Spor Bakanları ne zaman istifa eder?

Spor Bakanları ne zaman istifa eder?

Kimseyi merakta bırakmaya niyetim yok.

O nedenle en başında sorunun cevabını vereyim de, detaylarını merak eden okur nasılsa…

Eskiden sadece yolsuzluğa bulaşanlar – o da halka hesap veren, demokratik ülkelerde olurdu- istifa etmek zorunda kalırlardı ama artık küresel örgütlerle çatışanlar, ülkelerinin üstlendiği organizasyonları becerisizlikleriyle savsaklayan, yüzüne gözüne bulaştıranlar da çaptan düşüyor ve istifa etmek zorunda kalıyorlar.

Örnek mi? Sanırım detayıyla okuyan herkesin ilginç bulacağı bir hikâyedir anlatacağım.

Brezilya bizden çok uzak, bize göre çok büyük ama kimi yanlarıyla epeyi benzeyen bir ülke…

230 milyon nüfusuyla Türkiye’ nin neredeyse üç katı ama gelişmekte olan ülkeler arasında birlikte anılmaktayız.

Faşist diktalarla aynı dönemlerde tanışmış, neredeyse aynı yıllarda da o pislikleri sırtımızdan atmış iki ülkeyiz.

Örneğin Türkiye 1983 seçimleriyle ağır aksak sivilleşmeye niyetlenmiş, Brezilya ise 1985’ te.

2002 seçimleriyle iki ülke farklı eksenlere doğru kırıldı. Türkiye AK Parti iktidarlarıyla muhafazakâr demokrat anlayıştan beslenen yönetimlerle tanıştı. Aynı yılın neredeyse aynı günlerinde Brezilya ise tarihi boyunca ilk kez Komünistleri bir araya getiren ve sol damardan beslenen Lula De Silva’ yı iktidara taşıdı.

Ama ne Türkiye de, ne Brezilya da korkulan olmadı. Başlarda ihtiyatla yaklaşılan iki farklı iktidar serbest piyasa ekonomisi kurallarını işleterek o güne kadar dünya sıralamalarında yer almayan çok etkisiz iki ülkesini gıptayla izlenen seviyelere hızla çıkardılar.

Silva başarıyla yönettiği Brezilya Cumhurbaşkanlığını anayasanın koyduğu kural gereği 2010 Ekiminde bıraktı.

3 Ekim 2010 günü, 130 milyon seçmen yeni Başkanı belirlemek üzere sandık başına gitti. Askeri rejimin çöplüğe gömüldüğü 1985’ ten sonraki altıncı seçimdi bu ve Başkanlığı dönemince Lula’ nın yanından ayrılmayan, kurduğu Hükümetin önce Enerji Bakanlığını sonra da Genel Sekreterliğini üstlenen bir zamanların işkencelerden geçmiş militanı Dilma Roussef yeni Cumhurbaşkanı oldu.

Ülke tarihinde ilk kez bir kadın cezaevinden Başkanlığa giden muhteşem yolculuğa çıkmış ve hedefe de varmıştı.

Eski sol jargonu bir yana bıraktı, serbest piyasa ekonomisi ile yoksulların sosyal taleplerini iyi biçimde dengeleyerek ülkesinin küresel krizden daha az etkilenmesini de sağlamaya çalıştı Dilma.

Ama ilginç gelişmeler yaşanıyor son günlerde Brezilya’ da…

Geçmişinde yolsuzluklardan çok çekmiş ülke, akçalı ilişkilere en uzak olması gereken Komünistlerin iş başında olduğu yönetimlere yönelik iddialarla sarsılmakta.

Dilma’ dan önce de Lula’ nın başarılı performansının en önemli ismi ve mimarı Maliye Bakanı Polloci’ ye yönelik benzer iddialar 2005’ te ortaya atılmıştı ama siyasetin doğasında olan “çamur at” izlenimi olan deli saçmalıklarını kimse ciddiye bile almadı.

Oysa Dilma’ nın bir yıllık iktidarı bu alanda yeterince vukuatlarla dolu.

Önce partiye ve kendisine yakın “topraksız köylüleri, topraklandırma girişimi” adlı örgütün başındaki isim, işgal edilen zenginlere ait toprakların boşlatılması karşılığında rüşvet aldığı iddiasıyla gözaltına alındı.

Ama doğrudan Hükümetle ilgisi olmayan ismin tutuklanması Hükümetin karizmasını etkilemedi.

Son bir iki ayda ise hayli ilginç gelişmeler yaşanmaya başlandı Brezilya’ da…

Kimi iddialara muhatap olan Tarım, Turizm, Ulaştırma ve Sanayi Bakanları ile Genel Sekreter Başkanla yaptıkları görüşmenin ardından sessizce görevlerini bıraktılar.

O istifalar bile gerillalık günlerinden beri yolsuzlukla mücadele eden Dilma’ yı yıpratmadı, aksine kamuoyu yoklamaları Brezilya halkının istifalar nedeniyle kendisine desteğini arttırdığını ortaya koydu.

Ama Hükümetin başında dolaşan kara bulutlar o beş önemli ismin ayrılmasıyla dağılmadı. Dilma son olarak komünist Partinin önemli isimlerinden Spor Bakanı Orlando Silva’ ya da işten el çektirmek zorunda kaldı.

Orlando Silva hakkındaki iddialar yenilir, yutulur cinsten de değil. Üstelik istifası da kesmedi kimseyi. Dünya Futbolunun en güçlüsü Brezilya’ nın FİFA tarafından 2014 Dünya Kupasına ev sahipliği yapacak ülke olarak seçilmesiyle başlayan süreç Silva için sonun başlangıcı oldu.

FİFA yönetimi yapılacak yatırımlar konusunu ağırdan alan Bakanı önceleri uyarmakla yetinirken son günlerde sıkıntısını tüm dünya ile paylaşmaktaydı zaten.

Silva bu uyarı ve eleştirileri kulak ardı ederken, başlarda mahcup ifadelerle medyada yer alan kimi iddialar işin tuzu biberi oldu.

Yazılanlara göre Dünya Kupası fonlarının bir kısmı yoksul çocukların spor yapacağı semt sahalarına ayrılmıştı ve Bakan işte bu fonları zimmetine geçirmekle suçlanıyor.

Başlarda Bakan ve Başkanın ciddiye almadığı iddialar son günlerde kimi belgeler eşliğinde ağızlara sakız olunca, iki çok gelişme yaşandı Brezilya’ da…

Önce Spor Bakanı Başkan ile görüşmesinin ardından mikrofonların karşısına geçip istifa ettiğini açıkladı.

Mesele istifayla da kapanmadı…

Federal Başsavcı yazılıp, çizilenleri ciddiye almış olmalı ki, Yüksek Mahkemeye başvurup artık düz Milletvekili konumundaki Silva hakkında soruşturma talebinde bulundu.

Yüksek Mahkeme Yargıçlarından Carmen Rocha bugünlerde Spor Bakanlığından talep ettiği fonların harcama detaylarını içeren kayıtları beklemekte…

Yargı süreci nasıl sonuçlanır bugünden bir şey söylemek mümkün değil…

Ama bilinen bir şey var…

İşgüzar bir Spor Bakanı yüzünden Brezilya 2014 Dünya Kupası nedeniyle FİFA’ nın kılı kırk yaran izlemesi altında ve ortaya çıkacak gecikme ülkenin sadece itibarını zedelemekle kalmayacak, 2016 Olimpiyatlarını da tehlikeye atacak…

Çünkü Rio De Janerio 2016 Yaz Olimpiyatlarının ev sahibi ve şimdiden kolları sıvamak zorunda…

Bu yazıdan çıkarılacak ders var mı derseniz?

Hiç kimseye bir şeyler anlatmak derdinde değilim…

Sadece dünyanın şeffaflıkta geldiği yere hayli yakışan bir örnek, Brezilya’ nın ve Spor Bakanının başına gelenler…

Sanırım herkesin çıkaracağı dersler vardır bu anlattıklarımdan…

1939 Erzincan depremi ve Mersin… Evlerini açan, bağış yapan isimler…

1939 Erzincan depremi ve Mersin… Evlerini açan, bağış yapan isimler…

Van-Erciş ekseninde meydana gelen deprem 1999’ da yaşadığımız Gölcük’ ten sonraki en büyük felaket…

Türkiye İstanbul’ da en geç 15 yıl içinde meydana gelecek ekonomik anlamda da ülkeyi yıkacak olası felaketi beklerken Van’ dan gelen haberler herkesi, her kesimi derinden etkiledi.

Ülkemiz çok ciddi bir deprem bölgesi ama dünyadaki bunca gelişmeye rağmen yıkımlardan yeterince dersler alamıyoruz.

Her depremden sonra aynı görüntüler, betonarmenin ulaştığı boyutlara rağmen, karton gibi birbiri üzerine inen katlar, yerle bir olan apartmanlar…

Dünyadaki benzerleri gibi hayli güzel görünümlü alışveriş merkezleri Van’ da da yapılmış ama yapımcısından denetmenine belli ki ciddi sorunlar yaşıyoruz ve bağışlanamaz zaaflarımız var.

Kötü günde dayanışma, yardımlaşma konusunda da göz yaşartacak tavırlar sergileyenlerimiz yanında vurgun peşinde koşan insanlıktan nasibini almayanları gördükçe ister istemez insan “aynı filmi izlemek zorunda mıyım” diye de sormadan edemiyor.

Özellikle iletişim konusunda geldiğimiz nokta, yardıma koşma, enkaz altına ulaşma gibisinden geçmişten farklı kazanımlarımız olarak öne çıkıyor…

Ama evsiz kaldıkları için, sığınacak mekan adına hamiyet sever insanlara başvurmak 72 yıldır pek değişmemiş..

Geçmiş depremlerde neler yaşandı derseniz, ben 1999 Gölcük depreminden daha gerilere, 1939 Erzincan Depremine ve o deprem sonrasında Mersin’ de yaşanan yapılanlara götürmek istiyorum sizleri…

**

Anadolu’ da yaşananlar arasında yüzyılın en şiddetlisi olarak anılan Erzincan depremi 1939 yılının son günlerinde 26 Aralık Salı gününü 27 Aralık Çarşambaya bağlayan gece yarısından sonra (yaklaşık saat 1.55’ te) meydana geldi. Gerçi gerçek merkezinin belirlenmesi, yerle bir olan Erzincan’ ın başına gelenler ancak bir gün sonra mümkün olabildi ama 400 km uzunluk ve 200 km genişliğindeki tüm bölgeyi öylesine sarsmıştı ki, duyulması gecikse de, anında tüm Anadolu’ da hissedildi.

Batıda Bursa ve İstanbul’ da, doğu ve Güneydoğuda Diyarbakır’ da, Karadeniz’ in tümünde ve tabii en şiddetli haliyle Erzincan çevresindeki illerde hissedilen 8 üstü şiddetindeki deprem tam 52 saniye sürdü.

Başta Erzincan olmak üzere Amasya, Tokat, Sivas, Zile’ de on binlerce ev yerle bir olurken (resmi kayıtlara göre 117 bin bina yıkılmıştı) 33 bin insan hayatını kaybetti. (Bu konuda resmi verilerle yabancı kaynaklar arasında uçurum var. Örneğin başta BBC ve İndependent gibi saygın İngiliz yayın kuruluşlarına göre 160 bin kişi ölmüştü o depremde –gece yarısı, herkes uykudayken 117 bin konutun yıkıldığı depremde kaç kişinin öldüğünü tahmin etmek aslında zor değil)

O günlerin sınırlı iletişim koşulları çerçevesinde ve devletin resmi ağzıyla duyulması gerekeni haberleştiren Anadolu Ajansı dışında bölgeden günlerce haber alınamadı. Öyle ki, aradan iki gün geçmesine rağmen Erzincan, Tokat, Zile hatta Sivas zan edildi depremin merkezi.

Dönemin Başbakanı Refik Saydam’ ın İç İşleri Bakanlığına giderek bilgi aldığı ve yardım konusunda gerekli talimatları verdiği gibisinden gönül serinleten resmi açıklamalar, Erzurum ve Sivas’ tan kalkan iki trenle ulaştırılmaya çalışılan 1300 çadır, battaniye ve çoğu bakliyattan oluşan 3 vagon yiyecek…

**

Aradan geçen zaman, felaketin büyüklüğünü ortaya koyunca, yurdun dört köşesi harekete geçti ama iş işten geçtikten çok sonra…

Erzincan kışının o şiddetli soğuğunda donan, hastalıktan kırılan çocukların feryadı Anadolu göklerini inletince, dönemin tek parti hükümeti parmağını kıpırdatma ihtiyacını duydu.

İşte o çığlıkların duyulmasıyla tüm şehirlerde hemen yardım komiteleri kuruldu ve insanlar ellerinde avuçlarında ne varsa Erzincan’ a ulaştırmak için çırpınmaya başladılar. (Tabii istifçiler, fırsatçılar, karaborsacılar da ellerini ovuşturmaya)

Depremin ardından Mersin’ in ruh halini Fuat Akbaş’ ın 9 Ocak günü sahibi gazetede yayınladığı “Hakikatten Tablolar” çarpıcı biçimde özetliyordu:

“Şık ve zarif bir oda… Soba yanıyor. 200 mumluk bir ampul, ipek perdelerle kapalı odayı nurlandırıyor.. Vazolardaki nergislerin bayıltıcı kokusu ılık odada insana rehavet veriyor, uyuşturuyor.

Dışarıda yağmur var. Şiddetli mi hafif mi anlaşılmıyor ama mütemadiyen yağıyor. Ohh ne saadet!. Her şey yolunda. Hizmetçi kız boşalan meze tabaklarını değiştiriyor, kulüp şişelerinin boşu gidiyor, dolusu geliyor.

Merak edecek ne var? Ağam, tüccarı. Yalnız fiyat yükselişinden on binlerce kârı var. Nerede müzik varsa, radyonun orasını veren yer açılıyor.radyo susarsa gramofon en güzel plakları çalmakta.

Anadolu’ nun ortasında zelzeleler oldu. Binlerce yurttaş yuvasından, hayatından, yavrusundan, varlığından ayrıldı.

Ölenlerin adedi henüz malum değil. Kalanların göz yaşını ifade edecek ölçü yok.Hastaneler yaralılarla dolu.

..

Yağmur yağıyor, her tarafta soğuk rüzgar var. Sıcak odada soba harıl harıl yanıyor. Nergis kokularına rakı kokusu karışıyor.

Ağam eğleniyor…

Neyin fiyatı fırlamadı ki? Yüzde yüz elli zam…

Hamiyete mizan olmaz diyorlar. Az veren candan çok veren maldan verir diyorlar.

Diyorlar: Kadın fakirdi. Bir şeyi yoktu. Üzerindeki entarisini çıkardı, felaketzedelere verdi.

Diğer bir adam, kış için hazırladığı ununu, bulgurunu, bir çömlek yağını getirdi verdi ve bunların muhtaç kardeşlerine gönderilmesini diledi.

Diyorlar: Paketini 290’ a satıyordu. Mağazasında binlerce paket mevcudu vardı. Şimdi tanesini 600’ a bile vermiyor. “

Ve bu minval üzere sürüyordu Akbaş’ ın iki sayfada yer alan yazısı…

Karaborsanın tam gaz sürdüğü o günlerde zenginlerin tümü, keselerini doldurmakla meşgul değildi elbette. Vicdan sahipleri de vardı ve örneğin o duyarlı insanların bir kısmının yer aldığı Mersin Erzincan felaketine ilk günden yardım elini uzatmış, depremzedeler için düzenlenen kampanyalarla büyük katkı vermişti.

Delili o günlerdeki yerel gazetelerde yer alan haberler:

Erzincan depremi nedeniyle başlatılan yardım kampanyası kısa zamanda evsiz parksız kalanlara Mersin’ in kucak açması aşamasına geliyor, tıpkı son Van depreminde tanık olduğumuz “Evim evindir” sloganını çağrıştıran model hayata geçiriliyordu kısa zamanda.

7 Ocak 1940 Pazar günü başını sokacak yerden yoksun 171 kişilik ilk kafilenin 95’ i Tarsus’ a 76’ sı ise Mersin’ e geliyordu. Trenle Sivas üzerinden gelen kafile istasyonda duygu seliyle karşılandı oradan da heyecanlı insanların kendilerini beklediği Halkevi’ ne…

Sıcak yemek ve ikram edilen çayın ardından hamama götürülen kadın, erkek, çocuklardan oluşan kafile dönemin Halkevi Başkanı Fuat Mörel, Kızılay Başkanı Şükrü Atrok’ un girişimleri sonucu Mersin’ deki yardımseverlerin yanına yerleştirildiler.

Hafif yaralı olan ikisi hastaneye yatırılırken, on kişiye eski Kadılardan Tahsin Merzeci, yirmisine ise o günlerin varlıklı isimlerinden Karamancı Mustafa evlerini açıyordu.

Halkevinde en duygulu sahne ise ancak iki nüfusa yetecek kadar yeri olduğunu söyleyen ve iki depremzedeyi alıp evine götüren Kahveci Behçet’ in sergilediği insanlık dersiyle yaşandı.

Erzincan’ ın öldüren soğuğundan kaçıp sıcak bir dam altı arayan o kadar çok insan vardı ki, kısa zaman sonra geleceği duyulan 183 kişilik kafileye karşı toplantı üstüne toplantılar yapıldı. Şehrin ileri gelenleri inanılmaz fikirler attı ortaya…

Örneğin yazın bir iki ay oturulan Tarsus’ taki bağ evlerine gelenleri yerleştirme üzerine Vali ve Tarsus Kaymakamıyla Belediye Başkanlarından yardım istenmesi önerisi de vardı geliştirilen fikirler arasında.

Ama günümüz koşullarında inanılması zor trajikomik olaylar da yaşanmadı değil, depremzedelerin Mersin’ e gelişi sırasında.

Örneğin ilk kafilenin Halkevi’ ne ulaşması üzerine kendilerini karşılayan ekibin başında yer alan Fuat Mörel, Vali Burhan Teker’ bilgilendirmek amacıyla telefona sarılır. Ama onu Valiye bağlayacak olan PTT Santrali yarım saat cevap vermez. Sonunda bir biçimde santrale ulaşılır ama bu kez de operatör Mörel’ i Vali yerine Vakıflar İdaresine bağlar.

Neyse gelelim Halkevi bünyesinde oluşturulan Milli Yardım Komitesi öncülüğünde yapılanlara:

Komite önce yerel gazetelere ilan vererek halkı her türlü yardıma çağırdı. İlan metninde şu ifadeler göze çarpıyordu:

“Nakden yapılacak yardım yanında yatak, yorgan, battaniye, elbise, don, gömlek, çorap vesaire gibi örtecek ve giyecek kabul edilmektedir.

Yapacağınız yardımın bir felaketzedeyi ölümden kurtaracağını düşününüz ve yardımınızı ona göre hazırlayınız.”

Düzenlenen yardım kampanyasına Mersin’de bankalardan memurlara, zenginlerden yoksullara herkes karınca kararınca* katkı yaptı… İlginçtir tıpkı Van depreminin ardından yakında idrak edeceğimiz kurban bayramı gibi 27 Aralık 1939 depreminden 3 hafta sonra 20 Ocak 1940 günü Türkiye kurban bayramına hazırlanıyordu. Kurbanın kendisinden derisine vatandaş epeyi yardımda bulundu o yıl.

Ve sonucu 1940 Şubat başında Vali Burhan Teker düzenlediği toplantı ile açıkladı: Mersin felaketin duyulmasının ardından düzenlenen yardım kampanyasına toplam 3 vagon giyecek ve yiyecek yanında 51.261 liralık katkı verdi.

Kente gelen 101’ i kadın, 91 erkek, 100 kız ve 76 erkek çocuğu olmak üzere toplam 371 kişi hayırseverlerin yanına yerleştirildi.

1939 depreminde diğer Anadolu illeri gibi Mersin’ de üzerine düşeni yaptı, kimseyi aç ve açıkta bırakmadı…

*O yardım listesinden birkaç örnek:

Akdeniz Ticaret Şirketi 3000 lira, Fahri Gürani, İçpak Fb, Nazım Miskavi, Gandurlar, Necati Hancı 500’ er lira ile başı çekerken Mersin Belediyesi 240 lira, Cemilli Köyü 10 lira 10 kuruş, Gözne Okulu 3,5 lira, Kerimler Köyü 50 lira, Liman Dairesi 71 lira 25 kuruş, Erçel Köyü 153 lira ile izledi…

Böyle uzayıp gidiyordu liste ve sonunda Mersin Erzincan yaralarının sarılmasına 51 bin lirayı aşkın katkıyla omuz veriyordu.

 

 

 

 

Toros Üniversitesinin Vizyonu.. Yeni Anayasayı Tartışmak…

Toros Üniversitesinin Vizyonu.. Yeni Anayasayı Tartışmak…

Mersin adına son yıllardaki en doyurucu etkinliklerden birine imza attı Toros Üniversitesi… En doyurucu iddiası lafın gelişi, durup dururken ortaya atılmış bir iddia değil.

Öncelikle düzenlenen sempozyuma konu olan  “Demokratik Türkiye, Demokratik Anayasa” başlığı bugünlerde çok daha ciddi kafa yormamız, tartışmamız gereken bir alanını kapsıyor ve hepimizin hayatını doğrudan ilgilendiriyor.

Toros Üniversitesi anayasa tartışmalarını “Demokratik” çerçeveye alma çabasıyla yetinmiyor. İki bölüm halinde bir günümüzü alan sempozyuma davet edilen konuşmacıların isimlerine bakıldığında dikkati çeken ilk şey; ülkenin demokratikleşme çabalarına omuz veren çok renkli, birikimli insanların titizlikle belirlendiği de çıkıyor ortaya…

2 yıllık geçmişi olsa da, daha bu yıl gerçek anlamda öğretime başlayacak bir Üniversitenin, “demokratik anayasa” gibi iddialı bir o kadar da zor sempozyum konusuyla Mersin’ in önüne çıkması aslında yeni dönemde yüklenmesini beklediğimi misyonu açısından da umutları besleyen önemli bir adım.

28 Şubat sürecinde duvarları içine hapsolan ve o günden beri o duvarlarını tahkim eden; kentten kopuk, ülkenin en ciddi sorunlarına duyarsız Mersin Üniversitesinin boşalttığı çok ciddi bir alanı dolduracak şansı da Toros Üniversitesinin önünde duruyor.

Aslında fazla şey yapmasına da gerek yok. Vizyon ve misyonunu çağa uygun belirlemesi, dünyanın gitmekte olduğu süreci doğru okuması halinde, Toros ve benzeri kent Üniversiteleri geleceği kucaklama şansına fazlasıyla sahip…

Statükoya teslim olmuş yönetim anlayışını öğrenimin her alanında dayatan, tek tip insan yetiştirmeye programlanmış ve zamanın gerisine düşmüş öğrenim anlayışı birileri farkına varmasa da iflas etti…

Dünya bugün içinden geçmekte olduğumuz ucu açık küresel kriz kaosunun içinde yıkılıp yeniden kurulmakta… Ve gelmekte olan yeni düzenin evrensel değerlerinin başında bireyin özgürlüğü, daha çok demokrasi, alabildiğine şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi değerler, ilkeler, kriterler gelmekte.

Bu nedenle statükoya dayalı kendince yarattığı dokunulmaz, sorgulanmaz kutsalları olan gelişmelerden habersiz öğretim alanları onları besleyen sistemlerle birlikte iflas ederken, yerlerini değişimden yana, geleceğin düşünen bireylerini her türlü düşüncenin tartışıldığı özgür vahalarda yetiştirmeye talip kurumlar almakta.

Toros Üniversitesi işte bu yeni evrensel dalganın konumuna uygun bir işlev üstlenme potansiyeline sahip.

Yeni öğretim yılı başlangıcında Mersin’i selamlarken seçilen “Demokratik Türkiye, Demokratik Üniversite” teması bu nedenle görünenin de ötesinde hayli anlamlı mesajlar içermekte.

Sempozyuma davet edilen ve severek katılan isimler yukarıda anlatmaya çalıştığım sürecin yol ayrımında Toros Üniversitesinin tercihini hangi yönden yana yaptığını da ortaya koymakta.

Refah ile demokrasinin birbirinden ayrılmaz bağını ve birbirini besleyen dinamiklerinin farkında olmak, bu tarihi gerçeğin ışığında tercihini kentten ve kentin yüklenmeye hazırlandığı yeni role uygun biçimde oynamak başlı başına bir kırılma noktasıdır.

Toros Üniversitesi tıpkı İstanbul’ daki Bilgi ve Bahçeşehir Üniversiteleri gibi daha ilk günden yeni çağın özgür düşünen bireylerinin ancak özgür vahalarda yetişeceği anlayışının önemini kavramış görünüyor.

21. yüzyılın bugünlerde hepimizi etkileyen son ara dalgası, statüko adına ne varsa yıkıp geçmekte. Ortadoğu’nun diktatörlerinden gelişmiş ülkelerin tepelerde oturan yöneticilerine kadar değişime direnen, hesap vermeyen, paylaşmaya yanaşmayan her rejim yıkılıp gitmekte, aktörler bir biçimde hesap vermekte, kısacası tüm sırça köşkler sarsılmakta.

Bu dalganın şiddetle hissedildiği Ortadoğu, kurulmakta olan Yeni Dünya Düzeninin göbeğinde yer almakta. Türkiye ise demokrasisini güçlendirebilirse bölgenin hem lideri hem de model ülkesi potansiyeline sahip.

Mersin’ e gelince…

Türkiye’ nin yakaladığı bu biraz da konjonktüre bağlı tarihi fırsatın en önemli noktasında yer almakta. Bugüne kadar İstanbul-Kocaeli-Bursa üçgenine sıkıştırılan ülke sanayi ve ekonomisinin yeni atılım dalgasının sıçrama tahtası Çukurova ve özellikle de doğu Akdenizin en önemli potansiyeline sahip Mersin…

Yıllardır üzerine atılan ölü toprağını silkeleyip ayağa kalkan bir kent var karşımızda. Ve dış ticaret ağırlıklı büyüme modelini seçen yeni Anadolu uyanışının kalbi konumunda Mersin…

Dünya 150 yıllık çağı kapatıp yeni bir çağa yelken açarken, Türkiye demokrasisini ekonomisiyle birlikte güçlendirebilir, süreci doğru okuyabilirse; tarih yeni dönemin bölgesindeki en önemli aktörü olarak selamlamaya hazır bu toprakları…

Gözlerinizi kapatın ve anlatmaya çalıştığım yeni dönemi hayal edin. O güzel günlerin yükselen yıldızı olarak parlayan Mersin’ i göreceksiniz…

Toros Üniversitesi daha attığı ilk adımla yeni dönemi algılama konusunda vizyonunu belirlemekle kalmıyor. Misyon olarak ta Mersin’ in çıkmaya hazırlandığı yeni yoldaki rolünü de ortaya koymuş oluyor…

Cumhuriyetin 100. Yılında 1,5 trilyon dolarlık dış ticaret pastasının en büyük dilimine sahip, bölgesinin lojistik üssü, ticaret-tarım-turizm sektörlerinin besleyeceği yeni refah döneminde Mersin’in soluduğu hava kadar yetişmiş, nitelikli evrensel düşünen insan gücüne ihtiyacı var.

