Yerel seçim masalları (2)

Yerel seçim masalları (2)

Yıllardır değişen bir şey yok..

Her seçimden önce arayan, hatırlayan, kimi gerçek, kimi
hayal dostlarımız olur.

Kapımızı çalar, önemsediklerini ifade ettikleri
görüşlerimizi merak içinde dinler, giderler…

Aşina, yabancı, istisnasız hepsine dilimizin döndüğü,
aklımızın erdiğince, gördüklerimizi, olası beklentileri anlatırız…

Anlatırız da, bir işe yarar mı?

O biraz zor…

Gelenlerin çoğu bize hak verdiğini söyler ama yine
bildiklerini okurlar.

Özellikle yerel seçim dönemlerinde ziyaretçi trafiğimiz
artar.

Bu kez de öyle oldu.

Seçimlere daha bir yıl kala, kafasından -küçük/büyük fark
etmiyor- belediye başkanlığı geçiren pek çok insanla bir araya geldik.

MHP ve CHP’ de adaylar çok önceden üç aşağı beş yukarı belli
olduğu için orada adaylık düşünenler açısından fazla hareket alanı yoktu.

Ama AK Parti’ de durum çok farklıydı.

Büyükşehir’e soyunanlar, ilçe Belediyeleriyle yetinme
alçakgönüllülüğü! sergileyenler…

Daha da önemlisi, Büyükşehir başta olmak üzere merkezde yer
alan ilçeleri alma derdine düşmüş pek çok etkili/yetkili uzman! la
görüşlerimizi paylaştık…

Herkese öncelikle kavramakta zorlandığını bilmemize rağmen o
“en güç suali” yönelttik.

“Siz yaşadığınız kentin yerel yönetimlerine kazanacak adaylar
arıyorsunuz da, öncelikle bir sorun bakalım “genel merkezinizin böyle bir
hedefi, derdi var mı?”

Sorunun muhatapları önce şöyle bir sendeliyorlardı…

Şaşkınlıkları karşısında konuyu açmaya çalışıyorduk.

“Bak sevgili kardeşim, ben AK Parti’ nin lideri, stratejisti, oyun
kurucularından biri olsam”
diye söze başlıyor, samimiyetine inandığımız
insanların bizimle birlikte empati yapmaları için neredeyse dua ediyorduk…

“Allah uzun ömür versin, Deniz Baykal CHP’ nin başında kaldığı sürece
AK Parti iktidardan gider mi?”

Tümü aynı cevabı haykırıyordu:

– “Hayır”

“Peki, ömür boyu CHP’ nin başında kalsa, muhalefete razı bir rakibinizi
daha beter zorlamanın ve partinin başından uzaklaştıracak nakavt anlamına gelen
yumruklarla kalkamayacak biçimde yere yıkmanın anlamı var mı?

Aynı koro yine bağırıyordu:

– “Hayır”

“Peki, İzmir ve Mersin’ i kaybeden bir Baykal’ ı bırakın muhaliflerini,
yakın çevresi bile o koltukta oturtur mu?”

Nereye doğru gittiğini kestirmeye çalıştıkları mevzuda, sona
ulaşmanın acelesiyle bir kez daha yineliyorlardı:

-“Hayır”

Neredeyse beş yıldır kendime sakladığım bir takım gelişmeler
nedeniyle ulaştığım o acı gerçeği özetleyecek analizi, seçim sürecine
girdiğimiz son bir yıldır her sorana, merak edene dilimin döndüğünce özetlemeye
çalıştım:

Soruların tümüne hayır dediğinize göre şöyle düşünün…

O zaman AK Parti, kendisini daha uzun yıllar iktidarda tutacak Baykal’
ın ölüm fermanı anlamına gelecek İzmir ve Mersin’i kazanmak istediğini söyler
ama, gerçek bana göre farklıdır.

Erdoğan kızar gibi görünse de, miting meydanlarında yerden yere de
vursa, aslında çok hoşnuttur, hayatını muhalefete adamış Baykal’ a…

O nedenle, “uyuyan yediler” efsanesinin çağdaş versiyonu gördüğümüz
mevcut CHP yönetimini, rahatsız edecek şiddette depremlerden uzak tutmak,
akıllı bir iktidarın yapacağı ilk ve en doğru iştir…

Mantıkları onaylasa da, adaylık hayaliyle yatıp kalkan
hiçbir dostumuzun işine gelmedi, anlatmaya çalıştığım senaryolar…

Haksız da sayılmazlardı.

Sonucu belli bir seçim yarışına girmek herkesin kabul
edeceği, sindirebileceği bir gerçek değildi…

Erdoğan’ın son beş yıl içinde ziyaret ettiği kentlerle
ilgili basit bir istatistiki çalışma yapılsa söylediklerim çok daha çabuk
kavranırdı ama adaylar yalın gerçeklerden çok kafalarında oluşturdukları hayali
projelere inanmak zorunda olan ve o hayallerle yaşayan adaylara  bazı şeyleri kabul ettirmek hayli zordu…

Bu nedenlerle de Nasrettin Hoca’ nın fıkrasındaki gibi
gelişti süreç:

“Aday adayları hocanın söylediklerini dinlediler ama bildiklerini
okumaya devam ettiler.”

Anlattıklarımızı dinleyen herkes dinler gibi göründü ama, ne
kimse adaylıktan vazgeçti, ne de sonuna kadar kelimenin tam anlamıyla ‘çıkmaya
hazırlandığı maça asılmaktan’…

Tüm olumsuzluklara ve perde arkasındaki bal gibi şike
kokan teknik direktör tavırlarına
rağmen bu maç kazanılmaz mı?

Rüzgarın etkisiyle rakip kaleye yuvarlanan meşin yuvarlağın
gol olması misali, tesadüfi bir galibiyetin olasılığı ne ise, AK Parti
açısından bu seçimlerin de alınma olasılığı odur…

Aslında bu yazı dizisinde hayli ince hesapları, farklı
mizansenleri bir yana bırakıp aday adaylığı sürecinde tanık olduklarımı
anlatmak istiyorum…

Bir kısmı seçimlerden sonraya saklanması gereken, öylesine
zengin, o kadar renkli anı var ki…

Geleceğin sorgulanması, irdelenmesi, daha da önemlisi tarihe
not düşme adına, namus borcu bellediğimiz o anıları, sonuç ne olursa olsun
kimilerinin mutlaka hesap göreceği 29 Mart sonrasına erteleyerek, artık
kıymet-i harbiyesi kalmamış bazı aday adaylarıyla ilgili anekdotları –elbette
isim vermeden- anlatmak keyifli olacaktır diye düşünüyorum.

 

Not: Bu yazı 2 Mart 2009 günü kaleme alınmış, ancak maçın!
centilmence geçmesine halel gelmemesi için yayınlanması seçim sonrasına
ertelenmiştir.

Bazı yazılar vardır, günü geçtiğinde, yavanlaşır, anlamını
yitirir.

Dileğim en azından yukarıdaki yazımın, uzunca süre o
acımasız zaman törpüsünden etkilenmemesi…

29 Mart 2009 yerel seçimlerinin Mersin özelindeki tablosunu
okumak isteyenlere farklı bir pencere açmaya çalıştığım bu tür yazılarımın
ileride bu kent siyaseti üzerine kafa yormaya çalışanlara en azından ışık
tutması dileğiyle…

Küreselleşmenin diğer yüzü; Çin’in köylü işçileri…

Küreselleşmenin diğer yüzü; Çin’in köylü işçileri…

Onları Çin’de köylü-işçiler olarak tanımlıyorlar..

Köylülükle-işçilik arasında bocalayan, koşullar onları
topraklarından koparsa da, gerçek anlamda tam olarak işçi olamamış, olmakta da
zorlananlara öyle diyorlar Çinliler: “Köylü-İşçiler”

Finans krizinin de etkisiyle her gün biraz daha çoğalıyor,
başta Pekin olmak üzere dış ticaret ve sanayinin geliştiği bölgelere akmaya
devam ediyorlar.

Resmi ağızlar son dönemde bu tanıma uyan 200 milyonu aşkın işsizler
ordusunun boğaz tokluğuna da olsa, iş bulma umuduyla köylerinden koparak büyük
kentlere yığıldığını söylüyor…

Küresel krizin derinleşmesi, Çin’i ucuz üretim atölyesi
olarak değerlendiren başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkeleri daha az tüketmek
zorunda bırakıyor. Daha az tüketim, daha çok stok, kapanan on binlerce tesis,
boğaz tokluğuna razı milyonlarca insanın umutlarının tükenmesi demek…

Köylerinden kopmaları gemileri yakmaları anlamına da geliyor
aslında.

