Güç gidince…Bir zamanlar Gürüz…

Güç gidince…Bir zamanlar Gürüz…

Polis otosuna bindirilirken başını bastıran ‘sivillerin’ arasındaydı…

Üzerinde kalınca mont, sakalları hafif uzamış, gözünün altındaki torbalar biraz daha sarkık..

Ergenekon nedeniyle göz altına alınan Kemal Gürüz’ ün o son halinin iç burkan yanı vardı elbette…

Ama bir yandan da düşündüm…

Nice öğretim üyesine yıllarca ders verdikleri Üniversiteleri zindan eden, telefon açtığında Rektörlerin ayağa fırladığı bir eski YÖK Başkanının, kendisine giydirilen güçlü zırhın kalkmasıyla ortaya çıkan gerçek kimliği hangisiydi acaba?

Elbette insan olarak o son görüntülere üzülmemek elde değil…

Ama kendisi ve temsil ettiği anlayış on yıl boyunca neleri reva görmemişti insanlara…

Bugün adaleti, hukuku anımsamaları elbette bir şey.

Peki, kendileri güç ellerindeyken o adaleti anımsatanlara hangi yanıtları vermişlerdi, dersiniz?

Bir Rektörün başında olduğu Üniversitede çizmeyi aşan öğretim üyesini yemek amacıyla kaleme aldığı dört sayfalık bir resmi yazının fotokopisini saklıyorum yıllardır…

“Çok gizli”, “kişiye özel” ama kaleme alan Rektörün başında olduğu Üniversitenin antetli kağıdına dökülmüş bir mektup…

Çok gizli, kişiye özel” de olsa Üniversiteden, YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ e gönderilen resmi bilgi notunda bir öğretim üyesi şikâyet ediliyor, söz konusu hocanın ABD Başkonsolosuyla bir kokteyldeki samimiyetine dikkat çekilirken neredeyse hain damgası vuruluyordu.

Yıllar sonra YÖK, Gürüz’ den kurtulunca sureti bende mevcut mektubun aslının peşine düştüm.

Resmen gelen yanıtın aslında normal insanı şok etmesi gerekirdi.

Ben şaşırmadım.

YÖK Başkanlığı kayıtlarında böyle bir yazışmaya rastlanmadığını söylüyordu.

Kişiye özel bilgi notuna dayanarak bir öğretim üyesinin dünyası karartılıyor ama resmi işlemlere mesnet teşkil eden o mektup buharlaşıyordu…

Sadece bundan ibaret miydi Gürüz döneminden aklımda kalanlar?

Örneğin pek çok şikayete maruz kalan Gürüz’ e çok yakın bir Rektörle ilgili YÖK’ e başvurup o Rektör hakkında kuruma kaç soruşturma izni başvurusu yapıldığını sormuştum.

Gelen yanıtta 11 şikâyetin intikal ettiği ama herhangi bir işlem yapılmadığı söylendi…

Durumu daha açık biçimiyle anlatayım mı?

Savcılıklar kendilerine yapılan şikâyetleri değerlendirebilmek, gerektiğinde o Rektörün ifadesini alabilmek için YÖK’ e 11 kez 11 ayrı dosya nedeniyle başvurmuş ancak Gürüz’ ün başında olduğu kurum izin vermemişti…

Gelişmiş ülkelerde herkese dokunabilen yargının Türkiye’ de dokunmazlık zırhına bürünen pek çok insan nedeniyle bazen eli kolu bağlanıyordu işte…

Bugün haktan hukuktan dem vuranların, güç kendilerindeyken, nasıl hoyrat, nasıl haşin, nasıl ağzı bozuk davrandıklarına ilişkin o kadar örnek anımsıyorum ki Gürüz dönemine ilişkin…

Ama en çarpıcısını en sona sakladım…

Yıllardan 1997, aylardan Eylül…

Çiçeği burnunda Mersin Üniversitesinin başında Vural Ülkü var, YÖK’ ün başında ise Gürüz…

Daha önce Gürüz’ ün uyarılarına rağmen görevden alınmayan Rektör yardımcısı nedeniyle gerilen ipler 19 Eylül günü Rektör Ülkü’ ye gelen telefonla kopar…

Ahizenin diğer ucundaki YÖK Başkanı Gürüz’ dür…

Söyledikleri 20 Eylül 1997 günlü gazetelerin manşetlerine şöyle düşer:

“Sen insan mısın?, haysiyetsiz, şerefsiz”

“"Laiklik, demokrasi size mi kalmış bunlar sizin tekelinizde mi zannediyorsunuz. Siz kim oluyorsunuz da bu konularda konuşuyorsunuz. Orada Rektör olarak birgün bile kalacağınızı mı sanıyorsunuz. Devlet sizin hesabınızı görecektir. Sizde namus, ahlak utanma duygusu yok mu? Yöneticiliğin ne olduğundan haberiniz bile yok. Sizin üniversitenin ‘Ü’sünden bile haberiniz yok. Sizden bütün bunların hesabı sorulacaktır. Bundan sorasını göreceksiniz." (*)

Gerçekten görürler sonrasını…

Çok kısa bir süre sonra Çukurova Üniversitesinden getirilen Uğur Oral -o günlerde olmayan- kurulma aşamasındaki Tıp Fakültesine alınan 40 civarındaki öğretim üyesinin oylarıyla Mersin Üniversitesine Rektör olur…

O ünlü seçimlerde Uğur Oral 47, rakibi Onur bilge Kula ise 81 oy almış, ancak 47’nin gücü 81’i yenmiştir.

Seçimin ardından Rektörlük koltuğuna oturan Uğur Oral’ ın ilk işi Gürüz ile el ele vererek solcu oldukları iddia edilen Zafer Üskül, Türker Özsayar, Onur Bilge Kula’ nın uzaklaştırılması olur…

Ya sonra?

Zafer Üskül kendisiyle ilgili yapılan işlemlerin hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle mahkemeye başvurur…

2004 yılında Gürüz ve Vural Ülkü’ yü 6 milyar tazminata mahkûm eder…

Davanın sonuçlanması üzerine söyledikleri ilginçtir gerçekten:

“Türkiye’ de adalet ağır işliyor ama işliyor”

10 yıllık sürecin ardından günümüze dönecek olursak:

Bugün Gürüz Ergenekon zanlısı olarak Savcılıklarda ifade veriyor, Üskül ise AK Partiden Milletvekili seçilerek girdiği TBMM’ de insan hakları komisyon başkanı…

İster istemez, Üskül’ ün 2004’te söyledikleri geliyor aklıma…

Yalnızca adalet değil, galiba ilahi adalet te işliyor…

Hem de mahkeme-i kübraya kalmadan…

Bu dünyada ve hepimize ibret olacak örneklerle…

 

 (*) 20 Eylül 1997 günlü Milliyet Gazetesi

 

Yerel seçimlere doğru Toroslar (2)…

Yerel seçimlere doğru Toroslar (2)…

Toroslar’ ı irdelemeye başladığımız yazıda kaldığımız yerden devam…

29 Mart seçimlerine gelecek olursak…

Toroslar’ da yarışın MHP ile AK Parti arasında geçeceğini söyleyebiliriz…

Birilerince özellikle Toroslar’ da öne çıkarılan yerli profil tanımına uygun aday konusunda CHP, dr. Hasan Kılıç’ı aday göstererek, bilimsel analize dayanmayan bir argümanı AK Partinin elinden aldı.

Bu durumda 2007 Temmuz sonuçlarını yeniden ve yerel seçimlere uygun gözlükle okuması gereken AK Partinin CHP’ li adayın yöneleceği taban dışındaki seçmene yönelmesi gerekiyor.

İktidar partisi gerçekten Toroslar’ ı almak istiyorsa, mevcut seçmenine Kürtleri’ de kazanacak bir strateji ve bu stratejiye uygun farklı aday bulmak zorunda…

Milliyetçi söylemleri dile getiren –birilerinin yıllardır öne çıkardığı tanımla yerli kimlikli- bir aday, AK Partiye seçim kazandırmaz, 22 Temmuzun hayli gerisine düşürür oyları…

Mevcut 20 bin civarındaki Kürt seçmeninin büyükçe kısmının CHP ve MHP yerine –hele Toroslar ilçesi özelinde DTP’ nin kazanmaya yönelik güçlü adayının olmaması durumunda-  AK Parti’ yi tercih edeceği gerçeğini gören AK Parti bu tabandan beslenecek bir adayla seçimi kazanabilir…

22 Temmuz 2007’de kendisine büyük umutlar besleyen bağımsız Orhan Miroğlu yerine AK Parti’ ye oy vererek bunu yeterince ispatladı Toroslar…

Peki, AK Parti bu gerçeğin farkında mı?

