle toparlama hesabıysa, peşinen söyleyelim ki, o hesap tutmaz, hatta geri teper..
Aslında bunu en iyi CHP’ li dostlarımızın deneyimlileri -örneğin Genel Başkan Baykal’ ı Kürtlerle ilgili yanlış politikalar nedeniyle bazı toplantılarda eleştiren Macit Özcan ve Kenan Yücesoy gibi ağır toplar- bilir de, biz yine de bir kez daha anımsatalım…
Kürtler bu haliyle ulusal sol söylemin içine hapsolmuş Baykal ve çevresindeki dar kadronun kendilerine yönelik söylemleri nedeniyle bu CHP’ ye oy vermez…
Siz Mersin’de ağzınızla kuş tutsanız da bu gerçek değişmez…
22 Temmuzda Kürtler hangi nedenlerle CHP’ ye sırt çevirdilerse bugün de aynı gerekçelerle dönmezler…
Diyarbakır’da dün neden CHP oylarını %2 lere düşürerek hangi anlamlı mesajı vermeyi amaçladılarsa, Mersin’de de aynı nedenle 22 Temmuz’da oy vermediler bugün de vermeyecekler.
Başta Diyarbakır olmak üzere Güney doğunun pek çok ilinde CHP’ nin halen aday gösterememesi bile sizlere bir şeyler anlatmıyor mu?
Sosyal demokrasinin evrensel ilkelerinden gittikçe uzaklaşan Baykal tarzı bir garip ulusal sol anlayışa, Kürtler ne dayatmalarla, ne kandırmalarla, ne de milleti sersem sananların sahneye koyduğu trajikomik denemelerle oy vermeyecek kadar akıllıdırlar…
Hele, bazı senaryolara karşı şerbetlendikleri için kendi adaylarını göstermeye hazırlandıkları bugünlerde…

Üzgünüz sevgili Gündoğdu…

Ama üzülmek gerçekleri örtmeye yetmiyor ne yazık ki…

Bu tehlikeli oyunu el birliğiyle bozalım…

Bu tehlikeli oyunu el birliğiyle bozalım…

Türkiye’ nin başka yerlerini bilmem ama Mersin 29 Marta çok sakin hazırlanıyor.
Yerel seçimler yaklaşıyor ama; halkı heyecanlandıracak, dalgalandıracak, alıp başka yerlere taşıyacak bir hava sezilmiyor.
Fırtına öncesi sessizlik desem değil, çok daha farklı bir ortam bu…
Adaylar açısından umduğunu bulamayan sessiz çoğunluğun tepkisi de değil…
Bu durgunluğun aslında tam olarak koyulmayan ama hissedilen bir adı var. Tanımlamak gerekirse gittikçe ağırlaşan küresel ekonomik krizin Türkiye’ ye ve oradan hareketle Mersin’ e yansıması böyle bir şey olmalı diye düşünüyorum..
Başka kentlerde bu türden seçim dönemlerine alışkın, yılların deneyimine sahip dostlarla konuşuyoruz da, hiçbir ilin diğerinden farkı olmadığı anlaşılıyor rahatlıkla…
Yine de Mersin farklı…
Mersin’in özellikle Akdeniz ve Toroslar gibi çok renkli, çok karmaşık mozaikine sahip iki ilçesinin inanılmaz bir seçime tanık olacağını görüyorum şimdiden.
Özellikle Akdeniz’ de 5 partili bir seçim yarışı yaşanacağı anlaşılıyor. Beşinin de ipi göğüsleme ihtimali olan ve Türkiye’ nin başka hiçbir bölgesinde görülmeyecek tablo…
37 üyeden oluşacak Akdeniz Belediye Meclisinin içinden Büyükşehir’e 5 siyasi partinin temsilci gönderecek olma olasılığının yüksekliği bile söylediklerimizin önemini ortaya koyacak cinsten.
MHP ile DTP’ nin, AK Parti ile CHP’ nin aradan da Kenan Yıldırım sayesinde DSP’ nin yarışı kazanmaya çalıştığı bir yarış bu…
Şimdilik hava sakin ama bulanık sularda avlanmaktan hoşlanan –belki de varlıklarını kaoslara borçlu oldukları için kargaşalardan medet umuyorlardır- birileri Mersin’in huzurunu bozacak oyunlar peşindeler…
Ama sorumluluk duygusuyla hareket eden herkese, özellikle de kamuoyu üzerinde ağırlığı, etkisi olan duyarlı insanlara düşen çok önemli bir görev var.
Bu türden bel altı vuruşları, faul kokan hareketleri sergilemek, afişe etmek…
Örnek mi?
Bir değil iki çarpıcı senaryo var önümüzde…
Birinin senaristi, yazarı belli değil. Ama hizmet etmeye çalıştığı insanlara bile inanılmaz zararlar verecek, daha da önemlisi çok önemsediğimiz toplumsal barışı yaralayacak cinsten.
İmzasız bir bildiriden söz ediyoruz.
Kaleme alanlar Mersin açısından öylesine tehlikeli sulara açılmaya çalışıyorlar ki, kanı çekiliyor insanın…
Mersin’de Macit Özcan ve Kenan Yücesoy’ un desteklenmesi gerektiğini savunan bu insanlar konuyu Hazreti Ali’ ye getiriyor, tüm Müslümanların o saygın ve ortak değeri üzerinden bal gibi dini siyasete alet etmenin en yanlış en yaralayıcı çizgisinden medet umuyorlar…
Şu satırlar dağıtılan bildiriden alınma:
“Biz Araplar, yıllarca Mersin’de çoğunluk olmamıza rağmen, bir türlü yönetimlerde temsil edilemedik. Şimdi hem Macit Özcan hem de Kenan Yücesoy’la temsil ediliyoruz..Halkımızı bölenleri bilelim. Oyları bölmeyelim. Oyları bölen hem dinen hem de milliyet olarak yanlış yapar. Bu yanlışa gelmeyelim ve Macit Özcan ile Kenan Yücesoy’u destekleyelim.. “
Bunlar aklı başında insanların söyleyeceği sözler mi?
Allah Yücesoy ve Özcan’ ı böylesine saçma, çağdışı ve toplumun büyük kısmını yaralayıcı sözlerle savunanlardan korusun.
Tabii burada Yücesoy ve Özcan’ a düşen ciddi görevler, sorumluluklar da var.
Derhal yetkili mercilere başvurup, bu bildiriyi kaleme alan, basan, dağıtan insanlar hakkında suç duyurusunda bulunmak.
Bu türden bildirilerin en çok iki Başkana zarar verdiğini/vereceğini en başta kendileri ve yakın çevreleri bilmek zorunda…
Tehlikeli bulduğumuz diğer tavır daha doğrusu açıklama yukarıdaki gibi isimsiz değil.
Aksine bugüne kadar sağduyusuna saygı gösterdiğimiz birine CHP Toroslar İlçe Başkanı Avukat dostumuz Adnan Gündoğdu’ ya ait…
Yine medyadan tanık olduğumuz kadarıyla Toroslar Belediye Başkanı adayı Hasan Kılıç ile Güneydoğulu vatandaşların ağırlıkta olduğu bir toplantıda söz alan Gündoğdu aynen şunları söylüyor:
“Toroslar Belediyesi’ne Kürt kimliği taşıyanlar giremiyor. Kürt oldukları için belediyeye gidenler dayak mı yiyecek? Kürt kimliği insanın şerefidir. Saygı duymalıyız. Herkes kendi değerleriyle mutlu yaşasın. Şunu unutmayalım hepimiz insanız. Toroslar Belediyesi’ne Kürt kimliği taşıdığı için gizlice içeri girmeye çalışanları o korkudan kurtarmak istiyoruz. Bu nedenle oylarınızı önce insan diyerek Hipokrat yemini etmiş Doktor Hasan Kılıç’a verin”
Hipokrat yemini etmiş Hasan Kılıç bu sözleri dinlerken ne düşündü bilemem ama ben inanılmaz rahatsızlık duydum.
Hele bunları ifade edenler sosyal demokrat olduklarını iddia ediyorlarsa durum daha da vahim..
Toroslar bölgesinde yaşayan ve binlerle ifade edeceğim dostum, arkadaşım var. Üstelik bunlar Türk, Kürt, Alevi, Sünni kendisini farklı biçimde tanımlayan insanlar.
Ne dün Mustafa Demirci döneminde ne de bugün Hamit Tuna’ nın başkanlık yaptığı Toroslar Belediyesinde hiçbir Mersin’ linin etnik kimliğine bakarak hareket edildiğine ne ben ne başka hiç kimse tanık olmadı.
Bu bana göre acımasız bir suçlama, gereksiz bir yakıştırmadır…
CHP bu tür çıkışlarla 22 Temmuz seçimlerinde Baykal ve ekibinin dışlamacı politikaları gereği kaybettiği Kürt oylarını alacağını sanıyorsa yanılıyor…
Üstelik bu öylesine tehlikeli bir hesap ki, dokunanı yakma olasılığı bile var…
Mersin gerginliklerden çok çekti.
Sade vatandaşın derdi iş ve aş…
Onu sağlayacak olan ise daha önce denenen gerginliklere dayalı politikalar değil, barış ve huzur içinde bir Mersin…
Filistin görüntülerinin televizyon ekranlarına yansıdığı bir kente dışarıdan yatırımcı gelmez.
Yatırımın yapılmadığı/yapılamadığı bir Mersin ise dünya kenti olmakla değil, varoşların çocuklarıyla anılır…
Yapma sevgili Kenan Gündoğdu…
Bu söylemlerle seçimi Toroslar’ da almanız çok zor…
Kaldı ki, gerginliklerle kazanılacak bir seçim olmaz olsun…

