Cezaevinde annelerini özleyen çocuklar…

Cezaevinde annelerini özleyen çocuklar…

23 çocuk…

Büyüğü 1991 küçüğü 1994 doğumlu…

Hepsi Mardin cezaevinde yatıyor.

Kimi ceza almış Yargıtay’ dan gelecek son kararı bekliyor…

Kimi tutuklu Mahkemenin vereceği hükme kilitlenmiş durumda…

Eylülün son haftası okullar açıldığında da umutlarını
yeşertecek haberler ulaşmadı soğumaya başlayan koğuşlarına…

Mardin cezaevinin zoraki misafirleri, o çocuklar boynu
bükük, kala kaldılar…

Cem Garipoğlu’ na uzanan psikolog eli, devlet şefkati, susma
hakkı bile onlara çok görüldü.

Kimisi cinayetten beter cezalara çarptırıldılar bile…

Görüş gününde sık sık arızalanan telefonlar yüzünden
annelerinin sesine hasret, sadece akıp duran gözyaşlarına baka kaldılar…

23 çocuk…

Tümü 18 yaşından küçük…

Bölge Milletvekili amcaları, medyada sesi duyulan/eli kalem
tutan ağabeyleri, ablaları aylardır umut dolu sözler ediyorlar…

En azından cezalarını hafifletecek, güvenlik güçlerine taş
attıkları için en güzel çağlarını zindanlarda geçirmelerini önleyecek
düzenlemelerin yapılması konusunda neredeyse herkes hem fikir…

Ama onları dışarı çıkaracak son adım geciktikçe gecikiyor…

Bugünlerde kaldıkları yerden yeniden okullarına dönmeyi
umuyorlardı, olmadı…

Bir kez daha başka bir bahara kaldı Kâf dağının ardında
saklı umutlar…

Aslında çözülmeyecek bir sorun değil onların ki…

Neredeyse yirmi yıl önce imzaladığımız Birleşmiş Milletler
Çocuk Hakları Sözleşmesi hakkıyla uygulansa, yaraların büyük kısmına merhem
olacak…

Kaldı ki o uluslar arası sözleşmenin uygulanması ve içerdiği
hükümlerin hayata geçirilmesi Anayasanın 90. maddesi gereğince zaten zorunlu…

Kimsenin keyfine göre yorumlama şansı da yok ama hayatın
gerçeği bazen çok farklı işliyor, işleyebiliyor.

Evlerine, okullarına dönmek…

Arkadaşlarına, ailelerine kavuşmak…

Annelerinin hasretini, gözyaşlarını dindirmek…

Meclisten geçirilecek bir cümleden ibaret yasaya bağlı…

Mardin Cezaevinde –daha nice cezaevinde- umutla bekleyen
çocukları özgürlüklerine kavuşturmakla başlasa açılım denen süreç…

Çocuklarımızı kazanarak, kafeslerini açıp doğaya salarak
çıksak yola…

Kin ve nefrete değil, barışa, sevgiye kanat açmalarını
sağlasak…

Geleceğin potansiyel dağa çıkmaya hazır gönüllüleri yerine,
21. yüzyılın aydınlık yüzleri olarak kazansak…

“Taş atmışım diye tutuklandım. Okul açılıyor, belki
bırakırlar diye düşünmüştüm, ertelendi. Bizim yaşımızdaki çocuklar okula
giderken biz cezaevindeyiz. Kimliğimiz farklı diye bize böyle davranılıyor”

diyor biri…

Bir başkasının yazdıkları daha da yürek yakan cinsten:

“Okullar açılıyor, ben içerdeyim. Okulumu çok
seviyordum, elimden aldılar. İlk defa bayramda evden uzaktayım. Akşam
yattığımda en çok annemi düşünüyorum…”

Bu da o çocuklardan birinin mektubundan:

“Bana fıkra gibi geldi. Yasalar, maddeler… Ben bir
şey anlamadım, niye içerdeyim? Annem çok üzülüyor. Görüşüme geldiğinde sürekli
ağladığı için doğru dürüst konuşamıyoruz…”

Mardin Cezaevinde yatan 23 çocuk…

Yukarıdaki alıntıların tümü onların Mardin İnsan Hakları
Derneğine yazdıkları mektuplardan.

Sağcısı/solcusu, ulusalcısı/küreselcisi, şahini/güvercini
hepimiz oturup bir kez daha düşünmek zorundayız.

O çocukları hapse atarak mı uslandıracağız, yeniden
ailelerine, okullarına dönmelerini sağlayarak mı?

Dağdakileri indirme arayışlarının hızlandığı bugünlerde, o yarının
potansiyel dağ kadrolarına uygun vahaları kurutmadan mı yakalayacağız barışı?

Vicdanlarımız o hepimizin geleceği çocuklarımız için
titremeden…

Mardin cezaevinde yatan 23 çocuğu, kendimizin çocukları gibi
hissetmeden…

Çocukları kazanmadan, gelecek bir barışa barış denebilir mi?

İster “Barış koyun çocukların adını” diyen
Refik Durbaş’ a kulak verin…

İsterseniz “Çocuklara kıymayın efendiler”
diyen Nazım’ ı anımsayın…

Gelin şu çocukları, sizin, bizim, hepimizin canlarını,
geleceğimizi kurtaralım önce…

Sonra büyük büyük açılımları, barış projelerini konuşuruz
nasılsa…

 

Abdullahayan@gmail.com

 

 

Tarsus’a gitme çilesi…

Tarsus’a gitme çilesi…

Hayır, hayır günümüzden söz etmiyorum…

Ama tarih öncesine, Kleopatra dönemine de gidecek değilim…

Anlatacağım yolculuk Cumhuriyet döneminin 1930’ larına, hani
şu her fırsatta öğündüğümüz “Anayurdu demir ağlarla ördüğümüz” ama insanların
binecek parayı bulamadıkları, o nedenle boş vagonların raylar üzerinde beyhude
gidip geldikleri yıllara ait…

-Düz bir memurun 30 Lira maaşa talim ettiği, ama
Ankara-Konya tren biletinin 14 lira olduğu o zor dönem-

Demiryoluyla rekabet etmesi açısından hayli önemli bir
güzergahtan Mersin-Tarsus karayolundan söz edeceğim.

Mersin’in demiryoluyla tanışması 1886 Yılına dayanıyor…

Önce İngilizler, ardından Fransızlar ve Almanlar…

Haydarpaşa-Bağdat demiryolunun bu en önemli ayağı, Mersin’in
gelişmesine önemli katkılar sağlamış ve Cumhuriyetin ilk yıllarında 15
milyonluk genç Türkiye’ nin 5 milyonluk bölümünün dünyaya açılmasını sağlayan
en önemli Anadolu damarlarını oluşturmuştur…

Konya, Kayseri ve Gaziantep başta olmak üzere tüm Orta
Anadolu ve Doğu ile Güneydoğu demiryolunun sağladığı katkıyla Mersin
iskelelerine ve burada bekleyen gemiler sayesinde de tüm dünyaya ulaşma
olanağını bulmuşlardır…

Tren yolunun özellikle yolcular için zaman içinde önemini
yitirip, sahneyi karayoluna bırakması 1930’ larda başlamıştır ama, ilk yıllarda
hayli maceralı, çileli bir yolculuktur bu…

At arabalarının yerini Amerikan Ford otomobillere bıraktığı,
6 saat süren yolculuğun 2 saate indiği 1932’ de Mersin-Tarsus yolu ne
durumdaydı?

Nasıl bir yolculuk söz konusuydu?

Bu konuda en canlı anılar o günlerin gerçek tanığı olan
yerel gazeteleri…

Yolun kalitesi, Nafia Vekaletine bağlı (Bugünkü adıyla
Bayındırlık Bakanlığı) yerel Nafia Müdürlüğüyle söz konusu dönemin Mersin’in
gözü, kulağı, dili yayın organı Yeni Mersin gazetesi arasında yaşanan polemikle
ortaya çıkıyor…

20 Temmuz 1932 günkü gazetenin dikkat çekmez bir köşesinde
küçücük bir haber:

“Tarsus yolunun bazı kısımları tamir edilmektedir.
Burayı görenlerin ifadesine göre, tamirat çok basit bir surette taşlar
sökülerek üzerine toprak dökülüyor ve tesviyesi de el ile yapılıyormuş!.. Bu
şekilde yapılan tamiratın hiçbir kıymeti yoktur. Sarf edilen paralara da
yazıktır. Merciin nazarı dikkatini celp ederiz.”

O günlerde bile çok önemli bir güzergah olan Mersin-Tarsus
yolu tamiratının uyduruk biçimde yapıldığına ilişkin küçük, küçücük bir haber…

Harcanan paraların boşa gittiğini iddia eden haber üzerine
“dikkati çekilen kurum” hemen harekete geçer.

İşin araştırılması, üstlenicinin baştan savma tamirat
yaptığının denetlenmesi ve kamuoyunun bilgilendirilmesi yönünde gelişme
bekliyorsanız, yanılıyorsunuz…

Gazeteye gönderilen zehir, zemberek bir cevaptır bu…

Hiç vakit geçirmeden, daha gazetedeki haberin harfleri
bozulmadan gelir yanıt…

İşte 21.7.1932 tarihli Yeni Mersin gazetesinde “Nafia
Dairesi cevap veriyor” başlığıyla yer alan yanıt:

“Yapılan tamirat meydandadır. Bütün gidip gelenler bunu
görüyorlar”

Alt başlığının ardından belli ki çok kızmış daire müdürü
şöyle sürdürür sözlerini:

“Gazetenizin 20.7.1932 tarihli nüshasının birinci sayfasının
son sütununda, ‘Tarsus yolu’ başlıklı yazınızdan bir şey anlaşılmamıştır. Bu
nedenle daha açık biçimde yazınız ki cevap verelim. Nafia İdaresi yaptığı işin
bilincindedir. Kendisine ayrılan bütçenin olanakları çerçevesinde hizmet
vermeğe çalışmaktadır.

Merciin nazarı dikkatini celbe gelince, esasen mercii her
vakit ve her an yollar üzerinde ve iş başındadır. Masa başında uyuyan Nafia
dönemi çoktan yıkılmıştır.

Keyfiyetin aynı sütunda yayınlanmasını ve haberin
düzeltilmesini dilerim, efendim.”

Yazı ve anında gelen cevap aynen böyle…(Elbette anlaşılır
olması açısından günümüz Türkçesine uyarlarken öze asla dokunmayan sözcük
değiştirmelerim hariç)

Peki, görenlerin ifadesini dile getiren gazete veya zehir
zemberek açıklamayı yapan İdare yetkilisi, taraflardan hangisi doğruyu
söylüyordu?

Daha doğrusu Mersin’den Tarsus’a gidecek biri hangi
koşullarda yolculuk yapıyor, kendisini neler bekliyordu?

O günlerde aynı gazetede yayınlanan bir yazı, kelimenin tam
anlamıyla yaşanlara ışık tutacaktır sanırım.

İşte yaptığı işin bilincinde olduğunu iddia eden idarenin
tamir ettiği yoldan otomobille Tarsus’a giden bir yolcunun kaleminden ilginç
bir otomobil yolculuğu…

Motorlu araçların yeni yeni hayatımıza girdiği o günlerden
geriye kalan tatlı bir anı olarak ta okuyabilirsiniz, yakın tarih tanığının
yazdıklarını…

Not: Çok az da olsa kimi sözcükler, yazının aslına ve ruhuna
dokunmadan, anlaşılması açısından günümüz diline uyarlanmıştır. (aa)

 

Mersin, Tarsus Belediyelerinin nazarı dikkatine

Otomobil ile yolculuk nasıl oluyor?