Toros Üniversitesi bu rolün bilincinde anlayışla çıkmaya hazırlanıyor yola…

Dilerim, günlük koşullar, med cezirler etkilemez bu kutsal yolculuğu…

2023’ ün hayal ettiğim Mersin’ inde Toros Üniversitesinin özel bir yeri var. Umarım hep birlikte selamlarız o güzel günü…

 

 

 

 

Mersin’ de şarkı söyleyeni Ankara’ nın belirlediği günlerde Yerel Özerkliği tartışmak -2-

Mersin’ de şarkı söyleyeni Ankara’ nın belirlediği günlerde Yerel Özerkliği tartışmak -2-

Akdeniz Oyunlarıyla ilgili ilk adımların atıldığı şu günlerde tam da o akıl almazlıktan çok kimi akılların nasıl bir tutulma içine girdiğine tanık oluyorum ve tanıklık karşısında o aklı tutulmasına tanık olan deli gibi görüyorum kendimi.

Örnek mi?

Daha önce de kamuoyunun görüşü alınmadığı için “iyi mi, kötü mü” genel kanaati hakkında fikir sahibi olamadığımız Akdeniz Oyunlarının Mersin ayağını sembolize eden logo vardı. Bu logonun son 10 gün içinde değiştirildiğini kent caddelerini süsleyen afişlerden öğreniyorum. Kent dinamiklerinin, en küçüğünden büyüğüne Mersin’ deki her hangi bir örgütün, inisiyatifin bu konuda fikrini, zikrini duyan “şöyle olsa iyi olur” yönünde görüşünü duyan oldu mu?

Olmaz çünkü, Ankara’ da her şeyi bu kentten daha iyi düşünen, bilen, hepimiz adına en doğru kararı verdiğine inanan bir irade var. Biri “ben bunu beğenmedim, logo değişecek” diyor, emir hemen hayata geçiriliyor. (Logo konusu adı gibi sadece bir sembol, ama böylesine basit bir detayda bile aynen böyle olmuş. Gün gelir işin kime veya kimlere hangi yöntemle kaça verildiğini de paylaşırım)

Güç hikmetinden sual olunmaz boyuta ulaşınca sınır falan da kalmıyor. Bir zamanlar Ankara’ nın hikmetinden sual olunmaz gücüne karşı çıkarak yola koyulanlar artık yeni dönemin karar verici muktedirleri…

21.yüzyılı soluksuz selamladığımız bilgi çağında, o Ankara’ da her şeyin en doğrusuna bizim adımıza karar veren yeni güç odağı, başka işi kalmamış gibi Mersin Cumhuriyet Meydanında hangi sanatçının konser vereceğine dahi hükmediyor.

Üstelik Mersin örneği çok ta öğretici bu konuda. Yeni hükümranlığın temsilcilerinin aklının ermediği konu, geniş deneyimlerini hepimize dayatmadıkları bir alan da yok.

AK Parti ile yaşıt kimi şirketler var. Dün başka yerleri süslüyor, donatıyor, organize ediyorlardı, bugünden böyle ve 2013’ e kadar Mersin’i Akdeniz Oyunları vesilesiyle süsleyecek, donatacak, organize edecekler.

Hem de bu kadar iç içe geçmiş matruşka projeleri kim hayata geçiriyor?

Ustalık döneminde özlediğimiz demokratik anayasayı hayata geçirmeye çalışan AK Parti Hükümetinin bir Bakanının koltuğunda oturduğu Bakanlık…

Yazdıkça mahzunlaşıp, geçmiş denizlere kulaç attığım bir süreç bu.

2002’ de her renk ve düşünceden arkadaşla kurduğumuz Akdeniz Platformu geliyor aklıma. Mehmet Altan’ ların, Burhan Şenatalar, Fuat Keyman daha pek çok ismin ardından AK Partinin yerel yönetimler konusundaki devrimci yasa tasarısını hazırlayan Halil İbrahim Ürün’ ü davet etmiştik Mersin’ e…

Ürün gelmiş ve 52 katlı gökdelenin 42. Katında merkezi idarenin uğraşmak zorunda kaldığı neredeyse tüm işlerin yerel yönetimleri devrini sağlayacak devrim yasal düzenlemesini anlatmıştı.

En çok karşı çıkan CHP idi o döneme ve o günlerdeki tepkimi bir yazıyla kaleme almıştım ki, bugün de altına imzamı atacağım çok önemsediğim o yazıyı bu eleştiri/uyarı metninin ardından paylaşırım nasılsa…

O AK Parti ki, 2003 yılı Kasım ayında merkezi idarenin elinde tuttuğu çoğu yetkiyi yerel yönetimlere devretmek üzere “Yerel Yönetimler Yasasını” Meclisten geçiriyor, ancak iş gelip dönemin Cumhurbaşkanı Sezer’ in engeline takılıyordu.

O gün Dış ve İç İşleri, Adalet, Ekonomi gibisinden önemli kimi Bakanlıklar dışında kalan tüm işleri yerel yönetimlere devretmeye hazırlanan değişimci bir AK Parti vardı ve halkın iradesine direnen statüko bazen Çankaya, bazen CHP, bazen de Yüksek Yargı eliyle frenlemeye çalışıyordu süreci.

Geldiğimiz noktada o direnişi kıran ve artık Devletin çoğu odağına ortak olan da aynı AK Parti…

Soru şudur: AK Parti 9 yıl boyunca değişimi o Ankara’ daki erkleri paylaşmak, erişmek amacıyla mı istiyordu, yoksa gerçekten statükoyu yıkmayı mı hedefliyordu?

Halka verilen söz ve karşılığında alınan %50’ lik oy desteği statükoyu yıkmaya verildi. Birileri koltuklardan birilerini kaldırıp yerine otursun ve tepemizde boza pişirsin diye değil…

Mersin’ de Akdeniz Oyunları gibi insanların günlük hayatını ilgilendirmeyen etkinliklerin daha başında tanık olduğum olaylar ne yazık ki, o değişime adanmış sürecin birilerinin umurunda olmadığı yönünde…

Vereceğim çok örnek olacak bu konuda… Umarım Mersin’ de varlığından sıkça şikâyetçi olduğumuz sahipsizlik birilerini cesaretlendirmiyordur.

Mersin’in lobi anlamındaki zayıflığına inat çok duyarlı, gelişmeleri izleyen, okuyan ve vurduğu yerden ses getiren duyarlı bir başka yanı da var…

Umarım kentin sabrını zorlayanlar, o duvara çarpmazlar…

**

Not: Yazıyı tamamlarken alanında ülkenin en iyilerinden bir dostum aradı. 14 ve 15 Ekim günleri Akdeniz Oyunları vesilesiyle düzenlenen kimi etkinliklerle ilgili hayli ilginç şeyler anlattı: Örneğin Stadyum ve çevresi ile Cumhuriyet Meydanının süslenmesi, düzenlenmesi işini hangi Devlet Kurumu hangi firmaya kaç paraya verdi? İş verilirken ihaleye mi çıkıldı, teklif toplanarak mı firma seçimi yapıldı?

Yeni logoyu kimlerin kime hangi yöntemle ve kaç paraya ısmarladığı sorusuna yanıt ararken belli ki arkası kesilmeyecek yeni sorular daha…

Üstelik bu meydan süsleme işi logo siparişine de benzemez. Allah korusun Ankara’ da verdiğiniz birilerinin Mersin’ de birilerine çok daha ucuza pas ettiği çıkarsa, iş başka boyutlara ulaşır ki, umarım o duraklara varmayız…

Yaklaşık 100 trilyona ihale edilmesi beklenen Stadyumdan söz etmiyorum. Mersin’ lileri hiç ilgilendirmeyen, “olsa da olur, olmasa da” babından “vur patlasın, çal oynasın” etkinlikleri böylesine

 

Şarkıcıyı Ankara’ nın belirlediği Mersin’de Yerel Özerkliği tartışmak -1-

Şarkıcıyı Ankara’ nın belirlediği Mersin’de Yerel Özerkliği tartışmak -1-

Mersin Büyükşehir Belediyesinin Ekim ayı toplantılarının ikincisindeyim.

Gündemin ağırlıklı maddesi 2013 Akdeniz Oyunlarıyla ilgili tesislerin yapılacağı yerlerle ilgili işlemlerin tamamlanması.

Meclisin genel havası yasal sürecin bir an önce tamamlanması ve yer tesliminin yapılarak,  işin geri kalanının merkezi idareye, bir başka ifadeyle Spor Bakanlığı, oradan da tesislerin ihalesini yapacak TOKİ Başkanlığına havale edilmesi yönünde.

Sadece Toroslar Belediye Başkanı söz alıyor ve Stadyumundan kapalı spor salonuna, kapalı yüzme havuzundan jimnastik salonlarına kadar tüm tesislerin Yenişehir ilçe sınırları içine tıkıştırılmasına karşı sitemlerini dile getiriyor.

Aslında bir önceki toplantıda da Akdeniz Belediye Başkanı Fazıl Türk’ te benzer dileklerde bulunmuş, dört ilçeden oluşan Mersin’ de tüm tesislerin tek bölgeye yapılmasının sporu tüm kente yayma, olimpik ruha sahip oyunların tüm kent yaşayanlarına ulaşması gerektiğini ifade etmişti.

İster dilek deyin, ister eleştiri; iki Başkanın da ne muhatabı var, ne de dile getirilen görüşleri dinleyecek bir irade…

O irade Ankara’ da oturuyor ve stadyumun nereye kondurulacağından geçtim, Mersin’ in mezar yerini bile 100 bin lik çevre planını yapma adına, Ankara’ daki bürokrasi belirliyor.

Hamit Tuna’ yı dinlerken yerel yönetimlerin özerkliğini, korkuları nedeniyle 20 yıldır Lizbon yerel özerklik şartına muhalefet şerhi koyan mantığın dününü, bugününü ve böyle giderse daha epeyi zaman konuşacağımız o “malum korkulara” dayalı rejimin direnme gücünü düşünüyorum.

Aslında MHP’ li Tuna ile BDP’ li Türk birlikte yaşadıkları kentin ortak kaderini, ortak iradeyle çözecek sihirli formülü mahcup ifadelerle ortaya koymaya çalışıyorlar.

İki başkan başta olmak üzere kızanı bol olsa da o formülün tek adı var: “Kendi göbeğini kendi kesen, kalkınma dinamiklerini en iyi bilen ve o dinamikleri harekete geçirecek stratejileri hayata geçirecek güçlendirilmiş hatta bir adım ötesinde özerkliğe sahip yerel yönetimler”

Can alıcı soru şu: Çözüm bu kadar basit ve siyasi yelpazenin iki ayrı ucunda yer alan iki siyasi hareketin yerel aktörleri aynı sorunlara benzer çözümler öneriyorsa, iş nerede tıkanıyor?

100 yıldır enerjimizi tüketen, kahrolası bir bölünme korkusu var bu ülkenin. Ve o korkuyu bir türlü yenemiyoruz. Birileri de o korkunun yarattığı bataklıktan beslendiği için durmadan yanan ateşi söndürmek şöyle dursun, odun taşıyıp durmakta.

**

Günlerdir Akdeniz Oyunları ile ilgili kimi eleştirileri dile getiriyorum. Projeyi 10 yıl önce dile getirdiği için “Deli” denilenlerden biri olarak, Mersin’ e çok şey kazandıracak oyunların başarılı olması için çırpınan benim gibileri anlamakta güçlük çekenleri gördükçe daha çok üzülüyorum.

Ama Akdeniz Oyunlarının dünyaya parmak ısırtan organizasyonla başarılı biçimde yapılmasını istemek başka şey, ortaya çıkan kimi yanlışları, tel tel dökülen saçmalıkları eleştirmek daha başka…

Sesini çıkaran MHP ve BDP’ li Belediye Başkanları rahatsız da, Büyükşehir Başkanı hatta tüm tesislerin bölgesinde yapılması nedeniyle dört köşe olması gereken Yenişehir Belediye Başkanı çok mu mutlu?

Spor Bakanlığının başını çektiği Ankara’ daki bürokratik yapı, yerel yönetimleri sürece ortak etmek bir yana, Mersin’ deki tüm dinamikleri saf dışı bırakarak her şeyi ama en küçük ayrıntısına kadar her şeyi kendi kafasına göre planlıyor, belirliyor ve hayata geçirmekte beis görmüyor.

Stadyumun kaç kişilik olacağından nereye yapılacağına ve kimin hangi bedelle yapacağına, temelinden yol bağlantılarına kadar Ankara karar veriyor ya benim derdim artık o değil. Sonuçta sorunun temelini kaçırdığımız için parayı verenin düdüğü çalması misali çoğumuzu bunu da gayet doğal karşılıyoruz…

Yerelliğin güçlendirilmesinin tartışılmadığı bir ülkede ne bu sorulara sıra gelir ne de kafa yoran çıkar. Bu durumda ipleri elinde tutan Ankara’ nın sınır tanımaz, inanılması zor kimi uygulamaları da zamanla doğalmış gibi karşılanır.

Gelin görün ki, Mersin özelinde ilk düğmenin yanlış iliğe geçmesi nedeniyle tüm düğmelerin yanlış iliklendiği tablo çıktı ilk günden.

Yanlış iliklenen düğmelerin ne anlama geldiğini, stadyum, olimpik köy gibi büyük yatırımlardan geçtim, eğlenme babından düzenlenen halktan kopuk etkinliklere harcananları ve o kimsenin ciddiye almadığı organizasyonlara ödenenleri öğrenmek, ulaştığımız bilgileri de kamuoyuyla paylaşmak umuduyla çıkalım diyoruz yola…

Aslında Akdeniz Oyunları bahane…En küçük detayına kadar tüm yetkileri elinde toplayan merkeziyetçiliğin geldiği boyutu anlatan basit bir örnek olduğu için üzerinde duruyoruz. Yoksa günlük hayatın her an ve aşamasında o kadar çok örneğiyle karşılaşıyoruz ki sorunun, dile gelse herkesin anlatacağı binlerce öykülük bir ibretlik dönem bu.

Tüm edindiğimiz bilgileri paylaşmak umuduyla diyelim ve bir sonraki yazıda devam edelim şu yerel yönetimlerin güçlendirilmesi iddiasıyla başlayan yolculukta geldiğimiz yeri anlatmaya…

 

Akdeniz Oyunları; şeffaflık ve hesap sorma, hesap verme ilkesi üzerine…

Akdeniz Oyunları; şeffaflık ve hesap sorma, hesap verme ilkesi üzerine…

“Mevzuatımız ne gerektiriyorsa onu yapıyoruz. Türkiye’de mikro milliyetçilik anlayışı var. Ama bunun modası geçti. Mersin’de de mikro milliyetçilik fazla geldi bana. Ben Mersin’li değilim, memleketim Samsun’da ama orada da aynı olurdu herhalde. Global düşünmek lazım. Harcanacak para 500 milyon lira deniyor. 500 milyon lirayı 1 milyon 600 kişiye bölün, adam başı 300 lira düşüyor. Topu topu bu. Çok da büyük para değil aslında. Mersinlilerin kaçta kaçını ilgilendiriyor.”

Yukarıdaki sözler 22 Ağustosta Genel Koordinatörlüğe atanan ve aylar sonra Mersin’ e gelerek ilk demecini veren Ali Yener’ e ait…

Açıklama aynen böyle mi? Yoksa bülten haline gelince mi anlaşılması zor hale gelmiş bilmiyorum ama çözmeye çalışalım yine de…

Öncelikle şu koordinatöre ‘fazla gelen’ Mersin’deki mikro milliyetçilik üzerine birkaç kelam etmek gerekiyor.

Mersin’de bırakın mikrosunu, makrosu bile yok milliyetçiliğin…

Olsa zaten Koordinatör belirlenme yöntemi dâhil her şey başka biçimde gelişirdi zaten..

Ali Yener’ in globalleşmeden neyi anladığını bilmiyorum ama gerçekten evrensel değerlere uygun global bir kent arıyorsa tam da yerine gelmiş, derim.

Ama globalleşmeyi, kenti sahiplenme anlamında bir ölçüye vuruyorsa, orada söylenecek çok söz var ve benim de daha önce kaleme aldığım yazılardaki eleştirilerim tam da bu işin bam teline dokunmayı amaçlıyordu.

Ali Yener, fazla mikro milliyetçiliğinden şikayet ederek, daha ilk günden Mersin’ e büyük haksızlık yapıyor.

İki yıl boyunca beğensin beğenmesin birlikte çalışmak zorunda kalacağı bir kent ve dinamiklerine olduğu kadar kendisi adına da talihsiz bir yakıştırma bu…

Mersin’ i mikro milliyetçilikle suçlarken kendisinin Samsun’ lu olduğunun altını çizmesi de ayrıca anlamlı.

İlginç çünkü gerçekten ve hiç art niyet gütmeden samimiyetle bir sorunun yanıtını merak ediyorum:

“Suat Kılıç tarafından Mersin 2013 Akdeniz Oyunlarına koordinatör olarak atanmasında o altını çizdiği Samsunluluğun bir ölçüde etkisi olmuş mudur?”

Soruya koordinatör ve Bakanın vereceği yanıt kadar Mersin kamuoyunun bu atamayı nasıl algıladığı önemli, merak eden çıkar halka sorar ve sonucunu da öğrenir.

Şimdilik havada kalması mukadder ve soyut mikro milliyetçilik muhabbetini bir yana bırakıp daha somut soruları yöneltelim ve cevaplarını makul bir süreliğine bekleyelim.

Örneğin Devlet kurumları arasında temel ölçü kabul edilen ve tüm maaşlarda esas alınan Başbakanlık Müsteşarının eline ayda 8.700 liranın geçtiği bir ülkede; müsteşar, Milletvekili hatta Bakanı sollayarak Oyun koordinatörüne 15 bin lira vermek nasıl bir mantıktır ve vergilerimizle ödeyeceğimiz bu rakamı kim hangi kritere göre belirler. (Umarım 2 yıl boyunca ödenecek 360 milyar lirayı da 1,6 milyon Mersinliye bölerek kişi başına bir liradan az düşüyor hesaplarını yapan çıkmaz)

Koordinatöre 15 bin liranın ödenmesine karşı Vali Yardımcılarının ayda eline 2500 lira geçtiğini de belirtip soruları sürdüreyim biraz daha:

Örneğin 2013 Akdeniz Oyunları ile ilgili başta Valilik olmak üzere tüm kurum ve kuruluşların yazışmalarında kullandıkları logo orta yerde dururken, yeni logo hangi firmaya, hangi yöntemle sipariş edildi? Madem logo değiştirilecekti, bu konuda Mikro Milliyetçi! Mersin’ i sürece dahil etme, görüşlerini paylaşma, ortak akılla yeni bir seçim yapma adına birkaç alternatif eskiz çalışması yapılıp, seçim halka bırakılamaz mıydı?

Ve daha da önemlisi bu logo için kimlere kaç para ödendi?

Örneğin Akdeniz Oyunları şerefine konser organizasyonu kimin fikridir, konser verecek ismi kim veya kimler hangi kriterlere göre belirler?

Bundan sonra sıkça karşılaşacağımız Akdeniz Oyunları ile ilgili etkinlikleri organize edecek kişi veya kurumlar hangi kriterlere göre kim veya kimler tarafından belirlenecek?

Diğer kamusal hizmetlerde olduğu gibi en iyiyi en ucuza yapacak olanlar arasında objektif kriterlere uygun bir yöntem uygulanacak mı?

Umarım bu türden akçalı konuları sormak Mikro milliyetçilik kapsamında görülmez, değerlendirilmez.

Her ne kadar kendisi etkinlikler için harcanacak paralardan yola çıkıp kişi başına düşen kimi rakamları bulmuş ve belli ki kendisine göre lafı bile edilmeyecek o mütevazı rakamların Mersin’ de kaç kişiyi ilgilendirdiğini sormuş ama konuyu ele alış biçiminden hesaplama yöntemi ve ulaştığı sonuçlara kadar sorunlu bir mantık içeriyor Yener’ in açıklaması.

Salt bu sorunlu mantığa karşı işin başında herkesin uyması gereken evrensel kuralı hatırlatayım: Koordinatör başta olmak üzere, tepesinden tabanına herkes, iki yıl boyunca Mersin Akdeniz Oyunlarıyla ilgili harcanacak her kuruşun hesabını vermek zorunda olduğunu unutmamalı.

Harcanacak 500 trilyonu aşkın parayı öyle kişi başına çarpıp bölerek kimse sorgulanmaya değmez noktaya getirmeye kalkmasın, ödediğimiz vergilerden karşılanacak tüm harcamaları birey olarak biz soracağız sorumlular da yanıtlayacak…

Çağımız mikro milliyetçiliğin bataklığına değil, evrenselliğin aydınlığına çağırıyor bizi.

Evrensellik ise, şeffaflığı, hesap vermeyi emrediyor…

Bilgi çağının olmazsa olmaz altın kuralı bu ve eveleyip gevelemeden, lafı dolaştırmadan çağımızın kutsalı o emre uymak herkesin boynunun borcu…

Ülkeler için de, kurumlar için de yeni dünya düzeninin temel kuralı bu…

Bu kurala uyanları gelişmiş ülke diye tanımlıyorlar, uymayanlar mı dediniz?

Onlar da sancılı Halk Baharlarıyla uyanmakta…

Abdullah Ayan

12.10.2011, Mersin

abdullahayan@gmail.com

 

 

 

Ben de CİA ajanıyım…

Ben de CİA ajanıyım…

Yanlış duymadınız, ben de CİA ajanıyım…

Nereden mi çıkardım bunu…

Burak Karataş’ ın kaleme aldığı bir haberden…

Burak kendisine ait internet sitesinde, CHP’ den istifa eden Yasmina Lokmanoğlu’ nu manşetine taşıdığı haberde aynen şunu söylüyor:

“Kürt açılımı konusunda çalışmalar yapmak üzere ABD’den Türkiye’ye gönderilen CIA görevlisi Prof. Dr. Vamık Volkan, dördüncü kez görüştüğü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e 71 önerinin yer aldığı raporunu sunmuştu.. İnternet sitelerine bakıldığında rapora katkı sağlayanlar arasında Yasmina Lokmanoğlu, Mersin Büyükşehir Belediyesi Meclis Üyesi unvanı ile yer alıyor..”

Habere baktıkça içim içimi yiyor.

Sinirlenme, oturur Burak’ a yazar, gerçeği açıklarsın diyorum…

Diyorum demesine de, yazdığı öylesine bir haber ki, düzeltmek için neresinden başlanır, gerçekten bilmiyorum.

Yine de denemeye çalışayım.

Öncelikle şunu belirteyim:

Cumhurbaşkanı Gül ile dört (Burak internetten o kadarını bulmuş ama daha fazla da olabilir) kez konuşan ve Kürt sorunu hakkında rapor sunan kuruluşun adı Ekopolitik olarak anılan, bir düşünce kuruluşu…

Vamık Volkan hoca da, bu kuruluşa fikri anlamda destek veren Türkiye’deki siyasi yelpazenin her yanında yer alan, farklı düşüncelere sahip 100’ e yakın isimden biri…

Çalışma grubunun çekirdek isimleri arasında 40 yıl MİT’ te çalışmış ve Başkan yardımcılığına kadar yükselmiş Cevat Öneş’ te var, Kürt düşünce hareketine katkı veren Ümit Fırat’ ta…

PKK davalarından 17 hapis yatmış Seydi Fırat’ ta var, 10 yıl boyunca Seydi Fırat’ ı yakalamak üzere o dağlarda elde silah savaşan Özel Kuvvetlerden emekli Mete Yarar da…

Cengiz Çandar’ dan Muhsin Kızılkaya’ ya, Murat Belge’ den Deniz Arıboğa’ ya, Ülkücü hareketin liderlerinden Musa Serdar Çelebi, İstanbul Alperen Ocakları Başkanı Güven Hızarcı gibi sağ hareketten gelen insanlardan tut ta, yıllarını işkencelerde cezaevinde geçirmiş Halit Yalçın’ lar, Ömer Laçiner’ ler…

Buraya isimlerin tümünü yazmaya kalksam köşe yazısı olmaktan çıkar zaten…

Tek derdi silahların susup diyalogun başlaması, insanların birbiriyle konuştukça ve anladıkça sorunların daha kolay çözüleceğine inanan Ekopolitik grubunun çalışmalarını benimseyen ve Mersin’ de benzer etkinlikleri ortaklaşa yapmaya çalışan bir de yerel ayağı var bu çalışmaların…

Bugüne kadar en az dört kez ev sahipliği yaptı Mersin Ekopolitik’ e…

Dördüne de siyasi psikoloji konusunda dünyanın yaşayan en önemli bilim insanı olarak Vamık Volkan’ ın da katılması ısrarla istendi…

Nereden mi biliyorum?

Ekopolitik Mersin çalışmalarının tümünde ve her aşamasında, barışa inanan biri olarak ben de yer aldım da oradan biliyorum…

Sadece ben, sadece Lokmanoğlu da yok Ekopolitik çalışmalarının büyük çatı olarak Türkiye ve özellikle de Mersin düzleminde…

Diğer CİA! Ajanlarını da sayayım; kafalar daha iyi netleşsin…

Çalıştaylara katılanların tümünü yazmama gerek yok ama bir kaçını yazmazsam olmaz.

Yusuf Zeren, Hüseyin Atılgan, Mahmut Arslan, Faik Burakgazi, Cemal Altan, Ali Tanrıverdi, Mahmut Karabulut, Feridun Gündüz, Mustafa Ongun, Mehmet Reşat Ata, Necdet Yıldırım, Mustafa Erim, Mekin Salt, Kamuran Kuş, Mustafa Güler, Ali Doğan ve şu anda adını anımsayamadığım pek çok isim…

Görüldüğü gibi Mersin mozaikini oluşturan her renkten insan var aramızda…

Cumhurbaşkanı ziyaretlerinin birine Vamık Volkan ile birlikte benim de çağrılı olduğum ama katılamadığım bir toplantı yapmıştık geçen yıl…

Anlayacağınız Cumhurbaşkanına rapor sunan ajanların! arasında Lokmanoğlu yok…

Burak tam da Lokmanoğlu’ nun CHP’ den ayrıldığı bugünlerde bu haberi neden yaptı?

Cevabını veremediğim bir soru daha var: Yukarıda bir kısmına yer verdiğim kendim dahil onca isim dururken, neden içimizden bir tek Yasmina adı ilgisini çekti Burak’ ın?

Bilmem mümkün değil…

Ama bildiğim bir şey daha var: Vamık Volkan hocanın katıldığı toplantılardan birini Macit Özcan Spor Kompleksinde, sonuncusunu ise Büyükşehir Kongre Merkezinde düzenledik. Ev sahipliği kimselere bir şey kaybettirmedi, aksine kazandırdı.

Toplantılarımıza Mersin’ in her kesim ve kesitinden de insanlar katıldı. Bazen kavga ettik, bazen uzlaştık ama yüksek sesle hep konuştuk ve konuşarak birbirimizi nasıl da güzel anladığımızı Türkiye’ ye gösterdik…

Yaptıklarımızın ne anlama geldiğini son olarak ortaklaşa kaleme aldığımız ve Türkiye Büyük Çatısı ile birlikte Mersin’ den bir avuç insan olarak imzaladığımız çağrı ile bitireyim…

Sanırım bu çağrı ve daha doğru bir ifadeyle çığlık daha iyi anlatacaktır meramımızın ne olduğunu…

Ve sanırım Burak başta olmak üzere çok insan yürekten katılacaktır o çığlığı andıran çağrıya…

“Silahlar Sussun! İnsanlar Konuşsun!