Temayül yoklamasında öne çıkan aday adaylarının profiline ve buradan hareketle Milletvekillerinin genel merkeze önerdikleri isimlere bakıldığında soruya evet demek hayli zor…

Özetleyecek olursak;

Kürt oylarını toparlayamayan bir adayla AK Partinin Toroslar’ ı kazanması zor…

CHP’ nin şansı ise kendi tabanından çok MHP ile AK Parti arasında yaşanacak yarışa bağlı…

Bu durumda CHP ve MHP’ nin yöneldiği seçmene hitap edecek bir adayla seçimlere girecek AK Parti –ki şu anda ismi öne çıkan tüm adaylar bu tanımda- ayağına kurşun sıkar ve kendi eliyle başkanlığı MHP’ ye sunar…

Gergin politikalardan uzak, MHP gibi milliyetçi söylemlerden beslense de, asla bölücülük yapmadan barış içinde Toroslar’ ı beş yıldır yöneten Hamit Tuna’ nın önüne geçmek zaten kolay değildi.

AK Parti’ nin siyasi gerçeklerden uzak bir aday belirlemesi engeli daha da aşılmaz kılar.

Eğer son anda beklenmedik bir atakla, sessiz duran Kürtleri de yanına çekecek ‘farklı’ bir aday bulamazsa AK Parti’ nin Toroslar rüyası kâbusa döner…

Tanıma uygun bir birleştirici aday bulabilirse burada ipi AK Parti göğüsler.

Aksi takdirde ne mi olur?

Sorunun yanıtı belli…

Başarılı performansıyla, yarışı uzun zamandır zaten önde götüren Hamit Tuna, biraz da AK Partinin yanlış hesapları sayesinde beş yıl daha Toroslar Belediye Başkanlığını sürdürür…

Bunun vebalini, yanlış hesabın faturasını kimin ödeyeceğine gelince…

Toplumun büyük kesimi adına bugünden çok 29 Mart akşamı yanıtlanacak bir soru bu…

Ama bu yazı dizisiyle ipuçlarını verdiğimiz, bazı siyasi aktörler açısından yaklaşmakta olan ‘son’u dilimizin döndüğünce anlatmaya çalıştığımız tablonun nasıl şekilleneceği en azından bizim açımızdan üç aşağı beş yukarı belli…

Umarım söylediklerimizi duyar birileri ve bazı kulaklara küpe olur…

 

Bir önceki yazıda Toroslar’ ın geçmişten bugüne seçim sonuçlarının yer aldığı tablo’ da mizanpaj sırasında rakamlarda bazı kaymalar meydana gelmiştir.

Bu kaymalar yanında 22 Temmuz 2007’de yapılan son genel seçimlerin ardından değişen sınırlar nedeniyle ilçeler bazında ortaya çıkan yeni tablonun da ışığında partilerin son on yıllık sürede Toroslar’ daki durumunu gösterir tabloyu yeniden gözden geçirmekte yarar var:

 

Yıllar itibariyle Toroslar bölgesindeki oy dağılımı:

 

 

1999

  2002

2004

2007

CHP

12.813

26.513

 23.508

24.224

MHP

17.178

17.834

 33.954

33.738

DSP

 

13.731

      

HADEP

13.293

15.254*     

19.821**

11.246***

ANAP

  8.097

  2.723

     187

 

FP

 

  5.597

 

 

AKPARTİ

 

20.999

25.584

39.175

 

*2002 ‘de DEHAP

**2004’ te SHP şemsiyesi altında

***2007’ de bağımsız adayla

 

Yerel seçimlere doğru Toroslar…

Yerel seçimlere doğru Toroslar…
Yerel seçimlere doğru Mersin merkezde yer alan dört ilçeyi irdelemeye çalıştığımız yazı dizisinde sona yaklaşıyoruz artık..
Sıra Mersin gibi sosyal bakımdan hayli renkli laboratuarın en ilginç bölgelerinden biri Toroslar’ da…
Kent geneline bakacak olursak klasik anlamda sol ve sağın çekiştiği, son on yıldır Büyükşehir koltuğuna kendisini solda gören Macit Özcan’ ın oturduğu Mersin’ de aynı süre içinde ipi hep MHP’ nin göğüslediği ilçeye göz atmaya çalışacağız..
1999’da MHP’ li Mustafa Demirci’ nin, 2004’te aynı partiden Hamit Tuna’ nın seçimleri kazandığı ilçenin ilginç seçmen dokusuna en güzel örnek o iki dönem arasında 2002’de yapılan genel seçim sonuçlarıydı…
3 Kasım 2002 akşamı açılan sandıklara bakarak, Toroslar’ ı yerel seçimlerde kimseye kaptırmayan MHP’ nin o günkü yarışı dördüncülükle bitirdiği gerçeği bile, Mersin’in başka hiçbir kentte tanık olmayacağımız kendine özgü dokusunun en çarpıcı örneği…
Rakamlardan yola çıkarak anlatmaya çalışırsak;
1999’da DSP ile CHP’ nin inanılmaz çekişmesi MHP’ ye yaramış, DSP’ nin 14, CHP’ nin 13 bin oy aldığı seçimde 17 bin oy alan MHP’li Mustafa Demirci aradan sıyrılarak Başkanlık koltuğuna oturmuştu..
1999 da MHP’ li Başkanı seçse de, 3 Kasım 2002 günü aynı Toroslar’ dan CHP’ ye 20.517, AK Parti’ ye 16.580 ve DEHAP’ a 14.741 oy çıkarken MHP’ nin 12.597’ye gerilediğini not etmekte yarar var.
-O genel seçimlerin 2001 ekonomik depreminin ardından yapıldığını ve MHP’ deki erozyondan çok DSP’ yi yerle bir ettiğini de unutmamak lazım..-
2002’nin o kendine özgü olağanüstü koşullarını bir yana bırakıp, 2004 yerel seçimlerine ve Toroslar’ a dönecek olursak;
Öncelikle buradaki politizasyonun seçmene yansımasını ve nüfusu Akdeniz’ den az olmasına rağmen, Toroslar’ da kullanılan oy sayısının Akdeniz’i geçtiğini vurgulamak gerekiyor.
Üzerinde durulması gereken asıl husus ise, Toroslar adayı göz önüne alındığında gerileyen CHP oylarının, Büyükşehir adayı söz konusu olduğunda bir miktar arttığı…
Bir başka ifadeyle o seçimlerde MHP ve CHP seçmeni arasında Büyükşehir’le alt birim Belediye adaylarına yönelik eşine az rastlanır bir dayanışma örneği yaşandı.
CHP’ li olduğu bilinen 4 bin civarında seçmen alt birimde MHP adayı Hamit Tuna’ ya yönelirken, aynı miktarda bir blok MHP’ li Büyükşehir adayı Macit Özcan’a oy verdi.
Aslında Toroslar’ a bakıldığında o gün sadece CHP/DSP tabanın bir kısmı oy vermedi Hamit Tuna’ ya…
2002’de GP, DYP ve ANAP’ a giden oyların da büyük kısmı 2004’te Toroslar’ da MHP adayına aktı.
Böylece Toroslar’ daki MHP oyları 2002’den 2004’e uzanan süreçte iki katından fazla artarak 12.597’den 28.657’ye çıktı..
Aynı dönemde CHP 20.517’den 18.789’a, AK Parti 16.580’den 16.073’e gerilerken SHP şemsiyesi altında seçime giren HADEP/DEHAP 14.741’den 18.047’ye yükseltti oylarını..
Seçmen profili bakımından çok renkli dokusuna rağmen hayli kaygan zemine sahip Toroslar’ da 22 Temmuz 2007 seçimleri de okumasını bilene çarpıcı mesajlarla doluydu:
26 bin civarında oy alan MHP ile 20’bine yaklaşan CHP artan seçmen sayısına rağmen 2004’e benzer rakamla yetinirken, AK Parti ülke genelinde kendisine yönelen seçmenin Toroslar’ da da aynı olumlu tepkiyi göstermesi sayesinde 22 Temmuz’da birinci parti oldu.
Gerçekten 2004’te tamamına yakını Kürtlerden oluşan 18 bin seçmen SHP’ ye oy verirken 2007’de aynı tabanın bağımsız adaya giden oyları 11 bine düştü.
AK Parti oylarının16 binden 33 bine çıkmasındaki en önemli faktör de buydu…
Yukarıda anlatmaya çalıştığımız, yıllar itibariyle hayli değişken ve karmaşık tablonun ardından yaklaşmakta olan 29 Mart seçimlerine gelince…
Onu da bir sonraki yazıda ele alalım izninizle…

Yıllar itibariyle Toroslar bölgesindeki oy dağılımı
              1999        2002        2004      2007
CHP         12.813    20.517     18.789    19.675
MHP         17.178    12.597     28.657    25.527
DSP                      13.731        –    –
HADEP     13.293     14.741*   18.047** 11.013***
ANAP         8.097      2.723         187    
FP             5.597        
AKPARTİ   16.579    16.073     32.778