Geriye dönmeleri olanaksız ama iş bulma bir yana son bir
yıldır barınma hatta beslenmekte bile zorlanıyorlar.

Öyküsünü uluslararası Çin radyosunda dinlediğim Liu’
da 200 milyonla ifade edilen o köylü-işçiden
yalnızca biri…

Her insan bir dünya derler ya…

Liu’ nun ilginç öyküsünü dinledikçe hak verdim o tanımı
yapanlara…

Eskiden köyünde tarımla uğraştığını, yılda kazandığı 10 bin yuanın
(yılda1400 dolar)
ailesini geçindirmeye yettiğini anlatıyor mikrofonu
uzatan muhabire ve aslında kendisi gibi dünyadaki milyarlarca insanın yaşadığı
değişimin özetiyle sürdürüyor öyküsünü…

Bir süre sonra Üniversitede okumaya başlayan oğlunun yıllık
20 bin yuan tutan okul parası ve harçlığı yanında bu gelirin yetersizliği
çıkıyor ortaya…

Kendi ifadesiyle zaten toprağı süren makinelerin köye
girmesiyle karısının bile başa çıktığı tarımda çoktandır anlamını yitiren
işgücünü kentte değerlendirme fikri galip çıkıyor.

2008 başında geldiği Pekin o umutlarını boşa çıkarmıyor ilk
yıl.

Yıl boyunca 30 bin yuan kazandığını, bunun da çocuğunun
tahsil giderlerini karşılama açısından hiç te fena olmadığını anlatıyor
muhabire…

Ancak 2009 kabus gibi çökmüş üzerine…

İş bulamayınca milyonlarca rakibi gibi, günlük ücretini
indirmeyi denemiş öncelikle.

Geçen yıl günde ortalama 120 yuan kazanırken bu yıl önce 80,
bugünlerde ise 60 yuana bile razı (meraklısına söyleyeyim 60 yuan dediğimiz 8
dolar ve Liu bu paraya 10 saat çalışmaya amade olduğunu ifade ediyor kendisine
uzatılan mikrofona)

Liu aslında marangoz olduğunu, en büyük hayalinin Çin’e
akmakta olan yabancı iş adamlarından birinin aldığı eski evlerden birini
anahtar teslimi restore etmek olduğunu söylüyor…

Bu amaçla gerekli malzemeyi temin için, kredi kartı
edindiğini bile anlatıyor…

Gururla gösteriyor tam 10 bin yuan limitli banka kartını
muhabire ve kendisi gibi binlerce insanın umudunun, yabancı iş adamlarına
yönelik ev/ofis restorasyonu olduğu ekliyor.

-Uyanık Liu, Radyonun etkili gücünden yararlanmayı da ihmal
etmiyor bu arada-

Restorasyon işini ucuza ve en iyi şekilde yaptığına dair bastırdığı
kartviziti, yardımcı olması ricasıyla uzatıyor muhabire…

**

Birkaç gün sonra, farklı saatlerde çeşitli dillerden yayın
yapan Çin radyosunun programcısı, bu kez Liu’ nin yaşamındaki son gelişmeleri
anlatmayı sürdürüyordu:

Tüm olumsuzluklara rağmen, umudunu yitirmeyen Liu geçen süre
içinde bir tavuk çiftliğinde iş bulduğu müjdesini vermişti röportaj yapan
muhabire…

Anlattığı kadarıyla Pekin yakınlarındaki bir tavuk
çiftliğinde yatma ve yemek hariç ayda 2 bin yuan geçecekti eline…

Beni asıl etkileyense, Liu’ nin yaşadıklarından çok geleceğe
dönük umut dolu sözleriydi:

“Bu zorluklar geçici… Yakında işler yine canlanır ve ben çok sevdiğim
marangozluğa, bina restorasyonuna dönerim…”

**

Bir yanda, günde birkaç dolara çalışmaya hazır, bir kısmı
kalifiye hale gelmiş, köylülüğün varlık sebebini yitirmesiyle her gün biraz
daha kalabalıklaşan 200 milyon Çinli…

2 bin doların altında fiyata araba üreten Hindistan…

Öte yanda, başta ABD ve AB, gelişmiş onca ülkenin işçileri…

Yapılan iş aynı ama gelişmiş ülkedeki saatlik asgari işgücü
maliyeti ile diğerinde 14 saate işçi çalıştırmak mümkün…

Yakın gelecekte küreselleşmeyi bekleyen, bugüne kadar
bildiğimiz/bilmediğimiz, adı konmuş/konmamış nice sorun…

Hep birlikte yüzleşecek, sanayi ötesi çağın eşiğinde
kıvrandığımız bu yüzyılda yaşayarak öğreneceğiz çoğu şeyi…

Tıpkı Çinli Liu gibi, umudu yitirmeden, ama gerçeklerin
acısında kavrularak…

 

 

 

Hani Belediyeyi birlikte yönetecektik…

Hani Belediyeyi birlikte yönetecektik…

Büyükşehir Belediye Başkanı ve ilçe Belediyelerinin
başkanları mazbatalarını aldılar.

Akdeniz Belediye Meclisi bu yasal prosedürün tamamlanmasının
ardından 7 Nisan 2009 günü toplanacak.

5 yıllık CHP’ li Başkanın ardından aynı gün ilk kez DTP’ den
seçilen Fazıl Türk’ün başkanlığındaki ilk meclis toplantısı olacak bu…

Doğal olarak, Meclis Başkan ve Başkan vekilleri seçilecek
aynı gün…

Daha da önemlisi Plan ve Bütçe, İmar, Çevre gibi
komisyonlarda da kimlerin yer alacağı belirlenecek.

Anlamadığım tek şey, seremoni biçiminde geçmesi beklenen ilk
meclis toplantısındaki gündem yoğunluğu…

Daha da önemlisi bazı birliklere, yasal oluşumlara temsilci
gönderme dışında geçmiş yönetimle doğrudan ilgili kararlar alınacak olması…

Örneğin 16. ve 17. maddeler:

16-Belediye Başkanlık Makamı
yıllık faaliyet raporunun görüşülmesi

17- Belediyemiz meclisinin
denetim raporu hakkında bilgilendirilmesi.

Daha ayağının tozuyla bir kısmı
Belediyenin yerini bilmez Meclis üyelerine böylesine önemli konuların ilk
toplantıda, üstelik hiçbir inceleme şansı tanınmadan dayatılması neden?

Bir ilçe belediyesinde
beklemeyecek karar yoktur…

Önce komisyonları oluşturun.

Meclis üyeleri bir soluklansın.

Bizler de nelerin görüşüleceğini,
alınacak hangi kararın hangi anlama geldiğini bir öğrenelim.

Herkes dersini iyi çalışsın.

Bu toplantı olmazsa gelecek
toplantıda gerekli her türlü karar alınır…

Son sözümüz Fazıl Türk’e…

Tüm seçim kampanyası boyunca
Belediyeyi birlikte yöneteceğimizi söylediniz…

Sizin bu konulardan henüz tam
anlamıyla haberdar olduğunuzu sanmıyoruz.

Birileri toz duman içinde bir
şeyler yapmak istiyorsa, önce bir soluklanın…

Sonra hep birlikte tartışır en
sağlıklı kararı alırız…

Seçimlerden önce söylemiştik…

Mersin’de yalnızca Akdeniz değil
hiçbir Meclis eskiden olduğu gibi kapalı kapılar ardında çalışmayacak…

Şeffaflık adına, katılımcılık
adına hep birlikte tartışacak, karar vereceğiz.

Kısaca herkesin kulağına küpe
olsun…

Mersin’ de bundan böyle hiçbir
şey eskisi gibi olmayacak…

 

 

 

Seçmenin tercihi, Partilerin Mersin karnesi..

Seçmenin tercihi, Partilerin Mersin karnesi..

Mersin özelinde 29 Mart seçim sonuçlarını ve seçmen
eğilimlerini tüm yönleriyle değerlendirmek için henüz erken…

Kesin rakamlar açıklandıktan sonra Büyükşehir sınırları
içinde kalan ilçeleri tek tek ve en ince detayına kadar irdelemenin, geçmişten
geleceğe bu kentle ilgili kafa yoran herkese yön göstereceğine inanıyorum…

O derinlemesine analizlerle ilgili bizim de, başkalarının da
söyleyecek epeyi sözü olacaktır.

İyisi mi, şimdilik fotoğrafın geneline bakmak…

Mersin seçim sonuçlarına bakıldığında, 29 Martın iki galibi vardır.

