Tüzmen ile farklı kulvarda yeniden… Mersin’ deki boşluk uzun sürmedi…12.10.2009

Tüzmen ile farklı kulvarda yeniden… Mersin’ deki boşluk uzun
sürmedi…

Yerel seçimlerin ardından yaşanan hezimetin faturasını
ödemek zorunda kalan Kürşad Tüzmen’ in Bakanlığı kaybetmesiyle sadece Tüzmen’in
kendisi değil, Mersin’ de bir boşluğa düştü.

Çoğu kimse farkına varmadı, olup bitenin.

Oysa Türkiye’ nin en büyük il on içinde ortalarda yer alan
hayli ilginç dengelere sahip kenti, kendisini Ankara’ da her platformda
savunacak en önemli temsilcisini, hayat bağlarından birini kaybetmişti.

AK Partinin 3. Büyük Kongresi sürecinde bir nebze de olsa
yitirdiğimizi geri aldık.

İlk etapta 50 kişilik MKYK’ ye girdi Tüzmen…

Son görev dağılımında da tahmin ettiğimiz ve daha önceki
yazımızda ip uçlarını verdiğimiz gibi Dış İşlerinden sorumlu Genel Başkan
yardımcılığına getirildi.

Getirilmesiyle de zaten düz Milletvekilliği elbisesi
üzerinde sırıtan Tüzmen, çok daha önemli bir koltuğa oturmuş oldu.

Yılların emeğiyle ve tırnaklarını kazıyarak kazandığı dış
deneyimini, heyecanı, bitmez tükenmez enerjisiyle harmanlayarak şimdi çok daha
farklı kulvarda üretmeye devam edecek.

AB sürecinin geldiği yol ayırımında gittikçe önem kazanan ve
büyük olasılıkla yeniden pazarlıklara sahne olması kaçınılmaz Gümrük Birliği
konusunda yeni stratejilere kafa yorması, Erdoğan’a omuz vermesi Türkiye’ ye de
ekonomik anlamda güç katacak.

Küresel krizle birlikte ortaya çıkan Uzakdoğu gerçeğini,
gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere doğru kayan yeni dengeleri, çekim
merkezlerini bilen biri olarak partinin bu denkleme uygun yeni politikalarının
belirlenmesine yardımcı olması kaçınılmaz Tüzmen’in…

Hepsinden de önemlisi komşu ülkelerle ticari anlaşmaların
tümüne emek vermiş, katkı sunmuş birinin önümüzdeki dönemde daha da gelişecek
ilişkilere katkı vermesinden daha doğal ne olabilir?

Barış vahası hayaliyle yola çıkılan, vizenin kaldırılmasının
ardından özellikle Suriye ile başlayan sosyal/ekonomik birlikteliğin yaratacağı
modelin başarısı diğer komşulara da ilham verecektir ve bu yeni stratejide
beklenmedik katkılar sunabilir Tüzmen…

Tüzmen’in yeni konumunun Mersin’e etkilerine gelince…

Yerel yönetimler boyutunda sıfır noktasındaki AK Parti
gerçeğini sanırım kimse inkar edemez.

Göz ardı edilen, hayata geçirilmesi kaçınılmaz  büyük projeleri tozlu raflara kalkan, kimi
Bakan tarafından sürgün bölgelerine reva görülmeyen muamelelere maruz kalan bir
Mersin var karşımızda…

Godot’ yu bekler gibi tam 15 yıldır beklenen ve bu hızla
nice 15 yıllar beklenecek Kazanlı-Seyhan turizm bölgesi…

Mersin bir yana tüm Çukurova’ yı ayağa kaldıracak, yakın
komşu ülkelere de hizmet verecek, ölü toprağı serpilmiş bölgemizi küresel
anlamda dünyayla buluşturacak Çukurova Uluslararası Hava Limanı…

Mersin limanını bölgesel terminal haline getirecek lojistik
projeleri…

Bunların hepsini çok iyi bilen Tüzmen bundan böyle AK Parti
Genel Merkezindeki yeni konumu sayesinde tümünün takipçisi olacak.

Mersin’deki dinamikler, bu projelere bel bağlayan tüm kurum
ve kuruluşlar Tüzmen sayesinde yitirdikleri organik bağı yeniden yakalayacak,
kitlenmiş kanalları yeniden açacaklar.

En azından sınırlı sorumluluklarını gerekçe göstererek, her
türlü hesaptan kaçan siyasilerin yerine yakasına yapışacağımız biri var
karşımızda…

Kazanlı-Seyhan turizm bölgesini Mersin-Adana karayoluna
bağlayacak servis yoluna bile kaynak ayırmayanları Tüzmen üzerinden
uyarabileceğiz…

Çukurova havaalanı projesini zemin etütleri hikayeleriyle
erteleme denemelerine kalkışan bürokrasi dilediği gibi at oynatamayacak.

Eğitimde ve sağlıkta dökülen Mersin’in, yatırımlar konusunu
bugün dünden daha kolay takip edeceğini iddiası bile kenti bir süredir kaplayan
karamsar havayı dağıtmaya yeter…

Bu nedenle sevgili Tüzmen’e yeni görevinde başarılar
dilemek, yeni konumunu siyasi görüşlerimiz ne olursa olsun kent adına
kazanılmış bir mevzi olarak görmek her duyarlı Mersin’linin görevidir diye
düşünüyorum.

Bakanlıktan ayrıldığı günden bugüne öz eleştirisini yapmış,
güce tapınan safraları atmış Tüzmen’ de, genleriyle doku benzerliğine sahip
Mersin’i yeniden ve farklı bir anlayışla kucaklayacaktır sanırım…

Şekerin, unun, yağın ehil olmayan ellerde heba olup gittiği
Mersin, karşısına çıkan yeni fırsatı değerlendirirse ve Tüzmen bu helvanın
yapımında üzerine düşeni yaparsa…

Bölgenin yükselen yıldızının şahlanışını hep birlikte
göreceğiz…

Dilerim Tüzmen yüklendiği sorumluluğun farkındadır…

Aksi takdirde ve elbette Mersin kaybeder ama Tüzmen’ in kaybı
daha büyük olur…

Dönüşü umuda dönüştürmek…

Dönüşü umuda dönüştürmek…

Türkiye enteresan bir ülke…

Başkalarının 50 yılda yaşamayı akıllarına getiremeyecekleri
olayları bir güne sığdırmak kolay mı?

Bu topraklarda imkansız sanılanlar bir anda mümkün hale
geliyor…

Açıkçası 17 Ekim 2009 Cumartesi günü Kürtlerle, Türkler
arasında barış çimentosunu karmaya hazırlanan arkadaşların Mersin’ de
düzenledikleri etkinlik davetini aldığımda bu kadarını ben bile düşünmüyordum.

Yine de oldu…

Perşembe günü Öcalan’ ın mesajını alması gerekenler aldı…

Bir anda hızlandı herşey, iki gün içinde Öcalan’ ın
çağrısından da öte boyutlara taşınarak üç ayrı koldan grupların Türkiye’ ye
geleceklerini açıklamasıyla sonuçlandı.

17 Ekim günü herkes yaşananları yadırgama yerine bundan
böyle ne olacağını soruyordu birbirine…

Oysa asıl görevi olan Türkiye’ nin çatışmasız, mutluluğa
giden yolculuğuna sağlam taşlar döşemek olan medyanın belli bölümünün çarpıttığı,
barışa değil, çatışmaya hizmet eden söylemlerine inat, yapılacakların tümü
taraflar için o kadar açık ve net idi ki…

Bu kadar yalın ve neredeyse kör gözlere batacak kadar yalın
gerçeklerin başka yerlere çekilmesi ancak ülkemize özgü bir durumdur diye
düşündüm kendi kendime…

Neler mi olacak?

Gelişmelerin henüz somut tablolara dönüşmediği şu an risk
aldığımı biliyorum.

Ama bunca yılın deneyimiyle yine de söyleyeyim:

Mahmur ve Kandil’den gelmeye hazırlanan ilk ekiple ilgili
uygulama hiç kimsenin farklı yorumlarına, değerlendirmelerine gerek kalmayacak
kadar belli…

Mevcut yasalar bile bu konuda öylesine açık ki…

Normali aşan zorlama yorumları şaşkınlıkla izliyorum…

Kimsenin kimseye hiçbir özel muamele yapmasına gerek yok…

Sınıra gelenler iki gruptan oluşuyor…

Mahmur ve Kandil…

Mahmur’dakiler zaten hiçbir eyleme karışmamış, 1990 ların
acımasız koşullarında evlerini terk edip, meçhule giden kadersizler…

Zaman içinde orada bir yaşam alanı yaratmışlar kendilerine…

Bugün de o insanların çocukları hatta torunları evlerine
dönüyor…

Suçlanacakları tek iddia olsa olsa ülkeyi izinsiz biçimde ve
pasaportsuz terk etmek…

Onun da cezası zaten tutuklanmayı gerektirmeyen cinsten…

Savcı ifadelerini alacak, dönüşlerinde ikamet edecekleri bir
adres belirleyecek ve “hadi güle, güle” diyecek…

Kandil’ den yola çıkanlara gelince….

Eğer aranmaları, tutuklanmalarını gerektirecek haklarında
düzenlenmiş bir takım iddianameler, yakalama müzekkereleri yoksa, onlar da
ifadelerinin alınmasının ardından serbest bırakılacaklar…

Bu aşamada taraflara düşen en önemli görev sağduyu…

Gönderilecek militanların adını belirleyenler, ilk gün en
arananları postalayıp süreci dinamitlemeyecekler…

Devlet te, gelenlere elli dereden su getiren, “kurdun kuzuyu
yeme” hikayesini çağrıştıran tavır içinde olmayacak…

Burada hepimize düşen bir başka görev var…

Gerginliklere yol açacak, çarpıtıcı, kışkırtıcı söylemlerden
kaçınmak…

Mahmur’dan gelenlerin tümü PKK’ lı değil örneğin…

Bu durumda “PKK’ lı teröristler teslim olmaya geliyorlar”
ifadeleri hem doğru değil hem de barışı yaratmaya gayret ettiğimiz bu güne
hiçbir anlamda katkı sağlamıyor…

17 Ekim 2009 günü Kongre Merkezinde yaptığım konuşmada, dile
getirdiğim gibi;

Tanıklık ettiğimiz bugünkü sürecin dünyada ikinci bir
benzeri yok…

İrlanda, İspanya modellerinin bizim bugünkü yolculuğumuzla
çağrıştırılması da söz konusu değil…

Sol ve sağ, Katolik Protestan, Cumhuriyetçi milliyetçi…

Eski çatışma odaklarının tümü zaman içinde eriyip gitti…

O modellerin dinamikleriyle bizim dinamiklerimizin en küçük
benzerliği bile yok…

Geçmişte federasyon önerenleri bile şaşkınlığa düşürecek,
örneğin “yarısı Kürt İstanbul ne olacak?” sorusuna kimsenin yanıt bulamadığı
bir ülke burası…

Gelecekte ne olacağını merak edenlere gelince…

Falcı değilim ama söyleyeyim kısaca…

Önce aranmayanlar dönecek ülkelerine…

Ardından yönetim kadrosu dışında kalanların önemli kısmı…

Bu arada Kuzey Irak ile ilişkiler tıpkı Suriye ve Ermenistan
örneklerinde olduğu gibi geliştirilecek.

ABD’ nin terk ettiği alanı Türkiye dolduracak…

Yine Türkiye, Suriye ile olduğu gibi Irak’ın kuzeyindeki
Kürtlerle benelüks benzeri bir modeli adım adım hayata geçirecek.