*2002 ‘de DEHAP
**2004’ te SHP şemsiyesi altında
***2007’ de bağımsız adayla

Tenis Kulübü… Sayın Valinin duyarlılığı…
Yenişehir’i ele aldığımız bir önceki yazıda bir türlü yıkılmayan ayrıcalıklı Tenis Kulübü’ ne dikkat çekmiş ve bu konuda gereğini yapmayan kurumlara göndermede bulunmuştuk…
Beklediğimiz açıklama Yenişehir Belediye Başkanı İbrahim Genç’ ten değil, Mersin Valisi Hüseyin Aksoy’dan geldi…
Yazının ardından sayın Vali bizi arayarak, konu hakkında hayli ilginç ama bir o kadar da doyurucu bilgiler verdi.
Kıyı kenar çizgisinde kalan ve hazineye ait bir alanı işgal eden Tenis Kulübü ile ilgili olarak, meğer Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığı neler yapmış neler?
Özcan’ın yönettiği Belediye Tenis Kulübünün işgal ettiği alan sanki Belediyeye aitmiş gibi ayrıcalıklı kulübe kiraya vermiş…
Milli Emlak Müdürlüğü olayı duyunca kendisine göre yasa dışı bulduğu bu işlemle ilgili olarak Mahkemeye başvurmuş.
Yerel Mahkeme Milli Emlak Müdürlüğünü haklı bulmuş ama Büyükşehir Belediyesi Tenis Kulübünü kollama ve koruma işini burada noktalamamış…
Yerel Mahkemenin kararını temyiz etmiş…
Sayın Aksoy şu anda temyiz sonucunun beklendiğini, oradan gelecek karara göre hareket edileceğini, hiçbir kurumun yasalar karşısında imtiyazlı olamayacağını ifade etti.
Duyarlılığından dolayı Valimize teşekkür ediyoruz…
Keşke Mersin’deki tüm kurum ve kuruluşlar Sayın Aksoy’u örnek alsalar…
21. yüzyılın şeffaf ve hesap verebilir yönetim anlayışı konusunda tarafımızdan seçilmişlerin bu vatandaşa saygı anlamına gelen davranışlardan alacağı o kadar ders var ki…

Yerel seçimlere doğru Yenişehir…

Yerel seçimlere doğru Yenişehir…

Mersin Büyükşehir sınırları içinde CHP’ nin kendisini güçlü hissettiği bilinmeyen bir şey değil.

Bu hissi veren oy desteğinin temel kaynağı Yenişehir…

Evrensel anlamdaki solla uzaktan yakından ilgisi olmasa da, kendimize özgü jargonumuzla “solun kalesi” bellediğimiz Mersin’ de bu tanımı haklı kılan en önemli ilçe Yenişehir…

Aslında sol sanılan oylar bal gibi statükoyu temsil ediyor ama yıllardır ülke genelinde olduğu gibi Mersin’ de ama özellikle de Yenişehir’ de halinden memnun olanların kendilerini sosyal demokrat olarak tanımladığı/sandığı bilinmeyen bir şey değil.

Örneğin 1999 da DSP’ li Zekeriya Özgür işte bu biraz statüko/biraz da kendini solda sanan seçmen oylarını alarak Belediye Başkanı oldu.

Yenişehir seçmeninin soldan çok kendisini sosyal demokrat tanımlayan bir partiye yönelişinin en önemli göstergesi ise 2004 seçimleri…

Sol platformun SHP şemsiyesi altında seçimlere girdiği 2004’te CHP, kimsenin adını bilmediği soldan çok ulusalcı çizgideki İbrahim Genç ile 25 bin oy alırken, evrensel sosyal demokrasiyi sindirmiş AB’ nin öngördüğü demokrasi, insan hakları, özgürlüklere inanan Ali Özveren 10 bin oyda kalmıştı.

Yine o seçimlere AK Parti adayı olarak giren ANAP’ ın yereldeki ağır toplarından Adnan Özçelik’ in 11.666, Rüştü Ongun’ la yarışa katılan MHP’ nin 10.683 oyla yetinmek zorunda kaldığını bir kez daha not etmekte yarar var.

Yukarıdaki sayısal tablodan çok 2004 seçimlerinin asıl üzerinde durulması gereken başka bir yanı var.

100 binden fazla seçmene sahip Yenişehir’de 40 bini aşkın insanın sandığa gitmemesi…

Seçimi kazanan adayın 25 bin oy alması karşısında, en büyük partinin aslında oy vermeyenlerden oluştuğu gerçeğini unutmamakta yarar var..

Yenişehir’i sandığa gitmeyecek kadar kaygısız kılan ve Toroslar ile özellikle Akdeniz’den ayıran çok önemli farka gelince…

Alt yapısı diğer yörelere oranla daha sağlam, ‘tuzu’ diğer ilçelere oranla daha kuru sayılanların yaşadığı bir beldeydi Yenişehir, bugün de öyle…

2007 genel seçimlerinde de Yenişehir halkının eğilimi değişmedi.

Katılım diğer ilçelere oranla daha düşük oldu.

CHP, MHP ve AK Parti’ yi neredeyse ikiye katladı.

Yaklaşmakta olan yerel seçimlerde de tablonun değişmesi için şu anda görünen bir neden yok.

Siyasi anlamda bir mucize gerçekleşmezse CHP Yenişehir’i diğer partilere fark atarak kazanacak…

Gelecek başarıda mevcut Belediye Başkanının büyük payı var mı?

Hayır..

Ama halinden memnun seçmenin daha iyiyi arama kaygısı olmadığı için yönelimi bu yönde olacak.

Ne MHP adayı Hasan Ahi’ nin burada seçim kazanma olasılığı var, ne de AK Partinin olası adaylarının…

Peki, 2004’ten beri Yenişehir Belediye Başkanlığını sürdüren İbrahim Genç’in artıları, eksileri neler?…

Çöp toplama konusunda ihale yapmaktansa işi Belediye olarak biz yapacağız dediğinde, en sert biçimde eleştirenlerin başında geldiğimi samimiyetle itiraf etmeliyim.

Ancak tüm kaygılarımızı göz önünde bulundursa da, dediğini yaptı Başkan.

Ve müteahhide aktaracağı kaynaklardan daha ucuza, üstelik kendisi yaptığı için büyük meblağlara ulaşan KDV’ yi de kasasında tutarak, zor hizmeti beş yıl boyunca en küçük aksaklığa mahal vermeden yerine getirdi…

Mersin’in yıllardır hasretini çektiği fuar merkezini de kente kazandırmak yine Genç’ e nasip oldu…

Peki ya yapmadıkları!

Tenis kulübünün sahilde varlığını sürdürmesi…

Örneğin kıyı kenar çizgisinde yer alan ve tümüyle yasa dışı olmasına rağmen kendisinden öncekilerin yıkmadığı/yıkamadığı Tenis Kulübüne dokunmadı İbrahim Genç

Sahi bir avuç elit dışında halka hiçbir yararı olmayan, yalnızca imtiyazlı zenginlerin girebildiği yasa dışı bir mekânı yıkmak çok mu zor?

Sakın kimse beni zenginlere ve onların oluşturduğu özel kuruluşlara düşman sanmasın.

Tam aksine bu tür yerlerin olmasından ve parası olan insanların kendi yakın dostlarıyla bir araya gelmesinden mutluluk duyarım.

Yasal ve legal olduğu sürece ne beni ne başkasını ilgilendirmez.

Ama belirttiğim gibi yasal olduğu sürece…

Tüm insanlığın yararlanması gereken denize sıfır bir alanı işgal etme cüretini birileri neye ve kimlere güvenerek gösterebiliyor?

Üstelik bu işgali yıllardır hangi bilmediğimiz desteklerle sürdürüyorlar…

Geçmişte sahilleri temizlediklerini gururla dile getiren Vali Akif Tığ ve Büyükşehir Belediye Başkanı Özcan’ ın gücü sahildeki yapıları yıkmaya yetmişti de, ne hikmetse Tenis Kulübü o dönemde de ayrıcalıklı haliyle atanmış/seçilmiş tüm yöneticilere kafa tutarak ayakta kalmayı başarmıştı…

Yıllar içinde değişen bir şey yok…

Dün de dokunulmamıştı Tenis Kulübüne…

Bugün de tüm içtenliğiyle Halkçı olduğunu söyleyegelen İbrahim Genç, yetki alanına giren bu imtiyazlı ama yasadışı yapıyı yıkamıyor…

Halkçılığın biraz da sahilleri halka açmak olduğunu en iyi bilen insana vazifesini anımsatmaya gerek var mı?

Halkçılığın asgari gereğini en azından şu seçimler yaklaşırken yerine getirmesi,  herkesten çok Genç’ e güç verir…

Tabii o imtiyazlı yerle ilgili Valiliğin ve Büyükşehir başkanlığının da yapacağı çok şey var ama; öncelikli sözümüz Yenişehir’i beş yıldır yöneten ve yeniden beş yıl daha yönetmeye hazırlanan Başkana…

Büyükşehir’e şeffaflık dersi…

Büyükşehir’e şeffaflık dersi…

Büyükşehir’ le beş yıldır çok ilginç bir o kadar da keyifli süreç geçiriyorum.

Vatandaş olarak bilgi edindirme kanununun bana verdiği haktan yararlanarak bazı konularda ben bir takım belge/bilgiler istiyorum.

Onlar da bazen gönül rahatlığıyla, bazen de işi yokuşa süren taktiklerle bu talepleri yanıtlamaya çalışıyorlar.

