Abdullah Ayan yeni devrim rüzgarı ve yoksulluk ilişkisini yazdı…

Yeni tip devrimler ve yoksulluk…

Tunus ile başlayıp Mısır’da 30 yıllık Mübarek diktasını deviren Halk hareketlerinin nerede biteceğini kestirmek bugünden mümkün değil.

Ama Fransız ihtilalinden yola çıkarak, Rusya’da Bolşevik iktidarına kadar özellikle sanayi devrimlerine paralel ortaya çıkan eski tip devrimlerin yerini, sınıf temeline dayanmayan, hücre tipi örgütlenmelerin yerini sosyal paylaşım sitelerindeki buluşmaların, her sınıf ve farklı gelir gruplarından oluşan, farklı ve bugünden yarına anlaşılması hayli zor yeni türden devrimler almakta.

Gerçekten de Tunus gibi aslında milli gelir düzeyi dünya ortalamalarına yakın, Mısır gibi  hayli düşük ülkelerde benzer kitlesel eylemlerin mevcut iktidarları yıkması ve gidenin yerine örgütlü bir oluşumun almaması pek görülmüş şey değil. (satın alma paritesine göre 2010’da kişi başına düşen milli gelir dünya ortalaması 11.100 dolar olarak gerçekleşirken, Türkiye 12.300 dolar ile dünya ortalamasının üzerinde yer almasına rağmen 94.sırada yer alıyor. Tunus 9.500 dolar ve 113. , Mısır ise 6.200 dolarlık gelir ve 136. sırada)

Mevcut tablo şimdilik böyle ama ülkelerdeki gelir dağılımı düzeltilmediği takdirde gelecekte yoksulların ne yapacağını şimdiden kestirmek zor.

En yüksek gelir grubunda yer alan zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumu ölçen ve GİNİ diye adlandırılan katsayıya bakıldığında, büyüklükleri itibariyle de dikkat çeken Çin ve Hindistan gibi ülkelerin kitlesel eylemlere sahne olması kaçınılmaz gibi görünüyor.

Örneğin Mao devrimciliğini günümüze evrimleştirdiğini iddia etse de özgürlüklerin bir türlü uğramadığı Çin… Bu ülkede ortaya çıkan son gelir dağılım verileri gerçekten inanılır gibi değil.

Komünist Partinin belirlediği Halk Meclisinin yönettiği ve Mao döneminde kapitalizmin en büyük düşman ilan edildiği ülkede, 2010 sonu itibariyle en zengin %10 luk kesimle, en altta yer alan %10’luk yoksullar arasındaki fark 23 kata ulaşmış durumda. (Türkiye’deki farkın 5 kat civarında olduğunu belirtelim)

Resmi veriler bile Çin’de 23 kat fark olduğunu kabul ediyor ama yabancı gözlemcilere göre gerçek durum daha da vahim. Bu kaynaklara göre en zengin %10’luk kesimin gizlediği kayıt dışı 1,4 trilyonluk bir gelir daha var. Bu gelir de göz önüne alındığında zenginle yoksul arasındaki fark 65 kata çıkıyor.

Yeni devrimleri tetikleyecek bir başka veri ise günde bir dolar ve 2 dolar altında gelir elde eden yoksulların ülke nüfusuna oranı…

Günde bir doların altında gelirle geçinmek zorunda olanların oranı ABD’nin sınır komşusu Meksika’da %4, Endonezya’da %29, Çin’de %13, Hindistan’da ise %40…

Bir başka ifadeyle Çin’de köyden kente göçmüş, ancak günde bir dolara talim eden 150 milyon zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayan, patlamaya hazır insan var.

Günde 2 doların altında gelir elde edenlerin oranını da verelim:

Meksika’da %8, Brezilya’da %12, Endonezya’da %60, Çin’de %36, Mısır ve Yemen’de %40…

Türkiye’de günde 2 doların altında gelire sahip olanların oranı 2002’de %3 iken aynı oran günümüzde %0,2’e gerilemiş durumda. (bu binde 2 lik kesim devletin ulaşamadığı insanlardan oluşuyor)

En zenginle aynı düzeyde sağlık hizmetinden yararlanan, yiyecek, kömür yardımı, eğitim desteği alan ama yine de yoksul tanımına giren 3 milyon aile var Türkiye’de…

Hızlı büyüyen, işsizliği de gelişmiş ülkelerden daha ciddi oranlarda düşüren bir ülkenin en kısa zamanda bu yoksullarına kalıcı çözümler yaratması gerekiyor.

Bunun da yolu belli:

Kürt sorununu çözmek, Doğu ve Güneydoğu ile batı arasındaki uçurumu kapatmak, yatırımları geri kalmış, ihmal edilmiş bölgelere çekerek, dile pelesenk olmuş deyimle “balık verme yerine balık tutmayı” yoksul kesimlere öğretmek…

Kent varoşları sadece Türkiye’nin değil, neredeyse tüm dünyanın en başta da Çin ve Hindistan gibi ülkelerin tepesinde sallanan en ciddi sorun…

Pekin’in Yongfengtun bölgesindeki yoksulların Tiananmen Meydanını Kahire’deki Tahrir meydanına çevirecekleri tarihi şimdiden bilmek elbette mümkün değil…

Ama böyle bir riskin ve hayli ciddi potansiyel kesimin Yongfengtun ve benzeri varoşlarda büyümekte olduğunu unutmamak, her zaman akılda tutmak gerekiyor…

Ya Türkiye?

Türkiye yoksulluk ve işsizliği yukarıdaki ülkelerin hepsinden önce çözecek ve gelişmiş ülkelerin arasındaki yerini alacak güçte bir ülke…

Genç nüfusu, girişimci ruhu ve dünyaya açılma potansiyeliyle bunu rahatlıkla aşar aşmasına ama…

O “ama” nın olmazsa olmazı Kürt sorununu çözmek kaydıyla…

 

Reklamlar

Abdullah Ayan 1968 Prag’ından Tahrir meydanına isyanı yazdı…

Prag baharından Afrika isyanına, Jan Palach’ tan Muhammed Buazizi’ ye…

 

Lise öğrencisiydim ve SEZİŞ adlı bir edebiyat dergisi çıkarıyorduk. Bilinçten çok sezgilerimizle anlamaya çalıştığımız bir yeni dünyanın, değişimin nefes kesen deviniminin göbeğinde hissediyorduk kendimizi.

Sovyetlerin Çek işgalinin ardından kaleme aldığım bir şiirim yayınlandı SEZİŞ’ te. İşgali protesto edenlerin arasında yer alan Prag Üniversitesi öğrencilerinden yanlış anımsamıyorsam Jan Palach adlı gencin Rus tankları önünde kendisini yakma cesaretini anlatan bir ağıta tercüman etmeye çalışmıştım biraz da çocukça dizelerle… (Keşke derginin o sayısı bir yerlerden çıksa,  o günlerin tanığı dostlarımdan, kavga arkadaşlarımdan biri getirip koysa masaya)

Türkiye İşçi Partisi o işgalle en önemli kırılmalardan birini yaşadı. Mehmet Ali Aybar “ulusların kaderini tayin hakkına düpedüz tecavüz” anlamına gelen bu türden işgallere, saldırılara karşı çıkarken Behice Boran’ların başını çektiği grup geleceğin mutlu günlerine taşıyacak sosyalizm adına işgal gibisinden konuşmaya değmez küçük adımları! Hoş görüyle karşılamamızı tavsiye ediyordu.

Ne yazık ki o hoşgörülerin sonu gelmedi bir türlü.