Doğmadan ölen Çevre Planı…

Doğmadan ölen Çevre Planı…

Ankara’ da birilerinin çalakalem hazırladığı Mersin Çevre Planı taslağı, birkaç saatle sınırlı kısıtlı ve verimsiz tartışmayı saymazsak, kent dinamiklerince hiçbir zaman değerlendirilmedi.

Tartışmaların yaşandığı toplantı da, yasal zorunluluk gereği adet yerini bulsun türündendi.

O nedenle Mersin’in geleceğine şekil verecek, diğer tüm alt planların anası sayılan stratejik yol haritası bir taşeron firmanın insafına terk edildi.

26.5.2008 günü Çevre Bakanlığınca onanan plan işte böyle bir ucube geçmişe sahip.

Önce yeni çöp alanı, son olarak ta balık çiftliklerine ayrılan ve altın sahillerimizin ölüm fermanı anlamına gelen işaretli yerler nedeniyle plan hukuki anlamda iki ağır darbe yedi…

Üstelik hukuki tokadın ilkini Danıştay 6. dairesi diğerini ise Danıştay Daireler Kurulu attı.

Bilmeyenlere, anlamak istemeyenlere bir kez daha ifade etmekte yarar var:

Danıştay Daireler Kurulunun kararına karşı itiraz edilecek başka bir kurum söz konusu değil.

Bu durumda 1/100.000 binlik Mersin-Karaman Çevre Düzeni Planı doğmadan ölmüştür.

Daha ilk uygulama başlarken, bu kentten habersiz ve kent insanına saygısız çalışmaya hukuk eliyle son verilmiştir.

O halde bundan sonra ne yapılacağını, daha doğrusu nelerin yapılması gerektiğini konuşmakta yarar var, diye düşünüyorum.

Yapılacakların başında 29 Mart 2009 yerel seçimlerinin ardından yeni Mersin Büyükşehir Belediyesi Başkanı ve ekibinin bu planı yeniden ve yasalarla, yönetmeliklere uygun biçimde yapmaya talip olması gerekiyor.

Yasal mevzuat buna uygun.

Gidilecek ve Çevre Bakanlığıyla bir protokol imzalanacak.

Ardından başta Valilik ve İl Özel İdaresi olmak üzere, Mersin il sınırları içinde kalan tüm ilçe ve beldelerle bu kentte faaliyet gösteren tüm dinamikler bir araya getirilerek kapsamlı bir çalışma yapılacak.

Kısaca ilin mevcut röntgeni çekilecek, gelecekle ilgili sosyal, ekonomik verileri de göz önüne alınarak dokumuza, yapımıza uygun yeni bir plan hazırlanacak.

Bu plan hazırlanırken başta Büyükşehir Belediyesi ve İl Özel İdaresi olmak üzere tüm Odaların, meslek kuruluşlarıyla kent adına söyleyecek sözü olan tüm aktörlerin asgari temellerde uzlaşmasına çalışılacak.

Planın hazırlanmasında Mersin Üniversitesi ve il içindeki diğer bilimsel kurumların en önemli görevi üstlenmesi sağlanacak.

Bugün bize dayatılan plandaki yanlışlar ve gelecekle ilgili hiçbir bilimsel temele dayanmayan baştan savma veriler düzletilerek bilimin ışığında yeniden yazılacak…

Tam burada merak edenlere –özellikle şu andaki planı hazırlayan ve hazırlatanlara- dile getirdiğimiz eleştirilerin haklılığını gösteren birkaç örnek vermemiz gerekiyor:

 

—Çevre Düzeni Planı çerçevesinde bile olsa Mersin ile Karaman’ı bir araya getirmenin hiçbir bilimsel, mantıksal, akılla bağdaşır yanı yoktur.

İki ilin birbiriyle tek ortak yanı sınır komşuluğudur.

Mersin’e mutlaka bir ortak aranacaksa, ülke genelinde bu Çevre Düzeni Planının yapılmasını öngören AB mevzuatına göre hareket edilmelidir.

AB yol haritası zaten bu çalışmayı yapmamızı sağlamış ve Devlet Planlama Teşkilatı Türkiye’ yi yıllar önce istatistiki bölgelere ayırmıştı.

Yasal mevzuata giren o bölge tanımlamasına göre Mersin-Adana TR-62 olarak adlandırılan tek bölgedir..

Uzun zamandır enflasyon rakamları, işsizlik verileri, milli gelir hesaplamaları Mersin ve Adana için TR-62 adı altında ortaklaşa yayınlanmaktadır.

Daha da önemlisi Bölgesel Kalkınma Ajansları yasasıyla Türkiye 26 bölgeye ayrılırken Mersin ve Adana ortak bölge olarak tanımlanmıştır.

Yakın zamanda hayata geçen ve bölgesel kalkınma dinamiğinin ana lokomotifi olmaya aday Çukurova Kalkınma Ajansı’ da Adana-Mersin ortaklığının en somut örneğidir.

Bu durumda Çevre Düzeni Planının ayakları üzerinde durması için en sağlıklı yöntem zoraki nikah görünümündeki Mersin-Karaman yapısından vazgeçerek, Mersin-Adana ortaklığına yönelmektir.

Böylesine sağlıklı bir plan her anlamda zaten birleşmiş iki ili, geleceğe dönük turizm, ulaştırma, tarım gibi alanlarda uyumlu biçimde entegre etmeyi sağlayacaktır.

Yakın zamanda faaliyete geçecek hızlı tren sayesinde iki ilden çok, Çukurova metropolünün büyük semtleri haline gelecek olan Adana-Tarsus-Mersin’i kader bir kez daha ayrılmayacak biçimde birleşmeye zorlamaktadır.

Çöp, arıtma gibi günümüzün, su gibi yakın geleceğimizin çözüme muhtaç sorunları, böyle bir ortaklıkla –üstelik fırsata dönüştürülerek- çözülebilir.

