Abdullah Ayan yazdı: Dünya yeniden kurulabilecek mi?

Dünya yeniden kurulabilecek mi?

Bir önceki yazıda küresel krizin ulaştığı boyutları, aslında sanayi çağının sona ermesiyle yoğun istihdam alanlarını yitiren, olanları da Güney Doğu Asya başta olmak üzere rekabetine dayanılmaz ülke ve bölgelere kaptıran ABD, AB ve Japonya’ nın açmazlarına değinmiştik.

Sanayi döneminin iki büyük bunalımını iki dünya savaşıyla sona erdirenler bu kez nasıl bir çıkış yolu bulacaklar?

Daha da önemlisi sanayi çağının toplumu, çelişkileri, sınıfsal gerçekleri ile çok farklı dinamikleri olan bilgi çağına geçiş nasıl sağlanacak?

Yaşlanan, kendini yenileyemeyen Avrupa ve Japonya…

İstihdam yaratmakta zorlanan ABD…

Buna karşın hızla artan nüfusa karşın açlık, susuzlukla kıvranan milyarlarca insan…

Milyonlarca yıllık kaynakları aç gözlülükle tüketilen, bu gidişle temizlenmesi imkansız biçimde kirletilen dünya…

ABD, Bush döneminde iflah olmaz gidişi petrolü bol ülkelere saldırarak, saldırmadıklarını da korkularla kandırarak atlatacağını sandı…

Irak ve Afganistan’da başına gelenleri anlatmaya gerek yok…

Bush ve çılgınları gitti ama henüz o savaş tamtamlarının bir daha çalmamak üzere sustuğunu söylemek olanaksız…

ABD’ nin savaş lobileri ve İsrail’in güçlerini kaybetmemek için sonuna kadar direneceklerini, “bizden sonrası, tufan” anlayışıyla, dünyada sönmesi imkânsız yangınlar çıkarmaktan çekinmeyeceklerini tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok.

Ortadoğu’ daki Truva atı İsrail ile birlikte ABD şahinleri şimdi dünyayı ateş topuna çevirecek, İran perdesini aralamaya çalışıyorlar. İran’ a saldırı, büyük olasılıkla nükleer savaşı tetikleyecek. Doğal seleksiyon yerine dünya nüfusunun büyükçe kısmının atom bombalarıyla yok edilmesi…

Sovyetleri alt eden ABD’ nin bileğini bükemediği tek lider Castro, böyle bir çılgınca oyunun sahneleneceğinden emin. Hatta böylesi bir çılgınlıkta ABD şahinlerinin önüne dikilme olasılığına karşı Obama’ nın gerektiğinde suikast ile ortadan kaldırılabileceğini de ekliyor Küba lideri…

Nükleer savaş korkusu, doğal afetlerle gittikçe önem kazanan gıda güvenliği ve açlık tehlikesi, küresel ısınma nedeniyle geometrik biçimde artacak milyarlarca insanı tehdit eden susuzluk…

Böylesine karanlık senaryoların; tüm yaşamı, savaş oyunları, suikast planları, dünyanın en büyük iki gücünü karşı karşıya getiren krizleri yaratmakla geçmiş Castro tarafından dillendirilmesi doğal diyelim…

Yalnız Castro değil bu konuda dünyayı uyaran. Geçtiğimiz günlerde dünyanın en saygın kainat bilimcisi Stephen Hawking’ da savaşlara, kaynakların giderek azalmasına ve artan nüfusa dikkat çekerek ‘insanoğlunun kurtuluşunun ve geleceğinin uzayda olduğunu ve en geç bu yüzyılın sonuna kadar artık uzaya taşınmanın şart olduğunu’ söyledi.

Hawking’ e göre bu kaçınılmaz… aksi takdirde insanlık yok olma tehdidiyle karşı karşıya…

Tam bu noktada ne ilginç, Hawking, Castro’ nun kulaklarını çınlatırcasına, insanlığın 1962’de karşılaştığı Küba füze krizinden daha ağır yeni nükleer çatışma risklerine dikkat çekiyor.

Devam ediyor Hawking, “Tarihimizde son derece tehlikeli bir döneme giriyoruz” diyor ve ekliyor “Bir sonraki yüzyılın ötesinde de varolabilmek istiyorsak geleceğimiz uzayda”

Peki, bu konuda bilim hangi aşamada?

Sorunun cevabı İsviçre’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı merkezinde aranıyor… Deneylerden birini yöneten Profesör Andy Parker, çalışmalarının harcanan emek ve milyarlarca dolara değip değmediği sorusunu Castro’dan çok Hawking’ in baktığı yerden yanıtlar gibi…

Şöyle diyor Parker:

“Eğer insanlık, hayatta kalmak istiyorsa, bu gezegenden çıkmak zorunda. Ancak, şu ana kadar bildiğimiz fiziğin kurallarıyla bu imkansız, çünkü ışık hızı burada çok yavaş kalıyor. Dolayısıyla bu galakside bizi güneşin patlamasından kurtaracak düzeyde uzak yaşanacak yerler bulmamız, bugüne kadar algıladığımız hızlarla sonsuza dek sürebilir. Bu nedenle de, ışık hızından hızlı seyahat etmemize imkan tanıyacak yeni bir fiziğe ihtiyacımız var. Uzay Yolu filmindeki gibi gemiler için bildiğimiz fizik yetersiz. Işık hızından daha hızlı seyahat olasılığını tartışan yalnızca bir tane bilimsel yayın biliyorum ki onu da tümüyle ciddiye almak mümkün değil.”

Profesör Parker, bulunması durumunda yeni fiziğin temel yapı taşı olması beklenen Higgs alanı‘nın yani Tanrı Parçacığı’nın da ışık hızını aşmak için önemli olacağını söylüyor:

“Bu çok geniş bir Higgs Alanı gerektirecek. Dolayısıyla, 3500’li yıllarda, Alfa Sentori Galaksisine doğru yol alırken, gemi kaptanına, ‘bütün bu gelişmeler nerede başladı?’ sorusunu yönelttiklerinde büyük olasılıkla şöyle yanıtlayacaktır:  “Bu yolculuk Büyük Hadron Çarpıştırıcısı sayesinde keşfettiklerimizle ilkel gibi görünen 2000’ li yıllarda mümkün oldu”

Parker ve arkadaşları CERN deneyi ile ışık hızının nasıl aşılacağı sorularına kafa yorarken asıl sürpriz haber Kaliforniya’dan geldi.

Profesör Steven Vogt ve arkadaşları kendi güneş sistemine uzaklığı, büyüklüğü, yer çekimi ve diğer koşullarıyla tıpkı dünyaya benzeyen bir gezegen keşfedildiğini açıkladılar.

Profesör Vogt, ”Anladığımız şekliyle yaşam olabilmesi için gezegenin yüzeyinde sıvı halde su bulunması gerek. Bu nedenle yüzeyinde sıvı halde su bulunan gezegen arıyorduk. Ayrıca bu gezegenin üzerinde atmosfer tutacak büyüklükte bir kütleye sahip olması; ama Uranüs ya da Neptün kadar da büyük olmaması gerekiyordu. Keşfettiğimiz gezegenin boyutları, güneşine uzaklığı, anlattığım bu özelliklere çok uygun” diyor.

‘Gliese 581’ olarak adlandırılan benzeri ile dünyamızın arasındaki mesafe 20 ışık yılı… (Söylerken kolay da, bir ışık yılının 10 trilyon km ve güneş ile dünya arasındaki mesafenin 8 dakika olduğunu bilmekte yarar var)

Eğer o güne kadar insanlığı yok etmezsek, bakarsınız gerçekten de 1500 yıl sonra Gilese’ e inmeye hazırlanan gemidekiler, ekranda biz atalarının savaşan, acımasızca dünyayı tüketen vahşi görüntülerine bakıp neler hissedeceklerdir…

 

Abdullah Ayan yazdı: Küresel kriz nasıl aşılacak?

Küresel kriz nasıl aşılacak?

1929 krizinin aşılması için o günlerden bilinen ne kadar yöntem varsa denendi. Kimisi başarılı olan, kimisi sorunları daha da derinleştiren yöntemler. Ardından da 2. Dünya savaşı patladı… Görüldü ki, savaşın sonunda ne kriz kalmış, ne işsizlik… Gerçi Almanya ve Japonya yerle bir oldu ama galip çıktığını sanan İngiltere ve Fransa’ nın mağluplardan geri kalır yanı yoktu.