Sabah kahvaltısını Halep ve Erbil’ de yapıp, öğlen yemeğini
Antep havaalanı veya Mersin limanında yiyecek iş adamları…

Vizesiz, diken telsiz hatta tek pasaportlu bir vaha doğacak
bu savaş ikliminden…

Ülkeyi saran barış iklimi ister istemez en geç beş yıl
içinde beyaz sayfa anlamına gelen genel affı da getirecektir birilerine inat…

Hayal diyenleri duyar gibiyim…

Belki de rüya diyenler, serap gördüğümü söyleyenler
haklıdır…

Umurumda bile değil…

4 bin yılın acılarıyla yoğrulması bir yana, tanıklığını
yaptığım son 50 yılı bile yeterince kan ve gözyaşıyla bezeli bu topraklarda
barışı düşlemenin mahzuru mu var?

21. yüzyılın şeffaf aydınlığında barışa set çekmenin ağır
bedeli bile umutlarımı yeşertiyor…

O umutla uyanıyorum yeni güne…

Biliyorum ki, eski günlerden farklı bir dönemdeyiz
dostlarım…

Yarının bugünden beter olacağı beklentilerine inat, yarının
bugünden güzel olacağına inanıyorum…

Umutla hayata bağlanmanın kaç türü vardır kimbilir?…

Ama bugün duyduğum heyecanlı bekleyişten daha güzel günleri
yaşamadığıma eminim…

Yarının bugünden güzel olacağı umudu, hasretiyle…

Bugün, daha güzel yarınlara gebe…

El birliğiyle doğuralım adını barış koyacağımız yarınımızın…

 

 

Liman özelleştirilmesi… Mersin’in şansı, İzmir’in talihsizliği…

Liman özelleştirilmesi… Mersin’in şansı, İzmir’in
talihsizliği…

Mersin limanının özelleştirilmesi sürecinde neler yazılıp
çizilmemiş, neler söylenmemişti ki?

Tam 40 yıldır çivi çakılmamış, çağın hayli gerisinde kalan
limanın, dünya çapında da olsa bir şirket tarafından kiralanıp, işletilmesine
“istemezük” çü çevrelerin karşı çıkışları…

39 yıllığına kiralayacak şirketin yapması ön görülen
yatırımlar kimin umurundaydı.

Dünyanın en büyük üç işletmecisinden birinin getireceği
teknoloji, aktaracağı kaynak, hepsinden önemlisi küresel standartların bu kente
de gelecek olması…

Hiç biri ilgilendirmiyordu “her şeye karşı” cephenin…

Hizmete giren son vinçin üzerinde 1962 tarihinin yer alması…

Aynı yılı 300 milyon dolarlık ihracatla kapatan ülkenin
gururlanması…

Onların dünyası yüksek duvarları içinde kendi kendine yetme
palavralarıyla, kendi halkını kazıklayan sanayicilerin zaman tünelinde kalmış
dünyasıydı..

300 milyon dolarlık fındık, fıstık ihracatından 130 milyar
doları aşan ve o ihracatın içindeki tarım payının %10 lara düştüğü bir Türkiye’
nin ihtiyaçları, liman gibi tesislerin patlamayla sonuçlanan değişime nasıl
ayak uyduracağı sorusunun cevabı umurlarında bile değildi.

Bir zamanlar TELEKOM’ u sattırmayız, söylemleriyle yola
çıkanların, satılması halinde, ülkenin tüm iç ve dış borcunu kapatacak bir
değeri, elde tutarak iliklerini kurutma pahasına kablo fiyatına satılmasının
günahını başkalarına yükleme gayretlerinin aynısını ibretle izlemek te üzücüydü
elbette.

Azınlıkta ama çoğunlukmuş kadar sesi çıkan o cepheye rağmen
satıldı Mersin limanı…

Hem de sektörü yakından tanıyanların bile parmaklarını
ısırdıkları fiyata…

Küresel rüzgar iyiydi, Türkiye’ ye yatırım yapmak cazipti,
ortam uygundu…

Herkesin bu konuda kendine göre söyleyecek sözü olabilir ama
değişmeyen tek gerçek var:

Yıllardır şansı bir türlü yaver gitmeyen Mersin’ in kötü
talihi ilahi tesadüflerle de olsa, dönmüştü bu kez..

Süreç te, tüm karşı çıkanlara inat hızlı gelişince, liman
milyar dolara yaklaşan fiyata yeni sahibini buldu.

Yılda ancak 500 bin kontayner kapasitesine ulaşabilen Mersin
limanı yeni işletmecinin sağladığı ekipman ve teknoloji sayesinde bir yıl
içinde kapasitesine iki katına çıkardı.

Hem de tarih boyunca benzerine rastlanmamış küresel krize
rağmen.

Dünya yeniden toparlanmaya başladığında asıl gücü ve önemi çıkacak
ortaya Mersin limanının…

“Limandan bize ne?”

“Kapasitesi on katına çıksa bize ne yararı olacak?”

Türünden sorularla ortaya çıkanlara, en iyi yanıtı yine bu
liman verecektir, yılda 5 milyon kontayner hacmine ulaştığı gün…

Mersin’ de başarılan işin büyüklüğü ve anlamı, benzer süreci
bürokratik engeller yüzünden hayli geciken İzmir limanının bugünkü durumuna
baktıkça daha iyi ortaya çıkıyor…

Mersin limanın yeni işletmecisine devredilmesinin hemen
ardından Özelleştirme İdaresi Başkanlığı İzmir limanı için düğmeye bastı.

Mersin’ le başlayan olumlu hava o ihaleye de yansımış olmalı
ki, tıpkı Mersin gibi İzmir’ de inanılması güç fiyata, tam 1,3 milyar dolara
Ege İhracatçı Birliklerinin de içinde yer aldığı dış ortaklı konsorsiyuma
gitti.

Derken Mersin’ de denenen hukuki itiraz sürecinin aynısına
sahne oldu İzmir…

İşçi Sendikası tümü tartışmalı ve kişiye, görüşe göre
değişen bir takım argümanlarla Mahkeme yolunu tuttu…

Sendikaya göre;

-Özelleştirme kamu yararına aykırı idi.

-Rekabet kurumunun olumlu görüşü ihale sürecinin tüm
aşamalarına ışık tutmasına ve dosyalarda çarşaf çarşaf yer almasına rağmen,
ihale rekabete uygun yapılmamıştı.

-Limanın değer tespiti yanlış yapılmış ve fiyat düşük
tutulmuştu.

Üçü de subjektif, üçü de insanların dünya görüşlerine göre
değişen tartışmalı iddialar önce İzmir İdare Mahkemesine ardından Danıştay 1.
Dairesine taşındı…

İhalenin gerçekleştiği 3 Mayıs 2007 tarihinin üzerinden 29
ay geçtikten sonra Danıştay yetkili dairesi kararını açıkladı.

Sendikanın ileri sürdüğü gerekçelerin dayanağı yoktu.

ÖİB lığının satış işlemi yasalara uygundu…

Gelin görün ki, geçen 29 ay içinde köprülerin altından hangi
sular akmamıştı ki?

Ne dünya 2007’ nin dünyasıydı, ne küresel krizin zaman
içinde ortaya çıkan yeni koşulları…

Gelişmiş bir ülkede en geç birkaç hafta içinde
olumlu/olumsuz sonuçlanacak hukuki süreç 29 ayda tamamlandı ama bugün hiçbir
şey 2007 havasında değil, ne yazık ki…

Yerli ortaklara işletme ve daha da önemlisi finansman
yönünden katkı sunacak yabancıların imza davetine gelmeleri neredeyse
olanaksız.

Küçülen ekonomiler, hızla düşen ithalat/ihracat rakamları,
taşımacılık fiyatları yanında liman hizmetlerini de dibe vurdurmuş durumda.

Bu nedenle 1,3 milyar dolarlık teklifi veren
Global-Hutchison-Ege İhracatçı Birlikleri konsorsiyumunun eski iştahıyla masaya
gelmesini kimse beklemesin.

-Özellikle projenin iç ve dış ayaklarını buluşturan, ve
yapının temelini oluşturan Global grubunun eski hevesinde olmadığı sır değil-

İhaleyi kazananın davete icabet etmemesi halinde prosedür
belli.

İkinci sıradaki Çelebi grubu çağrılacak..

Ama onun bugünkü pozisyonu da çok farklı değil.

Ne yazık ki, ülkenin hukuki alt yapısı ve özelleştirme
süreçlerinin geçirmek zorunda olduğu evreler, günümüz dünyasının ve
küreselleşmenin soluksuz yarışına uygun değil.

Dubai prensinin başına gelenler, İstanbul’daki Karayollarına
ait mezbeleliği ülkenin en önemli cazibe merkezi haline getirmeyi düşünen Zorlu
grubunun parasıyla rezil olması…

İzmir limanının yıllardır beklediği yeni sahibini bulması
belli ki, bir kez daha ve sonu meçhul bir başka bahara ertelendi…

Kaybeden mi?

Elbette İzmir…

Zaten sürekli kan kaybeden ve refah yarışından gittikçe
kopan İzmir’ in umut bağladığı en önemli hamlesinin boşa çıkmasının faturasını
tüm kent ödeyecek.

Tıkanmış, 30/40 yıl öncesinin vinçleriyle, eski tip dökme
gemilere göre dizayn edilmiş limanın günümüz koşullarının öngördüğü taşımacılık
sistemine mevcut yapısı ve yönetimiyle ayak uydurması olanaksız.

Gelen gemilerin uğradıkları gecikmeleri ihracatçıya fatura
etmeleri, zaten rekabette zorlanan Türk girişimcisini biraz daha yoracak.

Maliyetler ister istemez artacak.

Mevcut kapasitesi birkaç katına çıkması beklenen liman kış
uykusuna yeniden dalacak…

Gecikme sürecinin kazananları da var elbette…

Dışarıda Yunanistan’ ın Pire ve Selanik limanları…

Yurt içinde ise Mersin…

Özelleştirme sayesinde alt yapısı yenilenen,
yükleme/boşaltma trafiğinde dünyanın en iyi limanlarıyla yarışan Mersin,
küresel krizin etkisini kaybetmesiyle hergün biraz daha fazla gemiye hizmet verecek…

Unutmayalım ki, Mersin biraz da liman demek…

Liman ne kadar iyi çalışıyorsa, Mersin de o kadar sağlıklı,
mutlu olacak…

Kapasitenin beş katına çıkmasının, işsizliğin beş kat aşağı
düştüğü anlamına geldiğini yaşayarak göreceğiz, günün birinde…

 

 

Tevfik Sırrı Gür efsane balonunun gerçek yüzü (3)

Tevfik Sırrı Gür efsane balonunun gerçek yüzü (3)

Bir önceki yazıda 1951 de ayrılan kaynakla yapılıp 1952’ de
açılan Mersin Şehir Stadyumuna 10 yıl sonra darbenin boşalttığı alanı dolduran
bir azınlığın Tevfik Sırrı Gür adını verişinin öyküsünü anlatmıştım

İşte Mersin stadyumunun yapılışının perde arkasında kalan
gerçek öyküsü o yazıda anlattığımız gibidir…

Efsane Tevfik Sırrı Gür masalını değneksiz köyde yıllardır
başarıyla anlatmayı sürdürenlere umarım ders olur.

Elbette bununla sınırlı değildir Tevfik Sırrı Gür ile ilgili
anlatacaklarımız…

Ayrıldığı günlerde Belediye Meclisinde Bahri Ok’ un yaptığı
konuşmanın satır araları Halkevi yapacağım diye kentin en güzel parkına kıyan,
ağaçlarını kesen, garibim köylüleri taş çekmeğe zorlayan, yandaki kilisenin
kanunla korumaya alınmış alanına tecavüz eden, bir başka kilisenin taşlarını
söküp bu binaya döşeten bir efsaneyi tüm boyutlarıyla ve bugüne kadar
yutturulanın dışındaki yüzüyle anlatacak ibretlikte…

Bu kadar  mı?