Çok uzun zaman sonra ve Çekoslovakya işgalinin 40.yılında, bir zamanların Türkiye İşçi Partili Necmiye Alpay tozlu raflardan indirip gözlerimize sokacaktı, geçmişte o el yordamıyla keşfetmeye çalıştığımız gerçeği:

“Solun bir kısmı zaten Sovyetler Birliği karşıtıydı fakat Sovyetlere sempati duyanlar bile irkilmişti. Acaba nasıl bir açıklama gelecek’ diye bekliyorduk. Sovyetlerden gelen ‘Çekoslovakya’da gizli radyolar aracılığıyla ABD kaynaklı komplolar mevcut, biz Çekoslovakya’nın resmi çağrısı üzerine ülkeyi kurtarmak için bu müdahaleyi yaptık” açıklamasının yarattığı hayal kırıklığı ancak bu kadar anlatılabilirdi doğrusu…

Bugün tutuşan isyan ateşine karşı Mısır, Tunus ve Libya’daki diktatörlerin söylemlerine ne kadar da benziyor 43 yıl öncesinin Sovyet yalanları…

Sovyet borazanları ABD kaynaklı komploları gerekçe göstererek, bize Marksizmin öğrettiği “ulusların kaderini tayin hakkını” bazen boş vermemiz gerekebileceğini nasıl da güzel yutturmuşlardı…

Acı ama alabildiğine çıplak gerçekle yüzleşmek travmaydı aslında. Alpay’ın deyimiyle “Ya Sovyetlere ya ABD’ye inanmak” gibisinden zor bir o kadar da saçma tercihle karşı karşıya bırakılmıştık. (Oysa iki egemen dışında bambaşka bir dünyanın doğum sancılarının tanıklarıydık. Süreç bunu 1989 Berlin duvarının yıkılmasıyla göstere göstere anlattı bize)

Anadolu’nun uzak bir köşesindeki bizlerle sınırlı değildi kafası karışanlar. Çek işgali Türkiye solunda da kavramların allak bullak olduğu tartışmaların ardından birleşmesi olanaksız parçalanmaları getirdi ister istemez.

Behice Boran ve Sadun Aren’in öncülüğünü yaptığı  ‘Emek grubu’ işgali protesto etmediği gibi aksine Sovyetlerin yanında yer alarak onaylayıcı tavır aldı. Mehmet Ali Aybar’ın başını çektiği kesim ise ‘Güleryüzlü Sosyalizm’ sloganıyla işgale karşı çıkmanın faturasını acı biçimde ödedi.

Fazla seçeneği de yoktu Türkiye solunun… Madem ABD emperyalizmine karşı çıkılmalıydı ve yalan bilmez Sovyetler Birliği liderliği ABD’nin orada komplo yaptığını söylüyordu. En kolay yol seçildi, tartışılmaz biçimde inanıldı Sovyet yalanlarına…

Oysa Prag’da tankların metalik iniltilerinin dinmeye başladığı 10. Yılın sonunda bu kez Afganistan işgaliyle bir kez daha yüzleşmek zorunda kaldık Sovyet hegemonyasıyla…

Sovyetler çevresindeki ülkeleri sosyalizm adına işgal ederken, ABD’ de Güney Amerika’nın solcu hükümetlerini birer birer devirip, paylaşım savaşında göz diktiği payını alıyor, sola inanmış milyonlarca insan işkence tezgahlarından geçiriliyor, öldürülüyordu…

Ve biz gençliğin ergenlik merdivenlerini tırmanmaya çalışan romantikleri, el yordamıyla da olsa Jan Palach’ın kendisini yaktığı o kutsal bağımsızlık ateşinin sıcaklığında kavrulan ruhlarımızla, masum/mazlumun bedenine adamak istiyorduk benliğimizi…

Tunus’ta kendisini yakan Muhammed Buazizi’ den Mısır, Libya’daki yüzlerce ölüme gülerek koşan isimsiz kahramanlara…

Jan Palach 21 yıl sonra Berlin duvarının altında kalan Sovyetlerin tükenişinin ilk habercisiydi aslında…

Bugün bağımsızlık türküleriyle kurşunlara göğüs gerenler de benzer bir uzun soluklu koşunun yeni bayrak yarışçıları olarak yazacaklar, özgürlük kavgasının son en güzel şarkısını…

Ne güzel anlatmıştı Can Yücel, unuttunuz mu?

En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak…

En hızlısıydı hepimizin,

En önce göğüsledi ipi…

Acıyorsam sana anam avradım olsun,

Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!

Abdullah ayan uyardı: Akdeniz oyunları… Kavga değil birlikte başarma zamanı…

Akdeniz oyunları… Kavga değil birlikte başarma zamanı…

Olmaz sanılan gerçekleşti.

Umutlarını 2017’ ye öteleyen Mersin’in Akdeniz oyunlarını alma hayali, Yunanistan’ın havlu atmasıyla birlikte 4 yıl öncesine çekildi.

İnanılır gibi değil ama Mersin 2009 yılındaki oylamada kaybettiği mini Olimpiyatları alma şansını, Volos kentinin bu işi yapamayacağının anlaşılmasıyla yeniden elde etti.

Kentin dünyaya tanıtılması, sporun tüm dallarında evrensel standartlarda tesislere kavuşması bu sayede mümkün olacak.

3500 sporcunun kalacağı Olimpiyat köyü, yüksek standartlarda 35 bin kişilik stadyum, 10 bin kişilik kapalı spor salonu başta olmak üzere, pek çok tesise kavuşacak Mersin…

Üstelik 500 milyon doları bulacağı tahmin edilen yatırım bütçesi iki yıl içinde seferber edilecek.

Oyunların alınmasında Başbakan Erdoğan’ın yadsınamaz rolü var. Tekliflerin değerlendirilmeye alınacağı son gün, Erdoğan’ın ıslak imzalı “tesislerin ve olimpiyat köyünün yapılacağına” dair kesin ifadeli niyet mektubu olmasa, itiraf edeyim, Mersin’in şansı çok zayıftı. Çünkü kente birkaç kez gelen Olimpiyat heyeti her ne kadar iyi ağırlansa da, tesis fukaralığı ve sporcuların konaklayacağı mekan yokluğu nedeniyle soğuk baktılar kente…

Ancak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin vereceği inandırıcı bir niyet mektubu bu olumsuz algıyı olumluya çevirebilirdi. Erdoğan’ın mektubu bu hayli zor virajın dönülmesini sağladı.

23 Şubat 2011 akşamı yapılan oylama sonunda Mersin’in, hem de birinci turda 24 ülkenin çoğunun tercihiyle seçilmiş olması aslında bir bayram gibi kutlanmalıydı.

Ama o da ne?

Bırakın bayramı, insanlar sevinç dalgasının şokunu üzerlerinden atmadan, oyunları Mersin’e kimin kazandırdığı kavgası başladı.

İlk karavana atışını yapmak ta AK Parti İl Başkan yardımcısına düştü.

Hidayet Şeker sabahı beklemeden klasik siyasetçi tavrıyla demeci patlattı:

”Mersin’e 2013 yılı Akdeniz Olimpiyatlarını Sayın Macit Özcan getirecekmiş… Pes doğrusu… Mersin’e 2013 olimpiyatlarını davet etmek bu belediye hizmetleri ile mümkün değildir. Bu işler büyük işler, böyle bir organizasyonu  Mersin’e getirmekle  Mersin’in talihini değiştirecek yatırımları da beraberinde getirecektir.” deyiverdi.

Söylediklerinde doğru noktalar yok değil.

Yukarıda da belirttim, Başbakan’ın niyet mektubu olmasa Mersin Akdeniz oyunlarının ev sahibi olamazdı. Hadi oldu diyelim, ev sahibi olmak işin daha başlangıcı. Hükümet gerekli kaynağı aktarmasa, daha da önemlisi tüm detaylarıyla tesislerin yapılması doğrultusunda hızlı, etkin, çarpıcı kararlar almasa işin sonunda rezil olmak ta var.

Peki, nasıl olacak?

Başbakan, Spordan sorumlu Devlet Bakanı, Spor Genel Müdürlüğü, Mersin Valiliği, Büyükşehir Belediye Başkanlığı başta olmak üzere, tüm kent dinamikleri, İktidarı muhalefetiyle herkes bir araya gelecek. Hiçbir siyasi hesaba, farklı yerlere çekilecek arayışlara girmeden bu kutsal ve tarihi sınavdan Mersin’in yüzünün akıyla çıkması için çalışılacak.