2. Dünya savaşı sonunda yıkılıp yeniden kurulan dünyanın iki yeni efendisi çıktı ortaya: ABD ve Sovyetler Birliği…

Şimdi dünya; yeni, farklı, nerede ve nasıl biteceği hiç bilinmeyen yeni bir küresel krizin koynunda…

Kriz ABD merkezli ama AB başta olmak üzere tüm dünyayı etkileyebiliyor. Sanayi çağından bilgi çağına geçen dünyada zaten yeterince sorun olan işsizlik, bu tam olarak boyutları tanımlanamayan krizle çok daha şiddetli boyutlara ulaşabiliyor. Her yıl 80 milyon yeni insan eklenen, 7 milyar nüfusa sahip dünyanın gelecekle ilgili demografik projeksiyonları da alarm zillerini güçlendiriyor.

1802’ de 1 milyar nüfusu nasıl besleyeceği tartışılan dünya 1960’ da 3 milyar taşımak zorunda kaldı, 2050’ de beklenen nüfus 9 milyarın üzerinde… Birleşmiş Milletler’ in 2300 yılı tahminini algılamak bile güç: Savaşların veya doğal bir afetin dünyayı yıkmaması halinde normal süreç 36 milyar insanın yer küre üzerinde yaşamak zorunda kalacağı varsayılıyor.

2300’ leri hatta 2050’ leri bir yana bırakıp günümüze ve içinden geçmekte olduğumuz krize dönersek. İşsizlikten en çok etkilenenler gelişmiş ülkeler. Temel sorunların başında da soğuk savaş döneminin bitmesiyle tek başına dünyanın efendisi olduğunu sanan ABD’ nin, gittikçe ağırlaşan sorunlar karşısında ne yapacağı?

Çoğu Bilim Adamı, Amerika’ nın iflas ettiğini, sahte cennet hayalleri üzerine kurulan ve çalışanlardan toplanıp emeklilere enjekte edilen kaynakların tükendiğini, kısaca saadet zinciri sahtekârlığına dayalı sistemindeki son halkanın da koptuğunu açık yüreklilikle itiraf ediyorlar. Örneğin Boston Üniversitesi Ekonomi Profesörü Kotlikoff, ülke mali açığının resmi kayıtlarda gösterilen borç yükünün 15 katını aşarak 200 trilyon doları aştığını itiraf ediyor. 14 trilyon dolarlık milli gelirle dünyanın açık ara lideri olsanız da, yıllık yaratılan değerin 15 katına yaklaşan bir borcunuz varsa bunu adı belli: İflas…

Üstelik ABD’ den yanında AB ülkelerinde ortaya çıkan gerçek aynı… Tümü artık çok fazla gencin yetişmediği, kısaca saadet zincirini sürdürecek yeni kaynağın gelmediği bu ülkeler, sosyal güvenlik deliğini kapatmak için geleceklerinden çalıp emeklilerini refah içinde yaşatmaya çabalıyorlar.

Dünyada 2 büyük kriz iki küresel savaş ile sonuçlandı. Milyonlarca insanın ölümü, acısı, kan ve göz yaşı üzerine kuruldu yeni dünya düzeni… Şimdi akıllara takılan soru şu: Yeni ve diğer ikisine boyutları, niteliği, dalga boyu itibariyle hiç benzemeyen bu kriz yeni bir savaşla mı sona erecek? Savaşlar çağının sanayi çağıyla birlikte gerilerde kalmakta olduğu, şimdi bilgi çağının dinamikleri gereği, eskiden silah satarak ayakta kalanların yerini artık bilgiye dayalı ürün ve hizmetlerin almakta olduğu yadsınamaz bir gerçek.

Krize rağmen Google, Apple, Microsoft, HP benzeri şirketler satış ve kârlarında rekor üstüne rekor kırıyor, neredeyse yılda 4 kez bir ürünü eskitip yerine yenilerini sunuyorlar. Ama onların bu performansı, artan nüfusa karşı doğal afetlerle karşılaşan milyarlarca insanın yoksulluğunu, her gün biraz daha hissedilen küresel ısınma nedeniyle karşılaştıkları susuzluğa derman olmuyor. Bırakın Asya ve Afrika’ yı, gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan işsizliğe, çok az insanla yaratılan bu yeni dalga zenginlik çare değil.

Sanayi çağı dünyayı terk ederken, kendisine yakışan o hiddetiyle üçüncü bir küresel savaşla mı veda eder? Gözü dönmüş enerji ve silah sektörleri adına perde nasıl kapanacak?

İlk girişim halen ne olduğu tartışmalı, ikiz kulelere yapılan 11 Eylül saldırılarının ardından Afganistan’ ın işgali ile başladı. Ardından Irak’ ta yaşananlar. Savaş lobilerinin temsilcisi Bush ile başlayan saldırı dönemi hüsranla sona erdi. Önce Bush’ un temsil ettiği zihniyetten kurtuldu Amerika… OBAMA ile birlikte şimdi Irak bataklığından çıkmaya, Afganistan belasından bir biçimde kurtulmaya çalışıyor.

Ama bunların hiç biri krizleri sonlandırmaya yetmiyor.

Peki son yüzyılda iki küresel krizi, iki küresel savaşla atlatan dünya üçüncü krizi ülkeler ve bloklar arası savaş olmadan nasıl atlatacak?

Daha da önemlisi atlatabilecek mi? Soruya yanıt aramayı bir sonraki yazıyla sürdüreceğiz…

Abdullah Ayan Referandumda hayır diyen sahiller ışığında Mersin’i ele aldı…

Sahilleri inceleyecek AK Parti… Mersin gerçekleri…

%42 “hayır” ın yoğunlaştığı sahillerin, bu tepkilerinin sorgulanacağını, kaygıların giderileceğini açıkladı Erdoğan.

Bu durumda önümüzdeki günlerde Mersin’e de yolu düşecektir AK Parti adına konuyu masaya yatıranların.

O zaman yardımcı olalım ve gelecek olanlara şimdiden kimi soruların kopyasını verelim.

Devlete ait Hastaneye satılan yatakları, o yatakları en yetkin uzman tavırlarıyla hem de DMO referans numaralarını belirtecek kadar işi bilen havalarındaki etkili yetkili personel de soruşturulacak mı, gerçekten?

600 milyarlık sipariş formunda imzası olan Hastane Müdürünün hangi vekilin akrabası olduğu incelenir mi dersiniz?

Hayatı boyunca bu kente son 8 yıllık zorunlu misafirlik dışında yolu düşmemiş, Mersin’den habersiz Milletvekilinin Mersin teşkilatlarını oluşturma çabaları da gözaltına alınacak mı sahillerdeki yenilginin nedenleri araştırılırken?

Aynı vekilin ziyaret ettiği sivil toplum örgütlerinde karşısına çıkanları “nerelisin?” sorusuyla kafatası testine tabi tutma sorumsuzluğunun hangi oranda hayır oyuna tekabül ettiği örneğin hangi mekanizmalarla ölçülecek?

Okul kantinlerinin, resmi dairelerin temizlik, güvenlik, yemek ihalelerinin hangi senaryolarla kimlere dağıtıldığı ve yapılanların insanlar üzerindeki hayır etkisini sahi kim soruşturacak?

2004’ ten beri Mersin’in neden kaybedildiği, teşkilatların nasıl olup ta bir türlü dikiş tutmadığı sorularına yanıt bulmak üzere Ankara’dan gönderilenlerin kimler tarafından karşılandığı, siyasette polyanna’cılığın akıllara seza boyutları ve yöntemleri sorgulanmadan nasıl kazanılacak Mersin?

Yoksa bu kez de “hayır” ın nedenlerini araştırmaya gelenler, yine aynı ekipler tarafından karşılanıp, sekiz yıllık masalların son versiyonu anlatıldıktan sonra postalanarak mı anlaşılacak bu kent?

Hadi o gelenler, pembe tablo senaristlerinin kendilerine anlattığı, “bu kent zaten zor, mevcutlar en iyisini yapmış, daha iyisi can sağlığı “ masallarını, eskiden olduğu gibi dinleyip gitti diyelim.  Sekiz yıldır partisi için bunca çabayı gösteren, 8 yılda 80’lik ihtiyara dönecek kadar yaşlanan Erdoğan’ın kendisi ve partinin politika üreticileri de mi inanacak anlatılanlara?

