Büyükşehir sınırları daha da büyüyecek, Metropoller geliyor…

Büyükşehir sınırları daha da büyüyecek, Metropoller geliyor…

Sadece Mersin’de dile getirmiş olsa, “seçimler öncesinde havada uçuşan vaatlerden biri” deyip geçecektim ama, aynı görüşü Mardin mitinginde de yineleyince artık eminim. Erdoğan seçimlerin ardından hayli kapsamlı bir Büyükşehir Belediye yasasının hayata geçmesi için düğmeye basacak. Mersin ve Mardin konuşmaları gösteriyor ki, bu durup dururken ortaya atılan “seçim şekeri” değil. Aksine üzerinde epeyi kafa yorulmuş, her boyutuyla düşünülmüş bir çalışma.

Bakın Mersin’de ne diyor Başbakan:

“Alt yapısıyla, üst yapısıyla bir büyük şehir olması lazım, başarılması lazım. Size inanıyorum, güveniyorum. Mersin sadece merkezde büyükşehir olmayacak, en ücra köşesine kadar büyük şehir alanı içinde olacak. Seçimden sonra bunla ilgili çalışmayı çıkartacağız. Artık belde belediyeleri olmayacak. Beldeler, ilçe belediyelerinin mahalleleri durumuna düşecek. İstanbul, Kocaeli uygulamasını yapacağız. Mersin’i çok daha modern duruma taşıyacağız”

Mardin konuşmasında da aynı konuya  başka boyutlarıyla değiniyor Erdoğan…

Büyükşehir Belediyesi olmanın ön koşulu olan 750 bin nüfus kriterinin altını çizdikten sonra ilçeleriyle birlikte bu rakama ulaşmasına ramak kalan (Erdoğan bunun da 6 bin civarında bir ek nüfus gerektirdiğini ve Mardin’in 2014 yerel seçimlerine yaklaşırken yeni doğumlarla belirlenen sınırı rahatlıkla yakalayacağını söylüyor.) Mardin’in yapılacak ilk yerel seçimlere bir yıl kala Büyükşehir Belediyesi ilan edileceğini ve bu Belediye sınırlarının Mülki İdare sınırlarıyla aynı olacağını ifade ediyor.

Peki Mersin ve Mardin’de söylenenler neden önemli, geçmişteki durumdan farkı var mı?

İş Büyükşehir Belediyesi ilanından ibaret olsaydı, üzerinde durulmaya değmezdi. Ama satır arasında geçen “Mülki İdare Sınırı” işi bambaşka boyutlara taşıyor.

Mersin’de dile getirilen ve Mardin’de pekiştirilen söylem ortaya koyuyor ki, Büyükşehir Belediyelerini düzenleyen kanunla ilgili hayli radikal değişikliklere hazırlanıyor AK Parti.

Önce mevcut durumu özetlemeye çalışayım:

2004 yerel seçimlerinden önce yürürlüğe giren 5216 sayılı kanunla Büyükşehir Belediyelerinin sınırları çizilmiş, nüfusa göre değişen biçimde 20 ila 50 km arasında değişen yarıçaplardan oluşan sınırlar belirlenmişti. Şöyle tanımlıyor sınırlar halen yürürlükte olan kanun maddesi:

“Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte; büyükşehir belediye sınırları, İstanbul ve Kocaeli ilinde, il mülkî sınırıdır. Diğer büyükşehir belediyelerinde, mevcut valilik binası merkez kabul edilmek ve il mülkî sınırları içinde kalmak şartıyla, nüfusu bir milyona kadar olan büyükşehirlerde yarıçapı yirmi kilometre, nüfusu bir milyondan iki milyona kadar olan büyükşehirlerde yarıçapı otuz kilometre, nüfusu iki milyondan fazla olan büyükşehirlerde yarıçapı elli kilometre olan dairenin sınırı büyükşehir belediyesinin sınırını oluşturur.”

Erdoğan’ın açıklamalarından anlıyoruz ki, AK Parti 2014 yerel seçimlerinden önce bu yasayı değiştirecek. İlçeleri de il merkezi sınırları içine dahil ederek, Mardin gibi 400 bin civarında nüfusa sahip Belediyeleri bile il genelindeki nüfusu esas alarak Büyükşehir Belediyelerine dönüştürecek.

İş bununla da kalmayacak. Bu Büyükşehir Belediyelerinin sınırlarını belirleyen 2004’teki ünlü “pergel yasasında da bir takım düzenlemeler yapılara, Büyükşehir Belediyelerinin sınırları “Mülki İdare Sınırları” olarak tanımlanacak.

Aslında 2004’teki yasada, İstanbul ve Kocaeli sınırları böyle çizilmiş, bir başka ifadeyle Valiliğin yetki alanına giren her noktanın bu iki kentte Büyükşehir Belediye hudutlarına dâhil edilmesi sağlanmıştı.

Hükümet Meclisten aldığı yetkiyle İmar ve İskan Bakanlığını Şehircilik Bakanlığına dönüştürmeye hazırlanırken, şu anda mevcut 16 Büyükşehir Belediyesini 29’a çıkaracak. Üstelik eskisinden farklı olarak, nüfusla orantılı yarıçap hesabından da vazgeçilerek, bu Büyükşehirlerin sınırları Mülki İdare Sınırları olarak tanımlanacak.

Belde Belediyeleri en yakın ilçelerin mahallelerine dönüşürken, ilçeler de Büyükşehir Belediye Meclislerinde yer alacak. Yıllardır her fırsatta eleştirdiğimiz, 100 binlik Çevre Düzenleme Planlarını Ankara’nın yapması uygulamasına son verilirken, bu görev Büyükşehir Belediyelerine ait olacak.

Uygulamanın hayata geçmesi Mersin adına gerçekten bir devrim anlamına geliyor.

Örneğin kıyı yağmasının en önemli ayaklarından birini oluşturan, alt yapı anlamında hiçbir yatırım yapmaya mecali olmasa da, inşaat ruhsatı verme şampiyonu pek çok belde Belediyesinin kapısına zincir vurulacak. Büyükşehir Belediyeleri bir yandan hizmet götürürken, imar düzenlemeleri de tek elden ve yasa/yönetmeliklere uygun biçimde yürütülecek.

Kısaca kıyı yağmasının önüne geçilmeye çalışılacak, en azından denetim ve sorumluluk konusunda günümüzdeki anarşi ve kaosu önleyecek ve muhatap olarak Büyükşehir Belediyelerini gören yeni bir anlayış geliştirilecek.

Buraya kadar olumlu yanlarını anlatmaya çalıştım önümüzdeki günlerde en çok tartışacağımız konunun.

Gelelim olumsuzluklarına…

Mülki İdare Sınırları dediğimiz vakit Mersin’in bugün fiziki uzaklık nedeniyle zorlandığı tabloda yaşanan sorunlar Büyükşehir Belediyesinin de karşısına çıkacak. Örneğin Mut, Gülnar, Aydıncık, Anamur gibi ulaşılması yarım gün süren ilçelerin önemli yetkilerinin çoğunun Büyükşehir Belediyesine aktarılması, problemleri de getirecek yanında.

Bunun tek çözümü var.

Mersin’in doğusunda Tarsus ve batısında Silifke merkezli iki yeni İlin kurulması. Böylece Mülki İdare Sınırlarının kurulacak yeni İllerle birlikte ele alınarak tanımlanması.

Seçim toz dumanı arasında yeterince önemsenmese de, önümüzdeki dönemde Yerel Özerklik ile birlikte epeyce konuşulacak, tartışılacak bir konumuz olacağı kesin.

Üstelik kıyı yağmasına dayalı pek çok çıkar grubunun rahatının bozulacağı, en azından oyun planlarının değişeceği bir dönem başlayacak.