Bu anlayış doğrultusunda çaba gösterileceğine, daha ortaya çıkmayan başarının rantı üzerine ince hesaplara girilirse, kaybeden Mersin olur.

Yıllarca Macit Özcan’ı en sert biçimde eleştiren biri olarak, Akdeniz Oyunları konusunda bugüne kadar Özcan’ın kendisini öne çıkaran tavrını görmedim.

Umarım bundan sonra da böyle gider.

Ama AK Parti adına konuşacak insanlar da daha dikkatli dil kullanmalı. Aksi takdirde birilerinin seçim malzemesi yapma girişimleri ters te tepebilir, benden uyarması…

El ele, yürek yüreğe, tek hedefe odaklanalım…

Mersin olarak dost düşman herkesi şaşırtacak çalışma temposuyla organizasyondan yüzümüzün akıyla çıkalım.

Bu başarının mutluluğu siyasi hesapların hepsine yeter…

 

 

Abdullah Ayan Yeni devrimlerin bilinen, bilinmeyen dinamiklerini, Gene Sharp etkisini yazdı..

Yeni devrimlerin bilinen, bilinmeyen dinamikleri…

1970’lerde gücünü gittikçe pekiştiren Kaddafi’ ye özgü ve o günlerde geçen bir öykü anlatılır:

“Bir akşam neredeyse tamamı askerlerden oluşan kurmaylarını toplar. Bir konu atar ortaya ve hepsinde yorum yapmalarını ister. Yanıtların ardından herkes ne diyeceğini merak ettiği “öndere” çevirir başını…

Ve Kaddafi’nin sesi bomba gibi düşer salonun ortasına: “Hepiniz aptalsınız”

Boş gözlerle birbirlerine bakarken o devam eder: “Hepinizin ne kadar aptal, benim ne kadar akıllı olduğumu göstereceğim, düşün ardıma…”

O önde kurmayları peşinde bahçeye çıkarlar. Seslendiği korumalardan biri içinde 10 farenin yer aldığı bir kafesle arzı endam eder. Şaşkınlık içinde izleyen kurmaylardan birine elinde tuttuğu kese kâğıtlarından birini uzatır “Gördüğün fareleri bu kese kağıdının içine koy ve bir kilometre götür, kaybetmeden geri getir”

Subay fareleri doldurur kese kağıdına, sıkı sıkıya yapışır ve düşer yola. Ancak aç fareler hemen kese kâğıdını yer ve sağa sola dağılırlar.

İkinci, üçüncü derken etrafındakilerin hepsi uzatılan kese kağıdına koyulan fareleri yolda kaybedip geri dönerler. Şaşkınlıktan büyümüş gözlere aldırmadan bu kez kendisi koyar fareleri kese kağıdına… Hızlı adımlarla uzaklaşırken kese kâğıdını durmadan sallamaktadır. Geri döndüğünde açar kese kâğıdını ve sersemlemiş hayvancıkları izleyicilerinin önüne atar ve inanılmaz dersi verir hepsine:

Yola düştüğünüzde kese kağıdını benim yaptığım gibi sallasaydınız fareler sersemler ve kağıdı yiyemezlerdi. Toplum da böyledir. Durmadan sallayacak, sarsacaksınız ki, başka şeyle meşgul olmasın”

42 yıldır iktidarda olduğuna göre bugüne kadar başardığı bir taktiği uygulamış olmalı.

Peki ne oldu da isyancıları tehdit ettiği son konuşmasında “fareler” demekten geri kalmadığı halk, neredeyse taptığı liderine artık köpeğine duyduğu saygıyı duymuyor…

Sadece Kaddafi de değil mesele. Mısır 32 yıllık Mübarek, Tunus ise 24 yıllık Bin Ali diktatörlüklerini bir iki günlük direnişlerin ardından yerle bir etti…

O zaman sormamız gereken can alıcı soruya geliyor sıra… Ne oldu da liderleri tarafından “sersem fareler” olarak bugüne kadar kese kâğıtlarında tutulan milyonlar, bir anda meydanları doldurup, alaşağı ettiler rejimleri?

Sorunun şu ana kadar net bir yanıtı alınmış değil ama bana kalırsa dişe dokunur en ciddi olgulardan birini ıskalamış durumda tüm dünya ve özellikle Türkiye kamuoyu hatta aydınlarımız…

Geçtiğimiz günlerde BBC’ nin şöyle bir dokunduğu Gene Sharp ismine yoğunlaşmakta yarar var diye düşünüyorum.

1928 doğumlu, 2009 yılında Nobel Barış ödülüne aday gösterilen emekli bir Siyasi Bilim Profesörü kendisi ve Ohio doğumlu Amerikalı…

Her ne kadar ününü 1993’te Birmanya’daki diktatörlüğe kafa tutan Suu Kyi ve taraftarlarına rehberlik eden “Diktatörlükten Demokrasiye” kitabına borçlu olduğu söylense de, rahatı kaçan tüm ülkelerdeki düşmanlarının CIA Ajanı suçlamalarına muhatap olan Sharp’ ın kitabında dile getirdiği barışçı mücadele yöntemleri başarılı biçimde Sırp lider Miloseviç’e karşı kullanıldı.

Sharp’ın kitaplarında savunduğu temel tez Kaddafi’nin kurmaylarına ders olarak verdiği “farelerin sersemliği” üzerine kurulu biraz da… Sharp’a göre diktatörlerin gücü “yönettikleri insanların kendi arzularıyla itaat etmelerine” dayanıyor. Bu durumda “eğer halk sessizce boyun eğdiği biat anlayışından vazgeçerse ve bu alanda yöntemler geliştirilebilirse rejimlerin çökmesi kaçınılmaz. Buna karşın diktatörlüklere karşı şiddete başvurursanız, zalimlerin ekmeğine yağ sürmüş, ellerine en güçlü silahı vermiş olursunuz. Şiddeti şiddetle bastırmak zaten her türlü silaha sahip yönetimlerin arayıp bulamadığı fırsat”

1993 yılında Birmanya’da Suu Kyi taraftarları Sharp’ın 198 şiddet içermeyen yöntem içeren kitabını başucu kılavuzu gibi kullandılar. Hayatı boyunca görmediği, yaşam tarzlarından dinamiklerine kadar hiçbir özelliklerinden haberdar olmadığı Birmanya’nın ardından Tayland, Endonezya’ya oradan Balkanlara, Doğu Avrupa ülkelerine yayıldı “Diktatör Devirme Kılavuzu –DDK-” olarak nitelendirilebilecek el kitabı…

Rusya gibi kimi ülkeler, içerdiği tehlikelere karşı önlem olarak basıldığı matbaaları bastılar, satış yapan çoğu kitapevlerinde ise esrarengiz yangınlar çıktı kaçınılmaz olarak…

Kendisi inkar etse de, Miloseviç’in devrilmesinde hayata geçirilen CİA patentli tüm eylemler Sharp’ın kulaklarını çınlattı.

Örneğin ABD’ nin Miloseviç’i devirme operasyonunu 41 milyon dolara satın aldığı uzmanlarca dile getirildi zaman içinde. Bu bütçe neleri mi kapsıyordu?

Sırp öğrenci liderleri gizli bir takım seanslardan geçirildiler. Grev ve boykotları örgütleme, simgelerle iletişim kurma, korkuyu yenme konularında eğitimler verildi öncü potansiyeli taşıyanlara…

Sırpça direniş anlamına gelen Otpar adı verildi çekirdek ekibe… 5 bin püskürtme boya spreyi, 70 bin şiddetsiz direniş kılavuzu dağıtıldı. Sırbistan’ın uygun bulunan her noktasına yapıştırılmak üzere Miloseviç’i hedef alan ‘Gotov Je!(O bitti)’ yazılı 2,5 milyon çıkarma kitlelere dağıtıldı.