 

—Doğmadan ölen bugünkü Çevre Düzeni Planının geleceğe dönük projeksiyonları da bilimsel temellere dayanmayan yanlışlarla doludur.

Örneğin bu planda 2025 yılındaki Mersin nüfusu 5,5 milyon olarak tahmin edilmiştir.

Söz konusu rakamı doğru olarak kabul etmemiz halinde, her şeyi 2025 yılında 4 milyon nüfuslu bir Mersin kent merkezine göre planlamamız gerekir.

Oysa ne bu rakamın bilimsel bir yanı vardır ne de planın kendisi bu projeksiyona uygun olarak hazırlanmıştır.

Bu ortalamalar ışığında 2025 Mersin’ini tahmin etmek zor değil.

2008’de 71,5 milyon Türkiye 86 milyona ulaşacağına göre Mersin’in de 2 milyona yaklaşması en gerçekçi tahmin olarak öngörmek mümkün…

(Mersin Türkiye ile aynı oranda büyürse karşımıza 1,926 milyonluk bir il çıkıyor)

–Kaldı ki, açıklanan 2008 nüfus istatistikleri Mersin’ de büyümenin Türkiye ortalamasının altında kaldığını ve son bir yılda il genelinde 7 bin artarak 1,595 milyondan 1,602 milyona çıktığını gösteriyor.-

Sözün özü: Mersin Çevre Düzeni planı zaten ölü doğmuştu. Hukuk bunu tescillemiş ve olmayan yönetmeliğe istinaden hazırlanan planın ölüm ilamını onaylamıştır.

Demografik tüm göstergeler ve bu konuda söz söyleyecek en önemli kurumlar olan TUİK ve DPT verileriyle evrensel saygınlıktaki Birleşmiş Milletlere bağlı kuruluşların tahminleri 2025 yılında 86 milyonluk bir Türkiye’ yi işaret ediyor.

Şimdi Adana ve Mersin mümkün olan en kısa zamanda ve mümkün olursa bir araya gelerek 21. yüzyıla yakışır, çevreye ve bireye saygılı yeni ortak stratejilerine uygun Çevre Düzeni Planlarını yeniden hayata geçirmek zorundadırlar.

 

abdullahayan@gmail.com

Balık çiftliklerine geçit yok…

Balık çiftliklerine geçit yok…

AB sürecine uyum göstermeye çalışan Türkiye’ de illerin çağdaş hale getirilmesinin temel koşullarından biri de çevre düzeni planlarının yapılmasıydı…

Bu konuda geleceği gören deneyimli bazı büyük Belediyeler kentlerinin anayasası anlamına gelen bu çevre düzeni planlarını üstlenme yolunu seçtiler.

Adana, Osmaniye, Kayseri yakın çevremizden birkaç örnek…

Mersin Büyükşehir Belediyesi işin öneminin farkına varmayınca Çevre Bakanlığı yasanın kendisine verdiği yetkiden hareketle planı ihaleye çıkarmaya karar verdi.

Ancak ortada bir sorun vardı.

Yasaya göre il sınırları Büyükşehir Belediye sınırlarıyla aynı olan İstanbul ve Kocaeli dışındaki diğer illerde planlandırma en az iki ilin bir araya getirilmesiyle yapılabilecekti.

Bu durumda doğal olanı zaten her açıdan neredeyse birleşmiş Adana ve Mersin’in çevre planını birlikte hazırlamalarına olanak sağlanmasıydı.

Adana kendi planımı kendim yaparım deyince Mersin’e bir partner arandı ve bulunmakta da gecikilmedi.

Adana olmayınca diğer komşulardan komşu beğen misali Mersin-Karaman birlikteliğine karar verildi.

İşin bu kısmından deyim yerindeyse evlendirilecek Mersin’in kahir çoğunluğunun hiçbir zaman haberi olmadı.

Öyle ya, Ankara’daki bürokratlardan daha mı iyi bilecektik bu işleri…

Aralık 2006’da çalışmalarını neredeyse tamamlamış birileri çıkıp Mersin’e geldiler…

Ellerinde haritalar, 2025 yılının kentine ait projeksiyonlar, tahminlerle bu kentin dinamiklerini aydınlatmayı! hedefliyorlardı…

Kıymetli zamanı kısıtlı Bakanlık bürokratlarıyla, plan yapma işini üstlenen taşeron firma! yetkililerini doğrudan kendi hayatımızı ve çocuklarımızın geleceğini ilgilendiren böylesine önemli bir konunun aceleye getirilmemesi yönünde uyardık…

Karar verme aşamasından önce kent dinamiklerinin de görüşleri doğrultusunda ortak akılla bir çalışma yürütülmesi sağlıklı sonuç elde edilmesinin öncelikli kuralıydı.

Yangından mal kaçırmayı andırır o toplantıda söylediğim bir söz bugünkü gibi aklımda…

“Siz harita üzerinde, geleceğimizi planlayanlar..

En vazgeçilmez yaşam alanlarımızı bile bize sormadan, uygunluğunu tartışmadan kendi kafanıza göre tasarladığınız anlaşılıyor. Yerelliğin bu kadar öne çıktığı 21. yüzyılda bırakın da mezarlığımızın yerine biz karar verelim!”

Mersin’i Karaman’ la birlikte düşünüp, bu ortaklığa uygun çevre düzeni planı yaratanların uyarılarımızı dinleyecek vakitleri yoktu.

Bir an önce işi tamamlayıp, büyük olasılıkla karşılığını da aldılar…

Birileri muradına erdi ama bedelini ödemek Mersin’ e ve Mersinlilere düştü…

Örneğin yeni çöp alanı ile ilgili işaretlenen yerlerle ilgili yapılan itirazlar sonucunda 1/100.000 lik Çevre Düzeni Planı daha ayakları üzerinde duramadan ilk darbeyi yedi.

Danıştay Daireler Kurulu, Büyükşehir Belediyesinin belirlediği –belirlemek te ne kelime, yasal itirazların sonucunu beklemeden 21 trilyon ödeyerek hazırladığı- yeni çöp alanı ile ilgili yürütmeyi durdurma kararı verdi.

Yeni Çevre Planı doğrultusunda Mersin’ in tüm dinamiklerini asıl kaygılandıran gelişme ise balık çiftlikleri nedeniyle oldu.

Yeterince öldürdükleri Ege kıyılarından çıkarılmak istenen balık çiftliklerine yer arayan Ankara’daki bürokrasinin imdadına yine ünlü Çevre Düzeni Planı yetişti.

Madem ki Ege’deki vadeleri dolmuştu, yeni hedef Mersin’ e yönelmelerinin önünü açmak gerekiyordu.

Gelecekle ilgili yeni yol haritasında önceliği turizme veren Mersin’ in giyabında idamı anlamına gelecek karar böyle alındı.

Çevre Düzeni Planında bazı yerler balık çiftlikleri için işaretlendi.

Üstelik balık üretimini düzenleyen yönetmelikteki yıllık üretimi bin tonun altında kalan çiftlik sahiplerinden ÇED raporu istenmeme kuralıyla da yasayı delme yöntemleri de sağlanarak.

Mersin Platformu işte bu ortamda ve koşulların dayatması sonucunda doğdu.

Bugüne kadar kaderine sahip çıkmaması en büyük handikap sayılan bir kentin tüm dinamikleri ilk kez birleşerek ve güçlü biçimde haykırarak birilerine dur dedi…

Farklı partilerden seçilseler de tüm Milletvekilleri, işverenlerinden çalışanlarına tüm Sivil Toplum örgütleri, Mühendis Mimar odalarından MTSO’ ya, MESİAD’ tan MÜSİAD’ a girişimciler, Ticaret Borsasından Deniz Ticaret Odasına, TEMA’ dan Turizmciler Derneğine, Tarsus’tan Anamur’a 200’ün üzerinde kurum ve kuruluş…

Başlatılan mücadelenin bir de hukuk ayağı vardı.