Anlamsız Ölümleri Durdurmak İçin, Düşünme, Birlik Olma ve Konuşarak Çözüm İçin Yeni Bir Süreç Başlatma Zamanı…

Barış ve Kardeşlik Ölmedi. Söz Bitmedi. Biz Buradayız. Söze, Barışa ve Kardeşliğe İnanıyoruz. “

Diye başlıyor Ekopolitik’ in son açıklaması ve şöyle devam ediyor:

30 yıllık kanlı geçmiş düşünülürse Türkiye’nin Devlet-İmralı-Kandil-BDP dörtgeni içinde 14 Temmuz 2011’den beri yaşananlar çerçevesinde en seri kötü hadiseler zinciri ile karşı karşıya olduğunu düşünüyoruz. Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümeti’nin “Demokratik Açılım” sürecini başlattığını ilan ettiği bir süreçte ülkenin böyle bir gergin noktaya gelmiş olmasının da ayrıca büyük bir talihsizlik olduğunu düşünüyoruz. Türkiye’de siyasi iradenin sorunları çözme noktasında yeterli düzeyde oluşamaması, Hatip Dicle’nin statüsü, 14 Temmuz Silvan hadiseleri, aynı tarihli DTK’nın “Demokratik Özerklik” ilanı, nihayet BDP’nin, Öcalan’ın teşvik edici retoriğine rağmen, Adalet ve Kalkınma Partisi ile mutabakata varamaması (15 Temmuz) sonucu Meclis’i boykot etmeye devam etmesi olaylarının, ülkede siyasetin ve insanların değil; ama silahların konuşmasına zemin hazırlayan bir süreci geliştirdiğini düşünüyoruz.

O zamandan bu zamana pek çok insanımızı yine konuşan silahlara kurban ettik. Analar ağlamaya devam ediyor. Burada kimin daha çok hatalı olduğunu söylemek üzerinden bir sonuca varılabileceğini de düşünmüyoruz. Bize kalırsa hangi kesimden olursa olsun sorumluluk sahipleri üstüne düşeni yerine getirmekte gerekeni yapmadı. Bir yandan PKK -içinde yaşanan tartışmaların zemini her ne olursa olsun- saldırılarını sürdürürken; diğer yandan Devlet de her devletin kendi otoritesini tesis etmesi insiyakı ve ihtiyacı ile operasyonlara hız verdi ve Kandil’i bombalamaya başladı.

Olayların kötü gelişimi karşısında kamuoyunda yoğun bir demoralizasyona şahit olduk. Ülkedeki moral bozucu gelişmelere karşın, her barış sürecinde benzer anların ve olumsuzlukların yaşanacağını hatırlatmak isteriz. Bu anlarda savaşa değil, barışa ve söze teslim olmak esastır. Her koşulda ve adımında yeniden diyalogu önceleyen Ekopolitik’in 24 Ağustos 2011 tarihinde gerginliklerin en yoğun yaşandığı bir şehirde, Hakkari’de tüm tarafları bir araya getiren bir iftar organizasyonunu gerçekleştirebilmesinin barışa ve söze inanan insanlar oldukça konuşmanın ve anlaşmanın mümkün olduğunu gösteren en güzel örneklerden biri olduğunu düşünüyoruz.

Ayrıca İstanbul, Mersin, Hakkari, Malatya, Van, Siirt “Demokrasi Durakları”nda, ekip olarak ülke genelinde yaptığımız toplantılar ve değerlendirmelerden farklı kimliklerden, inançlardan ve kültürlerden olan insanlarımızın, Devlet ile PKK görüntüsü altında şiddet uygulayan güçlerin yarattığı, sürekliliğe sahip çatışmanın ve ölümlerin, geciktirilmeden sonuçlandırılması şartlarının yaratılmasını talep ettiklerini gözlemledik. Sadece son 30 yıllık süreçte, 40 bini aşkın çocuğumuzun, vatandaşımızın kaybedildiği olayların yarattığı sonuçların etkilemediği, tüten bir ocağımız dahi kalmamıştır. Ana yüreğinin dayanılmaz acısını yaşayanların genişliği ve kaldırılamaz ağırlığı karşısında, yaşanılan her yeni günde, kendimizle yüzleşerek, yeniden düşünmek zorundayız.

Biz, Ekopolitik- Türkiye’nin Büyük Çatısı sürecinin katılımcıları, yaşam içinde farklı kamplarda olup da, hayatın ve siyasetin karmaşık koridorlarından geçip, her kimlikten insanımızın oluşturduğu halkımızın gerçek taleplerini işiterek, hissederek, sessimizin duyulmasını istiyoruz.

Tüm kamuoyunu, medyayı ve karar vericileri benzer süreçler geliştirme noktasında inisiyatif almaya çağırıyoruz. Türkiye barış için inisiyatif alanlar oldukça savaş için inisiyatif almak isteyenlerin hareket kabiliyetinin zayıfladığı bir ülke olacaktır.

Gerçek, korktuğumuz ve güvenliğimizden endişe duyduğumuz anlarda silahlara sarılmadan önce tehdidin nereden geldiğini anlamaya çalışmakla su yüzüne çıkabilir. Gerçek cesaret de bu anlarda kendi nefsimize hâkim olabilme erdemini göstermekle kendini ortaya koyacaktır.

Kürt Meselesi/Güneydoğu Sorunu’nun bir sonucu olarak ortaya çıkan PKK olgusunu, asimilasyon, inkâr gibi yanlış siyasi uygulamaların yarattığı ağır bedelleri, uluslar arası- bölgesel güç ve çıkar çatışmaları çerçevesinde, günümüzde yüzleşmeye başlayarak, daha sağlıklı değerlendirebiliyoruz.

Türkiye dinamiklerinin, evrensel değerlerle kesiştiği, günümüz Türkiye’sinde; nitelikli demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, eşit vatandaşlık, insan, vicdan eksenli çözüm şartlarının gerçekleştirilmesini zorunlu kılan taleplerinin sorumluluğu, iktidarı ve muhalefetleriyle, Türkiye siyasetlerinin omuzlarındadır.

Küresel ve bölgesel çıkar çatışmalarının sürekliliği içerisinde, yeni oyunlar kurgulama çalışmalarına, bu topraklarda yüzyıllardır birlikte yaşayan masum insanların geçmişte yaşanmış menfur hadiselere benzer bir şekilde kurban edilmemesini sağlamak, Türkiye siyasetlerinin öncelikli ve hayati derecede önemli görevlerindendir.

Parlamento çoğunluğuna ve güçlü halk desteğine sahip siyasi iktidarın, muhalefet partilerimizin, parlamentonun çözümleyici ve yapıcı gücünü arkalarına alarak, yeni parlamento sürecini; Barış ve Demokrasi Partisi’nin katılımcı rolünün önemini de kavrayıcı ve sağlayıcı şekilde, başlatabilmelerinin ülkede itidalin sağlanabilmesi bakımından önemli bir ihtiyaç olduğuna işaret etmek istiyoruz.

İçerisinde bulunduğumuz şartlar ve gelişmeler ile insanlığın kazanımı olan evrensel değerler, silahla-şiddetle değil ama demokratik süreç içersinde konuşarak sorunların çözülebilme imkanlarını göstermektedir. Tarihi fırsat olarak karşımızda duran, yeni Anayasa inşa sürecinin, yapıcı tartışmalar, diyalog-empati, ortak değerler, asgari müştereklerde işbirliği ile değerlendirilebilmesi, çözümlerin gerçek anahtarlarıdır.

Başta siyasi iktidar olmak üzere, Türkiye siyasetlerinin bütünüyle, özelde demokratik çözüm ve barış taleplerini dillendiren BDP-PKK çizgisinin, hukuki-demokratik meşruiyeti zorunlu kılan yeni bir zihniyetle, atacakları her adım, öncelikle ölen çocuklarımızın ruhlarına hitap ederken, yarınlarımızın mutlu, barış içerisinde yaşayan Türkiye inşasının sağlam temellerini oluşturacaktır.

Türkiye’de yaşayan halklar arasında kadim bir dostluk ve kardeşlik bağı var. Bu sözde değil özde bir kardeşlik ve dostluk. Buna hangi yapılanma içinde olursa olsun çoğunluğun inandığını ve ruhunun derinliklerinde kavradığını düşünüyoruz.

I. Dünya Savaşı’nın galiplerinin çizdiği sınırların anlamını son Ortadoğu ayaklanmaları ile git gide yitirmeye yüz tuttuğu bir zamanda birbirlerinin taleplerini yeni bir dünyada çoğu zaman doğru algılayamamaktan düşman olmuş bir coğrafyada yaşadığımız için bu dostluğun değerini iyi bildiğimizi düşünüyoruz. O yüzden onu her koşulda yaşatmanın her türlü yol ve formülünün aranmasının silahlara davranmaktan her zaman daha öncelikli olduğunu düşünüyoruz.

Biz, “Türkiye’nin Büyük Çatısı” sürecinin, zamanında birbirleri ile karşı kamplarda olduğu düşünülen iştirakçileri olarak, karşılıklı tansiyonun en yüksek olduğu toplumsal atmosferlerde ve kargaşa ortamlarında her şeye rağmen bir araya gelme ve başta “Demokratikleşme”miz olmak üzere Türkiye’nin sorunlarını konuşma ve gerçek çözümler geliştirme yönündeki azim ve kararlılığımızı kamuoyunun bilgisine arz etmek isteriz.

Ülkemize geçmiş olsun diyor ve şehitlerimizin yakınlarına baş sağlığı diliyoruz.

Ekopolitik “Türkiye’nin Büyük Çatısı” İnisiyatifi

Murat Belge (TBÇ İnisiyatifi Sözcüsü),  Cevat Öneş (TBÇ), Ümit Fırat (TBÇ), Musa Serdar Çelebi (TBÇ), Osman Bostan (TBÇ), Altan Tan (TBÇ), Raif Türk (TBÇ), Yavuz Arslan Argun (TBÇ), Ayhan Bilgen (TBÇ), Muhsin Kızılkaya (TBÇ), Ferhat Kentel (TBÇ), Ömer Laçiner(TBÇ), Turan Sarıtemur (TBÇ), İrfan Dündar (TBÇ), Ayla Yazıcı, (TBÇ), Ali Bulaç, Ali Bayramoğlu, Hilal Kaplan, Sedat Yurtdaş, Altay Ünaltay, İlhami Işık, Murat Soycengiz, Fahri Aral, Bülent Tekin, Cevat Özkaya, Esra Çuhadar Gürkaynak, Cafer Solgun, Hasan Sert (TUMSİAD), Ahmet Faruk Ünsal (MAZLUMDER), Cüneyt Sarıyaşar (MAZLUMDER), Fuat Değer (MAZLUMDER), Abdullah Demirbaş (Sur Belediye Başkanı), A. Tarık Çelenk (Ekopolitik Koordinatörü), Murat Sofuoğlu (Ekopolitik Direktörü), Cahit Büyükanber (İzmit TBÇ), İzzettin Yalçın (Hakkari TBÇ), Halit Yalçın (Hakkari TBÇ), İdris Ağacanoğlu (Hakkari TBÇ), Tahir Yaşar (Hakkari TBÇ), Ahmet Korkmaz (Hakkari TBÇ), Ali Doğan (Mersin TBÇ), Ahmet Ak (MersinTBÇ), Yusuf Zeren (Mersin TBÇ), Ferudun Gündüz (Mersin TBÇ), Gökhan Sadıkoğlu (Mersin TBÇ), Necdet Yıldırım (Mersin TBÇ), Abdullah Ayan (Mersin TBÇ), Yasmina Lokmanoğlu (Mersin TBÇ), Hüseyin Atılgan (Mersin TBÇ), Faik Burakgazi (Mersin TBÇ), Mustafa Güler (Mersin TBÇ), Yusuf Ölmez (Mersin TBÇ), Raşit Alaca (Malatya TBÇ), Ferman Salmış (Malatya TBÇ),  Metin Aktaş (Malatya TBÇ), Sinan Oral(Malatya TBÇ), İsmet Emre (Malatya TBÇ), Semine Dengeşik (Malatya TBÇ),  Duran Özkan (Malatya TBÇ),  Erdoğan Ünverdi (Malatya TBÇ),  Murat Oral (Malatya TBÇ),  Servet Akbudak (Malatya TBÇ),  Asım Demirkök (Malatya TBÇ),  Kadir Yılmaz (Malatya TBÇ),  Kadri Salaz (Van TBÇ), Hamide Yeni (Van TBÇ), Zozan Özgökçe (Van TBÇ), Yılmaz Berki (Van TBÇ), Abdülbasit Bildirici (Van TBÇ), Emin Yaşar Demirci (Van TBÇ), Davut Okçu (Van TBÇ), Mehmet Efe (Siirt TBÇ), Bekir Berkay Türkay (Siirt TBÇ), Cumhur Kılıççıoğlu (Siirt TBÇ), İzzettin Oktay (Siir TBÇ), Mehmet Ali Özel (Siirt TBÇ), Yavuz Çelepkolu (Siirt TBÇ), Abdullah Gürgen (Siirt TBÇ), Abdulnasir Yiner (Siirt TBÇ), Hamdullah Adsoy (Siirt TBÇ), Şakir Özmazı (Siirt TBÇ), Fecri Barlık (Siirt TBÇ), Ekrem Bilek (Siirt TBÇ), Kasım Ceylan (Siirt TBÇ), Cemal Acar (Siirt TBÇ)

 

 

 

ufukturu sitesinde 2002-2005 tarihleri arasında yayınlanan 1017 yazım

   
   
 

ÇÖP KONUSUNDA ÖZCAN HAKLI MI?… ANILAR, HATIRLANMAYANLAR (2)…

Dünkü yazımızda Özcan’ ın Akdeniz platformundaki konuşması nedeniyle yapılan tartışmalara değinmiş ve özellikle Mirza Turgut’un geçmişte yaşananlardan yola çıkarak ‘Macit beyi haklı’ bulan sözleri nedeniyle dile getirdiği anılar yanında pek hatırlanmayan 2002/2004 döneminin de anımsanıp, irdelenmesi gereğine değinmiştik.

İşte yerel seçimlerden aylar önce 22 Ağustos 2003 günü yazdıklarımızdan bir özet:

“…

Mersin’de 1990 dan beri Çavuşlu’ da çalışmayan çöp fabrikası ve etrafına vahşi yöntemle depolanan çöplerden dolayı yükselen rahatsızlık haklı olarak her gün biraz daha artıyor.

Her gelen belediye başkanı seçim vaatlerinin başına miadını doldurmuş çöp fabrikasının oradan söküleceğini, depolama alanının başka yere kaldırılacağını söyleyerek koltuğa oturdu.

Kaya Mutlu, Okan Merzeci de burunlarının uzamasını göze alarak bu masallarla halkı avuttular.

1999 seçimlerinde iş başına gelen Macit Özcan göreve başladığı günden beri çöp depolama alanının Toroslar bölgesinden kaldırılacağını söylüyor.

Geçtiğimiz günlerde dört yıllık çalışmalarını anlattığı basın toplantısında Toroslar belediye sınırları içinde bulunan  çöp fabrikasının şehir merkezinden kaldırılarak, yeni bir katı atık depolama alanına taşınması için girişimlerde bulunduklarını, projenin tüm hızıyla devam ettiğini tekrarladı.

Oysa Özcan çok iyi hatırlar. Seçilmesinin üstünden bir yıl geçmeden bir rahatsızlık geçirmişti. Hastane odasında yatarken çöp alanı civarında yaşayan ve cep telefonunu arayan bir kadının beddualarını işitmek zorunda kalmış ve en kısa zamanda çöplüğün kaldırılacağı sözünü vermişti.

Kronolojik olarak anımsamakta yarar var:

2001 yılında DSP li Çevre Bakanlığından gelen bir ekip çöp fabrikasının Çavuşludan kaldırılıp 2. organize sanayi bölgesine taşınmasını kararlaştırmış, sanayi bölgesini çöp depolama alanı ilan etmişti.

Zamanın MTSO başkanı, bölge sanayicileri, Bağcılar ve Bahçeli Belediye Başkanları ile köylülerin tepkisi üzerine proje rafa kaldırılmıştı. Yapılan toplantıda söz alan Bahçeli Belediye Başkanı “Buraya çöplük yapmayı düşünenleri vatan haini ilan ediyorum” demişti de kimse gıkını çıkaramamıştı.

Özellikle o dönemde kamplaşan Büyükşehir Belediyesi ile MTSO’ nun kavgasını yaptığımız tv canlı yayınlarında izlemekten gına gelmişti. Safların birinde iki kişi ağırlığını fazlasıyla hissettirdi. Bakan Yücelen ve Vali Şenol Engin. Onların baskısıyla Özcan çark etti. Yazdıklarımızın bir kısmına dünkü köşe yazısında Mirza Turgut’ ta değindi. Ancak sevgili Turgut olayın bundan sonrasını irdelemediği için, çöplüğün Çavuşludan taşınmamasının bu gerekçeye dayandığını savunuyor. Oysa 2002 yılında Mersin’de tüm kağıtlar karılıp yeniden dağıtıldı. Önce 5 Haziran 2001 tarihinde Yücelen devlet bakanlığından İç İşleri Bakanlığına kaydırıldı. Hemen ardından temmuz ayında yıllarca Yücelen’ ile kader birliği yapan Şenol Engin Rüştü bey tarafından merkeze alındı. Eylül ayında ise Hayfavi’ nin yerine Şaman Oda başkanı oldu. Sihirli bir el o güne kadar kavgalı Büyükşehir ile Odayı bundan böyle adeta kenetledi.

Çöp fabrikasının taşınmasına en büyük tepkiyi veren Sanayicilerin ağırlıkta olduğu Oda yönetimi eski kavgaları unuttu.

Turgut dahil pek çok arkadaşımın göz ardı ettiği, bazı insanların ise hiç haberinin olmadığı bir proje o günlerde sessiz sedasız Büyükşehir Meclisinden geçip Özcan eliyle devreye sokuldu.

Büyük tepki gösteren bölge belediyelerinden habersiz, Çevre halkının onayı alınmadan, 2 ekim 2002 günü sessiz sedasız Mersin çöp işi bir konsorsiyuma ihale edildi.

Başkan merak edip soranlara “Kanada’ lı bir şirkete ihale ettik, onlar çöplerimizi sanayi bölgesinde kendilerine ayrılan bir alanda işleyecekler” dese de gerçek bu değildi. Mersin çöp işini Hasan Levent Serpil ve Yavuz Bayraktaroğlu’ na ait şirket almıştı.

Ne Bahçeli ve Bağcılarda yaşayan insanların görüşü sorulmuş, ne de çöplerin hangi yöntemle işleneceği açıklanmıştı. Yüksek yerlerden esen rüzgarların isteği doğrultusunda kapalı kapılar ardında tek katılımcılı ihale…

Serpil, MESBAŞ’ a giderek kurulacak şirkete dış ortak ve dış kredi bulunması için %1 lik payla da olsa ortak olmaları gerektiğini söylüyordu. Aslında Serpil Mersin’lilerin aşina olduğu bir isim. Kendisi Yücelen’ in eniştesi ve aynı zamanda Rüştü beyin 20 yaşındaki oğluyla, Philip Morris’ in sigara dağıtımını yapan şirketin ortağı.

Seçimlere bir ay kala çöp işini alan ve Kanadalılarla ortak “işi yaparım” diyen şirket 3 kasım seçimlerinden sonra ne dış kredi bulabildi, ne de yatırıma başlayabildi.

Macit Özcan halen Serpil adını telaffuz etmiyor. Mecliste kendisine soru yönelten Toroslar Belediye Başkanı Demirci’nin “işi verdiğiniz şirketi daha ne kadar bekleyeceğiz” sorusuna “Benim de sabrım taşıyor, eğer Ağustosa kadar başlamazlarsa ihaleyi feshederim” sözlerinin üzerinden haftalar geçti.

Anavatan’ın seçimleri kazanacağı, Rüştü beyin de başımızda kalacağı hesaplarına dayalı varsayım iflas ettiği için Serpil ve ortağının güvendiği dağlarda umut yok.

Çavuşlu bu çöp kokusunu ve hastalıkları seçimlere kadar çekmeye, Özcan’ da “çözdük, çözüyoruz” demeye devam edecek.

…”

Bu yazıdan bir hafta sonra 1 Eylül 2003 günü kaleme aldığımız bir başka yazıda Temiz Toplum Derneği yönetimine dert yanan Özcan’ ın, “çöp konusunda herkes eleştiriyor, kimse elini taşın altına sokmuyor” sözlerine atıfta bulunduktan sonra devam etmişiz:

 

“El insaf… Başkanlığınızın beşinci, yapılan çöp ihalesinin de birinci yılını doldurduğu günlerde bunlar söylenecek sözler mi?

Seçildiğiniz dönem neredeyse bitecek. Bu kadar büyük olanaklara, yüzlerce trilyonluk bütçelere rağmen yaptıklarınız ve yapmadıklarınız ortada. İstenseydi Cumhuriyet meydanına harcanacak paradan daha küçük bütçeyle çözülecek çöp işini birilerine ihale eden siz değil misiniz? Bir Allahın kulu çıkıp pişmiş aşa su mu kattı ki, sitem ediyorsunuz? Hafıza unutur ama belgeler asla… Geçmişte kavgaya tutuşan MTSO yönetiminin yerine gelen yeni ekip Organize Sanayi Bölgesine çöp tesisi kurulmasına yeşil ışık yakmadı mı? Aynı ekibin yönetiminde yer aldığı OSB çöp tesisi için yer tahsisinde bulunmadı mı?

9 Temmuz 2003 tarihinde yapılan Büyükşehir  Belediye Meclisi toplantısında çöp konusunda bilgi veren Başkan Özcan şunları söylüyordu:

“Firma krediyi aldığı takdirde 2. organize sanayi bölgesi üzerinde 20/30 dönümlük fabrikayı kuracaklar. Yer konusunda da firma ile MTSO anlaştı. Çöpler fabrikaya girecek, oradan ısı ve enerji olarak çıkıp sanayiye satılacak. Krediyi bulurlar mı bulmazlar mı bilmiyorum. Bekliyoruz bir ay içinde cevap verecekler. Başlamazlarsa ihaleyi iptal ederim”

Temiz Toplumcu’ lara “kimse taşın altına parmağını sokmuyor” diye şikayet eden de, mecliste yukarıdaki sözleri sarf eden de aynı kişi…

Yorum sizin…”

 

Tüm bunları iki gündür neden yazdık?

Yıllar önce Temiz toplumculara, bugünlerde de Akdeniz Platformuna anlatılanlar arasında zerrece fark yok Başkan aynı şeyleri tekrar ederken, dinleyenlerin içinden birinin uyanıp, şu Yücelen’ in eniştesine verilen ve iki yıl sonunda başa dönülen ihaleyi, 2005 Ocak ayında yine Özcan’ ın on gün içinde fizibilite çalışmalarını bitirip çöp işini çözecekler dediği İtalyanları, son günlerde kurtarıcı olacağı söylenen Kocamaz başkanın gerçekten bu işi yapıp yapmayacağını sormasını isterdik…

Soruldu mu? Hayır… Zaten Akdeniz Platformu da böyle netameli sorularla başkanı rahatsız etmek için değil, güllük gülistanlık gösteri için toplanmıştı…

Öyle olmasa eyleme “Çavuşlu çöplüğünde beş çayı” romantik adı takılır mıydı?

Duyan insanlık ayıbını protesto etmeye değil bale izlemeye gidildiğini sanacak…

Hey gidi Kemal Dama hey… Bir yıl önce Karaduvar’ da kitleleri ayağa kaldırırken izlediğim Akdeniz Platformunun yağız delikanlısı bir yıl sonra  Çavuşlu’ da sahneye çıkardıklarını izlerken nasıl da uysaldı…

 

abdullahayan@gmail.com

 

  Çöp konusunda Özcan haklı mı? Anılar, hatır.. -2 [30.06.2005 – 18:59:12]

 

 
   
 

ÇÖP KONUSUNDA ÖZCAN HAKLI MI?… ANILAR, HATIRLANMAYANLAR (1)…

Son günlerde eski yazılarıma fazlaca gönderme yaptığımın farkındayım.

Başkasını bilmem ama eski yazılanları köşeme taşımayı çok ta sevmiyorum.

Ama bazen kendimi nefsi müdafaaya benzer pozisyonda hissediyorum.

Hele sorumluluğum gereği birilerinin görmekten kaçındığı gerçekleri yeniden ortaya sererek kamuoyunun bilgilendirilmesine katkı sunmak zorunda kalmışsam, hafızası zayıf kamuoyuna geçmişte yaşananlarla yazılanları anımsatmak çok daha önem kazanıyor.

Son günlerde Belediyenin ekmek tangolarıyla birleşen hayvan barınağındaki aç hayvanların doyurulması ‘vaka’sı ve çöp konusu gündeme gelince aynı duyguları hissettim.

İkisi de yıllardır nefes tükettiğim, gerçekleri gün yüzüne çıkarmaya çalıştığım konular.

Bu nedenle önce çöp konusundaki tartışmalara değinecek, ardından da hayvan barınağıyla yeniden gündeme gelen ekmek fabrikası konusunda bir yanıyla benim de adımın geçtiği tartışmalara değinmeye çalışacağım.

 

Akdeniz Platformunun çöp alanında düzenlediği toplantıya katılan Büyükşehir Belediye Başkanının sözleri ve ardından Selahattin Akkuş, Neşet Tarhan ile Mirza Turgut’un söylenenlerle ilgili yazıları medyada yer aldı.

Akkuş ve Tarhan’ ın yazdıklarına diyeceğim yok. Özellikle Neşet Tarhan’ ın belediyecilik deneyimini de kattığı görüşlerinin altına imzamı atarım.

Ancak Mirza Turgut’un “Macit Bey haklı, ya da çöpe ilişkin anılar” yazısını görünce aynı gazetede 22 ağustos 2003 günü yer alan yazımdan önemli bulduğum bölümünü yeniden yayınlamak zorunda hissettim kendimi…

Özetleyerek yer vereceğim yazımı okuyanlar, Macit beyin çöp tesisi kurulmasıyla ilgili söylemlerini haklı bulan Mirza ile aramızda yıllardan beri süren görüş ayrılığının köklerini ve değişmeden bugüne kadar sürme nedenlerini daha iyi anlayacaklardır.

Çünkü Mirza çöp işinin çözülmeyişini, Bahçeli belediyesinin karşı çıktığı ve MTSO’ nun Hayfavi dönemindeki tutum ve davranışlarına bağlayıp tarihi 2002 de donduruyor.

Oysa sürecin sonrası ve 2002/2005 yılları arasında göz ardı ettiği, eski dönemin İç İşleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen’ in eniştesi Hasan Levent Serpil’ e ihale ediliş –üstelik tek firmanın iştirak ettiği-  öyküsü yazılmadan, çöp işiyle ilgili anlatılacak anıların eksik, birilerini haklı bulmanın da biraz fazla iddialı olacak bir söylem olduğuna inanıyorum…

Mersin’de çoğu insandan habersiz yapılan 2002 yılındaki ihale nedeniyle kaybolup giden 2 yılı aşkın süre masaya yatırılmadan irdelenecek çöp sorununda sağlıklı bir sonuca ulaşılacağını ve kimin haklı ya da haksız olduğu hakkında kanaate varılacağını düşünmek bana göre olanaksız…

Tüm bunları görmezden gelerek, ipe un seren Özcan’ ı haklı bulmak ve bir zamanlar çöp alanına geçit vermeyen Bahçeli köylüleriyle MTSO’ nun Hayfavi dönemini gerekçe gösterip, bahaneler sıralayan, bu yılın Ocak ayında İtalyan’ları, son günlerde de Tarsus Belediye Başkanı Kocamaz’ ı kurtarıcı olarak sunan, buna karşılık çözüme yönelik tek bir somut adım atmayan başkanı mazur görmek, ders çalışmak için hiçbir çaba göstermeyen öğrencinin sınıfta kalış gerekçelerine bakıp onu hak vermekten farksız…

Bana göre Macit bey bu kentte çöp konusunda şikayet etme hakkını kendinde görecek en son insandır.