Bunlardan biri kim ne derse desin Kürt Milliyetçiliğiyle varlığını
sürdüren DTP ve Türk Milliyetçiliğinden beslenen MHP’ dir…

DTP, 2007 genel seçimlerinde AK Partiye yönelen seçmen
kitlesini yeniden çekmeyi başarmış ve Akdeniz ilçesini kazanma yanında
Büyükşehirde de, fazla iddiası olmamasına rağmen %18 lik oy oranına ulaşmıştır.

-DTP’ yi 2004 yerel seçimlerindeki sonuçlarla karşılaştırmak
çok ta sağlıklı olmayabilir. Unutmayalım ki, o seçimlere Kürtler SHP çatısı
altında girmiş ve aday gösterilen Fikri Sağlar yanında CHP’ den umudunu yitiren
tüm solcularla, Yenişehir adayı Ali Özveren sayesinde Alevi oylarının bir
kısmını almayı başarmışlardı.

Bu nedenle DTP’ yi 2004’ten çok bağımsız adaylarla
girilen2007 genel seçimleriyle karşılaştırmak daha sağlıklı olacaktır.-

Özellikle Akdeniz ilçesini ve 2007 seçim sonuçlarını
anımsamakta yarar var…

HADEP’ le girilen 1999 yerel seçimlerinde Fazıl Türk’ün
Belediye Başkanlığı koltuğuna oturma başarısını elde eden Kürtler, 2004
seçimlerinde yanlış aday tercihiyle Akdeniz’i kaybetmekle kalmadılar…

2004’te başlayan erime 2007 genel seçimlerinde de sürdü.

Öyle ki, Akdeniz’de oyların neredeyse %50 si AK Partiye
kaydı..

-AK Partinin Akdeniz’de %22 olan oylarını 22 Temmuzda %32’
ye çıkardığını anımsamakta yarar var-

Yalnızca Akdeniz ilçesi değil, Büyükşehir esas alındığında
da 22 Temmuz genel seçimleriyle 29 Mart 2009 yerel seçimleri arasındaki çarpıcı
sonuçların bir kez daha anımsanmasında yarar var.

22 Temmuza Mersin Büyükşehir sınırları esas alınarak
bakıldığında 38 bine kadar gerileyen Kürt oylarının 29 Martta yarışa giren DTP
ile 77 bine çıkması çok iyi analiz edilmeli.

Aynı şekilde 22 Temmuzla 29 Mart Büyükşehir oy dağılımını
MHP açısından ele alırsak;

90 bin olan partinin oylarını 105 bine çıkarması önemli bir
başarıdır.

Bu başarıda parti içindeki muhaliflere rağmen, bana göre
uzun soluklu ve hayli etkili kampanya yürüten Mahmut Tat’ ın rolünü göz ardı
etmemek gerekiyor…

Sonuç olarak Mersin’ de AK Parti 22 Temmuzda aldığı Kürt
oylarını koruyamamış ve aldıklarını geri vermiştir.

Özellikle Akdeniz’de 2007’de elde edilen %32 lik oran bir
yana, 2004 yerel seçimlerindeki %23 bile korunamamış, dört puanlık kayıpla
partinin %19 lara gerilemesine yol açılmıştır.

Bunda elbette düşük profilli aday tercihi, Kürtlerin 29 Mart
seçimlerini referanduma çevirme çabaları gibi faktörler sıralanabilir.

Ancak en önemli neden DTP’ nin 2004 yerel ve 2007 genel
seçimlerinde yaptığı yanlışları bu kez tekrarlamamasıdır.

Fazıl Türk, Akdeniz için bulunabilecek en adaydı.

Parti içindeki farklı seslere rağmen, bu kez aklın öne
çıkması sayesinde 42 bin oyla seçilmesi de başka söze gerek bırakmıyor…

Mersin’ de Türk ve Kürt milliyetçiliğinin yükselmesi yeni değil
aslında…

1999 yerel seçimlerinde de birbirine komşu Akdeniz ve Toroslar
belediyeleri iki parti arasında paylaşılmıştı.

İki partinin oluşturduğu nispeten eşit ağırlığa sahip bloklarının
dengesi ve yine aynı partilerin o dönemdeki Belediye Başkanlarının bu dengeyi
akıldan çıkarmayan, gerginlikler yerine uzlaşmacı tavırları sayesinde Mersin o
yılları, bazı provokasyon denemelerine rağmen huzur içinde geçirdi.

Bugün de Mersin ortaya çıkan tabloyu doğru değerlendirebilirse, barış
içinde bir arada yaşama iradesiyle kent bir yana tüm ülkeye örnek olabilir.

Mersin Büyükşehir Belediyesini oluşturan ilçe dağılımlarına
bakıldığında, Türkiye genelinde ikinci bir örneği yok…

Aynı Büyükşehir çatısı altında hem MHP hem de DTP’ nin iki komşu ilçe
belediyesini kazanmış olmasını herkesin sağlıklı biçimde okuması gerekiyor…

Aslında epeyi tartışmalı ilk seçimi saymazsak, 2004 ve 2009
seçimlerini kazanan Macit Özcan’ ı tercih eden seçmen iradesini de kimselerin
pek kafa yormadığı bu tablodan hareketle değerlendirmekte yarar var…

Bu kentteki sessiz seçmen çoğunluğu, başarılı belediyecilik,
çok iyi şehircilikten çok, yukarıda ucundan da olsa değindiğim bloklar
arasındaki dengede ehven-i şer aday profiline yöneliyor…

Milliyetçiler bir Kürt aday yerine orta çizgide yer alan
Macit Özcan’ ı kerhen de olsa tercih ediyorlar…

Aynı tavır diğer blok içinde geçerli…

AK Parti bu süreci ve Mersin’in dışarıdan anlaşılması hayli
zor dengelerini okuyabilse, Mersin bu kez, söz konusu dengeleri gözetme dışında
fazla şey yapmayan, kapıları kapalı Macit Özcan yerine yeni bir adayı seçmeye
hazırdı…

Ne yazık ki, uyarılara rağmen, bu kucaklayıcılıktan uzak
“Mersin’in sessiz çoğunluğuna en aykırı” profilden Başkan çıkarma yanlışlığına
düşüldü…

AK Parti cephesinden bedeli de hayli ağır bir fatura çıktı
ortaya…

Mersin seçim sonuçlarını ve gelecek beş yılda MHP, AK Parti,
CHP ve DTP’ nin izlemesi gereken stratejileri karınca kararınca irdelemeye
devam edeceğiz…

 

 

Seçmen mi suçlu, aday mı yanlıştı?

Seçmen mi suçlu, aday mı yanlıştı?

AK Parti Büyükşehir Belediye Başkan adayı Eyiceoğlu, yanına
ilçe adaylarını da alarak bir basın toplantısı düzenlemiş…

Basın toplantısında kendisini anlamayan! Mersin seçmeniyle
ilgili ilginç şeyler söylemiş…

Aklınca deha örneği olduğunu sandığı  “marka şehir” hayallerine oy vermeyen
seçmenin “marka şehir” yerine “arka şehir” tercihini yaptığı iddiası ona ait…

Hep öyle olur zaten…

Size oy verdiğinde çok zeki, akıllı diye yere göğe
sığdırılmayan seçmen, tercihini başkasından yana mı kullandı?

Hemen başlar Türk halkının demokrasiyi sindirme yeterliliği…

1983’ te de bu halk 12 eylül darbecilerinin meydana sürdüğü
emekli paşa Turgut Sunalp’ e ve başında olduğu MDP’ ye değil, kimselerin şans
vermediği Turgut Özal’ ın ANAP’ ına oy yağdırmış, işkenceleriyle ünlü dönemi ve
onun siyasal temsilcisini, anasının ak sütü gibi helal oylarıyla sandığa
gömmüştü.

Darbe döneminde işkence yapıldığı ve gözaltındaki genç
kızlara copla tecavüz edildiği iddialarını dillendirenlere “tecavüz yapılsa, copa mı ihtiyaç
var. Taş gibi delikanlılar dururken”
 utanç vecizesini Türkçeye hediye eden emekli
askeri değil, ülkeyi küresel oyuncu yapmak isteyen Özal’ ı tercih etmişti.

Sahi bugün kaçınız o günlerde yüzüne baktıkça ürperdiğimiz
adamı anımsıyorsunuz?

Yerini yurdunu, nereye gömüldüğünü, mezar taşında ne yazılı
olduğunu bileniniz var mı?

Ya Turgut Özal?