Şimendifer varken otomobille yolculuk etmek, kendi hesabıma
hiç hatırımdan geçmez.

Fakat bazen ani ve acil işler için tren zamanını beklemek
mümkün olamıyor.

Araba veya atla gidecek değilsin ya..

Elbette Mersin ile Tarsus arasında işleyen külüstür
otomobillerden birine müracaat…

Otomobil durak mahallindeki kahvemsi yere yaklaşır
yaklaşmaz, şoförler güya kendilerine kontratlı imişsin gibi yakana sarılır.

-Buyurun efendi, hazırız işte, gidiyoruz. Müşterilerimiz
falanca yerde bekliyor.

Eğer safdillik yapar, inanır ve otomobile binerseniz,
yandığınız gündür.

Sizi biraz gezdirir ve herkese teşhir ederler. Yok eğer
biraz tecrübeniz varsa, otomobil doluncaya kadar, yani dört kişilik yere altı
kişi alıncaya kadar oturur, bir kahve alır ve istirahat edersiniz.

Müşteriler tamam, hareket yakın…

Şimdi; tanıdıklarınız yanınızda ise veda ondan sonra da
tövbe ve istiğfar sırası gelir.

Dünya bu… İşini sağlam yap… Ne olur, ne olmaz…

Atalarımız dememiş mi?

Gidip gelmemek, gelip görmemek var…

Otomobile bineceksiniz ya sorarsınız:

-Kuzum otomobilci, lastikler sağlam mı? Yedek lastiğin var
mı? Benzinin bizi götürür mü?

Gece ise ilave edersiniz:

-Lambaların yanar mı? Kornan öter mi?

-Hay hay efendi, hepsi tamam.. Hiç merak etmeyin…

Kısmen inanır görünerek, binersiniz…

Otomobil şehri çıkar, biraz ilerlersiniz, derhal durur.

-Hayırdır inşallah, ne oldu?

-Efendim bir şey yok, benzin kapağını açmamışım da!

Bir müddet beklersiniz, o bir şeyler yapar..

Biraz daha ilerlersiniz, bu sefer lastik patlar. Haydi
lütfen aşağı ininiz. Gelin görün ki yedek lastik yok. Tamirat yarım saat, bir
saat… Güneş altında beklersiniz.

-Buyurun efendiler…

Yine binersiniz, bu kez güzel gidiyorsunuz, şehir karşınızda
görünüyor.

Memnunsunuz, fakat bu memnuniyet çok devam etmez.

Yine otomobil durur.

Şoför bu defa daha ciddi söylenir:

-Hay Allah cezasını versin, benzin tükendi.

Tekrar aşağı, tabana kuvvet, ver elini ey şehir…

Bu şekilde yapılan yolculuk kısmen iyidir. Kazasız
savuşturulmuş demektir.

Ya maazallah otomobil devrilse, gözünüz kafanız parçalansaydı…

İnsan haline daima şükretmeli, “Allah beterinden saklasın”
demeli…

Mersin-Tarsus arasında işleyen otomobillerin sıkı bir
kontrole tutulmasını defalarca rica ettik. Ara sıra, Belediyelerin aklına
gelir, bu işle alakadar olunur, fakat ne yazıktır ki, çok çabuk unutulur.

Ceza usulleri de halkın lehine değildir. Alınan cezalar
yalnız Belediye kasasına gelir gibidir.

Halbuki şoförler meslekten geçici olarak men edilmek
şartıyla cezalandırılsa çok daha tesirli olur ve kimse halkın rahat ve
sıhhatiyle eğlenmiş olmaz.

Anlatılmak ve öğretilmek lazımdır ki, bunlardan başka vaktin
de kıymeti vardır.

Ve bazı saatler, dakikalar olur ki, onların kaybı
sahiplerine telafisi imkansız zararlar verir.

Bu hususta Belediyelerimizin tekrar nazarı dikkatini
celbederiz…”

 

***

Saatler süren ve çoğu zaman hüsranla sonuçlanan bir Tarsus
yolculuğu günümüz insanına ancak bu kadar anlatılabilir…

İyisi mi aynı yıllarda Nizip’ ten çıkan bir yolcunun o
çileli ölüm virajlarından sağ salim kurtulunca duygularını dile getirdiği
cümleyle sonlandırmak yazıyı:

Bugünlerde 10 dakikada alınan 30 km lik yola, sabahleyin
çıkan adam akşam Antebe varınca sevinç içinde haykırmış:

“İnsan oğlu kuş misali, sabah neredeydim, şimdi
neredeyim…”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sahi o Bakan kimdi?

Sahi o Bakan kimdi?

Basının belli kalemleri yıllardır belli insanların sözcüsü
konumunda…

Bir zamanlar Emin Çölaşan birilerinin kendisine emanet
ettiği mesajları “minik kuş” sembolüyle iletirdi…

Fikret Bila Kenan Evren’ in emeklilik dönemi dahil tüm
yüksek rütbeli askerlerin sözcüsü gibi çalışıyor yıllardır.

Gerilim romanı heyecanıyla, nefesimi tutarak okuduğum
3.Ergenekon iddianamesi medyanın bir başka yüzünü öylesine çarpıcı biçimde
anlatıyor ki…

Taraf gazetesinde Yıldıray Oğur Saygı Öztürk’ün köşesini kimlere
açtığını muhteşem bir yazıyla dile getirdiğinde o kudretlilerin sözcüleriyle,
darbe girişimlerinin nasıl da kaderlerinin gelip bir noktada kesiştiği gerçeği
bir kez daha yüzümde şakladı.

Yazının bir bölümü yıllardır irkilerek okuduğumuz, bir süre
sonra da her çelişkinin sırrını kavramanın verdiği rahatlıkla gülmeye
başladığımız o yazıların kimlere hizmet ettiğini öylesine güzel anlatıyor ki…

Şöyle diyor Oğur:

“Derin devletin sorgulandığı, sistemin pisliklerinin
teşhir edildiği bir haberle karşılaştığınızda bir gözünüz Hürriyet gazetesinde
olsun. Devlet az sonra oradan bildirecek çünkü. Zor durumda kalan, köşeye
sıkışan paşa, emniyetçi, Ergenekoncu, JİTEM’ci az sonra ilk kez Saygı Öztürk’e
konuşacak. Yakın tarihimiz bunun örnekleriyle dolu.”

**

Yazı beni yıllar öncesine aldı, götürdü…

Yıllar dediysem öyle çok eski arşivlerle işim yok…

2002 seçimlerinden kısa zaman önceye gideceğiz, hepsi bu…

O günlerde Uzan’ lara ait Star gazetesinde yazan Saygı’ nın
bir yazısı çok etkilemişti beni…

Aslında bir takım aktörleriyle bugün bile güncelliği
tartışılır o yazı öylesine ilginç bilgilerle doluydu ki…

2002 Ekiminde kaybolmasın en azından bir yerlerde izi kalsın
diye köşeme taşıdım.

İyi ki taşımışım.

Ne eski Star’dan ve internet sitesindeki geçmiş arşivinden
eser kaldı, ne de o günlerdeki Saygı Öztürk’ ten…

Kadere bakın ki, o günlerde kıyasıya eleştirdiği ve
eleştirildiği Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’inde yazıyor bugün kendisi…

İyisi mi, geçmişte kalan, bir Bakan ile bir Belediye
Başkanının eskilerdeki ilişkisini, o bakanın mal varlığını ortaya koyan ve
hafızama kazınmış Star’ daki yazıyı arşivden indirip yeniden okumak.

O günlerde can acıtıcı sorular içeren yazılarını, yalanlamaya
çalışan Ertuğrul Özkök’ ü en azından sitemlerle yanıtlamaya çalışıyordu Saygı
Öztürk…

Gün oldu devran döndü, ne o yazılarından iz kaldı, ne de o
günlerde sonuna kadar takipçisi olacağını söylediği iddialardan…

Umarım anılarımı canlandıran o yazı, birilerinin de
hafızasını zorlar da, unutmaya çalıştıkları sisli bir dönemi yeniden anımsarlar…

“…

Şu mallara bakın!

Şu günlerde ANAP milletvekillerine parti MKYK üyelerine,
Ankara İl Başkanı’na Ankara Başsavcısı Cevdet Volkan’a ve DSİ Genel Müdürü
Mümtaz Turfan’a yedi sayfalık çok önemli iddialar içeren bilgiler ulaştırıldı.

‘Vay anasını’ dedirten bu mektupta devlet ihalelerinin neyin
karşılığı satıldığı tek tek gözler önüne seriliyor. Bazı bakanlar, yalnız
kendilerini ihya etmiyor, kayınbiraderler, yeğenler, enişteler de nasipleniyor.
Hangi ihalelerin komisyon karşılığı verildiği ve bu komisyonun hangi otelin kaç
numaralı odasında teslim edildiği bile belirtiliyor. Bu belge ve bilgilerin boş
olmadığını biliyorum. Öylesine okumaya başlıyorum…

Kayınbirader bölümüne bakıyorum.

Toplu Konut İdaresi’nin 16 daire satışı ile ilgili 300 bin
dolar (Hilton 311 no’lu odada teslim).

Ankara Hoşdere Caddesi’nde değeri 140 bin dolarlık daire.

Ankara-Kazan’da değeri 500 bin dolarlık villa.

Son model Ford Mondeo araba.

Toplu Konut’un ihalesini alan şirket ile ortak iş.

Enişte ile ilgili bölümü okuyorum.

Mersin’de süper lüks denize sıfır daire.

Kendisine ve eşine ait otomobiller.

Mezitli’de 40 dönüm arsa.

Yabancı bir sigara şirketinin bölge temsilciliği.

Yeğen ile ilgili bölümü okuyorum:

Ankara Şimşek Sokak’ta 130 bin dolarlık daire.

Anamur’da yazlık.

Ankara Alacaatlı’da arsa.

Kaldırım işinden yüzde 15 komisyon.

Orta Anadolu’daki bazı illerin, il özel idarelerinin okul
ihalelerine bir işadamıyla ortaklık.

Mektupta adı belirtilmiyor ama, devlet bakanlığında olduğu
belirtilen kişinin 1996 yılından beri edindiği varlıklardan bir bölümü
sıralanıyor.

Ankara Kazan’da 8 dönümlük arsada süper lüks villa (Bitmiş
haliyle hediyedir. Değeri yaklaşık 600 bin dolar).

İstanbul Halkalı’da oğlu adına 200 bin dolarlık daire.

Çeşme’de 200 bin dolarlık yazlık.

Ankara Kuzgun Sokak’ta bitmek üzere olan inşaatta süper lüks
iki dubleks daire (Toplam 500 bin dolar değerinde).

Ankara Kuzgun Sokak’ta baldızı adına kayıtlı daire.

Ankara-Eskişehir yolunda kardeşiyle ortak benzinlik arsası
(6 bin metrekare).

Son model Cheroke marka jeep.

Küçük oğlunda son model Volvo.

Diğer bir oğlunda Renault Safran.

Hanımında Renault.

Bu kişinin oğullarının biri iki yıldır, diğeri bir yıldır
Amerika’da. İlginçtir, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tanıtım fonundan 1
milyon dolar bağış yapılan üniversitede bakan çocukları master yapıyorlar. Bu
okulda, kişi başına yıllık maliyet en az 100 bin dolar civarında.

