Vesayet perdesi kapandı.

Vesayet perdesi kapandı.
Genel Kurmay Başkanı başta olmak üzere 3 kuvvet komutanının emekli olması –veya edilmesi- pek çok açıdan daha uzun süre yorumlanacak, değerlendirilecektir.
Cumhuriyet tarihi boyunca tanık olmadığımız bir finaldir izlediğimiz. Durup dururken de gelinmedi.
“Bin yıl süreceği” iddia edilen 28 Şubatın ardından yaşananlar, toplumu tek tipleştirme, tornadan geçirme projelerinin saçmalığını ortaya koymasına rağmen, kendilerini ülkenin gerçek sahibi görenler gerekli dersleri çıkarmamış, aksine banka soygunlarıyla taçlandırılan dönem 2001 ekonomik kriziyle her anlamda ülkenin iflas bayrağını çekmesiyle sonuçlandı.
Hemen ardından yapılan seçimler, bir yaşındaki AK Partinin iktidara gelişi, halkın sandıkta verdiği mesaj… Ortaya çıkan tablodan gerekli dersleri almaları gerekenler, seçmenin değişimden yana tercihine saygı duymak şöyle dursun, AK Parti’den hangi yöntemle olursa olsun kurtulma yollarını aramaya koyuldular.
Ergenekon ile başlayıp Balyoz gibi iddianameler… Kimi kuvvet komutanlarına ait olduğu iddianamelere giren günlükler, ortaya çıkan onlarca darbe senaryosu…
AB sürecine direnme, Kıbrıs üzerinden Hükümeti köşeye sıkıştırma, Sezer’in Cumhurbaşkanlığı döneminde bürokrat atamalarının bile engellendiği dönemi hep birlikte yaşadık. Tekrar anımsatmanın anlamı yok.
AK Parti döneminin asıl kırılma noktası 27 Nisan 2007 günü dönemin Genel Kurmay Başkanı Büyükanıt’ın kurumun sitesine koyduğu muhtıra ile yaşandı. İç ve dış konjoktörden habersiz, soğuk savaş dönemine özgü o deneme ters tepti.
12 Mart 1971 muhtırası ile şapkasını alıp giden seçilmişlerin aksine bu kez iktidar erkini elinde tutanlar muhtıraya karşı durdular. Daha da önemlisi “erken seçim” kozunu masaya sürdüler.
Organize edilen Cumhuriyet mitingleri, belli medya grupları üzerinden yürütülen “genç subaylar rahatsız” benzeri derin operasyonlar, “tehlikenin farkında mısınız” çağrıları, tezgahlanan nice provokasyon kokan eylem, Cumhurbaşkanı seçimini engellemek için üst yargının da sahaya sürüldüğü “akıllara seza 367 formülü…
Tümünü elinin tersiyle itti Türkiye halkı… AK Parti 22 Temmuz 2007 seçimlerinden %47 oy alarak çıktı. 1960 darbesiyle tahkim edilen kalelerin tek tek yıkılmasını getirecek bu halk tokadından da gerekli dersler alınmadı.
Ders alınması bir yana halkın büyük desteğine sahip iktidarla askeri bürokrasinin bilek güreşinden medet uman anlayış, kendisi açısından var olma mücadelesi olarak gördüğü süreçte uzlaşma yerine çatışmayı seçti.
22 Temmuz 2007’den sonra Halk iki kez daha demokratik yöntemle, kırmadan dökmeden gerekli mesajı vermeye çalıştı tüm dünyaya…