Milyar dolarlık rantlara dayalı kıyı projelerine bel bağlayanlara, küçük kıyı Belediyelerinin kapılarında ruhsat kovalayanlara benden söylemesi…

Mersin’in ve Bölgenin kaderini değiştirecek proje…

Mersin’in ve Bölgenin kaderini değiştirecek proje…

Cumhuriyetin 100. Yılına temelleri sağlam en kapsamlı ve iddialı hedefle hazırlanan ihracatçılarımızın 500 milyar dolarlık ihracat çıtası gerçekten heyecan verici.

Üstelik bu rakamı 1,5 trilyonluk dış ticaret hacmi içinde düşündüğümüzde varılmak istenen menzilin büyüklüğü daha da anlamlı hale geliyor.

Rakamlar elbette nefesleri kesecek türden ama kafalarda soru işaretleri de yaratmıyor değil.

En önemlisi de alt yapının bu sıçramaya uygunluğu…

Kara, hava, demir yolları elbette önemli. Ama konu dış ticaret olunca bu ağların dünyayla bağlantısını sağlayacak limanlarımızın konum ve kapasiteleri 2023 vizyonuna uygun biçimde yeniden ele alınmadığı sürece hayalleri gerçekleştirmek hayli zor hatta imkânsız.

İhracatla birlikte dış ticaretimizi 12 yıl içinde 4 kat arttırmayı, Türkiye ekonomisini dünya sıralamasında 10.luğa çıkarmayı hedefliyoruz ama halen dünyadaki 100 limanın arasına adına yazdıran tek limanımız bile yok.

Oysa son 20 yılda küresel ticaret inanılmaz büyürken tüm dengeler de değişti.

1989 yılındaki verilere göre liman ligleri sıralamasında esamisi okunmayan Çin bugün en büyük 10 sıralamasına 6, 20 sıralamasına ise 8 kentinin* adını yazdırmış durumda.

Türkiye’nin kaybedilmiş 90’lı yıllarında çok gerilerden koşuya katılan uzak doğunun kaplanları ihracat sayesinde yakaladıkları büyüme mucizesini biraz da limanları sayesinde yakaladılar.

Geçmişteki hatalardan dersler çıkaran Türkiye limanlar konusunda çağ atlayacak projeleri hayata geçirmeye hazırlanıyor.

Mevcut limanın yanı başında ve deniz üzerinde planlanan Mersin Konteyner limanı ile İzmir Çandarlı bu atılımın en büyük iki yatırımı olacak.

Özellikle Mersin’deki yeni liman 12 milyon konteyner kapasitesi ile Akdeniz’in en büyüğü olmakla kalmayacak, dünya ligine de üst sıralardan girecek.

Mevcut limanın özelleştirilmeden önce 500 bin, bugün ise yılda bir milyon konteyner işleme kapasitesine ulaştığını söylersek 2015’te ilk gemilerin yanaşmasının hedeflendiği yeni liman projesinin büyüklüğü ve önemi daha iyi anlaşılacaktır sanırım.

Peki, yaklaşık 3 milyar Euro’ya mal olacak böylesi bir liman Mersin’e neler kazandırır?

Doğrudan 3 bin, dolaylı olarak 30 bin insana yeni iş olanakları sağlayacak.

Mersin’i sadece Türkiye’nin değil, Akdeniz’in en büyük terminal limanı özelliğiyle bölgesinin ve dünyanın önemli lojistik üslerinden biri haline getirecektir.

Sadece Türkiye dış ticaretinin lokomotifi olmakla kalmayacak, bir zamanlar Beyrut, günümüzde ise Dimyat ve Port Said’in yüklendiği rolü Mersin üstlenecek anlayacağınız.

Irak’tan Gürcistan’a, Suriye’den Mısır’a kadar uzanan büyük ve geleceği en parlak coğrafyanın kalbi Mersin’de çarparken, kentin kalkınma ve refahına da inanılmaz katkılar sunacak bu hayalleri süsleyen proje…

Yıllardır kullandığım cümleyle özetlemek gerekirse “Mersin dediğiniz bir limandır aslında…”

Ve bu limanın büyümesi, gelişmesi Mersin’in refahına doğrudan yansıyacaktır şüphesiz…

*Dünyanın en büyük konteyner limanları (1989-2009 sıralaması)

1989 Milyon kont. 2009 Milyon kont.
Hong Kong 4,5 Singapur 25,8
Singapur 4,4 Shanghai Ç 25,0
Rotterdam 3,9 Hong kong Ç 20,9
Kaouhsiung 3,4 Shenzhen Ç 18,2
Kobe 2,5 Busan 11,9
Busan 2,2 Gaungzhou Ç 11,2
Los Angeles 2,1 Dubai 11,1
New York/New Jersey 2,0 Ningbo Ç 10,5
Keelung 1,8 Qingdao Ç 10,2
Hamburg 1,7 Rotterdam   9,7

Mersin’i uçuracak en önemli proje…

Mersin’i uçuracak en önemli proje…

Mersin yılların ihmal edilmişliğinin acısını çıkarıyor adeta…

Yıllardır hayalini kurmaktan yorgun düştüğümüz nice proje tek tek ete kemiğe bürünüyor.

Çukurova Havalimanı, Kazanlı-Seyhan Turizm bölgesi, Mersin-Antalya Akdeniz Sahil Yolu bunlardan bir kaçı…

Son anda milli piyangonun en büyük ikramiyesi gibi Mersin’in başına talih kuşu misali konan Akdeniz Oyunları etkinliğinin önemini yeniden dile getirmeye bile gerek yok.

30 bin kişiyi aynı anda ağırlayacak Stadyumdan, 10 bin izleyiciyi alacak kapalı spor salonuna, 5 bin gencin konaklayacağı olimpik tatil köyüne kavuşacak ve bugüne sözde kalan “Spor Kenti” tanımlamasını gerçeğe dönüştürecek Mersin…

Bu vesileyle baştan aşağı yenilenecek, değişecek, Akdeniz Oyunlarının ardından da yıllarca her türden spor etkinliğine ev sahipliği yapma şansını elde edecek bir kent…

Hepsi heyecan verici, ölü toprağını silkelemeye dönük, yıllardır anlatmaya çalıştığımız projeler.

Ama bunların dışında bir proje var ki, bittiğinde gerçekten Mersin’i marka şehir haline getirecek ve tüm dünyanın gözlerini kapatıp haritada yerini gösterecek önemde olmasına rağmen, seçim kampanyalarının tozu dumanı arasında pek yankı bulmadı.

Adı Mersin Konteyner Liman projesi…

Serbest bölge olarak limanın yanında yer alan sahanın karşısında deniz üzerinde yapılması kararlaştırılan dünya çapında bir yeni liman.

Yatırımın en önemli özelliği tamamlandığında yıllık 12 milyon konteyner elleçleme kapasitesiyle Akdeniz limanları arasında alanındaki en büyük liman unvanını taşıyacak olması.

Özelleştirildiği gün yıllık 500 bin konteyner taşıma kapasitesine sahipken, küresel krize rağmen 3 yıl içinde bir milyon konteynere ev sahipliği yapan mevcut limanın işlem hacmi artışının kente katkısını bir düşünün ve bunu 12 katına çıkaracak yeni yatırımın önemini bu gözle hayal edin.

2023’e 500 milyar dolar ihracat hedefiyle koşmaya hazırlanan Türkiye’nin o hayalini gerçek yapacak, Anadolu kaplanlarını dünyayla buluşturacak en önemli yatırımlardan biri…

Geçmişte Beyrut’un son yıllarda Dimyat ve Port Said’in üstlendiği rolü bu yatırımın tamamlanmasıyla Mersin üstlenecek.

İstikrar konusundaki zaaflarına rağmen halen Akdeniz’in en önemli terminal limanlarına sahip Mısır’ın yerini Türkiye alırken, bu alanda bölgenin yükselen yıldızı konumuna gelecek Mersin.

3 bin doğrudan, 30 bin dolaylı istihdam sağlanacak 3 milyar Euro tutarındaki yatırımla.