Değil elbette…

Halkevlerinin CHP özel mülkiyetinden alınıp hazineye
devredildiği günler…

4 Ağustos 1951 tarihli gazetelerde yayınlanan bir beyanname
var ki, mutlaka yeni nesillere aktarılması, toplumsal hafızamızdaki yerini
alması gerekiyor…

Kimi çevrelerce efsane Vali efsunuyla sarmalanan , Şinasi Develi’
nin yazdıkları dışında günümüze çok az şeyin kaldığı, kent dağarcığının bir
köşesine koyulmasında yarar olan belge ve bilgiler…

Neler yoktu ki o beyannamede…

Bugüne kadar kimsenin yalanlamadığı ama nasıl olduysa
sihirli bazı ellerin 1960 darbesinin ardından efsane Vali olarak karşımıza
çıkardığı isimle ilgili iddialar…

Noktasına, virgülüne dokunulmamış haliyle işte o
Beyannameden pasajlar;

“-Halkevinin yapıldığı saha daha önce park idi. Bu park
Belediyeden metre karesi 70 kuruş gibi gülünç bir fiyatla güya satın alınmış,
bunun da bedeli Belediyeye ödeneceğine tebberu (Bağış) gösterilerek
kapatılmıştır. Bu parkın etrafındaki demir parmaklıkların kıymeti bile arsanın
bedelinden daha fazla tutuyordu.

Parkın içindeki yetişmiş nadide ağaçlar kesilmiş, havuzu
yıkılmış, bütün tesisler yok edilerek yerine Halkevi yapılmıştır.

-Mersin Halkevinin inşası için civar köylüler kendi
vasıtalarıyla taş getirmeğe mecbur edilmiş, bir çok inşaat malzemesi tüccar ve
halktan bedelsiz alınmış, okullardaki mermerler sökülerek bu binada
kullanılmış, hazinenin, özel idarenin, Belediyenin kasalarından bir münakaleyi
andıran şekilde yüzbinlerce kanunsuz ve usulsüz yere sarf edilmiştir.

-Milli Eğitimin malı olan Lise inşaatından, Ticaret Odasının
malı olan Tüccar Kulübü inşaatından, Özel İdarenin malı olan AK Kahve ve otel
inşaatından bir çok malzeme hesapsız kitapsız Halkevine taşınmıştır.

-Memleketin ticaret alemi adeta haraca bağlanarak ithalat ve
ihracat malları üzerinden yüzde bir buçuk prim alınmış, bisiklet, otomobil ve
kamyon sahipleri lastik buhranı içinde kıvranırken 4/5 liralık bisiklet
lastiğinden 10/20 lira, bir tek kamyon lastiğinden 1500 liraya kadar vergi
alınmıştır.

-Mersinden sevk edilen sebze, limon ve portakal
sandıklarından 15/25 kuruş, kadınlarımızın dikiş makarasından, köylünün bez
dokuyacağı iplik paketlerinden, Sümerbank’ın basma ve bezlerinden muayyen ve
ZORAKİ vergiler alınmıştır.

-Köylüler gaz bulamayarak çıra yakarken, petrolün
tenekesinden 100 kuruş hisse alınmıştır.

-Hatta ve hatta… O günlerde Mersin’ de bulunmayanlar belki
inanmayacaklardır. Halkın yiyeceği bir lokma ekmek bile ihmal edilmemiş, beher
ekmek fiyatı üzerinden de Halkevi için bir kuruş vergi zam edilmiştir.

-Tüccarın ithal ettiği malların bir kısmı kanuni kârı
verilerek tüccarın elinden alınmış, fakat nizam ve kanunlar çiğnenerek
karaborsaya sürülmek suretiyle aradaki farklar Halkevi için alınmıştır.

-Bunlarla da bitmiyor. Özel idareye ve bazı tüccarlarla,
halka bu inşaattan dolayı kalan borçlar yüzünden Halk Partisi şimdi
Mahkemelerde hesap vermektedir.” 

**

İşte bir dönemin ipliğini pazara çıkaran ve hiçbir biçimde
yalanlanmayan, yalanlanamayan, ama nasıl olduysa zaman içinde unutturulan, unutturulmaya
çalışılan ünlü 4 Ağustos 1951 beyannamesi…

Bildiride gerçek yüzü anlatılan Halkevinin yapılış öyküsü…

O eseri! gerçekleştirme yöntemi yüzünden zor durumda kalan
TEK Partinin bile göndermek mecburiyetinde kaldığı Valiyi, yıllar sonra ve
halkın darbe nedeniyle sindiği, Demokrat Partinin kapatıldığı dönemde allayıp,
pullayarak kamuoyuna cilalı biçimde sunma çabaları…

Sanırım çoğu insanın aklı karışmıştır.

Ama Tevfik Sırrı Gür’ ün Mersin öyküsü bununla sınırlı değil
ki…

1946 seçimlerinin ardından hezimetin yaşandığı Mersin’ de
sağ duyulu CHP’ liler nerede yanlış yapıldığını sorgulamaya, bu konuda henüz
partileri iktidarda iken öz eleştiri yaparak vicdani muhasebeleri kendi
görüşlerine yakın gazete köşelerine taşımaya başlarlar…

İşte o dönemin vicdan sahibi birinin “nerede yanlış
yaptıkları, nasıl olup ta tüm Türkiye’de kazanırken Mersin’de kaybettikleri”
sorusuna yanıt arayan ve bulan görüşlerini dile getirdiği yazılarıyla devam
edecek efsane balonuyla şişirilen o tek partili dönem simgesi Valilerin uygulamaları…

DP’ ye ezici oranda oy veren köylülerin kendi kaynaklarıyla
okul yapma dayatmaları sırasında mecbur kaldıkları inanılmaz talepler…

Devam edeceğiz geleceğe ışık tutmak amacıyla…

Bugüne kadar allanıp, pullanan ve efsane kahraman olarak
tanıtılanların gerçek yüzünü…

Derdimiz önümüzdeki günlerde mutlaka yazılacağına
inandığımız yakın dönem kent tarihimizin bu henüz bir kısım tanıkları bile
yaşayan kesitine ait, çarpıtılanlar dışındaki gerçek yüzünün ortaya çıkmasına
katkı yapmak…

Gerisi vicdan sahibi tarihçilerin işidir…

Efsane balonu şişirenlerin dışında bazı gerçeklerin de
olabileceği konusunda kafaları karıştırabildiysem ne mutlu bana…

 

 

Tevfik Sırrı Gür efsane balonunun gerçek yüzü (2)

Tevfik Sırrı Gür efsane balonunun gerçek yüzü (2)

Yıllardır bu kentte tek yanlı bir efsane balonu şişirildi.

1940’ ların toz dumanı içinde Mersin’de Vali olarak hüküm
süren, Türkiye’ nin en büyük Halkevi’ ni konduracağım diye, halkın zaten aynı
hükümran sayesinde ancak karaborsadan temin ettiği ekmeğe bile haraç gibi harç
salan, saracağı bezi bulamadığı için, halkın ölüsünü kefensiz gömmesine seyirci
Tevfik Sırrı Gür’ün gerçek yüzünü anlatmayı kendi adıma namus borcu olarak
görüyorum.

Bu nedenle kaldığımız yerden devam edelim.

Darbe sayesinde siyaset sahnesini rakiplerinden
temizleyenlerin boş buldukları arenada hayata geçirdikleri uygulamalardan biri
de Tevfik Sırrı Gür’ den efsane yaratıp adını Mersin Lisesine ve Şehir
Stadyumuna verme yönünde kampanyalar başlatmaktı…

İtiraf etmek gerekirse başardılar da…

Liseyi bir önceki yazıda anlattık ta, Stadyumun Tevfik Sırrı
Gür ile bağlantısı çok daha ilginç bir hikayeydi aslında…

Hazineye ait Müftü Deresinin batısında yer alan kumluğu
işaretlemekten ibaretti efsane Valinin stadyum üzerindeki HAKKI…

O kadar ki, bırakın Gür’ ü, ondan sonra gelen Valilerin bile
stadyum yapımıyla ilgili beş yıl boyunca buldukları tüm kaynak 16 bin lirayı
aşmamıştı…

Derken 1950’ de Demokrat Partinin iktidara gelmesiyle
Mersinin şansı bir anda döndü.

1946-50 yılları arasında muhalif partinin kazandığı üç ilden
biri olan Mersin’in aforoz edilme süreci Demokrat Partinin iktidara gelişiyle
sona erdi.

Mersin’in varlık sebebi ve her şeyi olan limanın yapımı için
düğmeye basılmasıyla sınırlı değildir yapılanlar…

Stadyuma da el atılır.

5 yıl boyunca toplam 16 bin lira harcanan stadyuma 1951
yılında 156 bin lira kaynak ayrılır.

Böylece bitirilir stadyum…

19 Mayıs 1952 yılında hizmete açılır…

Tevfik Sırrı Gür’ ün Mersin’den uzaklaştırılmasından tam beş
yıl sonra…

O günlerdeki adıyla Mersin Stadyumunun açılışına davet
edilen Galatasaray yoğun program nedeniyle olumsuz yanıt verince, o günlerin
güçlü İstanbul takımlarından Beykoz ve İstanbulspor’ a teklif götürülür..

5 bin lira karşılığında gelmeyi kabul eden Beykoz* kulübüyle
anlaşma imzalanır.

-İstanbul liginin en enerjik ve en uyumlu takımı olarak
tanıtılan Beykoz’ un o yıl üç büyüklerin ardından klasmanda dördüncü olduğu
yazılmaktadır o günlerdeki gazetelerde-

Mersin gazetelerinde yayınlanan İçel Beden Terbiyesi Bölge
Müdürlüğü ilanlarında şöyle duyurulur etkinlik:

“Mersin Karması-Beykoz ile 18 Mayıs 1952 Pazar günü saat 16’
da ve 19 Mayıs 1952 pazartesi günü saat (17) de karşılaşıyor.

Yurt ölçüsünde büyük önemi olan bu heyecanlı maçları takip
etmek fırsatını kaçırmayalım.”

17 Mayıs günlü nüshasında maçlarla ilgili ilginç detaylara
yer verir Yeni Mersin:

“Şehrimiz Beden Terbiyesi Bölge Müdürlüğünün davetlisi
olarak iki maç yapmak üzere bugün saat 20’ de Mersin’e gelmesi kuvvetle
muhtemel olan Beykoz takımı yarın yeni stadyumdaki ilk maçı takviyeli Demirspor
takımı ile yapacaktır”

Sonuç mu?

Hadi onu da söyleyelim:

Takviyeli Demirspor’u 2-1 yenen Beykoz, İdmanyurdu ile 2-2
berabere kalır.

-Türkiye’ nin nefesini tutarak beklediği
Fenerbahçe-Galatasaray maçının 2-2 bittiği gün İdmanyurdu’ nun yeni stadyumdaki
ilk maçını da aynı skorla sonuçlandırdığını tarihe not düşme adına vurgulamakta
yarar var.-

Yıllarca Lise yanındaki derme çatma sahada yapılmaya gayret
edilen maçlar, kumluk ta olsa, iyi kötü bir stada kavuşur.

İşte Mersin stadyumunun yapılışının gerçek öyküsü…

Efsane Tevfik Sırrı Gür masalını değneksiz köyde yıllardır
başarıyla anlatmayı sürdürenlere umarım ders olur.