12 Eylül 2010 anayasa referandumu ve 12 Haziran 2011 seçimleri…
Anayasa değişikliklerini %58 ile onaylamakla kalmadı halk, seçimlerde de AK Partiye %50 ile omuz verdi. Her iki seçmenden birinin desteğini alan, güçlü halk iradesini arkasına alan bir siyasi hareketle restleşmek akla, mantığa uygun değildi. Koşaner ve birlikte hareket ettiği anlaşılan kadro bunu göremedi.
12 Mart 1971’de olduğu gibi, kaşlarını kaldırdıklarında kaçıp gideceğini mi sandılar iktidarın?
Aradan geçen 40 yıl… Yıkılan Berlin duvarı, dağılan Sovyetler, soğuk savaş döneminin sona erişi…
Askerle birlikte olmayı, siyasilere tercih eden ABD’ nin değişen anlayışı, değişen rolü…
Sanayi çağından bilgi çağına geçmekte olan dünyanın yeni oyun düzeni…
Diktatörlüklerle halvet olma anlayışının yerini alan demokratikleşme dalgası…
29 Temmuz 2011 akşamı sadece bir Genel Kurmay Başkanı ve üç kuvvet komutanı emekli edilmedi.
Bir dönem kapandı Türkiye’de…
Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya, yakın gelecekte Asya’ya dalga dalga yayılan demokrasi ve değişim rüzgarı hakim olurken, Dünyanın 16. Büyük ekonomisine sahip ülkesinde vesayetçiliği sürdüreceğini sananlar tarih sahnesinden indirildiler.
Bu eğer birilerinin iddia ettiği gibi bir bilek güreşi ise 2002’den beri süren o güreş sona erdi.
Bunun bir iç çekişme, çatışma olduğunu sanmak ise büyük fotoğrafı görmemizi engeller.
-Dünyada darbeler dönemi çoktandır sona erdi. Parlak ekonomisiyle yakın geleceğin Bölgesel Gücü Türkiye’yi kimi müdahalelerle gizli açık yöneteceğini sananlar, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da çatırdamaya başlayan rejimlerden gerekli dersleri çıkarmalıdırlar.
-Anadolu sermayesi son on yıllık performansıyla, bugüne kadar vesayet sistemiyle birlikte hareket eden İstanbul dükalığına karşı yıkılması güç alternatif oluşturdu.
-Küreselleşme dalgasının ulaştığı boyutlar Türkiye ölçeğinde ekonomiye ve dinamiğe sahip ülkelerin evrensel demokrasiyi tüm kurum ve kurallarıyla egemen olmasını zorunlu kılıyor.
Daha epeyi yazıp çizeceğiz dönülen bu çok önemli virajı ama askeri vesayetin değil de demokrasinin kazandığı gerçeğini unutmadan.
Yakın geleceğe damgasını vuracak zorunlu değişimle noktalayayım 29 Temmuz gecesi kaleme aldığım yazıyı:
Bundan sonra iktidar- askeri vesayet ilişkileri hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak. Soğuk savaş dönemine özgü, sınırları içine kapanan, yarattığı iç tehditlerle varlığını sürdüren ordu anlayışı sona erecek…
Yeni dünya düzeninde Bölgesel Güç olması kaçınılmaz Türkiye’nin rolü gereği; bölgesel etkinliği artan, çok daha gelişmiş, bölgesinde ve dünyada daha aktif bir ordu çağın kaçınılmaz gerçeği olarak değişip, dönüşecek…