Konuyu kamuoyu, Başbakan’ın Mersin mitingiyle duysa da, aslında üç yıldır takip ettiğimiz ve 2010 yılında ÇED sürecinin tamamlanmasıyla önemli virajların dönüldüğü bir proje bu…

Proje sayesinde, 12 milyon konteynere ev sahipliği yapacak ve buraya yanaşacak dev gemilerin tek seferde bazen 18 bin konteynere ulaşan yüklerini daha küçük gemilerle komşu ülkelere dağıtıp toplayacak bölgenin en önemli lojistik üssü haline gelecek Mersin…

Günümüzün en önemli sorunu işsizliği ortadan kaldıracak en önemli adımlardan birisini sessiz sedasız atmaya hazırlanan Mersin’in dinamiklerine tam bu noktada düşen ciddi bir görev var:

Başbakanın dile getirmesiyle gündemdeki hak ettiği yere oturan, böylesine önemli projenin takipçisi olmak ve seçimlerden sonra ciddiyetle izlemek…

Mersin yılların ihmal edilmişliğinin acısını çıkarırken, 2023 Türkiye’sinin bölgesel güç olma iddiasını pekiştirecek en önemli rollerden birini üstlenmeye hazırlanıyor…

Uluslararası konjonktür Türkiye’yi bölgesel en büyük ve en dinamik güç haline getirirken, Mersin Anadolu kaplanlarının dünyaya açılan en önemli kapısı haline gelecek 10 yıl içinde…

Dünyadaki yeni rüzgar Türkiye’yi kucaklarken Mersin’in yelkenlerini dolduracak ister istemez…

Yeter ki tüm dinamikler farkında olsunlar bu nefes kesecek sürecin. Yol haritalarını da bu yeni role uygun biçimde düzenlesinler.

 

 

 

 

12 Haziranda kimler kaybedecek? Sağlar’ın ki tahmin mi, şaka mı?

12 Haziranda kimler kaybedecek? Sağlar’ın ki tahmin mi, şaka mı?

Türkiye genelinde bazı anket çalışması yapan kuruluşlar su taşıdıkları değirmenlerin işe yaramadığını görüp mahcup olacak elbette.

Dükkan kapatacaklar demiyorum çünkü, öyle bir yüzleri yok.

AK Parti’yi %50, CHP’yi %30 gösterip MHP’ ye de 13-14 puan verenlerden söz ediyorum.

Bunlar ya matematik bilmiyorlar, ya da dayak yememişler.

Üç parti ile ilgili verilen oy oranlarını toplasanız yapar %94…

Buna bir de bağımsız şemsiyesi altında giren BDP’nin %6’sını ekleyin etti mi %100…

İyi de diğerleri nerede?

Hayır, “beni aday yaparlarsa CHP oyları %8 artar” gazı veren “kaç kişiyiz, Tuncay” ı kast etmiyorum.

Saadet’i, Has’ı, hani %51 alacağını müjdeleyen DP Başkanı Zeybek’i falan da söylemiyorum.

Ama tek parti döneminden bugüne, hangi seçim verilerini ele alırsanız alın, bugün iddia edilen sonuçları ortaya koyan tek seçim yok.

Bugün de olması için hiçbir neden olmadığı gibi…

Peki senin tahminin ne derseniz?

Onu izninizle Türkiye’ye döndükten sonra gelecek hafta yazayım.

Ama şimdiden söyleyeceğim şeyler var elbette.

AK Parti açık ara birinci olacak, CHP Baykal’a oranla oylarını birkaç puan arttıracak.

MHP barajı aşacak, BDP hem oylarını hem de desteklediği bağımsız vekillerin Mecliste daha güçlü grup kurmasını sağlayacak.

Yeni bir anayasa için bulunmaz bir fırsat çıkacağını da söyleyeyim şimdiden.

2002 seçimlerinde barajı aşan AK Parti ile CHP’nin genel seçmen temsil oranı %64 civarında idi.

Bir başka ifadeyle 31 milyon geçerli oyun %34’ünü (10,8 milyon) alan AK Parti 365 milletvekili çıkarırken yalnızca 6,1 milyon seçmenin oy verdiği CHP tam 177 Vekili meclise gönderiyordu.

41 milyon seçmenin 17 milyonuyla Meclisin tamamını dolduran bir acayip tablo. %41 seçmenin oyu 550 milletvekilini belirlemeye yeterken, seçmenlerin tamamı göz önüne alındığında ancak %26 lık temsil gücüne ulaşan AK Parti anayasa değiştirecek sayıya iki eksikle ulaştıran bir sistem.

O günler geride kaldı.

Seçmen iradesinin bırakın üçte birinin dışarıda kalması, neredeyse tamamı bir biçimde Mecliste temsil edilecek 12 Haziranda…

Böylesi tablonun en olumlu yanı yeni anayasaya dönük hiç kimsenin söyleyecek fazla sözü kalmaması…

***

Türkiye genelinde tablo üç aşağı beş yukarı benim için belli ve yukarıda yazdığım gibi seçimlere bir hafta kala tahminimi dile getireceğim. Bunu yaparken Mersin’e de değineceğim elbette. Ancak şimdiden kaybetmesi kaçınılmaz kimi önemsediğim isimlerle ilgili de söylemem gereken birkaç söz olacak.

Mersin’de en büyük hayal kırıklığını bana kalırsa sevgili Fikri Sağlar yaşayacak. Neden mi?

Hürriyet trenini ziyaret eden Sağlar’ın Ertuğrul Kürkçü’yü yok sayarak kentle ilgili 4-4-3 tahminini şaşkınlıkla izledim.

2009 yerel seçimlerinde 94 bin oya ulaşan Kürt oylarının çok daha geniş kitlelere hitap edebilecek yeteneğe sahip, üstelik Kürtlerin daha önceki tüm seçimlerde tanık olduğumuz kavgalarını devre dışı bırakacak tek bir ismi sandıktan çıkarmaması bana göre mantık dışı…

Üstelik yaklaşık 70.500 oyun Milletvekili seçmeye yeteceği gibi basit bir hesap gündemdeyken.

Peki Sağlar gibi siyaset deneyimlisi bir isim, dinamiklerini çok iyi bildiğine inandığım Mersin adına nasıl böyle bir gerçekleşmesi hayli zor varsayıma inanır? Üstelik bunu dillendirir?

Eğer bizim görmediğimiz, onun bildiği bir takım dengeler, Kürt tabanında tahmin etmediğimiz kimi taban kaymaları ona malum olmuşsa işin rengi elbette değişecektir, değişir…

Sağlar eğer Hürriyet trenine gittiğinde, Hürriyet’in rengi belli siyasetçilerden keskin yazarlarına gaz verme adına böylesi bir tahminde bulunduysa, anlamamız kolay…

Ya değilse…

Daha 2004 yerel seçimlerinde adaylığını koyduğunda tüm provokasyonlara inat 52 bin oyla kentin ikinci sırasına oturtan potansiyel gücün bugün gittikçe artan etkisini görmüyorsa, ortada ciddi bir sorun var demektir.

Sağlar gerçekleri değil, duymak istediklerinden mutlu olan Hürriyet kervanındaki hayalperestleri avutuyorsa mesele yok…

Şaka yapmaya devam etsin. Ama şakadan öte bir işler varsa işin içinde, onu da açıklamak boynunun borcudur, diye düşünüyorum.

CHP nükleer enerjiye gerçekten karşı mı?

CHP nükleer enerjiye gerçekten karşı mı?

Soru önemli çünkü Mersin yerelinde CHP’li adaylarca sıkça dile getirilen görüşe bakılırsa cevabı “evet” durumuyla karşı karşıyayız.

MESİAD’ın düzenlediği son etkinliğe de aynı tartışma damgasını vurdu.

Ertuğrul Kürkçü’nün alternatif çözümlere dönük öneri getirmeyen “istemezük” pasını iyi değerlendiren Bakan Çağlayan,  “Çarşı her şeye karşı” söylemiyle karşı kaleye iyi bir gol attı.