Elbette bununla sınırlı değildir Tevfik Sırrı Gür ile ilgili
anlatacaklarımız…

Ayrıldığı günlerde Belediye Meclisinde Bahri Ok’ un yaptığı
konuşmanın satır araları Halkevi yapacağım diye kentin en güzel parkına kıyan,
ağaçlarını kesen, garibim köylüleri taş çekmeğe zorlayan, yandaki kilisenin
kanunla korumaya alınmış alanına tecavüz eden, bir başka kilisenin taşlarını
söküp bu binaya döşeten bir efsaneyi tüm boyutlarıyla ve bugüne kadar
yutturulanın dışındaki yüzüyle anlatacak ibretlikte…

 

*Tevfik Sırrı Gür’ü efsane olarak anlatan en önemli yazılı
doküman Şinasi Develi’ nin kaleminden çıkma…

Gerçekçi bir ifadeyle objektif bir anlatımdan çok “çakma”
bir Tevfik Sırrı Gür destanı var elimizde…

Mersin Valiliğinden ayrıldıktan sonra bir dönem Gür’ün
avukatlığını da üstlenen Develi’ nin, efsaneyi! Anlattığı kitabına göz attığımda
maddi pek çok hataya rastladım.

Örneğin yukarıda bitirilme öyküsünü tümüyle yazılı arşivlere
dayanarak verdiğimiz Mersin Şehir Stadyumunun açılışıyla ilgili de yanlış
bilgiler içeriyor Şinasi Develi’ nin kitapları…

17.500 kişilik olarak tasarlanan stadyumla ilgili olarak
Gür’ün eleştiriler aldığı…

1952 yılında Galatasaray-İdmanyurdu maçıyla açıldığı…

Gibi bilgiler…

Birincisi Tevfik Sırrı Gür dönemini bırakın, 1951 yılına
kadar 6 yıl boyunca komik paralar harcanmış ve tribün adına hiçbir şey yapılmamış
bir stadyumun gerçek anlamda bugünkü tribünlere kavuşması 1952 resmi açılışının
bile çok sonrasına denk geliyor.

Açılış ise yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi 19 Mayıs
törenleri de fırsat bilinerek 18 Mayıs günü saat 16’ da yapılan takviyeli
Mersin karması-Beykoz maçı ile gerçekleşir.

Zaten o açılışa Galatasaray’ ın gelmesi mümkün değildir.
Çünkü aynı gün ezeli rakibi Fenerbahçe ile nefeslerin tutulduğu bir maça çıkmış
ve 2-2 berabere kalmıştır Sarı kırmızılılar…

Tevfik Sırrı Gür’ün efsane balonu…

Tevfik Sırrı Gür’ün efsane balonu…

Tevfik Sırrı Gür’ü efsane halinde bize anlatan en önemli
sözler Şinasi Develi’ nin kaleminden çıkma…

Develi dışında sesini çıkaranlar olmamış mı?

Olmuş ta, ne hikmetse yazıya, kağıda dökememişler…

Üstelik 1960 darbesinin ardından unutulan bu Valiye birileri
kendisinin Mersin’den ayrıldığı dönemde bile verilmeyen payeleri layık görmeye
başlamışlar…

Örneğin daha kendisi Mersin’e gelmeden yıllar önce
biriktirilmeye başlanan ve Valilik emrine verilen İhracatçı Birliklerinin büyük
katkısıyla yapılan Lise binası…

Yıllar boyu üst üste koyulan ve sonunda 100 bin lirayı bulan
bu paraya ilaveten ithalatçılık yapan ve ithalat izinleri Vali Tevfik Sırrı
Gür’ün iki dudağının arasında olan iş adamlarının da payı var elbette.

O iş adamları ki, 2.dünya savaşının toz dumanı içinde
bürokrasinin icat ettiği yöntemle ithal ettikleri malları belirlenmiş kâr
oranlarını ekleyerek Valilik eliyle devretmek zorunda kalmışlar…

Böyle bir düzende iş adamı kendisinden bağış yapmasını
isteyen, astığı astık/kestiği kestik, üstelik gücünü devletten alan, ilin
devletle özdeş ismini geri çevirebilir mi?

Hayır deme şansı var mı?

Zaten salınan Varlık Vergisiyle devletin ve onun kentteki
gölgesinin nelere kadir olduğunu yaşayarak görmüş…

Miskavi’ ye, Gandur’ a 600 bin lira, Şevket Sümer ile Fuat
Morel’ e 500 lira vergi salan bir düzen bu…

Sümer ile Morel’ in özelliği ne derseniz, söyleyeyim.

Tek parti döneminin en güçlü isimleri…

İstanbul’dan Mersin’ e kapağı attığında, manifatura
ithalatçısı iş adamlarının tezgahtarı olarak işe başlayanların bir süre sonra
köşeyi döndükleri, fırsatlardan yararlanmayı bildikleri bereketli vahanın
kahramanları…

Belediye Meclisi, il genel meclisi, Ticaret Odası meclisinin,
yönetim kurullarının, Tüccar Kulübünün, aklınıza ne tür güçlü örgüt gelirse
oranın hakimleri, değişmez aktörleri, başkanları…

Üstelik başında il Valisinin bulunduğu 5 kişilik “Varlık
Vergi miktarlarını belirleme komisyonun da 
üyeleri, ne hikmetse hep aynı isimler…

Kanun oluşturulacak komisyonda halktan iki kişinin de yer
almasını uygun bulmuş ya, tek parti, dönemin ruhuna uygun halk temsilcilerini
çıkarmakta gecikmemiş…

Tek partinin Belediye ve Ticaret Odasını oluşturan gücü,
Varlık vergisi komisyon üyelerini de Vali marifetiyle atamış oraya…

Vali dediğinizin zaten o günlerde taşıdığı iki şapkası var.

Hem devlet adına her türlü kararı alacak, hem de partinin il
başkanı aynı zamanda…

İşte böyle bir dönemin yangın yerine çevirdiği günlerde
Tevfik Sırrı Gür Muş’ tan Mersin’e atanmış…

Daha önceki yazılarda tek kalem kalmışların bize anlattığı
efsane Valinin marifetlerini anlatmaya başlamıştık. Tek taraflı biçimde
yıkanmaya çalışılan beyinleri karıştırma adına yıllardır resmi tarih gibi
ezberletilenin dışındaki o bürokratın gerçek yüzünü anlatmayı sürdürmekte yarar
var…

Efsane Valinin her şeye hakim olduğu, piyasayı kontrol
ettiği, ithal mallarını en uygun koşullarla halka intikal ettirmesi gereken
dönemle ilgili en çarpıcı örnekler Mersinin ekmek ve şekerde yaşadıklarıdır.

Mersinli, efsane Valinin bitirmekle övündüğü Halkevi’ nin
döner sahnesinden çok farklı yerlerde resmi fiyatın beş katına almaya razı
olduğu şeker ve ekmeği aramakla meşguldür.

5 Şubat 1947 günü Yeni Mersin gazetesinin birinci sayfasını
iki haber süslemektedir:

“Vagonsuzluk yüzünden, 120 Vagonluk limon ve portakalın
çürüyor”

“Piyasada sebebi meçhul bir kriz daha: Karaborsada toz
şekerin kilosu 300 kuruşa satılıyor. Piyasada şeker yok. İşin garip tarafı bu
yokluğun sebebini izah edecek bir makam da yok” (Karanlık dönemde şeker
fiyatlarının 480 kuruşa kadar çıktığına da tanık oldu o dönemde insanlar –aa-)

O günün koşullarında kağıdını da Valinin tahsis ettiği
gazetelerin doğrudan Tevfik Sırrı Gür’ ü doğrudan telaffuz etmek ne haddine?

Gazeteler yine de dolaylı biçimde gerçeği ortaya koymaya
çalışıyor.

İş adamının durumu çok daha farklı…

O günlerde büyük kısmı karaborsaya bir biçimde yansıyan
tatlı kazançlı ithalat var ama bunun yanında Varlık vergisi yaraları da
kanamaya devam ediyor.

Yaşanan depremin enkazı daha kalkmamış ki…

Varlık vergisinin ocak söndüren, bir günün içinde insanları
bitirip ardından Aşkale’ ye süren acımasız uygulamasının can yakıcı ateşi henüz
sıcaklığını korurken, Mersin gibi ithalat cenneti bir yere gelen Valinin hangi
talebi geri çevrilebilir ki?

Çevrilmiyor da zaten…

Bir yandan İthalat ve İhracatçıları aynı çatı altında
toplayan Birlikler, öte yandan hambezin bile bulunmaması nedeniyle, insanların
kefensiz gömüldüğü o günlerde ithal ettikleri her üründen inanılmaz paralar
kazanan ve bunların bir kısmını doğal olarak Valinin parmağını oynatması
karşısında bağışlayan iş adamları…

Derme çatma biçimde de olsa bitiyor lise binası…

Ama kimsenin aklına gelmiyor “hamiyetli iş adamlarının”
bağışlarıyla, yapımı süren binaya Tevfik Sırrı Gür’ ün adını vermek…

Zaten bir biçimde kendisini getiren partinin bile artık
göğüsleyemediği uygulamaları ve yoksul halka zulme varan baskıları nedeniyle
Mersin’ den uzaklaştırılan Valiyi efsane ilan edip, adını okula verme
cesaretini kim gösterebilir ki?

O cesareti gösterecek olanların 27 Mayıs darbesini
beklemeleri gerekiyordu…

Darbe sayesinde siyaset sahnesini rakiplerinden
temizleyenlerin boş buldukları arenada hayata geçirdikleri uygulamalardan biri
de Tevfik Sırrı Gür’ den efsane yaratıp adını Mersin Lisesine ve Şehir
Stadyumuna verme yönünde kampanyalar başlatmaktı…

İtiraf etmek gerekirse başardılar da…

Liseyi anlattık ta, Stadyumun Tevfik Sırrı Gür ile
bağlantısı çok daha ilginç bir hikayeydi aslında…

Hazineye ait Müftü Deresi yanındaki kumluğu
işaretlemekten ibaretti efsane Valinin stadyum üzerindeki HAKKI…

O kadar ki, bırakın Gür’ ü, ondan sonra gelen Valilerin bile
stadyum yapımıyla ilgili beş yıl boyunca buldukları toplam kaynak 16 bin lirayı
aşmamıştı…

Derken 1950’ de Demokrat Partinin iktidara gelmesiyle
Mersinin şansı bir anda döndü.

1946-50 yılları arasında muhalif partinin kazandığı üç ilden
biri olan Mersin’in aforoz edilme süreci Demokrat Partinin iktidara gelişiyle
sona erdi.

Mersin’in varlık sebebi ve her şeyi olan limanın yapımı için
düğmeye basılmasıyla sınırlı değildir yapılanlar…

Stadyuma da el atılır.

5 yıl boyunca toplam 16 bin lira harcanan stadyuma 1951
yılında 156 bin lira kaynak ayrılır.

Böylece bitirilir stadyum…

19 Mayıs 1952 yılında hizmete açılır…

Tevfik Sırrı Gür’ ün Mersin’den uzaklaştırılmasından tam beş
yıl sonra…

O günlerdeki adıyla Mersin Stadyumunun açılışına davet
edilen Galatasaray yoğun program nedeniyle olumsuz yanıt verince, o günlerin
güçlü İstanbul takımlarından Beykoz ve İstanbulspor’ a teklif götürülür..

5 bin lira karşılığında gelmeyi kabul eden Beykoz kulübüyle
anlaşma imzalanır.