En güçlü destek, en çarpıcı sonuç ta hukuk sayesinde sağlandı.

Platform içinde yer alan katkılarını hiçbir zaman unutmayacağımız Taşucu Belediyesi ile MTSO hukuk birimlerinin girişimleri sonucunda açılan ve temelinde balık çiftliklerine yer tahsisine olanak sağlayan “Mersin-Karaman Çevre Düzeni Planının” iptalini amaçlayan dava bu kent adına mutlulukla sonuçlandı.

Davaya bakan Danıştay 6.Dairesi 19 Aralık 2008 günü “Türk Milleti adına” verdiği kararla söz konusu planın iptali doğrultusunda yürütmenin durdurulması yönündeki talebi yerinde buldu.

Çöp alanıyla ilgili yürütmeyi durdurma kararının ardından gelen bu ikinci kararla ortaya çıktı ki, kent dinamiklerinin desteklemediği hiçbir projenin güçlü biçimde hayata geçme ve başarıya ulaşma şansı yoktur.

Kent gerçeklerinden uzakta, birilerinin masa başında hazırladığı çalakalem bilgilerle Mersin’in geleceği kurgulanamaz, karartılamaz…

O Çevre Düzeni Planının yanlışları ve sakat yanlarını bir başka yazıda ele alırız…

Sorumlu ve duyarlı herkese soluklanma fırsatı sunan Danıştay Kararının bazı kulaklara küpe olması dileğiyle…

 

Not: Danıştay 6. Dairenin yürütmeyi durdurma kararı vermesi doğrultusunda çaba gösteren, hukuki anlamda asıl çalışmayı özveriyle sürdüren Taşucu Belediyesi Hukuk Müşaviri Av. H.Rıza Ergün ile MTSO Hukuk Müşaviri Dilek Kurtuluş’ a bu karar vesilesiyle kentin geleceği adına hepimizin teşekkür borcu olduğu unutulmamalı diye düşünüyorum.

 

Çin’ in köy kalkınma modeli..

Çin’ in köy kalkınma modeli..

Dünyanın yükselen yeni yıldızı, gelecekte ABD’ yi zorlayacak en büyük güç olarak tanımlansa da, Çin’in küreselleşme yolunda daha gideceği o kadar yol var ki..

İhracata yönelik sanayi üretimi parmak ısırtsa da, Çin bugün bile 700 milyon köylüsüyle sektörel dağılıma göz atıldığında halen tarım ülkesi kategorisinde…

Her şeye rağmen reform ve dışa açılma politikalarının başladığı 1978 den beri ülke yönetimlerinin kırsal bölgelerin kalkınması adına hayli radikal önlemlerle epeyi yol aldığı yadsınamaz bir gerçek…

Peki köylülerin kalkınması adına neler yapıldı da, ülke bugün örneğin 500 milyon tonu aşan buğday üretimi gibi inanılmaz rakamlara ulaştı..

Yaşananlar Mao dönemindeki ilkel komün anlayışı yerine rekabet merkezli üretim performansına dayalı bir sistemin insanlık ruhuna ne kadar uyumlu olduğunu göstermesi bakımından da ibretlik derslerle dolu…

Örneğin  1978 yılına kadar Çin’de ekili alanlar ortaklaşa yönetilirdi.

Köylüler toplu halde çalışır yıl boyunca elde ettikleri ürünü devlet organizasyonlarına devreder ve elde edilen ücreti paylaşırlardı…

Mao’ nun ilk iktidar döneminde söz konusu model tamamen atıl durumdaki köylülerin çalışması ve ekonomilerini geliştirmelerinde önemli rol oynadı.

Ancak daha sonra herkese eşit ücret prensibinin temel hastalığı burada da nüksetti.

Çok çalışanlarla, ense yapanların eline aynı paranın geçmesi zaman içinde “çalışsam da çalışmasam da nasıl olsa kazancım değişmiyor” anlayışını, o anlayış ta tembelliği getirdi.

Çin’ li yöneticilerin “aynı büyük tencerede tek tip pilav yeniyor” olarak tanımladıkları üretimi dibe vurduran o gidişe karşı ilk uygulama 1978 de başlatıldı.

Proje için Anhui eyaletindeki Xiaogang köyü seçilmişti.

18 aileden oluşan 120 kişilik küçük köyde, kimsenin ruhu duymadan başlatılan uygulama çok basit bir prensibe dayanıyordu.

Ekilebilir alanlar, o güne kadar devlete ait sayılan tüm ekipman ve hayvanlar 18 aile arasında kişi sayısıyla orantılı biçimde eşit olarak paylaşıldı.

“Daha iyi çalışanın daha bol mahsul alması” gibi doğal kurala bağlanan yarış sayesinde köylüler inanılmaz başarı elde ettiler.

Eskiden “çalışsam da çalışmasam da bir şey değişmiyor” anlayışındaki herkes üretime dayalı kazançtan daha fazla pay almak için gecesini gündüzüne katarak çalışmaya başladı.

Yeterli mahsulü almadığı takdirde aç kalacağı korkusu köylüleri toprakla tanıştırdı.

O günlerde sadece birkaç yöneticinin bildiği sır gibi saklanan modelle köylüler ve devlet arasında gizli bir sözleşme imzalandı.

Buna göre elde edilen mahsulün belli bir kısmı devlete bırakılıyor, geri kalanı tüm mahsul köylülerin oluyordu.

Sistemin hayata geçirildiği ilk yılın sonunda yöneticiler bir yana köylüler bile gözlerine inanmıyorlardı.

Son on yıl boyunca her sezon 18 ton buğdayın elde edildiği Xiaogong köyü, projenin uygulandığı yıl 66 ton buğday elde etmişti.

Tam dört katlık üretim artışı…

Aralık 1978’de 18 haneli köyde ortaya çıkan başarı öyküsü, yöneticileri uyandırdı…

Böylece Çin’in tarımsal reform ve dışa açılma perdesi açılmış oldu.

Eylül 1980’de merkezi hükümet Xiogang köyünde başlatılan ve sır gibi saklanan "aile sorumluluk sistemi"ni onayladı…

Başarılı model kısa zamanda diğer kırsal bölgelere yaygınlaştırılmaya başlandı.

Ülke çapında kırsal bölgelerde yayılan bu reform sayesinde akıllara ziyan sayıda tam 900 milyon köylü, kendi çabalarıyla beslenme ve giyinme sorununu çözdü.

Büyük dönüşümün ilk kıvılcımının atıldığı 1978 den bugüne bakıldığında ortaya çıkan tablo gerçekten inanılmaz:

Örneğin 2007 yılında Çin’de tahıl rekoltesi 500 milyon tonu geçti.

Dünyadaki ekili alanların yüzde 7’sine sahip olan bir ülke, dünya nüfusunun yüzde 22’sini tek başına besledi.

Tek kelimeyle küresel çapta bir mucize bunun adı…

Ve mutlu son:

2600 yıl boyunca Çin’de kesintisiz biçimde uygulanan tarım vergileri 2006 yılı sonunda tümüyle ortadan kaldırıldı.

Faturası 130 milyar yuan’ a (yaklaşık 13 milyar dolar) ulaşan vergi yükünden kurtuldu Çin köylüsü…

1950’lerden 2000 li yıllara kadar köylülerden toplanan vergilerle ayakta duran yönetimler artık gelişen diğer sektörlere yönelmeye başladılar.

Sonuç:

Uygulamanın başladığı o günlerde topu topu 30 yıl önce açlık sınırında yaşayan 250 milyon yoksul insan sayısı 2008 de 13 milyona geriledi.