İlk başlarda nazlanıyor, bin dereden su getiriyorlardı…

Sonradan imdadıma Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu yetişti.

Mersin Büyükşehir ve benzeri kurumlarla “bilgiyi verirsin, vermem” yazışmalarında kim ipe un sermeye kalkıştıysa, ihtilafları er veya geç saygın hukukçulardan oluşan bu yüksek kurula taşıdım.

Kurul’ da hiç üşenmeden tüm itirazlarımı değerlendirdi.

Başta da belirttiğim gibi keyifli bir süreç bu…

Yalnızca yerel yönetimler gibi seçilmiş olsalar da kendilerini her alanda başına buyruk sananlar değil, atanmış bürokrasinin vatandaşa tepeden bakan tavrına dur diyen pek çok gelişmeye tanık oldum geçen zaman içinde.

Örneğin Mersin Büyükşehir çoğu talebimi artık yanıtlıyor..

Onların kendilerine çeki düzen vermelerini sağlayan yine BEDK’ nın bilgi edinme yasasını uygulama konusunda gösterdiği duyarlılık ve titizlik…

Diğer kamu kurumlarından geçtim, yalnızca Mersin Büyükşehir Belediyesi ile 30’ ya yakın başvuruda bulundum BEDK’ ya son beş yılda…

Tümünde de haklı buldu beni kurul

Ve zaman alsa da, istediğim her belge ve bilgiye ulaştım sonunda…

Mersin Büyükşehir’ le son tartışmamız (yazışmamız diyelim) 2008 Eylülünde başladı.

O günlerde Mersin’in billboardlarını Özcan’ın “sözümüzü tuttuk, 70 otobüs aldık” afişleri süslüyordu.

Mersin halkına nefes aldıracak otobüslerin alınması elbette olumluydu.

Ama beni, başka örneklerde olduğu gibi yapılan işin maliyeti, bir başka deyimle hepimizin cebinden çıkan paranın doğru biçimde harcanıp harcanmadığı sorusu ilgilendiriyordu.

O merakla Mersin Büyükşehir’ e başvurdum.

11 Eylül 2008 tarihinde yaptığım başvuruyla alınan otobüslerin fiyatını ve satın alma faturalarının bir suretini istedim.

Büyükşehir Belediyesi gönderdiği yanıtta kelimesi kelimesine:

“2006 yılında en uygun fiyat veren Mercedes firmasıyla 2008 yılında en uygun fiyat veren BMC San. Tic. A.Ş den söz konusu otobüslerin alındığını, alımla ilgili faturalar ticari sır niteliğinde olduğundan tarafıma gönderilmeyeceğini” belirtti…

Vatandaşın vergileriyle hizmet veren bir kurum vatandaşın çok masum talebine karşı “sen dert etme, otobüsleri uygun fiyatla aldım. Kaç para ödediğimi boş ver. Faturalar da ticari sır niteliğinde veremem” diyordu.

Hukuka inanan her insan olarak yapabileceğim tek şey vardı.,.

BEDK’ ya başvurmak…

Ekim 2008 tarihinde yaptığım başvuruda, özetle;

“Halka hesap verme sorumluluğunda olması gereken bir kurumun zaten Kamu ihale kurumu denetimine tabi olan ve halkın gözü önünde gerçekleşen bir ihale ile ilgili bilgileri ticari sır gerekçesi altında saklama çabasını kabul etmenin mümkün olmadığını”

belirttim.

Kurul 25.12.2008 tarihinde itirazımı karara bağladı, sonucu hem bana hem de Büyükşehir’ e gönderdi.

Tüm kamu kurum ve kuruluşlarına ders niteliğindeki bu karar, bundan böyle bilgi talebi geri çevrilen, ciddiye alınmayan herkese emsal olması nedeniyle de çok önemli…

Kurulun oy birliğiyle verdiği karardaki şu cümleler herkesin kulağına küpe olacak değerde:

“Bilgi edinme kanununun 5. maddesinin “Kurum ve kuruluşlar bu kanunda yer alan istisnalar dışındaki her türlü bilgi veya belgeyi başvuranların yararlanmasına sunmak ve bilgi edinme başvurularını etkin, süratli ve doğru sonuçlandırmak üzere, gerekli idari ve teknik tedbirleri almakla yükümlüdürler.” Şeklindeki hükmü gereğince bilgi edinme başvurularının red edilmesi ancak istenen bilgi veya belgenin bu kanunda sayılı istisnalar kapsamında yer alması durumunda mümkündür.

İtiraz sahibince talep edilen bilgi ve belgelerin ise ticari sır kapsamında değerlendirilmesine olanak bulunmadığı açıktır.

Öte yandan gerek 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanununun 1. maddesinin “bu kanunun amacı; demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak kişilerin bilgi edinme hakkını kullanmalarına ilişkin esas ve usulleri düzenlemektir” hükmünde belirtilen gerekse de 4734 sayılı Kamu İhale Kanunun 5. maddesinde belirtilen şeffaflık ilkeleri doğrultusunda kamu harcaması yapılmak suretiyle gerçekleşen ihale işlemlerinin açıklık içerisinde gerçekleşmesi ve işlemlerin gerçekleşmesinden sonra da yurttaşların bu işlemlere ilişkin bilgi ve belge sahibi olabilmeleri gerekmektedir. 

**

Demek ki neymiş?

Kurum ve kuruluşlar her türlü bilgi ve belgeyi vatandaşın yararlanmasına sunmak zorundaymış..

Bu kadar mı?

Hayır…

Aynı zamanda bu kurumlar her türlü bilgi/belge edinme başvurusunu etkin, süratli ve doğru biçimde sonuçlandırmak üzere her türlü idari ve teknik tedbiri almakla yükümlü imiş…

Demek ki neymiş?

Kurum ve kuruluşların başında yer alanlar, yönettiğini iddia edenler; öyle vatandaşı tersleyen, “merak etme ben ne alıyorsam iyi fiyatla alıyorum, gerisi sadece beni ilgilendirir” diyemezmiş…

Ticari sır, devlet sırrı falan gibi hikayelerle vatandaşı geri çevirmeyin, ne yapıyorsanız, ne alıyorsanız şeffaflık içinde yapın, şeffaf biçimde alın diyor elimdeki karar…

Bu da başvurulara karşı dolambaçlı yollara başvuran her kurum ve kuruluşun; kulağına küpe, duvarına afiş olsun…

 

Not: Bunca çabanın sonunda önümüzdeki günlerde Mersin Büyükşehir Belediyesi satın alınan otobüslerle ilgili faturaları bana göndermek zorunda kalacak.

Ticari sır gibi gerekçelerin geçerli olmadığı ortaya çıktığına göre bunca çabanın sonunda yapılan işin mali portresini öğrenebileceğiz…