-İstanbul liginin en enerjik ve en uyumlu takımı olarak
tanıtılan Beykoz’ un o yıl üç büyüklerin ardından klasmanda dördüncü olduğu
yazılmaktadır o günlerdeki gazetelerde-

Mersin gazetelerinde yayınlanan İçel Beden Terbiyesi Bölge
Müdürlüğü ilanlarında şöyle duyurulur etkinlik:

“Mersin Karması-Beykoz ile 18 Mayıs 1952 Pazar günü saat 16’
da ve 19 Mayıs 1952 pazartesi günü saat (17) de karşılaşıyor.

Yurt ölçüsünde büyük önemi olan bu heyecanlı maçları takip
etmek fırsatını kaçırmayalım.”

17 Mayıs günlü nüshasında maçlarla ilgili ilginç detaylara
yer verir Yeni Mersin:

“Şehrimiz Beden Terbiyesi Bölge Müdürlüğünün davetlisi
olarak iki maç yapmak üzere bugün saat 20’ de Mersin’e gelmesi kuvvetle
muhtemel olan Beykoz takımı yarın yeni stadyumdaki ilk maçı takviyeli Demirspor
takımı ile yapacaktır”

Sonuç mu?

Hadi onu da söyleyelim:

Takviyeli Demirspor’u 2-1 yenen Beykoz, İdmanyurdu ile 2-2
berabere kalır.

-Türkiye’ nin nefesini tutarak beklediği
Fenerbahçe-Galatasaray maçının 2-2 bittiği gün İdmanyurdu’ nun yeni stadyumdaki
ilk maçını da aynı skorla sonuçlandırdığını tarihe not düşme adına vurgulamakta
yarar var.-

Yıllarca Lise yanındaki derme çatma sahada yapılmaya gayret
edilen maçlar, kumluk ta olsa, iyi kötü bir stada kavuşur.

İşte Mersin stadyumunun yapılışının gerçek öyküsü…

Efsane Tevfik Sırrı Gür masalını değneksiz köyde yıllardır
başarıyla anlatmayı sürdürenlere umarım ders olur.

Elbette bununla sınırlı değildir Tevfik Sırrı Gür ile ilgili
anlatacaklarımız…

Ayrıldığı günlerde Belediye Meclisinde Bahri Ok’ un yaptığı
konuşmanın satır araları Halkevi yapacağım diye kentin en güzel parkına kıyan,
ağaçlarını kesen, garibim köylüleri taş çekmeğe zorlayan, yandaki kilisenin
kanunla korumaya alınmış alanına tecavüz eden, bir başka kilisenin taşlarını
söküp bu binaya döşeten bir efsaneyi tüm boyutlarıyla ve bugüne kadar
yutturulanın dışındaki yüzüyle anlatacak ibretlikte…

Bu kadar  mı?

Değil elbette…

Halkevlerinin CHP özel mülkiyetinden alınıp hazineye
devredildiği günler…

4 Ağustos 1951 tarihli gazetelerde yayınlanan bir beyanname
var ki, mutlaka yeni nesillere aktarılması, toplumsal hafızamızdaki yerini
alması gerekiyor…

Kimi çevrelerce efsane Vali efsunuyla sarmalanan , Şinasi
Develi’ nin yazdıkları dışında günümüze çok az şeyin kaldığı kent dağarcığının
bir köşesine koyulmasında yarar olan belge ve bilgiler…

Neler yoktu ki o beyannamede…

Bugüne kadar kimsenin yalanlamadığı ama nasıl olduysa
sihirli bazı ellerin 1960 darbesinin ardından efsane Vali olarak karşımıza
çıkardığı isimle ilgili iddialar…

Noktasına, virgülüne dokunulmamış haliyle işte o
Beyannameden pasajlar;

“-Halkevinin yapıldığı saha daha önce park idi. Bu park
Belediyeden metre karesi 70 kuruş gibi gülünç bir fiyatla güya satın alınmış,
bunun da bedeli Belediyeye ödeneceğine tebberu (Bağış) gösterilerek
kapatılmıştır. Bu parkın etrafındaki demir parmaklıkların kıymeti bile arsanın
bedelinden daha fazla tutuyordu.

Parkın içindeki yetişmiş nadide ağaçlar kesilmiş, havuzu
yıkılmış, bütün tesisler yok edilerek yerine Halkevi yapılmıştır.

-Mersin Halkevinin inşası için civar köylüler kendi
vasıtalarıyla taş getirmeğe mecbur edilmiş, bir çok inşaat malzemesi tüccar ve
halktan bedelsiz alınmış, okullardaki mermerler sökülerek bu binada kullanılmış,
hazinenin, özel idarenin, Belediyenin kasalarından bir münakaleyi andıran
şekilde yüzbinlerce kanunsuz ve usulsüz yere sarf edilmiştir.

-Milli Eğitimin malı olan Lise inşaatından, Ticaret Odasının
malı olan Tüccar Kulübü inşaatından, Özel İdarenin malı olan AK Kahve ve otel
inşaatından bir çok malzeme hesapsız kitapsız Halkevine taşınmıştır.

-Memleketin ticaret alemi adeta haraca bağlanarak ithalat ve
ihracat malları üzerinden yüzde bir buçuk prim alınmış, bisiklet, otomobil ve
kamyon sahipleri lastik buhranı içinde kıvranırken 4/5 liralık bisiklet
lastiğinden 10/20 lira, bir tek kamyon lastiğinden 1500 liraya kadar vergi
alınmıştır.

-Mersinden sevk edilen sebze, limon ve portakal
sandıklarından 15/25 kuruş, kadınlarımızın dikiş makarasından, köylünün bez
dokuyacağı iplik paketlerinden, Sümerbank’ın basma ve bezlerinden muayyen ve
ZORAKİ vergiler alınmıştır.

-Köylüler gaz bulamayarak çıra yakarken, petrolün
tenekesinden 100 kuruş hisse alınmıştır.

-Hatta ve hatta… O günlerde Mersin’ de bulunmayanlar belki
inanmayacaklardır. Halkın yiyeceği bir lokma ekmek bile ihmal edilmemiş, beher
ekmek fiyatı üzerinden de Halkevi için bir kuruş vergi zam edilmiştir.

-Tüccarın ithal ettiği malların bir kısmı kanuni kârı
verilerek tüccarın elinden alınmış, fakat nizam ve kanunlar çiğnenerek
karaborsaya sürülmek suretiyle aradaki farklar Halkevi için alınmıştır.

-Bunlarla da bitmiyor. Özel idareye ve bazı tüccarlarla,
halka bu inşaattan dolayı kalan borçlar yüzünden Halk Partisi şimdi
Mahkemelerde hesap vermektedir.”  

**

İşte bir dönemin ipliğini pazara çıkaran ve hiçbir biçimde yalanlanmayan,
yalanlanamayan, ama nasıl olduysa zaman içinde unutturulan, unutturulmaya
çalışılan ünlü 4 Ağustos 1951 beyannamesi…

Bildiride gerçek yüzü anlatılan Halkevinin yapılış öyküsü…

O eseri! gerçekleştirme yöntemi yüzünden zor durumda kalan
TEK Partinin bile göndermek mecburiyetinde kaldığı Valiyi, yıllar sonra ve
halkın darbe nedeniyle sindiği, Demokrat Partinin kapatıldığı dönemde allayıp,
pullayarak kamuoyuna cilalı biçimde sunma çabaları…

Sanırım çoğu insanın aklı karışmıştır.

Ama Tevfik Sırrı Gür’ ün Mersin öyküsü bununla sınırlı değil
ki…

1946 seçimlerinin ardından hezimetin yaşandığı Mersin’ de
sağ duyulu CHP’ liler nerede yanlış yapıldığını sorgulamaya, bu konuda henüz
partileri iktidarda iken öz eleştiri yaparak vicdani muhasebeleri kendi
görüşlerine yakın gazete köşelerine taşımaya başlarlar…

İşte o dönemin vicdan sahibi birinin “nerede yanlış
yaptıkları, nasıl olup ta tüm Türkiye’de kazanırken Mersin’de kaybettikleri”
sorusuna yanıt arayan ve bulan görüşlerini dile getirdiği yazılarıyla devam
edecek efsane balonuyla şişirilen o tek partili dönem simgesi Valilerin
uygulamaları…

DP’ ye ezici oranda oy veren köylülerin kendi kaynaklarıyla
okul yapma dayatmaları sırasında mecbur kaldıkları inanılmaz talepler…

Devam edeceğiz geleceğe ışık tutmak amacıyla…

Bugüne kadar allanıp, pullanan ve efsane kahraman olarak
tanıtılanların gerçek yüzünü…

Derdimiz önümüzdeki günlerde mutlaka yazılacağına
inandığımız yakın dönem kent tarihimizin bu henüz bir kısım tanıkları bile
yaşayan kesitine ait, çarpıtılanlar dışındaki gerçek yüzünün ortaya çıkmasına
katkı yapmak…

Gerisi vicdan sahibi tarihçilerin işidir…

Efsane balonu şişirenlerin dışında bazı gerçeklerin de olabileceği
konusunda kafaları karıştırabildiysem ne mutlu bana…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tevfik Sırrı Gür’ün efsane balonu…

Tevfik Sırrı Gür’ün efsane balonu…

Tevfik Sırrı Gür’ü efsane halinde bize anlatan en önemli
sözler Şinasi Develi’ nin kaleminden çıkma…

Develi dışında sesini çıkaranlar olmamış mı?

Olmuş ta, ne hikmetse yazıya, kağıda dökememişler…

Üstelik 1960 darbesinin ardından unutulan bu Valiye birileri
kendisinin Mersin’den ayrıldığı dönemde bile verilmeyen payeleri layık görmeye
başlamışlar…

Örneğin daha kendisi Mersin’e gelmeden yıllar önce
biriktirilmeye başlanan ve Valilik emrine verilen İhracatçı Birliklerinin büyük
katkısıyla yapılan Lise binası…

Yıllar boyu üst üste koyulan ve sonunda 100 bin lirayı bulan
bu paraya ilaveten ithalatçılık yapan ve ithalat izinleri Vali Tevfik Sırrı
Gür’ün iki dudağının arasında olan iş adamlarının da payı var elbette.

O iş adamları ki, 2.dünya savaşının toz dumanı içinde
bürokrasinin icat ettiği yöntemle ithal ettikleri malları belirlenmiş kâr
oranlarını ekleyerek Valilik eliyle devretmek zorunda kalmışlar…

Böyle bir düzende iş adamı kendisinden bağış yapmasını
isteyen, astığı astık/kestiği kestik, üstelik gücünü devletten alan, ilin
devletle özdeş ismini geri çevirebilir mi?

Hayır deme şansı var mı?

Zaten salınan Varlık Vergisiyle devletin ve onun kentteki
gölgesinin nelere kadir olduğunu yaşayarak görmüş…

Miskavi’ ye, Gandur’ a 600 bin lira, Şevket Sümer ile Fuat
Morel’ e 500 lira vergi salan bir düzen bu…

Sümer ile Morel’ in özelliği ne derseniz, söyleyeyim.

Tek parti döneminin en güçlü isimleri…

İstanbul’dan Mersin’ e kapağı attığında, manifatura
ithalatçısı iş adamlarının tezgahtarı olarak işe başlayanların bir süre sonra
köşeyi döndükleri, fırsatlardan yararlanmayı bildikleri bereketli vahanın
kahramanları…

Belediye Meclisi, il genel meclisi, Ticaret Odası
meclisinin, yönetim kurullarının, Tüccar Kulübünün, aklınıza ne tür güçlü örgüt
gelirse oranın hakimleri, değişmez aktörleri, başkanları…

Üstelik başında il Valisinin bulunduğu 5 kişilik “Varlık
Vergi miktarlarını belirleme komisyonun da 
üyeleri, ne hikmetse hep aynı isimler…

Kanun oluşturulacak komisyonda halktan iki kişinin de yer
almasını uygun bulmuş ya, tek parti, dönemin ruhuna uygun halk temsilcilerini
çıkarmakta gecikmemiş…

Tek partinin Belediye ve Ticaret Odasını oluşturan gücü,
Varlık vergisi komisyon üyelerini de Vali marifetiyle atamış oraya…

Vali dediğinizin zaten o günlerde taşıdığı iki şapkası var.