İlginçtir, iki inşaat firması, o alana bakan devlet
bakanlarını ihya ediyor. Villalar hediye ediliyor, iş ortaklıkları veriliyor.
Bazı bakanların yakınları sanki bu ülkede o işleri yapacak başka insan yokmuş
gibi hep önemli makamlara getiriliyor. Bakıyorsunuz, kayınbirader önemli bir
kuruluşun başkan yardımcısı, bacanak öğretmen olmasına rağmen orada uzman,
büyük oğlu Rekabet Kurulu’nda, ortanca oğlu Toplu Konut’ta, baldız RTÜK’te,
birinci yeğen TBMM’de müdür yardımcısı, ikinci yeğen bir bakanlıkta personel
genel müdürü, üçüncü yeğen KOSGEB’de uzman, birinci enişte il spor müdürü,
ikinci enişte yabancı sigara bölge temsilcisi.

Bakan beyin, ortak çalıştığı kişi ve şirketler de var tabii
ki… İki büyük şirketin yanı sıra enişte ve kardeş de bulundukları illerde
bayağı iş bağlıyorlar.

Bu bakanın kim olduğunu ben de merak etmeye başladım. O
yüzden, en iyisi yıllık izne ayrılıp bu işi araştırmak…”

**

Ayı ayına, günü gününe tam 7 yıl önce…

10 Ağustos 2002 günkü Star gazetesinde yer alan ve mal
varlığının bir kısmı nedeniyle içinde Mersin’in de geçtiği yazı buydu işte…

O gün bugündür o Bakanla ilgili araştırma sonuçlarını
bekliyorum Saygı Öztürk’ ün…

Dudak uçuklatan, bir sayfadan büyük word sayfasını işgal
eden, servete sahip o Bakan gerçek miydi?

Ete kemiğe bürünmüş olarak böyle biri var mıydı, olabilir
miydi?

Devletin tanıtım fonundan çocuk okutacak cesareti kim
gösterebilirdi?

En çok ta, eniştenin Mersin’ deki gayri menkul varlığı ile
bir yabancı sigara şirketinin bölge temsilciliği ilişkisi ilgimi çekmişti
Öztürk’ ün köşesini süsleyen meçhul kahramanın…

Hiçbir zaman kim olduğunu öğrenemedim.

Araştırmalardan vaz mı geçti, başka şeyler mi yaşandı?

Soruların yanıtı eksik kalınca,  bir Belediyenin kaldırım işinden bile %15
komisyon isteyecek kadar cüretkar o isim merak girdabının boşluğunda asılı
kaldı 7 yıldır…(elbette yazılanların gerçekliği kaleme alan Saygı’ nın
sorumluluğundadır)

Gündeme yeniden düşünce Saygı, o yürek dağlayan yazısı düştü
aklıma…

Arşivden indirip yeniden, bir kez daha okudum.

Ve bir kez daha depreşti kahrolası merakım…

Aslında oturup yeniden yazmayacaktım da…

Saygı Öztürk’ ün kaleme aldığı tarih itibarıyla tam yedinci
yıl dönümüne denk gelen bugün, unutanlar ve unutturanlara anımsatayım istedim…

“Eski ayları kırpıp yıldız yaparlar”  misali, bir takım eski siyasetçilerin “vatan
kurtarma” adına bugünlerde yeniden sahaya inmeye hazırlandıklarını gördükçe
daha da bir anlam kazandı hatırlama, hatırlatma vakası…

 

Meraklısına not: 10 Ağustos 2009 tarihinde kaleme alınan
yazıyı, yoğun gündem nedeniyle ancak bugünlerde yayınlama olanağım oldu.

Bir zamanlar İdmanyurdu “marka” idi…

Bir zamanlar İdmanyurdu “marka” idi…

Günlerdir yazılı ve görsel medya tüm mesaisini Kayseri’ de
oynanan milli maça ayırmış durumda.

Stadyumun güzelliğinden, saha zeminin yetersizliğine, takımı
destekleyen seyircinin ortaya koyduğu performansa kadar, bir maç belki de uzun
zamandır ilk defa tüm boyutlarıyla böylesine geniş anlamda tartışılıyor…

Aslında işin temelini vizyon sahibi bir Büyükşehir Belediye
Başkanının kente kazandırdığı stadyum –daha doğru tanımla spor kompleksi-
oluşturuyor.

Eski stadyumun arazisini 100 milyon dolara satan ve yeni
kompleksi (stadyum, 5 bin kişilik kapalı salon, yüzme havuzları, atletizm
pistleri, antrenman sahaları vs.) 50 milyon dolara mal edip Kayseri’ yi ülkenin
en kapsamlı ve modern tesislerine kavuşturmak…

Üstelik bu işten Belediye kasasına da 50 milyon dolar para
koymak…

Kayseri’ ye özgü girişimci ruhunun bir yansıması desek…

Bu espriyi de aşan, ciddiyetle incelenmesi ve mutlaka tüm
kentlerin ilham alması gereken bir model var karşımızda…

İşin sporu hatta sosyal ilişkileri aşan bir başka boyutu var
ki, asıl üzerinde durulması gereken olgu da bu diye düşünüyorum…

Milli maç nedeniyle ekonomik anlamda ortaya çıkan
hareketlilikten söz ediyorum.

Dile kolay maç akşamı 33 bin kişi yer alıyor stadyumda.

Bunları 20 bininin İstanbul, Ankara başta olmak üzere çevre
illerden geldiği konuşuluyor.

Oteller, restoranlar, büfeler, çevredeki tarihi yerleşkeler…

Herkes bir biçimde ve olumlu anlamda yararlanıyor maçın
yarattığı kendine özgü turizm hareketinden…

Son olarak televizyon ekranlarına yansıyan mutlu pastırmacı
görüntüleri, yoruma gerek kalmaksızın ortaya koyuyor, gerçeği…

Kısaca Kayseri topu topu bir maç sayesinde ekonomik anlamda
yılın en hareketli günlerini yaşıyor..

Futbol ekonomisinin bir başka yüzüyle tanışmış oluyoruz
aslında…

Mersin İdmanyurdu’ nun birinci lige çıkması, ondan da
önemlisi evrensel gelişmişler düzeyinde tesislere sahip olması, eski stadyumun
mutlaka gerçek değerini bulması koşuluyla yeni bir stadyuma –daha doğru deyimle
spor kompleksine- kavuşmasının önemi de çıkmış oluyor böylece…

**

Kayseri’ nin bugün gördüğü hareketliliğin bir benzerini 1942
kasımında ve bugünlere benzer bir Ramazan ertesinde yaşıyordu Mersin.

Dile kolay tam 67 yıl önce…

Mersin İdmanyurdu’ nun davetini kabul eden Fenerbahçe,
Ramazan bayramındaki boşluktan da yararlanarak yoğun istek üzerine Mersin’ in
yolunu tutuyordu…

Bugün bile efsane olarak anılan Kaleci Cihat (Arman), Ali
Rıza (Sporel), Lebib, İbrahim, Naci, Müjdat, Halit’ lerden oluşan tam
kadrosuyla Fenerbahçe’ nin Mersin’ e geleceği haberi bile kentte deprem
yaratmaya yetmişti.

Tam 10 gün boyunca İstanbul ve özellikle Mersin gazeteleri
Fenerbahçe’  nin Mersin seferiyle yatıp
kalktı.

Toros Ekspresiyle gelmesi planlanan Fenerbahçe’ ye
Demiryolları yeteri sayıda vagon tahsis edemeyince, ekibin Haydarpaşa-Konya-Adana
treniyle gelmek zorunda kaldığını ve bu nedenle bir geciktiğini yazıyor o günün
gazeteleri…

11 Kasım 1942 Pazar günü Fenerbahçe Yenice’ de karşılanıyor.

Vali, Belediye Başkanı, İdmanyurdu yetkililerini, Viranşehir
harabelerini, portakal bahçelerini ziyaret turları…

Akşam Asya Oteline yerleşiyor kafile…

12 Kasım aynı zamanda Ramazan bayramının ilk günü, Mersin’
deki Deniz Harp Okulu ile karşılaşıyor ve sahadan 5-0 lık galibiyetle ayrılıyor…

13 Kasım Salı günü ise İdmanyurdu maçı gelip çatıyor…

16 Kasım 1942 günkü Yeni Mersin Gazetesi şehrin tanık olduğu
olağanüstü hareketliliğe tüm sayfalarını ayırmak zorunda kalıyor.

O günlerin bile yetersiz stadyumunu 10 bin seyirci
dolduruyor.

Mersin’in toplam nüfusu 30 bin ama 10 bin seyirci…

Tarsus, Adana, Hatay, Gaziantep o günlerin kuş uçmaz kervan
geçmez yollarından çıkıp Mersin’ e geliyorlar Fenerbahçe maçını seyretmek için…

Aşağıdaki satırlar tümüyle 16 Kasım 1942 günkü Yeni Mersin
gazetesinden:

“Pazar günü Fenerbahçe’ nin geldiğini duydukları andan
itibaren meraklılar, sporcuları görmek için sabırsızlanıyor, yemek yedikleri,
misafir oldukları, gezdikleri her yerde onları alkışlıyorlardı.

Maçın yapıldığı gün Mersin’in en heyecanlı anlarıydı.
Stadyum kamilen bayraklarla donanmış, maçın saat dörtte başlayacağı ilan
edilmesine rağmen, saat 1 de halk akın akın stadyumu doldurmuştu. Saat 3 e
doğru artık stattan içeri girmenin imkanı kalmamıştı. Tam manasıyla iğne atacak
yer yoktu. Tribün kâmilen dolmuş, yan taraftaki yerler dolmuş, çocuk bahçesi
bile hıncahınç dolmuştu.”

Sonuçta 1942 yılının ramazan bayramının ikinci günü olan 13
Kasımda Fenerbahçe-İdmanyurdu’nu şehri sallayan tezahürat altında 3-1 yendi…

Fenerbahçe’ nin bugün bile adı dillerden düşmeyen efsane
kalecisi Cihat, İdmanyurdundan  Kemal’in
38. dakikada attığı gole engel olamadı…

Ve hepsinden önemlisi…

O güne kadar tüm futbol organizasyonlarının İstanbul’la
sınırlı olduğunu sanan herkese ders olacak bir yazı yayınlandı ülkenin en etkin
gazetelerinden biri olan TAN’ da…

Böylece futbol yanında Mersin’in tarihi ve doğal
güzelliklerinden de haberdar oldu tüm ülke…

Gazetenin köşe yazarı ve aynı zamanda Fenerbahçe kaptanı
olan Firuzan Tekil Mersin çıkarmasının ardından köşesinde yaşananları şöyle
anlatacaktı:

“Takımda yer alan sporcular “ne çabuk ayrılıyoruz”
diyorlar. “Vaktimiz olsaydı da biraz daha kalabilseydik, doyulmaz Mersin’e
biraz olsun kanar olsaydık” diyorlar.

Mersin’in daveti, sporcu kabulü Mersin’in içli
samimiyeti hepimiz için görülmemiş bir haldir.

En ince protokol kaidelerine itina eden, ecnebi
memleketlerde bile bu derece dakik bir programı görmüş değiliz”

**

O Fenerbahçe ziyaretinin yarattığı etki ve ortaya çıkan
gereksinim, Mersin’i kısa zaman içinde o yılların en modern stadyumlarından
birine kavuşturacaktı.

Tenis kortlarıyla, yelken sporlarının yapıldığı kayıkhanesi,
deniz kenarındaki seçkin restoran ve yan tesisleriyle parmakla gösterilen
Mersin’ den geriye ne kaldığını görmemiz gerekiyor.