“Nükleer enerji istemiyorsan, ülkenin gelecekteki ihtiyacını nasıl karşılayacağını da yanıtlayacak, çözüm getireceksin. Nükleere karşıyken tümü dışa bağımlı ve inanılmaz döviz gerektiren doğal gazı mı destekliyorsun? “ gibisinden uzayıp gidecek, hepsi can yakıcı sorular…

Çağlayan karşısında içi geçmiş sloganlardan başka elinde argüman olmayan birini yakalamış ya, dövmekten beter etmiş anlayacağınız…

Kürkçü ve Çağlayan Milletvekili olup gidecekler, 12 Haziran’dan sonra biz bize kalacağız. Birde nükleer santral gerçeğimiz…

Tarafların bir kısmının görüşlerini öğrendik. Tamam da, CHP ne diyor nükleer santraller konusunda bileniniz var mı?

Partinin genel politikasını anlatmadan önce isterseniz aynı MESİAD gecesine CHP’yi temsilen katılan ve konu hakkında görüşlerini dile getiren Vahap Seçer’e kulak verelim izninizle:

“Gelişime engel olmadıklarını ancak halkın iradesinin de göz ardı edilmemesi gerektiğini söyleyerek, nükleer santral konusunda hükümeti Mersin’de referandum yapmaya çağırdı. ‘Bir gecede ben karar verdim, gidin şuraya şu tesisi yapın’ zihniyeti ile ülkenin yönetilemeyeceğini”

İnsanın kulaklarına inanası gelmiyor değil mi? Ama ajanslardan alıntıladım konuşmayı…

O zaman soralım Seçer’e…

Gerçekten bir gecede mi belirlendi Akkuyu? 1977’de hem de Baykal’ın Enerji Bakanlığı döneminde düzenlenen ve elektrik kesintilerinin insanları canından bezdirdiği, bürokratların paltolarına sarıldığı Birinci Enerji Kongresinde Türkiye’nin tek kurtuluşunun nükleer enerjide olduğunu söyleyen kimdi ve santral için neresi belirlenmişti.

Şimdi birileri çıkıp, “dün dünde kaldı, sen bugüne bak” diyebilir.

O zaman bakalım bugünün CHP’ si ne diyor?

Önce dünden yarına, yenisi yazılmadıkça herkesi bağlayan son Parti programına bakalım.

Öyle eski metinler falan değil, “Çağdaş Türkiye için Değişim Programı” başlığını taşıyan metinde acaba nükleerden söz ediliyor mu? Ediliyorsa ne söyleniyor?

Öncelikle müjdeleyeyim. CHP günün birinde iktidara gelirse nur topu gibi bir kurulumuz daha olacak.

Adı da NEDK… Yani Nükleer Enerji Düzenleme Kurulu… Kurulun ne yapacağı da belirlenmiş aynı metinde: “Kurul nükleer enerjinin her tür ithalat ve yatırım faaliyetlerini koordine edecek, izne bağlayacaktır.”

Asıl ilginci bu başlık altında yer alan ve hiçbir yoruma yer bırakmayan detaylı açıklamalar:

“Nükleer enerjiye kategorik olarak karşı olunmayacak, ancak yıllardır değerlendirmesi sürdürülen nükleer santral projelerinin nihai kararından önce nükleer atıkların güvenli bir şekilde saklanması sorunun çözümü dikkate alınacaktır.”

Demek ki neymiş? CHP kategorik olarak nükleere karşı değilmiş, sadece atıkların güvenli saklanması sorununun çözümüne dikkat edilecekmiş.. E zaten Ruslarla yapılan anlaşma da aynı sorunların çözümünü de içermiyor mu?

Sadece bununla kalsa iyi.

Devam ediyor program:

“Nükleer ve uzay teknolojileri gibi stratejik nitelikli alt sanayi sektörleri belirlenerek, hızla geliştirilmeleri hedef alınarak, güçlü destek sağlanacaktır.”

Nükleere kategorik olarak karşı olmadıkları gibi olası iktidarlarında güçlü destek sağlanacağını söylüyor bizim aslan sosyal demokratlar…

Şimdi birileri çıkıp Parti Programının da gerilerde kaldığı, günümüz CHP’sinin bu konuda yepyeni öneriler getirdiği iddiasıyla teselli bulabilir.

O zaman gelin 12 Haziran seçimlerine hazırlanan partinin son deklarasyonuna. Yani kamuoyuna duyurulan Seçim Beyannamesine…

O Beyanname de nükleer enerji yatırımı konusundaki kararlılık daha güçlü biçimde dile getirilmiş.

Bakın nasıl? Konu üç başlık altında yer alıyor bildirgede:

“Ulusal bir strateji dâhilinde, maliyetlerinin düşeceği ve işletme güvenliğinin artacağı beklenen yeni kuşak nükleer reaktörlere odaklı, teknoloji üretiminden atık yönetimine kadar her aşamada söz sahibi olacağımız bir nükleer politika izleyeceğiz.

Nükleer teknolojide en yüksek güvenlik kıstaslarını gözeterek, yeni kuşak reaktörlere odaklanan, teknoloji transferini içeren çalışmaları gerçekleştireceğiz.”

Yeni kuşak reaktörler, düşük maliyetler, teknoloji transferleri…

Tümü zaten mevcut Hükümetin söylemlerinden, stratejisinden farksız.

Tek farkla. CHP “Akkuyu’da bir nükleer santral kurulması konusundaki kararı halkımıza bırakacak, bu konuda referanduma gidecekmiş”

Anlayacağınız CHP işin genelinde öyle sanıldığı gibi nükleere karşı falan değil. Sadece Mersin Akkuyu konusunda bir referandum boncuğu var… Malum adı üstünde seçim beyannamesi ve seçmenin gönlü söz konusu…

Peki, bu Mersin’i keser mi?

Onu da konunun muhataplarına sorun…

Malum önümüz seçim ve bugünlerde CHP’ li adaylarla sıkça karşılaşıyorsunuz nasılsa…

 

Çağlayan’dan gecikmiş adımlar…

Çağlayan’dan gecikmiş adımlar…

Seçim çalışmaları nefes kesen hızla 12 Hazirana ilerliyor…

Siyasetçilerin hızına yetişmek ne mümkün.

Binlerce kilometre uzakta olmama rağmen benim bile nevrim döndü. Allah orada olan arkadaşlara özellikle de, sahada koşturan Zafer Çağlayan gibilerine yardımcı olsun.

Merkezden ilçelere, sahillerden dağlara, ticaretten sanayiye, küçük esnaftan emekliye kadar inanılmaz bir genişlikteki şemsiyenin altında yer alan herkese ulaşmaya çalıştığını; internete düşen haberlerden, her gün düzenli olarak gönderilen bir gün sonrasına ait çalışma programından anlamak mümkün.

İktidarın gücü yanında Bakan olmanın elbette avantajları var.

Bunları değerlendirmeyi eleştirmenin, şikayet etmenin alemi de yok. Kendimi bildim bileli bu işler hep böyle yürüdü.

Çok gerilere gitmeye de gerek yok. 2002 seçimleri bugün gibi aklımda. ANAP’ın barajı aşmayacağını sağır sultan bile biliyor ama gelin görün ki, aynı ANAP o günlerde iktidarın en önemli ortaklarından biri.

İç İşleri Bakanlığı da uhdelerinde. Seçimler yaklaşırken o koltukta oturan Rüştü Kazım Yücelen, yasalar gereği bakanlık koltuğunu bırakıp düz Milletvekili olarak kampanyayı Mersin’den yürütüyor.

Düz Milletvekili dediysem sözün gelişi. Aslında hiçbir şey olmamış ve o Bakanlıkta halen kendi borusu ötüyormuş gibi sürdürüyor tantanasını.