Ve bulunduğu makam şikayet değil çözüm yeridir. Kaldı ki beş yıllık ilk dönem belediye başkanlığı sırasında konuyu tüm boyutlarıyla, kolay ve zor yanlarıyla kavramış olması gereken Özcan, seçim döneminde konunun kesinlikle ve neye mal olursa olsun çözüleceği vaadinde bulunmuştur…

Şimdi altı yıl sonra çıkıp Şenol Engin, Hamit Hayfavi gibi ikisi de yıllardır kent gündeminde olmayan insanları suçlayarak, başarısızlık yanında sorumluluğu başkalarına yüklemek sorun hakkında çözüm bekleyen Mersin halkının yaralarına derman olmuyor.

Son seçimlerden aylar önce ‘Bugün Mersin’ gazetesinin 22 Ağustos 2003 tarihli sayısında “Çöp Sorunu…Göz ardı edilen Gerçekler… “ başlığıyla yayınlanan yazımızdan özetlediğimiz yazıyla devam edeceğiz  ‘Mersin’in müzmin çöp yarası’ nın izini sürmeye…

  Çöp konusunda Özcan haklı mı? Anılar, hatır.. -1 [29.06.2005 – 06:48:07]

 

 
   
 

ŞAMAN HAT-TRİCK YAPMIŞ!…

Manşet bana ait değil…

İlginç başlığı MTSO’ nun her yıl üyelerinden topladığı paraların üç  yüz milyardan fazlasını aktardığı gazetenin son sayısından aldım.

HAT-TRİCK deyiminin ticaret, sanayi hatta yöneticilikle uzaktan yakından ilgisi yok.

Futbola uzak olanların da anlamakta zorlanacağı bir deyim.

Sansasyonel manşet yaratma cambazı spor sayfaları olmasa kaçımızın “hat-trick” ten haberi olacaktı…

İngilizce’de hat=şapka, trick=hile,oyun anlamına gelse de, futbolda bugünkü karşılığıyla, “bir oyuncunun bir maçta üç gol atması” şeklinde kullanılan deyimin kaynağıyla ilgili rivayetler bile muhtelif…

Bazı kaynaklara göre hat-trick  futboldan önce krikette kullanılan ve 1870 yılında bir maçta topu atan oyuncunun becerisi sayesinde karşısındaki rakibin sopayı üst üste üç kez ıskalayarak oyun dışı kalmasıyla ünlenen bir tabir…

Bir başka iddiaya göre, eskiden İngiltere‘de bir maçta üç gol atan futbolcuya taraftarların dolaştırdıkları şapkayla para toplayıp, ekstra ödül vermelerine hat trick denmiş.

İngiltere’de bir futbolcunun hat-trick yaptığının kabul edilmesi için ilk zamanlar arka arkaya 3 gol atması gerekirken sonraları bunun yerine maç içinde 3 gol atması yeterli bulunmuş…

Buna karşılık prensip sahibi Almanlar bir zamanlar üç golün ‘hat-trick sayılması için gollerin birinin sağ, öbürünün sol ayakla üçüncünün de kafayla atılmasını şart koşmuşlar.

Futbolun altın yumurtlayan sektör haline getirildiği günümüzde hat-trick te sulandırıldı. Örneğin 2002 dünya kupası öncesinde Japonya ve Güney Kore‘ de piyasaya sürülen iç çamaşırları ve sütyenler de hat trick adıyla pazarlandı…

Uyanık şirket yetkilileri ağlara girmiş birer topu andıran sütyen ile külot üzerindekinden oluşan 3 top’ luk ürünün kapışılma nedenini “Japon futbolseverlerin büyük çoğunluğunun bayanlardan oluşmasına”  bağladılar.

Bunlar hat trick ‘in gülümseten yanları…

MTSO gazetesi editörlerinin hat trick’ i hayatta aklımıza gelmeyecek alanlarda kullanma becerilerine baktıkça, yaratıcılıkları karşısında bir ‘şapka’ da ben çıkarayım diyorum…

Allah aşkına söyler misiniz; aylardır adım adım geberen Serbest Bölgenin sorunlarını anlatmak üzere Ankara’ da üç bakandan randevu almak gibi ‘olağan bir işi’ ‘hat-hat trick’ olarak adlandırmak dünyada kaç kişinin aklına gelir?

2005 in ilk altı ayında bir önceki yıla göre işlem hacmini %40 oranında yitirmiş, her gün biraz daha dibe vuran bölgenin komadaki yatırımcısının derdine çare arama çabalarını futbol ağzıyla anlatma becerisini kaç kişi gösterebilir ki?

Şaman Bursa’ nın ardından gelen en büyük Ticaret Ve Sanayi Odasının başkanı. Kendisi ve Oda gazetesi Kurumun gücünün farkında olmasalar da, Ankara’daki bakanlar Mersin’in konumunu ve potansiyelini çok iyi biliyorlar.

2004 yılı sonu itibariyle sağladığı vergi katkısıyla kendisinden 1,5 kat fazla nüfusa sahip Adana’yı, turizm zengini Antalya’ yı sollayıp Türkiye altıncılığına yerleşen Mersin’in, Oda Başkanına üç bakanın randevu vermesini hat-trick başarısıyla adlandırmak!…

Bu bir maç değil ki, sürekli diyalog kurmak zorunda kalınacak bakanlarla görüşme futbol terminolojisine benzetilsin.

Ya Oda başkanının Serbest Bölge sorunlarını anlatmak için götürdüğü arkadaşlarına ne demeli?

Bölgede yatırımı, başka deyimle taşın altında parmağı olanları –yani sorunların içinde yaşayanları- yanına alacağına, meslekleri itibariyle de sorunlarla ilgisi olmayan iki yönetim kurulu üyesiyle Ankara’ya giden oda başkanının, can çekişen Serbest bölgeye çare olacak iyi niyetli girişimlerini hat-trick’ başlığıyla duyuran Oda yayın organı…

Sonunda Mersin’de işlerin ulaştığı ciddiyet boyutuna bakar mısınız!…

Üç bakanla görüşmeyi hat trick’ e benzetmek…

Keşke Şaman Başkan Ankara’dan önce Mersin’de yönetim kurulu üyeliği yaptığı MESBAŞ’ a karşı yatırımcılar adına hat trick lik bir mücadeleye omuz verseydi…

Başka işlerden vazgeçtik, çöp, güvenlik ve elektrik konusunda bölgede ister 10 m2 lik şirketi, ister 10 bin m2 lik işletmesi olsun dolar üzerinden her ay aynı orandaki parayı ödemek zorunda kalan girişimcilerin yıllardır süren sorun karşısında isyana ulaşan tepkileri…

Sadece güvenlik hizmeti adı altında en küçüğünden, büyüğüne bölgedeki tüm kuruluşlardan yılda 360 bin dolar ( 500 trilyon) toplanmasına karşı çıkması, iş yapan yanında yıllardır tek poşetlik atığı olmadığı halde, çöp hizmeti adı altında önüne koyulan faturanın adaletsizliğiyle saçını başını yolup kaçan yatırımcıların hakkını savunmalı, feryatlarını duyduğunda sorumluluğunun gereğini yapmış olurdu Şaman…

Hat trick gibi iddialı sloganların yerini tutmasa da, yarasına merhem olunan yatırımcıların mütevazı teşekkürleriyle de yetinmeli insanlar…

 

 

  Şaman Hat-trick yapmış! [29.06.2005 – 08:18:41]

 

 
   
 

AKDENİZ OYUNLARI… 2013 OLANAKSIZ, 2017 YE BAKALIM…

2001 den beri Mersin’in Akdeniz oyunlarına ev sahipliği yapması gerektiğini anlatıp duruyoruz…

Öneriyi kamuoyu gündemine taşıdığımızda 2005’in adayı henüz belli olmamıştı. Bugün 2005, 2009 oyunlarının sahipleri bir yana 2013 teki 17. oyunların güçlü adayları da belli…

15. oyunlar Endülüs’ ün Almeria kentinde başladı. İspanya 50 yıl aradan sonra ikinci kez oyunlara ev sahipliği yapıyor…

2009 oyunları ise, rakipleri Hırvatistan’ın Rijeka, Yunanistan’ın Patras’ı geride bırakan İtalya’ nın Pescara kentinde yapılacak…

Yoğun ilgi gören oyunların 2013 taliplileri de iki yıldır kıyasıya mücadele ediyor. Bugünlerde uluslararası olimpiyat komitesi öne çıkan üç kent arasından uygun bulduğunu en geç 2006 da açıklayacak. Selanik en güçlü aday ama, onu zorlayacak diğer iki kent İspanya’ nın Zaragoza ve İtalya’ nın Trieste’ si…

Bırakın adaylığını, uluslararası kamuoyunda şu ana kadar Akdeniz oyunlarıyla ilgili Mersin’in isminden bile söz eden yok.

Yine de, benim açımdan olayın sevindiren yanı yok değil…

Son zamanlarda bu kentte dile getirilmeye Akdeniz Oyunlarına  Mersin’in talip olma olasılığı bile bir kazanım ve arkası getirildiği takdirde hedefe varılacağına inanıyorum…

“İstemek başarmanın yarısıdır” özdeyişine yürekten inanan biri olarak eminim ki, bugünden kolları sıvayan ve hedefe ulaşmış kentlerin deneyiminden yararlanan, geçtiği yollarda ilerleyen Mersin 2017 yılındaki 18. oyunlara ev sahibi olur…

Kişilerin ömründe 10/15 yılın önemi vardır, ama kentlerle ülkeler bakımından göz açıp kapamaya geçecek kısacık zaman diliminden söz ediyoruz.

Tek korkum konuşmaktan çok eylem gerektiren zorlu yolculuğu göze alamayanların, projelendirme, lobi yaratma gibi güç işler yerine söylem kolaycılığına kaçmaları…

2009 da kimsenin yeni baştan, bugün köşemde okuduklarına benzer yazılarla karşılaşmaması en büyük dileğim.

Uluslararası Akdeniz oyunlarına neden bu kadar önem verdiğimizi merak edenler, 11 ağustos günü İzmir’de başlayacak Üniversite olimpiyatlarını –23.Universiad– ı medyadan izlediklerinde ne demek istediğimizi daha iyi anlayacaklar.

Organizasyon sayesinde tüm dünyanın tanıyacağı, doğal güzellikleriyle bir milyardan fazla insanın 10 gün boyunca yarışlar yanında güzellikleriyle de nefesini kesecek İzmir

Asıl önemlisi son iki yıl içinde yarışmalara sahne olacak yeni 60 tesisle birlikte yedi bin kişinin konaklayacağı Olimpiyat şehrini kuran Ege incisinin gururla taşıdığı dünya kenti unvanına spor kenti unvanını da eklemesi…

Organizasyon sayesinde Olimpiyat kültürüyle tanışacak olan İzmir ve Türkiye, önümüzdeki yıllarda daha büyük organizasyonları düzenleyeceği tesislere kavuşurken, İzmir ve Türkiye‘nin oyunlar süresince tüm dünyada tanıtımı da gerçekleşecek.

Turizmde yaşanan hareketlilik İzmir ve çevresindeki ekonomik yaşamı canlandırmakla kalmayacak. Televizyonları başında soluk kesen güzelliklere tanık olan bir milyar dünyalının küçücük bir kesiminin etkilendiği kenti görme arzusunun gerçeğe dönüştüğünü düşünmek bile oyunlar nedeniyle yapılan yatırımların çok kısa sürede fazlasıyla geri döneceğinin işaretçisi.

Ve Ahmet Piriştina

En verimli çağında yitirdiği evladına, önderine ağlasa da onu asla unutmayan İzmir

Temelini attığı eserleri tamamlamanın gururuyla, organizasyona emek verenler 15 Haziran günü ustalarının ölüm yıldönümünde bir araya gelip, onun bir yıl önce Universiade Bayrağı’nı teslim alışının yıl dönümünü kutladılar.

Parayla ölçülemeyecek dünya çapındaki kent reklamını, yıllarca İzmir’e hizmet verecek kapalı spor salonlarını, yüzme havuzlarını, daha pek çok farklı alandaki aktiviteye kucak açacak tesisi Belediyenin kasasından tek kuruş harcamadan gerçekleştirmeyi başaran bir başkan…

Yedi bin sporcu ve görevlinin konaklayacağı Olimpiyat köyünü tüm alt yapısı, sosyal tesisleri, antrenman sahaları, yüzme havuzlarıyla iki yıl içinde tamamlayıp hizmete hazır hale getiren, bu işi yaparken de bırakın para koymayı, Belediyeye para kazandıran bir Vizyon…

Aslında imkansız denileni çok kolay başardı Piriştina

Belediyenin öncülüğünde kurulan şirket eliyle, köyün villa ve apartları proje aşamasında maket üstünde satıldı… Toplanan paralarla tesisler bitirildi.

Çevre düzenlemesi, alt yapısı, sosyal tesisleri, spor kompleksleriyle mükemmel köyün konutları kapış kapış gitti… Şimdi ev sahipleri sporcuların on günlük misafirliğinin ardından Eylül ayında taşınacakları günleri bekliyor.

Büyük projeler paradan çok, vizyon gerektiriyor.

Ve ne yazık ki bu ülkede vizyon sahipleri Ahmet Piriştina, Celal Doğan, Recep Tayip Erdoğan gibi başkanlar kolay yetişmiyor…

 

  Akdeniz oyunları.. 2013 olanaksız, 2017 bakalım.. [27.06.2005 – 18:36:35]

 

 
   
 

Mersin’in kaderini belirleme iddiasındaki aktörler olimpiyatlara talip olmayı, her hafta kurulan “Salı Pazarı” nı kente getirmekle aynı düzeyde gördükleri sürece, “Akdeniz Oyunları” gibi organizasyonlarını telaffuz etmek dinleyenleri eğlendirmekten başka işe yaramıyor.

2001 den beri Mersin’in, vizyon sahibi kent önderlerinin liderliğinde başlatacağı kapsamlı bir lobi çalışmasıyla Akdeniz Oyunları’ na ev sahipliği yapacağını dile getiriyorum.

www.ufukturu.net arşivinde duran 7 Ekim 2003 tarihli yazıda özetle şunları yazmışım:

“Yıl 2001…

Mirza Turgut Sun TV. nin genel yayın yönetmeni.

Bir televizyonun, kentin kaderini belirlemede nasıl etkin rol oynadığına o günlerde tanık oldum.

Bir yerel televizyon kentin nabzını elinde tutuyor, siyasi parti örgütlerinden, dernek ve odalara, belediye başkanlarından kurum yöneticilerine kadar söyleyecek sözü olan herkes dağarcığındaki birikimlerini, bu özgür platformdan halka sansürsüz yansıtıyordu.

O günlerde Tunus’un ev sahipliğindeki Akdeniz oyunları tamamlanmış, komite 2005 oyunlarının ev sahibini belirlemeye hazırlanıyordu.

Akdeniz’in göbeğindeki Mersin’den iyi aday olamaz diye düşünüyorduk

“Akdeniz olimpiyatları Mersin’de yapılmalı” fikrini o günlerde ortaya attığımda Mirza sonuna kadar önerinin destekçisi oldu . Canlı yayında siyasilere bağlanıyor, Büyükşehir başta olmak üzere belediye başkanlarını, kent valisini çalışmanın içine çekmek istiyorduk.

..

Bizimkisi işlenmesi gereken ham bir düşünceydi. Bunu alıp olgunlaştıracak, hayata geçirecek kurumlara önemli görevler düşüyordu.

Valilik, Büyükşehir Belediye başkanlığı, Ticaret ve Sanayi Odası başta olmak üzere sivil örgütler, Üniversite, iktidar muhalefet siyasi partilerin öncülüğünde komiteler oluşturulmalı, boyumuzu aşan projeye Adana’da ortak edilerek çalışma başlatılmalıydı.

Zamana karşı yarışmak gerekiyordu. Hızlı hareket edilmeli, hükümet nezdinde lobi faaliyeti başlatılmalı, Çukurova bölgesinin sportif alt yatırım envanteri çıkarılarak, avantaj ve dezavantajları masaya yatırılmalıydı. Ulusal ve uluslar arası konjoktör çok uygundu.

Mersin tek başına hükümette üç bakanla temsil ediliyor, Milli Savunma Bakanı Çakmakoglu ve spordan sorumlu devlet bakanı Fikret Ünlü’de birer Mersin’li gibi çalışacaklarını her fırsatta dile getiriyorlardı. Mersin’in oyunları düzenleme talebini değerlendirip hayata geçirecek uluslar arası komite nezdinde çalışma yürütecek Türkiye Olimpiyat komitesinin etkili ismi Togay Bayatlı’ da hemşerimizdi.

Kısacası bu kenti dünyaya tanıtacak, spor ve turizm tesisleri bakımından yüz yıl ileriye taşıyacak bir rüya projesinin etrafında kenetlenip, gece gündüz çalışarak, ülkeyi ayağa kaldırmamız halinde, oyunların Mersin’de yapılmasını pek ala sağlayabilirdik.

Sonra ne mi oldu? Kocaman BİR HİÇ… HİÇ BİR ŞEY…

Düşünceyi kağıda dökecek bir hazırlık komitesi bile kurulamadı. Kurumların hiç biri kent adına yaşamsal değeri olan projeyi sahiplenmeyi düşünmedi.

Türkiye’den aday olan başka kentte çıkmayınca, istekli ülkeler arasından İspanya’nın Endülüs’ü 2005 oyunlarını kapıp gitti.

2005 yılında bir yandan yarışmalar yapılırken, İspanya’da toplanacak komite 2009 oyunlarının nerede yapılacağını kararlaştıracak.

2009 oyunları için kıran kırana bir ülkeler arası mücadele, adeta savaş yaşanırken, ne yazık ki Türkiye’den herhangi bir kentin adı geçmiyor.

2003 ten 2013 e kadar önümüzde 10 yıl var.

Mersin’i bundan böyle yönetmeye aday olanların, dünyada yankılanıp, ses getirecek uluslar arası bir organizasyonu bu kente kazandırmalarını bekliyoruz.

Bize göre 2013 te yapılacak 17. Akdeniz oyunları MERSİN’ de düzenlenmelidir.

Mersin’deki tüm kurum ve kuruluşlara bu konuda düşen önemli roller vardır.”

 

Durup dururken üzerinden iki yıl geçmiş bir yazının özetini yayınlamam boşuna değil.

Geçtiğimiz günlerde düzenlenen bir gecede 2013 Akdeniz Oyunlarının Mersin’de yapılacağı anonsunu işitince ‘yanlış mı duyuyorum’ dedim.

Komiteler kurulup dünya çapında lobi çalışmaları yapılması gereken bir konuda parmağını kıpırdatmayan, üstelik organizasyonun öneminden habersiz bir kente hangi sihirli değnek dokunmuştu da, böylesine önemli bir kısmet ayağına kadar gel?

10 Haziran 2005 tarihli Yeni Şafak gazetesinde Güray Soysal’ ın yazdıklarıyla şaşkınlığım bir kat daha arttı. “Her dönemde atletizm, boks ve yüzme dallarında ön sıralarda yer alan Mersin’ in 2013 yılındaki Akdeniz Oyunları’na hazırlanmak için kolları sıvadığını” dile getiren Soysal; “Müjdeyi Genel Müdür Atalay’ dan aldığını 2013’deki Akdeniz Oyunları’na şimdiden talip olmaya hazırlanan Mersin’in, bu işin altından rahatlıkla kalkacağını” söylüyordu…

Soysal’ a yukarıdaki satırları yazdıran ilhamın kaynağını bilmiyorum. Ama kendisine müjdeyi veren Beden Terbiyesi Genel Müdürüyse ortada ciddi bir sorun hatta sorumsuzluk  var.

Yazımın başında belirttiğim gibi Akdeniz Oyunlarına talip olmak “Salı Pazarı” kurmaya niyetlenmeye benzemiyor.

Hayalperestler bir yana, Atalay adaylık sürecini bilmez mi?

Bu iş için sabır ve disiplinle çalışacak, yılmadan her platformda Mersin’in adaylığını dile getirecek komitelerin yıllar öncesinden oluşturulması gerekmez mi?…

Lobi çalışmalarını Türkiye Olimpiyat komitesiyle birlikte yürütecek, belli bir bütçesi, sekreteryası, gönüllüler yanında Valilik, Belediyeler, Odalar, Sivil Toplum Örgütlerinin sağlayacağı kadrolar…

Rakiplerin önüne geçmek için kapsamlı bir yol haritası çerçevesinde çalışacak komitelerin entelektüel birikimi ve kalitesi de çok önemli…

Sonuçta rakip Ülke ve Kentlerle Mersin’i kıyaslayıp karar verecek, en küçük detaydan bile etkilenen IOC’ un titiz komisyon üyelerini tatmin edecek olan bu komitedir.

Peki Mersin’ de Valiliğin, Büyükşehir Belediyesinin, MTSO’ nun, başka herhangi bir kurumun Akdeniz Oyunlarının Mersin’e kazandırılması hakkında bugüne kadar herhangi bir çalışması olduğunu duyan var mı?

2013 oyunlarına talip olmaya hazırlananların moralini bozmak istemem ama, 24 Haziranda İslam uygarlığının yüz akı Endülüs’ün Almeria kentinde başlayacak 2005 Akdeniz Oyunlarının ardından Uluslararası Olimpiyat Komitesi 2013 ün ev sahibini açıklayacak.

En güçlü rakibi Trieste’ yi geride bırakan Selanik’in 2013 teki 17.Akdeniz olimpiyatları organizasyonunu gerçekleştireceği 2004 Aralık ayından beri kulislerde konuşuluyor.

Üstelik İspanya’nın Zaragoza, Hırvatistan’ın Rejeka kentlerinin zayıf ta olsa adaylıklarının sürdüğü yarışta bugüne kadar bırakın Mersin’i Türkiye’nin adı bile anılmadı…

Not:20 Haziran günü kaleme alınan yazı yoğun gündem nedeniyle ancak şimdi yayınlanıyor. Aradaki kısacık sürede Beden Terbiyesi Genel Müdürü Mehmet Atalay’ ın Mersin’in 2013 oyunları adaylığını yineleyen bir demeci daha yayınlandı.

2013’ ün olanaksızlığını, 2017  oyunlarını almak için nasıl bir strateji gerektiğini ve Akdeniz Oyunları ya da olimpiyatlarının kent kalkınmasındaki yeriyle önemini yazmaya devam edeceğiz…

Bu vesileyle en büyük rüyası “Mersin’in Akdeniz oyunlarına ev sahipliği yapması” olan Türk atletizminin yüz akı Seyfi Alanya’ ya Tanrıdan rahmet, kalanlarına baş sağlığı diliyorum.aa

 

 

  Akdeniz oyunları.. Mersin [25.06.2005 – 16:39:08]

 

 
   
 

SERBEST BÖLGE UYMADI, TEKNOKENT VERELİM…(2)

 

Her derde deva olacağı sanılan Teknoloji Geliştirme Merkezleri (Teknoparklar) nedir, ne işe yarar sorusuna yanıt aramakta yarar var.

 

Teknopark bir üniversite ya da bir araştırma merkezi ile ilişki içinde olan, teknoloji kökenli firma ve işletmelerin oluşmasını özendirecek ve büyüyüp gelişmesine destek verecek biçimde tasarlanmış, firmalara teknoloji ve işletmecilikte bilgi transferi dahil destek veren girişimdir.

 

İlk örneği Ekonomik durgunluğa çare arayan, ülkeyi farklı ufuklara taşıyacak yeni yollar arayan ABD’ de 1952 yılında teknolojilere açık sanayinin yoğunlaştığı Kaliforniya’daki Stanford Üniversitesi civarında ‘Stanford Research Park’ adıyla oluşturulmuştur.

 

Ancak dünyanın taklit edip peşinden koştuğu asıl model Massachusetts Üniversitesine bağlı Teknoloji Enstitüsüyle serbest girişimcilerin ortaklığında kurulan ve bugün 4 bin şirkete ev sahipliği yapan ‘Silicon Valley’ –silikon vadisi– dir.

Ve günümüzde bu vahadaki şirketlerin piyasa değeri 1 trilyon doların üstündedir…

 

Başarılı her model taklit edilir. Silikon vadisinin de taklit edilmesi kaçınılmazdı.

 

ABD’ nin ardından İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya, İsrail’ de benzer modeller geliştirildi. Sayılar dünyadaki teknopark sayısının bugün 1000’i aştığını gösteriyor.

Son yıllarda bu alandaki en dikkate değer gelişmeler Çin ve Hindistan’da gözleniyor.

 

Çin teknoloji geliştirme bölgeleriyle artık doyum noktasına gelen klasik sanayini bilgi çağına taşımaya başlarken, Hindistan bugün gelişmiş dünyanın pek çok sektörüne benzer bölgelerden hizmet veriyor.

 

Dünyadaki 1000 den fazla teknoparkın %4 ü 1950-80 arasındaki 30 yıllık dönemde kurulurken, 1980-90 arası dönemde %48, 1990/2000 yılları arasında %30 oranında park kurulmuş…

 

Türkiye’deki duruma gelirsek; 1985 ten beri ODTÜ ve TUBİTAK teknoparklar alanında bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bu alanda asıl furya 2001 yılında yürürlüğe giren kanun ve 19 Haziran 2002 de yayınlanan yönetmelikle başlıyor.

 

ODTÜ bünyesindeki TEKNOPARK, TÜBİTAK bünyesindeki Gebze Teknoloji Bölgesi, İzmir, Ankara, Hacettepe, Kocaeli, İstanbul Yıldız, Konya Selçuk, Çukurova, Eskişehir ATAP Teknoloji Geliştirme Bölgeleri ve arkasından elini çabuk tutmaya çalışan diğerleri…

 

Son Mersin Teknoloji Bölgesi kararıyla sayı 19’a ulaşıyor.

Yakında Türkiye’deki tüm resmi, Vakıf Üniversiteleri yanında yüksek okula sahip her ilçe “bize yok mu?” diye Ankara’ nın yolunu tutarsa şaşmam.

 

İyi de Türkiye gibi zaten bilim fukarası bir ülkede, ancak 10/15 yıl sonra ilk meyveleri toplanacak bölgelere bu yoğun ilgi neden?

Birincisi kendisi yardıma muhtaç Ankara’nın bu tür bölgeleri teşvik edeceği beklentisi…

 

Diğeri serbest bölgelere hücum eden yatırımcılarımızın beklentileriyle aynı olan vergi muafiyeti…

 

Hesap  bu olunca hedeflerin tutması da olanaksız hale geliyor.

Örneğin heyecan geçtiğinde ayakta kalacak iki üsten biri kabul edilen Gebze Teknoparkı bile henüz emekleme döneminde. Buranın 10 yıl içinde 200 şirket 2000 bin AR-GE elemanı ve yazılımcıyla yılda bir milyar dolarlık ihracat yapacağı beklentisi olsa da, ne Gebze’ nin ne de ODTÜ’ nün Türkiye’ nin mevcut vizyonuyla İrlanda bir yana Hindistan ve Çin’ deki rakipleriyle başa çıkması olanaksız…

 

Teknoparkların başarısı için Vizyon yetmiyor, parasal kaynak gerekiyor. Örneğin uzmanlara göre yılda bir milyar dolar ihracat yapacak Gebze’ye gerekli olan kaynak 1,2 milyar dolar.