Hem devlet adına her türlü kararı alacak, hem de partinin il
başkanı aynı zamanda…

İşte böyle bir dönemin yangın yerine çevirdiği günlerde
Tevfik Sırrı Gür Muş’ tan Mersin’e atanmış…

Daha önceki yazılarda tek kalem kalmışların bize anlattığı
efsane Valinin marifetlerini anlatmaya başlamıştık. Tek taraflı biçimde
yıkanmaya çalışılan beyinleri karıştırma adına yıllardır resmi tarih gibi
ezberletilenin dışındaki o bürokratın gerçek yüzünü anlatmayı sürdürmekte yarar
var…

Efsane Valinin her şeye hakim olduğu, piyasayı kontrol
ettiği, ithal mallarını en uygun koşullarla halka intikal ettirmesi gereken
dönemle ilgili en çarpıcı örnekler Mersinin ekmek ve şekerde yaşadıklarıdır.

Mersinli, efsane Valinin bitirmekle övündüğü Halkevi’ nin
döner sahnesinden çok farklı yerlerde resmi fiyatın beş katına almaya razı
olduğu şeker ve ekmeği aramakla meşguldür.

5 Şubat 1947 günü Yeni Mersin gazetesinin birinci sayfasını
iki haber süslemektedir:

“Vagonsuzluk yüzünden, 120 Vagonluk limon ve portakalın
çürüyor”

“Piyasada sebebi meçhul bir kriz daha: Karaborsada toz
şekerin kilosu 300 kuruşa satılıyor. Piyasada şeker yok. İşin garip tarafı bu
yokluğun sebebini izah edecek bir makam da yok” (Karanlık dönemde şeker
fiyatlarının 480 kuruşa kadar çıktığına da tanık oldu o dönemde insanlar –aa-)

O günün koşullarında kağıdını da Valinin tahsis ettiği
gazetelerin doğrudan Tevfik Sırrı Gür’ ü doğrudan telaffuz etmek ne haddine?

Gazeteler yine de dolaylı biçimde gerçeği ortaya koymaya
çalışıyor.

İş adamının durumu çok daha farklı…

O günlerde büyük kısmı karaborsaya bir biçimde yansıyan
tatlı kazançlı ithalat var ama bunun yanında Varlık vergisi yaraları da
kanamaya devam ediyor.

Yaşanan depremin enkazı daha kalkmamış ki…

Varlık vergisinin ocak söndüren, bir günün içinde insanları
bitirip ardından Aşkale’ ye süren acımasız uygulamasının can yakıcı ateşi henüz
sıcaklığını korurken, Mersin gibi ithalat cenneti bir yere gelen Valinin hangi
talebi geri çevrilebilir ki?

Çevrilmiyor da zaten…

Bir yandan İthalat ve İhracatçıları aynı çatı altında
toplayan Birlikler, öte yandan hambezin bile bulunmaması nedeniyle, insanların
kefensiz gömüldüğü o günlerde ithal ettikleri her üründen inanılmaz paralar
kazanan ve bunların bir kısmını doğal olarak Valinin parmağını oynatması
karşısında bağışlayan iş adamları…

Derme çatma biçimde de olsa bitiyor lise binası…

Ama kimsenin aklına gelmiyor “hamiyetli iş adamlarının”
bağışlarıyla, yapımı süren binaya Tevfik Sırrı Gür’ ün adını vermek…

Zaten bir biçimde kendisini getiren partinin bile artık
göğüsleyemediği uygulamaları ve yoksul halka zulme varan baskıları nedeniyle
Mersin’ den uzaklaştırılan Valiyi efsane ilan edip, adını okula verme
cesaretini kim gösterebilir ki?

O cesareti gösterecek olanların 27 Mayıs darbesini
beklemeleri gerekiyordu…

Darbe sayesinde siyaset sahnesini rakiplerinden
temizleyenlerin boş buldukları arenada hayata geçirdikleri uygulamalardan biri
de Tevfik Sırrı Gür’ den efsane yaratıp adını Mersin Lisesine ve Şehir
Stadyumuna verme yönünde kampanyalar başlatmaktı…

İtiraf etmek gerekirse başardılar da…

Liseyi anlattık ta, Stadyumun Tevfik Sırrı Gür ile
bağlantısı çok daha ilginç bir hikayeydi aslında…

Bir sonraki yazı, hiç ilgisi yokken, yıllar sonra adının
verildiği şehir stadyum hikayesiyle sürecek birilerince efsane diye şişirilen
Valimizin…

Çukurova Havaalanı projesinde son perde, şapkadan Kargılı çıktı…

Çukurova Havaalanı projesinde son perde, şapkadan
Kargılı çıktı…

Ankara’ dan 73 milyonluk ülkeyi yönetmeye soyunan
bürokrasinin ülkeyi getirdiği nokta ortada…

İktidarlar değişiyor, solcusu/sağcısı, dincisi/laiki,
ulusalcısı/küreselcisi hükümet olduğunu sanıyor.

Oysa iktidar olmakla muktedir olmak arasında fark var.

Bürokratik kadrolar, merkezden en ücra taşra köşesine kadar
Bakanları, Milletvekillerini parmaklarında oynatırken öylesine akıllı hamleler
yapıyorlar ki, en usta satranç ustasının bile bu yetenek karşısında aklı
tutulur.

Kafalarında gerçekleştirmek istedikleri bir projeyi
başlatmak için önce alternatif çözümleri öldürüyor, ardından insanların önüne
son çareyi, kurtuluş diye koyuyorlar.

Tüm bu gerçekleri bilmeme rağmen bazen benim bile nutkumun
tutulması biraz da bu şark kurnazlıklarının her gün kendisini yenileyerek
ulaştığı akıl almaz boyutlardır.

Son örneği Çukurova havaalanının yer tespiti ile ilgili
tanık olduğumuz son gelişmeler.

Yıllardır bölgenin kalkınmasıyla ilgili dile getirdiğimiz
çözümler ortada…

İstanbul-İzmit eksenine sıkışan Türkiye ekonomisini,
sanayini, ticaretini buradan çıkarıp, farklı alternatiflere yöneltmek
gerekiyor.

Türkiye o dar alana sıkışmayacak gelişmeler yaşıyor.

Ortadoğu ile ilişkiler, komşularla ticaret ve daha nice gerçek…

Devlet Planlama Teşkilatı dahil, geleceğin vizyonunu
belirlemeye çalışan ortak akıl da son yıllarda bu olguyu dile getirmeye
başladı.

Peki Türkiye’ de İstanbul-İzmit aksına alternatif olacak, en
azından yükünü alacak neresi var:

Mersin-Adana eksenini merkez alan doğuda İskenderun
körfezine kadar uzanacak Çukurova metropoliten alanı.

-Petro kimya tesisleri başta olmak üzere yeni çağa özgü
katma değeri yüksek sanayi dalgası,

-Antalya’ya alternatif 150 bin yatak kapasiteli
Kazanlı-Seyhan turizm projesi,

-Ortadoğu’ ya hitap edecek bölgesel finans merkezi,

-Mersin limanı öncülüğünde Avrupa ile Arap ülkelerini
buluşturacak yüksek standartlarda lojistik üsleri,

-Subtropikal ürünlerle desteklenmiş, döviz geliri hayli
yüksek yaş meyve, sebzenin yetiştirildiği tarım işletmeleri…

Yazdıklarım ilk anda aklıma gelenler…

Eminim okuyan herkesin katkı yapacağı daha nice yeni fikir,
proje…

Bütün bunların gerçekleşmesi ve Çukurova’ yı ülkenin yeni
lokomotifi haline getirmenin bir tane vazgeçilemez, tartışılmaz, olmazsa olmazı
var…

Küresel boyutlarda oyuncu olmamızı sağlayacak yeni kalkınma
bölgesinin başına taç olarak oturtacağımız Uluslararası Çukurova Hava Limanı…

Bu konuda herkes hem fikir…

Devleti yöneten büyük akıl.

Hükümet, yerel dinamikler, hatta küçük olsun bizim olsun
kısır döngüsüne kapılmamış, geleceği okumayı başaran, sağduyulu Adanalılar…

Bu konuda çok fazla alternatif te yok…

Adana’ daki Şakirpaşa havaalanı son yıllarda hızlanan yurt
içi trafiği nedeniyle zaten kapasitesini aşmış durumda…

Büyüme olanağı yok, üstelik frekans kirliliği başta olmak
üzere şehir içine hapsolan bu alanın güvenlik zafiyeti var.

Tek çare Adana ve Mersin arasında uygun bir yere yapılacak
küresel standartlarda havaalanı…

Bu havaalanı zaten hızlı raylı sistemle Adana ve Mersin’e
bağlanacağı için Adanalı Şakirpaşa’ ya ulaşmak için harcayacağı zamandan daha
az vakitte yeni Hava Limanına ulaşabilecek.

Üstelik yeni tip Airbus’ lar artık 700 yolcu üzeri
kapasitede üretiliyorlar.

İstanbul dahil bu uçakların inebileceği herhangi bir alana
sahip değiliz, oysa küresel rekabet bu tip büyük uçaklara ana terminal olacak
ve buradan bölgenin diğer noktalarına aktarılacak havaalanlarını gerekli
kılıyor.

Tüm bunları 15 yıldır anlatıyoruz.

Sonunda mutlu sona yaklaştığımız bu rüya projede ÇED süreci
için yetkililerle bir araya geldik.

Bekliyoruz ki, bu toplantıda Baharlı ve Çiçekli eksileri,
artılarıyla ortaya koyulsun.

Ortak akıl bunların içinden uygununu seçsin ve iş yapım
aşamasına gelsin.

Birden önümüze koyulan projeksiyon karşısında irkiliyoruz.

Yazının başında tanımlamaya çalıştığım bürokratik anlayış
hortlayıp karşımıza yeni yüzüyle çıkıveriyor.

Çiçekli hem kaliteli tarım alanı hem de kamulaştırılacak
özel mülkiyet alanı projenin neredeyse %95 i hayli yüksek boyutta.

Bu durumda tümü hazine arazisinden oluşan, kamulaştırma
istemeyen Kazanlı-Seyhan turizm projesinin kalbinde yer alan Baharlı’ nın
herkesin katılımıyla uygun yer olarak belirlenmesi ve derhal zaten gecikilen
yola çıkılması gerekmez mi?

Hayır öyle olmuyor…

Baharlı’ nın zemini sağlam değilmiş!

Üstelik hayli uzaklarda kalan Seyhan nehrinin azgın sel
sularının tehdidi altındaymış?

-Bunları ben uydurmuyorum, ÇED çalışmalarını yapan
Mühendisler söylüyor-

Ve final…

Şapkadan tavşan çıkarır misali birden Kargılı denilen alanı
konuyor masaya.

Tarsus Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz’ la göz göze geliyoruz,
“burası da nereden çıktı” şokundayız ikimiz de…

MTSO Başkanı Şerafettin Aşut’ a bakıyorum, o da bizden farksız
şaşkınlıkta…

Biri projenin yer alacağı bölgenin Belediye Başkanı diğeri,
Mersin’in en önemli örgütlerinden birinin başında…

Baharlı gibi, tamamı hazine arazisi üzerinde yer alan,
üstelik tarım alanı olarak kullanılmayan bir yerden vazgeçip, Kargılı gibi
neredeyse tamamı özel mülkiyete ait, üstelik tümü sulama kanallarıyla ve tarım
alanlarıyla dolu bir alanı önermenin nedeni ne olabilir?