2008’de Çinli köylülerin kişi başına düşen geliri 1978 yılının tam 31 katına çıktı..

Köylülerin gelirinde ortaya çıkan artış olduğu gibi ülkenin milli gelirine yansıdı.

1978`de 147 milyar dolar olan gayri safi milli hasıla, her yıl ortalama % 10 oranında artarak 2008 başında 3.4 trilyon dolara ulaştı.

1978`de sadece 167 milyon dolar olan döviz rezervleri 30 yılın sonunda 1.4 trilyon doları aştı.

Aynı dönem içinde dış ticaret hacmi 20.6 milyar dolardan 1.7 trilyon dolara ulaştı..

Bir başka deyimle 30 yıl içinde tam 800 kat arttı.

Özel sektörün milli gelirdeki payı yüzde 1`den yüzde 70`e çıktı.

Fakirlik sınırının altında ve köylülerden oluşan Çinliler `in oranı aynı dönem içinde % 53`ten % 8’ e geriledi.

Salt bu rakamlar nedeniyle bile olsa Çin geleceğin en önemli ekonomik eksenlerinden biri hatta birincisi olmaya aday..

Güneşi andıran ve ne ilginç yine doğudan yükselen Çin’in ışığıyla yakın zamanda daha da kamaşacak gözlerimiz…

Şimdiden hazırlansak iyi olacak…

 

abdullahayan@gmail.com

 

 

 

Dünya kenti iddiası…

Dünya kenti iddiası…

Bir ara yoğun biçimde işitir olmuştuk “Dünya kenti Mersin” sloganını…

Dünya kenti olmanın, daha doğru deyimle öyle anılmanın güçlüğünden habersiz birileri deyimi ortaya atmış, onlara inanan çoğu insan da, yüz kere söylenen palavra gün gelir gerçek olur cinsinden saflıkla koruğun helva olmasını beklemeye başlamıştı…

Son zamanlarda hafiften unutulması kimseyi yanıltmasın…

Ne de olsa önümüzde bir yerel seçim var…

Ve o süreçte bizi yönetmeyi kutsal vazife bellemiş birileri mutlaka yeniden ortaya atacaktır, para pul istemez sihirli sloganı:

“Dünya Kenti Mersin”

Peki bu kadar kolay mıdır dünya kenti olmak?

Daha da önemlisi gerekli midir?

İnsanın aklına ister istemez ünlü fıkra geliyor…

Siyasete atılmak isteyen Temel bir arkadaşa danışayım demiş…

Güvendiği dostu “deli misin” diye fırlayınca Temel panikle “şart mudur?” diye sormuş ya..

Bu dünya kenti olma muhabbetini ne zaman duysam, o fıkranın sonundaki Temel’in sorusu gelir aklıma:

“Şart mıdır dünya kenti olmak”

Daha açık ifadeyle soralım ve yanıtını bulmaya çalışalım:

Nasıl dünya kenti olunur?

Dünya kenti olmak kolay mıdır?

Daha da önemlisi Türkiye’deki 81 ilden geçtik, pek çok ilçenin adının başına koyduğu “dünya kenti” sloganını eklemekle bitiyor mu her şey?

Deyimi ilk kullanan 19. yüzyılın en büyük şair ve düşünürlerinden Goethe

Alman olmasına rağmen dünyada bu tanıma uygun iki şehir olduğunu savunmuş:

Roma ve Paris

Günümüzde Roma eski şaşaasında değil ama Paris halen dünya kenti olmanın hakkını fazlasıyla veriyor.

Ziyaretçi sayılarından da anlaşılıyor bu:

Fransa’ yı bir yılda ziyaret eden 80 milyon turistin 50 milyonu Paris’ i tercih ediyor

Tek başına bir kentten söz ediyoruz.

Son yılların küresel merkezi ve en büyük dünya kenti ise şüphesiz New York…

Bugünlerde açıklanan 2008 yılı rakamları gerçekten çarpıcı:

11 Eylül saldırısının ardından sıkılaşan denetimlere rağmen New York son bir yıl içinde 47 milyon ziyaretçiyi ağırlamış…

Demek ki dünya kenti olarak kabul edilmenin en azından bir kriteri var elimizde…

Övünmeye kalktığınızda karşılaşacağınız ve karşınızdakinin inanma ile gülümseme arasındaki tepkisini belirleyecek en can alıcı soru da aynı kritere dayanıyor:

Kentiniz son bir yılda kaç ziyaretçiye ev sahipliği yaptı?

Yanıt 10 milyon konuktan azsa, işiniz zor…

Hele Mersin gibi 100 bine ulaşmak bile şimdilik hayalse dünya kenti olma iddianızla ancak gülümsetirsiniz karşınızdakileri…

Peki 10 milyonlarla anılan turist sayısı yeterli mi?

Gerekli ama yeterli değil…

Dünyada en çok anılan 100 şehirden biri olarak ta anılmak zorundasınız…

Başka?

Kentinizin adını en az bir özelliğiyle anımsayacak bir milyar dünyalı bulmalısınız…

“Cezerye, tantuni, limon, liman” hiç fark etmez…

Mersin denildiği zaman akla gelebilecek en az bir ürün, bir isim, akılda kalacak bir marka, bir sözcüğü 1 milyar insana Mersin’ le birlikte söyletebilmelisiniz…

Günümüzün sanal kriterleriyle söyleyelim:

Google’ de en çok aranan 100 şehir arasında yer almalısınız…

Günümüz dünyasının en kolay, ucuz ve geçerli yöntemi internet üzerinde tanınmak…

Bu nedenle Google başta olmak üzere sanal ortamdaki aramalarda kentinizin öne çıkması için tüm dinamikleri ortak biçimde strateji belirlemeli, belirleyebilmelidir…

Yüz milyonlarca dünyalının günün birinde kentinize gelme hayalleri kurmasını sağlayacak davetkar, baştan çıkarıcı internet siteleri kuramıyorsanız boşuna nefes tüketmenizin de anlamı yok…

Türkiye’ de dünya kenti olduğunu, -en azından olmak yolunda hızlı adımlarla ilerlediğini- iddia eden yüzlerce kent var ama küresel gerçek hiç te öyle değil…

Bugün gözbebeğimiz İstanbul bile ekonomik açıdan dünyanın 34. büyüğü ama yukarıdaki ölçülere bakıldığında ilk 100’ün içinde anılmıyor…

Safranbolu’ dan Yalova’ ya, Muğla’dan Mardin’e, Bursa’ dan Trabzon’a, Ürgüp’ten Gölbaşı’ na aklına esenin kendi kentini dünya kenti olarak yaftalama merakı…

Yaklaşan yerel seçimler bu küllenmiş sevdayı alevlendirme gayretlerini de körüklüyor.

Profosyonelliklerine söz söyletmeyen –gerçekte amatörlükleri bile tartışmalı- bir takım adamların ortaya dökülüp, dünya kenti sloganlarının eşliğinde lider! Adaylarını pazarladığı bereketli bugünlerden geriye ne kalacağını hep birlikte düşünmek zorundayız…

Özün sözüne dönecek olursak;

Öyle dünya kenti Mersin, dünya kenti Mardin, dünya kenti Muğla, dünya kenti Bursa demekle dünya kenti olunmuyor…

Hele bir kent kendine yabancı hale gelmişse…

Kentin bölgeleri birbirinden kopuk, yaşam alanları birbirinden habersiz, birbirine duyarsızsa…

Kentlerinizi insanca yaşam koşullarından uzak varoşlar kuşatmışken, halen dünya kenti sloganlarını ortaya atma pişkinliği, pazarlamacı birkaç kişiye para kazandırır ama kente hiçbir şey vermez…

Öncelikle gerçek anlamda ve dünya standartlarında kentli olmayı başarmak, çağdaş kentliliğin aradığı asgari nitelikleri kazanmak, tüm bireylere kazandırmak gerekiyor.. 