Asıl açlar yakacak dünyayı…

Asıl açlar yakacak dünyayı…
“Günde 10 bin çocuğun açlıktan ölmesi bir bankanın batması kadar büyük bir sorundur” diyordu eski BM ler Genel Sekreteri Kofi Annan, boş gözlerle kendisini dinleyen koca koca temsilcilere…
Bankalarını kurtarmak gibi büyük sorunlara kafa yoranlar “aç Afrika çocuklarının hayata tutunma mücadelesi” gibisinden küçük meseleleri yıllardır ciddiye almayınca bugünlere geldik.
Somali, Sudan, Kenya… Afrika’nın 13 milyon aç insanı öldürmeyecek bir lokmayı bulmaya çalışıyor..
Baş gösteren kıtlık zaten yetersiz olan beslenme sorununu içinden çıkılamaz hale getirdi. Abartısız bir trajedi yaşanıyor Somali ve çevre ülkelerde.
Bakın çok fazla projeye, çok karmaşık hesaplara, dünya devlerinin trilyon dolarlık fonlarına gerek yok.
Sadece 10 tonluk gıda malzemesi bir yerlerden yola çıksa örneğin ve kısa zamanda yerine ulaşsa en az 3 bin 500 çocuğun yaklaşık 1 aylık beslenme ihtiyacını karşılanacak.
On ton makarna, on ton bulgur, on ton bulamaç haline getirilecek un, on ton pirinç…
Her gün çöplere attığımız gıda dağlarından birazını, daha az ziftlenerek midemizden kurtardığımızın bir kısmını ulaştırabilsek ölmeyecek Afrika’nın aç çocukları…
Aşırı şişmanlık… Gelişmiş ülkelerin en ciddi hastalıkları arasına girdi.
ABD’de sigaranın yerini alarak ölüme yol açan hastalıklar arasında birinci sıraya oturmuş keyif çatıyor obezite…
Dünyada açlık nedeniyle kısa zamanda ölecek insan sayısı 800 bin… Aşırı şişmanlıktan ölüm riskiyle yüz yüze kalanların sayısı ise bir milyon…
Aşırı şişmanlar sağlıkları için daha az yerken, göbeklerinde yağa dönüşen besinlerin bir kısmını Afrika’ya ulaştıracak bir formül bulabilseler, toklar da açlar da ölmeyecek…
Silaha, ölümcül savaşlara trilyonlar bulan gelişmişler ve gelişmekte olanlar çok değil birleşip 7 milyar dolar ayırabilseler bebekler gıdasızlıktan ölmeyecek en azından…
Havadan bulunmuş, kafadan atılmış bir rakam değil. BM 7 milyar dolar bulsa açlıktan ölüm olmayacağını ifade ediyor yıllardır. Ey gelişmiş ülkelerin yanaklarından kan damlayan yöneticileri, karar vericileri, iktidar sahipleri nerede insanlık, vicdan artık oralarda oturmuyor mu yoksa?
Soruna çare bulmaya çalışanlar, kafa yoranlar yıllar önce bir çözüm bulduk diye sevinmişlerdi oysa. BM’ lerde kabul edilen o çözüm metnine göre gelişmiş ülkeler her yıl Milli Gelirlerinin binde yedisi tutarında parayı açlıkla mücadele programı için BM’ lere aktaracaklar bu paranın bir kısmıyla yoksul ülkelerin kalkınmasına dönük projeler desteklenirken, bir kısmıyla da gıda yardım programları hayata geçirilecekti.
Gelişmiş ülkeler binde yedi oranındaki yardım sözünü yerine getirselerdi Afrika’da açlıktan ölüm olmayabilirdi.
Örneğin imzaladığı sözleşmeye uysa açlık yardımı için ABD’nin her yıl 100 milyar dolar ayırması gerekiyordu ama silahlanmaya her yıl 1 trilyon bulan Büyük Şef iş çocukların hayata tutunmasına gelince 670 milyon dolardan fazlasını vermiyor, veremiyor.
Hele son bütçe krizi nedeniyle bakarsınız ilk kısıntılar bu fasıla yapılır. ABD 670 milyon doları da vermeyebilir…
Oysa binde yedi oranındaki yardım sözlerine, büyük bütçeli programlara da gerek yok, uzun vadede.
Gölge etmese Gelişmiş diye baş tacı ettiğimiz ülkeler. Her ülke siyasi çıkarlar uğruna kendi üreticilerine aktardıkları teşviklerden vazgeçseler. Ortak bir kararla sona erdirilse bu siyasi rüşvetler. Eşit koşullarda yarışacak yoksul Afrika ülkeleri bir nebze nefes alacaklar…
Veya ulaşan yardımları, yıllardır aktarılan fonları çalan yöneticilerden kurtulsalar. Şeffaf ve hesap verebilir yönetimlere kavuşsa geri kalmış ülkeler. Çok şey değişecek yokluk berekete dönüşecek.
Olmuyor, olamıyor…
Ne zenginlerin umurunda ne de ölmeye bile mecali kalmamış aç çocukların ülkelerini yöneten çoğu sırmalı üniformalarıyla caka satan iktidar sahiplerinin…
Ne diyordu Nazım “açlar” şiirinde:
“Değil birkaç
değil beş on
30 000 000
30 000 000!
Açlar dizilmiş açlar!
Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız
sıska cılız
eğri büğrü dallarıyla
eğri büğrü ağaçlar!
Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız
açlar dizilmiş açlar!