Nereden nereye geldiğimizin muhasebesi kısaca…

1983 yılından beri yuvarlandığı diplerden çıkmaya çalışan
Mersin’in böyle bir hesaplaşmaya, gerçeklerle yüzleşmeye ihtiyacı var…

**

Son dönem futbolunda yalnız Kayseri değil Gaziantep mucizesi
de yaşandı.

1991’ de bir kahvenin köşesindeki çelik dolapta resmi
defterleriyle unutulmuş Gaziantep’ in Celal Doğan’ la başlayan tarihi yürüyüşü…

Anadolu kaplanlarının sadece ekonomide değil, sporda da
gerçekleştirdikleri mucize…

Son 15 yıl içinde neredeyse sıfır maliyetle hazırladığı
futbolcuları üç büyüklere satarak kasasına 100 milyon dolar koyan Gaziantep’ i
anlatmamız lazım dosta düşmana…

Sadece Beşiktaş’ a sattığı futbolculardan 40 milyon doları
aşkın para kazanan bir kurum…

Son olarak daha bir yıl önce 2008 Ağustosunda 2 milyon Avro’
ya aldığı futbolcuyu 2009 Ağustosunda 8 milyon Avro’ ya devrederek 8,5 milyon
dolar kazanan bir Gaziantep’ ten söz ediyoruz…

Aynı günlerde yine Beşiktaş’a verdiği İsmail Köybaşı’ nı da
eklediğimizde 14.5 milyon Avro’ yu -20 milyon doları aşan meblağ- Gaziantep’ i
sadece futbol başarılarıyla değil, işin ekonomik boyutlarıyla da ele almak
gerekiyor.

Ama yerimizi fazlasıyla doldurduk.

Gaziantep’ e bu başarıları getiren vizyon sahibi başkanları,
yaratılan tesisleri ve en önemlisi çıtayı daha yukarı çıkaran kurumsallaşmayı
da anlatmak dileğiyle….

 

İsimleri değiştirilenler rekoru…

İsimleri değiştirilenler rekoru…

Böyle bir yarış kulvarı yaratılabilir mi?

Bazı ilkler daha doğrusu ilkellikler Türkiye’ ye özgü
galiba…

Fırat Üniversitesinden Harun Tuncel’in yıllar önce yaptığı
ilginç çalışma, bu konuda yeterince

İpuçlarıyla dolu…  

1923’ ten günümüze ismi değiştirilen yerleşim yerlerinin
sayısını gösteren çizelge ise, bilimsel makalenin son bölümünde…

Hangi ilde kaç köy ve beldenin adı değiştirilmiş?…

Özellikle memleketim Mardin’in bu alandaki verileri…

Son on yılda Diyarbakır’ a 68 bin insanını göçmen olarak
yollayan Mardin…

1990’ da 275 bin nüfusa sahip Diyarbakır bugün 1 milyona
yaklaşırken, artışta en büyük desteği veren Mardin…

Aynı Mardin sosyo ekonomik gelişmişlik sıralamasına
bakıldığında 81 İl içinde 75. sırada…

2008 yılında yapılan nüfus sayımına göre Mardin il
merkezinde yaşayan insan sayısı 82 bin…

Diyarbakır’a 68 bin insanı göçmen olarak, bir başka ifadeyle
kent içinde yaşayanların neredeyse toplamına yakın insanını Diyarbakır’ a
gönderen bir Mardin var karşımızda…

Aynı Mardin ile ilgili asıl çarpıcı veri Harun Tuncel’ in
adı değiştirilen yerler sıralamasında yer alıyor…

Nüfus bakımından esamisi okunmayan Mardin, dişini sıksa, ya
da Ankara’da bir avuç bürokrat bir tost molasında daha hızlı çalışsa, Türkiye
isim değiştirme rekorunun sahibi olacakmış neredeyse…

Çalışmaya göre, ad değiştirme rekoru Erzurum’ un…

Doğunun serhat şirinciliğiyle taçlandırıyor “İsim değiştirme
komisyonu” –İster inanın, ister inanmayın bir zamanlar resmen böyle komisyona
sahip olmuş Türkiye-

1 Mart 1957 günü faaliyete geçen komisyonun resmi unvanına
gelince:

“Ad değiştirme ihtisas kurulu”

Demek ki, binlerce yıldır baş tacı ettiğiniz, doğarken nüfus
cüzdanınızın hane bölümüne doğum yeri olarak yazdırıp, ölünce mezarlığına
gömüldüğünüz toprakların sizin de bilmediğiniz, ihtisas kurulunun bir yerlerden
bulup çıkardığı çok daha farklı bir köyünüz, beldeniz hatta kentiniz olduğunu
öğreniyorsunuz…

-Tıpkı son tartışmalar ışığında 70 milyonun Tillo dediği
yere artık Aydınlı dendiğini ve o topraklarda doğan, büyüyen Oktay Vural’ ın
atalarının bellediği Tillo’ yu yok sayıp devletin verdiği uydurma isme sahip
çıkması gibi-

İşte o ihtisas komisyonunun yoğun çabalarıyla Erzurum’ da
adı değiştirilen yer sayısını öğreniyoruz: 657…

İkincilik kürsüsüne ise Mardin çıkıyor 647* ile…

Üçüncü Diyarbakır’ ın bu alandaki rakamı ise 555…

Mardin’in birinci Erzurum ile arasındaki fark 10…

Aslında kentlerin gelişmişlik sıralamasıyla aynı kentlerin
isimleri değiştirilen belde/köy sayıları arasında hayli çarpıcı farklı bir
ilişki daha var gözlerden kaçan…

14 milyonluk İstanbul’da değiştirilen yerleşim yeri sayısı
21…

Sosyo ekonomik gelişmişlik sıralamasında Doğu illerine
Mardin dahil 10/15 kat fark atan Kocaeli’ de aynı sayı 26…

Batı ucundaki Edirne’ de 20…

Kentlerin gelişmişliğiyle adı değiştirilen yer sayıları
arasında çarpıcı bir ters orantı var.

Binlerce yıllık Norşin’ e neden Güroymak demedi diye
Cumhurbaşkanı Gül’ e demediğini bırakmayan MHP sözcülerine bu tabloyu hediye
etmek gerek…

Gelişmişlik düzeyin ne kadar yüksekse o kadar az yerleşim
yerinin adı değiştiren anlayış…

Ne kadar geri kalmışsan, yoksulsan o kadar çok yeni isme
kavuşturuyor bürokrasi seni.

Acaba diyorum; Bu ihtisas kurulundakiler, babaannemin
kulağımıza küpe olmuş özdeyişinden mi ilham aldılar?…

Rahmetli babaannem birilerinin çocuklarına verdiği ismi
yadırgadığında kendi kendine söylenirdi:

“İsim parayla satılsa, fakir çocuğuna parasız olduğu
için b.. adını koyardı…”

Merak eden ismi değiştirilen yer sayısıyla, sosyo ekonomik
gelişmişlik sıralamamıza bir baksın…

İçinde komünistleri çağrıştıran kızıl’ ı barındırdığı için 2
bin yıllık kızıldağ’ a Uludağ…

Kırkkilise’ ye Kırklareli…

Bozok’ a Yozgat…

Dersim’e isyanın ardından Tunceli…

Mamuretül Aziz’ e önce El-Azık, sonradan Elazığ…

Arapçadaki Hınta (buğday) ve ş’iir (arpa) geçen her tepe,
pınar, yöreye ihtisas komisyon dahisi bürokratların gayretiyle telhınta’ yı
birebir tercüme ederek Buğdaytepe, telş’iir’i arpatepe adıyla yeniden önce
Türkçeleştirir sonra da Türkleştiririz gayretleri…

 

*Ayşe Hür’ e göre Harun Tuncel’ in verdiği rakamlar da
gerçeği yansıtmıyor…

Hür’ e göre Tuncel’ in Mardin’ in Derik ilçesi sınırları
içinde kalan köyler için verdiği 60 rakamının çok üzerinde ve 163…

Yine Hür’ e göre, yöre isimlerinin Türkçeleştirilmesinde
durumdan vazife çıkaran en büyük misyonu bir zamanlar Halkevleri üstleniyor…

Yalan bilmez rakamlara göre, 1934-36
arasında Halkevleri yurt çapında 834 köye Türkçe isimler bularak vermiş…

Göz attığım 1935/1940 dönemi gazete
arşivleri de Hür’ü destekliyor.

Türkiye’ yi tek ırk çerçevesinde
yapılandırmaya çalışan anlayışın, yerel Halkevi teşkilatlarını görevlendirip,
yabancı yer isimlerine Türkçe karşılık bulma talimatı verdiği haberlerine sıkça
rastlanıyor örneğin…

Çok ta fazla yabancı yer ismine sahip
Uşak ilinde bile Halkevi tarafından oluşturulan komitenin o günlerde
değiştirilmesini önerdiği yer sayısı 200…

**

45 yıllık bir hasretin ardından 2007’
de gittim Mardin’ e…

Kızamık çıkardığım ev butik otel
olmuş, adını Artuklu Kervansarayı koymuşlar…

Koşturduğum serin avlusunda yığılıp
kaldım.

Düşerim diye babaannemin yasakladığı
kuyusunda anılarıma seslendim, yankılandı sesim, korktum.

Hasta yatağımdan başımı uzatıp,
amcamın getireceği boyalı şekerleri beklediğim pencerelerin daracık caddeye
açıldığı odasına girdim ağladım…

Kızamık ateşine iyi gelir diye,
renkli boyalı şeker getirirmiş büyükler…

Yüksek ateş sayıklamalarıyla, amcamın
uzatacağı bir avuç şekeri beklediğim pencerenin altında durdum 45 yıllık
hasretin ateşinde eridi yüreğim…

Çocuk bir şey unutmaz derler…

Ferdos düştü aklıma…

Savur yoluna yönelen arabaların
peşine takıldım..

Çocukluğumun saatler süren o çetin
yolculuğu birkaç dakikaya sığdı.

Mesafe yakın ama düşlerimin Cennet
bahçeleri Kâf dağının arkasına atılmış sanki…

Ne anılarımın Ferdos’ unu bulabildim
ne Vali konağını çevreleyen o soluklandığımız vaha…

Babamın bir Pazar bizi pikniğe
götürdüğü Elfan Düştü aklıma…

(Bir su başında kavaklığımız da mı
vardı ne?)

Elfan, Pınardere oldu dedi, ağacın
altında oturan yaşlı bilge…

Nemli gözlerimizi diktik birbirimize…

Tıkandık, tek kelime etmedik uzun
süre…

-Ne kusuru vardı Elfan’ın…

‘Çok safsın’ der gibi, acır gibi,
gülümsedi…

Kendime geldim, biraz da lafı
çevirmek için, ‘az ileride Rişmil olmalı’ diye mırıldandım…

Susmamı istercesine götürdü parmağını
dudağına…

-Ne Rişmil’ i, Rişmil, Mişmil  yok…

Rüyadayım sanki, rahmetli babam geldi
gözlerim önüne, ona sorar gibi döndüm ak sakallı dedeye:

-Nasıl yok?

-Rişmil yok oldu  işte, çok meraklıysan Yeşilli artık oranın
adı…

-Kime yeşillendi de, binlerce yıllık
adını değiştirdiler..

-Ne bileyim…

Omuzunu silkti, tabakasını çıkardı
şalvarının cebinden, sigarasını sardı, diliyle ıslattığı kağıdın kırıntılarına
takıldı gözüm, kısacık sohbetten sıkılmışçasına; “hadi Allah selamet
versin”
dedi…

(Kırık dökük anılar a.a.)