Örneğin Anamur’a giderken Polislerin operasyonlarda kullandığı helikoptere binmekte beis görmüyor. Kendisinin rahatsızlık duymaması olağan da, asıl sorulması gereken “Bakanlık koltuğunu bıraktığı Müsteşar o işlere nasıl göz yumdu?” sorusunun yanıtı hiç merak edilmedi. Ne o gün sormaya cesaret edildi, ne de aradan onca zaman geçmesine rağmen kimse çıkıp sormadı, sorgulamadı sorumsuz duruma gelmiş birinin güç kullanımını…

Gelelim bugüne…

Dediğim gibi Çağlayan tüm gücüyle çalışıyor, örneğin Mersin’de girmedik sokak, sıkmadık el bırakmama niyetinde…

Allah için bunu iyi de başarıyor. Burada kendisine yardımcı olan Mersin’in özel konumunu göz ardı etmemek lazım. İller bir yana, çoğu ilçenin bile hemşeri dernekleri var. Bu dernekler vasıtasıyla çok daha fazla insana ulaşmak mümkün.

Hele söz konusu bir Bakan olunca akan sular duruyor.

Örneğin Mersin’de en fazla nüfusa sahip Adıyaman, Mardin, Diyarbakır, Urfa vs…

Adıyaman yetmiyor Besni, Kâhta giriyor devreye… Mardin yanında Midyat, Diyarbakır’ın Çınar ve Çermik, Urfa’nın Siverek’i…

Aslında her yerel ve genel seçim döneminde benzerlerini izlediğimiz senaryo ve sahneleri anlatmak değil derdim…

Çağlayan’ın bana kalırsa seçimlerden sonra gölge gibi takipçisi olacak bir takım vaatleri…

Kendisi her insan gibi nisyan ile malum olsa da, Mersin adına kaygılanan, beklentileri olan bizlerin asla unutmaması ve takipçisi olması gereken projeler…

Örneğin uzaklardan da olsa izlediğim son konuşmalarından birinde cümlesi cümlesine aynen şunları söylüyor:

Ambarlı, Çeşme, İpsala, Pendik, Tekirdağ, Kapıkule ve Hamzabeyli gümrük kapılarında satışı gerçekleştirilen akaryakıttan ÖTV ve KDV alınmıyor.

Mersin’in başı kel mi dedik. Şimdi artık çalışmanın sonuna geldik. Bir-iki gün içinde Bakanlar Kurulu’nda imzaya açılıyor. Artık Mersin Limanı’ndan akaryakıt alacak taşımacılar, Ro-Ro işletmecileri ve tüm nakliyatçılar ÖTV ve KDV ödemeyecekler. Bu Mersin için bir devrim.

Motorin Mersin’de 3,54 lira, bunun 1,30 lirası ÖTV, 54 kuruşu KDV. Yani 1,84 liralık bir düşüş olacak. Dolayısıyla Mersin Limanı’nda uluslararası taşımacılık için motorin alacak olan insanlarımız 1,70 liradan motorin alacak. Hem bundan nakliyeci kazanacak hem de ihracatçımız önemli bir kazanım yakalayacak.”

Nakliyecinin, ihracatçının daha doğrusu Türkiye’nin kazanacağına şüphemiz yok. Ama ortada ciddi bir sorun var. Bu talep yıllardır dile getiriliyordu da Hükümetin duyması için seçim mevsiminin başlaması ve Çağlayan’ın Mersin’den aday olmasıyla yalın gerçeği görmesi mi gerekiyordu?

Yazık olmadı mı meramımızı anlatamadığımız yıllara…

Umarım yıllardır eli taşın altında olan taşımacıların feryadı bu kez duyulur da, hak ettikleri vergisiz akaryakıt talepleri karşılanır…

Tabii Bakanın cevabını aradığı “Mersin’in başı kel mi?” sorusunun can yakıcılığını bir yana bırakarak.

Çünkü o “Mersin’in başının kelliği” çok ciddi bir sorun ve ne yazık ki, azalsa da, Ankara’nın Mersin’e son 30 yıldır çarpık bakışını özetlemekte.

Umarım, algılama seçim dönemiyle sınırlı kalmaz. Bizim yıllardır özetlediğimiz “başımızın kelliği” sorusu bir daha gündeme gelmemek üzere çöplüğe gider…

Çağlayan’ın “yeni serbest bölgeler” tanımıyla ortaya attığı farklı serbest bölge projelerine gelince…

Aslında o da 30 yıllık çarpık bir serbest bölgecilik anlayışının yeni yüzyıla gecikmiş bir merhaba demesi…

Bırakın gelişmiş ülkelerdekini, yakın çevremizde bu alanda öylesine örnekler var ki ve biz o kadar geciktik ki…

İşte Port Said, İskenderiye… Dubai, Abu Dabi…

Mersin’den ne farkları var… Ama serbest bölgeler bizdeki gibi bürokrasinin prangalarına esir edilmemiş, kentlerin dinamikleriyle büyümüş, gelişmiş…

Çağlayan, halen bürokrasinin engellemesi korkusuyla dağı aşma yerine çevresinden dolanmaya çalışıyor.

İşin çok basit ama radikal tek çözümü var:

1982’de anlatamadığımız, o nedenle tarihi fırsatı kaçırdığımız serbest şehir projesini hayata geçirmek.

Çukurova Hava Limanından başlayarak, Silifke Taşucu Seka tesislerinde noktalanacak bir vahayı “Serbest Şehir” olarak belirlemek.

Bu serbest şehirde uluslararası fuarlar da yer alacaktır, tersaneler de…

Her türlü tarım geliştirme alanları da olacaktır, lojistik bölgeleri de…

Yabancıların yatlarıyla yanaşıp konaklayacakları beş yıldızlı otellerden, vergisiz alışveriş merkezlerine…

Bana kalırsa Çağlayan, bürokrasiden kendisini arındırarak, Mersin’i 21. Yüzyılın Doğu Akdeniz’deki en önemli ticaret, turizm, lojistik, tarım vahası haline getirecek projelerin cesur öncüsü haline getirebilir.

Ve o Çağlayan ile çatısı altında yer aldığı AK Parti, seçimler nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın geleceğin Mersin’inin mimarları olarak tarihe geçer…

Sanırım çok şey beklemiyoruz Mersin’in geleceğine damga vurmayı düşünenlerden…

Yerel özerklik şartı, Güneydoğu’ya yeter mi?

Yerel özerklik şartı, Güneydoğu’ya yeter mi?

CHP’nin “Yerel Yönetimlere özerklik” konusundaki yeni söylemi Kılıçdaroğlu tarafından Hakkari’de seslendirilince geniş kesimlerde yankı buldu.

Oysa ne “Yerel Yönetimler Özerklik” konusu Türkiye için yeni bir şey, ne de CHP tarafından ilk kez dile getiriliyor.

Öncelikle Kılıçdaroğlu’nun Güneydoğu’ya yeni bir şeymiş gibi vaat ettiği şu Yerel Yönetimlere özerkliğin daha doğru bir ifadeyle “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının” ne menem bir şey olduğunu özetlemeye çalışalım:

Avrupa Konseyi, 1981-1984 yılları arasında yerel idarelerin özerkliği konusunu masaya yatırdı. Tartışmaların ardından 1985 yılında “Yerel idarelerin güçlendirilmesi, özerkliklerinin savunulması, yerinden yönetim ve demokrasi ilkelerine dayanan bir Avrupa” ilkelerini esas alan “Özerklik Şartı” üye ülkelerce benimsendi.

Konsey Üyesi Türkiye metnin altına 1988 yılında imza koydu ama yürürlük için Nisan 1993 tarihini uygun buldu.

Özal’ın tüm arzusuna rağmen, darbecilerden henüz tam olarak kurtulamamış Türkiye’nin kendisine özgü! bir takım zorlukları olduğu gerekçesi başka netameli konularda olduğu burada da öne sürüldü.

Her şeye rağmen TBMM, 1991 yılında 1993’te yürürlüğe girmesi kaydıyla “AYYÖŞ” hakkındaki kanunu kabul etti. (8.5.1991 tarih 3723 sayılı üzerinden tam 20 yıl geçmiş yasa)

Kanunla Şartların bir kısmı benimsenirken, asıl can alıcı maddelerin yürürlüğe girmesi Bakanlar Kurulu’nun yetkisine bırakıldı. Daha doğrusu ayak sürüme adına her zamanki gibi bir Türkiye klasiği yaşandı.