Bunlar!
Yürüyen parçaları
o kurak
toprakların!

Kimi
kemik
dizlerine vurarak
yuvarlak
bir karın
taşıyor!

Kimi
deri deri!
Yalnız
yaşıyor
gözleri!
Uzaktan
simsiyah sivriliği
nokta nokta uzayıp damara batan
kocaman balı bir nalın çivisi gibi
deli gözbebekleri,
gözbebekleri!
Hele bunlar
hele bunlarda öyle bir ağrı var ki,
bunlar
öyle bakarlar ki!
Ağrımız büyük!
büyük!
büyük!
Fakat
artık imanımıza inemez tokat!
Demirleşti bağrımız,
çünkü ağrımız
30 000 000
deli gözbebekleri!
Gözbebekleri!”

Apple, Nokia… Bilgi çağının iki farklı öyküsü… AKİB dergisi Temmuz sayısı

Apple, Nokia… Bilgi çağının iki farklı öyküsü…
İflasın eşiğinde duran Yunanistan…
Borç krizi yetmezmiş gibi işsizliğin %20’leri aşmasıyla geleceğe dönük umutların tükendiği İspanya…
Borç tavanının delinmesine ramak kalmış, kredi notunun düşme tehdidiyle titreyen ABD…
Örnekleri çoğaltmak mümkün.
Küresel krizin gerçek nedenlerini okuyamayan, kalıcı çözüm geliştirmeyen dünyanın derdi bir değil. Türküdeki tabirle “elvan, elvan”…
Herkesin aklına her ülke gelirdi de, bugüne kadar adı krizlere hiç bulaşmamış, hep tuzu kurular arasında yer alan Finlandiya’nın korkulu rüyalar göreceğine kim inanırdı ki?
Ama olan oldu ve ciddi borç sorunu yaşamayan, ekonomisi sağlam 5 milyonluk küçük İskandinav ülkesi, en büyük şirketi Nokia’nın girdiği krize nazire yaparcasına bunalımları yaşamakta.
150 yıllık geçmişe sahip Nokia; Finlandiya’nın yalnızca en büyük kuruluşu değil, altın yumurtlayan en değerli varlığı aynı zamanda.
Ülkenin toplam ihracatının %14’ünü, milli hâsılanın da %1,6’sını tek başına üretmesi önemini yeterince gösteriyor zaten.
Nokia’nın Finlandiya ekonomisi üzerindeki etkisi bundan da ibaret değil. Şirket 2007 yılında yaklaşık 2 milyar dolar (1,3 Milyar Euro) civarında işletme vergisini devletin kasasına aktardı.
Gelin görün ki, 2007’den bugüne köprülerin altından çok sular aktı. O günlerde yarattığı on binlerce kişilik istihdam, kendisine bağlı çalışan yüzlerce yan işletme bir yana ülke bütçesine yaptığı katkılar yadsınamaz şirketin çok değil 2 yıl sonra 2009’da ödediği vergi 100 milyon doların altına düştü.
Peki, ne oldu da dünyadaki cep telefonu sektörünün kurucusu, 2000 yılının 200 milyarlık piyasa değeriyle sektörünün en büyüğü bu hallere düştü?
Nedeni; Nokia düşerken, başarı basamaklarını baş döndüren hızla çıkan ve 2007 yılında cep telefonu piyasasına İphone ürünüyle merhaba diyen Apple’in dokunmatik, android, yeni nesil olarak ta tanımlanan, bilgisayarı cebe sığdıran telefon konsepti.
Cep telefon sektörünün öncüsü ve halen dünyadaki her üç telefondan birinin sahibi olan Nokia ile Apple’in çok değil 4 yıla sığan yarışının sonunda bugün, Nokia can çekişirken, Apple hisse senetlerinin borsa fiyatları baz alındığında dünyanın piyasa değeri en yüksek şirketi olmakla kalmadı, küresel şirketlerin boy ölçüştüğü “en değerli markalar” liginin de şampiyonluğunu ele geçirdi.
2000 yılı Borsa değerleri baz alındığında 200 milyar doların üzerine çıkan Nokia, o günden sonra kan kaybetti ama 2007 yılına girerken bile 145 milyar dolarlık değeriyle en üst sıralardaki yerini koruyan dünya deviydi halen…
İki şirket arasında konsept savaşının başladığı 2007’nin üzerinden 2 yıl geçtikten sonra 2009’da durum şuydu: 190 milyar dolarlık piyasa değerine ulaşan Apple ve 48 milyar dolara gerileyen Nokia…
Ve geldik bugüne…
2000’de hisse senedi 58 doları gören Nokia, 2011 Haziranında 6 doların üstünde tutunmaya çalışıyor.
Nokia’nın dibe vurduğu 2011 Haziran başında, 7 dolarlık değerle borsaya merhaba diyen Apple 348 dolara ulaşan değeriyle bu alemin yeni kralıydı artık…
Nokia’nın yeniliğe açık dünyadaki cep telefonu pazarı liderliğinden dibe vuran kriz şirketi konumuna gelmesi ve Apple’ın ilk iPhone’u tanıtmasının üzerinden 3 yıl geçmeden Fin’li şirketin cep telefonları tüketicilerce eski tarz olarak algılanmaya başlandı. Amerikalı rakip, Finlandiyalıların akıllı telefonlardaki kârlı pazar payını hızla düşürdü. Eski kazançlı günler hayal oldu anlayacağınız.
Şubat ayında Nokia CEO’su Stephen Elop’un çalışanlara gönderdiği nottaki, ”Etrafında pazar payını ele geçiren yenilikçi rakiplerle çevrili dört yanı yanmakta olan platform üzerindeyiz” sözlerinin yayılmasıyla, şirketin değeri dibe vurdu.
Şirketin piyasa değeri üç ay içinde yarı yarıya düşerek 25 milyar dolara geriledi.
Nokia ve Apple örnekleri ortaya koydu ki; bilgi çağında her şey çok hızlı değişiyor, gelişiyor. Acımasız rekabet koşullarında ürünlerin ömrü aylarla ölçülüyor artık.
150 yıllık Nokia krizi Microsoft bünyesine katılarak aşmayı düşünüyor. Apple ise durmadan piyasaya sürdüğü yeni ürünlerle zirvedeki konumunu güçlendirme peşinde.
Oradan iner mi? Daha da önemlisi ne zaman ve kim tarafından indirilir?
İphone, İpad’in pabucunu dama atacak yeni ürünü kimin piyasaya süreceğine bağlı o sorunun yanıtı biraz da…