‘O’ bilgi/belgeleri elimize geçtiğinde okurla paylaşma sözüyle…

Yerel seçimlere doğru Mezitli…

Yerel seçimlere doğru Mezitli…
Yaklaşan yerel seçimleri irdelemeye Akdeniz ilçesinden başlamıştık.
Sırada Mezitli var…
Toroslar ve Yenişehir gibi büyük nüfusa sahip yerleri atlayıp, çiçeği burnunda Mezitli’ yi öne çıkarmamız boşuna değil…
CHP’ den 22 aday adayının öne çıkmak için yarıştığı –ki sayının birkaç gün içinde 30’ u bulacağı tahmin ediliyor- bir seçim bölgesinde neler olup bittiğini, nasıl bir seçim sürecinin yaşanacağını tam da bugünlerde masaya yatırıp konuşmamız gerektiğine inanıyoruz.
Öncelikle Mezitli’ nin seçmen sayısını da belirleyen demografik yapısını, bu alandaki gelişmeleri ortaya koymakta yarar var…
1973’ te binin biraz üzerinde seçmeni olan 508 oy alan Adalet Partili adayın 470 oy alan CHP’ liyi alt ederek Belediye başkanı olduğu bir belde Mezitli…
1977’ de aynı Belediye bu kez 660 oy alan CHP’li Başkanın yönetimine geçmiş…
Dikkat edin bin civarında seçmenden ve birkaç yüz oyla başkanlığın kazanıldığı bir yöreden söz ediyoruz…
1985’ te 6600 olan nüfus 1997’ de 34 bine çıkmış…
Üstelik bu aradaki 10 yıl içinde iki kez üst üste Başkanlık koltuğuna ilk okul mezunu Zeki Koyuncuoğlu oturmuş…
Koyuncuoğlu’ na bu başarıyı elde etmesi için 1989’ da 1800 1994’ te ise 4141 oy yettiğini söyleyelim bu arada…
Aynı beldede 2002’ de 29 bin olan seçmen sayısının 2004’ te 32 bine çıktığını görüyoruz.
Peki, 2009 yerel seçimlerine hazırlanan Mezitli’ de bizi nasıl bir tablo bekliyor?
Bir yandan genişleyen kapsama alanı nedeniyle çevreden katılan beldeler, bir yandan da eskiden yazlık olarak kullanılan pek çok meskenin artık yaz/kış oturulur hale gelmesi, deyim yerindeyse Mezitli’ de nüfus patlamasına yol açmış bulunuyor…
Mersin’in bu yeni ilçesi son tespitlere göre yaklaşık 130 bin nüfusa sahip…
Çok değil, 15 yıl önce 1994’ te 10 bin civarında seçmeni olan ve 4 bin oyun başkan olmayı sağladığı bir beldede, bugün ortaya çıkan 80 bin civarında seçmen nedeniyle seçilmek için 30 binin üzerinde –büyük olasılıkla 30/40 bin arası-   seçmen oyu gerekecek…
Peki, hiç hesapta olmayan bu tabloya rağmen siyasi partiler ne yapıyor Mezitli’ de?
Adayını belirleyen ilk parti MHP…
Mehmet Kara, Abdurrrahman Terzili ve Nuri Hocaoğlu arasındaki yarışta ipi Hocaoğlu göğüsledi..
1999-2004 arasındaki beş yıllık dönemde Mezitli Belediye başkanlığı yapan Hocaoğlu hangi beklentiyle yeniden aday yapıldı sorusunun net yanıtı yok.
Ancak kendisinin adaylığının kesinleşmesinin ardından, partiye yakın ama kendisine karşı olan bazı isimlerin AK Parti’ ye yöneldiği havası estirilmeye başlandı…
Gerçekle pek ilgisi olmayan o rüzgarın da etkisiyle bu kez Ak Parti’ ye yakın bir ekip, biraz milliyetçilik özellikle de gerçek Mezitli yerlisi! Bir aday gösterilmesi balonunu şişirmeye başladı.
Tüm bu senaryolar Mezitli’ nin bugün nüfus ve seçmen patlamasıyla ortaya çıkan yeni görüntüsünden hayli uzak, üstelik bilimsel anlamda hiçbir gerçek veriye de dayanmayan subjektif iddialar…
Mezitli’ de seçim kazanmak isteyen siyasi partilerin artık eski gözlüklerini çıkarıp yeni duruma uygun tavır almaları gerekiyor.
Uyarıları ilk dikkate alması gereken AK Parti…
Yeni tabloyu okumakta zorlanan ve söylenenleri kulak ardı edip, Hocaoğlu’ na küsen MHP’ lilerle seçim kazanacağını sananların aklıyla kurgulanacak bir stratejinin sonunun hezimet olacağını peşinen söylemekte yarar var…
Kaldı ki milliyetçi görüşü temsil eden bir adayın “hakikisi varken”  –her alanda olduğu gibi- kimse sahtesine gitmez…
Üstelik Mezitli’ de AK Partinin ipi göğüsleme şansı iyi bir aday bulunsa da yüksek değil…
2007 seçimleri gibi makro ekonomik havanın iyi olduğu, demokratik beklentilerin öne çıktığı o olumlu ortamda bile AK Parti CHP ve MHP’ nin gerisinde idi…
22 Temmuz seçim sonuçlarını Mezitli boyutunda yeniden anımsamakta yarar var;
CHP’ nin %41, MHP’ nin %26 oy aldığı ilçede AK Partinin oy oranı %21,4 idi…
Hayli olumsuz tabloyu olumluya çevirmek için demokrat ve her kesime hitap edecek bir aday, yarışı iddialı hale getirmenin birinci koşulu…
Yoğun nüfus barındıran sitelerden uzlaşmacı ve tüm toplum katmanlarından oy alacak ortalama profile sahip bir isim, en az birincisi kadar önemli bir başka koşul…
Aslında AK Parti milliyetçilik yerine adaylığa başvuran 3 kadının içinden sözünü ettiğim sessiz çoğunluğa hitap edecek ve herkesi kucaklayacak birini öne çıkarsa ve bu aday profilini ezber bozacak bir ekiple desteklerse çok şeyler yapabilir.
Sağlanacak destek Mezitli’ de Başkan seçtirmeye yeter mi?
Hayli zor sorunun yanıtının olabilir noktasına bile gelmesinin tek yolu bu…
CHP Mezitli’ de ne yapar sorusunun yanıtına gelince.
CHP açısından normal koşullarda Mezitli en yüksek oy oranıyla en rahat kazanılacak ilçe gibi görünüyor.
Hakan Demirsoy’ un tüm başarısızlıklarına rağmen Macit Özcan’ ın Akdeniz ve Toroslar’ ın varoşlarından esirgediği Büyükşehir kaynaklarını Yenişehir ve özellikle de Mezitli’ ye akıtması zaten taban olarak CHP’ den uzak durmayan çoğunluk sayesinde Belediye seçimlerini almaya yeter…
Mezitli’de CHP açısından asıl sıkıntı seçimin nasıl kazanılacağından çok kimin aday yapılacağı sorusunda düğümleniyor..
Özcan’ ın Akdeniz ve Yenişehir’ de mevcut Başkanlardan vazgeçmeyeceği kanaati, CHP’ de siyaset yapmak için yıllardır bekleşen pek çok ismi Mezitli’ ye yöneltmiş durumda…
Şimdiden 22 aday adayını ortaya çıkaran bereketin nedeni de bu gerçek…
Mezitli’ nin CHP adayları açısından bir başka ve daha büyük gerçeği ise Macit Özcan faktörü…
Eğer ön seçim gibi farklı bir yöntem uygulanmazsa Mezitli’ de adayı belirleyecek tek isim Özcan olacaktır…
Bu durumda bırakın Özcan’a karşı olanları, yakın duranların bile farklı dengeler nedeniyle işi hayli zor…
Birbirinden kaliteli ismin Türkiye’ye artık dar gelen, dikiş tutmaz siyasi partiler ve seçim yasalarının acımasız yöntemleri arasında yitip gidecek olması, işin duyarlı insanları asıl ilgilendiren yanı…
Sosyal Demokrat olduğu iddiasındaki bir siyasi partinin Mersin Büyükşehir ve onu tamamlayan 4 ilçedeki kaderini tek bir kişiye teslim etmesi ülkenin vermekte olduğu demokrasi sınavının çapını da ortaya koyan bir diğer gerçek…
Keşke CHP salt evrensel anlamda sosyal demokrasinin olmazsa olmaz ilk koşulunu yerine getirme kaygısında olsaydı.
Keşke katılımcı demokrasinin temelinde yer alan ortak akılla birlikte siyaset üretme, en azından yerel boyutlarda bile olsa ortak iradeyle karar alma yöntemlerini diğer siyasi yapılara örnek olması açısından CHP öncülük yapabilseydi..
Bir yandan tüm toplumu kucaklama adına atılan değişim adımları, bir yandan kent adına siyasi kaderini tek bir kişiye (bu seçicinin Ankara’da Baykal, Mersin’de bugün için Özcan olması sonucu değiştirmiyor) teslim etme çarpıklığı…
Belki de CHP’ nin yasal mazeretlere sığınmadan, ülkeye vereceği en güçlü değişim mesajı, yerel adayların belirlenmesinde uygulayacağı ortak irade koyma yöntemiydi…
CHP’ den beklenti diye dile getirdiğimiz aslında tüm kurumlardan ama en çok ta sosyal demokrat olduğu iddiasındaki siyasi oluşumdan talebimiz…
Sanırız çağdaşlık yolunda ilerlemek isteyen bir ülkede bu kadarına hakkımız vardır…

Fevzi Günenç’e mektup; Midasın Kulakları oyunu, anılar…

Sevgili Fevzi ağabey:
Sevgili Asaf ile Hayri’ nin Midas’ın kulakları’ nı yıllar sonra yeniden ‘çınlatma cüreti’ gösterdiklerini yazın sayesinde öğrendim.
Aslında bizim Samet Bayrak’ın sms mesajıyla ulaştırmaya çalıştığı davetinden çıkarmalıydım bu özel tarihi ana tanıklık etme çağrısını ama, o mesajda oyunda rol alanların bizim için taşıdığı önem ile ilgili hiç bir detay, kimlikleriyle hakkında en küçük ip ucu bile yoktu.
Bu da Samet’in ayıbı olsun. ( hadi bir adım ötesine gidip içgüdülerine sinmiş kıskançlıktır çamurunu atayım!)

Şaka bir yana yıllar sonraki bu Midas’ın Kulakları gösterisinden yola çıkarak geçmişle ilgili düzeltilmesi gereken –en azından tarih bakımından bile olsa- hususlar var…

Gösteri ile ilgili yazdıklarından yola çıkarak aşağıdaki satırları kaleme alma gerekçem de bu..
Öncelikle belirteyim ki, sana oyunun sahneye koyuluş tarihini bizim iki başrol oyuncusu vermişlerse yanlış anımsıyorlar.
Yok, sen onların haline ve döneme uygun bir saptama yaptıysan yine tanımladığın zaman dilimi hatalı…
Midas’ ın kulakları 1968 yılında sahneye kondu..