 

Tüm olanaklar zorlanıp kaynağın bulunması da sorunu çözmüyor. Yaratılan vahanın yaşam alanı, sosyal çevre bakımından kaliteli yaşam standartlarına uyması gerekiyor. Oysa Türkiye’ nin hiçbir teknoparkı ne yazık ki yakın gelecekte de üslerde çalışacak insanlara Hindistan kadar olanak sunma şansına sahip değil.

İyi de Gebze gibi İstanbul’ un yanı başında her türlü olanağa sahip bir alanda bile gerekli koşullar yaratılmamışken, Türkiye’ nin dört yanında mantar gibi biten teknoparklara gerekli parasal kaynak ve kaliteli yaşam ortamı nasıl sağlanacak?

 

40 yılda bilim ve teknoloji projelerine toplam 1.8 milyar dolar kaynak ayıran bir ülke yakında sayıları 30’ u bulacak teknoloji parklarının her birine bir milyar doları nerden bulacak? Hadi parayı buldunuz, ülkenin kaç Üniversitesinin insan birikimi böylesi beyin gücü gerektiren işe uygun?

‘Diğerleri’ bir yana, en fazla entelektüel birikime ve geçmişe sahip Gebze ve ODTÜ’ de yıllardır teknoparklar şimdiye kadar hangi teknolojiyi geliştirdiler, kaç adet patent aldılar, yurt dışına ne ihraç ettiler?

 

Geçmişten ders almayan Ankara pek çok alandaki stratejik hatayı şimdi Teknoloji Bölgeleriyle tekrarlıyor. Teknoparklarla, ülkenin üretme potansiyeli olan beyinlerini bir araya getirilmesinin hedeflenmesi gerekirken biz zaten kıt olan insan birikimini dört yana savurarak heba ediyoruz.

Başarma şansına sahip Mersin’de yoğunlaşılması gereken Serbest Bölgeleri Mardin’e kadar yaygınlaştırarak sulandırıp öldüren mantık şimdi benzer yanlışı teknoparklarla tekrarlıyor…

 

Ve serbest bölgeyi tüm kenti arkasına alarak özel ekonomi bölgesi haline getirip, ülkeyi sürükleyecek olağanüstü bir kalkınma mucizesine dönüştürmesi gereken Mersin kıt kaynaklarını başarma şansı olanaksız denizlere akıtarak zaman ve güç kaybediyor.

 

Vali, Rektör, Oda Başkanı, Birlik sekreteri kim ne derse desin, kıytırık bir serbest bölge projesini bile bürokrasinin de ‘kutsal desteğiyle!’ yüzüne gözüne bulaştıran Mersin, hangi beyin gücü ve kaynakla atı alanın Üsküdar’ı geçtiği, hiç başarı şansının olmadığı bu kurtlar sofrasında kendine yer bulacak?

 

potansiyelinden ve zenginliklerinden habersiz Mersin’e kısa zaman sonra kaldırıp bir köşeye fırlatacağı yeni oyuncağı hayırlı olsun…

 

Dilerim ben yanılırım da, umut saçan tavırlarla Teknoloji bölgesinin ilanını neredeyse şenliklere dönüştürmeye hazırlananlar kazanır…

 

Bakanlar Kurulu kararıyla nasılsa bir nal buldu Mersin… Yola çıkması için üç nal ve bir at gerekiyormuş kimin umurunda?…

 

  Serbest bölge uymadı, Teknokent verelim… (2) [24.06.2005 – 13:09:23]

 

 
   
SERBEST BÖLGE UYMADI, TEKNOPARK VERELİM…(1)
Türkiye’ nin kendisi de bu topraklar üzerinde yaşayanlar da bir alem…
Her dönem moda olmuş sektörlere, yükselen trendlere koşulur ülkede…
Bir kentin ya da firmanın belli alanda, sektörde yakaladığı başarı efsane gibi kulaktan kulağa yayılır, ardından dört bir yanda mantar gibi taklitleri bitmeye başlar.
Ta ki, işin cılkı çıkıncaya kadar…
Örnekleri o kadar çok ki:
Mesela Tekstil; birinin doğru yer, doğru zaman, doğru kişilerle gerçekleştirdiği mucizenin ardından, işten anlamaz yüzlerce firmanın bilmediği sulara dalıp, boğulduğuna tanık olmadık mı?
Teşvik sağlanan 20 TIR’ lık kamyon filosunun cazibesine kapılan, bankalara borçlanma yanında elindeki avucundakini de dökerek taşımacılık sektörüne dalanların, şoför insafına terk ettikleri araçlar yüzünden battıkları dönemler.
İşçilik parasını kurtarmayan un fabrikaları, ham maddesiz narenciye işleme tesisleri, çürüyen tavuk kesimhaneleri, milli servetlerin heba olduğu yüzlerce örnek…
Kendisi Karadenizli olduğu için çaya iyi para verilmesini sağlayan siyasetçiler döneminde tüm Karadeniz’in çay ektiği günler…
Fındık ve tütünde tüm çiftçilerin birbirini izlemesi sonucu ortaya çıkan ürün dağlarının çürümeye terk edilmesi…
Bazı kentlerde başarıya ulaşan Organize Sanayi Bölgelerine bakıp, “onlarda var bize yok mu” diye sıraya giren İller.
Geri kalmış yörelerin yaralarına merhem olsun diye DPT’ nin öncülüğünde, teşvikte öncelikli yörelerin zaman içinde kalkınıp gelişmiş kentleri yakalamasını öngören projeler.
Oysa zaman içinde görüldü ki, neredeyse tüm ülke kalkınmada öncelikli yöre kapsamına alınmış ta, asıl kalkınması istenenler daha gerilere düşmüş…
Biliyorum ben yazdıkça aklınızdan daha nice örneğin geçtiğini…
İşte 1990 ların başında hız kazanan holdinglerin Banka, kentlerin Serbest Bölge sahibi olma aşkı…
Bankalarıyla birlikte batmaları yetmezmiş gibi adı hortumcuya çıkan yığınla iş adamı bir yana, yabancı sermayenin akacağı, işsizliğe çare olsun diye birbiri peşi sıra kurdurup, yağmur duası gibi yabancı yatırımcı duasına çıktığımız, son günlerde de tek tük yolunu şaşırıp gelenlerin “imdat kurtarın” diye kaçacak delik aradığı bölgelerin pür melal hali ortada…
İhracat modası, ithalat modası, borsada kağıtlarla oynama modası…
Dönerci, tantunici, ciğerci, hatta altılı ganyan, idaa bayii açma modaları…
Aşureyi andırır yatırımcı, şıpsevdi firma, Ankara’nın komşu kente verdiğinin neden kendisinden esirgendiği kavgasını “onlara var bize yok mu” sızlamalarıyla mızıkçılığa döndüren pek çok kentin çocukluk hastalıkları.
Kentinin gücünden, dinamiklerinden habersiz, kendisinin dört yana savrulması yetmezmiş gibi umut bağlayan binlerce insanı hayal kırıklığına sevk eden yöneticiler, aktörler…
Tüm bunları bana neyin yazdırdığını merak ediyorsanız söyleyeyim…
18 Haziran 2005 günü Resmi Gazetede yayınlanan Bakanlar Kurulu kararıyla Mersin’ deki bazı alanlar “Mersin Teknoloji Geliştirme Bölgesi” olarak tespit edildi…
Aslında ilan edildiği gün aktüalitesini ve değerini yitirmiş, bu saatten sonra kente artı değer vermesi olanaksız bir karar…
Karara dayanak olan Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu 6 Temmuz 2001 günü yayınlandığında ülkenin en fazla iki bölgede kurulacak yapılanmayı kaldıracağını, bu nedenle Mersin’in elini çabuk tutması gerektiğini dile getirmiştik.
Kararın ertesi günü Sun Tv. de gündeme getirdiğimizde dönemin Rektörü Oral canlı yayına bağlanmış ve konuyla ilgili hemen girişimlere başlanacağını, en kısa zamanda Teknokentin Mersin Üniversitesi bünyesinde kurulacağını söylemişti.
Ne yazık ki, Rektörün büyük heyecanla sahip çıktığı proje zamanında hayata geçirilemedi.
Geçen sürede Üniversitenin heyecanını yitirdiği projeye yeni aktörler sahip çıktı.
Mersin’in sürükleyici dinamikleri değerli zamanlarını Gebze, Ankara, İsrail modellerini inceleyerek harcaya dursun, önce ODTÜ ardından Gebze teknokentleri kuruldu.
Ve ardından mantar gibi ülkenin dört bir yanında bitmeye başlayan diğerleri onları izledi.
18 Haziranda yayınlanan Mersin Teknoloji Geliştirme bölgesi kararının sevinciyle yanına MTSO Başkanı, Rektör ve İhracatçılar Birliği Sekreterini alarak günün anlam ve önemine uygun basın toplantısı düzenleyen Vali Osmançelebioğlu sözlerinin arasında  Mersin’de kurulmasına karar verilen bölgeyle birlikte Türkiye’de sayının 18 e çıktığını müjdelerken aslında acı gerçeği itiraf ediyordu…
İlk ikisinin ardından gelenlerin akıntıya kürek çekeceği Teknokentlerin getirip, götüreceklerini, eksik ve zayıf yanlarını yazmaya devam edeceğiz.

  Serbest bölge uymadı, teknopark verelim..(1) [23.06.2005 – 08:18:06]

 

 
   
 

UĞUR, SARP ORAL… AÇIKLAMAYA YANIT…

8 Haziran 2005 günü bu sütunlarda “Sarp, Uğur Oral… Babalar Ve Oğullar” başlıklı köşe yazımız yayınlandı.

Yazıyla, Zaman gazetesinde yer alan haberden yola çıkarak, Devletten burs alıp yurt dışına giden ve dönmeyen Sarp Oral’ın durumuna değinmiştik.

Zaman gazetesine göre oğul Oral’ın borcu yüz bin dolara yaklaşmıştı.

Ve gazeteci arkadaşımız Ümit Pıtır’ ın konu hakkında konuştuğu Mersin Üniversitesi Rektörü baba Oral’ ın “Türkiye’nin kendi imkanları ile okuttuğu öğrencilerini mutlaka geri kazanması lazım. Fakat oğlumun da içinde bulunduğu öğrenciler uygulamaları yapmaları gerekli laboratuarları bulamıyor. Bunun yanında verilen maaşlar da çok düşük.”

sözlerinden yola çıkarak, yurt dışına doktora için gönderilenlerin ülke olanaklarını ve Üniversitelerin alt yapısının yetersizliğini bile bile borçlanarak gittiklerini bu durumda kimsenin, hele Oral gibi Rektörlük yapan birinin şikayet etmesinin yersizliğine değinmiştik.

Uğur Oral’ın yazımızın ardından gönderdiği ve sütunlarımızda yayınlanan “Kamuoyunun Bilgisine” başlıklı açıklaması -kendisi yazdıklarımızı yanlı ve gerçek dışı olarak tanımlasa da- yazdıklarımızın doğruluğunu teyit ediyor…

 

Biz Sarp Oral’ ın 1998 yılında yurt dışına çıktığını ve 8 yıldır dönmediğini yazmışız.

Uğur Oral açıklamasında oğlunun Aralık 1997 de yurt dışına gönderildiğini ve yasal süre içinde eğitimini Aralık 2003 te tamamladığını belirtiyor…

Kamuoyunu ve daha da önemlisi burs veren kurumları genç Oral’ın eğitimini ne zaman tamamladığı değil, Üniversitesine dönüp dönmediği, kendisine Devlet eliyle verilen bursun karşılığının alınıp alınmadığı ilgilendiriyor.

Yine de gidiş tarihi Oral için o kadar önemliyse, tavsiyemiz oğlunun ABD’ de öğrenim gördüğü www.hcs.ufl.edu/ sitesindeki  http://www.hcs.ufl.edu/~oral/ bölümüne bakmasıdır. Burada Sarp Oral ‘ın kendisi, 1998 Mayıs ayından itibaren Florida Üniversitesinde Dr. Alan George ‘ın yanında araştırma asistanlığına başladığını belirtiyor.

1997 Aralık… 1998 Mayıs… Giden dönmedikten sonra ne fark edecekse…

Gelelim Oral’ın açıklamasında önemli bulduğumuz diğer hususa:

Oral oğluyla ilgili: “Eğitimini tamamlamasını müteakip bir yetişkin olarak kendi kararını vermiş ve istifa dilekçesinde yurt dışına gönderilen ancak çeşitli nedenlerle görevlerine dönmeyen öğrencilerle ilgili 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa ek 34. madde gereğince yurt dışına eğitim amacıyla gönderilen ancak mecburi hizmet yükümlülüğünü yerine getirmeyen personele uygulanan taksitlendirmeden yararlanmak istediğini ancak Çukurova Üniversitesinin istenileni yapmaması üzerine olayın İdare Mahkemesine intikal ettiğini” belirtip devam ediyor:

“Açıklamalardan anlaşılacağı üzere Sarp Oral halen ÇÜ araştırma görevlisi kadrosunda gerekli değildir. Yurt dışında 8 yıl değil yaklaşık 6 yıl eğitim almıştır. Görevinden Ocak 2004 tarihinde istifa etmiştir. 80 bin dolar borcunu yasada tanımlandığı şekilde ödemek için Ocak 2004 tarihinde kurumuna başvuruda bulunmuştur.”

İşte bu açıklamalar  gerçekten bizi de açıklama yapmaya mecbur ediyor:

-Sarp Oral’ ın ÇÜ araştırma kadrosunda gerekli olup olmadığı hususu kurumla personel arasındaki bir sorun gibi görülse de, yazımızdaki “8 yıldır yurt dışında bulunmasına rağmen, ÇÜ Elektrik Elektronik bölümünün araştırma görevlisi kadrosunda yer alması” bilgisi bizim ortaya attığımız iddia değil ‘Çukurova Üniversitesi Resmi İnternet Sitesine’ dayalı ve gerçek.

Gerçekten http://eemb.cu.edu.tr/  adresine bugün dahi gidenler akademik kadro listesinde Fakülte Araştırma Görevlisi Sarp Oral ‘ın adını ve yanında yurt dışında görevli olduğu ibaresine rastlayacaklar…

Zaten yazımızdaki kaynak ta ÇÜ’ nin her gün güncellenen bu Resmi İnternet Sitesi… Dolayısıyla Oral bazı bilgilerin düzeltilmesini istiyorsa bizi değil, yıllarca görev yaptığı Çukurova Üniversitesinin yetkililerini uyarmalı…

-Resmi Site bilgileri halen genç Oral’ ı yurt dışında görevli kendi personeli olarak kabul ettiğine göre buradan yola çıkarak kaleme aldığımız yazı nasıl “yanlı ve yanlış” oluyor?…

Kaldı ki Oral hocanın 6 yıl hesabını kabul etsek bile, ne değişecek?

Oral oğlunun süresi içinde eğitimini tamamladığını ve bunun ardından Ocak 2004 tarihinde bir dilekçe ile Üniversiteden istifa ettiğini belirtiyor.

Oysa açıklamasında atıfta bulunduğu 657 sayılı Devlet Memurları hakkındaki kanunun ek 34. maddesi böyle bir istifa tanımını içermiyor. Kaldı ki konuştuğum pek çok bilim adamı da, yasa maddesiyle, kişi istifasının söz konusu edilmediğini, ancak kurumun çalıştırdığı personeli müstafi addedebileceğini söylüyor.

Açıkçası devlet parasıyla yurt dışına gidip dönmeyenlerin ‘istifa ettik’ dilekçeleri değil borçlarını ödemeleri önemli.

Gerçekten maddenin ilgili bendi “Anılan personelin mecburi hizmet yükümlülüğünü yerine getirmeden veya tamamlamadan görevinden ayrılması, müstafi sayılması ya da bir ceza ile görevine son verilmesi halinde, kendileri için kurumlarınca fiilen döviz olarak yapılmış olan her türlü masraflar aynı döviz cins ve miktarı üzerinden borçlandırılır.”  şeklinde düzenlenmiş…

Uzun açıklamasında Oral pek çok  konuya değinse de asıl can alıcı soruyu atlamış…

Bu tür burslarda sürekli sütten ağzı yanan ve yoğurdu üfleyerek yemeyi öğrenen Devlet, Oral’ın taksitlendirme talebi nedeniyle zikrettiği 34. maddenin bir başka paragrafında

“Öğrenim yapmak, yetiştirilmek, eğitilmek, bilgi artırmak, staj yapmak veya benzeri bir nedenle geçici süreli görevlerle, üç ay veya daha fazla süre ile yurtdışına gönderilen kamu personeli yurtdışında bulundukları sürenin iki katı kadar mecburi hizmetle yükümlüdürler. Bu şekilde yurt dışına gönderilecek personelden, örneği Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanmış “Yüklenme Senedi ile Muteber İmzalı Müteselsil Kefalet Senedi” alınır.” diyor.

Biz de yazımızda yasanın emrettiği “Muteber İmzalı Müteselsil Kefalet Senedi” ni hangi muteber kişilerin imzaladığını, Sarp Oral’ın dönmemesi üzerine kesinleşen borcun kefillerden tahsili konusunda sorumlu kurumların ne yaptığını sormuştuk…

Tartışmayı ÇÜ Rektörü Alper Akınoğlu’ nun  konu hakkındaki sözleriyle noktalayalım:

“Doktoraya gidenler, Türkiye’ nin şartlarını bilmeden mi gidiyorlar? Yurt dışına öğretim görevlisi göndermemizdeki amaç o insanların yetiştirildikten sonra Türkiye’ ye katkıda bulunmalarını sağlamaktır. Türkiye’yi geliştirmeleri için yurt dışına doktora öğrencisi gönderiyoruz. Ülkenin şartları belli” (Zaman Gazetesi 16.06.2005)

İki Rektör ve birbirine zıt iki görüş…

Düşük maaş, yetersiz olanaklardan şikayet eden baba Oral ile başında olduğu kurumun sorumluluğuyla isyan noktasına gelen Rektör Akınoğlu’ nun sözleri…

İster ‘ironi’ deyin, ister ‘Bu ne yaman çelişki’ diye mırıldanın… Gerçekler ortada olduktan sonra ne fark eder ki?

 

Not: Yoğun gündeme yaz sıcakları eklenince hepimiz bunaldık. Önümüzdeki günlerde ciddi konulardan sıyrılıp, yeni dünyada yaşanmış komik bir polisiye öyküyü yazsam diyorum.

Türbandan, Cumhurbaşkanı seçimlerine kadar herkesi bayıltan gereksiz gündemler yerine insani yanımızı ortaya koyan keyifli bir hikaye bu…

Günlerden 18 Şubat 2000 Perşembe gece yarısı…Gavin Burgess adlı küçük bir kasaba…

Alkolün etkisiyle açığa çıkmış cinsel açlıklarını dindirmeye çalışan gençler ve onlara yönelik dişi polislerin operasyonu…36 kısım tekmili birden maceranın kahramanları…

Manken kadar güzel gizli polis Sandra operasyonun ardından fahişe benzemek için yaptığı aşırı makyajı temizlerken şaşkın medya mensuplarına şunları söyleyecekti:

“İlk gece olmasından ötürü biraz gergindim ama operasyon o kadar eğlenceliydi ki…”

Sabredin tüm ayrıntılarıyla anlatacağız öyküyü ve kahramanlarını…

Reha Muhtar’ın deyimiyle “Az Sonra”

 

 

  Uğur, Sarp Oral… Açıklamaya yanıt.. [20.06.2005 – 08:16:35]

 

 
   
 

Demirel’ in üzerine farz değilken başlattığı cumhurbaşkanlığı tartışmaları ister istemez akla farklı soruları getiriyor…

Gerçekten de Erdoğan’ın bugüne kadar Cumhurbaşkanı olacağım diye bir talebi olduğunu, hatta AK Parti kurmaylarının bu yönde bir özlemi dillendirdiklerini duymadım.

O halde siyaseti satranç gibi kurgulayan Demirel’in, durup dururken ‘eşi türbanlı birinin de Cumhurbaşkanı olabileceğine’ dair görüşlerini nasıl değerlendirmeli?

Kendisi tartışmaya açsa da, Baykal’ın çok farklı hesaplarla yaratılan gündeme balıklama dalmasına ne demeli?

Bana göre, Demirel 1999 yılında en büyük hayali olan ve tüm uğraşlara rağmen gerçekleşmeyen Cumhurbaşkanlığı süresini uzatma senaryosunun yenisini sahneye koymanın ince planlarını yapıyor.

‘Eşi türbanlı Cumhurbaşkanı’ konusunu, kendine özgü kriterlerle Erdoğan telaffuz etmemişken ortaya atıp, tartışmaya açan da Demirel.

Bu durumda medyanın da vitrine taşımaktan zevk aldığı gündemi yaratanların gerçekte neyi hedeflediklerini sorgulamak gerekiyor.

Demirel gibi ‘ununu elemiş’ bir duayenin, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olma hakkını hararetle savunmasının altında yatan gerçek amaç ne?

Türkiye’ de aklı başında herkesin yanıt araması gereken soru budur ve önümüzdeki günlerin çok daha şiddetli gerginliklerinin boyutunu belirleyecek olan da Demirel’i merkeze oturtan bu senaryoları besleyen kaynakların gücüdür.

Birilerinin çok arzuladığı 1999 daki Cumhurbaşkanlığı süresinin uzatılması hesaplarının hüsranla biten yenilgisinin rövanşı, yedi yıl sonra ortaya çıkacak kaosun yardımıyla alınabilir mi? Zayıf  ihtimal ama imkansız değil.

İki yıl sonra gündeme gelecek olan ve Türk halkının büyük çoğunluğunu hiç te ilgilendirmeyen Cumhurbaşkanlığı seçimlerini bugünden tartışmaya açarak, toplumu Cumhurbaşkanı/türban kısır tartışmasına çekmenin kaos yaratma dışında bir başka amaca hizmet etmesi mümkün mü?

Sahneye sürülen senaryo 1958 Fransa’sını ve Cezayir’deki askerlerin Paris hükümetine karşı başlattıkları ayaklanma sonucunda bunalıma giren ülkenin Mareşal De Gaulle’ ü yeniden göreve çağırarak Cumhurbaşkanı yapmasını hatırlatıyor…

O günlerde De Gaulle, yurttaşların kendisini ancak bir bunalım döneminde hatırlayıp baş tacı ettiğini bildiği için kamuoyunun desteğini sürekli kılmak amacıyla Parlamento’daki “partiler sistemi”nin gücünü kırmak zorunda olduğunun farkındaydı…

Daha önce kendisinden kurtulmak için çabalayan Fransız halkının yalvarıp yeniden başa getirme çaresizliğini iyi değerlendirdi. Cezayir savaşı nedeniyle tükenmiş Fransa’ nın düştüğü kaosun da yardımıyla güçlü bir yarı başkanlık sistemini kabul ettirdi…

Böylece Cumhurbaşkanının hükümet politikalarını denetleme yetkisini ve seçimler ya da referandumlar aracılığıyla, hükümetlerin ensesinde boza pişirme taktiğini 1968 öğrenci hareketlerine kadar 10 yıl boyunca sorunsuz biçimde sürdürdü…

Oysa Türkiye’de sorumluluk sahibi herkesin bilmesi gereken gerçekler var:

Ne Türkiye 1958 lerin Fransa’ sı ne de dünya o acımasız soğuk savaş döneminin dünyası.

Günümüz eşi türbanlı birinin Cumhurbaşkanı olup olmayacağı gibi güdük tartışmaların ötesinde çok farklı sorunların, dinamiklerin ve projelerin sürekli aktığı yeni bir çağın devinimiyle yankılanıyor…

Artık ‘benim köylüm’ vecizeleri siyasi aktörleri iktidar yapmaya yetmiyor. Aksine köylülük sanayiyle bütünleşen tarım işletmeciliğine dönüşmediği sürece geri kalmışlığın ayıbı…

Küreselleşmenin acımasız potasında sınırlarınızı kapatıp,dünyayı umursamadan tarım ürünlerine rakibiniz siyasetçilerin beş fazlasını vaat etme dönemi kapandı.

Yaş ortalamasının Gelişmiş ülkelerde 80’i , kendi ülkenizde bile 70 leri aştığı günümüzde, insanları 40’ ında emekli ederek sosyal güvenlik sistemlerini çökerten popülist politikalar da iflas etti.

Demirel’in ülkeye sağlayacağı en büyük yarar, gelişmeleri tarafsız bir Eski Cumhurbaşkanı gözüyle köşesinden izlemesidir.

İlhan Kesici, M. Ali Bayar, Hüsamettin Özkan, Erkan Mumcu hatta AK Parti içinden birileri eliyle yeni siyasi oluşumlara yelken açanlara da, Erdoğan’ ın bile aklından geçtiği şüpheli Çankaya tartışmalarıyla konuyu farklı kulvarlara çekip Baykal’ ın da yardımıyla ülkeyi zerrece ilgilendirmeyen türban kısır tartışmalarına mahkum edenlere kanmamayı gerektiriyor kendisinde fazlasıyla var olan siyasi akıl…

Varlık olarak düne kadar kimselerin farkında bile olmadığı İstanbul Havaalanının 14 yıllık işletme hakkının bile 3 milyar dolar ettiği bir ülkenin yaratabileceği sinerji potansiyeliyle, geri kalmış ülkelere özgü türban saçmalıkları arasında savruluyorum günlerdir.

Ve geri kalmışlığa mahkum Ortadoğululukla, gelişmiş dünyalılık arasında salınan Türkiye’nin tarihi boyunca en önemli yılları sayılan AB müzakere sürecini, gerginliklerin ötesinde uzlaşmacı bir anlayışla geçirmesinin önemi bir kez daha yadsınamaz biçimde çıkıyor ortaya…

 

 

 

 

 

  Cumhurbaşkanlığı seçimleri… Demirel ve De gaulle [16.06.2005 – 15:41:53]

 

 
   
 

MEYVE İHRACATI VE RUSYA… AĞIR İHMALİN BEDELİ…

Rusya, domates ve üzümde bile 100 milyon dolarlık ürün sattığımız alternatifsiz bir ülke…

Üreticimiz için yaşamsal önemdeki pazarın kapıları, özellikle sebze meyve yüklemelerinin zirveye çıktığı mayıs sonlarında birden bire kapanıyor ama durumdan etkilenen ihracatçının feryadını başta kimseler duymuyor.

O güne kadar bir milyona sattığı domatesin para etmediğini gören Antalya üreticisi kıyameti koparıncaya kadar da, Bakanlığın sorundan habersiz olduğu çıkıyor ortaya.

Üç beş gün içinde tepkiler büyüyüp, çığlıklar Ankara’yı sarınca ihmalin ciddiyeti yanında, geliyorum diyen yangının büyüklüğü daha iyi anlaşılıyor…

 

Tarih: 2 Haziran 2005 Perşembe

TBMM’ nin AK Parti’ li başkan vekili Nevzat Pakdil birleşimi açıp üç Milletvekiline gündem dışı söz vereceğini açıklıyor.

İlk Vekilin ardından Ali Er çıkıyor kürsüye.

Meclisin en deneyimli ve kıdemli Milletvekili, Rusya’ nın yaş meyve sebze ihracatımız için önemini vurguladığı girişin ardından Tarım Bakanı Güçlü’ nün gözlerine baka baka o güne kadar kamuoyunun bilmediği gerçeği açıklıyor:

“Benim üzüntüm, ihracat yapamamaktan dolayı değil, yetkililerimizin ihmalinden dolayı. Bizim, en çok üzüldüğümüz, çiftçimizin,  ihracatçılarımızın, üreticimizin üzüldüğü de bu. Rusya Federasyonu, 2004 yılının aralık ayında uyarıyor, yetkili bakanlıklara, ticaret ataşeliklerimize yazıyor “Böyle problemler var, bu problemleri çözün, bize acil şekilde bildirin” diyor. Konuyu bir kez değil defalarca yazıyor -belgeleri de var- nereye, ne zaman, nasıl yazıldığı; ama, üzülerek söyleyeyim; yetkililer, kesinlikle hiçbir cevap vermiyor.