Piyasa ve marka değerleri yarışında Nokia ve Apple
Piyasa Değeri* Marka değeri**
Yıl Nokia Apple Nokia Apple
2006 92 53 27 16
2007 94 80 32 25
2008 120 125 44 55
2009 44 94 35 63
2010 58 235 15 83
2011 32 321 11 153

*FT (Financial Times yıllık raporları)
** BrandZ yıllık sıralama raporları
Rakamlar milyar dolar olarak okunacaktır.

Hangi vergiyi veriyordu da, artık ödemeyecekmiş?

Hangi vergiyi veriyordu da, artık ödemeyecek?
Bengi Yıldız’ın demokratik özerklikle ilgili açıklamalarını okurken (böylece kendisinin de demokratik özerklikten özellikle işin ekonomik ayağından hiçbir şey anlamadığı ortaya çıktı) tam da bu soruyu sordum kendime.
Oturdum 2010 yılında hangi illerin ne kadar vergi ödediğini çıkardım. Derken garip bir tesadüf Maliye Bakanlığı 2011 yılı ilk 6 ayına ait tahakkuk eden ve toplanan vergileri il il detaylarıyla liste halinde yayınladı.
Örneğin Bengi Yıldız’ın kafasındaki demokratik özerkliğe en yatkın Hakkâri’den vermek gerekiyor.
2011’in ilk 6 ayında 50 milyon liralık vergi tahakkuk ettirilirken bunun ancak 9 milyonu toplanabilmiş.
2010 yılı geneline bakıldığında durumun daha iyi olduğu gözleniyor.
Örneğin Genel bütçe ölçeğine göre Hakkâri’de 97 milyon liralık tahakkuka karşı, 73 milyon liralık tahsilat söz konusu.
Diyarbakır’ın performansını yansıtan rakamları da vermekte yarar var:
2011’in ilk altı ayında Diyarbakır’da tahakkuk eden 647 milyon liralık verginin 348 milyon lirası tahsil edilmiş. Bir önceki yılın aynı dönemine göre vergi tahakkuku %44 artmış ama tahsilat artışı %34’te kalmış.
Aslında çarpıklık sadece Güneydoğu ya da Doğu Anadolu’ya özgü değil.
Türkiye’de verginin %75’i İstanbul, Ankara, Kocaeli ve İzmir’den toplanıyor.
Bu dört ile Bursa, Antalya ve Mersin’i eklersek 2011’in ilk altı ayında tahakkuk eden 176 milyar liralık verginin 144 milyar lirası yedi ilden toplanıyor…
Kısaca Türkiye vergi gelirlerinin %75’i dört, %81’i yedi ilden toplanıyor. Geriye kalan 74 ilin tümünün payı %19’da kalıyor.
Gelelim Bengi Yıldız’ın “vergi ödemeyeceğiz ama devlet pozitif ayrımcılık yaparak kaynak aktarsın” biçiminde özetlenebilecek önerisine…
Son yıllarda devlet tam da bunu yapmış aslında…
En azından veriler bunu söylüyor.
2009 resmi rakamlarına göre; 81 milyar liralık vergi toplanan İstanbul’a aynı yıl aktarılan kaynak 10,3 milyar. 3,6 milyar vergi geliri olan Mersin’in yararlandığı miktar ise 1,9 milyar.
Buna karşın aynı yıl Diyarbakır 579 vergi gelirine karşı 2,6 milyar bütçeden pay almış.
Hakkâri’nin durumu daha ilginç: Devlet topladığı 24 milyon liraya karşı 748 milyon aktarmış.
Anlayacağınız devlet sağladığı her bir liraya karşı 31 lira harcamış görünüyor Hakkâri’de…
Kişi başına vergi ve harcama rakamlarını da vereyim:
Diyarbakır’da kişi başına 388 lira toplanırken aynı rakam Hakkari’de 95 liraya düşüyor. Buna karşın Diyarbakır’da kişi başına 1764 olan gider, Hakkari’de 2895 liraya ulaşıyor.*
Derdim kişi başına 6376 liralık verginin %13’ünün yani 814 lirasının geri döndüğü İstanbul’u, verdiğimiz her 100 liranın ancak 35 lirası aktarılıyor isyanlarını dile getiren Ege bölgesini falan savunmak değil.
Türkiye’de bölgeler hatta iller arası inanılmaz bir gelir adaletsizliği ve kimi bölgelerin yıllarca ihmal edilmişliği söz konusu…
Gelin görün ki, şu demokratik özerklik diye birilerinin dile getirdiği içi doldurulmamış deklarasyonlar da artık kangren olmaya yüz tutmuş o sorunları da çözmekten hayli uzak.
Demokratik özerklik denirken neyin amaçlandığı, hangi ekonomik modelin hedeflendiği sorularına başka bir yazıda ve taslak olduğu söylenen metin çerçevesinde yanıt bulmaya çalışalım, izninizle…
*İllerin gelir, gider tablosu 2009:
İli gelir gider kişi başı gelir k.b.gider
İstanbul 81 milyar 10,3 milyar 6376 814
Mersin 3,6 milyar 1,9 milyar 2245 1179
Diyarbakır 579 milyon 2,6 milyar 388 1764
Hakkari 24 milyon 748 milyon 95 TL 2895 TL

Çağlayan’ın nükleer hesabı doğru değil. Nükleer enerji için Türkiye bırakın 85 milyar kw”lık elektriğe yılda 320 milyon doları, 35 milyar kw için 3,4 milyar dolar ödeyecek.