(Zaten 35 yıl olamaz, çünkü 35 yıl önce bizimkilerin biri İstanbul Hukuk’u diğeri İstanbul İktisat’ı bitirmişti bile)
Oyun tam 40 yıl önce Edebiyat hocamız Elvan Atay’ ın katkılarıyla ve tiyatro salonuna dönüştürdüğümüz G.Antep Lisesi spor salonunda sahneye kondu.
Bizimkiler Midas’ın kulakları’ nı seçmiş ama o günlerde Elvan hoca çok daha önemli ve de başarılı bir başka oyunu sergilemişti…
Gogol’un Palto’ su…
Başarı dediysem lafın gelişi falan değil.
Sonradan Devlet Tiyatrolarında izlediğim oyuna beş basan muhteşem gösteriydi Gaziantep lisesindeki…
Tabii bu başarının Elvan Atay dışında başka bir kahramanı daha vardı:
Senin de yakından tanıdığın bir isim:
Vahit (Vahittin) Bozgeyik..
Dünyada hiç kimseye Gogol’un palto’ sunun Vahit’in üzerinde durduğu kadar güzel ve uyumlu durmayacağını söyleyebilirim.
Devamlı ağlamaya hazır ıslak gözleri, sürekli düşmüş omuzları, üflesen yıkılacak duruşuyla zaten kendisini olmayan bir sevgilinin peşine gönüllü takmış Vahit…
(olmayan) dediysem lafın gelişi elbette…
En azından kendisi ve ben biliyorduk o uğrunda delicesine şiirler yazılan kızın adını, kimliğini, sırf Vahit’i çıldırtmak için saçlarını kısacık kestirmesini, yeşil gözleriyle gülümseyip, uzaklaşan ürkek kaçışlar…
Bu kadar nostalji yeter diyeceğim ama Elvan hocayla ilgili bir anımı tarihe not düşme adına yazdıktan sonra…
Elvan Atay klasik anlamda bir Edebiyat hocası değildi…
Bana göre bir ekoldü…
Antep lisesi onun zamanında sahneye konan hayli iddialı oyunlarla da yetinmedi..
Şiir geceleri hatta kazananlara kitapların dağıtıldığı piyango çekilişleri bile düzenlendi o dönemde…
Ancak o 68 lerin fırtınası içinde ne Elvan Hoca tam olarak yararlandı, ne de biz onun değerini gerçek anlamıyla kavrayabildik.
doku uyuşmazlığının nedenlerine gelince…
Elvan Atay humanistti, biz ise damarlarında delicesine akan kanın ateşlediği yangınlarda kavrulan devrimciler…
Elvan hoca sanatın sanat için yapılması gerektiğine inanıyordu, biz ise devrimi ateşleyecek fitil olarak görüyorduk sanatı…
Bir gün düzenlenen bir şiir matinesinde mikrofunu kaptım ve yanlış hatırlamıyorsam Nazım’ın isyan bayrağı gibi bizi dalgalandıran "o duvar o duvarınız/vız gelir bize vız" şiirini haykıra haykıra okudum.
Alkış tufanının ardından oturdum yerime…
Bir süre sonra Elvan hocanın çağırdığını söylediler.
Öylesine heyecanlandırmıştım ki salonu, hocanın tebrik edeceği gibi bir duygudan başka bir şey gelmedi aklıma…
Gittim gözlerimin içine baktı ve hayatım boyunca unutmayacağım bir ders verdi bana…
”Toplumsal sorunlar, gelir geçer, bugün çok önemli sanılan duygular zaman içinde değişir…
Değişmeyen tek şey var hayatta…
Ve şiirinizi bin yıl sonra okunacak, gelecek nesillere anımsatacak tek şey…
Aşk olacak şiirde…
Asırlar sonra da bizden geriye kalacak olan aşktır, duygudur…
O nedenle elbette Nazım okuyun ama Yahya Kemal’i de görmezlikten gelmeyin…

Doğal olanı o günlerin radikal tavrıyla vaaz gibi gelen sözlere gülüp geçmekti..

Öyle yapmadım..
Hocamın o ömür boyu kulağıma küpe olacak dersinden sonra Yahya Kemal’i, klasik Türk müziğini keşfettim…
Nereden nereye…
Kaleme alacağın bir yazının beni bu kadar sıcak, bugünkü gibi taze anılara götüreceğini asla tahmin edemezdim…
Öncelikle sana ama özellikle de sana yazı ile ilgili ilhamı veren sevgili kardeşlerim Hayri ve Asaf’a binlerce teşekkür…
Yine bu yazı vesilesiyle Elvan Atay’a ve genç yaşta kaybettiğimiz -acısı hala yüreğimde kanayan- Vahit’e rahmet…
Umarım cennetin en güzel yerinde sıcacık yürekleriyle Palto’ yu bir kez daha sahnelemeyi düşlüyorlardır…

Sözü uzattığımın farkındayım.
En iyisi Vahit’in o gecelerimizi süsleyen yürek kanatan dizeleriyle noktayı koymak bu acılı yolculuğa…

Elbette Güney Sokakları…
Ve o sokaklarda aradığı yeşil gözlü sevgiliye adanan Güney Sokakları şiirinden bir bölümle…

Güney Sokakları…
….
Dudağımda tütmeyen sigaram
Hayalimde sen olmayacaksın artık
Yanık yanık inletmeyecek ıslıklarım
Güney sokaklarını
…………………………………………………………
Darmadağın edeceğim şiirlerimi
Çıkarıp atacağım,ismini mısralarımdan
Ve şahidim olsun Güney Sokakları
Yeşil gözler şarkısını söylemeyeceğim artık.
…………………………………………………………
Ilıklaşacak anılar yanaklarında
Damla damla akarken gözlerinden
Mutlu insanlar göreceksin Güney Sokaklarında
Beni anacaksın derinden

Mutlu olamazsın sen
Biliyorum,üzülüyorum
Kesik saçlım
Yeşil gözlüm
Her mevsimde gonca gülüm
Solarsın

Saf olmaz hiç bir sevi benimki değin
Soldurup atacaklar seni
Kalmayacak gözlerinin renginden başka
Bir şeyin

Bir gün Acı bir rüzgar
Gözgöze getirecek bizi
Güney Sokaklarında
Bir demet sunacağım sana
Anılar vazosundan
Çiçeklerin tümü sen olacaksın
Yürüyeceksin umutlarımı da alıp sonra
Yoksun yoksun bakıp ardından
Tutsak tutsak ağlayacağım
Güney Sokaklarında
………………………………………………………
Ve içime işleyecek sensizlik!
Yüzüme alıp ellerimi,
Kapını çalacağım bir gün.
Yeşil boyalı olmalı eviniz
Yeşil penceresini açıp
Yeşil yapraklar arasından
Bakmalısın bana sen
Belki ağlamaklı olur yüzüm
Geri dönerim
Tanrı derim
Mutluluğunuzu artırsın
Sen ağlama ha sakın
Beni de ağlatırsın
GÜNEY SOKAKLARINDA
GÜNEY SOKAKLARINDA
GÜNEY SOKAKLARINDA…

 

Abdullah ayan

abdullahayan@gmail.com

 