Arkasından, en son bir uyarıda daha bulunuyor; daha önce, şu şu tarihlerde yazdığımız bu problemle ilgili bizim tarafımıza hiçbir cevap verilmediği için, kısa sürede yaptığımız ithalatı durduracağız diyorlar; ama, hâlâ, yine, bizim tarafımızdaki yetkililerden, üzülerek söyleyeyim ki, bir cevap yok.

Tabiî, bunun üzerine ne oluyor; Rusya ithalatı; Türkiye’nin yaptığı ihracatı durduruyor.”

 

Kendisi ile aynı siyasi partili olmasına rağmen ihmalle suçladığı Sami Güçlü söz alıyor, Er’ in ardından.

Bakanın söyledikleri yalanlamadan çok acı bir itirafın ipuçlarıyla dolu:

“Sorun Tarım Bakanlığında da olabilir; ama, tam bilmeden, bir kişiye, bir kuruma yönelik iddialı ifadeler kullanmak doğru değil. Bakanlığımla ilgili bu konuda soruşturma başlattım. Bize niçin gelmedi bu yazı, bahsedilen yazı? Dış Ticaret Müsteşarlığı ve diğer ilgili bakanlıklardan sorduk; bize gönderin kendi bilgilerinizi, çıkış tarihini; gönderemediler, göndermediler. Nereden aldık; Moskova Büyükelçisini aradık; oradaki Dış Ticaret Ataşesi, bize, o yazıyı 31 Mayıs tarihi itibariyle gönderdi, bizim elimize 31 Mayıs tarihinde geçti ve biz, Moskova’dan aldık ve biz, istedikleri belgeleri temin ettik, hazırladık ve ilgili servise dün akşam üzeri faks ettik.”

 

TBMM çatısı altında iktidar partisinin vekili ile bakanının suçlamalarla karışık atışması bazıları için ilginç hatta keyifli bir ağız dalaşı olarak algılanabilir.

Oysa tartışma ülkeyi ilgilendiren ciddiyette…

Milyonlarca tarım üreticisini ilgilendiren ve 500 bin ton sebze meyveyi tek başına alan alternatifsiz bir pazarın göz göre göre kaybedilmesi söz konusu.

(Sorun çözülmediği takdirde on gün sonra bölgemiz üzüm üreticisinin düşeceği durumu düşünmek bile istemiyorum.)

 

Washington Kongre Kütüphanesindeki 24 milyon kitabın bir saniyede dünyanın en ücra köşesindeki bilgisayara aktarıldığı 21. yüzyılda, bir yıl önceden uyarıldığı söylenen ama milyonlarca üreticinin kaderi anlamına gelen yazıyı ‘kapı kapı’ bulmaya çalışan bir Bakanlık…

Ve üreticinin çığlığı Ankara’ya ulaşmadan Moskova Büyükelçiliğini arayıp, sorun hakkında bilgi edinmeyecek çaptaki bürokrasiye inisiyatif vermiş bir bakan…

Benzer bir durum gelişmiş ülkelerden birinde yaşansa, bırakın bakanı o ülkenin hükümet başkanı soluğu Putin’ in karşısında alır, elindeki tüm ticari tehdit mekanizmalarını işleterek sorunu bir saatin içinde çözer, eğer sorun gerçekten bizden kaynaklanıyorsa, o bürokratların birini bile yerinde bırakmazdı.

Erdoğan böylesine radikal yola başvurmasa da, bu kez tren kazasında arkasında durduğu Ulaştırma Bakanına benzer durumdaki Tarım Bakanını savunmuyor.

Gerçekten Ali Er’in yaylım ateşine karşın, bakanın kürsüden indiği saatlerde istifasıyla yerine yapılan atamanın haberi geliyor.

Sorun mu? Sorun olduğu yerde duruyor.

Ve her zamanki filmi seyrediyoruz. Moskova’ya giden Gıda Kontrol Genel Müdürü Nihat Pakdil konuyu ‘Rusların siyasi hesaplarla’ yaptığını açıklıyor dönüşünde.

İyi de Bakanı istifa ettiren meselede gerçekten ihmal söz konusu ise, Bakan yanında konunun muhatabı bürokratların Pakdil  dahil ödemesi gereken bir fatura yok mu?

Nedense sorumluluk ölçüsünde siyasetçi kadar bürokrasinin hesap vermesi gecikiyor.

Cevabı yazımızın girişinde saklı…

Unutmayalım Pakdil, Ali Er’ in söz aldığı oturumu yöneten TBMM Başkan Vekili AK Partili Nevzat Pakdil’ in kardeşi…

 

Yüce Divan’daki son duruşmada “Başbakan olarak beni yargılarken, devlet kurumlarının zaafının da dikkate alınması lazım” diyen Mesut Yılmaz’ın sözleri geliyor aklıma:

Ve yedi yıl sonra bugün yargı karşısında hesap verirken, kendi göreve getirdiği üst bürokratlardan istemesine karşın bilgi alamadığından şikayet eden sitemi…

Yüce divana, mahkemeye gerek yok… Günün birinde Sami Güçlü çıkıp, -adına istifa dense de- bal gibi görevi bıraktırıldığı gelişmeler karşısında “Tamam ben gideyim de, oturmaya devam edenlerin hiç mi günahı yok?” diye sorsa…

Türkiye’de sadece siyasetçiden değil; iş yapmayan, yanlış yapan, görevi ihmal eden bürokrattan da hesap sorulma döneminin başlaması gerekiyor.

 

  Meyve ihracatı ve Rusya… [15.06.2005 – 18:42:17]

 

 
   
 

AT SİNEĞİ, AKDENİZ SİNEĞİ… MEYVE İHRACATINDA RUSYANIN ÖNEMİ…

Beyaz Saray’ daki at sineği kadar ses getirmese de, düne kadar kimselerin bilmediği –halen de varlığı tartışmalı- Akdeniz sineği yaş meyve ve sebze üreticimizi ciddi anlamda etkiliyor.

Üstelik Akdeniz sineği larva haliyle komşularımızın midesini bulandırdığına göre, dış işleri bakanımızın At sineğini vurduğu gibi tek hamlede öldürme şansı da yok.

Oysa Türk ve ABD siyasetçilerine konuşma mevzuu yaratan at sineğinden çok daha konuşulması tartışılması gerekiyor Akdeniz sineğinin yarattığı durumun…

Sovyetler Birliği’ nin liderliği günlerinden beri Rusya Federasyonu sebze, meyve üretimimizin en önemli alıcısı…

Rusya’ya yönelik tarım ürünleri genel ihracatı içinde bazı ana kalemler yıllar itibariyle düşse de, sebze meyve ihracatı son on yıl boyunca payını sürekli arttırmış…

1996 yılında Rusya’ ya ülkemizden yapılan toplam 347 milyon dolarlık tarımsal ürün ihracatı içinde hububat ve mamulleri 97, şeker ve şekerleme ürünleri 70, meyve ve sebze 81 milyon dolar iken, yıllar itibariyle hububat ve mamulleriyle şeker ve şekerleme ürünleri yıllar içinde giderek düşüp neredeyse kaybolurken,bu kalemlerin yerini olduğu gibi  sebze ve meyve almış…

Örneğin 2004 yılında Rusya Federasyonuna yapılan genel tarım ürünleri ihracatı neredeyse 1996 yılı seviyesinde gerçekleşirken (1996 yılı 347, 2004 yılı 360 milyon dolar) alt dağılımda 4 milyon doların altına düşen şeker ve şekerleme ürünleriyle hububat ve mamulleri ihracatının yerini %333 artarak 270 milyon dolara çıkan sebze ve meyve ihracatının aldığı görülüyor.

(kaynak: Dış Ticaret Müsteşarlığı verileri)

Rusya bu hacimle sebze ihracatımızda 1. meyve ihracatımızda da 3. sırayla adı geçen ürünlerin en önemli alıcısı…

Rusya’nın yıllar itibariyle artan bu sebze meyve ithalatının dağılımı daha da ilginç istatistikleri ortaya koyuyor.

Bunun için soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği kimliğiyle Türkiye’den narenciye dışında başka sebze meyve almayan komşumuzun 2004 yılı ithalat rakamlarına bakmak yeterli:

Klasik anlamdaki narenciye ürünleri ihracatı 70 milyon dolarlık doğal seyrini sürdürürken, düne kadar ihracatımız içinde sözü bile edilmeyen domates ihracatı tek başına 60 milyon doları, yaş üzüm ise 40 milyon doları yakalamış durumda.

İşte 2004 yılında dolar bazında Rusya’ya ihraç edilen başlıca sebze meyve ürünleri:

 

  At sineği, Akdeniz sineği….

 

Çeşidi               dolar tutarı
Domates            58.3
Taze Üzüm        38.2
Mandarin           23.4
Limon                21.7
Portakal             17.8
Kuru Kaysı        14.5
Kiraz                   3.4
Şeftali                 2.5

 

2005 yılı ilk dört ayı içinde de yükselme trendi artarak devam ediyor.

Ocak-Nisan arasında rekorlar yılı 2004 ün aynı dönem rakamlarının pabucu dama atılıyor.

Türkiye sebze-meyve toplam ihracatı  839 milyondan 1,1 milyar dolara (% 33 oranında) yükselirken, Rusya’ya yapılan ihracat 72 milyondan 118 milyon dolara (%63 oranında) çıkıyor…

Yalan bilmez rakamların söylediği gibi, meyve sebzemizin en büyük alıcısı, özellikle de domates ve yaş üzüm üreticimizin son yıllardaki kurtarıcısı Rusya

1996/98 yılları arasında Rusya’ ya yapılan genel tarım ürünleri ihracatı içindeki payı %30 larda seyreden sebze meyve ihracatının 2000 li yıllarda %50 ye ve 2004 yılında %75 e çıkmasının öneminden habersiz derin uykulardaki bürokrasinin, böylesine önemdeki bir kapının kapanmasına yol açan ihmalinin öyküsüyle devam edeceğiz…

 

 

 

[14.06.2005 – 20:07:18]

 

BARZANİ ARTIK DAHA GÜÇLÜ…

Irak’ta Ocak ayında yapılan seçimde, anayasayı hazırlayıp ülkeyi demokratik platforma taşıyacak Irak parlamentosu yanında Kuzey Irak’ı yönetecek Parlamento için de halk oy kullanmış ve 111 kişiden oluşan Bölgesel Meclis üyeleri belirlenmişti.

Erbil merkezli bu bölgesel parlamento, Kürdistan Yurtsever Birliği (YNK) ve Kürdistan Demokratik Parti(KDP)  yi tek çatı altında topluyor.

İki partinin seçimlere ortak girmesini sağlayan uzlaşma sayesinde, Kürdistan Yurtsever Birliği lideri Celal Talabani, geçtiğimiz günlerde Ülke yönetiminin en üst makamı olan Irak Devlet Başkanlığına seçilmişti.

Kürdistan Demokratik Partisi lideri Mesud Barzani ise Irak genel siyaseti üzerinde söz sahibi olmak yerine bölgede kalıp, Kürt Yönetimi Başkanı  olmayı tercih etti.

İki liderin iş başına gelecek yeni Kürt Yönetimi Başkanı‘nın görev ve yetkileri konusundaki pazarlıkları Ocak ayından beri sonuçlanmayınca Meclisin toplanması ancak uzlaşmanın ardından 4 Haziran 2005 günü mümkün olabildi.

 

Aslında Kürtler özerk yönetim konusunda son yıllarda epeyi deneyim kazandılar.

1990 yılındaki körfez savaşının ardından ABD’ nin Birleşmiş Milletlere dikte ettirdiği uçuşa yasak bölge sayesinde fiili olarak yıllardır adı koyulmamış kendine özgü bir özerk yönetim tarzını yaratmış durumda.

Ancak her şeye rağmen Kuzey Irak’ taki Kürtlerin bölgeyi yönetmeleri sanıldığı kadar kolay değil.

Türkiye, İran ve Suriye’nin karşı çıkması yanında iki büyük Kürt Partisinin de uzlaşma kültüründen yoksun olması başlayan yeni dönemin en önemli açmazlarından biri.

Gerçekten fiili özerkliğin ilan edildiği 1990 larda Talabani ve Barzani’ ye bağlı grupların çatışması yüzünden bölge uzun süre iki farklı yönetime bölünmüştü.

Kaldı ki, ABD ortak paydasında bugün birleşmiş olan taraflara karşın, mevcut yapılanmanın ABD’ nin çıkarlarına hizmet ettiğini iddia eden PKK ve benzeri radikal grupların, uzun süre karşı çıktığı koalisyona karşı bundan sonra takınacağı tutum oldukça önemli.

Ve hepsinden önemlisi ABD ve mevcut yönetimlere karşı tümden başkaldıran Sünni Araplar kesinlikle Kuzey Irak türünden özerk bölgelere olumlu yaklaşmıyor.

Yine de bölgede yaşanacak olası gelişmeler bakımından bölgesel meclisin toplanması ve ardından oy birliğiyle Kürdistan Demokratik Partisi lideri Barzani’ nin Başkanlık görevini üstlenmesinin sonrasını izlemekte yarar var.

Unutmayalım ki Barzani’nin Başkanlığı öyle bir anda ve kolay olmadı.

YNK, PDK arasında dört ayı aşkın süren çetin müzakereler sonucunda ve Başkanlık Yasası üzerinde anlaşmanın ardından Meclis 4 Haziran 2005 günü toplanarak Başkanı belirledi.

 

MÜZAKERELER VE BARZANİ’ NİN KAZANIMLARI…

Yaklaşık 4 ay süren zorlu müzakerelerin sonunda elde edilenlere bakılırsa, sürecin herkesten çok Barzani’ ye yaradığı anlaşılıyor.

Bölgesel Başkanlık yasasına göre Kürt lider dört yıl boyunca Erbil, Duhok ve Süleymaniye’ den oluşan bölgenin başkanı sıfatıyla adeta hakimi olacak.

Önemli bir sürpriz olmazsa 14 Haziran 2005 Salı günü toplanacak Meclisin huzurunda yemin edecek Barzani’ nin ant içeceği metin de ilginç ip uçlarını taşıyor:

“Görevimi en doğru biçimde ve dürüstçe yerine getireceğime, Kürt vatandaşlarının haklarını ve menfaatlerini, birlik ve beraberliklerini koruyacağıma dair Allah adına yemin ederim” diyerek göreve başlayacak Barzani

Uzmanlar yasayla belirlenen metinde Kürdistan kelimesi veya Kürt halkı gibi deyimlerin geçmemesine, bunun da özellikle Türkiye ve Sünni Arapların hassasiyetleri göz önünde bulundurularak düzenlendiğine dikkat çekiyor.

PDK lideri yeminin ardından yeğeni Neçirvan Barzani‘ yi  hükümeti kurmakla görevlendirecek. Böylece bölge yönetimi tamamen PDK eline geçmiş olacak…

Yasa gereği bundan sonra bir dönem daha seçilebilecek Barzani, Özerk Bölgedeki Peşmerge Gücünün Genel Komutanlığı yanında aşağıdaki yetkileri de uhdesinde bulunduracak:

-Kanunlara itiraz edebilme, veto ederek yeniden görüşülmesini sağlamak,

-Gerek duyduğunda Parlamentoyu feshetmek,

-Sıkı yönetim yasaları çıkarmak, Olağanüstü hal ilan etmek,

-Genel af ilan yetkisini gerektiğinde kullanmak,

-Verilen idam cezalarını onaylamak,

-Hükümeti feshetmek,

-Bölgedeki her türlü sivil ve askeri yetkilileri atamak,

 

Bir yandan Kuzey Irak’ta böylesine kral yetkilerine sahip PDK lideri Barzani

Öte yandan Irak Cumhurbaşkanı unvanına rağmen,  karar yetkinliği olmayan YNK lideri Celal Talabani

Irak’ın gitmekte olduğu süreci bundan daha iyi özetleyecek bir tablo olabilir mi?

 

abdullahayan@gmail.com

 

  Barzani artık daha güçlü [13.06.2005 – 17:34:52]

 

ASKERİ HARCAMAYA BİR TRİLYON DOLAR…

Önceki yazımızda BM lere taahüt ettiği milli gelirinin binde yedilik kısmını çeşitli bahanelerle vermekten kaçınan ABD’ nin yılda ödemesi gereken asgari 84 milyar dolar bir yana, kerhen kabul ettiği 674 milyon doları bile pek çok koşula bağladığını dile getirmiştik.

Bugün soğuk savaş döneminden sonra Sovyet tehlikesinin de ortadan kalkmasıyla azalması gereken silah harcamalarının küresel anlamda ulaştığı ürkütücü boyutları ele alacağız.

 

Silahlanma ve uluslararası güvenlik konularında araştırma ve analizleriyle tanınan Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü, SİPRİ her yıl bugünlerde, bir önceki yıla ait dünya çapındaki askeri harcamaları irdeleyen raporu yayınlıyor.

Enstitünün internet arşivi sayesinde 1993/2004 yılları arasındaki raporları, yıllar itibariyle dünyadaki tüm gelişmeleri karşılaştırmalı olarak izlemek mümkün.

Kurum 7 Haziran 2005 te 2004 yılı raporunu ve dünyanın silahlanma bakımından ulaştığı baş döndüren rakamları açıkladı.

Buna göre, askeri harcamalar dünya toplamında geçen yıl 1 trilyon doları aşmış bulunuyor. Rakamlar, artan askeri harcamaların nerdeyse yarısının (% 46) terörle mücadele genel adlandırması altında ABD tarafından gerçekleştirildiğini gösteriyor.

Oysa daha bir yıl önce dünya askeri harcamaları 956 milyar dolardı…

Dünya ekonomik büyümesinin 2004 yılında % 4,9 olduğu dikkate alınırsa, bir önceki yıla göre silahlanma ve askeri harcamaların aynı dönemde %8 artması ve dünyada kişi başına silahlanmaya ayrılan para 162 dolara ulaşması daha da anlam kazanıyor.

Afrika’dan Güneydoğu Asya’ya bir milyar insanın günde 1 dolara yaşamak zorunda olduğu dünyada kişi başına ortalama 162 dolarlık harcama… (Bir ABD’ linin 2004 yılı askeri harcama rakamı 1600 dolar)

-Dünya bir yana, ülkemizde Ağrı’da yıllık milli gelirin 660 dolar (günde 2 dolardan az) ve kişi başına silah harcamasının 178 dolar olduğunu not etmekte yarar var.-

Kişi başına düşen askeri harcaması Türkiye’nin 10 katına ulaşan ABD, milli gelir rakamlarına göre yapılan dünya sıralamasında hayli gerilere düşüyor.

Dünya birincisi harcamalarını bir önceki yıla göre yarı yarıya azaltmasına rağmen %17 ile Kuzey Kore…

Onu %14,6 ile Ürdün, %13,4 ile Eritre, %11.40 ile Oman Sultanlığı takip ediyor.

 Qatar, Suudi Arabistan, Angola nın oranları aynı:%10…

 %5 oranıyla Türkiye’nin 16. lığı aldığı dünya sıralamasında ABD %3,3 ile dünya 37. si…

 

Enstitüye göre, dünya silah harcamasının %46‘ sını yapan ABD’ nin, askeri harcamalarını 2002 ve 2004 yılları arasında yaklaşık %20 arttırmasının temelinde, Irak ve Afganistan başta olmak üzere ”dünya çapında terörle mücadele” adı altında yürüttüğü pek çok operasyon yatıyor.

Raporda, 2003 – 2005 yılları arasında askeri harcamalara 238 milyar dolar ek bütçe ayıran ABD’nin askeri giderlerinin, Çin, Latin Amerika ülkeleri ve Afrika ülkelerinin tümünün toplamından fazla olduğu vurgulanıyor.

Silah üretim ve ticaretinin aslan payını da ABD li şirketler alıyor.

Dünyada bilinen silah üreticisi 100 şirketin 38’i Amerikalı

Ve bu şirketler dünya Pazarının %62 sini elinde tutuyor …

Bir başka deyimle ABD’ li 38 şirketin silah satışından aldığı pay 650 milyar dolara ulaşmış…

Almanya ise dünyada dördüncü büyük silah ihracatçısı olarak yer alırken,  35  milyar dolarlık savunma bütçesiyle silahlanma yarışında dünya altıncısı.

Dünya askeri harcamaları 2002 yılında yüzde 6, 2003 yılında yüzde 11 ve 2004 te yüzde 8 oranında artsa da, bunun bir rekora işaret etmediği, asıl büyümenin soğuk Savaş’ın bitmesine yakın ve en kızgın evresi olan 1980’lerin sonunda gerçekleştiği biliniyor…

Enstitüsü’nün verilerine göre, askeri harcamaların  %12 arttığı 1987/88 döneminin rekoru henüz kırılmış değil.

 

Silah harcamaları ve Türkiye:

SİPRİ’ nin verilerine göre 1988 yılında askeri harcamalara 5,3 milyar dolarla milli gelirinin %2,9 unu ayıran Türkiye 1999 yılında rakamı 12 milyar dolara ve oranı da %5,4 e çıkarmış.

Yıllar itibariyle ülkemizin askeri harcama bütçeleri ve milli gelir oranlarına gelince:

 

  Askeri harcamaya bir trilyon dolar

Yıl           harcama tutarı  (Milyar$)       Milli Gelir oranı
1988                5.325                                      %2.9
1989                6.161                                      %3.1
1990                7.445                                      %3.5
1991                7.653                                      %3.8
1992                8.050                                      %3.9
1993                8.900                                      %3.9
1994                8.717                                      %4.1
1995                8.939                                      %3.9
1996              10.008                                      %4.1
1997              10.427                                      %4.1
1998              10.926                                      %4.4
1999              12.064                                      %5.4
2000              11.675                                      %5
2001              10.703                                      %5
2002              11.388                                      %4.9   
2003              10.278                                      %4.9
2004              10.142

(Not: CİA ‘nin yayınladığı verilere göre 2003 askeri harcamaları 12.155 milyar dolar)

 

Görüldüğü gibi soğuk savaş sona ermesine ve komşularımızla eskiye oranla yumuşama dönemi başlamasına rağmen askeri harcamalarda herhangi bir azalma söz konusu değil…

 

Asıl trajedi ise yoksulluk, açlık, hastalıkla bile mücadele edecek kaynaktan yoksun orta Afrika’ da yaşanıyor.

Her yıl beş milyon çocuğun beş yaşına gelmeden hastalık ya da kötü beslenme nedeniyle öldüğü, sadece AİDS ile mücadele için yılda 12 milyar dolar ın gerektiği kara kıtanın yöneticileri utanç tablosunu silme yerine, kaynaklarının büyük bölümünü, inanılmaz rüşvetlerin döndüğü silah sektörüne akıtıyor, ardından bir dilim ekmek, bir doz aşı için gelişmiş ülkelere avuç açıyorlar…

Ve mevcut kaynaklarını tüketme yanında borçlandırıp geleceklerini de ipotek altına alan, çoğu ABD’ li şirketlerin asıl patronu başkan Bush, yardım için kapısını çalanlara “Hiç kimse liderlerin yardımları cebe attığı, yolsuzluk batağındaki ülkelere para vermek istemez” diyor…

 

 

 

[11.06.2005 – 16:58:37]

 

YOKSUL AFRİKAYA YARDIM DEMOKRATİKLEŞMEYE BAĞLI…

Türkiye olarak bizim gündemimizle dünyanın ilgilendiği konular çok farklı.

Örneğin Başbakan Erdoğan’ın ABD gezisini uzman adı altında pek çok kişiye yorumlatarak dünyada yılın olayıymış gibi yansıtmaya çalışan bizim medya yanında Uluslararası arenadaki pek çok gazete ve televizyonunun tartıştığı konular çok farklı.

Örneğin biz başbakanın Washington temaslarına kenetlenmişken, dünya İngiltere Başbakanı Blair’in, Erdoğan’dan bir gün önce Bush’ la yaptığı görüşmeyi, masaya koyduğu Afrikalı yoksul ülkelerin borçlarının silinmesi önerisinin ABD tarafından sıcak karşılanmadığı konusunu tartışıyor.

Blair’in önerisi dış borç sarmalında inleyen yoksul ülkeler için bir lütuf değil.

Birleşmiş milletlerin oy birliğiyle aldığı ama altında imzası olmasına rağmen, gelişmiş ülkelerin yan çizmesi nedeniyle bir türlü uygulanmayan bir kararın hayata geçirilmesi için çabalıyor Kofi Annan yıllardır.

Karara göre gelişmiş ülkeler yıllık milli gelirlerinin binde yedisini yoksulluk, açlık ve hastalıkların yenilmesi amacıyla BM’ lere aktarmak zorundalar.

Bu kadarlık bir bütçe ile alınacak epeyce yol var ama, başta ABD olmak üzere kimse elini cebine atmıyor.

Blair’in Bush’ a götürdüğü bu paralara bile gerek duyulmayan  pratik ve basit bir öneri:

Öneri, gelişmiş 8 ülkenin (G-8’ ler) yoksul ülkelerden olan alacaklarını silmelerini, böylece dünyanın en yoksullarının yıllık iki milyar dolarlık yükten kurtulmalarıyla ellerinde kalacak paranın sağlık ve eğitime harcanmasından ibaret…

İngiltere yardımların 2010 yılına kadar iki katına çıkarılıp 80 milyar a ulaşmasının Afrika’ nın yürek kanatan pek çok sorununu çözeceğine inanıyor.

Bush’ un Blair’in bu önerileri tartıştığı görüşmeden ne çıktığını merak ediyorsanız söyleyeyim: “Kocaman bir hiç”

ABD başkanı ülkesinin de imzaladığı BM’ ler kararı bir yana borçların silinmesine de yanaşmadı.

İki liderin görüşmesinin sonunda Bush, ülkesinin Afrika’ya yapacağı yardımın 674 milyon doları geçemeyeceğini açıkladı. Uzmanlar bu rakamın zaten 414 milyon dolarının Eritre ve Etiyopya yapılacak gıda yardımından oluştuğunu geriye kalan rakamla bebek ölümlerini azaltacak aşı kampanyasının dahi sürdürülmeyeceğini belirttiler.

Oysa 2004 yılı milli gelir toplamı 12 trilyon dolar olan ABD’ nin BM ‘ lere taahüt ettiği ‘binde yedi’ lik payı vermesi halinde ortaya çıkacak rakam 84 milyar dolar

Bu rakam g-8 leri oluşturan ülkelerden 2010 yılına kadar toplanması hedeflenen 80 milyar doların da üstünde.

 

Bush’ un  yan çizme gerekçelerine gelince…

Her yıl 80 milyar doların üstünde yardım etme sözü vermesine rağmen okyanusta bir damla anlamına gelen 674 milyon dolarlık katkıya dahi soğuk bakan ABD’ nin cimri davranma gerekçeleri yoksul ülke yönetimleri için tokat niteliğinde.

Bush görüşmenin ardından yaptığı açıklamada yardımların yoksul Afrika ülkelerinin şeffaflığına ve demokratikleşme yolunda adımlar atmasına bağlı olduğunu söyleyip ekliyor:

“Hiç kimse liderlerin yardımları ceplerine attığı, yolsuzluk batağındaki ülkelere para vermek istemez. Hiçbir gelişmiş ülke, halkına ilgi göstermeyen, eğitime ve sağlık hizmetlerine odaklanmayan bir ülkeyi desteklemez. Biz de şeffaf bir ekonomik düzen ve serbest piyasa ekonomisi olmayan ülkeleri desteklemiyoruz. Yaptığınız yardımın işe yaraması lazım.”