Dünya kenti iddiasıyla yola çıkmayı düşünenlerin, o iddiayı gerçekleştirinceye kadar yapması gereken o kadar çok şey, gidecekleri o kadar yol var ki…

 

Kadınının siyasette yine adı yok…

Kadınının siyasette yine adı yok…

Mersin özelindeki KADER’ in varlığından 2000’li yılların başında haberdar oldum.

Siyaset sahnesini baştan aşağı değiştirecek o ünlü 2002 seçimleri henüz yapılmamıştı.

İlhan Akan’ ın öncülüğünde bir avuç kadın siyasete ağırlıklarını koymak, makus talihlerini değiştirmek adına örgütlenmiş, yılların ihmal edilmişliğini telafi etmek amacıyla uzun soluklu bir yarışa hazırlanıyorlardı.

Karınca kararınca ve yürekten desteklediğimiz o hareket ne Mersin’de ne başka yerde dişe dokunur bir başarı gösteremedi.

Ortaya çıkan olumsuz tablonun ana nedeni, KADER başta olmak üzere kadınların çabasının yetersizliğinden çok, Türkiye’de siyasetin erkeklere özgü yapısından kaynaklanıyordu.

Tüm olumsuzluklara rağmen özellikle Mersin’de KADER çatısı altında kadınlar 2002 genel ve 2004 yerel seçimlerine kendilerini bile şaşırtan biçimde hazırlandılar.

Özellikle 2002 seçimlerinde yaşanan hüsranın ardından 2004 yerel seçimlerine daha bir bilenmiş, daha bir azimle asıldıklarının canlı tanığıyım.

O günlerde yerele kadının damgasını vurmak amacıyla muhtarlıklardan, Belediye Başkanlıklarına kadar siyasetin her aşamasında adaylar göstermeye çabaladılar.

Eğitim çalışmaları, mahallelerden başlayarak büyüyen örgütlenme modelleri…

Her alanda olduğu gibi o çıkışın sınırlı da olsa bir ödülle sonlanması gerekiyordu…

Ne yazık ki, beklenen olmadı…

Ne KADER’ in eğittiği ve desteklediği adaylar, ne de onların dışında kalan bağımsız arayışlar hedefe ulaşabildi.

2004 yerel seçimleri bu konuda herkesin oturup üzerinde kafa yorması gereken öylesine acı örneklerle dolu ki…

Konuştukları vakit mangalda kül bırakmayan, cinslerin eşitliğini kağıt üzerinde savunan siyasi kadroların kadına bakışını test etmemiz için o yerel seçimler samimiyet sınavıydı adeta..

Ve o samimiyet sınavında başta sosyal demokrat olduğunu iddia eden partiler olmak üzere, siyasi hareketlerin neredeyse tamamına yakını sınıfta kaldı.

Bugün bile yanıtını bulmakta zorlandığım tercihler yaptı Partiler…

Örneğini Mezitli’ den vereyim.

Kadın elinin en çok değmesi gereken, kadının o duyarlı yaklaşımıyla yönetilmeye layık –üstelik hazır- Mezitli…

Mersin’in gülümseyen yüzü Mezitli…

2004 seçimleri öncesinde aslında umutlanmamızı gerektiren bir tablo vardı karşımızda.

Çevre Mühendisleri Odası Başkanlığı görevini yıllarca başarıyla sürdüren Zehra Korkmaz CHP’ den, bir kamu kurumu yöneticisi Güllü Can’ da AK Parti’ den adaylıklarını koyarak Mezitli’ yi yönetme yolunda ilk adımlarını attıklarında nasıl da sevinmiş, umutlanmıştık.

Kadın haklarını savunmakla övünen CHP, Zehra Korkmaz’ a Mezitli adaylığını çok gördü.

AK Parti’ nin biraz daha cesur davranarak Güllü Can’ ı aday göstermesi ise Başkan seçilmesine yetmedi.

Yalnızca Belediye Başkanlıklarında hayal kırıklığı yaşamadı Mersin’ li kadınlar…

1 milyon 600 nüfuslu Türkiye’ nin 6. büyük şehri Mersin’in İl Genel Meclisine tek bir kadını seçilecek yere koymadı sağdan sola tüm alanları doldurduklarını söyleyen siyasi partilerimiz.

Çamlıyayla’ dan, Anamur’a kadar yayılan Mersin…

750 bin nüfuslu Mersin, çoğu ilden büyük Tarsus, Silifke, Erdemli…

48 kişilik İl Genel Meclisimizde tek bir kadınımız yok…

İl Genel Meclisi öyle de, Büyükşehir Belediye Meclisi veya 17 bin üyeli MTSO Meclisleri farklı mı?

Örneğin 58 kişilik Büyükşehir Belediye Meclisinde kadınlar 2 üyeyle temsil ediliyor…

Ticaret ve Sanayi Odası Meclisinde ise o kadarlık bile şans tanımamışız kadınlarımıza…

85 kişilik Meclis çatısı altındaki erkek hükümranlığının bir kadına bile tahammülü olmadı yıllardır…

Bu gidişle gelecekte de olmayacağı gün gibi aşikar…

-MTSO’ nun farklı seçim yöntemlerini, zaten iş hayatındaki yeri dünya standartlarının hayli gerisinde kalan kadının o platformdaki konumunu bir başka yazıda ve geniş anlamda ele almak gerekiyor. Üstelik yerelden hemen önce yapılacak Oda seçimleri nedeniyle konu özel öneme sahip-

Kadınların ağırlığı bakımından siyasetin acınası görünümüne dönecek olursak…

Bu bizim değil, kaderimizi bağladığımız, her seçim gidip kuzu kuzu oy verdiğimiz siyasi partilerin ve onların dayandığı oyunun kurallarını belirleyen siyasi partiler yasasının yol açtığı ayıp…

Kadını seçilecek yere koymazsanız, imtiyazlı erkekleri buyur ettiğiniz üst sıraların en azından bir kısmını onlara yer açmak amacıyla değerlendirmezseniz olacağı budur…

2004’ün üzerinden beş yıl geçti.

Olumlu anlamda ne değişti derseniz?

Yanıtımız kahredici…

Diğer ilçeleri bir yana Mersin merkezdeki Büyükşehir ve altındaki Belediyelerin hiç birinde siyasi partiler seçilecek yere kadın aday göstermediler…

Geçtiğimiz dönemde 48 üyeli ve kadınsız İl Genel Meclisi, bu kez 58/60 kişiden oluşacak ama şimdiden görünen o ki, kadınların temsili konusu kimsenin umurunda değil…

Belediye Başkanlıklarından vazgeçtik, en azından Meclislerde kadının yeterince temsili konusunda başta siyasi partiler olmak üzere herkesin teselli anlamında atacağı sembolik adımlar olmalı…

Katılımcı demokrasi rüzgarlarının hakim olduğu gelişmiş ülkelere erişme çabalarımızın sonuca ulaşmasının yolu elbette bu değil.

Sorun yalnızca kadının siyasette temsil edilmemesiyle de sınırlı değil.