Mersin’in sorunları, AK Partinin bu kentteki başarısızlığının nedenleri ortada…

O nedenlerin giderilmesi şöyle dursun, beslenmesine çanak tutanlar partide oturmaya devam ettikçe 2011 seçimlerinde hangi başarı nasıl elde edilecek?

Koordinatör olarak atanan Mersin’in dinamiklerinden habersiz kimi isimler, gün 24 saat partiye emek veren, hiçbir şey beklemeden dişini tırnağına takarak çalışan gençleri, sanki uşakmış gibi azarlayarak mı giderilecek kaygılar?

Agah Kafkas, Mustafa Kabakçı gibi bu kentten ve kentin dokusundan, yapısından habersiz isimlerle, atanmış koordinatörlerle mi anlaşılacak hayli zor zor, bir o kadar zengin mozaik’e sahip, demokrasiyi, özgürlükleri her şeyin üzerinde tutan çok renkli Mersin?

Sahi masaya yatırılacaksa Mersin, daha öncekilerin yaptığı gibi, sürekli aynı adresteki bir avuç ismin görüşlerinin dışında bugüne kadar ulaşılma derdine düşülmemiş kesimlere erişim adına hangi yöntem uygulanacak? Daha da önemlisi bu sefer gelenler bugüne kadar gelenlerin umursamadığı o geniş yelpazeyi oluşturmanın peşine düşecekler mi?

Dışarıdan fotoğrafı çok net gören tarafsız, yansız insanlardan vazgeçtik, partiye onca emek vermiş, örneğin Hacı Özkan dinlenecek mi, yoksa yine görmezlikten mi gelinecek?

Bugüne kadar Mersin’in nabzını tutmaya gelen birileri o Hacı Özkan’ları nedense tanımadı, hiç merak bile etmedi önerilerini? Kimdir neyin nesidir, bu partiye neler vermişlerdir diye dertlenmedi kimse… Bundan sonra gelenler ön yargılara başvurmadan Hacı Özkan gibi “diğerleri” hanesinde yer alanları samimiyetle dinleyecekler mi gerçekten?

İş bitiricilerin perde arkasında iş tutmayı sürdürdükleri bir kentte, namuslu, çalışkan İsmail Taşpınar’ lar neden Cumhuriyet tarihinin gelmiş geçmiş en önemli referandum arifesinde görevden alındılar?

Sahi suçu neydi İsmail Taşpınar’ların? Bağışlanmaz hangi günahı işlediler de istifa ettirildiler?

Kimi partilerin her türlü pisliği halı altına süpürdüğü ve sineye çektiği “dere geçilirken, atın değiştirilmediği” referandum kritik sürecinde bir an için Taşpınar hadi o dokunulmaması gerekene dokundu diyelim…

O zaman bugüne kadar soruyu bile sorma cesaretini göstermeyenlere inat, Mersini sorgulamaya gelenlerin yanıtlaması gerekmez mi acıtıcı soruyu: Taşpınar hangi bilmediğimiz işe bulaştı, suça karıştı da görevden alındı?

Hadi bizim görmediğimizi gören Agah Kafkas ve Mustafa Kabakçı gibiler gördüler diyelim, günahkarsa aynı Taşpınar Akdeniz’den alırken neden İl yönetimine, hem de, teşkilattan sorumlu Başkan yardımcısı olarak getirildi?

Bu sorunun yanıtının da peşine düşecek mi, sahilleri sorgulamaya gelenler?

Keşke sorun Taşpınar’dan ibaret ibaret olsaydı?

Fatih Kalkan’ın ne suçu vardı?

Yaramaz çocuk olarak aforoz edilen Lütfi Parıltı’ nın uğradığı haksızlıkların hesabını kim verecek?

AK Parti sahilleri sorgularken, Mersin’de yaşanan tüm olumsuzlukların temel hastalıklarından birini oluşturan koordinatör Milletvekilliği müessesini de sahiller özelinde yeniden masaya yatıracak mı?

Bugüne kadar Samsun, Çorum, Konya eksenli, Mersin’in dinamizminden, çok renkli çok sesli dokusundan habersiz Milletvekillerinin kafa yapısıyla bir türlü okunamayan Mersin’in okunmasını sağlayacak farklı mekanizmalar geliştirilecek mi?

Kıyıların neden hayır dediği samimi olarak incelenecek, parti dışındaki tarafsız, yansız dinamiklere, toplumun görüşlerine değer verdiği insanlara kulak verilecek mi?

Yoksa eskiden olduğu gibi iş olsun kabilinden gelenler, dar çevrenin görüşlerini ve önerilerini tüm Mersin’in kanaati sanarak mı dönecekler Ankara’ya?

Mersin’de temel sorun budur ve sorunu görmeyen, partiyi geniş kitlelere açamayan AK Parti 2011 seçimlerinde de geçmişten farklı bir çıkış yakalayamaz, başarıya giden sonuç alamaz…

Temel derdimiz AK Parti değil aslında. Ama kötü yönetilen Mersin’in üzerindeki ölü toprağını atması biraz da, yereldeki AK Parti’ nin silkinip uyanmasına bağlı…

Böylesi bir çıkışa hasret Mersin…

Umarız umutlar boşa çıkmaz, hayaller bir kez daha Kaf dağının ardına atılmaz…

 

Abdullah Ayan yazdı: Yenilenebilir enerji, son gelişmeler…

Yenilenebilir enerji, son gelişmeler…

Sanayi çağından bilgi çağına geçişin sancılarından ibaret değil tanıklık ettiğimiz süreç…

Yüzyıldır yaşanan tüm savaşların en önemli nedenlerinden biri olan ve sonunda da küresel ısınma belasını başımıza bela eden petrole dayalı dönem de kapanmakta…

Ortadoğu’nun çatışma merkezi olmasına, güçler dengesinin egemenlik sağlama arayışlarına yol açan petrol istesek te istemesek te, eninde sonunda tükenecek. En azından yakarak enerji elde etme gibisinden ilkel yöntemlerle kullanımı ortadan kalkacak.

Soru yüzyıldır arabaları çalıştıran, ısınmadan aydınlatmaya kadar her türlü enerjinin kaynağı olan, oluşumu milyonlarca yılla ifade edilen süreler alan bu enerjinin yerini neyin alacağı?

40 bilemediniz 50 yıl sonra artık iyice azalan petrol belki ilaç niyetine kimi alanlarda kullanılacak ama, yakılanın ancak %20’sinin işe yaradığı, geri kalanın havaya karışarak, çevre kirliliğinden dünyanın ısınmasına kadar pek olumsuzluğu yaratan bu vahşiliğimizin simgesi kaynak adına hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Peki dünya petrol sonrası döneme ne derece hazır?

Arayışlar hangi yönde gelişiyor?

Petrolden kaçarken nükleer gibi sonuçlarını henüz tam kestiremediğimiz daha belalı kaynaklara mı yöneleceğiz?

Dünyada büyük değişimi kökünden değiştirecek adımlar atılmasa da, son günlerde insanlığın geleceği adına umut dolu gelişmeler de yok değil…

Örneğin OBAMA döneminin ABD’ si…

Bush ve ekibi tüm stratejisini petrole dayalı enerjiye, bunu sağlamak için de, Ortadoğu merkezli çatışmalara dayandıran kan içicilerin son şahinleriydi.

Irak petrol için işgal edildi, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirliklerinin kukla yönetimleri aynı nedenle iktidarda tutuldu.

İran’ın vurulma hesapları da benzer senaryoların parçasıydı.

8 yıllık dönemin ardından Obama’ nın gelişiyle en azından enerjide yeni arayışlar başladı.

Bu konuda yenilenebilir enerjiye yönelik AR-GE çalışmaları hız kazanırken, başlangıçta dile getirilmeyen nükleer alanında da ciddi büyüklükte yatırımlara yeşil ışık yakıldı.

Son günlerde ise Obama’ nın partisi Demokratlar ile Bush’un siyasi yoldaşları Cumhuriyetçiler arasında Temsilciler Meclisi ve Senato’da enerji eksenli hayli gergin tartışmalar yaşanıyor.

Kavga Ekim ayının ilk günü Başkan Obama’nın geleneksel radyo konuşmasıyla başladı.