 

 

 

 

Kimler için, nasıl bir festival?

Kimler için, nasıl bir festival?

Yıllardır yanıtını bulamadığım, aklımın almadığı bir soruya
yanıt arıyorum…

Toplasanız 100 kişiyi geçmez insana klasik müzik
dinleteceğiz diye yüz milyarlar harcanarak klasik müzik festivali düzenlenir
mi?

Yoksa kaynaklar toplumun ortalama talepleri, genel özlemleri
doğrultusunda mı harcanır?

Soru kritik çünkü sözünü ettiğim paralar o özledikleri
müziği dinleme amacıyla yola çıkanlardan değil, bir kısmı halk adına devletten
bir kısmı da, halka borcu olduğunu hisseden –en azından bu konuda sorumluluk
duyan- kişi ve kurumlardan sağlanıyor…

Konu bir başka yanıyla daha da ilginç…

Festivallerin ayrıca bir takım sosyal işlevleri de var. (Veya
olmalı)

Genel katılımın sağlandığı festivallerin, tüm kesimlerin bir
araya gelmesine ve dolayısıyla iletişimine, bunun da bir adım ötesinde
kaynaşmasına, hatta kentlilik bilincinin yerleşmesine  katkısı yadsınamaz elbette…

Ancak böylesine geniş katılımlı festivallerde sanatçıyla,
halk, elitlerle geniş toplum kesimleri ilişki kuruyor ve kent adına aidiyet
böyle gelişiyor.

Bu açıdan her festival, sosyal bağlılığı artıran, bireyin
veya grupların topluma entegrasyonunu sağlayan önemli bir araç aynı zamanda…

Genel haliyle ortalama bir festivalin olmazsa olmazları
bunlar..

İyi de Mersin özelinde nasıl bir festival düzenlenmeli?…

Daha da önemlisi, bu festival hangi kaynaklardan beslenmeli,
ekonomik ve sosyal destek anlamında paydaşlar kimler olmalı?

Seçkinlerin arzularıyla, halkın ortalama beklentilerini bir
araya getirmediği sürece ve daha da önemlisi, birleştirici olmayan hiçbir
festival Mersin’ de geniş anlamda taban bulamaz…

Örneğin festival insanları uyutan orta Avrupa’ dan ziyade;
biraz Ortadoğu çokça Akdeniz’ li olmalı…

Biraz Irak/Suriye, biraz Lübnan/İsrail çokça Mısır hatta
İspanya kokmalı…

Miskinlik değil, coşku uyandırmalı…

Adı duyulmamış orkestralar, iktidarın aktardığı paraları
cebe atıp, iktidarı eleştirmeyi sanat sanan tepeden bakmacılar yerine,
evrensellik kokan sanatını konuşturmayı, insanları buluşturma aracı olarak
gören, büyüdükçe mütevazılaşan isimlerle daha bir anlam kazanır Mersin
festivali…

Örneğin Farid Farjad’ı, Leonard Cohen’i
Mersin’e getirmeyi başardığımız gün, hem büyük kitlelerin hem de tüm medyanın
ilgi odağı bir festivalimiz olur. (Örnekler çoğaltılabilir, benim bu iki ismi
öne çıkarmamın nedeni açık: 2009 yılında, ülkemizde verdikleri konserler tüm
dünyanın ilgisini o konserlere ve konserlerin verildiği kentlere çevirdi.)

Elbette büyük isimleri getirmenin maliyeti var.

Unutmayalım ki, dünya çapında müzisyenlere ödenecek
meblağların çok daha fazlası kentin tanıtımı ve etkinliklere Türkiye’ nin dört
yanından gelecek konukların sağlayacağı katkılarla geri kazanılır.

Adana başta olmak üzere; Hatay, Gaziantep, Maraş, Kayseri ve
Konya müzikseverlerini Mersin’ e çekmenin ve çevre iller arasında “Sanat Kenti”
imajını zihinlere kazımanın en kolay yoludur dünyaca tanınmış bir iki isimle
bezenmiş festival…

Aksi takdirde…

Daha çok ağlaşır dururuz; “etkinliğimizden neden
kimsenin haberi yok?”
diye…

Dost acı söyler…

Bugünkü sanatçı yelpazesiyle yetindiği sürece, ne Mersin
halkı bu klasik müzikle ilgilenir, ne de geçmiş yılların sanatçı portföyü
kentin tanıtımına, ulusal medyada yer bulmasına katkı sağlar..

Festivalin kendisi bir yana, klasik müzikle ilgili tüm
etkinlikler bu konuda geniş yığınların ilgisini ortaya koyan çarpıcı verileri
ortaya koyuyor zaten…

17 kişilik orkestraya 25 dinleyicinin zor bulunduğu
konserlerin boş mekanları…

“O mekanlar, salonlar nasıl dolar?” sorusuna yanıtların
arandığı, bir takım dernek ve örgütten akıl, destek istenen toplantılar..

Hiçbirinin derde derman olmadığı deneyimle ortaya çıkmadı
mı?

Mersinliler bir türlü klasik müzik festivallerinin
düzenlendiği mekanları doldurmuyor…

Haberdar bile olmuyor, hadi hep birlikte itiraf edelim:
Benimsemiyor çünkü, SEVMİYOR…

Kesinlikle kimse çıkıp çağdaşlaşma palavralarına sığınmasın,
hele birilerinin yaptığı gibi halkı aşağılamaya, suçlamaya kalkmasın……

“Ne yapalım, yarı cahil halk müzikten anlamıyor” kolaycılığı
ne yazık ki sorunu çözmez…

Paraysa, Başbakanlık tanıtım fonu, konserlere katılan kimi sanatçının
halkı aşağılayıcı söylemlerine bile kulak tıkayarak iyi kötü destek oluyor…

(Örneğin 2008 etkinliklerine aktarılan 150, 2009 festivaline
gönderilen 100 milyar TL bunun somut göstergesi…)

500 milyarlık bütçenin 100 milyarını halk için veriyor
Hükümet ama bir türlü beklenen gerçekleşmiyor.

Çare, festivaller furyasından vazgeçerek Mersin’in tüm
kaynaklarını belirlenecek ana hedef doğrultusundaki yalnızca bir festival
şemsiyesi altında, Türkiye bir yana dünyada konuşulacak tek etkinliğe yöneltmek

Çare, geniş yığınların ilgisini çekecek, en azından o ilgiyi
kışkırtacak bir takım düzenlemelerle tüm Mersin’in sahiplendiği ve benimsediği
bir yeni festival modeli yaratmak…

Çare, 3/5 kişinin özlemlerini gideren, kıt kaynakları bir
avuç seçkinin hizmetine sunan değil, tüm halka hitap eden, tüm Türkiye’de ses
getiren bir festival düzenlemek.

Burada Büyükşehir Belediyesine de önemli görevler düşüyor…

Büyükşehir’ in canı sıkıldıkça her yıl konsept değiştirdiği,
bir takım sanatçıların yarasına merhem olan etkinlikler yerine gelenekselleşen,
rüzgara göre yön değiştirmeyen, sürekli bir festivali desteklemesi hatta
lokomotifi olması öncelikli hedef olmalı…

Böylece Büyükşehir’in öncülüğünde, Mersinin bu alandaki
maddi, manevi kaynakları bir araya getirilmesi daha kolay sağlanır.

Bu alandaki tüm varlıkların ortak paydada yer aldığı bir
VAKIF kurulur, toplumun genel beklentileri doğrultusunda geniş katılımlı bir
festival düzenleme potansiyeli çıkar, böylece ortaya…

Tüm ortakların taşın altına elini koyduğu, zaten kıt olan
kaynakların optimum biçimde değerlendirildiği, gerçek anlamda ve Mersin’in
mevcut yapısına, ruhuna uygun uluslararası bir etkinlik…

Aksi takdirde…

Aksi takdirde olacakları şimdiden söyleyeyim…

Başbakanlık tanıtım fonundan sağlanan kaynağın, bir avuç
seçkin hobisine hizmet etmesine bugüne kadar göz yumulması bundan sonra da
yumulacağı anlamına gelmemeli…

Halka tepeden bakmayı sanatçılık meziyeti sananları, o
dışlanan insanların alın teri göz nuru paralarıyla besleme anlayışına son
verilmeli.

Bir avuç seçkinimizin, sevdiği sanatçılarla hasret
gidermesinden çok daha farklı bir alana taşınmalı Mersin Müzik Festivali…

Bulmamakta direnip, Başbakanlık fonu başta olmak üzere bir
takım kurumların sağladığı kaynaklarla geçmişte olduğu gibi bundan böyle de
etkinlikler düzenleriz diye düşününler varsa uyarmalıyım ki, bu kez büyük hayal
kırıklıkları yaşayabilirler…

Bu nedenle, ya Mersin Festivali halkla bütünleşen evrenselliğe
uygun bir yeni modele oturtulmalı, ya da, kafalarındaki klasik müziğin
esrikliğiyle yetinenler varsa, halk adına bir şeyler yaptıkları iddialarından
vazgeçip, zevklerine uygun ama bedeli de kendilerince ödenen konserlere
yönelmeli…

Varsa paraları diledikleri sanatçıyı getirip, dinleme
özgürlüklerine elbette kimsenin edeceği bir laf olamaz…

Ama yoksa…

Korkarım ki; halkın parasıyla, halka rağmen sürdürülen
anlayış
, artık sona erecek, ermeli…

Dünya değişiyor, Türkiye değişiyor…

Mersin’ de değişmek zorunda…

Halka rağmen, halk için çağı kapandı.

Zaman halk için, halkla birlikte zamanıdır…

Katılımcılık yaşamın her alanında en etkin dinamiktir  artık…

Siyasetin bile artık boyun eğdiği şaşmaz gerçek
karşısında, halkı sanatla buluşturmak isteyenlerin, aynı gerçeği görmeleri,
daha da önemlisi hayata geçirmeleri gerekiyor…

 

Not: Mersin Büyükşehir Belediyesinin son
yıllarda düzenlediği festivalin bu yıl ekonomik güçlükler gerekçesiyle
yapılmayacağını duyurması da bir fırsat aslında…

Yıllardır festival adı altında birkaç sanatçıya ödenen hayli
yüksek paraların yerine, yukarıda anlatmaya çalıştığımız, Mersin’i dünyaya
tanıtacak bir büyük festivalin lokomotifi haline gelen, tüm dinamikleri
kucaklayarak, evrensel bir festivalin büyük ortağı bir Mersin Büyükşehir
Belediyesi…

Tıpkı 1970’ lerdeki gibi tek bir festival sayesinde tüm
Türkiye’ nin gıpta ettiği, o yılların kıt olanaklarına rağmen gazetelerin gündeminden
düşmeyen Mersin gibi…

Her kriz fırsatı da barındırır içinde.

Büyükşehir Belediyesi ekonomik kriz gerekçesiyle vazgeçtiği
konserler dizisi yerine çok daha kalıcı, çok daha ses getiren bir festivali
gerçekleştirebilir.

Klasik müzikle, halk aynı potada birleştirilebilir…

Biraz vizyon, çokça çaba ve olabildiğince kamuoyu katılımı…

Gerisi kendiliğinden gelecektir…

 

Narenciye* kokan şehir…

Narenciye* kokan şehir…

Mersin’ de yaşayıp ta aynı özlemi dile getirmeyenine
rastlamadım.

Hangimizi, ara sıra da olsa, o yakıcı duygu sarmadı ki?