Çözüm konusunda kafa yoranlara –eğer samimi iseler- söylenecek tek şey, önerilecek tek yol var:

Siyasi partiler ve seçim yasalarını değiştirmeyen/ değiştiremeyen Türkiye’nin “sınırlı sorumlu siyasi modelden” kurtularak, 21. yüzyılın saygın ülkelerine yakışır bir sivil anayasaya ve gücünü/ilhamını o anayasadan alan bireyin özgürce seçme ve seçilme hakkını düzenleyecek yeni çağa uygun sisteme kavuşması…

O sistemle birlikte kadının da siyasetteki varlığını hissedecek, temiz ve duyarlı elleriyle daha yaşanır bir kente ve ülkeye sahip olacağız…

 

 

Güneşe 7, nükleere 21 sent ödemenin mantığı…

Güneşe 7, nükleere 21 sent ödemenin mantığı…

Bir önceki yazıda Türkiye’ nin gittikçe artacak enerji ihtiyacını, bu alanda gelişmiş ülkelerle aramızdaki uçurumu ele almış, Cumhuriyetin 100. yılında bugünkünün dört katına çıkarılması kaçınılmaz enerji üretimiyle ilgili yapılması gerekenleri kısaca özetlemeye çalışmıştık.

Kaldığımız yerden devam…

Aslında işin özü geçmişten bugüne tüm hükümetlerin enerji politikalarına bakışında gizli..

Gittikçe artan elektrik ihtiyacı son 20 yılda en kolay ama aynı zamanda en riskli yöntemle aşılmaya çalışıldı.

Dışa bağımlı doğalgazla ısıtılan termik santrallere bel bağlandı.

İş o hale geldi ki, ülke gereksiniminin yarısı dövizle satın alınan bu doğalgaz çevrim santrallerinden karşılandı.

Peki, yılda 300 günden fazla güneş alan bölgelere sahip Türkiye enerji- alanında ne yapıyor?

Türkiye, küresel kriz nedeniyle dibe vurmuş bir dünyada, 30 yıldır ertelenmiş nükleer santral projesini raflardan indirip hayata geçirmeye hazırlanıyor.

Bu konuda gelen eleştirilere karşı hükümet, sürekli olarak doğalgaza bağımlılığın düşürülmesi, yükselen enerji fiyatlarının nükleer santraller sayesinde düşürüleceği söylemlerini dile getiriyordu.

Oysa daha işin başında çarpıklıklar birbirini izlemeye başladı.

Örneğin rekabet sayesinde en iyinin en ucuza sağlanacağı temel iddiası, ihaleye hazırlanan oluşumların sırra kadem basmasıyla balona dönüştü.

13 konsorsiyumun teklif zarfı alarak hazırlık yaptığı ihaleye tek firma teklif verdi.

Küresel ekonomik kriz veya başka hangi neden olursa olsun tek teklifin verildiği bir ihalede rekabet koşullarından hiçbirinin oluşmayacağı gün gibi aşikâr…

Bu tek teklifi veren konsorsiyumun iki ortağından biri Rusya kökenli bir şirket…

Diğeri ise bu alanda hiçbir deneyimi olmayan bir Türk grubu…

Böylece ortaya çok ilginç ve dünyada Türkiye’den başka hiçbir ülkede rastlanmayacak bir durum çıkıyor:

İhaleye Hükümet olur verirse, Dünyada özel sektör eliyle yapılacak ilk ve tek nükleer santral ülkemize nasip olacak…

Yerli ortağının hiçbir deneyime sahip olmadığı bu yatırımda yabancı ortağın doğduğu ülkeyi nükleer enerji konusundaki Çernobil sabıkası nedeniyle bir kez daha ve yeniden anımsatmaya gerek var mı?

Sanki her yıl birkaç nükleer santral ihalesi yapıyormuş gibi, sanki bu alanda çok deneyimliymişiz gibi, bu konuda dünyada ilklerle anılacak bir işe imza atmaya hazırlanıyoruz.

Tek başına bir katılımcının girdiği, dünyada özel sektör eliyle yapılacak ilk nükleer santral için düğmeye basan ilk ülke ünvanına sahip olacak Türkiye…

Bugün onay verilirse 10 yıl sonra üretime başlayacak bir tesis…

Dünyada 10 yıl sonra hangi teknolojilerin geçerli olacağını, bugün tartıştığımız teknolojilerin en geç 2013’ te pabucunun dama atılacağı gerçeğini -20 bin haneye küvet büyüklüğünde 25 milyon dolarlık risksiz ve tehlikesiz mini santraller çağı geliyor çünkü- göz ardı etmemekte de yarar var.

Rekabetçilik koşullarında açılan tek zarftan 19 Ocak 2009 günü çıkan teklife gelince:

Bu konuda da bir ilki yaşıyor Türkiye…

Kendi kendisiyle çekişen talipli şirketin verdiği teklifin ana başlıkları şöyle:

– 10 yılın sonunda tamamlanacak yatırımla devreye girecek nükleer santrale 15 yıllık üretim ömrü biçilmiş…

Başka bir ifadeyle Bakanlar Kurulu onayının ardından, sözleşme imzalanması, teminat, kredi sağlanması gibi işlemlerin tamamlanması halinde en iyimser tahminle 2010 yılında temeli atılacak ve 2020 de üretime başlayacak nükleer santrale kaderini bağlayacak.

– 4 üniteden meydana gelecek ve toplam 4,8 megawatt büyüklükteki santralin tamamlandıktan sonraki 15 yıllık ömrü boyunca 415 milyar kw elektrik üreteceği varsayılıyor…

– Üretilecek tüm elektriği almayı garanti eden Türkiye’ nin bu işe ödeyeceği toplam para ise dudak uçuklatacak cinsten:

15 yıl içinde bu 415 milyar kw elektriğe 86 milyar dolar ödenecek.

Bir başka ifadeyle T.C. Hazinesi fiyat garantisi çerçevesinde yatırımcı şirketin üreteceği tüm elektriği 15 yıl boyunca kw’ ı 21 sentten almayı peşinen taahüt edecek.

Peki, bu fiyat uygun mu?

Hadi başka türlü soralım…

Biz görmesek te, bu garanti çerçevesinde geleceğimiz olan çocuklarımız, torunlarımız bu fiyat nedeniyle altına girdiğimiz yükten nasıl etkilenecek?

Şu anda sanayicilerimizin küresel rekabete engel olduğu şikayetlerini sıkça dile getirdikleri enerji fiyatları –TETAŞ’ ın 2008 yılı ortalama satış fiyatlarını esas aldığımızda- 8 sentin azıcık altında (12,8 kuruş)…

Bu durumda 10 yıl sonra devreye girecek santralin üreteceği elektrik için bugün şikâyet ettiğimiz fiyatların %170 fazlasına razı olmak zorunda kalacağımız yadsınamaz bir gerçek…

Yıllardır bize en ucuz olduğu gerekçesiyle anlatılan nükleer enerjinin dayandığı temel argümanı da bu tek kişilik ihale oyunuyla daha doğmadan çökmüş oldu böylece…

Turizm hayalleriyle yıllardır ömür törpüleyen Mersin’ in en alımlı körfezine saplanacak bıçaktan beter nükleer santral gerçeği ne yazık ki böyle…

ABD işsizliğe de çare olacak güneş enerjisine ağırlık vereceğini, bu konudaki gelişmeleri tüm gücüyle destekleyeceğini açıklarken, yılda 300 günden fazla güneş alan Mersin’in en avantajlı olduğu alanı izlemeye mahkum olması çok acı…

Nükleer santralden elde edilecek elektriğe 21 sentlik fiyat garantisi vermeye hazırlanan hükümetin güneş enerjisinden elde edilen elektriğe bugüne kadar uygun gördüğü fiyatı da söyleyelim isterseniz…

İster inanın ister inanmayın ama bu konuda belirlenen fiyat kw başına 7 sent civarında…

Mahcubiyetten olsa gerek, yetkililer bu fiyatı yükseltme çalışması yaptıklarını söylüyorlar ama, şimdilik geçerli olan ne yazık ki bu…

10 yıl sonra üretime geçecek, nasıl doğacağı, gelişeceği bilinmez enerjiye 21, bugün sistem kurulsa üç gün sonra devreye girecek güneş enerji kaynaklı elektriğe 7 sent…

Aslında iki fiyat karşılaştırması bile bunca yazdıklarımızın tümünü özetlemeye yetiyor:

Güneşten sağlanan elektriğe 7 sent ödeyeceğini açıklayan Devlet kurumları, nükleer elektriğe 21 sent ödeme seçeneğiyle karşı karşıya…

Türkiye adı ihale de olsa tek grubun teklif verdiği nükleer santralle ilgili son kararı açıklamaya hazırlanırken, en çarpıcı sözler okyanusların ötesinden ABD’ den geliyor.