Ölümünün üzerinden geçen 16 yıla rağmen, her gün daha çok
insanın ziyaret ettiği, yakınlardan geçen herkesin dualara karışan
gözyaşlarıyla andığı, evrenselleşen dünya liderini…

Aynı halk tüm oyunları bozup, 2002 seçimlerinde Mecliste
temsil edilen partileri istisnasız barajın altına ittiğinde de mağluplar en
kolay yolu, seçmeni küçümsemeyi tercih ettiler…

Öyle ya, ağzı çorba kokanların, varoşların AK Parti’ yi
iktidar yapmasından daha yanlış ne olabilirdi ki?

O yanlış! Tercih yetmezmiş gibi aynı halk yığınları 2007’ de
askerin e-muhtıralarına, Cumhurbaşkanı seçtirmemeye ant içenlere inat 22 Temmuz
günü sandığa koşarak kendisine yakın bulduğu aynı AK Partiyi hem de %47 lik
sonuçla iktidara taşıdı.

Dili tutulan tuzu kuruların o tablo karşısında halka hangi
ifadelerle hakaretler yağdırdığı sanıyorum hafızalardan silinmemiştir.

Bidon kafalılar da dendi bu halka, göbeğini kaşıyan adamlar
sıfatı da yakıştırıldı…

Ama aldırmadı Anadolu insanı…

Yılmadı.

Kendisine tepeden bakanlara, küçümseyenlere tokadı basmak
için eline geçen fırsatları o kadar güzel kullandı ki…

Sandık önüne geldiğinde tek silahı gördüğü, namusu bellediği
oy zarfını kimselere aldırmadan, tüm korku tüccarlarına inat gidip o kutuya
attı…

Bidon kafalılar diye AK Partiye oy verenleri aşağılayanlar
yetmezmiş gibi, aynı partinin Büyükşehir adayının kendisine başkanlık vizesi
vermeyen halka bir gün çıkıp kızacağı kimin aklına gelirdi ki?

Siyasetçi tek dayanağı olan halkla kavga eder mi?

Atanmışla, seçilmişin tek farkı birinin kendisini halkın
amiri, diğerinin hizmetkârı olarak görmesidir..

Bu gerçek ortada dururken, sanki bir daha seçmenin karşısına
çıkmayacakmış gibi yapılan bu afra tafralar kime?

Mersinliler önlerine getirilen her palavraya inanmak ve o
hayalleri satmaya çalışanlara oy vermek zorundalar mı?

Neden suçu halkta arama kolaycılığı yerine aynaya bakmaz
insanlar?

Elbette Mersin seçimlerini daha uzun zaman ve en ince
detayına kadar yazacak, konuşacağız…

Öyle kolaylıkla geçiştirilecek, halk bizi anlamadı
masallarıyla geçiştirilecek bir deprem değil bu…

Aday belirleme sürecinde yanlış yapan parti merkez
yönetiminden Bakanımıza, çalışmayan Milletvekillerinden her biri farklı yere
dağılan il teşkilatına, Mersin’i kucaklayacak meclis üyeliklerini ahbap çavuş
ilişkileriyle masa başında paylaşanlara/paylaştıranlara, Kürtleri sandıktan
sandığa hatırlayıp diğer dönemlerde milliyetçilik ayranını kabartanlara, her
tercihte bal gibi etnisite kokan “memleket çocuğu” ayağına yatanlara…

Hezimetten herkesin çıkaracağı dersler, ödemesi gereken bir
bedel var…

Ceketimizi sallasak seçim alırız anlayışının ne kadar boş
olduğu, halkın tercihini yaparken kılı kırk yarması, oyunu verirken kuyumcu
titizliğinde davranmasıyla bir kez daha ortaya çıktı.

AK Parti’ nin Mersin’de neden seçim kaybettiğiyle ilgili
etkili/yetkili pek çok insanın kafa yorduğunu biliyor, ödenmesi gereken
faturayı masadaki herkesin diğerine doğru ittiğini görüyorum…

Savaşın neden kaybedildiğini soran Napolyon’a 100 neden
sıralayabilirim diyen komutanın öyküsünü bilmeyen var mıdır?

“Başla anlatmaya” denince “birinci neden barut yetersizdi”
diyen komutana Napolyon’ un tamam gerisine gerek yok diyen Napolyon’u
anımsıyorum AK Parti’ de yaklaşan hesaplaşma dönemini gördükçe…

Oysa dışarıdan gözleyen biri olarak bana sorsalar, 100
nedenin en önüne “Büyükşehir adayınız yetersizdi” gerekçesini koyar, gerisine
kafa yormadan kapıyı çeker çıkardım.

AK Parti eğer gerçekten Mersin’den dersler çıkarmak
istiyorsa, öncelikle bu aday belirleme yöntemlerini gözden geçirmeli, diye
düşünüyorum…

Mersin’de yüzlerce etkili kuruma, platforma, inisiyatife, hatta
yoldan geçene sorulsa, en son önerilecek, akla gelecek isim ne oldu da, bir
anda Büyükşehir adayı yapıldı?

Can alıcı soru budur ve sorunun sakin kafayla oturulup
mutlaka, üstelik sağlıklı biçimde yanıtlanması lazım.

Bu kumaştan elbise çıkmayacağını daha adaylar belirlenmeden
çoğu insan dili döndüğünce her ortamda anlatmaya çalışmadı mı?

O gün uyarılara kulak tıkayanların ve inadına sahaya “tutması
imkansız”
aday sürenlerin şimdi önlerine gelen faturayı başkalarına
çıkarma yerine oturup olgunlukla öz eleştiri yapma zamanıdır diye düşünüyorum.

Ama daha yanlışlar tartışılmadan, adayların kendileri
dışında herkeste kabahat bulma pişkinliklerine baktıkça inanılmaz isyan dalgası
kaplıyor insanın her yanını…

Oy vermedi diye halkı suçlayan demokrasi hazımsızlarını
eleştirmekten yorgun düşen beynimizin yönünü şaşırmış siyasetçilere karşı
göstereceği fazla tepki de yok aslında…

Dün statükoculara oy vermedi diye “bidon kafalı”, “göbeğini
kaşıyan” ithamlarına göğüs gerdi halkım…

Bugün de, “marka şehir kriterlerini” sırala desem, sınıfta
kalacak birinin    “marka şehir yerine
arka şehir olmayı tercih ettiler” suçlamalarına muhatap oluyor Mersinli seçmen…

Oysa siyasette halka kızılmaz…

Halka küsülmez…

Halk aşağılanmaz…

Ne yaparsa yapsın, baş tacı edilir halk…

“Bu millet her sandığa gidişinde bir şeyler söyler, neylerse
güzel eyler” olgunluğuna erişmeyen siyasetçi henüz hamdır bana göre…

 

 

 

 

 

taş gibi delikanlılar

Prof. Mehmet Öz.. Limon mucizesi…

Prof. Mehmet Öz.. Limon mucizesi…

O bir şöhret yaratma ustası…

Binlerce yıldır herkesin bildiğini yeniden sahneye öyle
albeniyle sunuyor ki, kameraların karşısında bize sunduğu her ürünün kaderi
değişiyor…

Brezilya’daki plajlardan futbolcu, manken falan keşfetmiyor
aslında…

Onun işi tabiatın bize sunduğu mucize gıdaları yeniden ve
yararlarını anlatarak insanlarla buluşturmak…

Mehmet Öz’ den söz ettiğimi anlamışsınızdır…

Aslında kendisi Amerika’ ya gitmiş bir Türk ailenin yad
ellerde dünyaya gözünü açmış çocuğu…

Zaman içinde ABD’ nin en ünlü kalp doktorlarından biri
olması elbette tanınmasında etken…

Dile kolay Harvard’ dan mezun olup, Columbia Üniversitesinde
çalışmak öyle her babayiğidin harcı değil.

Hele 1960 doğumlu biriyseniz ve 36 yaşına bastığınız gün, 1996’da
Davos’ ta toplanan Dünya Ekonomik Forumu sizi “Yarının Küresel Lideri”
seçiyorsa insanın isim üzerinde bir kez daha düşünmesi gerekir…

Ama iş bununla sınırlı değil…

Mehmet Öz aynı zamanda başta ABD olmak üzere tüm dünyanın “yaşam
ve beslenmeyle ilgili ne söylüyor”
diye dikkat kesildiği bir adam…

Kitapları en çok satanlar listesine giren, televizyon
programları rayting rekorları kıran biri…

Tatil vesilesiyle geldiği Türkiye onu fındık, ceviz, bademin
kerametini anlatmasıyla tanıdı..

Ardından nar ile yeni baştan tanıştırdı dünyayı…

Binlerce yıldır etkileri zaten bilinen meyvenin mucize
yararlarını öyle etkili biçimde anlattı ki, kısa zamanda nar borsasına tavan
yaptırdı.