Limon, portakal çiçeği kokan bir kent hayali…

Gerçekten de, kendisine vurulduğum günden beri Mersin’ in
nasıl olup ta narenciye ağaçlarından mahrum kaldığını hep merak etmişimdir…

Son yıllarda her gün biraz daha tükense de, Nisan ayıyla
başlayan o koku cümbüşü…

Aç gözlü yap-satçıların elinden son anda tesadüfen kurtulmuş
–kurtarılmış diyemeyeceğim,başka alanlarda çok ta, yeşili ve tarihi koruma
adına kurtarıcı kahramanların olmadığı yoksulluktayız ne yazık ki-, saklı
köşelerdeki birkaç ağacın bile, soluyanların başını döndüren, serin bahar
sabahlarını, ilk ergenlik güzelliğiyle mutlu günaydınlara çeviren muhteşem koku…

Neden kendimizi çok az kente nasip olan turunç ve
türevlerinden mahrum bırakırız?

Mersin’ e en çok yakışacak böylesi ağaçlar dururken hangi
akılla yer altı sularını yutmaktan başka işe yaramayan, bataklık canavarlarını
baş tacı ederiz?

-Örneğin bir zamanlar sivrisinek yataklarını kurutsun diye
okyanus ötesi yerlerden bulup getirdiğimiz okaliptusların her biri yılda tek
başına 400 ton su tüketiyor.

Küresel ısınmanın da etkisiyle hızla tükenen yer altı
kaynaklarımızın kurtulması adına bilim adamları her okaliptusun görüldüğü yerde
kesilmesinin insanlığa yapılacak en faydalı işlerden biri olduğunu söyleyip
duruyorlar yıllardır…-

Bu kentte her yıl daha çok narenciye ağacı katledilirken, hiçbir
işe yaramayan okaliptusa yaşam hakkı verilmesindeki yaman çelişkiyi çözmenin
zamanı gelmedi mi?

Buna kafa yoracağımıza, eski günlerin hasretiyle yanıp
tutuşan çoğu insan “neydi  o bir zamanların
Mersin’ i, nerede o caddeleri süsleyen turunç ağaçları?” sorularına cevap
arıyor…

Anlatılanlar çoğu kısmıyla gerçekten çok hayallerimizde
kurduğumuz şehir efsanesi mi?

Yoksa gerçekten bir zamanlar bu şehri kuşatan bahçeler şöyle
dursun, cadde ve sokaklar narenciye ağaçlarının yaydığı kokular, yılın her günü
dinginlik veren, solmayan yeşil tonlarla mı gülümserdi insanlara?

Narenciyenin bilinen son Mersin macerası aslında 1860’ larda
başlayan kentin yeniden doğuşuyla aynı ortak kaderi paylaşıyor…

Örneğin ilk bahçeyi kuran, büyüten Mavromati…

İlklerin, ekonomideki pek çok gelişmenin öncüsü olan adam…

Tarsus’ ta 1887 de kurulan Anadolu’ nun ilk iplik
fabrikasını kuran da oydu, Berdan ırmağı üzerindeki ilk hidroelektrik
santralinin ve su gücüyle çalışan ilk un fabrikasının sahibi de…

Mersin’ deki Rum Ortodoks kız okulunu finanse eden ve kendi
adını veren de…

Bugünlerde Atatürk evi olarak anılan konağın ilk sakini ve
sahibi…

Dönemine öylesine damgasını vurmuş ki,  Mersin’den bir yere gidip tekrar  dönüşünde mevcut Kiliseler çan çalarak
selamlarmış gelişini…

Sadece varlıklı değil vizyon sahibi biri aynı zamanda…

Ceyhan-Seyhan nehirlerini bir kanalla birleştirme,
Adana-Mersin arasındaki ovaya bu suları akıtarak dünyanın en bereketli
vahalarından birini yaratma hayal projesi de onun…

İşte bu Mavromati 1880’ lerde Ortodoks köyü olarak anılan
şimdilerin Osmaniye mahallesindeki bahçesinin 30 dönümlük küçük bir kısmına
Rodos ve Sakız adalarından getirdiği mandalina fidelerini dikiyor…

Bahçe serpilip büyüyor, gelişiyor ama savaş Mavromati’ nin
sonunu getiriyor aynı zamanda…

Çoğu varlık gibi bahçe de el değiştiriyor…

20 Kasım 1925 günü Mersin’e gelen Atatürk’ün onuruna verilen
yemek, yemeğin ardından ağaçlarından meyve koparıp yediği hep aynı bahçe…

“hayatımda ilk defa ağacından portakal, mandalina
koparıp yiyorum. Gördüğünüz gibi muhitin arazisi çok verimli, Portakalcılığımızın
gelişmesi ve yurdumuzun değerli ürünleri arasında yer alması gerekiyor”
cümlelerini
o bahçenin meyvelerinden tadarken kendisini izleyen Ziraat Odası yetkililerine
ve çiftçilerine söylemesi de o günlere ait tarihi gerçek…

Mustafa Kemal’ in koyduğu hedef, daha doğrusu verdiği mesaj
adresini buluyor bir süre sonra..

Tarım Bakanlığı (o günlerdeki adıyla Ziraat Vekaleti) 1935
yılında çiftçilere fide desteği de verecek bir örnek bahçe kuruyor bugünlerin
Karayolları Bölge Müdürlüğünün doğusundaki alanda…

Ancak devlet eliyle örnek narenciye yetiştirme macerası bir
süre sonra kâbus olup çöküyor kentin üzerine…. Memur zihniyeti bırakın yeni
fideyi, mevcut bahçenin bakımını da yüzüne gözüne bulaştırıyor…

Bakımsızlık tüm Mersin’ in bahçelerine hastalık dalgası
olarak yayılıyor…

Ziraat Vekaletine ait bahçenin fidelerini kentin tüm cadde
ve sokaklarına diken Belediye’ ye gelince…

Hastalık o güzelim ağaçları sarınca, mücadele yerine en
kestirme yolu seçiyor, dönemin akl-ı evvelleri…

Tıpkı mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim diyen
o ünlü devlet büyüğü! gibi…

İlaçlayıp kurtaracaklarına, bir günün içinde tüm narenciye
ağaçlarını kesip kurtuluyorlar!

365 gün hep yeşil, yılın belli dönemlerinde şehrin üzerine
koku olup yağan, Mersin’in simgesi olacak ve belki de ileride şehrin nefes
almasını sağlayacak bir fırsat böyle katledildi…

Bir daha anımsanmadı bile…

Şiirlerde kaldı portakal kokan şehir efsanesi…

Belki de hiç yaşamadık, topluca rüya gördük, sonra da gerçeğin
acısına uyandık…

Kim bilir?…

Yoksa, kan tutar gibi tuttu, tutuşturdu Mersini ve kavurdu
turuncun intikamı da, biz farkında olmadık?…

Ölüm uykusuna yatmıştık ta onun için mi bunca zaman sürdü
uyanmamız?

Ve daha da önemlisi, en can alıcısı soruların…

Uyandık, uyanabildik mi gerçekten?…

 

*Narenciye, turunc kelime olarak farklı köklerden gelse de
anlamları aynı…

Turunc Farsça…

Narenciye ise Arapça ve portakalı tanımlıyor aslında…

Sözcük te meyvenin kendisiyle aynı yolculuğu izlemiş…

Kökeni Hintlilerin kutsal belledikleri Sanskritçe dilindeki
naranj…

Hintlilerin Araplarla yaptığı ticaret sayesinde fidesi
yanında sözcük te Ortadoğuya taşınır ve Arapçaya naranjah olarak girer…

Müslüman Araplar, Afrika üzerinden İspanya’ yı fethederken
uygarlıklarını götürdükleri topraklarla meyvelerini de tanıştırır, böylece isim
İspanyolca’ ya naranja olarak merhaba der…

Naranj ingilizceye girerken de narange’ ye dönüşür…

Bugün tüm dünyanın İngilizce’ deki ‘orange’ ile andığı
sözcüğün kökeni aslında Arapça anlayacağınız…

Bize gelince…

Narenciyeyi genel olarak limon, portakal, mandarin ve
greyfurt için kullanırız da portakalın Arapça ‘naranja’ ya inat, İspanya
üzerinden Portekiz’ e ulaşmasının ardından Portekizlilerin ülke adlarıyla
özdeşleştirdikleri pek fazla bilinmez, bilinse de konuşulmaz nedense…

Açılım değil, değişim…

Açılım değil, değişim…

Hükümetin “açılım projesi” diye adlandırdığı
ve özünde Kürtlere yönelik atılacak adımları içeren çalışmayla, istense de geri
dönülemez yeni bir yola girildi.

Son günlerin moda deyimiyle cin şişeden çıktı bu kez…

Henüz ortada somut bir şey yok…

Yol haritası bile ortaya çıkmış değil…

Ama sahnenin tüm aktörleri geri dönülemez sürecin
farkındalar.

Süreçle birlikte son on yılda her konuda ortaya çıkan
bölünmüşlük burada da kendini gösterdi.

Taraflar neyin yapılacağından çok kafaların içindeki niyetleri
okumaya çalışarak saflarını belirliyorlar.

Komplo teorilerinden, birilerinin önce bölüp sonra “ham”
yapacakları korkusundan sıyrılabilsek, her şeyi çok daha kolay algılayacağız
ama, ne gezer?

Aslında her şey o kadar açık, o kadar ortada ki…

‘İstemezük cephesinin’ en şaşırtıcı söylemi ise bunun ABD
hatta AB projesi olduğu iddiası.

ABD’ nin dünya ve özellikle de bölge üzerindeki etkisini
inkar etmek mümkün mü?

Elbette enerji vanalarının tümünü bünyesinde taşıyan bir
ülke ile ilgili hesapları, geleceğe dönük beklentileri olacak…

Önemli olan iç ve dış konjoktörün aynı eksende buluşması…

AB projesi diyenlere gelince…

Bu ülkede AB konusunda zaten ilk günden beri iki yüzlü
davranan ama özellikle 2004 yılındaki tam üyelik yoluna girilmesiyle dillerinin
altındaki baklayı çıkaran bir kesim var.

Resmi söylem olarak dinlediğinizde AB sürecine itirazları
yoktur gibi görünürler.

Gerçekte ise hep bir rezervleri, biri bittikçe ağızlarında
yenisini duyduğunuz bir “amaları” vardır onların.

“Tamam biz de AB’ yi istiyoruz” diye başlarlar
ama koydukları rezervler zaten bu işe nasıl en olmazlarla başladıklarını ortaya
koyar…

Oysa AB’ nin kriterleri, yaşayanlarına ve bir gün
girdiğimizde bizim insanımızın da soluyacağı özgür havayı, birey lehine
alabildiğine genişlemiş sınırları belirler…

O nedenle bir yandan AB’ ye evet der gibi görünüp, ardından
“amalar” sıralamak, iki yüzlülükten ve ipe un sermekten başka bir şey değildir.

Bugün açılım adı altında gerçekleştirilmeye çalışılan da, AB
hedefleri doğrultusunda zaten gecikmiş ev ödevlerinin bir an önce yapılması
çabasından başka bir şey değildir.

Bunun adı açılım falan değildir.

Türkiye adına hayli gecikmiş bir değişim projesidir bu…

Değişimle amaçlanan ise büyük dönüşümü gerçekleştirmektir.

Ulus devletlerin ağırlıkta olduğu bir çağın kapandığını
gören pek çok ülke yeni dünya sahnesinde kendine bir yer bulmaya çalışıyor.

Türkiye ya bir an önce benzer arayışları somutlaştıracak
veya ıskalayarak geri kalmış ülkeler ligine dönecek yeniden.