Obama haftalık radyo konuşmasında temiz enerji konusuna ağırlık verirken bu alanda yapılacak yatırımların istihdam yaratma ve ekonomiyi güçlendirme arayışlarına da büyük katkısı olacağını söyledi.

BrightSource adlı şirketin son dönemde hayata geçirdiği projeyi bu alanda örnek olarak verdi Başkan…

Gerçekten de adı geçen Şirket California’daki Mohave Çölü’nde dünyanın en büyük güneş enerjisi santralini inşa etmeyi planlarken işsizlikle mücadele etmeye çalışan ülkenin binlerce insanına da iş ve aş vereceğini müjdeliyor…

Çöl ortasına yerleştirilecek binlerce panelin toplayacağı güneş ışınlarından elde edilecek ısı bir buhar santralinde toplanacak ve elektrik elde edilecek…

Aslında sistem basit ama büyüklük anlamında bugüne kadar gerçekleştirilen benzerleriyle karşılaştırıldığında akılları durduracak cinsten…

Şimdi sıkı durun…

Mohave çölündeki bu güneş enerji santrali sayesinde Amerika gibi dünya ortalamalarının üç katı elektrik tüketen bir ülkede tam 140 bin evin tüm elektrik gereksinimi karşılanacak…

Bir başka ifadeyle Büyükşehir sınırları içinde kalan Mersin’deki toplam konut sayısına eş büyüklükte bir bölge tümüyle güneşten beslenen bir santralle sağlayacak tüm enerji gereksinimini…

-Not etmekte yarar var: ABD’ de kişi başına yılda 13 bin kw/saat elektrik tüketilirken, Türkiye’ de rakam 2800 kw/saat, dünya ortalaması ise 2400 kw/saat civarında…-

Obama başlayan yeni dönemden hayli umutlu ama bu alanda en büyük engelin Cumhuriyetçilerce çıkarıldığını söylemekten geri kalmıyor…

Son radyo konuşmasında da bu alanda yatırımları teşvik etmeye çalışırken karşılarına olmadık engelleri çıkaran Cumhuriyetçileri halka şikayet etti…

Teşviklerin gecikmesi nedeniyle yenilenebilir enerji projelerinin engellenmesinin daha temiz bir dünya yaratma girişimlerini engellemekle kalmayacağını, Çin gibi ülkeler karşısında ABD’ nin rekabet gücüne de darbe vuracağını söyledi Obama…

Statüko ile değişim arasındaki mücadele hayatın her alanına yansıyor ve bunların içinde en ilginci ABD’ de petrole dayalı enerjiyi savunan Cumhuriyetçilerle, yenilenebilir temiz enerjiye yönelmeyi savunan Demokratlar arasında yaşanıyor…

Abdullah Ayan Bilgi Edinme kanununu ciddiye almayanları değerlendirdi: Büyükşehir’e hukuk dersi…

Büyükşehir’e hukuk dersi…

İddia ediyorum vatandaşı adam yerine koyma, şeffaflaşma ve kendini devlet sanan kurumların hesap verebilir konuma gelmesi açısından Cumhuriyet tarihinin en önemli düzenlemesi, vatandaşın bilgi edinme hakkını düzenleyen kanundur…

O güne kadar ancak içeriden öğrenilen ve çoğu dedikodudan ibaret söylentiler, bu kanunun bireye tanıdığı haklar sayesinde ete, kemiğe büründü. Belge ve bilgiler resmiyet kazandı…

Yasanın uygulanması elbette kolay olmadı…

Örneğin yürürlüğe girdiği günden beri Bilgi Edinme Kanunu ve yönetmeliğinin tanıdığı hakları kullanarak resmi kurumlardan bilgi, belge talebinde bulunan benim gibi biri, günün birinde yaşadıklarını, tanık olduğu birbirinden ilginç olayları anılaştırsa, sanırım hayli ilginç kitap çıkardı ortaya…

Dile kolay tam 6 yıldır, yasa sayesinde her türlü kuruma başvuruyor, bir zamanlar sorgulanması bile düşünülmeyen nice konu hakkında bilgi istiyor, soruyor, sorguluyoruz…

Sanırım yasanın uygulanmasında yaşadığımız en zengin deneyimleri sıralamaya kalksak tartışmasız ilk üçün arasına Mersin Büyükşehir Belediyesini koyarız gönül rahatlığıyla.

İlk zamanlar en küçük bir bilgi kırıntısını verirken bile inanılmaz cimri, burnundan kıl aldırmayan bir havası vardı Büyükşehir’in ve bu konuda görevlendirilmiş birimin…

Zaman içinde içlerine sindirmeseler de, yasanın emrettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldılar.

Halen çok katılar… Halen “nereden çıktı bu adamlar, bu hesap sorma yetkisini sorma cüretini kimden alıyorlar” havasını da sezmiyor değilim.

Umurumda değil…

İnadına en küçük detayına kadar soruyorum, merak ettiğim her konuyu. Kapıları kapattıkları anda da yasanın tanıdığı haklarımı kullanmaya gayret ediyorum.

Henüz yanıtsız bıraktıkları kimi sorular nedeniyle henüz yasal yollara başvurmadım. Bunun yerine kanunla uygulamada karşılaşılacak sorunlarda hakemlik görevi verilen Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’na –BEDK- başvurmayı tercih ediyorum.

Türkiye’nin en saygın hukukçularından oluşan bir kurul bu ve inanılmaz duyarlı…

Özellikle sekreterya görevini üstlenen personel o kadar duyarlı ve yaptıkları işi öylesine ciddiye alıyorlar ki, inanılmaz…

Mantık olarak zorlaştırmaya değil, kolaylaştırmaya çalışanlardan oluşan bir ekip bu ve tüm kararlarını vatandaşı gözeterek alıyor…

Son 6 yılda birey ile kurumlar arasındaki ihtilaflarda, bugüne kadar kutsal sanılan sınırların birey lehine genişletilmesi doğrultusunda örnek sayılacak o kadar çok karar var ki elimde…

Tümünü de gururla saklıyorum, günün birinde ülkemin geçirdiği evreleri yazacak olanlara ışık tutar diye…

BEDK’ nin son kararı da, yaşanan bunca deneyime, hukuk anlamında verilen onca derse rağmen, ısrarla eski alışkanlıklarını sürdüren Büyükşehir bürokratlarına unutulmaz bir yeni ders niteliğinde…

Kısaca özetleyeyim: Mersin Büyükşehir Belediyesi geçtiğimiz günlerde zabıta memur ve amirlerine yönelik giyim ihalesi açtı…

İhalede sözü edilen kıyafet sayısı dikkatlerden kaçmayacak büyüklükteydi. Merak ettim sayının gerçek olup olmadığını, oturdum Büyükşehir’e başvurdum ve kurumun bünyesindeki zabıta görevlilerinin sayılarını ve adı geçen personele ayda ödenen brüt ve net ücret tutarlarını sordum.

Belediyenin bilgi edinme ile ilgili yazışmalarının da sorumluluğunu üstlenen birimin başındaki arkadaşın imzasıyla bir yanıt geldi, başvurunun ardından…

Cevapta; istediğim bilgi ve belgelerin, kamuoyunu ilgilendirmediği, kurum içi düzenleme ve sadece kurum içi personeli ilgilendiren bilgiler olması hesabiyle tarafıma verilmeyeceği bildirildi.

Bana göre en azından mantıksız ve vatandaşı takmaz bu tavra karşı ders olsun diye, tıpkı daha önce ret edilen nice başvuru gibi verilen olumsuz cevabı içeren kararı BEDK’ ya taşıdım.

Kurul başvurumu değerlendirdi ve oy birliğiyle Büyükşehir Belediyesinin istemiş olduğum bilgileri vermesi doğrultusunda karar aldı.