Bugün Tunus ve Mısır meydanlarını dolduran yüzbinlerin uyguladığı yöntemler ilk kez Sırbistan’da kullanıldı. Kitleler bir grup öncü tarafından yönlendiriliyor, kalabalıkları dalgalandıran öncüler hızla ve sürekli yer değiştirerek, güvenlik güçlerinin ve istihbarat örgütlerinin dikkatini çekmeden girip, çıkıyorlardı meydanlara…

Uzmanlara göre yöntem ilhamını Cengiz Han’dan almıştı. Arı Kovanı olarak adlandırılan yöntemle insanlar tıpkı kovanlardaki gibi birbiriyle bağlantılıydı ama aynı zamanda birbirinden bağımsız hareket yeteneğine sahipti.

Miloseviç’in devrilmesinin ardından daha da geliştirilen ve Tahrir Meydanına kadar 198 farklı yönteme ulaşan Diktatör Devirme Kılavuzunun taşıdığı tehlikenin sadece Rusya değildi farkına varan…

2009 yılında İran İstihbaratı renkleri kullanmaktan, temsili cenazelere, boykotlara, simge isimlerin meydanlarda yakılmasına kadar Sharp patentli 100 civarında yöntemi kullanmakla suçlamıştı protestocuları.

Peki şiddet içermeyen diktatör devirme yöntemleri Mısır ve Tunus’ta ne ölçüde kullanılmıştı?

Tunus’taki 7 Kasım, Kahire’deki Tahrir meydanını dolduran gençlerin Sharp’tan veya onun kılavuz kitabından haberi var mıydı?

Bugünlerde Sharp ile ilgili hazırladığı belgeseli yayınlamaya hazırlanan Yönetmen Ruadith Arrow 2 Şubatta gittiği Tahrir izlenimleri çok merak edilmesi gereken sorulara ışık tutacak cinsten:

“2 Şubat günü Tahrir Meydanı’na vardığımda, Sharp’ın yaklaşımını benimseyen göstericilerden çoğu gözaltındaydı.

Gözaltında olmayanlar ise istihbarat tarafından yakından takip ediliyordu ve onları ziyaret eden gazeteciler sivil polis tarafından saatlerce alıkonuyordu.

Organizatörlerden birine ulaşabildiğimde, kamera karşısında Sharp ile ilgili konuşmayı reddetti.

Amerikan etkisinin yaygın olarak bilinmesinin hareketi sarsacağından endişeleniyordu ancak kitabın Arapça baskısının dağıtıldığını doğruladı.

Sharp’ın teorisinin Mısır’daki harekete olan etkisini ise şöyle anlattı: “Sharp’ın rejimin dayanaklarını tespit etme fikrini kullandık. Eğer Mübarek rejiminin en büyük dayanağı olan ordu ile ilişki kurup, onları kendi tarafımıza çekebilirsek, Mübarek’in işinin biteceğini biliyorduk.”

O akşam Tahrir Meydanı’nın bir köşesinde, göstericilerin yanında uyumaya hazırlanırken, bana telefonlarına gelen mesajları gösterdiler. Ordu, göstericilere ateş etmeyeceğini açıklamıştı.

Mahmut isimli göstericiye 198 yöntemin fotokopisi verilmişti, ancak Mahmut listenin nereden geldiğini bilmiyordu. Ona şiddet içermeyen silah listenin Amerikalı bir akademisyene ait olduğunu söylediğimde, karşı çıktı.

“Bu Mısırlıların devrimi” diyordu Mahmut, “Amerikalılar bize ne yapacağımızı söyleyemez.”

Zaten Sharp’ın istediği tam da bu.”

Bana göre de Kuzey Afrika’daki devrimleri dış etkenlere bağlamak, ölümü göze alan yüzbinlerce cesur insana hakaret en azından.

Ama bu isyan ateşlerinin tutuşturulmasında bir takım organize öncüleri yok saymak ta fazlaca safdillik…

Bush’un zücaciye dükkanına giren aç filden beter vahşi Büyük Ortadoğu projesi Irak hüsranıyla rafa kalktığı da doğru.

Acaba diyorum, bilgi çağının ve değişimin simgesi Obama ile birlikte, enerji ve silah kartellerinin öne sürdüğü vahşi Neocon’ların yerini, daha fazla demokrasi daha fazla özgürlük diyen yeni bir dünya hedefleyen anlayış almış olamaz mı?

Bu anlayışın harekete geçirdiği kitleler, Sharp’tan ve onun şiddet, silah yerine barışçı ama çok daha etkili yöntemlerinden etkilenmemeleri mümkün mü?

İster vahşi Bush, ister barışçı Obama başta olsun daha epeyi zaman dünyanın süper gücü olması kaçınılmaz ABD’ nin derin, açık yapılarının kaynamakta olan kazanı uzaktan seyretmesi ne derece mantıklı?

Soruları uzatmak mümkün…

Ama en yalın ve taze haberler çok uzaklardan üstelik ABD ile süper güç yarışına girdiği çoğumuz tarafından iddia edilen Çin’den geldi…

İster inanın ister inanmayın yazımı noktalarken ABD’ nin Resmi yayın organı sayılan “Amerikanın Sesi” adlı yayın organındaki habere takıldı gözlerim:

İnternet denetimini gideren artıran Pekin hükümeti, mesleki paylaşım sitesi Linkedln’e Çin’den erişimi kısa bir süre engelledi.

LinkedIn, üyelerinden birinin ‘Çin’de Yasemin Devrimi’ konulu bir tartışma forumu başlatmasından kısa süre sonra kapatıldı.

‘Yasemin’ kelimesi Internet topluluklarında Tunus, Mısır ve Libya’daki halk ayaklanmaları için kullanılıyor.

Amerikan LinkedIn şirketinin tüm dünyada 90 milyon kullanıcısı var bunlardan 1 milyonu Çin’de.

Çin hükümeti geçen hafta Internet üzerinden yapılan ‘Yasemin protestosu’ çağrıları üzerine on binlerce güvenlik gücünü harekete geçirmişti.

Çağrılar sonrasında en az 80 rejim muhalifinin tutuklandığı veya ev hapsine konulduğu bildirildi.

Yasemin protestolarına ondan fazla kentte yüzlerce kişi katıldı.

Amerika’nın Pekin Büyükelçisi Jon Huntsman’ın geçen Pazar günü başkentte gösterinin yapıldığı alanda görülmesi dikkat çekti. Büyükelçilik yetkilileri, Huntsman’ın tesadüfen orada bulunduğunu ve ailesiyle birlikte alışverişe çıkmış olduğunu söyledi.”

Kendi Büyükelçisinin protesto gösterilerinin yapıldığı meydanda tesadüfen bulunduğunu söyleyecek kadar ilginç bir ülke ABD…

Çin patentli sanal protestolar ve Katı Yönetimin bu türden saldırılara! karşı geliştirdiği yöntemler “yasemin” sembolüyle de sınırlı değil.

New York Review of Books isimli sitede blogları yayınlanan Perry Link’in yazdıkları daha da ilginç ve pek bilinmeyen bilgiler içermekte…

Link, Çinli liderlerin vatandaşlarını Ortadoğu devrimlerinin “olumsuz etkilerinden” korumak için önlemler aldığını ve bunların başında internet ortamını kontrole yönelik önlemler olduğunu yazıyor. Link’in Pekin’deki kaynaklarından aldığı bilgilere göre zaten sıkı internet filtreleme stratejisi kullanan Çin bu önlemleri artırarak yaratacağı sanal abluka sayesinde vatandaşlarını “korumayı” amaçlıyor.

Bunun yanında sms kullanımını da denetlemeyi amaçlayan Pekin yönetimi ilk etapta birçok kişiye aynı anda zincirleme sms mesajı yollamanın önünü aldı. Çin yönetimini elinde tutanların gerektiğinde tıpkı son bir yıldır Sincan bölgesinde yaptığı gibi interneti tamamen yasaklaması mümkün mü? Tüm gelişmesini küresel ticarete endeksleyen bir ülke böyle bir çılgınlığı yapabilir mi? Yaparsa bu ülkede üreten, ihracat yapanların durumu ne olur?