Zenginlerin yardım tartışması süredursun, BM ler yardımların istenilen düzeye ulaşmaması halinde, diğer trajedik gelişmelerle birlikte, hızla insanlık suçu haline gelmeye başlayan bebek ölümlerini önleme projesinin de hedefine ulaşmayacağının altını çiziyor.

Bush hırsız yöneticilerin göz diktiği yardımların ancak demokratikleşmeyle hak edenlere ulaşacağını söyleyedursun, Birleşmiş Milletler Afrika’da her yıl beş yaşın altındaki yaklaşık beş milyon çocuğun aşıyla önlenebilir ya da basit ilaçlarla tedavi edilir hastalıklar nedeniyle öldüğünü açıklıyor…

 

Yeni dünya imparatorunu hergün farklı ülkelerden birileri ziyaret ediyor.

Son bir haftanın iki konuğu Blair ve Erdoğan’ dı…

Türkiye başbakanının ülkemiz dışında kimseyi ilgilendirmeyen temaslarını yeterince uzman tartıştı, durdu.

Beni Blair’in beş milyon Afrika’ lı çocuğun bundan sonra ölmemesi adına gösterdiği çaba ilgilendiriyordu.

Irak’ta yüz binlerce çocuğa reva görülen zulüm ve kıyımın iki failinden biri olan Blair’in kabarık günah faturasını temizlemese de, son günlerde Afrika ile ilgili arayışları bazı acıları dindirme adına dikkate değer…

  Yoksul Afrikaya yardım demokratikleşmeye… [10.06.2005 – 08:41:57]

 

 

YOKSUL AFRİKAYA YARDIM DEMOKRATİKLEŞMEYE BAĞLI…

Türkiye olarak bizim gündemimizle dünyanın ilgilendiği konular çok farklı.

Örneğin Başbakan Erdoğan’ın ABD gezisini uzman adı altında pek çok kişiye yorumlatarak dünyada yılın olayıymış gibi yansıtmaya çalışan bizim medya yanında Uluslararası arenadaki pek çok gazete ve televizyonunun tartıştığı konular çok farklı.

Örneğin biz başbakanın Washington temaslarına kenetlenmişken, dünya İngiltere Başbakanı Blair’in, Erdoğan’dan bir gün önce Bush’ la yaptığı görüşmeyi, masaya koyduğu Afrikalı yoksul ülkelerin borçlarının silinmesi önerisinin ABD tarafından sıcak karşılanmadığı konusunu tartışıyor.

Blair’in önerisi dış borç sarmalında inleyen yoksul ülkeler için bir lütuf değil.

Birleşmiş milletlerin oy birliğiyle aldığı ama altında imzası olmasına rağmen, gelişmiş ülkelerin yan çizmesi nedeniyle bir türlü uygulanmayan bir kararın hayata geçirilmesi için çabalıyor Kofi Annan yıllardır.

Karara göre gelişmiş ülkeler yıllık milli gelirlerinin binde yedisini yoksulluk, açlık ve hastalıkların yenilmesi amacıyla BM’ lere aktarmak zorundalar.

Bu kadarlık bir bütçe ile alınacak epeyce yol var ama, başta ABD olmak üzere kimse elini cebine atmıyor.

Blair’in Bush’ a götürdüğü bu paralara bile gerek duyulmayan  pratik ve basit bir öneri:

Öneri, gelişmiş 8 ülkenin (G-8’ ler) yoksul ülkelerden olan alacaklarını silmelerini, böylece dünyanın en yoksullarının yıllık iki milyar dolarlık yükten kurtulmalarıyla ellerinde kalacak paranın sağlık ve eğitime harcanmasından ibaret…

İngiltere yardımların 2010 yılına kadar iki katına çıkarılıp 80 milyar a ulaşmasının Afrika’ nın yürek kanatan pek çok sorununu çözeceğine inanıyor.

Bush’ un Blair’in bu önerileri tartıştığı görüşmeden ne çıktığını merak ediyorsanız söyleyeyim: “Kocaman bir hiç”

ABD başkanı ülkesinin de imzaladığı BM’ ler kararı bir yana borçların silinmesine de yanaşmadı.

İki liderin görüşmesinin sonunda Bush, ülkesinin Afrika’ya yapacağı yardımın 674 milyon doları geçemeyeceğini açıkladı. Uzmanlar bu rakamın zaten 414 milyon dolarının Eritre ve Etiyopya yapılacak gıda yardımından oluştuğunu geriye kalan rakamla bebek ölümlerini azaltacak aşı kampanyasının dahi sürdürülmeyeceğini belirttiler.

Oysa 2004 yılı milli gelir toplamı 12 trilyon dolar olan ABD’ nin BM ‘ lere taahüt ettiği ‘binde yedi’ lik payı vermesi halinde ortaya çıkacak rakam 84 milyar dolar

Bu rakam g-8 leri oluşturan ülkelerden 2010 yılına kadar toplanması hedeflenen 80 milyar doların da üstünde.

 

Bush’ un  yan çizme gerekçelerine gelince…

Her yıl 80 milyar doların üstünde yardım etme sözü vermesine rağmen okyanusta bir damla anlamına gelen 674 milyon dolarlık katkıya dahi soğuk bakan ABD’ nin cimri davranma gerekçeleri yoksul ülke yönetimleri için tokat niteliğinde.

Bush görüşmenin ardından yaptığı açıklamada yardımların yoksul Afrika ülkelerinin şeffaflığına ve demokratikleşme yolunda adımlar atmasına bağlı olduğunu söyleyip ekliyor:

“Hiç kimse liderlerin yardımları ceplerine attığı, yolsuzluk batağındaki ülkelere para vermek istemez. Hiçbir gelişmiş ülke, halkına ilgi göstermeyen, eğitime ve sağlık hizmetlerine odaklanmayan bir ülkeyi desteklemez. Biz de şeffaf bir ekonomik düzen ve serbest piyasa ekonomisi olmayan ülkeleri desteklemiyoruz. Yaptığınız yardımın işe yaraması lazım.”

Zenginlerin yardım tartışması süredursun, BM ler yardımların istenilen düzeye ulaşmaması halinde, diğer trajedik gelişmelerle birlikte, hızla insanlık suçu haline gelmeye başlayan bebek ölümlerini önleme projesinin de hedefine ulaşmayacağının altını çiziyor.

Bush hırsız yöneticilerin göz diktiği yardımların ancak demokratikleşmeyle hak edenlere ulaşacağını söyleyedursun, Birleşmiş Milletler Afrika’da her yıl beş yaşın altındaki yaklaşık beş milyon çocuğun aşıyla önlenebilir ya da basit ilaçlarla tedavi edilir hastalıklar nedeniyle öldüğünü açıklıyor…

 

Yeni dünya imparatorunu hergün farklı ülkelerden birileri ziyaret ediyor.

Son bir haftanın iki konuğu Blair ve Erdoğan’ dı…

Türkiye başbakanının ülkemiz dışında kimseyi ilgilendirmeyen temaslarını yeterince uzman tartıştı, durdu.

Beni Blair’in beş milyon Afrika’ lı çocuğun bundan sonra ölmemesi adına gösterdiği çaba ilgilendiriyordu.

Irak’ta yüz binlerce çocuğa reva görülen zulüm ve kıyımın iki failinden biri olan Blair’in kabarık günah faturasını temizlemese de, son günlerde Afrika ile ilgili arayışları bazı acıları dindirme adına dikkate değer…

  Yoksul Afrika’ya yardım demokratikleşmeye.. [09.06.2005 – 19:54:34]

 

SARP, UĞUR ORAL… BABALAR VE OĞULLAR…

Adı Sarp Oral

Çukurova Üniversitesinin internet sitesine göre halen Elektrik-Elektronik Mühendislik bölümünde halen araştırma görevlisi kadrosunda görünüyor…

Ancak isminin karşısına küçücük bir not düşülmüş:

“Yurt dışında”

Koca Üniversite değerli bilim adamını gözden çıkarmayıp halen kadrosunda gösterdiğine göre, döneceği hususunda umutların tükenmediği anlaşılıyor.

1998 yılında bursla yurt dışına giden Oral için Çukurova Üniversitesinin 8 yıllık hasretle dolu vefalı bekleyişi sürüyor.

Oysa aynı zamanda Mersin Üniversitesinin Rektörü ve Sarp Oral’ın babası Uğur Oral’ a bakılırsa “Türkiye’ deki alt yapısı yetersiz, maaşı düşük Üniversiteler yüzünden yurt dışına giden öğrenciler geri dönmek istemiyor”.

Yüzlerce öğrencinin gittikleri dış ülkelerde kariyerlerini tamamlayıp, Ülkeye katkı sağlamak üzere dönmeleri gerekirken, geri gelmeme hususunda genel nedenleri sıralamış Rektör Oral. Somut olarak oğlu Sarp’ın dönmeme nedenleri hakkında ise yeterli bilgimiz yok.

Oysa öğretim üyesi eksikliği nedeniyle istenen kalitede eğitim veremeyen Üniversitelerimiz tüyü  bitmemiş yetimin nafakasından kesilen binlerce dolarlık kaynaklarla yurt dışına gönderilen bu çocukların dönüşünü, suyu bekleyen toprak özlemiyle bekliyorlar.

Gelelim halen Çukurova Üniversitesi öğretim görevlisi kadrosunda yer almasına rağmen, gittiği ABD’ den bir türlü dönemeyen Sarp Oral’ a…

1993 yılında İstanbul Teknik Üniversitesini bitiren genç Oral, 1993/1996 yılları arasında Çukurova Üniversitesinde asistanlık, 96/98 yılları arasında da master yapar.

Tam da babasının Mersin Üniversitesine kurucu Tıp Fakültesi dekanı olduğu günlerde devletten burs alarak yurt dışına çıkar.

Burs alarak gelişmiş ülkelerin üniversitelerinde doktora yapmak, aslında tüm dünyada bilinen, gelişmiş Ülke Üniversitelerinin bilgi ve birikiminden yararlananlar için de oldukça sağlıklı bir yöntem. Ancak işin yadırganan yanı işin süresinde…

Bırakın Türkiye gibi yoksulları, zengin ülkeler bile öyle 5/7 yıl süren burslu doktoralara izin vermiyor.

Gelişmiş Avrupa ülkeleri bile 1-2 yıl burs verip, yurt dışına gönderdiği insanına adaptasyon süresi  sayılan bu sürenin ardından “Doktora yaptığın Üniversitede veya farklı bir yerde bir iş bul, kendi paranı kendin kazan” diyor.

Belli ki 8 yıldır yurt dışında bulunmasına rağmen Çukurova Üniversitesi Elektrik Elektronik bölümünün araştırma görevlisi kadrosunu işgal eden Sarp Oral daha uzun yıllar dönmese de, kimselerin kılı kıpırdamayacak.

 

Asıl vahimi ise gazeteci arkadaşımız Ümit Pıtır’ ın Zaman gazetesinde yer alan haberindeki baba Uğur Oral’ ın sözleri…

Devlete yaklaşık yüz bin dolar borcu olduğu iddia edilen Sarp Oral’ın Mersin Üniversitesi Rektörlüğünü yürüten babasının gazetedeki sözleri şöyle:

“Türkiye’nin kendi imkanları ile okuttuğu öğrencilerini mutlaka geri kazanması lazım. Fakat oğlumun da içinde bulunduğu öğrenciler uygulamaları yapmaları için gerekli laboratuarları bulamıyor. Bunun yanında verilen maaşlar da çok düşük.”

 

Atatürkçü Rektörümüzün bu sözleri karşısında insanın ister istemez sorası geliyor:

Genç Oral ABD’ ye giderken ülkenin olanaklarını ve Üniversitelerin alt yapısının yetersizliğini, ücretlerin düşüklüğünü bilmiyor muydu?

Hadi kendisi ülke koşullarından habersizdi diyelim…

1970 yılında Tıp fakültesini bitirdiği günden beri ömrü askeri, sivil hastanelerde ve öğretim kurumlarında geçmiş bilim adamı baba Oral, ABD’ ye burslu giden oğlunu Türkiye’nin öğretim üyelerine sunduğu kısıtlı olanaklar hakkında aydınlatmadı mı?

 

Florida Üniversitesinin HCS (High-performance Computing and Simulation Research) Laboratuarında tam da babasının tarif ettiği çok iyi koşullarda çalışan Sarp Oral’ın sekiz yıldır Türkiye’ye dönmemesi doğal.

 

Doğal olmayan ve yanıtlamakta zorlandığımız konu çok daha farklı.

Zaman Gazetesine göre 100 bin dolara yaklaşan borcu olan ve 8 yıldır gittiği yerden dönmeyen doktora öğrencisiyle ilgili bugüne kadar ne gibi işlemler yapılmış?

Türkiye’deki uygulamaya göre, süresi içinde dönmeyenler ve onlara kefil olanlar hakkında icra işlemi başlatması gerekenler, Sarp Oral’ ın borcunun tahsili için bunca yıldır ne yaptılar?

Bu tip burslarda gönderdiği insan yanında iki de güvenilir kefalet isteyen YÖK ve MEB gibi yetkili kurumlara verilen o borç senedinde kimlerin kefil olarak imzası vardı?

Borçluya ulaşılmayan hallerde kefilin yakasına yapışan devlet, Sarp Oral yıllardır dönmediğine göre alacağını neden ona kefil olanlardan istemedi?

 

Dönüp arkama bakıyorum da, geçen yıllar boyunca Uğur Oral’ın ne kadar çok konuşması kazınmış ki beynime…

Örneğin son Tıp Bayramındaki “Zengin olmak istiyorsanız başka bir meslek edinin. Çünkü hekimlik bir yaşam biçimidir, ticaret değil…” sözleri…

Ya da Eczacılar günü nedeniyle yabancı ilaç firmalarına isyan anlamına gelen “Fakir halkımın parası yurtdışındaki holdinglerin cebine gidiyor” cümlesi…

 

Sadece hekimlerin değil bilimin tüm alanlarında yer alanların kulaklarına küpe olması   gereken ve bilim adamı kimliğiyle sürdürülen yaşam biçiminin insanları zengin etmeyeceğini çünkü ticari olmadığını haykıran bir bilim adamı

Ve devlet bursuyla ABD’ ye giden oğlunun, düşük ücret kaygısıyla geri dönmemesini mazur göstermeye çalışan bir baba

İzlediğimiz tek kelimeyle dramatik ironidir…

 

 

  Sarp, Uğur Oral.. Babalar ve Oğullar [07.06.2005 – 17:05:49]

 

KATIR SIRTINDA MAZOT KAÇAKÇILIĞI, BURAL’IN İLGİNÇ SÖZLERİ…(2)

Meclisin 46 birleşiminde kurulmasına karar verilen ‘Kaçakçılık Araştırma Komisyonu’nun Başkanlığına getirilen Vahit Kiler  ise oklarını deveyi hamuduyla götüren ve büyük organizasyon gerektiren kaçakçılığı görmezden gelip, Doğu ve Güneydoğuyu suçlayanlara yöneltiyordu:

“Yahu, Allah aşkına, 3 milyon tonluk kaçak akaryakıt pazarı var. Doğu ve güneydoğuda, sürekli hayvanlarla akaryakıt taşınsa, 50-100 litrelik depolarla mümkün mü?

İşin, gerçek anlamda nerede kimler tarafından yapıldığı, sürekli, değişik adresler gösterilerek, değiştirilerek hep gizlenmiş, denizyoluyla, İstanbul’da, Mersin’de, İzmir’de, Antalya’da limanlarda yapılanlar hep unutulmuş; ama, doğu ve güneydoğuda kamyonların 50-100 litrelik yedek deposuyla veya fazladan gelen o 50 litreyle uğraşılmış.”

 

Kiler ülkedeki akaryakıt kaçakçılığında Doğu ve Güneydoğu’nun payının sanılanın aksine çok düşük olduğunu vurgularken, kendisini can kulağıyla dinleyen Milletvekillerine durumu bir fıkrayla özetliyordu:

“Şoför çok ciddî bir kaza neticesinde kamyonu parçalamış. Kazaya çevreden koşanlar bakmışlar ki şoför yara bere içinde kamyonun altında bir şeyler arıyor. “Kaptan, ne arıyorsun” demişler. O da “hiç sormayın, kamyonda pensemi kaybettim, pensemi arıyorum” demiş. Adam parçalanan kamyonu bırakmış penseyi arıyor! Bizim ki de ona benziyor.”

 

Kiler Meclisteki konuşmasını iddialı sözlerle bitiriyor:

“3 milyon tonluk kaçak akaryakıt pazarının içinde doğu ve güneydoğunun payı yüzde 10’u geçmez. Ama, bu olay yıllardır kamuoyunun gündemine geldiği zaman “bunu çok karıştırmayın, bununla ilgili önerge vermeyin, bununla ilgili komisyon açmayın” deniliyor. Nedenini sorduğumuzda; “doğu ve güneydoğuda, hâlâ, bundan ekmek yiyenler var” diyorlar.

Hayır; biz, Meclis olarak, hükümet olarak, bununla ilgi üzerimize düşeni yapacağız, özellikle denizyoluyla milyonlarca ton getirenleri yakalayacağız; bir seferde 5 000-10 000 ton getirip, öbür tarafta adres olarak doğu ve güneydoğuyu kullananları, inşallah, ortaya çıkaracağız.”

 

Rantın büyüklüğüyle orantılı bir kavgaya tanık oluyoruz bugün.

Bir ucundan dağıtım ve nakliye şirketleri nedeniyle medyanın da bulaştığı, gerçek kaçakçılığın yok sayıldığı hedef şaşırtmalı nokta vuruşların denendiği ilginç bir oyun bu.

 

Asıl ilginci ise tam da kaçakçılığın gerçek boyutlarıyla araştırılmaya hazırlanılan günlerde  –yaklaşık 10 ay önce- Mersin’e Kaçakçılık Şube Müdürü olarak atanan Şerafettin Bural’ ın medyaya yansıyan önemlilerin yanında arada kaynayan bana göre asıl önemli ve can alıcı;

“denetim yapanların sürpriz bir şekilde denetlenmesi, alınan numunelerin laboratuara giderken “bazen değişebildiği” ve bunun önlenmesi gerektiği” sözleri…

Kimsenin pek te ilgisini çekmeyen cümleyi sarf eden herhangi biri değil, bu konuda görevli en önemli uzmanlardan biri…

O halde soralım:

‘Sürpriz şekilde denetlenmesi’ önerilen denetleyiciler kimler?

Gereğini yapması ve yolsuzluk yapan kim olursa olsun, yakalayıp adalete teslim etmekle yükümlü emniyet güçlerinin başındaki polis müdürünün kamuoyunun dikkatini çekmeye çalıştığı ‘bir yapı’ gücünü nereden, kimlerden alır?

Alınan numunelerin yolda değiştirildiği iddiasıyla sormaya devam edelim:

Numune almaya yetkili olanlar kimlerdir?

Herkesin duyduğu numune değiştirme söz konusu ise neden gereken yapılmamakta, bu tür operasyonlarda nasıl bir rüşvet mekanizması dönmektedir?

Denetlenmesi istenen numuneler hangi laboratuarlara kimlerin nezaretinde gönderilmektedir?

ODTÜ ve TUBİTAK yanında Mersin’de analize yetkili özel, resmi laboratuarlar var mıdır?

Var ise, böylesi ‘laboratuarların ortaklık yapısıyla, diğer faaliyet alanlarında hangi şirketlere ne tür hizmetler verdikleri’ sorusu önem kazanıyor.

 

Konuyla doğrudan ilgisi olmasa da, Bural’ ın 2002 Kasım seçimlerinden önce görevden alınma biçimi ve o sırada yaptığı açıklamaların ardından yaşamak zorunda kaldığı dönem geliyor aklıma…

Keşke Bural’ ın 2002 seçimlerinden önce eşyalarını toplamak zorunda kaldığı Emniyet Genel Müdürlüğünün tepelerinden bugünlerde dışarı bakma şansı olsaydı.

12 Ocak 2002 günü Zaman gazetesinin sorusu üzerine;

“Türkiye’ye döndükten sonra girdiği İş Bankası Teftiş Kurulu sınavını ‘kendi emeğiyle’ kazandığını ve aynı bankada müfettiş yardımcısı olarak çalışmaya devam ettiğini”

ifade eden bir gencin 3 Kasım 2002 seçimlerinin hemen ardından başına geçtiği Etimesgut’ taki muhteşem akaryakıt tesisi karşısında irkilir, hele tesise giydirilen şapka ve koyulan ismin anlamıyla bir yaşına daha girerdi.

Eminim Bural görevden alınma emrini veren Bakanı ve onu da yönlendirenleri anımsıyordur.

Çünkü kamuoyu halen onun tam iki yıl önce TBMM yolsuzlukları araştırma komisyonu önünde söylediklerini unutmuş değil:

“Örümcek ağında sadece 2 operasyonu sonuçlandırdık ve toplamı 3 milyar dolar olan bir yolsuzluğu ortaya çıkarttık. Geride 38 operasyon daha var. Toplam 56 milyar dolarlık bir hortumlama söz konusudur. 3 Kasım seçimine giderken bu operasyonun tepe noktasına ulaşmıştık.” (5 Haziran 2003 Hürriyet Gazetesi)

Aslında bu kadar da değil söyledikleri Bural’ ın… Ama TCK ‘nın malum maddeleri söz konusu olunca gerisini www.hurriyetim.com.tr den indirip okumanızı önermekten başka yapacak şey yok ne yazık ki…

 

 

  Katır sırtında mazot kaçakçılığı,… [04.06.2005 – 16:30:14]

 

İşin boyutları büyüyüp bazı tepeleri sarstıkça, akaryakıt kaçakçılığıyla ilgili artık yenmemesi gereken bazı numaralar yeniden sahneleniyor.

Elde edilen son veriler, yapılan tüm açıklamalar denizleri ve gemilerle yapılan büyük kaçakçılığı gösterirken, hedef saptırmayı amaçlayanlar, katır sırtında Irak ve İran kaynaklı akaryakıt kaçakçılığı iddialarını gündeme taşıyorlar.

Gazetelerde bugünlerde yeniden yer almaya başlayan deli saçmalıklarına inat, yetkililerin TBMM’ inde dile getirdiği gerçekler, eskiden müşterisi olan senaryonun çöpe atılması adına da önemli…

Akaryakıt kaçakçılığı hakkında Meclis Araştırma komisyonu kurulmasıyla ilgili görüşmeler sırasında Enerji Bakanı Hilmi Güler, CHP grubu adına Vedat Melik ve komisyon başkanı seçilen AK Partili Vahit Kiler uygulanan kaçakçılık yöntemlerini ve birilerine akan milyarlarca doları genel kurula çarpıcı örneklerle anlatıyorlar.

Bakan Güler ‘in tutanaklara geçen sözleri:

“depolarla antrepolarla denizden uzatılan ilave borular var; bunlarla karşılaşabiliyorsunuz. Ayrıca, vanalarla ilgili, çok teknik olarak yapılanlar var. Ancak, bunlar, tabiî, bir yandan da parası olan kanunun deliklerinden, boşluklarından da yararlanmayı çok iyi bilen insanlar.”

Türkiye’de, 70 büyük depo var ve ne oluyorsa bu depolarda oluyor. Akaryakıt buralara gemilerle geliyor; gemilerde çift konşimento var; hangisini isterseniz onu gösteriyorlar. Onun dışında, yurtdışına, biz, Irak’a petrol satıyoruz. Petrolün büyük bir kısmı Irak’a gitmeden dönüyor, iç piyasada satılıyor, belki oraya su gönderiyorlar, suyu boşaltıp, tekrar oradan petrol alıp geliyorlar. Bunları tespit ettik; ama, bunların kökünden çözülmesi için… Yoksa şu kadarı yakalanmış; bunlar ufak işler. İşin kökünden çözülmesi için, tek yol var: depoların kontrolü

 

Yıllardır Karaduvar’ daki duyarlı insanların denize uzanan borular ve şamandıralarla ilgili sözlerini duymamak doğal da, sorumlu makamda oturan Bakanın komisyon gününe kadar seyredip, ağlamasına  ne demeli?.

 

Aynı birleşimde CHP adına söz alan Vedat Melik, ‘en önemli’ saydığı kaçakçılık yöntemini kürsüden anlatıyor:

Akaryakıt ithalat izni almış ve bunu, denizyoluyla getiren herhangi bir firma -ki, bu, elbette ki, konuyla iştigal eden ve ilgili resmî kurumlardan izin almış ve ilgili resmî kurumlarca tanınan bir firmadır- gümrüklere beyan ettiği miktardan çok daha fazlasını getirmekte, gümrük beyannamesinde yazılı olan miktarın vergisini ödemekte, diğerini ise tamamen gümrüksüz olarak içeriye sokmaktadır.

Biraz önce Sayın Bakan da, sanıyorum, bunu kabullendiği için bu örneği verdi. Değişik konşimentolarla gemiler Türk boşaltma limanlarına yanaşabilmektedirler. Bu işleri, söz konusu, örnek verdiğimiz firmanın tek başına yapamayacağını hepimiz çok iyi biliyoruz. Bu işler, hepinizin de iyi bildiği gibi, çok iyi organize edilmesi gereken işlerdir. Ne akaryakıtı içeri sokarken ne de bu kadar yüklü bir malı satarken ciddî organizasyonlar olmadan böyle bir işi yapabilmek mümkün değildir.

Diğer önemli bir kaçakçılık şekli ise şöyledir:

Söz konusu firma -adı önemli değil- kolayca mazota veya benzine dönüştürülebilen bir malı, bir petrol ürününü, gümrük vergi tarifesinde ya hiç vergi alınmayan veya çok düşük vergi alınan, ÖTV ve KDV’si düşük olan bir ürünü beyan ederek ülkeye sokmaya çalışmakta, soktuktan sonra kendi antrepolarına dökmekte, daha sonra bu ürünü kolayca mazota veya benzine dönüştürebilecek başka bir madde katmakta ve bu kalitesiz ürünü, çevreyi kirleten, Türkiye ve Avrupa Birliği standartlarına uymayan bu malı, yine çok yüksek fiyatlarla vatandaşa satmaktadır.”

 

Komisyon Başkanı Vahit Kiler’in katır sırtında akaryakıt kaçakçılığı iddialarına isyanı ve

Mersin Kaçakçılık Şube Müdürü Bural’ ın gazetelerin satır aralarında kaybolan önemli iddialarıyla devam edeceğiz…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  Katır sırtında mazot kaçakçılığı ..(1) [30.05.2005 – 17:56:17]

 

Eskiden otobüs firmalarının müşteri memnuniyetini ölçmek için uyguladıkları yöntemlerden biriydi konaklama yerleriyle, otobüse şikayet kutusu koyulması…

Son toplantı vesilesiyle öğrendik ki, Mersin İnsan Hakları Kurulu benzer bir yol seçmiş. Kentin muhtelif yerlerine vatandaşın insan haklarıyla ilgili şikayetlerini yazıp atması için koyulan yedi kutuya, Büyükşehir belediyesinin himmetleriyle on kutu eklenmiş.

Yine basını bilgilendirme! Toplantısından öğreniyoruz ki, sorun kutu sayısında değil, halkın ‘tahta Marko Paşalara’ ilgisizliğinde düğümleniyor.

Nitekim insan haklarından sorumlu komisyonun başkanlığını yürüten Vali yardımcısı son toplantıdan önce ‘basın açıklaması’ için çağırdığı medya mensuplarına, kutulara iki şikayet hakkında not bırakıldığını, bunların da insan haklarıyla ilgisi olmadığını dile getirip ardından toplantının basına kapalı olduğunu belirtip kapıyı göstermiş…

Mevcut Valimizin kentinde medyanın alışmış olması lazım bu tür davranışlara..