Yerel yönetimlerin mali kaynak sağlaması, bazı yerel vergi ve harçları azaltıp, çoğaltmaları gibisinden radikal yetkiler bir yana, başka devletlerin yerel yönetimleriyle iş birliği yapmaları bile Bakanlar Kurulunun yetkisine terk edildi.

O yetki de Kürtlerin ağırlıkta olduğu yerleşimler nedeniyle bir türlü kullanılmadı. Bırakın mali özerkliği, bugün herhangi bir Belediyenin dünyadaki herhangi bir Belediye ile kardeş olması İç İşleri Bakanlığının iznine bağlıdır. -Kimi yerleşimlerin eski adlarının iade kararlarının da aynı şekilde Ankara’dan geri püskürtüldüğünü söylemeye gerek yok-

2004 yılında AK Parti Hükümeti, o AB heyecanının yükselmesine paralel biçimde yerel yönetimlere bazı yetkilerin devredilmesi yolunda kimi adımlar atmayı denedi ama o girişimler de dönemin Cumhurbaşkanı A.N. Sezer’in vetosuyla geri döndü.

İşte Kılıçdaroğlu’nun Hakkari’de yeni bir şeymiş gibi verdiği müjde, tam anlamıyla “AYYÖŞ” gereği 1988’de imzalanan, 1991’de TBMM’nin kabul ettiği kanunun Bakanlar Kuruluna bırakılan yetkisinin “iktidar olurlarsa” kullanılacağından ibarettir.

Zaten Hakkâri’de söylediklerini, Iğdır’da tevil etme gereği duyarken tam da bunu anlatmaya çalışmaktadır.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının -AYYÖŞ-  neredeyse 25 yıllık gecikmeyle gündeme gelmesi kötü şey midir?

Elbette değil. Hele CHP gibi düne kadar resmi ideolojinin bekçiliğini üstlenen bir partinin bugün itibariyle ezber bozması bile başlı başına önemli adımdır.

Ama bunu bile mahcup ifadelerle ve seçim vaadi olarak sunmanın çok fazla anlamı ve değeri olup olmadığı konusudur asıl tartışılması gereken.

Çünkü Kürt sorunu olarak artık çekinmeden dile getirilmeye çalışılan ülkenin en ciddi ve en can acıtan meselesine AYYÖŞ’ nın cevap vermesinin mümkün olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız.

Bizim bir türlü benimsemediğimiz; “Özerk yerel yönetim kavramı yerel makamların, kanunlarla belirlenen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yönetme hakkı ve imkanı anlamını taşır.” İlkesinin 12 Haziran’dan sonra AK Parti, CHP ortak girişimiyle 25 yıllık gecikmeli de olsa hayata geçmesi, Kürtleri ne ölçüde tatmin eder?

Kürtçenin ana dilde eğitimden başlayarak kamusal alanın her noktasında kullanılmasına Kılıçdaroğlu başında da otursa, CHP ne kadar hazır?

Aylardır Kürtçe dilinde yapılacak savunmaya izin vermeyen Mahkeme nedeniyle kilitlenmiş KCK davası bir adım ilerlememesi…

İç İşleri Bakanlığının atacağı tek adımla çözülecek “yer adları” sorunu…

21.yüzyılın parlayan yıldızı olmaya aday yepyeni ve müreffeh Türkiye’nin çağdaş ortak sözleşmesi anlamına gelecek “darbe izlerinden arınmış, demokratik bir anayasa” yapma iradesini iktidarı, muhalefetiyle ortaya koyduğumuz takdirde işler sanıldığından kolay ilerleyecek…

Aksi takdirde ne mi olur?

Aklı başında hiç kimsenin tahminde zorlanmayacağı bir mevsimden geçiyoruz…

Kapanan oteller bile yeniden açılıyor, Mersin canlanıyor…

Kapanan oteller bile yeniden açılıyor, Mersin canlanıyor…

Bakmayın müzmin kötümserlerin “öldük, bittik” laflarına.

Hele tek görevleri her şeyi olumsuz penceresinden görmek olan, bugüne kadar taş üstüne taş koymamış muhaliflerin ruh karartan eleştirilerine hiç aldırmayın.

Mersin’deki gözle görülür canlanmayı hissetmemek için kör olmak lazım.

Bunun en canlı örneği bir zamanlar iş yapamadığı için kapanan otellerin elden geçirilerek birer birer yeniden açılması.

Yaşarken ölüme terk edilen gökdelen’deki Otel örneğin.

Net Holding’in bırakıp gitmesiyle Vakıflar Bankasına geçen ve Bankanın iştiraklerinden Taksim Otelcilik tarafından işletilmek zorunda kalan otel, geçtiğimiz aylarda sessiz sedasız el değiştirdi.

Bankadan oteli satın alan grup Sheraton ile anlaştı, şimdi Uluslararası standartlarda 5 yıldızlı yepyeni bir otele daha kavuşuyor Mersin.

Türkiye’nin yaşayan en iyi birkaç mimarından Eren Talu, kimselerden habersiz aylardır baştan aşağı ve tümüyle sil baştan yenilenen oteli gelinlik genç kız gibi hazırlıyor.

Yaz sezonunda Mersin Hilton yanında Sheraton gibi dünyalı bir markaya daha merhaba diyecek.

Birilerine önemsiz gelebilir. Ama İller arası rekabetçiliği etkilemesi kaçınılmaz önemde bir şey bu.

Elin adamı elbette eğitim alanındaki derslik sayınıza, sağlıktaki bin kişiye düşen hastane yatak oranınıza bakıyor ama, Türkiye’deki yerinizi 5 yıldızlı otellerdeki yatak sayınızla, Uluslararası markalarınızı da göz önüne alıyor sıralamayı yaparken.

Elbette Mersin bir Antalya değil. 450 bin yatağa sahip turizmin başkenti ile yılların ihmal edilmişliğinin en somut göstergesi 4500 yataklı bir kentten söz ediyoruz. Ben yine de ayağına vurulan prangaları çözecek Mersin’in kısa zamanda ayağa kalkarak hak ettiği hedefe doğru hızla ilerleyeceğine inanıyorum.

Şehir otelleri demişken beni asıl heyecanlandıran Atlıhan’ın yeniden ve muhteşem dönüşü oldu.

Atlıhan’ın benim için özel yeri ve anlamı var.

1984 yılında sevgili Atilla Erden bu oteli hizmete soktuktan hemen sonra ANAVATAN İl Başkanlığını da üstlendi. Özal’ın Türkiye’ye çağ atlatmaya çalıştığı hareketli günler.

Türkiye’nin en dinamik ve seçmenden en fazla oyu alan partisinin kulisleri, il ve merkez ilçe listeleri..

Kimleri misafir etmedi ki, 1987’ye kadar süren şaşaalı kısacık ömründe.

Siyasiler, ünlü sanatçılar, iş adamları…

Ardından Mersin’in gerileme dönemiyle birlikte aynı kaderi paylaştı Atlıhan oteli…

Atilla Erden’den Karadenizli Menteşoğlu kardeşlere geçti. Sonrasını anlatmaya bile gerek yok.

İşte o Atlıhan Yalçın Karagülle gibi çılgın bir işletmeci eliyle bugünlerde yeniden doğuyor.

Komşu ülkelerle başlayan sıfır sorun, vizesiz hayat Gaziantep, Antakya yanında asıl Mersin’i etkiliyor.

Gaziantep ve Antakya’ya günübirlik geliyor Suriyeliler ama konaklamayı düşünenlerin rüyasını Mersin süslüyor.

Sadece gezmeye de gelmiyor Suriyeli… Şehir içinde dolaşmayı, yemek yemeyi, alışverişi de seviyor.

Atlıhan son bir yıldır gittikçe eksikliğini hissetmeye başladığımız şehir oteli açığını kapatacak bir tesis.