Herkese, her kesime büyük sorumluluklar düşüyor yeni
süreçte.

Daha da önemlisi yaşanmakta olanları doğru okumak, özümsemek
gerekiyor.

Türkiye’ nin 80 yıldır gerçekleştirmeye çalıştığı aynı dili
konuşan tek tip adam yaratma modeli iflas etti.

Bugün sınırlarını kaldıran, tek pasaportun ve aynı para
biriminin geçerli olduğu bir AB modeli somut başarılarıyla duruyor karşımızda.

Kimse bu mucizenin kolay gerçekleştiğini sanmasın.

50 milyon insanını saçma savaşlarda yitirdikten sonra aklını
başına topladı Avrupa…

Bize gelince…

Tornadan çıkmış ortak düşünen, aynı şeylere sevinip aynı
şeylere üzülmesini hedeflediğimiz projenin çöktüğünü anlamamız için bunca
darbenin acılarında kıvranmamız gerekiyorsa o bedeli fazlasıyla ödedik.

Sadece Kürtleri değil o tek tip insan modelinin dışında
kalan herkesi “adam etme” girişimleri ters tepti.

Toplumu dizayn etme çabası iflas etti.

Yeterince acı çektirdik çoğunluktan farklı düşünen, konuşan insanımıza…

Üstelik yalnız Kürtler değil, düzeni kurgulayan ve sürdürmek
isteyenler gibi düşünmeyen herkes yeterince acı çekti.

Uzunca zaman Mardin’ in kendi dilini konuşmaya çalışan
Araplarına ana dillerini konuşturmama çabalarını doğru dürüst tartışamadık
bile.

Mersin’in Arap Alevileri olarak ta tanımlanan Nusayrilerine
1930’ larda reva görülenlerden kaç kişinin haberi var bugün?

Anımsayan kaldı mı acaba Hars komitelerini

Hem de; çok ilerici, çok aydınlanmacı olarak yutturulan
Halkevleri vasıtasıyla kendini fellah olarak tanımlayan insanlar üzerinde yoğunlaşan
o tek parti dönemine has komitelerin uygulamalarını tarihe not düşme adına
konuşmak gerekmiyor mu?

Türkçe konuşamayan Mahalleleri, sokakları hatta evleri birer
birer saptayıp, insanları düzeltmeye kalkışanların gösterdikleri yoğun çabalar
kendiliğinden mi ortaya çıkmıştı?

Geldikleri toprakların kokusu üzerlerindeyken ‘Arap
fellahlara’, “hayır siz Arap değilsiniz, Eti Türküsünüz” masalını
yutturma gayretleri…

Şu satırlar 1937’ nin Mersin gazetelerinde yer almıştı bir
zamanlar:

“El ilanları evlere ve halka dağıtılacak, kadın ve
erkek komiteleri mahallelerde şimdiye kadar yabancı zan edilen Türk
ırkdaşlarımıza yönelik yabancı dille konuşmamaları hakkında propaganda
yapılmasına”

Mersin’in bir kesiminde insanlar ana dillerini konuşuyorlar
ama topluma şekil vermek isteyenler o konuşulanı yabancı dil görüp, Türkçe
konuşmaları doğrultusunda komiteler kurup, kendi ifadeleriyle propaganda
yapmayı denediler bir süre..

Atadan deden Arap bu insanlara “,hayır siz Arap değilsiniz,
Eti Türküsünüz ajitasyonunu dayatmaktan da geri durmadılar, üstelik…

İflas etti tornadan insan geçirme çabaları…

Tümüyle çöktü tek tip adam yaratma projesi…

Açılım falan değil tartıştığımız, bal gibi Değişim…

Farkında olmasak ta, gecikmiş bir değişimden geçiyoruz
uzunca zamandır…

Kaldı ki, korkulacak yanı da yok bunun…

Geç çıktığımız yarışta arayı kapatma, kaybettiklerimizi
yerine koyma çabasıdır bugün tanık olduğumuz gelişmelerin çoğu…

Değişip dönüşecek Türkiye…

Kaçışı yok olgunun…

Er veya geç…

Dünya durmadan ve büyük bir hızla değişirken, bu büyük sele
karşı durmanın, setler kurmanın faydası yok, anlamı da yok üstelik…

Elbette korkutarak, yıldırarak, bastırarak her süreç gibi bir
süre geciktirilebilir…

Ama engellemek…

Diyalektik dediğimiz o büyük nehri tersine çevirmeye kalkmak
demektir, engelleneceğini sanmak…

Dünyanın en büyük 20. ekonomisine sahip birinci sınıf
ülkesinin, üçüncü sınıf demokrasiyle, insan hakları sıralamasında 84. sırada
yer alması tuhaf kaçmıyor mu?

İkisinden biri yanlış bu verilerin…

Dünyaya açılım konusunda kararını çoktan vermiş sağduyulu
Türkiye halkı, yoksulluğu değil zenginliği seçecektir eninde sonunda…

Zaten o ekonomik açılımın vardığı aşama değişimi zorunlu
kılıyor…

Sorun bu değişimin daha büyük bedeller ödenmeden, daha fazla
acı yaşanmadan gerçekleşmesidir…

Çocuklarımıza bırakacağımız ülkenin refah düzeyini de bu
değişim belirleyecektir…

   

 

Metropol Miting Alanı hakkında öneri…Bir itiraf…

Metropol Miting Alanı hakkında öneri…Bir itiraf…

Mersin Cumhuriyet Başsavcılığının, Cemil Kuyu döneminde ve
yanlış anımsamıyorsam, 2005 yılında Metropol miting alanı olarak anılan ve
Çukurova grubunun patronunun Pamukbank borçlarına istinaden TSMF’ ye devrettiği
bölgeden büyükçe bir araziyi yeni adliye binası yapmak üzere satın aldığını
bilmeyen yok sanırım.

Başsavcılığın ardından MESKİ Genel Müdürlüğü bir bölümünü
kendi yönetim binası bir başka bölümünü de Büyükşehir Belediyesi idari binası
yapmak üzere satın aldığını da…

Ancak ne Adliye binası ne de MESKİ ve Büyükşehir bugüne
kadar inşaat konusunda adım atmadı.

Aradan geçen zaman içinde zaten yeşil fakiri olan Mersin’
deki pek çok duyarlı kurum ve kuruluş METROPOL miting alanının adı geçen
kurumlara inşaata açılması yerine yeşil alan olarak değerlendirilmesi
isteklerini yükselen biçimde dile getirdi.

Bu arada aynı zaman diliminde Emniyet Müdürlüğü Adliye
binasının yanındaki yerinden Yenişehir Belediyesi civarındaki yeni mekanına
taşındı.

Bugün için Adliye’ nin yeni bir mekana taşınması yerine
mevcut yerleşkesi çevresinde yeni baştan düzenlemek çok daha akıllıca bir
strateji gibi görülüyor.

Üstelik uygulama, kamu kurumlarının kendi aralarında
uzlaşmaları halinde herhangi bir istimlak te gerektirmeyecektir.

Örneğin mevcut Adliye binası Ceza ve Hukuk bölümleri olarak
ikiye ayrılabilir.

Bunlardan hukuk bölümü Emniyet Müdürlüğünün taşındığı mekana
aktarılır.

Boşalan mevcut adliye binası ceza mahkemeleriyle işlevini
sürdürür.

Yetersizlik halinde adliyenin İstiklal caddesi uzantısında
kullanımı anlamsız 3 Ocak ilkokulu ek binası ve Çocuk Esirgeme kurumu ve Kültür
Müdürlüğüne bağlı kütüphane olarak kullanılan (1930’lara kadar Katolik Kilisesi
yatılı kız okulu) bina da çağdaş anlamda restore edilerek ve pejmürde halinden
kurtarılarak yeni Adalet Sarayına eklenebilir.

Unutmayalım ki, söz konusu bina yıllarca zaten icra
dairelerinin hizmetinde kullanıldı.

Kısaca adliye binasının bugün yer aldığı mekan kilise
civarındaki tüm adanın değerlendirileceği ve bundan çok daha önemlisi Adalet
Sarayı sayesinde uyanık bir takım inşaatçılarca yok edilmesi önlenerek, üstelik
tarihi özelliği olan o sit alanı da gerçek anlamda kurtarılıp Mersin’e
kazandırılarak beklenen amaca uygun hale dönüştürülebilir.

Bunun için Emniyet Genel Müdürlüğü aracılığıyla artık sadece
asayiş şube müdürlüğü olarak kullanılan eski Emniyet Müdürlüğü
binasının istenilen yerde aynı işlevi görecek yeni bir bina karşılığında Adalet
Bakanlığına devri için gerekli girişimlerde bulunulmalıdır.

Aynı şekilde bugün çok ilkel koşullarda hizmet vermeye
çalışan Çocuk Esirgeme kurumu ve bir bölümüyle de hiçbir işe yaramaz haldeki
Mersin kütüphanesinin bulunduğu mekan restore edilmek ve eski haline getirilmek
koşuluyla Adalet Bakanlığına devredilir.

Adalet Bakanlığı da aldığı bu yerin karşılığında Mersin’e
uygun bulunacak bir mekanı Kütüphane olarak kazandırabilir.

Tüm bu dönüşüme Adalet Bakanlığınca harcanacak para, yeni
Adalet Sarayının yapımından çok daha ucuza çıkacaktır.

Bir zamanlar yeni Adalet Sarayının Metropol Miting Alanına
yapılmasını savunan biri olarak, değişen koşullar ışığında ve yeşile hasret
Mersin kamuoyunun Miting alanını Akdeniz ilçesinin akciğeri olarak kurtarma
çabasını destekliyor ve yeni Akdeniz Belediyesinin bu konudaki kamuoyu
duyarlılığını da ciddiye alarak, söz konusu alanın Türkiye’ de bundan sonra
herkesçe anılacak bir yeşil alan haline dönüştürme arayışına omuz verilmesi
gerektiğine inanıyorum.

Geçici olarak ilk etapta yapılacaklar:

-Mersin Adliyesi mevcut yerini ciddi sorunlara yol açan çatı
ve asansör, kalorifer düzenekleri  dahil tüm
bina temelden elden geçirilir.

-Ceza ve hukuk bölümleri ikiye ayrılır. Hukuk mahkemeleri
adliye karşısındaki Emniyet Müdürlüğüne ait binaya taşınır.

İki yapı arasına yer altından bir ulaşım kanalı açılır.

-Bu arada Adliye Binası bir yandan yargılama işlevini
sürdürürken, mevcut binanın yanında yer alan ve İstiklal Caddesi boyunca devam
eden şu anda göstermelik kullanımlar dışında hiçbir işlevi olmayan ve
bugünlerde Kütüphane olarak kullanılan bina sınırının bitimine kadar uzanan
alanı bir biçimde devralarak restore eder. (Sözünü ettiğim tüm binalar bir
zamanlar Katolik kilisesine aitti ve bugün kullanan veya hak iddia eden
kurumlara kullanımları için bir biçimde devredilmişti)

Aslında bu restorasyon bile eğer ciddi anlamda başlatılırsa
hem Mersin Adliyesi ülkenin en otantik yerleşkelerinden birine sahip olur hem
de Mersin iki kilise arası olarak anılan –Katolik ve Ortodoks kiliseleri
arasında kalan bölüm- eski Mersin’in kurtarılmasına başlanması açısından inanılmaz
katkı sunmuş olur.