İmkansız anlamına gelecek böylesi gelişmeyi bir yana bırakıp son sanal yasaklamaların gülümseten anekdotlarıyla bitirelim geleceği hatta çoğumuzun kaderini belirleyecek netameli konuyu…

Örneğin Çin son bir haftadır ‘Mısır’ çağrıştıran tüm sözcükleri yasakladı. Yasak dalgasına karşı sanal aktivistler yaratıcılıklarını konuşturmakta: Örneğin her ne hikmetse filtrelenmeye başlanan Mübarek’ ten esinlenerek Çin Devlet Başkanını Mu Jintao olarak adlandırmaya başladılar bile…

Ve tabii önce Mübarek son olarak ta Kaddafi’nin işaret ettiği dış düşmanlara karşı Çin Propaganda Bakanlığı meydana gelen olayların arkasında sadece toplumsal düzeni bozmayı amaçlayan bazı eşkıyaların olduğu fikrini topluma çok etkili biçimde yaymaya çalışmakta…

Anlatmaya çalıştığım gelişmelerin çoğu kafaları karıştırması kaçınılmaz…

Ama perde önünde izlediklerimizin perde arkasıyla ilgili olasılıkları karmaşıklıklarına rağmen anlamak, en azından anlamaya çalışmak…

Geleceğin vizyonu biraz da komplo kokan teorilerden geçiyor, elden ne gelir?

 

Abdullah Ayan Kore ve Türkiye’yi karşılaştırdı: Dünya markası otomobil üretmek…

Dünya markası otomobil üretmek…

Başbakanın yaptığı “artık Türk markalı araba yaratalım” çağrısı…

Son günlerin yoğun gündemi arasında kaybolup giden aslında hayli ciddi bir tartışma…

Son 8 yılda grubunun geldiği noktayı görmezden gelerek, Başbakanın küresel marka yaratma özlemini, küresel oyuncu ciddiyetiyle değerlendireceğine,  “%100 yerli üretim kriterine” indirgemek ve işin zorluğu mazeretine sığınmak yeni Türkiye vizyonunu anlamamak anlamına gelmiyor mu?

“Teknolojik olarak imkân dışı görünmesine rağmen, ellerinden geleni yapacaklarını” söylemek, önüne büyük hedefler koyması gereken gruplar adına anlaşılır gibi değil.

Tartışmaya ışık tutacak öylesine anlamlı, herkese yeterince ders veren bir örnek var ki, okuduktan sonra herkese susmak düşüyor. Özellikle 15/20 yıl gibisinden, birey için uzun, ülkeler adına hayli kısa zaman dilimleri göz önüne alındığında…

Türkiye 1963-68 yılları arasında geçerli olacak ilk planlı kalkınma dönemine girdiğinde, taş üstünde taş kalmamış, 1950’lerin en ağır savaşından çıkarak ikiye bölünmüş Kore’lerin güneyinde kalanı yaralarını sarmaya çalışıyordu. –Hangi bağlantıyı kurarsanız kurun, Güney Kore, Türkiye ile aynı dönemde 1963’te 1.beş yıllık kalkınma planıyla yola çıkmıştı-

Aynı dönem içinde yola çıkan Türkiye ve Kore kalkınma planlarını nasıl uyguladı? “Hangi ülke hangi adımları attı?” soruları günümüzdeki tartışmaya da ışık tutması açısından çok önemli…

Bugün Kore’nin Hyundai ve Kia markalarıyla tanınan iki markası var. İkisi de küresel. Üstelik ikisi de otomotivde bugün amansız bir dünya beşinciliği yarışına girmiş durumda.

Her iki markanın da yıllık 5 milyon araç üretme potansiyeli, hedefi ve bu rakamın üstüne çıkarak, diğerini geçme yarışı var.

1960 darbesinin ardından Devrim markalı araba yaratma öykülerinin filmlere konu olduğu ülkemiz, İtalyan ve Fransız iki markanın üretimiyle sınırlı tuttuğu otomobil sektörünü yüksek gümrük duvarlarıyla korumaya alırken, Güney Kore ne yapıyordu?

Günümüzün iki küresel markasından Hyundai, 1967 yılında İngiltere’den parçalar halinde getirilen Ford Cortina modeli arabaları monte etmeye başlayarak çıktı yola. (İlginçtir, Renault ve Fiat aynı yıl Türkiye’de monte edilmeye başlandı

Yabancılara şüpheyle yaklaşmalarına rağmen Koreliler Hyundai damgasını vuracağı yerli araba üretme işine soyundu. İşin başına ise George Turnbull isimli İngiliz’i getirdiler.

Turnbull, ülkeye 1974 başlarında geldi ve Hyundai’nin, iki yıl içinde ilk arabayı üretme hedefini koydu ortaklar… Alt yapısı yetersiz ülke adına gerçekleşmesi hayli zor bir iddia…

Kore girişimcisinin geleneksel ahlak anlayışı, kurulan fabrikada işçilerin ısınmasını bile projenin para kazanması koşuluna endeksliyordu. Zorluklara rağmen iki yıl sonra Hyundai’nin Pony markalı aracı, halk arabası olarak banttan çıktı. Bir İngiliz teknisyen sayesinde yaygın bir şekilde satın alıp kullanabilecek bir otomobil yollardaydı artık.

Bugün dünyanın en güçlüsü ABD’ de bile en çok arabayı satan Hyundai’nin 30 yıl içindeki öyküsü, KİA ile nefes kesen rekabeti…

Kore ile aynı günlerde yola çıkan Türkiye bugün neyi tartışıyor?

Başbakan küresel marka yapalım özlemini dile getirirken, gelişime ayak direyenler.

Merak etmeyin, önümüzdeki 40 yıl içinde dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girecek Türkiye otomotivde de küresel markalar yaratacaktır.

Mevcut oyuncularla veya onlara rağmen…

Er veya geç…

 

Abdullah Ayan balık çiftlikleri açısından Mersin’i, olası riskleri değerlendirdi…

Deniz üstü kirası İzmir’de 4100, Mersin’de 300 lira..

Eskiden kafasına esen, dilediği denizin uygun yerinde balık çiftliği kurabiliyordu.

Avrupa Birliği başka alanlarda olduğu gibi bu konuda da evrensel koşullara uygun standartlar getirdi.

Yoğun kirliliğin Ege’ yi mahvetmesinin ardından Türkiye’ de uyandı ve Balık Çiftliklerini zapt-u rapt altına almaya başladı.

Koyların ölme riskine karşı, artık kıyıdan belli uzaklık, derinlik gibi kıstasların göz önüne alındığı açık deniz balıkçılığına doğru bir kayış söz konusu.

Ege’ den kovulan balık çiftlikleri kendilerine yeni mekan ararken Tarım Bakanlığı nedense adres olarak Mersin’i gösterdi.

Bu konuda Mersin dinamikleri geçen zaman içinde epeyi mücadele verdiler.

O mücadele sayesinde bugüne kadar yeni Balık Çiftlikleri Mersin’de üretime geçemediler (Yenileri geçemediyse de, Narlıkuyu gibi doğa cenneti bir koyun kalbinde ve kıyıda insanın yüreğini kanatan o ilkelliklere neden engel olunmaz, Çevre Müdürlüğü neden gereğini yapmaz, sorularının yanıtı olmadığını biliyorum.)

Şimdi yeni ve çok ciddi bir tehlike daha kapımıza dayanmış durumda…

Yazım İl Özel İdaresini ve Valiliği ilgilendiriyor biraz da…

Geçmişten farklı olarak ülkemizde de balık çiftlikleri artık kullandıkları deniz üstü alanı İl Özel İdaresinden kiralamak ve dönüm başına belirlenen belli yıllık kullanım bedelini ödemek zorunda.

İşte Mersin’i bekleyen gizli tehlike de burada…

Balık çiftliği kuracak olanların işgal edecekleri deniz alanını İl Özel İdarelerinden kiralarken ödeyecekleri ücretler ilden ile farklı..

Türkiye’ de bu konuda bırakın uyumu, ilden ile uçurumlar söz konusu…

Örneğin İzmir İl Özel İdaresinin yetki alanına giren bir bölgede balık çiftliği kurmak isteyenler dönüm başına 4.100 TL öderken, Mersin’ de aynı ücret 300 TL’ ye iniyor…

Orta boy bir balık çiftliği ortalama 50 dönüm civarında..