Dünya nar suyu tesisleri altın çağlarını yaşamaya
başladılar…

Temiz yüzlü, sempatik Mehmet’ in söylediklerine özellikle
kadınlar öylesine inanıyorlar ki, dile getirdiği her görüş başta ABD olmak
üzere tüm dünyayı moda dalgası gibi sarsıyor…

Genelde meyve-sebze ağırlıklı beslenmenin önemine sürekli
dikkat çeken Öz’ ün bu genellemeler yanında bazen de özel olarak ilgi alanına
aldığı ve önerdiği bazı gıdalar var ki, işte talih kuşu dedikleri o tür
ürünlerin başına konuyor…

İşte bu dokunduğu ürünleri zirveye taşıyan adamın son
günlerdeki keşfi limon…

Tam da bizim stok fazlasını ne yapacağımız konusunda kara
kara düşündüğümüz, gizli/açık teşviklerle dünyaya pazarlamaya çalıştığımız
ürünümüz…

Özellikle Mersin-Adana tarım alanlarının en önemli geçim
kaynaklarından biri…

Para ettiği yıllar herkesin yüzünün güldüğü, verimin bol,
ihracatın dar olduğu dönemlerde ise üreticiyle, siyasetçiyi birbirine düşman
edecek kadar belalı bir kalem…

Tam da bizim Narenciye Tanıtım Grubuyla atağa kalktığımız,
televizyon ekranlarında fındığın ‘aganigi, naganigi’ sloganlarının
yerini narenciye sloganlarının almaya çalıştığı günlerde…

Milyon dolarlar versek yaptıramayacağımız reklamı, her
önerisi tüm dünyada “kutsal kelam” bellenen saygın bir bilim adamı bedava
yapıyor…

Sadece sağlık için değil, güzelliği de işin içine çekerek
kadınların aklını başından alan önerilere imza atan Öz, limon ve limon kabuğunu
aynı güzellik/sağlık potasına sıkarak yeni bir reçeteyi uzatıyor insanlara…

Prof. Mehmet Öz bugüne kadar çorbalara, çaya sıkılan,
votkadan biraya pek çok içkiye eşlik eden, Meksika’ nın çarpıcı tekilasının yakıcılığını
tek dilimiyle söndüren limonun bugüne kadar posa olarak çöpe attığımız kısmının
mucizelerinden söz ediyor…

Antioksidan etkisiyle vücut üzerinde hayli güçlü kalkan
oluşturan, cildi güzelleştirip, sinirleri yatıştıran limonun kabuğuna öylesine
methiyeler diziyor ki, inanılmaz…         

Şöyle diyor Prof. Öz:

C vitamini deposu limonun serinletici özelliği yanında tadı
da güzeldir…

Bu nedenlerle salatanıza katabilir, limonata içebilir hatta
yiyebilirsiniz.

Ama asıl önemlisi kabukları…

Kabukları kullanmak ise size bambaşka faydalar sağlayabilir.

Yapılan bir araştırma ile limon kabuklarında bulunan
D-limonene adlı maddenin çok güçlü bir cilt dostu olduğu çıktı ortaya…
D-limonene, narenciye yağında bulunan ve tümör gelişimini engelleyerek cilt
kanseri riskini önemli ölçüde düşüren çok önemli bir bileşken…

İşte bu D-limonene sayesinde cilt kanseri riskini oldukça
aşağılara çekebilirsiniz…

Delinen ozon tabakası ve daha pek çok olumsuz etken
nedeniyle güneşin zararlı ultraviyole ışınları cilt sağlığımızı her gün biraz
daha tehdit etmeye başladı.

Sadece Amerika’da yılda 200.000 den fazla insan cilt
kanserine yakalanıyor.

Cilt kanseri güneşin etkili olduğu her yer ve saatte kendini
gösterebilir.

Yüz, kulaklar, eller ve dudaklar. Gibi doğrudan güneşle
temas eden her yanımız ciddi risk altında…

İşte limon kabuğundaki D-Limonene sayesinde bu riski çok
düşürmek elinizde.

Peki, kabuklardan nasıl yararlanacağız? sorusunu da yanıtlıyor
Prof. Öz:

Çayınıza katarak hem lezzet hem de güçlü bir cilt bakımı…

Makarna sosuna limon kabuğu rendesi eklemek, rendelenmiş
kabukları salataya, keklere ve kurabiyelere de katarak ta farklı tatlar,
alternatif çözümler üretmek mümkün…

Limon kabuğunda gizli mucize kanser kalkanı D-Limonene ile
sınırlı da değil.

Kabukların içeriğinde bulunan bazı kimyasallar, sinir
sistemini düzenlemekten bakterileri öldürmeye ve kalbi rahatlatmaya yarıyor…

Yapılan son çalışmalar ortaya koyuyor ki, limon kabuklarında
bulunan polifenoller kadınların yumurtalık kanserine yakalanma riskini de aşağı
çeken cinsten…

Doktor Öz ekranları başında kendisini pür dikkat dinleyen
milyonlarca kadına son tavsiyesi ise slogan cinsinden:

“Cildinizi yenilemeye limon kabukları ile başlayın”…

 

Keşke narenciyemizin özellikle de limonumuzun tanıtımında tüm dünyanın
saygı duyduğu “yarının küresel lideri” Prof. Mehmet Öz’ ün o evrensel etkileşim
gücünden yararlanabilsek…

 

 

Yerel değil genel seçim havası…

Yerel değil genel seçim havası…

Türkiye 29 Martta yerel yöneticileri belirlemek üzere sandık
başına gidecek…

Şu ana kadar ülke genelinde esen hava ise çok farklı…

Yerel seçimler halkın umurunda değil…

Ne projeler ne de adaylar tartışılmıyor..

Mitinglere bakıldığında bu daha da net biçimde anlaşılıyor.

İddia sahibi üç parti genel başkanı da, adaylarına ve o
adayların yerelde yapacaklarından çok birbirlerine vurmayı tercih ediyorlar..

Kavganın iki tarafı var; CHP ve AK Parti…

MHP lideri Bahçeli arada bir topa girmeye çalışıyor ama
bırakın tabanını, kendisinin bile gelinen yerde nasıl bir tavır alınması
gerektiği konusunda ciddi bir stratejisinin olduğu konusunda gittikçe artan
kuşkular var…

Peki yerel seçimlerin genel seçim havasına sokulması en çok
kime yarar?

CHP lideri Baykal, küresel krizin ve artan işsizliğin
yarattığı/yaratacağı memnuniyetsizliğin sandığa partisi adına olumlu
yansıyacağından o kadar emindi ki, tüm oyun planını buna göre kurdu.

Ekonomik kriz dönemlerinde sıkça gündeme gelen ve halkı
etkileyen yolsuzluk iddialarını da harca ekleyerek CHP oylarını arttıracak
strateji adım adım uygulamaya konuldu.

Aslında bu oyun planı tam da Erdoğan’ ın istediği türdendi…

Gelecekle ilgili hiçbir şey üretemeyen, eleştirme ve
suçlamaya dayalı söylemlerle halkın beklentileri ve sandık tercihleri çok
farklıydı…

Şu anda ortaya çıkan tablo CHP’ nin tıkandığını, AK Partinin
ise en azından mevcudu koruduğunu ortaya koyuyor…

(MHP’ nin ise oy oranı itibariyle 22 Temmuzdan geriye
düşeceği anlaşılıyor)

Türkiye gibi bir ülkede iktidarların genel seçimlerin
ardından yerel seçimlerde de oylarını arttırması öyle kolay görülen bir durum
değil.