Buraya kadar şaşılacak bir şey yok. Ama daha önemlisi kararın içerdiği, unutulmaz ders anlamına gelecek cümleler… Şöyle diyor Kurul kararında:

“Çağdaş kamu yönetimi ilke ve uygulamaları doğrultusunda; katılımcı, saydam, hesap verebilir, insan hak ve özgürlüklerini esas alan yerel yönetimlerin oluşturulması amacıyla yapılan düzenlemelerden biri olan, 5393 sayılı Belediye Kanununun 13.maddesinde “Hemşehri Hukuku” düzenlenmiştir. Buna göre herkes ikamet ettiği beldenin hemşehrisi sayılacak ve hemşehrilerin, Belediye karar ve hizmetlerine katılma, Belediye faaliyetleri hakkında bilgilenme hakları olacaktır. Hemşehrilerin etkin katılımını sağlayacak en önemli araçlardan birinin “Bilgi Edinme Hakkı” olduğu konusunda hiç kuşku yoktur. Bu nedenle başvuru sahibince talep edilen belge ve bilgilerin, kurumun iddia ettiği nitelikte olmadığı değerlendirildiğinden dolayı karşılanması gerektiğine…”

Bilseniz BEDK’ nin bu kararının bilgi cimrisi kurumlara, kaçıncı ders olduğunu…

Ne BEDK ders vermekten bıktı, ne onlar sürekli ders almaktan…

Neyse sonuçta ve umarım en kısa zamanda Mersin Büyükşehir çalıştırdığı zabıta sayısını ve söz konusu kadrolarda gösterilen personele aktarılan miktarın tutarını…

Bilgiye erişince paylaşırız nasılsa..

Unutmayın ödenen paralar hepimizin cebinden çıkmakta..

Bu paraların verimli biçimde ve en uygun yerlere harcandığını denetlemek te aslında vatandaşlık sorumluluğumuzun bir parçası…

Bu sorumluluk bilinciyle sormaya devam edeceğiz…

Birileri yanıtlamasa, ders almaktan bıkmasa da…

Abdullah Ayan dünyadaki değişimi ele aldı: Savaş çıkmazsa Skorsky batacak…

Savaş çıkmazsa Skorsky batacak…

Apaçiler, komançiler…

Çocukluğumuzun çizgi romanlarındaki kimi iyi kimi kötü Kızılderililer…

Kovboy bozması yakışıklı yüzbaşı Tommiks Kızılderililerle neredeyse tek başına mücadele ederken kötü apaçilere karşı onu destekleyen komançi kabilelerinin kendi ırkdaşlarına karşı ihanetleri o yaşta bile şaşırtmıştı beni.

Topraklarını, nesillerini savunmaya çalışan Apaçiler, olayları Tommiks gözüyle görmemizi sağlayan Amerikalıların daha çocukken teslim almaya ve yıkamaya çalıştığı beyinlerimizin algıladığı haliyle kötü, deyim yerindeyse soydaşlarını satan hain komançiler ise iyiydi.

Çizgi dergiler sonradan film olarak çıktı karşımıza…

Beynimizi yıkayan Amerikalılar beyaz kahramanlarını efsaneleştirirken, kötüleri de ellerindeki savaş baltalarıyla trenlere, konvoylara saldıran o apaçi olarak adlandırdıkları yerlilerle simgeliyorlardı. Ve apaçileri görünce protesto ıslıklarıyla yıkılan sinema salonları, beyaz askerlerin onları bozguna uğratmasıyla alkışa boğuluyordu.

Tommiks, Reks ve envai çeşit asker kahramanın savaştığı kötü Kızılderililerin sonradan ABD’ nin ölüm yağdıran en canavar helikopterlerine isim babalığı yapacağı kimin aklına gelirdi ki?

Ama oldu…

Apaçiler ölüm kustu, kusuyor düşmana… Helikopter alanındaki en önemli şirketlerden bir başkası da başta tümüyle kendisine ait Skorsky’ ler yanında Boeing ile ortak ürettiği savaşların her aşamasında kullanılan canavara Comanche -Komançi- adını verdi…

Skorsky’leri üreten United Technologies Corp. son olarak Zafer Çağlayan’ın ihracatçılarla ABD’ ye yaptığı çıkarmada, getirdiği öneriyle gündeme oturdu.

Helikopter başta olmak üzere birçok alanda yatırımları bulunan şirket yetkilileri, Türkiye’de uçak yedek sanayi ile helikopter alanında yatırım yapmak istediklerini aktarırken, bu konuda zaten iyi müşteri olan Türkiye ile kuracakları ortak tesislerde üretim yapmaktan memnuniyet duyacaklarını ifade ediyorlardı.

Zafer Çağlayan aracılığıyla iletilen öneri hayata geçer mi, geçerse bu hangi zaman diliminde gerçekleşir bilinmez…

Ancak dünya medyasına yansıyan son gelişmeler, Skorsky üreticisinin ömrünün böylesi beklemeye tahammülü olmadığını koydu ortaya…

Savaş makinesi Skorsky helikopterlerini üreten fabrika, “piyasalarda” savaş sıkıntısı çektiğinden şimdilik 200 işçisine yol verdi.

Şimdilik diyorum, çünkü Bush döneminden Obama etkisine giren ABD Irak’taki askerlerini çekmekte… Afganistan’ı ise NATO ağırlıklı müttefiklerine ihale ederek, sessizce bölgeden kaytarmakta..

Bu durum imal ettiği tüm helikopterlerini Amerikan Ordusu’na satan ve artık sipariş almakta zorlanan firma açısından iflasa giden süreç demek…

İlk çare ise küçülmek ve öncelikle işçi çıkarmak…

Ufukta ülkeler arasında araç alımını hızlandıracak bir savaş ta yok…

Bu alanda geçmişte en yağlı müşterilerden sayılan Yunanistan iflasın eşiğinde…

Ortadoğudaki ülkelere ise ABD Skorsky gibi gözden çıkardığı şirketlerin araçlarını değil, Boeing benzeri devlerin milyarlarca dolar tutan uçaklarını kazıklamakla meşgul…

Skorsky özelinde Türkiye hayli bereketli müşteri –unutmayalım helikopterlerle pikniğe giden görevlileri gördük bu ülkede- ama onca üretimi karşılayacak kadar büyük değil…

Sanayi çağından bilgi çağına geçmekte olan dünyanın temel sancılarından biri daha çıkıyor ortaya…

Ayakta kalması ve istihdam yaratması savaşlara endeksli efsane şirketlerden biri batmakta ve ayakta kalması çıkarılacak savaşlara bağlı…

Ey dünyanın dört bucağına akıl almaz provokasyonlarla kirli savaşların fitne tohumlarını ekenler…

Neredesiniz?

Eğer üç vakte ortaya çıkmazsanız Skorsky de ölecek, karanlık tarihin çöplüğüne gömülecek…

Büyüğün küçüğü yediği bu geçiş döneminde bakalım sıra kimde?

 

.

Abdullah Ayan Mersin’deki trafik çilesini yazdı:Akşam trafiği, Valinin geçişine bağlı şehir…

Akşam trafiği, Valinin geçişine bağlı şehir…

İster Adliye’de görev yapın, ister Gümrük Başmüdürlüğünde…

Bayındırlık, Sağlık, İhracatçı Birlikleri, eski Emniyet Müdürlüğünün yerine geçen asayiş şubesinde çalışıyorsanız da fark etmez…

İş adamı, avukat, gümrük komisyoncusu, hangi mesleği yapıyorsanız yapın…

Eğer mesainizi verdiğiniz mekân, Akdeniz’de ve eviniz çoğu Mersin’li gibi Yenişehir, Mezitli ilçelerinde yer alıyorsa, siz siz olun, akşam trafiğinin yoğunlaştığı 17-20 saatlerinde iş yerinizden evinize gitmeye kalkmayın…

Sahil boyunca uzanan İsmet İnönü bulvarıyla, Adnan Menderes Bulvarlarının gidiş yönünde kafayı üşütmeniz kaçınılmaz kader olarak sizi bekliyor çünkü…

Aslında Mersin sakin bir kent…

Bakmayın ülkenin en büyük altı veya yedinci ili sıralamasında yer aldığına…

İstanbul, Ankara, İzmir’i saymazsak, diğer tüm kentlerde olduğu gibi öyle yoğun bir trafiği yok…

Ama Mersin hem toplu taşımacılık anlamında hem de trafik düzenlemeleriyle dökülen, dökülme de ne kelime iflas bayrağını çekmiş bir kent…

Toplu taşıma anlamında bu kentte hizmet veren otobüslerle, minibüsler…

Özellikle minibüslerin müşteri kapmak için şeritler arasında yarattıkları olağanüstü akrobasi hareketleri…

Zaten güç işleyen trafiği yaşanılmaz hale sokmak için gösterdikleri akıl almaz performans…

Hayır, artık nice gazetenin yıllardır söylemekten yorgun düştüğü, klasikleşmiş konuları ısıtıp önünüze getirecek değilim…

Gaziantep’i örnek alıp 3 yıl içinde toplam 50 milyon doları gözden çıkarsa, gereksiz harcamalardan kısıp raylı sistem yapımına aktarsa, toplu taşıma sorununu kökünden çözecek Büyükşehir Belediyesini ve Macit Özcan’ın bu konuda adım atmayacağını, faturayı hükümete çıkaracağından adım gibi eminim.