Çağlayan’ın nükleer hesabındaki; doğrular, yanlışlar…
Bir önceki yazıda nükleer santral yeri olarak Akkuyu seçiminin yanlışlığını bilimsel verilerle ortaya koymaya çalıştım.
Bu kez Çağlayan’ın nükleer konusunda verdiği rakamlardan yola çıkarak, yaptığı hesabın gerçek yönünü ortaya koymaya çalışacağım.
Anımsayalım, aşağıdaki rakamlar Bakan Çağlayan’a ait:
“İki nükleer santral 85 milyar kilowatt saat enerji üretecek. Bunu doğal gazdan üretelim diyemezsiniz. Faturası ise 4 milyar dolar. Nükleerle yapılsa 320 milyon dolar.”
İkinci nükleer santralle ilgili şu ana kadar atılmış tek somut adım olmadığına göre, üreteceği elektriğin bırakın maliyetini, kurulacak tesisin gücünü bilme olanağımız yok.
O nedenle falcılık yapmaktansa, hesabı Akkuyu üzerinden konuşmak gerekiyor.
Rusların kuracağı, her biri 1200 MW kurulu güce sahip 4 üniteden oluşan, toplam 4800 MW kurulu güce sahip santral, tam olarak üretime geçtiğinde yılda 35 milyar kw saat elektrik sağlayacak ülkeye…
İşin yatırım tutarının 20 milyar dolar civarında olacağı tahmin ediliyor. “Tahmin” diyorum, çünkü Rus Rosatom şirketinin Akkuyu’da hayata geçireceği teknoloji de tam olarak bilinmiyor, yapım faturasının boyutu konusunda da bırakın bizleri, işi yapmaya hazırlananlar bile somut şeyler söyleyemiyor.
Zaten aynı şirketin Bulgaristan’da kurmaya hazırlandığı ama 10 yıldır somut adım atmadığı iki üniteli 2400 MW gücündeki Belene nükleer santrali için 2010 yılında 4 milyar Euro hesabı yapılırken, son günlerde maliyetin 10 milyar doları aşacağı konuşulmaya başlandı. (Yatırım faturasının şişmesi Rosatom’un yabancı ortak aramasını gerektirdi ama şu ana kadar partner sıkıntısı çekildiği sır değil. Başka bir yazıda Bulgarları bile bıktıran, komşularını tedirgin eden Belene hikayesini de yazarız ama biz konumuza dönelim)
10 milyar dolarlık Bulgaristan projesi Türkiye’de kurulacak santralin 20 milyar dolara mal olacağı bilgisini teyit ediyor aslında.
Çağlayan haklı olarak çıkıp “bana ne kardeşim maliyetinden, ben alacağım elektriğe bakarım” diyebilir. Ama Meclisten geçen ve Resmi gazetede yayınlanarak devlet taahhüdü haline gelen sözleşmede yer alan kimi hükümler kazın ayağının öyle olmadığını ortaya koyuyor.
Sözleşme ile üretilecek elektriğin hangi zaman diliminde, ne kadarının hangi fiyattan satın alınacağı çok açık biçimde ve uluslararası hukuk çerçevesinde belirlenmiş:
Buna göre:
İnşaatın başlamasının ardından 1.ünite en geç 7 yıl içinde üretime başlayacak, diğer üç ünite birincinin ardından en geç 3 yıl içinde tamamlanmış olacak. Demek ki, yatırımın başlamasıyla tam kapasite üretime geçme arasında 10 yıllık bir süre söz konusu.
İlk iki ünitenin üreteceği elektriğin %70’i, diğer iki ünitenin ise üreteceği elektriğin %30’u 15 yıl süreyle kw/saati 12,35 sentten geri alınacak. Bu garantili alımın dışında kalan elektriğin ise oluşacak serbest piyasa fiyatlarıyla satın alınacağı da sözleşme hükümleri içinde yer alıyor.
Bugün doğal gazdan üretilen elektrik serbest piyasada 7 sent/kw-saat civarında işlem gördüğüne göre Akkuyu’da üretilecek elektriğe ödeyeceğimiz yıllık faturayı bu çerçevede hesaplamakta yarar var:
35 milyar kw elektriğin yarısını 12,35 sentten, geriye kalanını 7 sentten 15 yıl boyunca satın alacağız. (Dünyayı kurtaracak mucizevi yeni enerji kaynağı bulmadığımız sürece, o 7 sentlik fiyatın aşağılarda değil, daha yukarılarda oluşacağını tahmin etmek zor değil)
Bir başka ifadeyle her yıl 3 milyar 400 milyon dolar ödeyeceğiz Rusların Rosatom şirketinin patronajındaki şirkete…
15 yıllık fatura tutarı ise 51 milyar dolara ulaşacak en iyimser tahminle…
Açıkçası hesap ortadayken Çağlayan’ın yıllık 320 milyon dolar hesabının nereden esinlenerek yapıldığını şahsen anlamam güç…
Eğer Çağlayan, nükleer enerjiyle ilgili küresel piyasaların maliyetlerinden yola çıkarak ve cari açık perspektifiyle yıllık 320 milyon dolar hesabını yapıyorsa durum daha vahim…
2010 yılı OECD verilerine göre Fransa’da 2,5 ABD senti/kw-s olan nükleer elektrik maliyeti en yüksek maliyetin olduğu ABD’ de 3 sent civarında…
35 milyar kw-saat enerjiyi OECD ortalamaları civarında elde etsek/satın alsak ödeyeceğimiz fatura yılda 100 milyon dolar… Bizim şimdiden garanti ettiğimiz tutar ise yılda yaklaşık 3,5 milyar dolar…
Üstelik ülke olarak elektrik satın almayı garanti etmişiz ama karşılığında onların bizden herhangi bir ürünü almalarını garanti edecek hüküm yok sözleşmede…
Sahi geçmişte kalan kliring benzeri bir uygulama ile satın alacağımız elektrik karşılığında örneğin Rusya’nın başta narenciye olmak üzere yaş meyve sebze almasına yönelik bir madde koyamaz mıydık iki ülke arasında teati edilen anlaşmaya…
En azından bölge halkını ikna etmek daha kolay olurdu…
Ülkenin dış ticaretinin direksiyonunda oturan Çağlayan gibi bir Bakana sahibiz. Bir başka ifadeyle bugün her zamandan daha şanslıyız bu öneriyi hayata geçirmede…
Bakarsınız önerim bir yerlerde yanıt bulur. Akkuyu gibisinden bir bela bile şansa dönüşür Mersin adına…