AK Parti, 1946’ dan bugüne tüm seçimlere bakıldığında 29
Martta kırılmamış bir rekora imza atacak gibi…

3 Kasım 2002 de aldığı %34 oyu, 2004 yerel seçimlerinde %42’
ye, 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde ise %47’ ye çıkarma başarısının hem
ikinci bir örneği yok…

Hem de öyle anlaşılıyor ki, küresel de olsa, tüm dünyayı ve
ülkemizi derinden etkileyen krize rağmen 29 Mart akşamı da en güçlü parti
olarak bu yarıştan çıkacak…

Bunun için kamuoyu araştırmalarına falan da bakmaya gerek
yok…

Bizzat Baykal’ ın kendisi AK Partiye aşması için %52
çıtasını koyarak, yarışın ne hale geldiğini ortaya koyuyor…

Rakibine %52 hedefini gösteren, kendi başarısı için %26’ yı
yeterli bulan bir anlayış…

Bir gün ülke tarihini yazacak olanlar, yaşadığımız şu 7
yıllık dönemin, bizim algıladığımızdan çok farklı değerlendirmelerini
yapacaklar…

Sosyal, siyasal, ekonomik anlamda küresel iddialara sahip
bir ülkenin kendi iç dinamiklerinin nasıl değiştiğini…

Süreci okumaktan uzak muhalefeti ve rüzgarı yakalayan AK
Parti’ yi…

Yıllarca ülkeyi şeriat ve bölücülük korkularıyla statükoya
teslim etmeye çalışanların 2001 kriziyle ortaya çıkan soygun tablosundaki
günahlarını…

Aslında 1980’deki 24 Ocak kararlarıyla başlayan dışa açılım
politikalarının 1990’larda Özal’ın sahneden çekilmesiyle duraklamasının geçici
bir dönem olduğunu…

2002’de iktidara gelen AK Partinin, Erbakan çizgisinden çok,
Özal misyonunun devamı olduğunu…

Bugün çok daha açık biçimde görülüyor ki, Erbakan
tedrisatında dirsek çürüttüğü sanılan Erdoğan-Gül öncülüğündeki AK Parti, milli
görüşün AB karşıtı ve ABD düşmanı anlayışından çok daha farklı bir yerde
duruyor..

Ve tam tersine demokrasi temelinde bir an önce tam olarak
AB’li, ekonomik ve küresel güç olma bakımından da ABD’ nin en güçlü müttefiki
konumunda…

Obama’ nın gelişiyle Türkiye’de bir takım korku filmlerinin
yeni versiyonlarını sahneye koymaya çalışanların son dağlarına da kar yağdı…

29 Mart akşamı ortaya çıkacak tablo, her şeye rağmen AK
Parti’ye, tüm ayağa takılmaya çalışılan prangalara rağmen, ülke demokrasisini
AB standartlarına yükseltmek için halkın geçerli vizesi anlamına da gelecek…

Anadolu kaplanları olarak nitelendirilen İstanbul dışındaki
yatırımcı kuşağı, tüm muhafazakar nitelendirmelerine inat, alabildiğine liberal
ve içine kapanmacı değil, her yanıyla dışa açılmış durumda…

CHP, değişimi görür ve Anadolu’ nun uyanan gücüne yönelirse,
ayakta kalabilir…

Aksi takdirde…

Aksi takdirde halktan kopuk, bürokrasiye dayalı siyasetle
bugünkü %20 leri bile arar hale gelen marjinal parti konumuna gelir ki, siyaset
hiçbir boşluğu kabul etmez…

AK Partinin yeni rakibi, ondan daha liberal ve daha evrensel
standartları yükseklere çıkaracağını söyleyen bir siyasi oluşumdur…

Türkiye’ yi dünyadan koparmaya ve darbecilerle 10/15 yıl
yönetme planları yapan Ergenekoncular kaybetmiş, değişim ve dünyayla
entegrasyon kazanmıştır…

Ergenekoncuların kaybettiği bir oyunda avukatlarının kazanma
olasılığı olabilir mi?   

 

 

Özcan-Eyiceoğlu, Mersin-Karataş atışmaları…

Özcan-Eyiceoğlu, Mersin-Karataş atışmaları…

Yerel seçimler yaklaştıkça, biraz da konu sıkıntısı
nedeniyle olsa gerek, Büyükşehir adayları geleceğe dönük projeleriyle
yarışacaklarına saz aşıkları misali atışmalara yöneliyorlar…

Bazen keyifli de oluyor…

Ama son ağız dalaşanı taraflardan biri öyle tehlikeli
kulvara çekiyor ki, sağduyu adına kendisini ve bu tür söylemleri yıllardır
derinden siyaset malzemesi olarak kullanan tüm tehlikeli sulara meraklı
yüzücüleri bir kez daha uyarmamız gerekiyor..

Tartışmanın tarafları Büyükşehir Başkanı Özcan ile AK Parti’
nin aynı koltuğa talip adayı Eyiceoğlu…

Tartışmanın temelini Mustafa Eyiceoğlu’ nun Dubai’ yi
Mersin’e getirme hayali olarak nitelendirilecek sanal bir proje oluşturuyor…

Hayalini kuranın anlattığı kadarıyla proje, Dubai’ nin
kendisinden çok küçük bir maskotunu andırıyor…

Üstelik mevcut kıyı koruma kanunu değişmediği sürece,
gerçekleşmesi bir yana hayali bile anayasal suç…

Liman ile Macit Özcan’ ın ben yaptım oldu misali – onun ki
de kıyı koruma kanununa tecavüze giriyor- Valiliğin karşısına diktiği Kongre
Merkezi arasında kalan bölüme dikilecek iş merkezleri kondurarak Dubai olunur
mu?

Sorunun cevabını en iyi Özcan biliyor…

Bildiği için de Eyiceoğlu’ nun hayaliyle dalga geçiyor..

Aslında haksız da sayılmaz…

Dubai’ yi Mersin’ e taşıyıp limanla kongre merkezi
arasındaki 200 metrelik sahile yerleştireceğini iddia edene ne denir?

Ben olsam kardeşim kafayı mı yedin diye sorarım…
Özcan yine de kibarlık yapmış…
323km lik sahilin suyu mu çıktı da, burayı buldun dercesine seslenmiş:

“Mersin’i bozmanın anlamı yok, Taşucu’ nun ilerisinde kıyı şeritleri
var, oraya kursun Dubai’sini..Gitsin oranın belediye başkanı olsun.”

Yıllardır en acımasız biçimde Macit Özcan’ ı eleştiren biri
olmama rağmen, “doğruya doğru, haklıya haklı, söylenmesi gerekeni çok güzel özetlemiş”
diye geçirdim içimden…
Aynı yere suç işleme pahasına Kongre Merkezi konduran biri de olsa, bugünkü
tavrıyla adam yerden göğe haklı…

Mersin’in doğusunda Kazanlı-Seyhan sahil şeridi var.

Batısında Taşucu-Gazipaşa bâkir kıyıları yatırım diye
inliyor…

Tartışma Dubai’ nin gerekliliği, getirilip/getirilemeyeceği,
yararları/ zararları üzerinden yapılsa mesele yok…
Mühendis Mimar odaları, Şehir Plancıları, bu konuda deneyime sahip ve
söyleyecek sözü olan dinamikler konuşsa, ciddi platformlarda tartışsalar kim ne
diyebilir?
Ama öyle olmuyor
Sen Dubai’ yi git Taşucu’ na yap demiş ya Özcan…
Dubai’ nin maskotunu Mersin’e getirme ve limanın yanındaki kıytırık sahil
parçasına kondurma aşkıyla yanıp tutuşan Eyiceoğlu, hemen kapmış sazı çıkmış
meydana…

Sözleri gülümsetmekten çok, hepimizi hem de ciddi ciddi
düşündürmesi gereken cinsten:

“Bu bir bitişin göstergesidir. Taşucu’ na gitsin derken; kendisinin
Karataş’ lı, benim de Mersinli olduğumu unutuyor. Sevgili Mersinliler, o beni
Taşucu’ na kovuyor, siz onu nereye kovacaksınız?”

Eyvah ki eyvah…
Yerel secim öncesi Mersin’ i yönetmeye talip olduğunu iddia eden birinin,
Mersin’in en fazla hassas olduğu konuda, tartışmayı çektiği yere ve kayıkçı
kavgasının ulaştığı seviyeye bakar mısınız?