Bu durumda 50 dönümlük balık çiftliği kurmak isteyen bir girişimci Mersin İl Özel İdaresine yılda 15 bin lira öderken, aynı girişimci aynı tesisi İzmir’de kurma durumunda 205 bin lira ödemekle karşı karşıya kalacak.

Ordu gibi turizmden çok balıkçılığın öne çıkması gereken bir ilde bile dönüm başına 450 lira olarak belirlenen deniz üstü kiralama ücretinin Mersin’ de 300 lira olarak belirlenmesi başlı başına bir gizli teşvik anlamına geliyor.

Bir yandan turizme darbe vurması kaçınılmaz olan balık çiftliklerine karşı çıkan yıllardır mücadele eden Mersin’ in dinamikleri, kurumları, bireyleri…

Bir yandan da adeta balık çiftliklerine başka yere gitmeyin bize gelin diye davetiye anlamına gelen İl Özel İdaresinin tarifesi…

Mersin Valisinin duruma müdahale etmesi ve en azından İl Özel İdaresinin Türkiye’ nin en ucuz tarifesini belirleyerek, Mersin’de hiç kimsenin istemediği balık çiftliklerini teşvik anlamına gelen bu ücretlendirmeyi yeniden gözden geçirmesi gerekiyor…

Et fiyatlarının el yaktığı Türkiye elbette protein eksiğinin bir kısmını kültür balıkçılığından sağlamak zorunda. Ama bunu yaparken doğal cennetlerini böylesi sudan ucuz kiralama bedellerinin gizli teşvikleriyle öldürmemek kaydıyla…

İşte Türkiye’de bazı illerde uygulanan deniz üstü kiralama ücretleri:

Mersin     300 TL
Ordu        450 TL
Aydın   1.750 TL
Muğla   1.800 TL
İzmir    4.100 TL

 

 

 

 

Abdullah Ayan Mersin’in yazılmayan yakın tarihine ışık tutuyor:Balık pazarı ne zaman, nasıl satıldı?

Balık pazarı ne zaman, nasıl satıldı?

Bugünlerde balık pazarı olarak anılsa ve kullanılsa da, Hoca Ahmet Efendi’nin başkanlığında yapım işi bir İtalyan şirketine verilen ve 1923’te hizmete giren Hâl binası başlangıçta kasaplarla, sebze meyve ticareti yapanlara tahsis edilmişti.

1945 yılına kadar Belediyeye ait olan dükkânlar yıllık belli bedeller karşılığında kiralanıyor ve elde edilen gelirlerin yetersizliği sürekli şikayet konusu ediliyordu.

Haziran 1943’te atandığı Mersin’e gelir gelmez, Tevfik Sırrı Gür en kısa zamanda kente 100 eser kazandırma hedefini dile getirmeye başladı.

Hedef büyük ama kaynaklar kısıtlıydı. Savaşa girmemesine rağmen, yokluğun pençesinde kıvranan halkın verecek bir şeyi kalmamıştı devlete…

Ama hırslı Vali, olumsuzluklara rağmen kararlıydı ne pahasına olursa olsun şehre kalıcı eserler kazandıracaktı.

Halkevi, İnönü anıtı, Tüccar Kulübü, Ak Otel gibi geniş yığınların şaşkınlıkla izlediği yapıları tamamlamaya çalışıyordu ama Belediyenin de yapması gereken pek çok iş, bunlar içinde alabildiğine kaynak gerektiğinin farkındaydı.

Yol ve meydanların temizliğinden yeni cadde ve kaldırımlara, kanalizasyondan içme suyuna, parklardan Pazar yerlerine kadar el atılacak bir sürü proje ve bunlara para bulmak zorunda olan bir yerel yönetim.

Tevfik Sırrı Gür kendisini ilgilendiren ilin sorunları yanında Belediyeciliğe el atmakta gecikmedi. (O günlerde halkın öncelikleri arasında yer almayan AK Otel gibisinden yatırımlar kendisinin Kastamonu’ya tayin edildikten sonra da uzunca süre Belediye bütçesinin kara deliği olmayı sürdürdü, tam anlamıyla bir türlü tamamlanmayan otel, yıllarca kıt kaynakları yutup durdu)

1929-42 yılları arasındaki 12 yıl boyunca Başkanlık görevini sürdüren Mithat Toroğlu’nun ardından gelen Hakkı Deniz ancak 2 yıl oturdu koltukta. 1944’te de yerini Fuat Morel’e bıraktı. Morel, hırslı Valinin hızına yetişmenin güçlüğünü biliyordu. O nedenle kurtarıcı gibi sarıldı Gür’e ve onun kaynak yaratma önerilerine can simidi gibi sarıldı.

29 Ekim 1944 günü Cumhuriyet Bayramı vesilesiyle gazetecilerin sorularını yanıtlayan T.S.Gür projelerini, beklentilerini şöyle anlatacaktı:

“Mersin’de Atatürk Anıtı kuruldu, İnönü anıtı da kurtuluş bayramına kadar tamamlanmış olacak. Tüccar Kulübü binası yükseliyor, diğer imar işleri de bunu takip edecektir.

Kaput bezi bulamadığı için ölülerini kefensiz toprağa gömen, süpürge otunu bebelerine katık eden halk ne işe yarayacağını bilmediği ülkenin en büyük dönerli sahnesine sahip Halkevini, Mersin’li iş adamlarının kimseler rahatsız etmeden kumar oynayacağı, balolara ev sahipliği yapacak Tüccar Kulübünü tamamlamaya çalışan Valiyi ibretle izliyordu ama kim sesini çıkarabilirdi ki?

Ve Cumhuriyetin 21. Yılının kutlandığı o günlerde Belediyeden beklentilerini de anlatıyordu söyleşide:

“Yollar bakımsızlıktan yok olup gitmiş, şimdi malzeme pahalılığı, işçi noksanlığı gibi bahaneler asla devam ettirilmeyecek, o güzel yollar yeniden vücuda getirilecektir”

İyi de nasıl yapılacaktı bu işler?

O sorunun yanıtı 1945 Şubat dönemi Belediye Meclis toplantısına teşrif eden Valinin yaptığı konuşmayla ete kemiğe büründü.

1 Şubat 1945 Perşembe günü saat 16’da toplanan Meclisini huzuruyla onurlandıran Vali güzel ve temiz Mersin’in yaratılması amacıyla yapılması gerekenleri anlattı kendisini dikkatle dinleyen üyelere:

“Şehir içinde yer alan depoların, hanların, arabacı, demirci, sandıkçı, keresteci gibi şehrin güzelliğini bozan iş yerlerinin en kısa zamanda şehir planında işaretlenmiş yerlerine bir an önce gönderilmesi için planda gösterilen yerlerde iş yerlerinin derhal yapılması gerekiyor.”

Herkes sorunu ve çözümü Vali kadar biliyordu. Asıl mesele on binlerce lira ek kaynak gerektiren paranın nereden bulunacağıydı?

Merakla kendisini dinleyen Meclis üyelerine çözümü formülünü bir çırpıda sıraladı Gür:

“Temiz ve güzel Mersin’i yaratmak için gerekli kaynağı sağlamak amacıyla Meclisten bir karar çıkarın. Ben incelettim 70 dükkânın bulunduğu Hâl binası belediyeye yılda toplam 3600 lirayı zor getiriyor. Bu mekânları kiralama yerine satalım, elde edilecek parayla yeni iş yerlerini yapalım.”

Mesaj alınmıştı, kollar sıvandı.

6 Şubat 1945 Salı günü toplanan Mecliste, şehrin güzelliğini katleden iş yerlerinin planda işaretlenen yeni alanlara taşınması, bunun için gerekli paranın temini amacıyla; hâl, hangar, köşker dükkanları gibi belediyeye ait emlakin satılması, buradan sağlanacak kaynakla da yeni yerlerin yapılması önerisini tartışmaya açıldı.