Soruları merak eden o kadar çok insan var ki…

Yanıtlamaya çalışayım…

Bana göre bunun iki nedeni olabilir…

Ya bilmediğimiz çok etkili birilerinin, Kargılı civarında
devlete kazıklanacak ve bu yolla ceplerini dolduracakları arazileri vardır.

Ki, Senaryonun mutlu sonu kamulaştırma ile bitecektir.

Veya “Küçük olsun bizim olsun, Şakirpaşa bize yeter,
Mersin’e havaalanını kaptırmayız” lobisinin kısır anlayışı hakim gelmiştir.

Bu işin olmayacağını doğrudan söylemeye çekinenler, başarılı
olması en uzak olasılık olan, kamulaştırma gibi ucu açık sürece mahkum Kargılı’
yı öne çıkararak, ipe un sermektedirler.

Ne devletin bugünkü kaynaklarla bu kamulaştırmayı kısa
zamanda yapması mümkün, ne de bölgenin bu akıl dışı süreci beklemeye sabrı…

En kısa zamanda Kargılı yanlışından dönülmez, beş yaşında
çocuğun bile önüne koyulduğunda seçeceği Baharlı’ da çalışmalar başlatılmazsa,
ortaya çıkacak olumsuzlukları sıralamaya bile gerek yok…

Faturanın hepimizi doğrudan etkileyecek ve geçecek her gün
artacak yükü olacak elbette…

Ama asıl hesap seçim sandığına yansıyacaktır…

Onu da o gün çıkacak tablodan etkilenecek olanlar düşünsün…  

 

 

 

 

Yenişehir otopark bedellerini ne yaptı?

Yenişehir otopark bedellerini ne yaptı?

Hukuktan anlarım. Bürokratik işleyişe de iyi kötü erer aklım.

Buna rağmen bu ülkede bazı şeyleri algılamayı beceremedim
bir türlü.

Özellikle AB sürecinin hızlandığı, uyum yasalarının bir bir
hayata geçirildiği şu dönemde hiç değişmedi kanaatim:

‘Türkiye’ nin yasalar itibariyle gelişmiş ülkelerden farkı
yoktur. Aksine son dönemde hayata geçirilen düzenlemeler, dünyanın yaşadığı
deneyimler ışığında yapılması nedeniyle mükemmel denecek düzeydedir.’

Ama…

Her şey işte bu ‘ama’ da gizli.

Eskilerde kalan bir reklamın bugün bile kulağımda çınlayan
cümlesinde özetlendiği gibi: “Yok birbirimizden farkımız ama biz ..”

Daha basit anlatımla; “Aslolan insan…”

Yasalar hatta yönetmelikler aynı olmasına rağmen, gelişmiş
ülkelerle bizim aramızda ciddi uygulama farklılıkları, tolerans konusunda
akıllara durgunluk veren bir sistem zaafı var.

Singapur’ da da Türkiye’ de de yere tükürmenin, bir şeyler
atmanın cezası var.

Singapur’da bu istisnasız ve sıfır toleransla istisnasız
herkese uygulanıyor.

Türkiye’ de ise yasanın uygulandığını gören varsa beri
gelsin.

O zaman insan ister istemez soruyor kendi kendisine:

Uygulamayacağınız yasaları neden çıkarırsınız?

Daha da önemlisi kendileri yasaları uygulamakla yükümlü olan
kurumlar, bu yönetmelikleri ters yüz ederlerse kanayan vicdanları nasıl
susturacağız?”

Başka yerlere bakmaya gerek yok.

Mersin’ de bile göze batan o kadar çok konu var ki..

Özellikle ikisi uzun zamandır inanılmaz rahatsız ediyor
beni.

Bu kentte yaşıyorum ve çoğunluğun, “bana dokunmayan yılan
bin yaşasın” misali yasalarla güvence altına alınmış haklarına tecavüz
edilmesine sesini çıkarmayışı kanıma dokunuyor.

İki ayrı yazıda iki örneği dile getirmeye ve yasaları
uygulamakla yükümlü kurumların vurdum duymazlıklarına dikkat çekmeye çalışacağım.

Bayındırlık ve İskan Bakanlığı 1993 yılında yayınladığı
yönetmelikle binaların inşaat yapılacak arsa üzerinde her konut için belli
miktarda otopark alanı ayrılmasını, arsa veya bina içerisinde otopark alanı
göstermeyenlerden otopark parası tahsil edilmesini hüküm altına alır.

Bununla da yetinmez Bakanlık.

Alt belediyelerce toplanan bu paraların Büyükşehir
Belediyesi tarafından ihdas edilecek bir hesaba aktarılmasını ve bu paraların
başka hiçbir yerde kullanılmayarak, yine Büyükşehir Belediyelerince o alt
Belediyeye (alt birim veya ilçe fark etmiyor) 
otopark yapımında kullanılması gerektiğini vurgular.

Yenişehir Belediyesi Mersin’in en hızlı gelişen ve son
yıllarda gerek alışveriş merkezleri gerekse konut açısından en fazla yatırım
çeken bölgesi.

11.5.2009 günü Yenişehir Belediyesine başvurdum.

Başvurumda 2004/2009 yılları arasında Belediyenin söz konusu
yönetmeliğe göre topladığı otopark bedellerinin miktarını ve yasa gereği bu
paraların Büyükşehir Belediyesine aktarıldığı tarih ile meblağlarını sordum.

Yasal olarak 15 gün içinde verilmesi gereken yanıt gecikince
30.6.2009 tarihinde şikayet haklarım saklı kalmak üzere talebimi yineledim.

Sonunda beklenen yanıtlar gecikmeli de olsa geçti elime…

Yenişehir Belediyesinin geciken yanıtının sebebi ilk başvurumun
ardından Büyükşehir ile yapmaya çalıştığı yazışmalardı.

Örneğin başvurumun hemen ardından 21.5.2009 tarihinde
Büyükşehir Belediyesine Başkan İbrahim Genç imzasıyla gönderilen yazıda şöyle
deniyordu:

“..Yönetmelik hükümlerine göre otopark bedelleri
tahsil edilir. Büyükşehir Belediyesi tarafından, bugüne kadar açılmış veya
açılan otopark hesap numarası belediyemize bildirilmediği için belediyemizce
herhangi bir işlem yapılmamıştır.

Belediyeniz tarafından otopark hesap numarasının
belediyemize bildirilmesi halinde, otopark için alınacak bedeller bu hesaba
yatırılacaktır”

Burada biraz soluklanıp yazının satır aralarında gizli ince
ayrıntıları irdelemekte yarar var.

Başkan Genç yazısında Büyükşehir Belediyesine diyor ki: “Toplamakla
yükümlü olduğum otopark bedellerini bana hesap numarası bildirmediğiniz için
herhangi bir işlem yapmadım. Bildirirseniz bundan sonra alacağım paraları
verdiğiniz hesaba yatıracağım.”

-Acaba 11 Mayıs 2009 tarihinde aklıma düşmese daha ne kadar
sürecekti numarası bilinmediği için toplanan paraların hesaba aktarılmaması,
Başkan ne zaman soracaktı hesap numarasını?

Bilmiyorum ama bildiğim bir şey var. ,

2004 ile 2008 arasında 7.064.031 TL (eski parayla 7
trilyon 64 milyar 31 bin lira) para otopark bedeli adı altında Belediye
tarafından toplanmış
ve bu paraların tek kuruşu Büyükşehir
Belediyesine aktarılmamış.(Kızmayın hemen, hesap numarasını bilmediği için
yatırmamış)

Eminim Yenişehir Belediyesinin 21.5.2009 tarihli yazısına
Büyükşehir Belediyesinin verdiği yanıtı merak ediyorsunuz.

Merak etmeyin, gecikmemiş beklenen cevap…

26.5.2009 tarihinde Mersin Büyükşehir Belediyesi Başkan
adına Uğurhan Kilis’in imzaladığı bir yazıyla Yenişehir Belediyesine öylesine
bir yanıt veriyor ki, inanılır gibi değil.

Şöyle diyor Büyükşehir:

“Yazınızda tahsil edilen otopark bedellerinin
Belediyemiz tarafından hesap numarası bildirilmediği için hesaba yatırılmadığı
bildirilmiştir.

Ancak kayıtlarımızın incelenmesinde 20.10.2003 tarih
ve 004/1016-4872 sayılı yazımız ile hesap numarası bildirilmiş olup, yazı
fotokopisi ekte gönderilmiştir.

Yazıda belirtilen hesaba Belediyeniz ile Belediyenize
dahil olan ilk kademe belediyesi tarafından birleşme tarihine kadar yapılan
otopark bedeli tahsilatının da yatırılması hususunda, bilgilerinize rica
ederim.”

Sanırım okuyanın inanmakta güçlük çekeceği ifadeler bunlar.

Koca Yenişehir Belediyesi, Büyükşehir’in vermediğini iddia
ettiği hesaplar nedeniyle parayı kendi uhdesinde tutuyor. Büyükşehir ise
kendisine “ben sana hesabı bildireli 6 yıl oldu, şu topladığın paraları hemen
bana aktar” diyor.

Büyükşehir’in ifadesi hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak
netlikte. Ancak eksik. Bu paraların o yıllarda hangi faizlerle alınıp satıldığı
ortadayken, faiz istenmemesi ayrı bir inceleme konusu.

Sanırım nefesinizi tutmuş sonucu bekliyorsunuz.

Sonuç, yukarıda yer alanlardan da ilginç bir finalle
bitiyor:

Kendisinden otopark bedellerini isteyen Büyükşehir’ e
19.06.2009 tarihinde beklenen yanıtı gönderiyor Yenişehir Belediyesi. Hem de
yine Başkan İbrahim Genç imzasıyla.

Bu yanıtta özetle toplanan 7 trilyon 64 milyar paranın 6,3
trilyonun büyük kısmı ile kaldırım, asfalt, ana arterlerdeki çiçek bakımı ve
bir miktarı ile de otopark yapıldığını, kalan 717 milyar liranın yine Belediye
tarafından yapılacak işlerin bedeli karşılığı mahsuplaşmayı, bundan sonra
toplanacak paraların Büyükşehir Belediyesi otopark hesabına yatırılacağını
söylüyor.

“Yasalar ne için vardır?” diye sormuştuk yazının başında…

Sonunu da birkaç soruyla bitirelim:

-Yasa gereği toplanması, Büyükşehir’e yine kendi belediyesine
otopark yapımı amacıyla yatırılması gereken parayı, yol, kaldırım, çiçek bakım
işinde harcamak hangi kanuna, akla, mantığa sığar?

-Büyükşehir’in resmi yazıyla bildirdiği banka hesabından
habersiz görünüp, “bize hesap numarası vermediğiniz için para yatırmadık”
gereken bir resmi kurumun ciddiyetiyle ne derece bağdaşır?

-Verilmiş olan hesap numarasından habersiz olmak kurumları
yasal sorumluluktan kurtarır mı?

-11 Mayıs 2009 tarihinde başvurmasak, bu paralar daha ne
kadar, bilinmeyen Büyükşehir hesaplarına aktarılma yerine başka işlerde
kullanılmaya devam edilecekti?

Bu sorular elbette önemli ve yetkililer sanırız yanıtları
hususunda gerekeni yapacaklardır.

Ancak çok daha önemli bir ayrıntı daha var…

Yasal olmayan mahsuplaşma önerisinin ardından Büyükşehir
Belediyesi ne gibi işlem yaptı?