“Hazine garantili dış krediyi çok görüyorlar, bizi cezalandırıyorlar” bahanelerini de burada tekrarlayıp başta kendim, kimselerin asabını bozmaya da niyetim yok…

Ama herkes elini vicdanına koyup bir kez daha düşünsün…

Çoğu Mersinlinin iş yeri ve evi arasındaki ana güzergah olan ve sahile paralel uzanan, toplasanız 10 kilometrelik ana arter en azından düzenli ve trafiğin aktığı bir hale getirilemez mi?

Bu güzergahta özellikle akşam saatlerinde tıkanan kavşak sayısı toplasanız 5’i geçmez…

Mersin Oteli, Orduevi, Hilton önü, Muğdat ve Adese’ ye açılan kavşaklar…

Bunların içinde trafiği kilitleyen ve insanların beş dakikada gidecekleri yolu bazen bir saate çıkaran en çileli iki nokta ise Hilton ve Adese kavşakları

Hadi Büyükşehir’in oralarda yer altı, yer üstü çalışması, kesintisiz geçiş sağlayacak düzenleme yapmaya da niyeti yok…

Yukarıda saydığım üç beş kavşaktan yan yollara verilen geçişler, en azından akşam 18-20 saatleri arasında trafiğe kapatılıp, gidiş yönü kesintisiz hale sokulsa sorun bitecek.

Onu yapmak kimsenin aklına gelmiyor diyelim.

İyi de, kent içi trafikten sorumlu Trafik Müdürlüğüne bağlı ekipler ne yapar?

Otoparka hasret Mersin’de zorunlu olarak arabasını ara sokaklara park edenlere ceza keserek, devlet bütçesine katkı yapmaktan başka yapacak bir şey yok mudur?

Çok mu zor yukarıda saydığım dört kavşağın trafiğini, 17-20 saatleri arasında 8 görevliyle yönetmek, vatandaşın çile çekmesini önlemek çok mu zor?

Sorulara kafa patlatıp, sağlıktan olmanın alemi yok…

Ben işin sırrını çözdüm, direksiyon başında sinir krizleri geçirenlere de öneririm.

Evinize gidecekseniz, Vali beyin makamından çıkıp, Yenişehir-Mezitli bölgesine doğru eskortlar eşliğinde harekete geçtiği saatlere denk getirin siz de yolculuğu…

Öylesi anlarda telsiz anonslarıyla uyarılan tüm kavşakları polisler tutuyor, motosikletli polislerin olağan üstü gayreti sayesinde tereyağı gibi akıyor trafik…

Vali beyin geçişinden kısa süre sonra aynı dram başlıyor ama dert değil, ben çözümü söyledim…

Siz siz olun yukarıda anlattığım mutlu rastlantıya denk getirmeye bakın, akşam eve dönüşü…

“Nereden bileceğim, nasıl isabet ettireceğim?” diyorsanız, o zaman siz de benim gibi kaderine razı olanlar gibi yapın…

Kendi arabanızla gidiyorsanız, akşam 8’den önce çıkmayın yola…

Aslında aklıma başka bir çözüm daha geliyor ama çok uçuk…

Bilmem nasıl anlatsam?

Hani hayal ya… Acaba diyorum, bu yazıyı Vali de okusa, sonra bir talimat verse görevlilere…

Her akşam o trafiğin tıkandığı saatlerde sanki kendisi içindeymiş gibi makam arabasının bulunacak bir ikizi çıkış yapsa Valilikten…

Anonslar yapılsa ve Vali Bey geçecekmiş gibi Mersin’in can damarı yolun kavşakları trafik ekiplerince tutulup, bir iki saatliğine trafiğin akması sağlansa…

İmkânsız biliyorum…

Ama hayal işte, kime ne zararı var ki?

 

Abdullah Ayan Özcan’a yönelik mektuptaki ırkçılık tehdidini ele aldı…

Özcan’a yönelik mektuptaki ırkçılık tehdidi…

Yazı için oturduğumda “hepsi bu muymuş?” diye koydum başlığı ama sonra kimi kafalardaki ciddi sorunu vurgulasın diye yukarıda gördüğünüz cümleyle değiştirdim…

Büyükşehir Belediyesi ve Macit Özcan’ın bir kısım tasarruflarını dile getiren ve deyim yerindeyse deprem yaratan iki sayfalık mektuptan söz ediyorum.

İyi ki el altından gizlice dağıtıldı, ya aleni yapılsa neler olmazmış diye düşünmekten kendini alamıyor insan.

Nasıl bir gizlilikse, sağır sultan dahil herkes duydu, üstelik herkes her şeyin farkında ama failinden geçtik hedefini de tam anlamadığım bir senaryoyla karşı karşıyayız…

Dünya vatandaşlığı tanımının yetmediği, ses duvarını aşan insan oğlunun ışık hızını da alt ederek yeni dünyalara gitmeyi hayal ettiği, CERN deneyindeki bazı beklentiler karşılanırsa, bir zamanların Uzay Yolu gemisindeki ünlü ışınlanma sahnelerinin -henüz gerçekleşmesi elbette olanaksız-  akılları zorlamaya başladığı günlerdeyiz.

Son olarak keşfedilen, dünyayla aynı koşulları taşıması nedeniyle büyük olasılıkla ulaştığımızda ev park sahibi olacağımız Gliese 581yıldızı dünyadan 20 ışık yılı uzaklıkta ama kimi bilim adamının hayal dünyası artık oraya ulaşmanın yollarını zihinsel anlamda da olsa zorlamakta. (20 ışık yılı diye yazmak kolay da, güneş ile dünya arasındaki mesafenin aynı birimle 8 dakika olduğunu bilmekte yarar var)

İnsanoğlunun sırtına vurduğu yükü taşımakta zorlanan ve bir felaketle karşılaşıp, kendi kendini yeniden yoktan var etme mucizesini gerçekleştirmezse, bu hoyrat tüketimimizle kısa zamanda öldüreceğimiz dünyada, birileri ışık hızını aşacak keşiflere kafa patlatırken, birileri de oturmuş, Özcan’ın kimi tasarruflarını dile getiren imzasız bir mektubu kaleme almışlar… Almakla da kalmayıp ulaşması gereken tüm kanallara bir biçimde ulaşmasını sağlamışlar üstelik…

Dedikoduyu gerçeklerden çok seven bir toplumuz ya, alenisi çok fazla ilgi çekmeyecek bir mektubun gizlisi herkesin merakını gıdıkladı…

Belli çevrelerde insanlar oturuyor ve başlıyorlar son günlerin fokurdadıkça tatlanan muhabbetini kaynatmaya.

Bir defa mektubun ilk cümlesi bile o kadar itici, o kadar incitici ki, sağduyudan vazgeçtim, sağlıklı düşünen her aklı başında insanın eline aldığı kağıt parçasını buruşturup atması için yeterli…

Neymiş; Macit Özcan, “Mersin’li Arapları hiç sevmezmiş te, her tarafını Tarsus, Adana, Karataş Arapları sarmış…”

Başka?

“Kürdün, Laz’ın, Çerkez’in, Alevi’nin cenazelerine, düğünlerine koşarmış ta, Mersin’li Arapların bu türden acı, tatlı olaylarına gitmez” miş!

Adamların günah diye eleştirmeye kalktıkları bu davranış, aslında Özcan’ın aslında en fazla alkışlanması gereken hasleti…

Girişi böylesine ırkçılığın en ilkel nefretiyle -ayrımcılık hafif kalır- başlayan mektubun gerisinin nesine bakacaksınız?

Sorgulanması gereken bir takım iddialar içerse de, böyle girizgahı olan kağıt parçasının –başka bir tanım bulamadım- neresini ciddiye alıp soruşturacaksınız?