-Böylece yeni Adalet Sarayı için harcanacak paradan daha az
bütçeyle Mersin ruhuna uygun hem çağdaş hem otantik yeniden daha güzel bir
Adliye Bina kompleksine kavuşur.

Daha da önemlisi yeni mekana harcanacak bütçenin sınırlı
kısmıyla; Emniyet Müdürlüğü, Çocuk Esirgeme Kurumu, Milli Eğitim Müdürlüğü yeni
ve işlevi yüksek mekanlara kavuşur.

Kısaca kaybedeni olmayan tüm kurumların kazandığı bir proje
gerçekleşir.

Mersin’in gelecekte de dokusunda hissedeceği tarihi
mekanların iyileştirilmesi yolunda çok önemli bir ilk adım atılmış olur
böylece…

 

*İtiraf etmeliyim ki, geçmiş günlerde Adliyenin Metropol
alanına taşınmasını destekleyen biri olarak, Mersin halkından özür dilemem
gerekiyor.

O günlerde mevcut adliye binasının pejmürdeliği bir yana,
yeni Adalet Sarayıyla ilgili Cemil Kuyu’ nun hazırlattığı proje inanılmaz
etkilemişti beni…

Asıl önemlisi yeni Adalet Sarayı’ nın taşınacağı alanda
MESKİ, Büyükşehir gibi kurumlar şöyle dursun hiçbir başka yapılanma söz konusu
değildi. Adalet Sarayı dışında kalan tüm doku, yeşil alan kuşaklaması olarak
tasarlanmıştı.

Böylece eski Mersin evlerini çağrıştıran Adalet Sarayı
projesi hayli heyecanlandırmıştı beni.

Bu arada işlevini yitiren ve kente artı rant yaratması
beklenirken tam aksine bela olmaya başlayan 52 katlı gökdelen yan ünitesini
oluşturan yüzlerce meskenin Avukat yazıhanesi olarak değerlendirilmesi, üzerine
ölü toprağı serpilmiş bölgenin yeni konsept doğrultusunda cazibe merkezine
dönüşmesi fırsatının değerlendirilmesine yürekten inanıyordum.

Geçen zaman içinde Belediye ve MESKİ’ nin aynı alandan arsa
satın alması, yeşil alan olarak tasarlanan kuşakların kenti korumakla yükümlü
Büyükşehir Belediyesince katledilme tehlikesiyle yüzleşmeme yol açtı.

Kent dinamiklerinin bir parça da olsa yeşile duydukları
hasret ve yüreğime işleyen feryatları da eklenince Metropol Miting alanı olarak
adlandırılan vahanın bir biçimde Mersin’e kazandırılması her şeyden daha
öncelikli hale gelmiş durumda.

Temel hedefimiz daha güzel, daha yaşanır, barışı ve refahı
iliklerinde hisseden bir Mersin olduğuna göre hepimiz zararın bir yerinden
dönebiliriz.

Bazen dönmek te erdemdir…

 

İdmanyurdu nasıl başarır? Ahde vefa…

İdmanyurdu nasıl başarır? Ahde vefa…

84 yıllık bir kulüp İdmanyurdu…

Bu kadar eski geçmişe sahip olup ta, kurumsallaşamamak ne
acı…

1925’ te kurulsa da, 1929’ a kadar ciddi bir başarı yok…

Başarı da ne kelime?

13 Kasım 1929 günkü gazeteler, kötü gidişe dur demek
amacıyla toplanan genel kurulun 
karşılaştığı manzarayı şöyle anlatırlar:

“Uzun zamandan beri idaresizlik ve ihmal yüzünden
adeta metruk (terkedilmiş) hale düşürülen kulübün durumu üzüntüyle karşılanmış,
hiçbir işe yaramayan eski yönetim görevden uzaklaştırılmıştır.

Çarenin güçlü bir yönetimden geçtiğini gören genel
kurul bu yönde kentin önde gelenlerinden oluşan bir yönetim kurulunu iş başına
getirmiştir.”

Komadan çıkan kulüp uzun yıllar dimdik ayaktadır artık.

Başarılı, başarısız pek çok sonuç alınır.

Örneğin o günlerde yeni kurulan ama güçlü kadroya sahip
Adana’ nın Torosspor’ una açık farklı yenilmek deprem yaratır.

Ama hemen ardından yine Adana’ nın flaş talkımı Seyhanspor’
unu yenmek bayram havası estirir şehirde…

Günlük sonuçlara göre hareket edilir de, en önemli eksik hep
göz ardı edilir nedense…

Tesisleşme, sağlıklı bir altyapı, kalıcı gelir ve en
önemlisi kurumsallaşma…

Bu yönde en önemli adım Mithat Toroğlu
döneminde atılır.

Yönetim kurulunu bizzat kendisi oluşturur ve 10 yıl boyunca
Mersin Belediyesi ile birlikte kulübü de Toroğlu yönetir.

Büyük paralar gerektiren transferlerin söz konusu olmadığı o
günlerde tek sorun tesisleşme ve gidilecek maçların masraflarının bir biçimde
karşılanmasıdır.

İyi kötü bir stadyum futbolcuların kamp yapacağı bir mekan
için Belediye ve İl Özel İdaresinden bağışlar alınır..

Belli giderlerin karşılanmasına yönelik en önemli adım da
1940’ larda atılır.

Dönemin iyi para kazanan alanlarından biri yazlık
sinemalardır.

Kent yönetimi kontrolünde olan yazlık sinemalardan birinin tüm
gelirinin İdmanyurdu’ na bırakılma kararını alır.

Bugün bile anımsanan gurur tablosu çıkar ortaya böylece..

Takım 1937’ de Milli Kümeye yükselmekle kalmaz, 1940 yılında
Türkiye üçüncülüğü gibi inanılmaz başarıya imza atar…

Ama hep bir şeyler eksiktir, hep birilerine bağımlı olmaktan
kurtulmaz, kurtulamaz İdmanyurdu.

1957 yılında, 1940 lardaki bir iki başarılı öyküsünden başka
bir şeyi kalmamış, komaya girmiş Kulübün imdadına bu kez bölgenin en büyük
sanayi grubu olan Çukurova Sanayi İşletmeleri daha doğrusu grubun başındaki Mehmet
Karamehmet
yetişir.

Mersin İdmanyurdu adının başına Çukurova eklenir.

Yasa gereği belli sayının üstüne çıkan miktarda işçi
çalıştıran kuruluşların Spor Kulübü sahibi olma zorunluluğu bir kez daha
imdadına yetişir İdmanyurdu’nun…

Sonrasını orta yaşlılarımız bile iyi kötü anımsıyor.

Bazen özellikle de Mersin ekonomisinin iyi olduğu yıllarda,
kaynak sıkıntısı çekmeyen, paralı başkanlarla başarılara koşulduğu,

Bazen de med-cezirlerin olumsuz anları, kötü dalgaları önce
kenti, ister istemez de kulübü vurduğu yıllar..

O nedenle bir dönem futbol camiasında asansöre çıkar
İdmanyurdu’ nun adı…

Çukurova grubunun desteğiyle; kamp masrafları, deplasman
giderleri bir yana ses getiren transferler bile sorunsuz çözülür ama nedense o kampı
kendi tesisinde yapacak hale gelmez, getirilmez nedense kulüp…

Ardından bugün ahde vefa adına en azından hayırla yad
edilmesi gerekirken unutulan nice isim, nice efsane başkan…

Mahir Turan’lar, Erol Tarhan
lar, Burhan Kânun’ lar, Kaya Mutlu’ lar, Hadi
Doğan
’ lar, Atilla Perşembe’ ler ve Mehmet Fatih
Deveci
’ ler…

Bugün kaçını anımsar Mersin?

Sorunun boğazda düğümlenen, kalp inciten bir yanıtı var
elbette…

1982/83 döneminden sonra bir türlü dikiş tutturulamadığı
gerçeği ortadayken o can acıtıcı soruya yanıt bulsak ne olur, bulamazsak ne?…

85 yıllık kulübüz diye öğünürüz de…

Tesisimiz yok, kişilere bağlı olmayan kalıcı gelirimiz yok,
hepsinden önemlisi gününde her şeyini bu kuruma vermiş insanlar adına
düşündüğümde vefamız yok…

Son örneği Kürşad Tüzmen…

Siyasetçi olarak beğenirsiniz, beğenmezsiniz…

Geçici başarılara endekslenmiş siyaset arenasında her şeyini
yanlış ata yatırıp kaybetmenin, siyaset denkleminde bir karşılığı, acımasız
bedeli vardır elbette…

Özellikle de heyecanıyla ayağa kalkma olasılığı yüksek
Mersin’in, onun gidişiyle neler yitirdiği düşünüldüğünde…

Bakan olarak ağırlığını koyduğu güne kadar İdmanyurdu’ nun
varlığından habersiz nice iş adamının elini nasıl da cebine attığı, ilk kez
onun yarattığı sinerjiyle üzerine ölü toprağı serpilmiş camianın nasıl silkinip
ayağa kalktığı ortadayken…

İşte o Tüzmen’in de, unutulan nice eski kahraman başkan gibi
“unutulmuş yüzler müzesine” taşınıyor olması tüylerimi diken diken ediyor.

Kaygım salt Tüzmen’ le de ilgili değil…

Asıl korkum maçlarda alınan başarılı sonuçlara endeksli, Roma
dönemindeki Gladyatörler misali yıkılanların aslanlara yem edildiği anlayışın
bir kez daha hortlaması…

Başlangıçta omuzlardan indirilmeyen Macit Özcan
ın başarısız sonuçların ardından küfürlerle uğurlanması, bir zamanlar baş tacı
edildiği stadyumun yakınlarından bile geçmemesi meramımı özetliyordur, umarım…

Onun için İdmanyurdu’ nun nasıl kurtulacağını tartışmaya
başlamadan önce bu kurum için maddi, manevi her şeyini veren insanlara sahip
çıkmamız lazım.

Birkaç maça veya bir sezona endeksli başarı veya
başarısızlık ölçütleriyle insanları kahraman görüp omuzlara almak ta, hain gibi
linç etmek te yanlış…

Kısacası önce ahde vefa…

Geçmişe saygı…

Sadece Başkanlara da değil, görünen görünmeyen isimli,
isimsiz nice insanı unutmadan..

Yönetimde yer almasalar da hiçbir başvuruyu geriye
çevirmemiş bir zamanların Şevket Pozcu’ sundan, bugünlerin Mahmut
Arslan
’ ına kadar…

Bu kentin sorumluluğunu, İdmanyurdu sorumluluğuyla bir tutan
Mithat Toroğlu’ ndan, Kaya Mutlu’ ya, Okan Merzeci’ den Macit Özcan’ a
kadar…

Ve yukarıda adlarını sıraladığım –unuttuklarım
bağışlasınlar- iş adamları…

İflasları uğruna kanlarının son damlasına kadar bu kulübü
ayakta tutmaya çalışan nice Başkan…

Ahde vefayı, her başarısız maçın ardından “Başkan istifa”
sloganlarından vazgeçecek kadar öne çıkaralım öncelikle…

Ardından tesis ve kalıcı gelirlerle ilgili önerileri
tartışmaya gelsin sıra…

Bu konuda inanılması zor Gaziantep efsanesi, daha doğrusu
Mersin’ e ışık tutacak Gaziantep modeli var…

Başka bir zaman, başka yazıda; Gaziantep, Kayseri, Bursa,
Denizli gibi mucizeler yaratan kentlerin futbol kulüplerinin başarılı ve
kendilerine özgü modellerini irdelemek, Mersin’in çıkarması gereken dersleri
ele almak umuduyla…