2 Ocak 2009

Mersin

Küresel kriz, Türkiye, Yeni dünya (2)…

Küresel kriz, Türkiye, Yeni dünya (2)…
Peki Türkiye yitirdiği 2008 bir yana, gelmekte olan 2009’ da bu küresel krizi fırsatlara çevirecek heyecana, o heyecanı besleyecek yol haritasına daha da önemlisi vizyona sahip mi?
Bugün büyük çoğunluk farkına varmasa da, son yüzyıla damgasını vuran ABD merkezli dünyanın yerini alacak yeni dünyanın eşiğindeyiz.
Küresel finans krizinin boyutları ne denli ağırlıkta olursa olsun, yakın gelecekte tüm ülkelerin kapısını çalacak ve tüm sektörleri derinden etkileyecek asıl kriz yanında sözü bile edilmeyecek.
Ama o krizin külleri arasından yeni bir dünya doğacak.
Bu süreç iki türlü de gelişebilir.
Ya sorunlu bölgelerin, ülkelerin çatıştığı, kan ve göz yaşından beslenen kaotik bir karanlık dönemle yüzleşir dünya…
Veya halkların sağduyusu sayesinde en çatışmacı ülkelerin bile hizaya geldiği, demokratik ve uzlaşmacı bir iklim sarar her yanı…
Günümüzün uluslararası sayılan tüm kurumlarının yetersizliği karşısında, kaçınılmaz biçimde onların yerini işlerliği olan yeni ve çok daha güçlü küresel yapılar alacak.
BM, IMF, Dünya Bankası ile birlikte daha pek çok kurum yerini, ulusların uzlaşması sonucunda ortaya çıkacak çok daha etkili kurumlara bırakacak.
Ekonomik güç anlamında, bugüne kadar tartışılmaz hakim olan ABD’ nin yakın zamanda rakibi olacak, yerini alacak alternatif bir merkez görünmese de, ülkelerden çok küresel şirketlerin çağı olacak yeni dönemde en güçlü olasılık çok kutupluluktan ziyade, kutupsuz bir dünyanın doğması…
ABD’ nin son yüzyıla damgasını vuran askeri alandaki gücü ise Vietnam ile başlayan çöküşünü, Irak ve Afganistan ile pekiştirdi.
Tek başına ABD’ nin kontrolsüz fil misali ülkelere dalma dönemi de kapanacak önümüzdeki yüzyılda…
ABD’ nin kontrolsüz gücünün yerini, BM’ lere alternatif yeni yapının kendine özgü evrensel gücü alacak.
Ve bu yeni dünyanın evrensel hukuku, bireyin özgürlüğü adına gerektiğinde ülkelerin iç işlerine müdahale edecek mekanizmaları olacak…
Bilişimin sınırsızlığı karşısında kendi içine kapanan ülkelerin keyfi dönemi de bitecek.
Olumlu yanlarına rağmen yeni dönem kendine özgü yeni tehlike ve tehditleri de içinde barındırıyor.
Birkaç kişiden oluşan terörist gruplar bile, hedef seçtikleri ülke, kent hatta şirketlere bile çok büyük zararlar verebilecekler..
11 Eylülde ABD’ yi sarsan terörist saldırıların kaç kişiyle ve ne kadarlık bir bütçeyle yapıldığı, bu konuda dünyayı nasıl bir geleceğin beklediği konusunda yeterince düşündürecek ip uçlarıyla doludur.
Askeri harcama bütçelerine bakıldığında dünya üzerindeki tüm ülkelerin toplamından fazlasını tek başına gerçekleştiren ABD’ nin bir zamanlar Vietnam’da düştüğü durumdan beterini Irak’ ta yaşıyor olması bir yana, dünyanın en güçlü savunmasının bir avuç teröriste boyun eğmesi bile yaklaşan yeni dönemin savunma konseptini ortaya koyuyor.
Başta sorunlu ülkelerden beslenen ve asıl kaynağını yoksulluk, dışlanmışlıktan sağlayan bölgelere yönelik yeni politikalar geliştirilmedikçe yeni yüzyılın asıl hedefine ulaşması olanaksız…
Ayak seslerini duyduğumuz yeni çağda günümüzün dünyasında geçerli olan tüm ittifaklar önemini yitirecek.
Ülkeler arası bloklaşma, stratejik ortaklıklar gibi yalan rüzgarları da dinecek.
Bazı konularda müttefik olan ülkeler, başka konularda farklı çıkarları nedeniyle zıt kutuplarda yer almak zorunda kalabilecekler…
Sınırsız dostluklar, sınırsız düşmanlıklar dönemi de bitecek…
Sovyetlerin kendi çevresinde topladığı peyk ülkelerinin savrulması gibi ABD’ de müttefiklerini kaybedecek.
“Ya bizimlesin, ya düşmanımızsın” dayatmalarının anlamsızlığı çıkacak ortaya…
Gelmekte olan çağ, çok kutuplu bir dünyadan çok, farklı eksenlerde farklı ağırlık merkezlerinden oluşan çok kutuplu, belirlenmesi hayli zor sayıda dengelerden oluşan pek çok merkeze sahip olacak.
Ülkelerin yerini cazibe merkezi olarak yapılanan güçlü kentler alacak.
Türkiye kasırga biçiminde gelişen ve akıl almaz hızda tüm dünyayı etkileyen krizin ardından kurulacak yeni küresel nizamın neresinde yer alacak?
Daha önemlisi yaşanmakta olan ve daha da önemlisi gelecekte yaşanacak sürecin ne kadarının farkında…
Bir zamanlar İsmet İnönü’ nün çok farklı nedenlerle de olsa, söylediği ünlü sözü anımsamakta yarar var.
“Yeni bir dünya kurulur, Türkiye yerini alır”
O dönemde ne yeni bir dünya kuruldu, ne de Türkiye yerini aldı.
Ama şimdi gerçekten yeni bir dünya kuruluyor.
Peki Türkiye yerini almaya hazır mı?
Kaybedilen onlarca yıla inat, yeni yılları kazanç hanesine ekleyecek mi?
Yoksa zenginlerle yoksullar arasındaki o ince çizgide yeni on yılları kaybetmeye devam mı edecek?
2009’ u karşılamaya hazırlandığımız şu günlerde refah toplumları arasındaki yerimizi alacak basiret ve cesarette ama en önemlisi yeni çağı okuyacak vizyona sahip liderlere ihtiyacımız var.
Bu arayış yakın tarihin hiçbir döneminde böylesine yaşamsal önemde değildi.
Umalım ve dileyelim ki, kendini liderliğe layık görenler, açılmakta olan yeni çağın tehdit ve fırsatlarını okuyabilecek birikimde olsunlar..
Yoksa bu kez gerçekten hepimizi söndürülmesi olanaksız bir yangın bekliyor…
 Yakın gelecekte dünyamızı ve Türkiye’yi bekleyen fırsatlarla tehditleri de ortaya koyan bu analizleri fırsat buldukça yapmaya devam edeceğiz…

Küresel kriz, Türkiye, Yeni dünya (1)…

Küresel kriz, Türkiye, Yeni dünya (1)…
İleride Türkiye’ nin yakın tarihini yazacak olanlar 1990-2002 arasındaki 12 yıla kaybedilmiş damgasını vuracaklar.
Haksız da sayılmazlar…
Gerçekten 1983-87 arasındaki 4 yıllık dönemi saymazsak, o kayıp dönemi çok daha geniş bir zaman dilimine de yerleştirmek mümkün..
12 Eylül darbesinin ardından iktidara gelen Anavatan partisinin, daha doğru bir tanımla ülkeyi dünyaya açan Özal’ın tek başına yürüttüğü büyük dönüşümün 4 yılla sınırlı devrim süreci..
ekonomiyi dünyaya açan, yüksek duvarları kaldıran, yüzme bilmez girişimcileri evrensel denizlere atıp “ya yüzün, ya boğulun” tercihiyle küresel yarışa sokan Özal’ ın 1983’ te başlattığı değişim rüzgarı, 1987’ de hız kesti.
Ekonomik hamleler sosyal politikalarla beslenmeyince kan kaybı başladı.
Özal’ın Anavatan’ ın başından ayrılmasıyla da ülke önce duraklama, hemen ardından da gerileme dönemine girdi.
Dünyanın küreselleşmeyle tanıştığı özellikle Çin gibi bir komünist ülkenin bile yabancı sermayeye kucak açtığı o yıllarda Türkiye kısır çekişmelerle, küllendikçe alttan alta beslenen terörle tam 12 yılını kaybetti.
Oysa aynı dönemde örneğin Çin her yıl ortalama %11 büyüdü..
Bir başka anlatımla kişi başına düşen milli gelir göz önüne alındığında 12 yıl içinde Çin’e bir Çin daha eklendi.
Peki ya Türkiye…
ANAP-DYP kısır çekişmeleri, Çiller-Yılmaz kavgalarıyla geçirilen, aynı zaman diliminde 28 şubat yumuşak darbesinin gölgesinde 80 milyar doların çalındığı utanç verici yıllar…
Unutanlara anımsatmakta yarar var:
Bir ülke düşünün ki; 1990 yılında kişi başına düşen gelir 2.682 dolar iken, aynı rakam 2002 de 2.219 dolara geriliyor…
Yıllar itibariyle mehter marşı gibi bir ileri iki geri giden, sonunda “az gittik, uz gittik, 12 yıl bir yol gittik, sonunda bir de dönüp baktık ki, arpa boyu yol gitmek bir yana geriye düşmüşüz” dedirten bir tablo…
3 Kasım 2002 günü sandığı giden Türk halkı ne yapacağını çok iyi biliyordu.
Çekişmelerin, kayıkçı kavgalarının gölgesinde her bir farklı siyasi partide yer alsa da, sonunda aynı ortak paydada kaderlerini birleştiren tüm siyasi aktörleri sandığa gömdü.
Bir önceki seçimde %22 oy alan Ecevit’in partisi %2 lerde sürünüyordu.
1983’ te %45 oy alan ANAP ta Meclis dışına atılmıştı, MHP’ de…
Halk gitti; üç ay önce kurulmuş, deneyimsiz AK Parti’ yi tek başına iktidar yaptı..
Erdoğan ve arkadaşları iktidarın ilk üç yılında biraz da AB’ nin aydınlattığı yolda yürüyerek, muhteşem işler yaptılar.
Eğer milli gelir gibi başarının tüm dünyada kabul gören ölçüsü esas alınacaksa –ki tartışılmaz kriterlerin en önünde yer alır- Türkiye AK Parti iktidarının özellikle ilk üç yılda gösterdiği performansın etkisiyle ekonomik mucizeye tanık oldu.
12 yıl boyunca 2000 dolarların etrafında dolanan ve 2002’ de 2219 dolar olan milli gelir 2007 sonunda 5.723’ a dolara ulaştı.
Aynı dönemde ülke bir yandan özelleştirmeleri hızlandırırken, bir yandan da doğrudan yabancı sermaye girişinde tarih boyunca ulaşılmayan rakamlara erişti.
Özal’ ın bıraktığı yerde boynu bükük bekleyen dış ticaret bayrağı aynı yıllar içinde yeni tepelere dikildi.
Özal’dan farklı olarak sosyal alanda da gelişmeler yaşandı.
Kopenhag kriterlerinin ön gördüğü yasal düzenlemeler hızla hayata geçirildi.
Statükonun tüm engellemelerine rağmen, AB’ ye girişin en önemli eşiklerinden biri sayılan tam müzakerelere başlama kararı da aynı döneme denk geldi.
Bu rüzgarla girilen 2007 seçimlerinde AK Parti oylarını 12 puan arttırarak %47 lere çıkarırken, tüm halkın beklentisi artık dikiş tutmaz sistemin elbisesi sayılan anayasanın değiştirilerek, 21. yüzyılın anlayışına uygun yeni, sivil, özgürlükleri v e bireyi ön plana çıkaran yeni bir anayasanın hazırlanmasıydı.
Ne yazık ki, kendini ülkenin asıl sahibi sayan ve gücünü statükodan alan elit kesim, tüm dünyayı sarıp sarmalayan değişim rüzgarlarına inat, süreci engelleme yolunu seçti.
Sandığa giden her iki kişiden birinin oyunu alan AK Parti aldığı halk desteğinin gereğini yerine getireceğine, kısır döngünün girdabına kapıldı.
Bugün Türkiye, o 2002 lerde başlayan refaha yolculuğun umudunu yitirmiş durumda.
Bunda elbette ABD’ den başlayıp, dünyaya yayılan ve gün geçtikçe finans temelinden çıkıp tüm alanlarda küresel krize dönüşen depremin katkısı çok büyük..
Ama başta AK Partililer olmak üzere, bu ülkenin geleceği adına kafa patlatan herkesin elini vicdanına koyup sorması gerekiyor…
Küresel kriz üstümüze gelmese de, bu konulara kafa yoran herkesin ortak kanısı 2005’ te başlayan duraklamanın 2008’ de hızlanan bir gerilemeye yol açacağı yönündeydi.
Kapatma davasıyla birlikte gittikçe statükoya teslim olan AK Partinin de katkısıyla geleceğe dönük hayallerin yerini, mutsuzluk rüzgarlarının alması, küresel krizin sahillerimizi vurmasından daha önce başlamıştı zaten.
Oysa krizler aynı zamanda fırsatları barındırır içinde…
Peki Türkiye yitirdiği 2008 bir yana, gelmekte olan 2009’ da bu küresel krizi fırsatlara çevirecek heyecana, o heyecanı besleyecek yol haritasına daha da önemlisi vizyona sahip mi?
Sorunun yanıtı yanında küresel krizin ardından bizi nasıl bir dünyanın beklediğini bir sonraki yazıyla sorgulamaya, irdelemeyi sürdürelim…