Açıkçası yazılanlara baktıkça “siz kalkın, biz oturalım” , “Özcan yakınlardaki birkaç kişiyi uzaklaştırsa da biz yakınlaşsak” havası inanılmaz derecede rahatsız etti beni.

Son 10 yılında Özcan hakkında belgelere dayalı en sert muhalefeti yapan, dişe dokunur iddiaları belgelendirip köşesine taşıyan biri olarak sormadan da edemedim.

Macit Özcan’ın 11 yıla ulaşan yönetim biçiminde, kadrolarında, kentin öncelikleri ile kendi öncelikleri hakkında söylenecek, eleştirilecek onca şey varken, tüm olayları getirip, Mersin-Adana Arapları arasındaki çıkar kavgasına endekslemenin kime özellikle de hizmet bekleyen sokaktaki bireye ne yararı var?

Açıkça itiraf edeyim mi?

Çoğundan kamuoyunun habersiz olduğu bazı isimlerin Belediye ve arka bahçesi İmar İnşaat şirketinden maaş ve benzeri şeylerle nemalanması gibi suçlamalar Özcan’a zarar vermez aksine güçlendirir.

Türkiye’deki diğer Büyükşehir Belediyeleri ve o Belediyelere bağlı şirketlerde benzer istihdam ve kayırmaları oturup dökmeye, yazmaya kalksak köşelerimizi her halde yıllar alacak yazı dizilerine ayırmamız gerekirdi.

Kimseyi mazur görme, yaptıklarını görmezden gelme arayışında değilim.

Ama Mersin gibi zordan da öte bir Büyükşehir Belediyesini üç dönemdir yöneten ve bitirdiğinde 15 yıllık bir süreye damgasını vuracak Macit Özcan da sonunda insandır, her insan gibi yaptığı doğrular yanında bir sürü yanlışı da vardır.

Onları dile getirmek, eleştirmek, yazıp çizmek ayrı şeydir…

Tüm yetkililere gönderildiği söylenen bir mektuba “Macit Özcan Mersin’li Arapları sevmeyen ve onları düşman gören biridir” gibi, en hafif deyimiyle insanlık suçu olarak dünyanın neresine giderseniz gidin yargılanmanızı gerektiren, bal gibi ırkçılık kokan söylemle başlamak çok sorunludur ve kendi sahibini dışlar…

Kanaatimi söyleyeyim: Özcan basit bir iki operasyonla, günlük hengame içinde belki kendisinin bile gözünden kaçmış bir iki ismi çevresinden uzaklaştırır. Ama uzun vadede bu işten en çok kendisi kazançlı çıkar.

Umarım oturup kimi iddiaları dile getirdiklerini sananlar, şimdiden “kaş yapayım derken göz çıkarma” haline dönen bu işin artılarını, eksilerini, getirip götürdüklerini daha sakin kafayla düşünüyorlardır.

Yaptıklarıyla, ulaştıklarına bakıyorum da, vuralım derken Macit Özcan’a bundan daha büyük yarar nasıl sağlanır diye sormaktan kendimi alamıyorum.

Ayıp olmasa “yoksa mı?” diyeceğim ama zihnimdeki fırlama bile “hadi canım o kadar da değil!” diye dalga geçerken, olacak şey değil…

Abdullah Ayan’dan çılgın projelere katkı: Kazanlı’da Masdar yaratmak…

Çılgın projemiz var mı? Karaduvar, Kazanlı’da Masdar yaratmak…

Birleşik Arap Emirlikleri bugüne kadar akıllara seza iki projeyle anıldı.

Önce Burj El Arap gökdeleni ile aydan görünecek olmasıyla övündükleri bir kazık diktiler kalplerine…

Ardından kıyılarını on katına çıkaracağını sandıkları ve palmiye biçimiyle hafızalara kazınan yapay bir ada kondurdular deniz ortasına…

Şimdi katlettikleri doğadan adeta özür dilemelerini sağlayacak, günahlarını affettirecek son bir çılgın proje peşindeler…

Masdar City adını verdikleri 20/25 milyar dolara mal olacak bir kent kuruyorlar çöle…

Masdar Arapçada “zamana bağlı olmayan” anlamına gelen bir sözcük…

İlk konuklarını 2016’da kabul edeceği tahmin edilen şehir, 50 bin yaşayana göre tasarlanmış…

Çevreyi kirleten yakıtlar, havaya karışan gazlar, doğaya atılan çöpler olmayacak Masdar’da…

Enerjinin tamamı güneş ve rüzgardan sağlanırken, sıfır karbon salınımı sayesinde, Kyoto protokolünün öngördüğü emisyon sertifikalarının gelirleri, bu akılları zorlayacak kadar pahalı yatırımın en azından bir kısmını karşılayacak.

Bittiğinde dünyanın en çevreci kenti olacağı iddiasını taşıyan Masdar, bu tanımlamayı yalnızca sıfır karbon salınımıyla kazanacak değil:

Normalden %80 daha az kullanılan su, atıkların tümüyle geri dönüşüm, kazanımı ve sıfır karbondioksit salınımı…

Kısaca Masdar sınırları içinde petrol ve türevlerini kullanan hiçbir araç olmayacak, doğalgaz gibi temiz bile olsa karbona dayalı hiçbir yakıt kullanılmayacak…

Kent mimarisi de sıfır karbon hedefine uygun biçimde tasarlanmış:

Şehrin sokakları, gölge ve serinliği muhafaza edebilmek amacıyla dar şekilde planlanırken, otomobillerin olmayacağı yollar yalnızca yayalara ayrılmış… Toplu ulaşım ise yenilenebilir kaynaklardan elde edilen elektrik enerjisiyle çalışacak metro ile mümkün olacak…

Şehirdeki binaların, yeşil alanların ve su kaynaklarının aşırı sıcaklardan korunması da akıllıca tasarlanmış sistemlerle sağlanacak. Ve tüm bunların da yine çevreye zarar veren fosil yakıtlar kullanılmadan yapılması planlanıyor.

Hepsi iyi güzel de, en az 25 milyar dolar harcanacak bu yapay şehir neyle geçinecek, ne yapacak ta kaynak yaratıp, ayakta kalacak?

Şirketler, insanlar milyonlarca doları gözden çıkarıp neden burayı tercih etsinler?

Öyle ya, istediğiniz kadar yeşilliklerle dolu, çevreci bir vaha yaratın sonunda bir çölü böylesine cazip hale getirmenin ve çekim yaratmanın başka nedenleri olmalı, değil mi?

Önce olası kent sakinlerinin hedef profiline göz atalım:

Bankalar, finans ve borsa kuruluşları, Ar-Ge faaliyetlerini sürdürecek şirketler…

Hepsi bunlarla sınırlı değil… Kaldı ki bu konsept tek başına MASDAR’ ı kurtarmaz…

Kenti görmek, daha da önemlisi, sıfır karbon yanında sıfıra yakın gümrük oranları sayesinde dünyanın en ucuz ürünlerini satın almak amacıyla gelecek, konaklayacak, para harcayacak alışveriş çılgını bir kitle hedeflenmiş…

Belli ki, projeyi tasarlayan ve hayata geçirmeye çalışanlar en ince ayrıntısına kadar her detayı düşünmüşler ama Dubai’nin geçmişteki çarpıcı projelerinden kalma sabıkası nedeniyle kafalara takılan asıl soru orta yerde duruyor. Burj El-Arab ta yapaydı, palmiye adası da…

Ekolojik yönlerini alkışlasak ta, sonuçta Masdar adı verilen insan eliyle kurgulanmış yerleşim alanı insan eliyle kondurulacak çölün ortasına…

Anlayacağınız, Dünyanın en doğalı olmayı amaçlayan projenin aslında kendisi doğal değil…

Kaçınılmaz biçimde bir yanını düzeltirken, nice yanlarını bozduğumuz dünyanın milyonlarca yıllık altın dengenin ne yana savrulacağı sorusunun yanıtı yok…

Ama projeyi tasarlayan ve savunanlar akla gelmedik tezlerle savunuyor projeyi ve kurgulanan yeni ekolojik kenti…

Musa peygamberin tartışılmaz 10 emrinden ne ölçüde etkilendikleri bilinmez ama günümüz dünyasının tartışılmaz biçimde kabul edeceği bir 10 kuralını benimsemiş, daha da önemlisi Masdar’da yaşayacak onca insanın kabul edeceğini varsaymışlar peşinen…