Çağlayan’ın nükleer konusunda doğruları yanlışları…

Çağlayan’ın nükleer konusunda doğruları yanlışları…
Ekonomi Bakanı olduktan sonra ilk ziyaretini Mersin’e yapan Zafer Çağlayan nükleer santral ile ilgili ilginç şeyler söylemiş…
Her ne kadar yaygın medya “ihtiyacımız olan enerjiyi tezekten mi üreteceğiz” gibisinden muhteşem cümlesini öne çıkarsa da, Çağlayan’ın nükleer konusunda söyledikleri tezek/nükleer benzetmesinden ibaret değil.
Örneğin şu bilgiler de aynı konuşmanın içinde yer alıyor:
“İki nükleer santral 85 milyar kilowatt saat enerji üretecek. Bunu doğal gazdan üretelim diyemezsiniz. Faturası ise 4 milyar dolar. Nükleerle yapılsa 320 milyon dolar. Elimizi vicdanımıza koyacağız. Karşı çıkarken neye karşı çıktığımızı bileceğiz. ”
İş elimizi vicdanımıza koyma noktasına gelmişse, fazla söze ne hacet, nasihati dinleyelim ve elimizi vicdanımıza koyup bambaşka ve tarafsız bir pencereden gördüklerimizi anlatma niyetine birkaç kelam edelim…
Türkiye gerçekten kaynak itibariyle enerji yoksulu bir ülke. Öyle sanıldığı gibi akarsuyu zengini değil, kömür kaynakları yetersiz ve kalitesiz. Petrol ve bileşenleri deseniz, dış ticaret açığımızın kanayan en ciddi yarası.
O nedenle son yıllarda ve artan biçimde doğal gaz çevrim santralleri dışarıdan satın alınan doğalgazın ısıttığı sularla çarklarını çevirip elektrik açığını adeta döviz yakarak enerji talebine cevap vermeye çalışıyor.
2010 üretimine bakıldığında Türkiye, elektrik üretiminin %46’sını doğal gazda %25’ini kömürden 25’ini de hidroelektrikten sağlıyor. Rüzgar, güneş, jeotermal ve daha pek kaynağın pastaya kayda değer katkısı yok.
O nedenle Bakanın “nükleere karşı çıkmakla olmuyor, yerine ne koyacaksın?” sorusunu mevcut tablo nedeniyle yanıtlamak hayli zor.
Kaldı ki, Türkiye enerji tüketimi bakımından daha işin başında. 2023’te 500 milyar dolarlık ihracat hedefi öyle ara gazlarla falan yakalanacak bir şey değil. Bilimsel çalışmalar da bunu teyit ediyor zaten. 2030 yılında dünya enerji talebi bugüne oranla %60 artacak ama aynı zaman diliminde Türkiye’de artış oranı %160 olacak.
Bugün ABD’de kişi başına yıllık enerji tüketimi 14 bin kwsaat. OECD ortalaması 8500, Fransa 7700, bizde ise aynı rakam 2400 kwsaat…
10 yıl içinde yakalayacağımız 48 milyon nüfusa sahip Güney Kore yılda toplam 418 milyar kws elektrik üretir ve tüketirken 2023’te 82 milyon nüfusa sahip olacak, kişi başına 25 bin dolar gelire sahip olacak zengin Türkiye’nin bugün kendisine kıt kanaat yeten 210 milyar kws elektrikle çağı yakalaması mümkün mü?
OECD ortalamasına, Kore’ye erişecek Türkiye’nin yılda 700 milyar Kws elektriğe ihtiyacı var ve bunu tezek yakarak elde edemeyeceğine göre (keşke olsaydı) elektrik arzını arttırmak, üstelik bunu doğalgaz gibi tamamı dışa bağımlı ve gelecekle ilgili maliyet analizleri hiç te iyi şeyler söylemeyen bir kaynak yerine, çeşitlendirmek zorunda…
Buraya kadar Çağlayan’la mutabıkız.
Ama enerji alanında gelecekle ilgili yol haritasını çıkarırken, pastadaki çeşitlilik içinde yer alan nükleerle ilgili iki konu asla göz ardı edilmemeli…
Bunlardan birincisi özellikle Japonya’daki deprem felaketiyle daha bir önem kazanan yer seçimi ve bundan da önemlisi teknoloji seçimi. Bir diğeri de üretilecek enerjinin fiyatı…
Fiyat pek çok açıdan hayli önemli. Örneğin Çağlayan’ın başına geçtiği Ekonomi Bakanlığının öncülük edeceği 500 milyar dolar ihracat hedefine, ancak dünyayla rekabet edebilir enerji fiyatlarıyla erişilebilir. Her gün biraz daha enerjiye gereksinim duyacak vatandaşın yüksek faturalarla soyulmaması da aynı faktöre bağlı.
Belli ki, yer seçimi konusunda Çağlayan yerel dinamiklerce yeterince bilgilendirilmemiş. 1977’de Akkuyu, soğuk savaş konsepti doğrultusunda ve olası Sovyet saldırısına en uzak nokta olduğu, kuş uçmaz kervan geçmez bir koyda saklandığı için tercih edilmişti. Oysa bugün, bir zamanlar saldırılarından korktuğumuz Ruslarla ortak yapacağız ilk nükleer tesisimizi…
Günümüzde ise aynı Akkuyu, Antalya-Mersin turizm bandının en güzel ve can alıcı noktasında. Daha da önemlisi nükleer santrallerin kullanmak zorunda olduğu soğutma suyu bakımından Akkuyu, Karadeniz’deki alternatif noktalara örneğin Sinop’a oranla deniz suyu sıcaklığı bakımından 7 derece daha sıcak…(Sinop 15-Akkuyu 22 derece)
Yapımcısı Rus olan ve tüm ekipmanlarını ülkesinden getirecek yatırımcı lojistik anlamında çok daha avantajlı Sinop ve benzeri pek çok Karadeniz noktası dururken, neden 7 derece daha sıcak ve aşırı tuz nedeniyle korozyon oranı hayli yüksek Akkuyu tercih ediliyor ? Anlamam mümkün değil.
Son günlerde yatırımı gerçekleştirecek Ruslar bile yerle ilgili çok daha derin araştırmalar yapacaklarını ve tesisin birkaç yıl gecikeceğini ifade ederken, Türkiye yetkililerinin Doğu Akdeniz’in yükselen turizm yıldızı Akkuyu’daki ısrarını anlamadığım gibi…
Çağlayan’ın 4 milyar dolarlık doğal gaz faturasına karşı, 85 milyar kwsaat elektriği 320 milyon dolara üreteceğini söylediği nükleer santralle ilgili, açıklamasında yer alan rakamların gerçekliğine bir sonraki yazıda devam edelim izninizle…