Sakın kimse çıkıp, bu sözlerde bir şey olmadığını falan öne
sürmesin…

Eyiceoğlu, yıllardır bir yerlerde pişirilen, kapalı kapılar
ardında hep birilerinin koz olarak kullandığı memleket çocuğu kartını hiç vakit
geçirmeden üstelik daha seçilmeyi bile beklemeden ortaya atıyor…

Seni Mersin’li olduğun için bir yere kovan yok…

“Bu kentte Dubai yapacak yer yok, yapacaksan git Taşucu’ na yap, oraya
da Belediye Başkanı ol”
diye inceden dalga geçen hepimizin tanıdığı
Özcan var…

Ama senin ona verdiğin yanıt çok tehlikeli…

Eğer bu söylemlerle belli kesimlere oy alma adına mesaj
veriyorsan, dostun olarak “hesabını kitabını bir daha yap”
derim…

Mersin’ liyim diyorsun ama belli ki Mersin’i çok ta
tanımıyorsun…

Bu kent hiçbir zaman kimseyi doğduğu yerlere geri göndermedi…

Göçlerin yarattığı acıları saran bir tedavi merkezi oldu
tarih boyunca…

Kendisini Mersinli sayan herkesi bağrına bastı…

O nedenle Özcan’ ı Karataş’ a göndermez…

Seni Taşucu ve başka bir yere göndermediği, göndermeyeceği
gibi…

Zaten farklı bir şey olsa ne olurdu halimiz…

Geçtiğimiz günler, Celal Temel hocamın son kitabı
nedeniyle düzenlenen söyleşide, biraz da kitabın adı nedeniyle ‘Batman’ın
Mersin’e yakınlığı’
üzerine saatlerce konuştuk…

Her biri farklı yörelerden savrulup gelmiş ama hepsi de Mersin’i
soluyan, bu kente tapan nice insan…

Binlerce yıldır nice medeniyete beşiklik etmiş, yüzlerce kez
yıkılıp yeniden kurulmuş, son Mersin macerasını toplasanız 150 yıla sığdıran bu
topraklar hep hoşgörüyü besledi, büyüttüler…

Levanten’ ler, Yahudiler, Araplar, Ermeniler, Rumlar ve elbette
Türkler, Kürtler…

Birileri o en tehlikeliye oynasalar da, son tahlilde herkes
bu kentte kimsenin kimseden daha kıdemli olmadığını anlamak zorunda…

Ne Karataş’ lı diye Özcan’ ı Karataş’ a göndeririz…

Ne de bir başkasının başına, kendisini diğerlerinden daha
Mersin’ li sandığı için taç takarız…

Eyiceoğlu, sırf Özcan’ dan daha Mersin’li olduğu için seçim
kazanacaksa vay halimize…

Girit’ ten, Mısır’ dan, Suriye’den, Filistin’den, Selanik’ ten
gelenlerin torunlarıyla, Mardin’den, Muş’tan, Batman’dan, Diyarbakır’ dan,
Gülnar’dan, Kayseri’den, Karadeniz’den gelenlerin çocukları hep beraber
kuracaklar barış çağının aydınlık, müreffeh Mersin’ini…

Birilerinin eski tip siyaset anlayışını yıkarak…

   

Wimax teknolojisi, E-belediyecilik…

Wimax teknolojisi, E-belediyecilik…

Wimax ile ilgili ilk yazıyı kaleme alışımın üzerinden tam
dört yıl geçmiş…

Bilgi çağının en önemli dinamiği kabul ettiğim interneti
geniş halk yığınlarının hizmetine sunan, en kullanışlı ve ucuz erişim
teknolojisini o günlerde dilimin döndüğünce anlatmaya çalışmışım…

İyi de nedir wimax ve neden önemli?

Başkasını bilmem ama benim interneti ilk kullanışımın
üzerinden tam 15 yıl geçti…

Telekom’ un İstanbul Gayrettepe merkezine abone olma
talebini anlatmanın bile deveye hendek atlatmaktan zor olduğu 1994 yılı…

Sonra 143 numarasını çevirerek, duyulduğunda mutluluktan
uçuran o cızırtı sesi…

Derken hizmetin özelleşmesi ve 122 li numaralarla daha
pratik, hızlı erişime kavuşmamız…

2000’ li yılların hemen başında kablolu ADSL, bugünlerde ise
kablosuz internet bağlantı olanağını sağlayan çok daha pratik ve hızlı
modemler…

Ama hepsinin ortak özelliği var…

Kablosuz biçimde veri aktarımı sağlasanız da, İnternet
erişimi için mutlaka bir modeme ve modeme bağlanacak telefon hattına ihtiyacınız
var…

İşte vimax bu iki olmazsa olmazı ortadan kaldırıyor…

Modem ve kablolu hat gibi bağımlılıklar yerine sınırsız
özgürlüğü sunuyor kullanıcıya…

Cep telefonlarının birbiriyle iletişimini sağlayan baz
istasyonlarına benzer yüksekçe bir direk..

Direğin yaydığı sinyaller sayesinde kullanılabilen internet
bağlantısı…

Sistemin baz istasyonlarından farkı ise sağladığı geniş
bağlantı aralığı ve daha da önemlisi bir küçücük çubuktan beklenmeyen
büyüklükteki kapsama alanı…

Yüksekçe bir direk veya mekanın tepesine yerleştirilecek bir
çubukla 50 km çapındaki bir bölgenin tümüne internet erişimi sağlamak mümkün…

Örneği Mersin’den verecek olursak;

52 katlı gökdelenin tepesine dikilecek bir çubukla,
Tarsus’tan Erdemli’ ye kadar dileyen herkesi geniş bant kalite ve hızında
erişimle buluşturmak mümkün olacak…

Hem de bugünlerde 10 dolar fiyatına gerilemiş bir kart
sayesinde…

Ve sembolik denecek abonelik ücretleriyle…

Gelişmiş kentlerde ankesörlü telefonların yerini artık bir
ekran ve klavyeden ibaret internet noktaları almış bulunuyor…

Meydan ve ana arterlerden sonra artık sokak aralarına kadar
yaygınlaşmakta ve alabildiğine ucuzlamakta internet erişimleri…

Wimax’ ı ilk dile getirdiğimde en büyük hayalim, Mersin
Büyükşehir Belediyesinin bu hizmeti Türkiye’de öncülük yaparak kente
kazandırmasıydı.

Mersin yapamadı ama örneğin Fatih Belediyesi yakında ilçede
yaşayan herkesin dilediği her noktadan, hiçbir bağlantı arayışına girmeden
internete erişimini sağlayacak projeyi hayata geçirmeye hazırlanıyor …

Kurgulanan sistem sadece bireylere değil, farklı alanda pek
çok projeye de olanak sağlayacak…

Örneğin çoğu kentte yapımı yıllar alan ve yer altına kablo
döşenmesi nedeniyle hayli pahalıya mal olan güvenlik kamera sistemi (MOBESE) wimax
sayesinde Fatih’ te kablosuz ve yüksek çözünürlük sayesinde çok daha kaliteli
biçimde kurulabilecek…

Dünyada çok yeni olan kablosuz kamera uygulamasıyla tanışan
ilk Belediye olacak Fatih…

Hem pratik ve ucuz hem de kaliteli sistem sayesinde ilçe
güvenliği epeyi mesafe alacak…

Bu kadar da değil…

Wimax teknolojisi sayesinde kentin tüm meydanlarında, ana
arterlerde ve parklarda mobil belediye şubeleri olarak tanımlanacak noktalar
oluşturmak mümkün olacak.

e-devlet uygulamasını söylem olmaktan çıkarıp, hayata
geçiren yatırım maliyeti düşük, kurulum ve kullanımı kolay en önemli erişim teknolojisiyle
tanışan yalnızca Fatih değil…

İki turizm başkentinden biri sayılan Bodrum’ da da Emniyet
Müdürlüğü, ilçenin güvenliğini sağlamak üzere kurulacak güvenlik kameralarını
wimax bağlantısıyla izleyecek…

Dünyada sistemi başarıyla hayata geçiren ilk ülke ise
Belçika…

Geçtiğimiz yıl hayata geçirilen proje sayesinde Belçika’ nın
tümü sınırsız, sorunsuz, bedava denecek kadar ucuz internet şemsiyesine
kavuşmuş durumda…

Rüya bu ya!

Yerel seçimlerin ardından Büyükşehir’i beş yıllığına
yönetecek kim olursa olsun..

Kollarını sıvasa…

Wimax teknolojisini Mersin’ e getirse…

Bakın neler yapılabilir…

Kablosuz teknoloji ile 50 km lik alan içinde kalan herkes
hiçbir bürokratik engelle karşılaşmadan internete bağlanma olanağına kavuşur..

Hafta sonu kaçamağı, yaz tatili için kente gelen tüm
konuklar, her hangi bir büfeden satın alacakları 10 dolarlık bir kartla,
sınırsız erişimin keyfini çıkarabilirler…

Bu ise Mersin’in cazibesini arttıran önemli bir faktör
olarak her platformda kullanılabilir…

Kablosuz kameralar sayesinde tüm kent trafiği yol
kenarlarına koyulacak ekranlardan gözlenebilir..

Araç kullanan herkes güzergahını buna göre belirler…

Kenti ilgilendiren tüm etkinlikler kablosuz kameralar
aracılığıyla ana bulvarlarda yer alacak dev ekranlardan halka izletilebilir…

Her türlü ödeme, bankacılık, e-devlet hizmeti kentin her
yerine koyulacak klavye ve ekrandan ibaret noktalarla dileyen herkese
sunulabilir…

Ve en önemlisi…

Büyük yatırımlar gerektiren ve bakımı da oldukça pahalı
kablolu güvenlik kameraları yerine internet üzerinden veri aktaran kablosuz
kameralar sayesinde kentin en ücra köşeleri bile sürekli izlenerek, huzurlu bir
yaşamın alt yapısı çok daha ucuza ve hemen hazırlanır…

Yerel seçimler arifesinde birbirinin benzeri yüzlerce proje
öneren yönetici adaylarımız, eski tip söylemler yerine biraz da bilgi çağına
uygun açılımlara kanat açsalar…

Çok şey mi istiyoruz, acaba?