Yapılacak yeni yerlerin de bilahare satılmasını ön gören teklifle ilgili olarak Meclis üyesi Mithat Toroğlu söz aldı: “Hareketli sermaye” olarak nitelendirilen çözüm formülünün Encümene sevk edilmesini ve oradan gelecek görüş doğrultusunda Mecliste oylanmasını istedi eski Belediye Başkanı…

12 Şubat 1945 Pazartesi günü Fuat Morel başkanlığında toplandı Meclis. Encümene sevk edilen ve orada kabul gören Belediyeye ait emlakin satılarak ek kaynak yaratılması kararını görüştü, oy çokluğuyla geçti karar. Beş senelik program ve programa eklenecek yeni işler, projeler de görüşülüp onaylandı.

Beş senelik programın birinci yıl hedeflerine bir sıhhi hamam ve çocuk bahçeleri yapımıyla, dördüncü yıl yatırımlarına daha önce belirlenen 10 bin m2 yol inşaatının 15 bin m2’ ye çıkarılması kararları eklendi.

12 Şubat Meclis kararları arasında 73 dükkân yanında Azak Han karşısındaki Taş iskele başında yer alan Hangar binasının satılması da yer alıyordu.

11 Mart 1945 tarihli gazetelerde hangar ve 73 iş yerinin satış ilanı yayınlandı. İlanda yer alan bilgilere göre 752 m2 kapalı alana ve 440 metre uzunluğundaki rıhtıma sahip hangar binası için 80 bin liralık muhammen bedel koyulmuştu.

Hal kompleksinde yer alan dükkânlara gelince: 105. Sokaktakilere 4000/3500 lira biçilirken, 150.sokaktakilere 3500/3000 ve iç mekanda kalanlara 4000 ile 2500 lira arasında değişen değerler ön görülüyordu.

3 Nisan 1945 günü Belediyede yapılan ihalelere beklenen ilgi gösterilmedi. 73 dükkânın yarısından fazlası (37’si) satılmayınca, elde kalan dükkânlar ihale yerine pazarlık usulüyle satışa çıkarıldı. 14 Nisandan başlayarak her haftanın Salı ve Cuma günleri Belediye Encümeni hâl dükkânlarının elde kalanlarına gelecek müşterileri bekledi durdu.(*)

Aynı günlerde dükkânları satın alanların buralarda Belediyece belirlenen işler dışında da faaliyet gösterecekleri dedikoduları yayıldı.

3 Nisan 1945 günü toplanan Mecliste bu yöndeki eleştirileri değerlendiren Başkan Fuat Morel, üyeleri şu sözlerle teskin ediyordu:

“Hiçbir dükkânın mevcut durumunda değişiklik olmayacak. Dükkânların bugün gördüğü işler dışında faaliyet göstermesine izin vermeyiz. Kullanımın şu veya bu şahsa geçmesi Belediyenin tayin ettiği iştigal mevzuunu değiştirmez. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da kasaplık, sebze ve meyvecilik yapılmaya devam edilecek.”

O sözler verilir ama bir süre sonra büyüyen Mersin’in ihtiyaçlarına yanıt veremeyince sebze ve meyve tüccarları için bugünkü Akdeniz Belediye binasının bulunduğu alana 125 iş yerinden oluşan yeni Hâl binası kurulur. Tarihler 1957’yi gösterir ve Belediye Başkanlığı koltuğunda Demokrat Partiden seçilen Zeki Ayan oturmaktadır.

Kasaplar eski yerlerinde kalmaya devam ederler ama çıkan sebze ve meyvecilerin yerini balıkçılar alır…

2013 Akdeniz oyunlarına hazırlanan Mersin’in bugünlerdeki en güzel rüyalarından biri, artık Balıkçılar pazarı olarak anılan 90 yıllık tarihe sahip mekânı, İstanbul Çiçek Pasajı benzeri bir yaşam alanına çevirme…

Daha önce de rahmetli Okan Merzeci’nin hayal ettiği ama bir türlü başaramadığı o güzel rüya bu kez gerçek olur mu?

“İnsanlar umut ettiği sürece yaşar”

Biz de o umudun peşinde koşacağız yarınlara…

 

(*) Şinasi Develi Eski Mersin’de Yaşam adlı kitabında her ne kadar bugünkü adıyla Balıkçılar çarşısının Zeki Ayan döneminde dükkan dükkan satıldığını iddia etse de, arşivlere dayalı gerçek yukarıda anlattığım gibidir. 1923’te hizmete açılan ilk Hâl kompleksi Fuat Morel döneminde ve Vali T.S.Gür önerisi doğrultusunda 1945 yılında satılmıştır. Zeki Ayan Başkanlığı sırasında gerçekleştirilen ise, sebze ve meyve tüccarlarının şimdiki Akdeniz Belediyesinin bulunduğu yerde yapılan Hâl binasına taşınması işidir. Tarihe ışık tutması açısından düzeltilmesinde yarar var diye düşünüyorum.

Abdullah Ayan Erbakan’ın siyasi yaşamında Mersin’in bilinmeyen rolünü yazdı..

Erbakan’ın siyasi yaşamında Mersin’in bilinmeyen rolü…

1969 Genel Seçimleri yaklaşırken bütün gazeteler, Türkiye Odalar Birliği Başkanlığına seçilen Erbakan’la ilgili haber ve yorumlarla doluydu.

Odalar Birliği’nin sanayileşme hamlesindeki rolünü çok iyi bilen ve Gümüş Motor tecrübesiyle buranın mutlaka ele geçirilmesi gerektiğini düşünen Erbakan, önce Sanayi Başkanlığı, sonra Genel Sekreterlik gibi çeşitli kademelerinde görev yaptığı bu kurumun, nihayet idare kurulu üyelerinin seçimiyle, Genel Başkanlığına geliyordu.

Erbakan’ın, meşhur mason Sırrı Enver Batur’u devirip TOBB’ un Genel Başkanlığına oturması, İstanbul’un elit iş alemine damgasını vuran Masonik çevrelerde panik başlatıyordu.

Çünkü Erbakan, “döviz dağıtımına puantaj sistemi getireceğini, kredi paylaşımında İstanbul sanayicisiyle Anadolu sermayesini dengeleyeceğini, yatırımları verimli üretimlere yönelteceğini” söylüyor, böylece vurguna ve soyguna son vererek, İstanbul’un pastadaki büyük payını Anadolu’ya aktaracağını iddia ediyordu.

Böylesi bir girişimin ne anlama geleceğini rakamlarla anlatmaya çalışayım.

Tüm yatırım malları, alet ve ekipman devletin Odalar Birliğine aktardığı ve TOBB tarafından paylaşılan kotalar çerçevesinde tahsis ediliyordu.

Erbakan’ın çılgınca öneriyi ortaya attığı günlerde Odalar Birliği’ne verilen 20 milyon dolar yatırım kotasının, 19 milyon doları İstanbul ve İzmir tüccarına veriliyor, sadece 1 milyon doları Anadolu’ya gidiyordu. (Evet yanlış okumadınız. Türkiye’nin yatırıma ayrılan döviz miktarı bir zamanlar 20 milyon dolardan ibaretti. Zaman içinde 35 dolar milyarderine sahip bir ülke için ilginç bir detay)

 

Haksızlıklara son vermek ve milli sanayiyi kurmak amacıyla, İstanbul dışından işadamlarının ve Anadolu girişimcilerinin, Genel İdare Kurulu Üyeliğine seçilmelerini sağladı. Ve yine kanunların öngördüğü şekilde, bu idare heyetinin seçimiyle Odalar Birliği Başkanlığı’na atandı.