Demokrasiye karşı bir oyun bu, oyuna gelmemeliyiz…

Demokrasiye karşı bir oyun bu, oyuna gelmemeliyiz…
Şu son dönemde Köyler mi basıldı? Erkekleri köy meydanına toplayıp, yerlerde mi süründürdüler?
Bir gecenin içinde evleri boşaltıp, insanların sorgusuz sualsiz terk-i diyar eylemesi mi istendi?
En başta seçime giren ve Kürtlerin oylarıyla Milletvekili olanlar, bir zamanlar kanıksadığımız olayların, yaşanan acıların geride kalmaya başladığını bal gibi biliyorlar.
Eskisinden kötü ne oldu da, kirli savaşı tırmandırmak için ana kuzusu genç fidanlara saldırıldı?
Daha bir ay önce, en küçük şaibenin bulaşmadığı, şeffaf seçimler yapılmadı mı bu ülkede?
Her türlü görüşü dile getirip tarihin en rahat seçim propagandasını yapmadı mı BDP’nin blok adayları?
Elbette %10 luk sakat seçim barajı var…
Aday gösterilen kimi tutuklular da Milletvekili seçilmelerine rağmen özgürlüklerine kavuşamadılar.
Bunların hepsine amenna…
Ama herkes elini vicdanına koyup düşünsün…
Türkiye 20 yıl, 10 yıl önceki Türkiye’mi?
Elbette özgürlüklerin sınırları yetersiz, halen en yüksek Mahkeme dahil yargı halen rejimin bekçisi görüyor kendisini.
Rejim ile birey arasında tercihe zorlanmayan, vicdanıyla ve tarafsız kararlar veren yargıçlara ihtiyacımız olduğu tartışılmaz…
İyi de bir günde mi düzelecekti her şey?
Gelişmiş demokrasi, daha fazla özgürlük, geleceğin refah toplumu…
El birliğiyle ve seçmenin %95’inin temsil edildiği Meclis çatısı altında yapacağımız yeni ve sivil anayasa ile kuracağız Yeni Türkiye’yi…
Başka yolu var mı?
Her şeyin özgürce konuşulduğu, tartışıldığı, umudu yeşerten iklime bunca yaklaşmışken, barışı dinamitlemenin, kan doğramanın, terörden beslenmeyenler dışında kime ne yararı var?
O çok umut bağladıkları, gençlerin gerisine düşen söylemlerle artık denizin bittiğinin farkına varmayanlar ancak şiddetten medet umabilir.
Sadece PKK değil, BDP çatısı altında siyaset yaptığını sananlar da iletişimden yararlanarak dünyadaki her türlü gelişmeyi gören, yeni çağın dinamiklerini algılayan Kürt gençliğinin gerisine düşmüşlerdir.
Düşmeselerdi, yıllardır şikayetçi olunan baskıcı rejimlerinden farksız, baskılara gebe, tüm halkın özgürce tartışmadığı, sınırları/aktörleri belirsiz, adına “demokratik özerklik” dedikleri ama demokrasiden nasipsiz ucubeliklerle sahneye fırlamazlardı.
Çok çektiğimiz ve kurtulmayı umut ettiğimiz “Ben yaptım oldu” dayatmalarından ne farkı var bu tavrın?
Bir avuç şahinin perde arkasında kaleme aldığı ve eline tutuşturduğu metni okurken, gencecik fidanların kavrulmakta olan bedenlerinin kokusunu da mı duymadı Aysel Tuğluk?
Böyle mi gelecek demokrasi bu topraklara?
Yaşamının her alanında ve anında tüm vatandaşları doğrudan ilgilendiren “özerklik” gibi hayli ciddi adım atılacaksa, “halk nerede?” diye sormazlar mı adama?
Kurtarıcılardan çok çektik, yeni kurtarıcılara ihtiyacımız yok…
13 askerin ölümüyle sonuçlanan saldırı, Türkiye’de ağır aksak ta olsa yürüyen demokrasiye yapılmıştır.
Abdullah Öcalan’ın bile barışa yaklaşıldığını dile getirdiği süreç dinamitlenmiştir. Tartışılması gereken bu ve benzeri silahlı eylemleri kimlerin yaptığından çok, kimlere hizmet ettiği sorusudur?
Berlin duvarının altında kalan Stalinist anlayışa sahip, çağın gerisinde kalmış dar kadroların Kürtlere vereceği bir şey yoktur…
O kafayı anlamak için Kürt sorununa en tarafsız biçimde yaklaşmaya çalışan TESEV çalışmasına imza atan Cengiz Çandar’a, Mustafa Karasu’nun neler söylediğine göz atmak yetiyor…
Vicdanı kanayan herkes ama en başta Kürtlerin, gerilimden medet uman, kan gölleri üzerinde oturmaya çalışanlara dur deme günüdür bugün…
Ve elbette en büyük sorumluluk AK Partiye düşüyor. Provokatörlerin oyununa gelmeden, daha önce denenmiş şiddete şiddetle cevap verme tuzağına düşmeden…
Demokrasi diye kendi egemenliklerini kurmaya çalışanların tehditlerine aldırmadan…
Geleceğimizi ortak iradeyle belirleyeceğimiz yeni anayasa beklentisiyle oy veren büyük çoğunluğun umutlarını boşa çıkarmamalı AK Parti…
Şiddete başvurana yasal çerçevede en ağır cevap verilmeli ama; her vatandaşın haklarını gözetecek, bireyin özgürlüklerini genişletecek, en azından ülkeyi AB kriterlerine ulaştıracak kutsal yolculuk hangi gerekçeyle olursa olsun, asla kesintiye uğramamalı…
Sahneye konulmaya çalışılan oyun sanıldığından da büyük…
Demokrasiye inanan hiç kimse bu oyuna gelmemeli…