**

Bu vesileyle bilinmeyen birkaç gelişmeye de değineyim.

1970’lerin başında İstiklal Caddesi üzerindeki Ocak Otelini de hatırlayacaktır eski Mersinliler.

Sonradan mağazaya dönüştürülen mekânın da yeniden otele dönüşmesi için hazırlıklar sürüyor.

Otellerin mağazalara çevrildiği günlerden, mağazaların yeniden otele dönüştürüldüğü trend…

Mersin’in gelişme çizgisini ve yönünü bundan daha güzel ne anlatır ki?

Kennedy’den Erdoğan’a, iktidarlar muktedirler ve çatışmalar…

Kennedy’den Erdoğan’a, iktidarlar muktedirler ve çatışmalar…

Hayır, Küba krizinin altında yatanları anlatacak değilim…

Burnunun dibindeki adaya hakim olan komünist rejimin varlığına tahammülü olmayan ABD’nin Castro ve arkadaşlarını devirmek amacıyla sahneye koyduğu gizli açık operasyonları da sıralamaya niyetim yok.

Hüsranla sona eren Domuzlar Körfezi çıkarması, bunun ardından ABD derin güçlerinin Sovyetlerle sıcak çatışma adına her türlü senaryoyu sahneye koyma gayretleri…

Sovyetlerin Küba’ya konuşlandırdığı nükleer başlıklı füzeleri ancak ABD’nin Türkiye’ye gizlice yerleştirdiği füzeleri kaldırması kaydıyla sökeceği gergin pazarlıklar…

Olayın yakın tanıkları için bilinmeyeni bilineninden çok daha fazla olan o yakın tarihin en sıcak günleri.

Anlatmaya çalışacağım sahne savaş tamtamlarının gittikçe yükseldiği günlere ait bir filmden alınma…

Aradan uzun yıllar geçse de hafızama kazınmış kareler…

Soğuk savaş stratejisine göre eğitilmiş bürokrasiye, savaş şahinlerine karşı Adalet Bakanlığına getirdiği kardeşi Robert’ ten başka sırtını vereceği pek kimsesi olmayan Başkan Kennedy…

Krizi yönetmek üzere 48 saati aşkın süredir uykusuz kumanda merkezinde sürekli kurmaylarından bilgi almakta süreci her anıyla kontrol etmektedir.

Tek kıvılcımın okyanusu cehenneme çevireceği gelişmeler yaşanmakta.

22 Ekim 1962 gecesi ablukayı başlatma emrini verir Kennedy. Çizilen sınırı geçmeye kalkacak ve Küba’ya gitmekte ısrarlı Sovyet gemilerinin batırılacağı açıklamasını yapmaktan da geri kalmaz.

Ancak kendisini huzursuz eden, ters giden bir şeyler vardır.

Pentagon’daki kumandanların bu ağzı süt kokan barış çocuğuna güvenmediklerinin farkındadır. Kendisi de ülkeden çok savaş tacirlerinin değirmenine su taşıyan Generallerin hesaplarıyla kendi beklentileri arasındaki uçurumun büyüklüğünü görecek kadar zeki…

Sovyet gemileri ilerlemeye devam ederken, ABD deniz kuvvetlerine bağlı gemiler ise artık birkaç mille ölçülen abluka çizgisinde son hazırlıkları tamamlamakta.

Pentagon’daki Komuta merkezi ile yaklaşmakta olan Sovyet gemilerini izleyen ABD gemisinin komutanı arasında kesintisiz telefon bağlantısı sağlanır. Abluka sınırına yaklaştığı anda ateşlenecek güdümlü füzelerin düğmesi işte o geminin kaptanı Albayın elinin altındadır.

Bir başka ifadeyle belki de iki kutuplu dünyanın iki lider ülkesi arasında savaşı başlatacak, milyarlarca insanın kaderini çizecek tarihi anı tek kişinin atacağı adım belirleyecektir.

Kumanda merkezinde uykusuz Kennedy etrafındaki bol yıldızlı generallerden birine Albayın adını sorar.

Telefonun ahizesini alır eline ve seslenir Albaya…

-Şu anda komuta olarak kimden emir alıyorsun?

Cevap verir Albay:

-Deniz Kuvvetleri Komutanından*…

Kennedy sakin ama kararlı bir tonla seslenir Albaya…

-Ben anayasanın Başkana verdiği yetkiyle ve Başkomutan sıfatıyla tüm komutayı devralıyorum. İkinci bir emrime kadar, Deniz Kuvvetleri Komutanı dahil benim dışımda verilecek hiçbir emrin hükmü yoktur.

Ateş emrini gerektiğinde ancak ben veririm. Tüm komutanların emir verme yetkisini ben üstleniyorum.

“Emir anlaşılmıştır başkomutan” der şimdi ismini anımsayamadığım Albay…

Sonrasını dünya izledi o günlerde…

Birilerinin can attığı çatışma olmaz, savaş ta çıkmaz iki blok arasında.

Füze yüklü gemilerin Küba’ya ilerlemesi halinde vurulacağını anlayan Kruşçev, 28 Ekim günü bunalımı sona erdirecek adımı atar ve iki ülke arasında süren yakın tarihin savaşa en yakın 6 günü barışla sona erer.

Başkomutanlığı 22 Ekim akşamı üstlenen Kennedy**  yeniden normal Başkanlık görevine döner. Çıkacak bir savaşın ilk anında ABD’nin Küba’yı, Sovyetlerin Türkiye’yi işgal etme planları da yeniden rafa kaldırılır.

Kennedy ile o Albay arasında beynime işlemiş ve ömür boyu unutmama imkan olmayan o diyalogu sıkça anımsıyorum son günlerde…

Önce Tunceli kırsalında 7, ardından Uludere’de 12 PKK’ lının ölümüyle sonuçlanan operasyonlara baktıkça bu ülkede son karar verme iradesinin kimin elinde olduğu sorusu daha fazla meşgul ediyor beni…

Genel Kurmay, Kuvvet Komutanları, Generaller, bölgede operasyonları yöneten, yürüten askeri yetkililer ve seçimlerle oluşan parlamento içinden çıkan, ülkeyi yönetmek üzere halktan yetki almış ve halka karşı sorumluluk taşıyan siyasi kadrolar, Bakanlar, Başbakanlar…

Siyasiler halktan yetki alıyor ama halka da hesap vermek zorunda. Ya askerler?

Bir yandan devletle görüştüğünü –üç yıldır sürdüğü ifade edildiğine ve tekzip edilmediğine göre herhalde doğrudur- ve kalıcı bir anlaşmaya çok yakın olunduğunu ifade eden Öcalan.

Bir yandan eylemsizlik kararına rağmen süren çatışma ortamı, ölen gencecik insanlar, gerilen Güneydoğu…

Siyasi iradenin emriyle sürdürüldüğü gerçeğine ve çok olumlu aşamaya geldiği söylenen görüşmelere inat bu cenazeler hayra alamet değil.

12 Haziran seçimleri yaklaşırken Güneydoğu’dan yükselen ve ülkeye dalga dalga yayılan ölüm kokusu, korkusunun kime fatura edileceği belli.

21. yüzyılda Türkiye’yi dünyanın en büyük 10.ekonomisi hedefine taşıyacağı iddiasıyla ortaya çıkan siyasi kadro, o büyük menzile bu çatışmalarla, kan gölleriyle ulaşılmayacağını bilmiyor mu?

Bu sorunun cevabı belli de can acıtan sorular bununla bitmiyor ki…

Örneğin, Erdoğan ‘lı AK Parti bedelini en ağır biçimde ödeyeceği bu deli dolu gidişi kontrol etmekte ne kadar yeterli ve kararlı?

Milletin boynuna taktığı davulla ülkeyi yönetme sorumluluğunu verdiği insanlar, tokmağı ellerine alma iradesini göstermedikleri sürece iktidar olurlar ama muktedir olabilirler mi?