 

 

 

Churchill ve polemik…

Churchill ve polemik…

Biz bugünlerde müzmin ana muhalif Baykal’ın, Başbakan
Erdoğan’a yönelttiği “adam olamamışsın” sözcüğüyle
başlayan tartışmaları bazen şaşkınlıkla, çoğu zaman da doğal gelişmelerin
yansıması olarak algılıyoruz ama dünya örnekleri hiç te bu seviyede değil.

Peki, özellikle; çokça zekâ, biraz da edebi üslup gerektiren
polemikler konusunda bu dünyanın en iyisi kim diye merak ediyorsanız, benim
ölçülerimde sorunun tek yanıtı var:

Churchill..

İngilizleri, başta kaybettikleri 2. dünya savaşından zaferle
çıkaran Başbakan…

Bugün bile cesareti yanında nükteleri, zeka dolu
esprileriyle anımsanan o savaş yıllarının unutulmaz kahramanı…

**

Neler anlatılmaz ki onunla ilgili…

Bırakın “adamsın, değilsin” seviyesine inen tartışmaları…

Hoşgörü sınırlarını bile zorlayan rahatlıkta biridir
Churchill.

2. dünya savaşının en acımasız cephelerine yetişmeye
çalışırken, eşinin dünyaca ünlü bir zenginin yatında dolaştığı hatta aldattığı
haberleri ulaşır kendisine.

Gösterdiği tepkiyi merak ediyorsunuzdur;

Uzak Doğu’daki yat gezisinde, zengin yat sahibi ile aşk
yaşadığını öğrendiği eşi Sarah’ ı  Aman mutlu oldiye teşvik ettiği
yıllar geçmesine rağmen bugün bile anlatılır…

**

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Londra ilk kez bombalanınca,
Alman gazeteleri unutulmaz manşet döşenirler:

"Bu daha bir şey değil, daha yeni başlıyoruz. Bu
başlangıcın sonu "

Başbakan Churchill manşetlerin süslediği gazeteleri fırlatıp
atar ve tarihe geçen cümleyi söyler:

"Bu başlangıcın sonu olamaz; bu olsa olsa bir sonun
başlangıcıdır "

**

Londra’nın her akşam Almanlarca bombalandığı günlerde
Churchill savaş yılgınlığına karşı radyodan halka hitap etmeye, bozulan
moralleri düzeltmeye çalışmaktadır.

Bir akşam kapının önünden çevirdiği arabaya atlar, gideceği
adresi şoföre yolda tarif eder.

Konuşacağı Radyoevinin önüne gelince şoföre sorar:

– Beni yarım saat bekleyebilir misin?

Karanlıkta müşterisinin yüzünü seçemeyen şoför cevap verir:

– “Özür dilerim, ama başbakan önemli şeyler
söyleyecek, onun konuşmasını dinleyeceğim.”

Churchill, ilgiden hoşnut, iki sterlin uzatmış.

Şoför o günlerin hayli bol bahşişini almanın keyfiyle
yerlere eğilerek selam vermiş:

– Siz bana bakmayın, kimin umurundaki Churchill, ben sizi bekliyorum,
efendim.

**

 

Kendisini eleştiren muhaliflere daima en sert ancak her
koşulda esprili yanıtlar vermiştir Churchill.

Özellikle o dönemin İngiliz medyası, bu tavrından dolayı
vahşiliğiyle tanınan köpek türünü çağrıştırsın diye kendisine
"buldok" lakabını uygun bulmuş, bu da yetmez gibi zaman içinde
kendisini köpek olarak gösteren heykeller yapılmaya başlanmıştır.

Peki, o köpek heykellerini gören başbakanın tepkisi ne
olmuştur dersiniz?

Evet güzel olmuş ama, bana pek benzememiş, çünkü benim
yanaklarım buldoktan daha sarkık!

**

Avam kamarasının en renkli simalarından biri Lady Astor…

1919’ da girdiği parlamento yaşamını 1946’ da noktalayıncaya
kadar Churchill ile kedi köpek gibi didiştiler ama birbirlerine karşı söyledikleriyle
anılıyorlar bugün…

Lady Astor politikadan çekildiği 1946’ya kadar
parlamentodan, çocuk ve kadın hakları, 18 yaşından küçüklere içki yasağı
hakkındaki ünlü yasaları geçiren hayli karizmatik biri.

Parlamentoya girişi, 1919’da kocasının ölümünden sonra
gerçekleşiyor ama, maşallahı var kadının..

Siyasete adımını attığı günden itibaren yatağına girmediği
insan yok neredeyse…

Her şeye rağmen kocasından kalan paraların büyük kısmını
hayır işleri, sosyal yardım için harcayan Lady Astor’un bazı ‘cümleleri’
günümüze de damgasını vuran cinsten:

Örneğin "Ben zengin adamın hiçbir şeyinden
hoşlanmam… Sadece parasını severim"
onun özdeyişi…

Lady Astor’ un en fazla çatıştığı kişi ise aynı zamanda en
yakın dostu Churchill.

Bir gün Mecliste söz istemiş, çıkmış kürsüye..

Karşısında da devamlı laf atan siyasi hasmı…

Dayanamamış ağır biçimde sataşmış:

 "- Seninle evlenseydim,
kahvene zehir koyar, acımaz zehirlerdim"

Churchill hemen cevaplamış:

"-Hasbelkader seninle evlenmiş olsam, hiç
tereddüt etmez o zehirli kahveyi içerdim."

Churchill bu, İngiliz parlamentosunun en renkli siması ama
başındaki tek bela Lady Astor değil ki..

Günün birinde bir başka bayan Milletvekili, oturduğu yerden
sürekli sataşan Churchill’ e kürsüden haykırır:

“Sarhoş!”

Churchill bu, anında cevabı yapıştırır:

‘Hanımefendi, benim sarhoşluğum yarın geçer ama sizin çirkinliğiniz
hayat boyu sürecek…

Bunlar siyasetçinin Parlamento çatısı altında sürdürdüğü
polemikler…

Ama Churchill bunlarla yetinecek biri değil…

Örneğin en acımasız ağız dalaşlarına girdiği Bernard Shaw’
la sürdürdüğü diyaloglar var ki, nesilden nesile kaç yıl anlatılacak…

Shaw, bir oyununun ilk gecesine, Churchill’ i davet etmiş ve
davetiyeye de bir pusula iliştirmiş:

"Size iki kişilik davetiye gönderiyorum. Bir dostunuzu alıp
gelebilirsiniz. Tabii dostunuz varsa."

Churchill, hemen benzer bir pusula ile yanıtı göndermiş:

"Maalesef o gece başka bir yere söz verdiğim için oyununuzu seyretmeye
gelemeyeceğim. İkinci gece gelebilirim, tabii oyununuz ikinci gece de oynayacak
kadar seyirci toplarsa."

**

Her siyasetçi gibi en güç koşullarda bile halkla ilişkilere,
imaja önem veren biri Churchill.

Başbakanlığı sürdürdüğü o zor savaş yıllarında İstihbarat
yetkililerini odasında toplamış ve sormuş:

" İngiliz halkı benim için ne düşünüyor?"…

Yarım ağızla yanıtlamış servis başkanları;

“Sir Churchill, zaten siz İngiliz halkının başına geçerken; savaş, kan,
gözyaşı, açlık ve sefalet vaat ettiniz, halkın sizden başka ne beklentisi
olabilir ki? "

Churchill ; " Hiç mi?.. Hiç bir şey konuşulmuyor mu
" diye yineler..

Yetkililer sessiz kalır ama içlerinden cesur biri çıkar …

" Konuşulanlar var ama, ayıptır söyleyemem sir Churchill "

Churchill ; " Devlet yönetiminde ayıp yoktur
,lütfen açıklayın.. "
diye ısrar eder .

Yetkili utana, sıkıla : " Sizin için iyi lider ama homoseksüel”
diyorlar…

Churchill bir an düşünür sonra ağır ağır konuşur:

" İşte göreviniz de burada başlıyor beyler…İngiltere yi, Benim
kıçımla değil beynimle idare ettiğimi halka anlatmak sizin işiniz…”