İyi de ne diyor 10 kuralın hepimize ders olması gereken temel ilkeleri:

-Sıfır karbon salınımı

-Dönüştürülemez sıfır atık

-Adil ticaret

-Fırsat eşitliği

-Sağlık

-Mutluluk

-Bölgesel gelenek ve kültürlere saygı

Şimdi burada durup soluklanmakta yarar var…

Zoraki yaratılmış bir petrol ülkesinin yönetimi, zaman içinde kaybolması kaçınılmaz geçici zenginliğinin yerine alternatif ve kalıcı zenginliğini ortaya çıkarırken neredeyse Musa’nın 10 emir ilkelerinin günümüz sorunlarına ışık tutan 21.yüzyıl kurallarını dile getiriyor…

Bununla da yetinmeyip, o kuralların işleyeceği geleceğin kentlerini kuruyor çöl ortasına…

İyi de bizler; Kazanlı, Karaduvar, Adanalıoğlu ile adlandırılan nice yerleşim yerinde Dubai örneğine şapka çıkartacak üstelik doğayla, dünyayla barışık modelleri ortaya çıkarma potansiyelini taşıyan ve bunu ulusala taşımakla yükümlü nice yerel dinamik…

Biz ne güne duruyoruz?…

Başbakanın aklına düşmese, düştüğünde de siyasi hesaplarla görmezlikten geldiği o inkar edilemez gerçekle yüzleşmek zorunda kaldığımız kırılma noktasında, Çukurova metropolitan projesi, Kazanlı-Seyhan turizm bölgesi, suni Dubai’nin yerini alacak Mersin sahilleri ortada iken nasıl olur da gerçeği bir yana bırakıp uydurma projelerin peşinde koşarız?

Ve de gelelim en can alıcı soruya…

Erdoğan yeterince şişmiş, yükünü almış, bir deprem sonunda acılarıyla yüzleşmek zorunda kalacak İstanbul yerine, nasıl olur da Çukurova’yı dile getirmez?

Hadi ondan vazgeçtim, Mersin’i yaşayan, soluyan bizler, neden cılız İstanbul’u bir yana bırakıp Çukurova metropoliten projesine kafa yormaya başlamayız?

Dubai’nin bizden vizyon ve girişim iradesi dışında fazlasının olmadığı kesin, ama ya bizim eksiklerimiz?

Bizler, yani bu bölgede yaşayan ve geleceğe dönük hayal kuranlar, tümü değilse de, çoğu saçma korkulara dayalı sanal umacılarla yüzleşmeye hazır mı?

Cevapların evet olduğu gün oturur tartışırız, daha da önemlisi yüzleşiriz bugüne kadar korktuğumuz gerçeklerle…

Abdullah Ayan yazdı: Odalar da hesap vermeli…

Devlet kurumları gibi Odalar’ da hesap vermeli…

Başta TOBB olmak üzere odalar istedikleri kadar kendilerini soyutlasınlar, bir takım hizmetlerin alınması karşılığı oluşan zorunlu üyelik sistemi bu tip kuruluşları yarı resmi statüsü kapsamına alıyor.

Zaten Bilgi Edindirme Kanunu düzenlenirken şeffaflık ve hesap verme ilkesine göre vatandaşın belge ve bilgi talebini yanıtlaması gereken kurumların arasına Oda ve Borsaların dahil edilmesinin temel nedenlerinden biri de bu.

Sonuçta üyeliğin tercihinize göre değil, yasal zorunluluklar nedeniyle gönüllülükten öte bir statüde oluştuğu TOBB ve aynı şemsiye altında yer alan Oda ve Borsaların vatandaşa kamu kurum ve kuruluşları gibi hesap vermesinden daha doğal bir şey olamaz.

Ne yazık ki, bırakın realiteyi, algılama bile böyle değil ülkemizde.

Kendi hallerine bırakılsa tamamına yakını yıllık aidat vermek şöyle dursun, semtinden geçmeyecek nice kişi ve şirket zorunlu yasal belgeler nedeniyle üye olmak ve aidat dışında her belge için belli bir bedel ödemek zorunda kalıyor odalara…

Yıllardır Türkiye’de tam demokrasi, insan hakları, siyasetin şeffaflaşması doğrultusunda görüş belirten ve iktidarı, muhalefetiyle siyasi partileri eleştiren Odalar ve onların çatısı Odalar Birliği iş kendilerine geldiğinde olmadık engelleri çıkarıyor, “kime ne, para bizim, dilediğimiz biçimde harcarız” havasına giriyorlar…

Oysa kazın ayağı öyle değil…

Mademki, devletin başkalarına değil de size tanıdığı ayrıcalıklar sayesinde ve biraz da zoraki kaynak topluyorsunuz o zaman hesap ta vermek zorundasınız…

Hiç kaçamağınız yok, devlet kurumlarının neredeyse tümünün, yürürlüğe girdiği günden beri saygıyla karşılayıp, gereğini yerine getirdiği ve iyi kötü tüm soruları yanıtlamaya çalıştığı Bilgi Edindirme Kanununa da uymak, istenen her belge ve bilgi talebini yerine getirmekle yükümlüsünüz.

–Azınlıkta da kalsa elbette halen devlet benim, vatandaş ta kim oluyor hesap soruyor diyen var ama, onların da gerektiğinde yasalar yakasına yapışıyor-

Mersin Ticaret Sanayi Odası yönetiminin bu konudaki tavrını ele alacağım yazıyı kaleme alırken, ulusal düzeyde yayın yapan ülkenin en önemli gazetelerinden birinde TOBB’ un sadece üyelerine değil, kamuya da hesap verebilir noktasına gelmesi gerektiğini dile getiren bir yazı ilgimi çekti.

Şöyle diyor yazının bir bölümünde:

“Demokrasilerin kalitesini seçimler kadar sivil toplum kuruluşlarının rolleri de belirler. STK’lar gönüllülük esası ile kurulmamış, yasa ile yetkilendirilmişse durum değişir. Kimse, “Biz sadece üyelerimize hesap veririz” deme lüksüne sahip olamaz. Kamuya da hesap verme yükümlülüğü taşır!”

 

Yazılanlar tümüyle doğru ama yetersiz…

 

Yarı Resmi kurum niteliğinde görülen ve bu nedenle Bilgi Edindirme Kanunu kapsamı içine alınan TOBB şemsiyesi altındaki tüm kuruluşlar, sadece kamu denetçilerine değil, her vatandaşın da bilgi ve belge talebini yerine getirmekle yükümlüler…

Sonuçta bütçelerini oluşturan paralar zorunlu olarak hizmet alan vatandaştan rızası sorulmadan tahsil ediliyor.

 

Ticaret Sicil Kayıt Belgesi mi alacaksınız, üyeliğinizi her yıl yenileyip, yıllık aidatınızı yatırdıktan sonra edinebilirsiniz…

 

Kapasite raporu öyle, ihracatın olmazsa olmaz menşe veya serbest dolaşım ATR belgesi öyle…

 

Kapasite raporu, taşımacılık karnesi gibi, her biri için devletin belirlediği tarife üzerinden ücret, daha nice Odaların mühürleriyle resmiyet kazandığı kabul edilen vesaik, kağıt, adına ne derseniz deyin, ihracat, ithalat yaparken veya ihaleye girerken olmazsa olmaz denilen nice belge…

 

Sonuçta o belgeyi almak için belli oranda para vermek zorundasınız ve devlet bu belgeleri para karşılığı düzenleme, onaylama yetkisini kimi yerde Ticaret, kimi yerde Sanayi çoğunlukla da adına Sanayi ve Ticaret Odası dediğimiz kuruluşlara vermiş…

 

Bu durumda zorunlu olarak verdiğimiz ve kanunların o zorunluluktan dolayı hesap sormamıza olanak verdiği o kurumları üyelerinden geçtim vatandaş olarak denetlememizden, gelir ve gider kalemlerini sorgulamamızdan daha doğal ne olabilir?

 

Sorunun cevabı belli de, Odalar gereğini yapıyor, sorumluluklarını yerine getiriyor mu?

Daha yalın bir ifadeyle yasa gereği istenilen bilgileri vermekle yükümlü olmalarına rağmen vatandaşın aydınlanma talebini yerine getiriyorlar mı?

 

Bir başka yazıda bu soruların cevabını bulmaya çalışalım…