Başkanlık koltuğuna oturan Obama’ nın ilk konuşmasının bir bölümü yeni dönemin enerji politikalarına ayrılmış durumda…

Obama konuşmasında bundan böyle tüm güçlerini güneş ve rüzgârdan elde edilecek enerjiye yoğunlaştıracaklarını, bunun işsizliği önlemekte de önemli adımlardan biri olacağını söylüyor…

Gelişmekte olan Türkiye güneş elektriğine 7, nükleer kaynaklıya 21 sent garantisi verirken, dünyanın en gelişmiş ülkesi 21. yüzyıla damgasını vuracak gelişmeyi böyle müjdelemesi birilerine ilham vermeli, ders olmalı…

Umarım Obama’ dan alınacak derslerin arasına enerjiyle ilgili bu yeni açılım da eklenir…

Özellikle kalbine hançer saplanma riskiyle karşı karşıya olan Mersin’in buna gerçekten ihtiyacı var…

 

Nükleer enerji, 21. yüzyılda 21 sente elektrik (1)…

Nükleer enerji, 21. yüzyılda 21 sente elektrik (1)…

Peşinen söylemeliyim ki, ben nükleer düşmanı –hatta karşıtı- değilim…

Türkiye gibi, tüm gücünü gelişmiş ülkeler arasına girmek için gösteren bir ülkenin bugünkü elektrik üretim kapasitesinin yeterli olmadığının farkındayım…

Pek söylenmez ama ülkelerin gelişmişlik sıralamasını belirleyen önemli faktörlerden biri kişi başına düşen milli gelir ise, bir diğeri ise kişi başına düşen yıllık elektrik tüketim miktarı…

ABD’ de kişi başına 13.500 kw olan miktar Güney Kore’ de 10 bine, Türkiye’ ye baktığımızda ise 2500 kw’ ya düşüyor…

73 milyonluk Türkiye yılda toplam 181 milyar kw elektrik üretirken, 40 milyonluk güney Kore’ de rakam 413 milyar kw’ ye ulaşıyor…

Sayıların diliyle söyleyecek olursak; Dünyanın en büyük 18. ekonomisi büyüklüğüne ulaşan ülkemizin, gelecekte hedeflediği 10. luğa ulaşması için alması gereken hayli yol var…

En azından Cumhuriyetin 100. yıl hedefi olarak kişi başına 10 bin kw elektrik gereksiniminin makul bir talep olduğunu küresel veriler ortaya koyuyor…

Bu durumda mevcut üretimin 10/15 yıllık bir zaman diliminde dört katına çıkarılması kaçınılmaz…

Günümüzde ülkeyi bekleyen en büyük tehlike olarak kabul edilen işsizliğin giderilmesi, sanayin istenen büyüklüğe ulaşması için de elektrik üretiminin arttırılması kaçınılmaz…

Türkiye bu nedenle tüm olanaklarını zorlayarak, başka alanlarda olduğu gibi –hatta hepsinden önce- enerji konusunda da bir yol haritası çizmeli…

Bugünkü yapıya bakıldığında kendisini su zengini sanan Türkiye’ de, akarsulardan elde edilen enerji miktarı toplam enerjinin dörtte birinden fazla değil.

Son yıllarda artan enerji fiyatları nedeniyle gittikçe cazip hale gelen HES yatırımlarına yoğun ilgi olmasına ve şu anda 1000 civarında HES projesi gün saymasına rağmen, tükettiği enerjinin yarısına yakınını doğalgaz çevrim santrallerinden elde eden Türkiye başka enerji kaynaklarına hızla yönelmek zorunda…

İşte tam da burada 30 yıldır konuşulan, zaman zaman gündemin en önemli maddesi haline gelen, bazen de yıllar boyu unutulan nükleer enerji konusu yeniden ve en ateşli biçimde önümüze gelmiş bulunuyor…

Biraz da petrol fiyatlarının 140 doları aştığı o sıcak günlerde, herkesin canını acıtmaya başlayan enerji maliyetlerinin etkisiyle nükleer enerji yeniden Türkiye’ nin en çok konuşulan tartışılan konularından biri haline geldi.

Yazının başında dediğim gibi en büyük arzusu, dünya gözüyle ülkenin refah toplumu olmasını hayal eden biri olarak, nükleer santrale prensip olarak karşı değilim…

“İstemüzük”  türünden peşin değerlendirmelerin kimseye yararı olmadığını da biliyorum.

Bu düşünceden yola çıktığımızda gelişmiş ülkelerin tümünde var olan bir enerji kaynağından Türkiye’nin mahrum olmasını kabul etmemiz de mümkün değil.

Bugün ABD enerjisinin %20 sini, Fransa ise %78’ ini nükleerden elde diyorsa ve küresel oranlara bakıldığında dünya enerjisinin %16’ sı, bir başka ifadeyle yeryüzünde yanan her 6 lambanın biri ve her 6 tesisten biri bu enerjiden besleniyorsa, Türkiye’ de oturup durumunu yeniden gözden geçirmek zorunda…

Ancak bunu yaparken, dünyadaki gelişmelerden, son küresel krizle ortaya çıkan maliyet hesaplarından, hızla dünya gündemine oturan yenilenebilir enerji konusundaki yeni paradigmalardan uzak duramaz…

ABD’ de Obama daha başkanlık koltuğuna oturmadan, önümüzdeki süreçte ülkesinin, dünyanın petrol bağımlılığından kurtulup, rüzgâr ve güneş enerjisine ağırlık vereceğini dile getiriyor…

Bununla da yetinmiyor Başkan Obama…

Rüzgârgüllerinin yer aldığı çiftlikler ve güneş panelleriyle donanmış alanlar sayesinde işsizliğe karşı çok önemli başarılar elde edileceğini ifade ediyor…

ABD’ deki gelişmeler bununla da sınırlı değil…

Aynı zamanda dünyadaki ilk atom bombasını geliştiren Los Alamos laboratuvarının bilim adamları, her biri 20 bin evin elektrik ihtiyacını karşılayabilecek mini nükleer santrallerin en geç 2013 yılında seri üretimine geçileceği ve ilk etapta 3 tesiste 4 bin santral üretileceği müjdesini verdiler..

Amerikan hükümetinin bu konuda desteklediği ve ruhsat verdiği, Hyperion şirketi mini nükleer santrallerin fiyatlarının 25 milyon dolar civarı olacağını da açıkladı…

Bir başka ifadeyle hane başına 125 dolar vererek on yıl boyunca tüm enerji ihtiyacınızı sağlamanız mümkün.

Soğutma suyu gereksinimi olmayan küvet büyüklüğündeki cihaz toprağa gömülüyor ve 10 yıl boyunca bulunduğu yerde tutularak sorunsuz enerji üretiyor…

Tüm gelişmeler ortadayken yılda 300 gün güneş alan doğal enerji zengini Türkiye ne yapıyor?

Sorunun yanıtını ve ucuz diye yola çıkılıp, 10 yıl sonra bitecek, üstelik kw saati 21 sente satın alınacak nükleer menşeli elektrik enerji konusunu ve konunun Mersin’in geleceğini tehdit eden boyutlarını bir sonraki yazıda ele alalım…