İşte bu can alıcı sorunun yanıtını aramaya devam edeceğiz.

Yasalar, yönetmelikler, genelgeler…

Ya uygulanır, ya uygulanmaz…

Geciken her kuruşun faiziyle birlikte hesabını vatandaştan soran
Devlet, Vatandaşa otopark olarak dönmesi gereken paraların akıbetini merak
etmez mi?

Hep beraber, er veya geç, kör kuruşun kaybolmadığı günümüzde
bunun da yanıtını öğreniriz nasılsa…

 

Yasalar ne zaman işler? Otopark bedelleri…

Yasalar ne zaman işler? Otopark bedelleri…

Hukuktan anlarım. Bürokratik işleyişi de iyi kötü bilirim.

Buna rağmen bu ülkede bazı şeylere akıl erdirmeyi
beceremedim bir türlü.

Özellikle AB sürecinin hızlandığı, uyum yasalarının bir bir
hayata geçirildiği şu dönemde hiç değişmedi kanaatim:

‘Türkiye’ nin yasalar itibariyle gelişmiş ülkelerden farkı
yoktur. Aksine son dönemde hayata geçirilen düzenlemeler, dünyanın yaşadığı
deneyimler ışığında yapılması nedeniyle mükemmel denecek düzeydedir.’

Ama…

Her şey işte bu ‘ama’ da gizli.

Eskilerde kalan bir reklamın bugün bile kulağımda çınlayan
cümlesinde özetlendiği gibi: “Yok birbirimizden farkımız ama biz ..”

Daha basit anlatımla; “Aslolan insan…”

Yasalar hatta yönetmelikler aynı olmasına rağmen, gelişmiş
ülkelerle bizim aramızda ciddi uygulama farklılıkları, tolerans konusunda
akıllara durgunluk veren bir sistem zaafı var.

Singapur’ da da Türkiye’ de de yere tükürmenin, bir şeyler
atmanın cezası var.

Singapur’da bu istisnasız ve sıfır toleransla istisnasız herkese
uygulanıyor.

Türkiye’ de ise yasanın uygulandığını gören varsa beri
gelsin.

O zaman insan ister istemez soruyor kendi kendisine:

Uygulamayacağınız yasaları neden çıkarırsınız?

Daha da önemlisi: “Yasalar, kişiye, kuruma, ahval ve şeraite
göre farklılık gösterebilir mi?”

Trafik polisi hız limitini aşan veya genel kontrol sırasında
alkollü yakalanan birini sırf kimliği nedeniyle görmezlikten gelebilir mi?

Gelişmiş hukuktan esinlenerek yazılmış bilimsel bir
araştırmada yolsuzlukla ilgili unutmadığım bir tanıma takılmıştım: “Turnike
önünde maça girmek için bekleyenlerin arasından birisinin sırasını değiştiren
veya tanıdığına öncelik tanıyanın yaptığı yolsuzluktur ve cezalandırılması
gerekir.”

Son zamanlarda yasalara ve bu temelden beslenerek düzenlenen
yönetmeliklere aykırı o kadar çok örneğe rastlıyorum ki, ister istemez
soruyorum kendime: “Uygulanmayacaksa, yönetmelikler neden yayınlanır? Hukuki
anlamda herkesin eşit olması gereken günümüzde, kendileri yasaları uygulamakla
yükümlü olan kurumlar, bu yönetmelikleri uygulamazlarsa, kanayan vicdanları
nasıl susturacağız?”

Başka yerlere bakmaya gerek yok.

Mersin’ de bile göze batan o kadar çok konu var ki..

Özellikle ikisi uzun zamandır inanılmaz rahatsız ediyor
beni.

Bu kentte yaşıyorum ve kimseye zarar vermeyen büyük çoğunluğun,
“bana dokunmayan yılan bin yaşasın” misali yasalarla güvence altına alınmış
haklarına tecavüz edilmesine sesini çıkarmayışı kanıma dokunuyor.

İki ayrı yazıda iki örneği dile getirmeye ve yasaları
uygulamakla yükümlü kurumların vurdum duymazlıklarına dikkat çekmeye
çalışacağım.

Bayındırlık ve İskan Bakanlığı 1993 yılında yayınladığı
yönetmelikle binaların inşaat yapılacak arsa üzerinde her konut için belli
miktarda otopark alanı ayrılmasını, arsa veya bina içerisinde otopark alanı
göstermeyenlerden otopark parası tahsil edilmesini hüküm altına alır.

Bununla da yetinmez Bakanlık.

Alt belediyelerce toplanan bu paraların Büyükşehir
Belediyesi tarafından ihdas edilecek bir hesaba aktarılmasını ve bu paraların
başka hiçbir yerde kullanılmayarak, yine Büyükşehir Belediyelerince o alt
Belediyeye (alt birim veya ilçe fark etmiyor)  otopark yapımında kullanılması gerektiğini
vurgular.

Yenişehir Belediyesi Mersin’in en hızlı gelişen ve son
yıllarda gerek alışveriş merkezleri gerekse konut açısından en fazla yatırım
çeken ilçesi.

11.5.2009 günü Yenişehir Belediyesine başvurdum.

Başvurumda 2004/2009 yılları arasında Belediyenin söz konusu
yönetmeliğe göre topladığı otopark bedellerinin miktarını ve yasa gereği bu
paraların Büyükşehir Belediyesine aktarıldığı tarih ve meblağlarını sordum.

Yasal olarak 15 gün içinde verilmesi gereken yanıt gecikince
30.6.2009 tarihinde yasal şikayet haklarım saklı kalmak üzere talebimi
yineledim.

Sonunda beklenen yanıtlar gecikmeli de olsa geçti elime…

Şöyle bir tablo vardı karşımda:

Yenişehir Belediyesinin geciken yanıtının sebebi ilk
başvurumun ardından Büyükşehir ile yapmaya çalıştığı yazışmalardı.

Örneğin 21.5.2009 tarihinde Büyükşehir Belediyesine Başkan
İbrahim Genç imzasıyla gönderilen yazıda şöyle deniyordu:

“..Yönetmelik hükümlerine göre otopark bedelleri tahsil
edilir. Büyükşehir Belediyesi tarafından, bugüne kadar açılmış veya açılan
otopark hesap numarası belediyemize bildirilmediği için belediyemizce herhangi
bir işlem yapılmamıştır.

Belediyeniz tarafından otopark hesap numarasının
belediyemize bildirilmesi halinde, otopark için alınacak bedeller bu hesaba
yatırılacaktır”

Burada biraz soluklanıp yazının satır aralarında gizli ince
ayrıntıları irdelemekte yarar var.

Başkan İbrahim Genç yazısında Büyükşehir Belediyesine diyor
ki: Toplamakla yükümlü olduğum otopark bedellerini bana herhangi bir hesap
numarası bildirmediğiniz için herhangi bir işlem yapmadım. Bildirirseniz bundan
sonra alacağım paraları verdiğiniz hesaba yatıracağım.

Başvurmasam daha ne kadar sürecekti numarası bilinmediği
için toplanan paraların hesaba aktarılmaması?

Bilmiyorum ama bildiğim bir şey var. 2004 yılbaşı ile 2008
yıl sonu arasında 7.064.031 TL (eski parayla 7 trilyon 64 milyar 31 bin lira)
para otopark bedeli adı altında Belediye tarafından toplanmış ve bu paraların
tek kuruşu Büyükşehir Belediyesine aktarılmamış.

Peki, 21.5.2009 tarihinde Yenişehir Belediyesinin gönderdiği
yazıya karşı Büyükşehir Belediyesi ne yapmış dersiniz?

Şimdi sıkı durun….

26.5.2009 tarihinde Mersin Büyükşehir Belediyesi Başkan
adına Uğurhan Kilis’in imzaladığı bir yazıyla Yenişehir Belediyesine öylesine
bir yanıt veriyor ki, inanılır gibi değil.

Şöyle diyor Büyükşehir:

“Yazınızda tahsil edilen otopark bedellerinin Belediyemiz
tarafından hesap numarası bildirilmediği için hesaba yatırılmadığı
bildirilmiştir.

Ancak kayıtlarımızın incelenmesinde 20.10.2003 tarih ve
004/1016-4872 sayılı yazımız ile hesap numarası bildirilmiş olup, yazı
fotokopisi ekte gönderilmiştir.

Yazıda belirtilen hesaba Belediyeniz ile Belediyenize dahil
olan ilk kademe belediyesi tarafından birleşme tarihine kadar yapılan otopark
bedeli tahsilatının da yatırılması hususunda, bilgilerinize rica ederim.”

Sanırım okuyanın inanmakta güçlük çekeceği ifadeler bunlar.

Koca Yenişehir Belediyesi, Büyükşehir’in vermediğini iddia
ettiği hesaplar nedeniyle parayı kendi uhdesinde tutuyor. Büyükşehir ise
kendisine “ben sana hesabı bildireli 6 yıl oldu, şu topladığın paraları hemen
bana aktar” diyor.

Büyükşehir’in ifadesi hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak
netlikte. Ancak eksik. Bu paraların o yıllarda hangi faizlerle alınıp satıldığı
ortadayken, faiz istenmemesi ayrı bir inceleme konusu.

Sanırım nefesinizi tutmuş sonucu bekliyorsunuz.

Sonuç, yukarıda yer alanlardan da ilginç bir finalle bitiyor:

Kendisinden otopark bedellerini isteyen Büyükşehir’ e
26.5.2009 tarihinde beklenen yanıtı gönderiyor Yenişehir Belediyesi. Hem de
yine İbrahim Genç imzasıyla.

Bu yanıtta özetle toplanan 7 trilyon 64 milyar paranın 6,3
trilyonun büyük kısmı ile kaldırım ve asfalt bir miktarı ile de otopark
yapıldığını, kalan 717 milyar liranın yine Belediye tarafından yapılacak
işlerin bedeli karşılığı mahsuplaşmayı, bundan sonra toplanacak paraların
Büyükşehir Belediyesi otopark hesabına yatırılacağını söylüyor.

“Yasalar ne için vardır?” diye sormuştuk yazının başında…

Sonunu da birkaç soruyla bitirelim:

-Yasa gereği toplanması, Büyükşehir’e yine kendi
belediyesine otopark yapımı amacıyla yatırılması gereken parayı, yol ve
kaldırım işinde harcamak hangi kanuna sığar?

-Büyükşehir’in resmi yazıyla bildirdiği banka hesabından
habersiz görünüp, “bize hesap numarası vermediğiniz için para yatırmadık”
gerekçesi bir resmi kurumun ciddiyetiyle ne derece bağdaşır?

-Verilmiş olan hesap numarasından habersiz olmak kurumları
yasal sorumluluktan kurtarır mı?

-11 Mayıs 2009 tarihinde başvurmasak, bu paralar daha ne
kadar, bilinmeyen Büyükşehir hesapları yerine Belediye kasasında tutulacaktı?

Bu sorular elbette önemli ve yetkililer sanırız yanıtları
hususunda gerekeni yapacaklardır.

Ancak çok daha önemli bir ayrıntı daha var…

Yasal olmayan mahsuplaşma önerisinin ardından Büyükşehir
Belediyesi ne gibi işlem yaptı?

İşte bu can alıcı sorunun yanıtını aramaya devam edeceğiz.

Yasalar, yönetmelikler, genelgeler…

Ya uygulanır, ya uygulanmaz…

Vatandaşa geciken her kuruşun faiziyle hesabını soran
Devlet, Vatandaşa otopark olarak dönmesi gereken paraların akıbetini merak
etmez mi?

Hep beraber, er veya geç, kör kuruşun kaybolmadığı günümüzde
bunun da yanıtı çıkar nasılsa…