* ABD ordusu, tüm bireyleriyle Birleşik Devletler Silahlı Kuvvetleri’nin bir parçasıdır. ABD Anayasası’na dayanarak başkomutanlık görevini de üstlenen ABD Başkanı tarafından sivil iktidarın emrindedir. Gene bir sivil olan savunma bakanının emrinde ve Savunma Bakanlığı’na bağlıdır.

**1963’te Başkan John Kennedy, 1968’de ise ölen ağabeyinin yerine Başkan adayı olan ve seçileceğine kesin gözle bakılan Robert hiçbir zaman aydınlatılamayan suikastlar sonucu ortadan kaldırılacaklardır.

 

18 Mayıs, 15 Haziran, zaman ayarlı bombalar gündemde…

18 Mayıs, 15 Haziran, zaman ayarlı bombalar gündemde…

Türkiye’den binlerce kilometre uzakta, baharın uyanmaya çalıştığı topraklarda bambaşka bir dünyaya uyanmak…

Aylardır toz duman içinde sürekli çatışma haberlerinin, provokasyonların, cenazelerin gölgesindeki bir gündemden sıyrılıp, bambaşka bir iklimde güne merhaba demek, ilginç bir duygu.

Üstelik her an bir başka korku filminin sahneye konduğu, gerilimin her türlüsünü 24 saat iliklerinizde hissettiğiniz, nice ihanet senaryosunun sahnelendiği toprakların insanları adına nice yaman çelişkiyi barındırıyor içince.

Havalanırken ölüm korkusunu hissettiren savaş uçaklarının gürültüsünden uzakta, her türlü canlının, çiçeğin böceğin yeniden doğumunu müjdeleyen çıldırtıcı bir baharı izlemek…

Ve o can alıcı soru daha bir yakıyor insanı doğanın renk cümbüşünde: “Hangi dünya daha gerçek?”

Onca güzelliği cehenneme çevirmeyi beceren bizlerle, çok daha uzaklarda kendilerine cenneti yaratanlar arasındaki fark ne, nerede hangi yanlışı yapıyor, varlık içinde bunca yokluğa nasıl mahkum ediyoruz insanlarımızı?

Ne kadar kaçsam da ister istemez gündeme takılıyorum yine…

Tarihler, tehditler, korkular…

Zaman ayarlı bombalar için düğmeye basılmış sanki…

Öcalan’ın avukatlarıyla yaptığı son görüşme notları…

15 Haziran tarihine dikkat çekiyor bir kez daha. Türkiye’nin ne yöne evrileceği konusunda ilginç saptamalar ama aynı zamanda bomba düzeneğinin saatini durdurma uyarıları var verdiği mesajların içinde…

Sanki Türkiye 12 Haziran akşamı, yeni bir anayasanın hemen hayata geçeceği, o bir türlü dokunmayan sihirli değneğin bu kez değmesiyle bambaşka bir güne uyanacak…

Oysa yılların ihmali, aymazlığı, körlüğüyle öylesine bölünmüş, parçalanmış haldeyiz ki, bir asırdır başaramadığımızı nasıl olup ta bu kadar kısa zamana sığdıracağız?

Hep yanı başımızda duran ama bir türlü yakalayamadığımız barış güvercinini bu kez avuçlarımıza alıp, sevgiyle dokunacak mıyız, gerçekten?

Öcalan’ın son açıklamalarında yine de dikkat çeken, geçmişten farklı bir şeylerin yaşanmakta olduğuna dönük ilginç saptamalar yok değil…

Şu sözler çok önemli:

“Burada yaptığım görüşmeler nitelikli görüşmelerdir, anlamlı görüşmelerdir. Ciddi görüşmelerdir. Benimle görüşmeye gelen heyet, görüşmenin ciddiyetinin farkında, her geçen gün daha da farkına varıyor diyebilirim. Bu konuda ihtiyatlı davranmak istiyorum, önümü görmek istiyorum, önceki deneyimler var, tek taraflı adımlar atmak istemiyorum. Geçmiş deneyimler beni böyle davranmak zorunda bıraktırıyor. Her türlü olasılığı değerlendirme, gözönünde bulundurma zorunda olduğumu biliyorum. Geçmişte Özal’ın, Erbakan’ın, Ecevit’in başına gelenler beni böyle davranmaya itiyor. Ben gerçekçi bir adamım. Umutluyum ya da değilim diyemem. Özal ile herşey anlaşma noktasına kadar gelmişti. Çok umutluyduk. Gerillaya silahları bıraktırmaya hazırlanıyorduk. 1993’te ‘tamam, çözüm gelişiyor, her şey tamam’ diyorduk ama bir gün sonra Özal rap diye öldü! Yine bilinen o Erbakan süreci var, onunla da bir çözüm geliştirecektik. Bu konularda ciddiydi. Onu da hemen ertesinde devirdiler..

2000’lerde ise Ecevit’in durumu yine öyle. O da çözüm geliştirmek istiyordu onu da devirdiler, yere yığdılar, felç ettiler. Ben heyete de Özal, Erbakan, Ecevit’in başına gelenleri hatırlattım. Dedim ki; ‘siz şimdi burada benimle görüşüyorsunuz, yarın size de benzeri bir durum gerçekleştirebilirler. Özal, Erbakan, Ecevit’e yaptıklarını size de yapabilirler. İç, dış bir sürü odak bu sürecin gelişmesini engellemek istiyor, isteyebilir. Buna dördüncü kez arabayı devirmek denir, ben bu riski göze alamam. 15 Haziran’a kadar bekleyeceğim.’”

Buradaki görüşmeler elbette önemlidir, heyet ciddidir. Heyette devletin ciddi kurumlarının temsilcileri vardır. Devlete etki edebilecek güçte bir heyettir. Heyetin devlete, siyasi partilere, topluma etki edecek nüfuzu vardır.”

15 Haziran tarihine kilitlense de, Özal’dan Erbakan’a, Ecevit’ten günümüze hayli ilginç saptamalar. Son günlerde yaşanan onca provokasyona karşın hayli ilginç bir bakış açısı..

Üstelik verdiği ip uçlarından anlaşıldığı kadarıyla, sorunu kavramış ve çözüme giden yolun farkında bir ortak akıl var bu kez görüşme masasında.

**

15 Haziran elbette önemli bir tarih ve süreç herkesin bakışına göre farklı bir yöne ilerliyor. Ama önümüzdeki gündemi işgal edecek tek tarih bu değil.

Son günlerde servis edilen yatak görüntüleriyle MHP’nin mevcut yönetimini sarsan ve kendilerine Başbuğun ülkücüleri adını veren bir grup bu kez yeni kasetlerle değil deklarasyondan farksız bir açıklamayla gündemde.

Devlet Bahçeli’ye açık mektup başlığını içeren açıklama hayli ilginç detaylar içerse de, asıl önemli mesaj sona saklanmış…

18 Mayıs günü saat 10’a kadar, Bahçeli’nin Parti Genel Başkanlığı ve Milletvekili adaylığından istifa etmesini, yerine geçici olarak Oktay Vural’ın görevi üstlenip, seçimlerin hemen ardından partiyi kurultaya götürmesini talep ediyorlar kaleme alanlar.

Son 50 yıllık siyasi tarihimizin hiçbir döneminde böylesine gün ve saat vererek talepte bulunan bir açıklama hatırlamıyorum. Daha eski zamanlarda yaşandığını da sanmıyorum.

Mektup cüretkar, talep tehditkar…

Bahçeli’nin böylesi tehditlere pabuç bırakması eşyanın tabiatına aykırı…

Ama öylesine ilginç süreçten geçiyoruz ki, düne kadar rüyanızda görseniz hayra yormayacağınız onca gelişme karşısında ister istemez zihinleri meşgul etmeye başlıyor…

Zaman ayarlı bombalarla yaklaşan seçimler…

Gerilim filmlerini andıran senaryolar…

Türkiye ilginç bir sürece gebe…

Doğumun bırakın sağlıklı olup olmayacağını, gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bile meçhul.

Ve bu kabus gibi, nereye giderseniz gidin korkulu gölgesiyle izliyor sizi…