Masonların baskısı ve büyük locaların talimatıyla, önce; “Sizi iflas ettiririz, Erbakan’a uymayın” diye Anadolu tüccarına gözdağı verilme görevi verilen Başbakan Demirel, bunda pek başarılı olamadı. Bunun üzerine en zor ve anti demokratik yönteme başvurmaktan kaçınmadı… TOBB seçimlerinin iptali için Danıştay’a dava açıldı ancak talep Danıştay tarafından haksız bulundu. Bu sefer kaba kuvvetle ve polis marifetiyle, seçimle o makama gelmiş olan Hoca’yı görevinden uzaklaştırmak yoluna başvurdu Demirel ve başında olduğu Hükümet. İşlerine gelince ‘Demokrasi aşığı’ hürriyet havarisi kesilen Demirel, o günlerde planladığı Trabzon gezisine çıkmadan önce, Ankara Valisi Ömer Naci Bozkurt ile Emniyet Müdürü İbrahim Ural’a telefonda, “Ne pahasına olursa olsun, bu adamı mutlaka TOBB genel merkezinden çıkarın” talimatını verdi. Bağırmaktan sesi kısılmış Demirel’i yaşamı boyunca böylesine sinirli görmediklerini anlatacaktı yakın çevresi.

Ertesi sabah, Emniyet Şube Müdürlerinden Kamil Özdilek ve Ahmet Özal, Odalar Birliği’ne gelerek, Erbakan’dan makamını terk etmesini istediler… Hoca haklı olarak direniyordu ve saat 23’e kadar onları oyaladı, bir ara yakaladığı fırsatı değerlendirdi ve kapıyı içeriden kilitleyiverdi.

Gidenler başaramayınca ertesi gün, iki şube müdürü daha görevlendirildi ve kapının önüne polislerden bir ordu yığıldı neredeyse. Amaçları gece geç vakit evine giden Hoca’yı sabahleyin binaya sokmamaktır. Ama o, kimselere çaktırmadan arka kapıdan içeri girip çoktan makamına oturmuş ve görevine başlamıştır. (İki gün boyunca kapısında nöbet tutan milli görüşü savunan genç Üniversiteliler arasında ilginç bir isim vardır: Hukuk Fakültesi öğrencisi Bülent Arınç)

Kalenin düşmediğini! gören Demirel çıldırır. Yetkililere kesin talimatı yineler, Hoca’yı makam odasından çıkarmaya bu kez bizzat Emniyet Müdürü, yanında bir manga polisle gider ve Erbakan’dan derhal odayı boşaltmasını ister. Pabucun pahalı olduğunu gören Hoca sekreterini çağırır ve belki de ileride hesap sormak ve yaşananları  kağıda kaleme dökmek üzere zabıt yazdırmaya başlar. Aradan saatler geçtiği halde zabıt yazımı devam eder, sabrı tükenen Emniyet Müdürü aslında birkaç kelimeyle geçiştirilecek zaptın Erbakan’ca dikte ettirilen 54’ncü sahifesinde, “artık yeter” diye kükrer. Sonunda Erbakan’da gerçekten yettiğine kanaat getirmiş olmalı ki tutanağı noktalar ve Hoca çantasını alıp makamını terk eder.

İster inanın, ister inanmayın Erbakan o sinirleri zıplatan TOBB operasyonunun ardından hiçbir şey olmamış gibi birkaç yakın arkadaşıyla Adalet Partisi (AP) Genel Merkezi’ne gidip Başkan Vekili Nuri Bayar’la görüşüyor, yapılacak seçimlerde aday olmak üzer partiye üye olmak istediklerini bildiriyordu. Gerekli formlar dolduruldu, genel merkezdeki yetkililere teslim edildi.. Talebinin tüzük gereği Genel İdare Kurulu’nda görüşüleceği de söylendi.

Adalet Partisinin kuruluşundan o güne kadar olmayan bir zorlama uygulama idi, başvurunun işleme koyulmadan GİK’te inceleneceği, ama bu sefer durum tehlikeli görülmüş olmalı ki, Demirel’in özel tahrik ve talimatıyla ayaklanan A.P. kurmaylarının birçoğunun dile getirdiği “bu adam partimizi karıştırır” gerekçesiyle, üyelik istemi reddedildi. Böylece Erbakan’ın üyeliği veto edilmiş oldu. Hoca’nın üniversiteden arkadaşları olan ve Anadolu sermayesine yakınlığı ile tanınan Mehmet Turgut ve Saadettin Bilgiç ekibinin, Demirel’e rağmen bu vetoya karşı çıkmaları AP’ de bir iç karışıklığa neden oldu.

Hoca’nın AP’ ye müracaattaki asıl maksadının ise, bu partiyi masonların güdümünden kurtarıp, milli menfaatlere hizmet ettirme iddiası o günden sonra sıkça dile getirildi.

Bu gerekçenin ne derece etkili olduğu bilinmez ama bilinen bir şey var: Erbakan AP’ ye girme yolundaki tüm yolları deneyerek, en azından ileride “Madem siyasete soyunacaktın, ne diye dindar ve muhafazakâr tabanlı bir parti varken ona girmedin?” şeklindeki itirazları peşinen önlemeyi amaçlamıştı ve o düşünce hayata geçti.

Erbakan’ın kaybedecek vakti yoktu. 69 seçimlerine son sürat koşuyordu Türkiye. Nefes kesen seçim sürecinde Konya’dan bağımsız adaylığını koydu kendisi ve belirlediği birkaç isim…

Anadolu sermayesini temsil eden kaplanların desteğiyle Konya mahcup etmedi kendisini.

1969 seçimlerinde bağımsız olarak Meclise girmesini sağladı. Ardından kurulan ve 1971 muhtırası ile kapatılan Milli Nizam, 1973 seçimlerine yetiştirilen Milli Selamet partileri…

Aldığı %11 oy ve çıkardığı 48 Milletvekili ile Meclise girme başarısı yanında Ecevit’in CHP’si ile iktidar ortaklığına uzanan ülkenin nefesini tutarak izlediği süreç…

Amerikancı olmakla suçladığı Demirel’e ve arkasındaki İstanbul sermayesine karşı kendince şanlı ve anlamlı bir zafer kazanacak, ardından kapanan 4 partinin yerine kurduğu yenileriyle 28 Şubat sürecine kadar Türkiye siyasetine damgasını vuracaktı.

**

Peki Erbakan ve Demirel arasındaki mücadelede Mersin iş adamları nasıl bir tavır takınmış, hangi çizgiyi izlemişlerdi?

Hikâyenin o kısmı bugün pek anımsanmaz kamuoyunda…

Oysa dönemin Mersin Ticaret ve Sanayi Odası –MTSO- çok farklı bir strateji izlemişti o günlerde.

Tarihe not düşme adına bilinmesinde yarar var derim.

1946’dan itibaren önce Demokrat Parti ardından Adalet Partisi politikalarını savunan Mahir Turan ve 1969’ların efsane MTSO Başkanı Mustafa Sözmen’i ve tüm varlıklarını adadıkları AP’ ye rağmen Erbakan ile olan ilişkileri nedense pek sorgulanmadı bugüne kadar.

1969 yılında TOBB genel sekreterliğinden alınan Erbakan’ı aynı kurumun başına Yönetim Kurulu Başkanı seçtirecek operasyonu başlatan bu iki ismin öncülüğündeki MTSO’ dur.

Her ne kadar o günlerde Turan ve Sözmen, Erbakan’ı TOBB Başkanı seçtirme girişimi için Demirel’in onayını aldıklarını iddia etseler de, Demirel bu girişimi asla affetmez.

Elbette müdahale ettiği konusunda belgeler yok ama, örneğin en güçlü olduğu 1969 seçimlerinde Oda Başkanlığını kaybeder Sözmen. Bu yenilginin nedenleri pek tartışılmaz ama Demirel’in intikam adına Mersin’e el attığı kulaktan kulağa yayılır uzunca süre…

Turan ve Sözmen’in uğradıkları Demirel aforozun son bulması ancak 12 Mart muhtırasının ardından mümkün olur.

1972’de yeniden MTSO Yönetim Kurulu Başkanlığına gelir Sözmen ve 1984 yılına kadar -80 darbe dönemi dahil- o koltukta oturur.

1999 yılında vefat etti Sözmen, Mahir Turan ise 2007’de…

Erbakan’la kesişen yollarını kader bir kez daha birleştirir mi, kim bilebilir?

Ama eminim, rastlarlarsa anlatacak çok şeyleri vardır birbirlerine…

Toprakları bol, mekânları cennet olsun…