Küresel kriz, Türkiye, Yeni dünya (1)…

Küresel kriz, Türkiye, Yeni dünya (1)…

İleride Türkiye’ nin yakın tarihini yazacak olanlar 1990-2002 arasındaki 12 yıla kaybedilmiş damgasını vuracaklar.

Haksız da sayılmazlar…

Gerçekten 1983-87 arasındaki 4 yıllık dönemi saymazsak, o kayıp dönemi çok daha geniş bir zaman dilimine de yerleştirmek mümkün..

12 Eylül darbesinin ardından iktidara gelen Anavatan partisinin, daha doğru bir tanımla ülkeyi dünyaya açan Özal’ın tek başına yürüttüğü büyük dönüşümün 4 yılla sınırlı devrim süreci..

Ekonomiyi dünyaya açan, yüksek duvarları kaldıran, yüzme bilmez girişimcileri evrensel denizlere atıp “ya yüzün, ya boğulun” tercihiyle küresel yarışa sokan Özal’ ın 1983’ te başlattığı değişim rüzgarı, 1987’ de hız kesti.

Ekonomik hamleler sosyal politikalarla beslenmeyince kan kaybı başladı.

Özal’ın Anavatan’ ın başından ayrılmasıyla da ülke önce duraklama, hemen ardından da gerileme dönemine girdi.

Dünyanın küreselleşmeyle tanıştığı özellikle Çin gibi bir komünist ülkenin bile yabancı sermayeye kucak açtığı o yıllarda Türkiye kısır çekişmelerle, küllendikçe alttan alta beslenen terörle tam 12 yılını kaybetti.

Oysa aynı dönemde örneğin Çin her yıl ortalama %11 büyüdü..

Bir başka anlatımla kişi başına düşen milli gelir göz önüne alındığında 12 yıl içinde Çin’e bir Çin daha eklendi.

Peki ya Türkiye…

Kısır çekişmelerle kavgaların gölgesinde ülkenin 80 milyar dolarının birilerince çalındığı utanç verici yıllar…

Unutanlara anımsatmakta yarar var:

Bir ülke düşünün ki; 1990 yılında kişi başına düşen gelir 2.682 dolar iken, aynı rakam 2002 de 2.219 dolara geriliyor…

Yıllar itibariyle mehter marşı gibi bir ileri iki geri giden, sonunda “az gittik, uz gittik, 12 yıl bir yol gittik, sonunda bir de dönüp baktık ki, arpa boyu yol gitmek bir yana geriye düşmüşüz” dedirten bir tablo…

3 Kasım 2002 günü sandığı giden Türk halkı ne yapacağını çok iyi biliyordu.

Çekişmelerin, kayıkçı kavgalarının gölgesinde her bir farklı siyasi partide yer alsa da, sonunda aynı ortak paydada kaderlerini birleştiren tüm siyasi aktörleri sandığa gömdü.

Bir önceki seçimde %22 oy alan Ecevit’in partisi %2 lerde sürünüyordu.

1983’ te %45 oy alan ANAP ta Meclis dışına atılmıştı, MHP’ de…

Halk gitti; üç ay önce kurulmuş, deneyimsiz AK Parti’ yi tek başına iktidar yaptı..

Erdoğan ve arkadaşları iktidarın ilk üç yılında biraz da AB’ nin aydınlattığı yolda yürüyerek, muhteşem işler yaptılar.

Eğer milli gelir gibi başarının tüm dünyada kabul gören ölçüsü esas alınacaksa –ki tartışılmaz kriterlerin en önünde yer alır- Türkiye AK Parti iktidarının özellikle ilk üç yılda gösterdiği performansın etkisiyle ekonomik mucizeye tanık oldu.

12 yıl boyunca 2000 dolarların etrafında dolanan ve 2002’ de 2219 dolar olan milli gelir 2007 sonunda 5.723’ a dolara ulaştı.

Aynı dönemde ülke bir yandan özelleştirmeleri hızlandırırken, bir yandan da doğrudan yabancı sermaye girişinde tarih boyunca ulaşılmayan rakamlara erişti.

Özal’ ın bıraktığı yerde boynu bükük bekleyen dış ticaret bayrağı aynı yıllar içinde yeni tepelere dikildi.

Özal’dan farklı olarak sosyal alanda da gelişmeler yaşandı.

Kopenhag kriterlerinin ön gördüğü yasal düzenlemeler hızla hayata geçirildi.

Statükonun tüm engellemelerine rağmen, AB’ ye girişin en önemli eşiklerinden biri sayılan tam müzakerelere başlama kararı da aynı döneme denk geldi.

Bu rüzgarla girilen 2007 seçimlerinde AK Parti oylarını 12 puan arttırarak %47 lere çıkarırken, tüm halkın beklentisi artık dikiş tutmaz sistemin elbisesi sayılan anayasanın değiştirilerek, 21. yüzyılın anlayışına uygun yeni, sivil, özgürlükleri v e bireyi ön plana çıkaran yeni bir anayasanın hazırlanmasıydı.

Ne yazık ki, kendini ülkenin asıl sahibi sayan ve gücünü statükodan alan elit kesim, tüm dünyayı sarıp sarmalayan değişim rüzgarlarına inat, süreci engelleme yolunu seçti.

Sandığa giden her iki kişiden birinin oyunu alan AK Parti aldığı halk desteğinin gereğini yerine getireceğine, kısır döngünün girdabına kapıldı.

Bugün Türkiye, o 2002 lerde başlayan refaha yolculuğun umudunu yitirmiş durumda.

Bunda elbette ABD’ den başlayıp, dünyaya yayılan ve gün geçtikçe finans temelinden çıkıp tüm alanlarda küresel krize dönüşen depremin katkısı çok büyük..

Ama başta AK Partililer olmak üzere, bu ülkenin geleceği adına kafa patlatan herkesin elini vicdanına koyup sorması gerekiyor…

Küresel kriz üstümüze gelmese de, bu konulara kafa yoran herkesin ortak kanısı 2005’ te başlayan duraklamanın 2008’ de hızlanan bir gerilemeye yol açacağı yönündeydi.

Kapatma davasıyla birlikte gittikçe statükoya teslim olan AK Partinin de katkısıyla geleceğe dönük hayallerin yerini, mutsuzluk rüzgarlarının alması, küresel krizin sahillerimizi vurmasından daha önce başlamıştı zaten.

Oysa krizler aynı zamanda fırsatları barındırır içinde…