Mersin dinamiklerini harekete geçirecek MEKİK toplantıları da kapalı kapılar ardında yapılmıyor mu?

Çalışmaları halka yansıtması için yardım istenen medyaya toplantıları kapatan bu anlayışa daha ne kadar tahammül edeceğiz. Ya da başka türlü soralım:

21. yüzyılın şeffaf aydınlığında, halktan gizli halkı yönetme zihniyetini kabullenmek zorunda mıyız?

Aslında, kamunun bilgilenme hakkını engelleyen Mersin’deki kurulun Başkanlığını yürüten Vali ve yardımcısını İnsan haklarından sorumlu en üst makama şikayet etmek gerekiyor…

 

Bu arada Kurulun yasal dayanaklarını araştırırken ilginç bilgilere ulaştım.

Meğer Kasım 2003 te yayınlanan son yönetmelikle, eskiler kaldırılırken son haliyle İL VE İLÇE İNSAN HAKLARI KURULLARININ KURULUŞ, GÖREV VE ÇALIŞMA ESASLARI  belirlenmiş.

Kurulda yer alan üyeliklerin bir kısmı ve bunların belirlenme yöntemi de evlere şenlik:

Baroyu, TBMM de temsil edilen siyasi partileri, il genel meclisinden temsilciyi, tabip odasını anladık ta, Ticaret Ve Sanayi odası ya da esnaf odasının insan haklarına olan ilgisini, Okul aile birliklerinden başvuranlar arasından Valilik tarafından belirlenecek temsilciyi, diğer meslek odaları ile sendikalardan uygun bulunacak birinin yine Valilerce atanmasını demokratik anlayışla bağdaştırmak mümkün mü?

Türkiye genelinden Mersin özeline gelecek olursak, kent merkezindeki İnsan hakları kurulunda yer alan kurumlarla, kurumları temsilen katılan üyeler zoraki siparişe benzeyen oluşumun bürokrasi eliyle ne hale getirildiğini çok daha iyi anlatıyor:

Yönetmeliğin 5. maddesinin (a) bendi Büyükşehir statüsü bulunan illerde Büyükşehir belediye başkanı veya başkan yardımcısının kurulda yer almasını emretmişken, Mersin’de bu temsil Büyükşehir Genel Sekreter Yardımcısınca yürütülüyor.

Katılacak kurumların temsil edilmesinde bile ciddiye alınmayan yönetmelik…

Aklımızca çağdaş dünyayı kandırdığımızı sanıyoruz ama, kendimizden başkasını kandırmıyoruz. Olan boşa geçen zamana, vaktini ayırıp toplantılara mesai harcayanlara oluyor.

İnsan haklarıyla ilgili ihlalleri araştırıp, şikayetleri değerlendirsin diye oluşturulan kurulları farklı ses ve düşünceden temsilcilerin de katılacağı platformlara dönüştürme yerine, çoğunu Valiliklerin belirlediği insanlardan oluşan dikensiz gül bahçeleri.

TBMM de temsil edilmese de, halkın yöneldiği siyasi partiler, insan hakları alanında çalışan ve mücadele veren derneklerden yoksun, kapılarını medyaya kapatan insan hakları kurulları.

Tam “kel başa şimşir tarak” görüntüsü…

 

İNSAN HAKLARI RAPORU…

Yazıyı bitirirken elektronik postama Uluslararası Af Örgütünün 150 den fazla ülkeyi kapsayan 2005 yılı raporu düştü.

Dünyada insan hakları alanındaki uygulamalarının değerlendirildiği, Amerika dahil pek çok ülke hükümetinin,  insan hakları alanında verdikleri sözleri tutmamakla suçlandığı belge.

26 Mayısta Örgüt Genel Sekreteri İrene Khan tarafından Londra’da açıklanan raporda; ABD ‘nin ‘stres durumları’ gibi uydurma gerekçelerle işkence yasağını sulandırmasının kabul edilemeyeceği belirtilirken, asıl bağışlanamaz ihlallerin Darfur, Haiti, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Çeçenistan, Filistin, Afganistan ve Irak’ta görüldüğü, daha da önemlisi bu ülkelerde insan hakları ihlalleriyle ve şiddet eylemlerinin olağan hale geldiği vurgulanıyor.

 

Raporun Türkiye bölümü tek kelimeyle mevcut durumumuzu ve açmazlarımızı özetliyor: Hükümetin yasaları uluslararası standartlara çıkarmak için yaptığı hukuksal reformların pratikte uygulanmadığı, güvenlik güçlerinin işkence ve kötü muamele uygulamasının devam ettiği; göstericilere karşı aşırı güç kullanılmasının örgütü kaygılandırmaya devam ettiği ve yüzleşmemiz gereken bizim gerçeklerimiz:

Gözaltı ile ilgili düzenlemeler sayesinde, Filistin askısı ve falaka gibi bazı işkence yöntemleri azalsa da, dayak, elektrik verme, soyma ve ölümle tehdit gibi uygulamaların sürdüğü iddiaları.

Unutmayın Milas’ta şiir okuyan genci göz altına aldıran, Sütçüler’de “Orhan Pamuk ‘un kitaplarını bulup yakın” diyenler devletin halkı yönetsinler diye atadığı kaymakamlar…

Meclis yasalar çıkarsa da, hükümetler binlerce kararname, genelge de yayınlasa, sorun uygulama ve uygulayıcılarda düğümleniyor.

Ve hep Devleti bireyden koruyan o eskilerde kalmış malum refleksle karşılaşıyoruz. Oysa Mersin’de İnsan Hakları Kurul Toplantısını medyaya kapatan Vali Yardımcısı da, Sütçüler ve Milas kaymakamları da önümüzde açılan yeni dönemi, bireyin öne çıktığı ve devletten daha önemli hale geldiği 21. yüzyılın temelini oluşturan felsefeyi bir algılasalar…

Eski çağın “Vatan sana canım feda” sloganı yerine, kendini insanının daha mutlu yaşamasına adayacak yeni çağı algılamak, kabullenmek ve yaşama geçirmek…

Milas’ta şiir okuyan gence reva görülenlere tepki gösteren Başbakan “Yazık ki bazen bazı şeyler adamına göre oluyor” derken, uygulamaların yönetim kademelerindeki aktörlerin insafına bırakıldığını itiraf etmiş oluyor.

İyi de, bireyi devlet adına haksızlıklar yapan bürokrasiden koruyacak İnsan Hakları kurulunu bürokrasiye teslim eden anlayış bugünkü hükümetin eseri değil mi?

Umarım Erdoğan, haksızlığa uğrayan gencin başvuracağı Milas  İnsan Hakları İlçe Kurulunun başkanlığını da, o davranışlara  yol açan Kaymakamın yürüttüğünü biliyordur…

 

abdullahayan@gmail.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  Basına kapalı insan hakları kurulu… [29.05.2005 – 16:53:22]

 

MERSİN’İN EĞİTİM SORUNUNU VİZYON SAHİPLERİ  ÇÖZER…

Haber geçtiğimiz hafta Adana’da yayınlanan Yenigün gazetesinde yer aldı.

Adana Valisi Cahit Kıraç gazeteye verdiği demeçte;

“eğitimdeki derslik sorununu gidermek için il merkezinde 5 ayrı yerleşke alanı üzerinde çalıştıklarını, bunların finansmanı için ise arsası kıymetli okulları değerlendirmeyi planladıklarını”

söylüyor ve devam ediyordu:

“İl merkezinde 5 ayrı yerleşke alanı üzerinde çalışıyoruz. Ana okulları, ilköğretim, lise ve dengi okullarına kadar eğitim kademelerinin tümüne hizmet edecek bu yerleşkelerde spor salonları, yeşil alanlar ve diğer sosyal mekanlar yer alacak. Burada öğrenciler şehir gürültüsünden ve egzoz gazlarından uzak, sağlıklı ortamlarda eğitim ve öğretim görme imkanına kavuşacak. Projelerin finansmanı için ise arsası kıymetli okulları değerlendirmeyi planlıyoruz.”

 

Adana’ nın vizyon sahibi bir Vali eliyle gerçekleştirmeye çalıştığı projenin benzerini Mersin’in hayata geçirmesi adına yıllardır her platformda nefes tüketen biri olarak sevincim sonsuz.

Dinleyenlere hayal gibi gelen projeyi anlattığımda iki tür tepkiyle karşılaşıyordum.

Bir kesim ilgilenmiş gibi görünse de, “iyi de ülkenin başka kentinde benzer bir uygulama var mı?” diye soruyordu.

Bir başka grup ise, “Allah aşkına sen nerede yaşadığını sanıyorsun, Türkiye’ nin mevcut bürokratik yapısıyla bunu gerçekleştirecek yönetici var mı?” kaygısındaydı.

İşte yanı başımızdaki Adana’da  bir Vali çıkıyor, kafalardaki soruları giderecek somut öneride bulunuyordu.

 

1996 ile 2003 yılları arasında Türkiye genelindeki sosyo-ekonomik gelişme sıralamasında 7 basamak düşerek, 81 il içinde en fazla gerileyen Mersin’in üç ana sorunu var:

-İstihdam

-Sağlık

-Eğitim

Aslında Mersin taşıdığı potansiyel zenginliğiyle üç sorunu da Türkiye’deki diğer kentlerden çok daha kolay aşacak şansa sahip.

Bunun için vizyon sahibi, cesur, atak yöneticiler gerekiyor.

Örneğin eğitim sorunu birazcık akıl, çokça cesaretle kısa sürede kökünden çözülebilir.

Yıllardır dile getirdiğimiz, şimdi Adana’ nın uygulamaya hazırlandığı projeye benzer

Mersin’ de kurulurken ekonomik kıymeti olmayan bazı okullara ait alanlar bugün kentin en değerli yerleri haline gelmiş bulunuyor. Üstelik bunların bir kısmı çağdaş anlamda hizmet vermekten uzak, bazıları  artık okul bile değil.(Milli eğitim Müdürlüğünün şu anda yerleştiği bina gibi)

Kent merkezindeki okullar dışında yukarıdaki tanıma uygun iki alan var ki, bugün altın değerinde:

-Adnan Menderes Bulvarı üzerindeki Marina Sitesi ile Uygulama Oteli (Suphi Öner) arasında kalan ve bir kısmını Milli Eğitim Müdürlüğünün işgal ettiği bölge

-Mezitli sahil girişinde yer alan Anadolu Lisesi (Buna Lise ile Liparis Sitesi arasındaki, çürümekte olan ve kiralanması düşünülen İç İşleri Bakanlığı Eğitim Tesisleri de eklenebilir)

Bu iki alanın kuzeyde yapılacak büyük kampus projeleri karşılığında yatırımcılara verilmesiyle ortaya çıkacak en az 50 milyon dolarlık kaynak Mersin’in eğitimdeki makus talihini tersine çevirir.

 

Binlerce öğrencinin kent gürültüsünden, egzoz dumanından uzakta, spor ve tiyatro salonlarının bulunduğu, geniş yeşil alanlara sahip, her tür sosyal aktivitenin rahatlıkla yapıldığı modern sınıflarda eğitilmesi…

AB fonlarından temin edilecek bilgisayar ve teknik malzemeyle donatılmış laboratuarlarda bilgi çağına uygun yetişecek geleceğimizin garantisi çocuklar…

Rüyayı gerçekleştirmek için bürokrasiden arınmış, aklını cesaretiyle birleştirecek vizyon sahibi bir lidere ihtiyacımız var.

Varsın Milli Eğitim Müdürlüğü çocuklarımızın geleceği uğruna denize nazır odalarda oturmayıversin…

Onların kaybı bu kentin kazancı ve eğitim alanındaki kurtuluşudur.

 

Abdullahayan@gmail.com

 

  Mersin’in Eğitim Sorununu vizyon sahipleri çözer [27.05.2005 – 11:28:58]

 

Geçtiğimiz günlerde Bedii Faik’ ten, üstadın 1960 larda Patagonya Cumhuriyeti adıyla kaleme aldığı yazılarından söz etmiştik.

Olmayan bir ülkede gelişen olayların anlatıldığı yazı dizisi o dönemde öylesine tutuldu ki, bir süre sonra “Bu olanlar Patagonya’ da bile görülmemiştir” ya da, “Burası Patagonya mı” deyimi Türkçe’de sık kullanılır hale geldi.

Oysa Patagonya bazılarının sandığı gibi sanal bir düş ülkesi değil.

Biraz para ve zamana sahipseniz, rahatlıkla gidip göreceğiniz, muhteşem doğasıyla büyüleneceğiniz, el değmemiş uçsuz bucaksız toprakların, çam ormanlarının, akvaryum berraklığındaki denizlerin ülkesi.

Güney Amerika kıtasında, biz Türklere vize uygulamayan ender ülkelerden Şili ve Arjantin‘in güneyinde yer alıyor Patagonya

Bir başka deyimle dünyanın öbür ucunda da olsa günümüz uçuş olanaklarıyla, yakınlardan daha yakın..

Kravatlı penguenleri, mavinin her tonundaki buzulları, nefes kesen şelaleleri, ıssız toprakları ile görenlerin nefesini kesen topraklar çok farklı hayatları barındırıyor.

Patagonya’ ya ismini verense ünlü gezgin ve kaşif Macellan.

Bölgeye geldiğinde rastladığı iri insanların giydiği deriden ayakkabıların içinde daha da büyük görünen ayaklarına bakıp, Patagoni adını vermiş keşfettiği topraklara. (Malum Pata İspanyolca’ da ayak demek)…

Son günlerde internette dolaşan Patagonya ile ilgili bir haber ve buna dayalı müşterek bahis, Bedii Faik’ in hayal ülkesinin gerçekleriyle tanıştırdı beni.

Olay Puerto Madrin adlı limanı, güneşi, deniziyle ünlü kentte meydana geliyor.

Sanal ortamda dolaşan öykü de Puerto Madrin’ in başına bela bir daire Müdürünü anlatıyor.

Geçmişte gücünü milliyetçi Carlos Menem’ den aldığını iddia eden bürokratın yetki alanına giren faaliyetleri denetlerken, iş yapan mükelleflerden aldığı avantaları sağır sultan bile duymuştur.

Başında olduğu kurum kentte satılan pek çok ürünü hakikisinden sahtesine, hilesinden hurdasına, ölçümünden tartısına kadar denetlemekle yükümlüdür.

Arsız müdür arkasında olduğunu söylediği siyasi güçten çekinen ve şerrinden illallah diyen diğer devlet kurumlarının şaşkın bakışları altında gemi iyice azıya alır.

Kaçak elektrik kullanan sanayici sayaçları burada aklanır, belediyenin tek geçim kapısı olan su faturalarıyla ilgili şikayetler bedeli karşılığında burada çözümlenir.

İş o boyutlara varır ki, dokunulmaz Müdür iflas eden Arjantin’in ülke genelinde yasakladığı memur alımına inat, maaşını da şerrinden korkan özel kuruluşlara ödeterek makam sekreteri bile alır.

Derken Arjantin’ de 2001 krizinin ardından 2003 seçimleri yapılır. Geçmiş dönemin pisliklerini temizleyip hesap soracağını, hırsızlıkların üzerine gideceğini söyleyen o güne kadar denenmemiş Nestor Kirchner hükümeti ezici çoğunlukla iş başına gelir.

Ülke çapında başlayan eski dönem yönetici kadrolarının temizlenmesi furyasından Puerto Madrin’ de payını alır.

Kentin Valisi, Emniyet müdürü, daha pek çok üst düzey bürokratı görevden alınır, yerlerine seçimde halka verilen sözlere uygun yenileri atanır.

Ancak solcu güçlü iktidar da bazı daire müdürlerine dokunamaz. Bunlardan biri de yediği nanelerden tüm kentin haberdar olduğu sırtı sağlam bürokrattır.

İş o hale gelir ki, sahte akaryakıt sattığı şikayetleri üzerine baskın düzenlenen istasyonlardan alınan numuneler on binlerce dolar karşılığında değiştirilip aklanır. Emniyet güçleri bile şaşkınlık içinde olan biteni izlemektedir.

Buna karşın yeni iktidarın elektrik idaresine atadığı, biraz da çatlak müdür, deli cesaretiyle sayaçlar üzerinde oynanan oyunları açığa çıkarmak üzere ekibiyle operasyona kalkışır.

Tesadüfen gidilen ‘sayaç kontrol bürosunda’ gördükleri karşısında kanları donar. Göstergelerin istenilen rakamlara ayarlanıp mühürlendiği ve sayaçların kontrol edildiği resmi dairenin kendi sayaçları üzerinde de oynanmakta, devletin bir kurumu bir başka kurumunu kullandığı kaçak elektriğin parasını ödememek amacıyla dolandırmaktadır.

İster inanın ister inanmayın, sahteciliğin başındaki Müdüre hiçbir şey olmaz da, bir süre sonra kenti hırsızlardan temizleme iddiasıyla yola çıkan Müdür, ülkeyi yolsuzluklardan temizleyeceğini iddia eden hükümetçe görevden alınır.

Her şeye rağmen koltuğunu korumaya devam eden Müdürü ve garibim Puerto Madrin’ i bugünlerde internet vasıtasıyla dünyanın diline düşüren gelişmeler yine de bunlar değil.

Bardağı taşıran gelişme, bu olaylardan yola çıkarak büyüyen ve internet üzerinden oynanan müşterek bahis…

Gerçekten dokunulmaz olduğunu sanan Müdür, zaman içinde bir bayan çalışana elle tacizde bulununca iş rayından çıkar. Yardımcılarından biri  “artık inceldiği yerden kopsun deyip” kentin en üst yetkilisi Validen randevu ister. Alınıp verilen rüşvetlerden, karşı cins sarkmalarına kadar her şeyi anlatmaya kararlıdır.

Oysa, Caleta Olivia kentinin belediye başkanlığından Arjantin devlet başkanlığına yükselen Nestor Kirchner’ in bizzat atadığı Valinin kentle ve sorunlarıyla uzaktan yakından ilgisi olmadığı gibi, kimseleri dinleme alışkanlığı da yoktur.

Şikayetçiyi, eski dönemin suçlarına ortak yardımcısına gönderir, film de bundan sonra kopar. Bir hafta dolmadan Müdür yardımcısını çağırır, çıkarılmış tayin tebligat zarfını elinde tutmaktadır. Şikayetleri aktardığı insanların da oyunun bir parçası olduğundan habersiz ve amirinin gideceğinden emin Müdür yardımcısı duydukları karşısında yığılıp kalır.

Müdür ile Vali yardımcısı birleşip bir mizansenle ve ilgisiz gerekçelerle süsledikleri atama önerisini Bakanlığa göndermiş, geleni imzalayan bir müsteşar yardımcısının da otomatiğe bağlı onayıyla Müdür yardımcısı kuş uçmaz kervan geçmez güney kutbuna yakın bölgeye tayin edilmiştir.

Pes etmeye niyeti olmayan yardımcı soluğu Buenos Aires’ te alır. Tanıdığı bazı iktidar Milletvekilleri ile Bakanın karşısına dikilirler. Duydukları karşısında küçük dilini yutan Bakan şimdi erişilmez Müdürün yediği herzeleri incelemek üzere müfettiş görevlendirmiş bulunuyor.

Bugünlerde sakin, kendi halindeki Puerto Madrin bambaşka bir müşterek bahis çılgınlığıyla çalkalanıyor. Tüm kent şöhreti günden güne artan müdürünün görevden alınıp alınmayacağıyla ilgili sanal bahis’ e yüz binlerce dolar para yatırarak, dünyada benzeri olmayan bir kumara katılıyor.

Puerto Madrin’ in vurdum duymaz halkını müdürün gitmesinden kalmasından çok, bahsin sonunda kimlerin zengin olacağı ilgilendiriyor…

Sonuç mu?… Bekleyip göreceğiz.

Arjantin nefesini tutmuş olanları izliyor, biz beklemişiz çok mu?

 

 

  Patagonyanın ” Dokunulmaz bürokratları” [26.05.2005 – 14:16:31]

 

Geçtiğimiz günlerde Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in 19 Mayıs töreninde boy gösteren Belediye araçlarıyla ilgili eleştirisi tartışılacağına, farklı bakış pencerelerine göre başka açılardan eleştirildi.

Oysa Bakan Çelik bugüne kadar girilmemiş tabusal bir alanla ilgili geç kalmış tartışmayı gündeme taşıyarak çok ta iyi etti.

23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim gibi pek çok bayram kutlanıyor ülkemizde.

Her birinde de, armağan edildiği kesimler itibariyle çocuk, genç, askerlerce aylar öncesinden başlayan hazırlıklar…

İlk okulda üçüncü sınıftan başlayarak, okulu bitirinceye kadar, aylar öncesinden başlayan bir telaşla 23 Nisan çocuk bayramına hazırlardı öğretmenlerimiz bizi.

Ailelerimizin maddi durumu, bazı kıyafetlere gücümüzün yetip yetmeyeceği elbette organizasyonu yapanların değil, bizim sorunumuzdu.

O yıl düzenleme komitesinden birileri sizi kelebek yapmaya karar vermişlerse, cicili bicili elbiseler için ayakkabıdan çoraba, gömlekten pantolona, hatta takacakları kanada kadar ailenizin üstleneceği kabarık liste tutuşturulurdu elinize.

Bazı yıllarda işin boyutları değişir, disiplinli ve üstlerinin gözüne girmekten başka derdi olmayan okul müdürleri, ailelere de güvenmez topluca satın alınacak giysi ve diğer aksesuarlar için külliyetli miktarda para talep ederlerdi.

Sınıfta okutulacak dersler aylarca askıya alınır, bayram günü yapılacak resmi geçit ya da, stadyumdaki gösteriler için hazırlıklar yapılırdı. Hiçbir zaman farkınıza varılmayacak bir anlık gösteri için yapılan harcamalar, kaybolan günler, haftalar, aylar.

Sonra o gün gelirdi, aylar öncesinden öğretmenlerinizin sağ, sol diye öğrettiği uygun adım yürümeyi, adımlarınız birbirine dolaşarak, bazen heyecandan deli gibi atan kalbinize şaşarak becermeye çalışırdınız. Bazen daha da kötüsü yaşanırdı. Okuldan gösterinin yapılacağı alana kadar kanat çırparak yürümesi istenirdi kelebeğe benzetilmiş çocukların.

Kim bilir belki de o heyecanlı günlerin korkusuyla sağ ve solumu birbirinden ayıramadım uzun zaman. Kalemi hangi elimde tuttuğumu anımsamaya çalışır, böylece sağımı solumu bulmaya çalışırdım.

Yanılmıyorsam ilk okul dördüncü sınıftayken bizleri yavrukurt yapmaya karar vermişti aklı evvelin biri.

Apoletler, izci işaretleri, sonradan Tommiks-Teksas kitaplarının kahraman Amerikan Rancerlerinde bol miktarda göreceğim boyna fiyakalı asılan mendiller, ipe sapa gelmez bir sürü Amerikan özentili aksesuarlar.

Çok istememe ve maddi durumumuzun iyi olmasına rağmen hiçbir zaman tam donanımlı izci –bize yavrukurt diye yutturmuşlardı- kıyafetim olmadı o günlerde.

Asıl komiği gösteriler nedeniyle okullar arasında yaşanan çekişme ve rekabetti. Günler öncesinden tören alanında gösterilecek performansa göre Vali ve Milli Eğitim müdürünün okulu ödüllendireceği haberleri yayılır, o gazla çocuklar, kendilerine adanmış bir bayramı, kıyasıya yarışa çeviren büyüklerini mahcup etmemek için uğraşıp dururlardı.

Ve aylar süren gerginlikler, başarılı olma kaygıları, yaşamın hiçbir döneminde bir daha giyilmeyecek kıyafetlere dökülen avuç dolusu paralarla hazırlandığınız bayram gösterileri birkaç dakikalık figüranlığın ardından sona ererdi.

Bayramdan bir gün sonra da bomba dedikodular kulaktan kulağa yayılırdı okulda; “Biliyor musun, çok beğenilmiş okulumuz, hatta Vali arayıp kutlamış müdürü ve en başarılı okul olarak bizim seçildiğimizi bildirmiş”

O yıllardaki çocuk saflığımızla Türkiye’deki tüm okullarda benzer olayların yaşandığını ve benzer yakıştırmalarla her Vali veya Milli eğitim müdürü adına bir görevlinin tüm okullara olmayan birincilikleri dağıttığını nereden bilecektik ki?

Peki 50 yıldır ne değişti?

Yine aylar öncesinden çocuklarla aileleri, yaşam boyunca bir daha hiçbir işe yaramayacak giysiler için cendereye sokulmuyor mu?

Zaten yetersiz müfredat programları rafa kaldırılarak aylar süren provalar.

Güneş altında fenalaşan, baygınlık geçiren küçücük bedenler.

Hepsinden önemlisi, çocuklar arasından başlayarak, sınıflara oradan da okullara sıçrayan saçma “bizim kıyafetlerimiz sizinkinden güzel, bizim gösterimiz sizinkine beş çeker” yarışı.

Kıt kanaat geçinmeye çalışan dar bütçeli ailelerin boğazlarından keserek çocuklarının arkadaşları arasında ve öğretmenin gözünde küçük düşmemesi için vermek zorunda kaldığı, aslında hiç te kendisini ilgilendirmeyen kavga.

Atatürk 23 Nisan’ı çocuklara, 19 Mayıs’ı gençlere armağan ederken, bayramların bu hale geleceğini, birileri eliyle özentiler yumağına dönüştürüleceğini, okulların asli işlevi olan öğretim işlevini aksatacak boyutlara ulaşacağını nereden bilebilirdi?.

Bugün ne dünya 1930 ların dünyası ne de Türkiye…

1.dünya savaşından çıkmış bir ülkenin o günkü koşullarında olağan sayılanların, artık üstümüzde sırıtan uygulamalarını konuşmanın bence tam zamanı.

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in bayram kutlamalarına ilişkin sözleri bu perspektifle değerlendirilmeli.

Geçen yıl tesadüfen açtığım bir yerel kanalda 29 Ekim kutlamaları veriliyordu.

öğretmen olduğunu tahmin ettiğim bir bayanın mikrofonlara haykırdığı cümleyle irkildim:

“Cumhuriyet toptur, tüfektir”

Hay dilinizi eşek arıları soksun…

En büyük uygarlık projesini top, tüfek sanan anlayış ve uyaracağına alkışlayan yetkililer.

 

İtfaiyenin hurda arozözlerine resmi geçit yaptırılan bayramları, askeri giysili Fransızları sembolik te olsa süngülerle kovalandığı kurtuluş günlerini; yeniden, barışa ve uygarlığa katkı sunacak çağdaş bir anlayışla kutlama yöntemlerini tartışmanın kime ne zararı olabilir?…

 

 

  Resmi bayram kutlamaları.. [25.05.2005 – 16:31:52]

 

RESMİ BAYRAM KUTLAMALARI…BAKAN ÇELİK’İN HAKLILIĞI…

Geçtiğimiz günlerde Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in 19 Mayıs töreninde boy gösteren Belediye araçlarıyla ilgili eleştirisi tartışılacağına, farklı bakış pencerelerine göre başka açılardan eleştirildi.

Oysa Bakan Çelik bugüne kadar girilmemiş tabusal bir alanla ilgili geç kalmış tartışmayı gündeme taşıyarak çok ta iyi etti.

23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim gibi pek çok bayram kutlanıyor ülkemizde.

Her birinde de, armağan edildiği kesimler itibariyle çocuk, genç, askerlerce aylar öncesinden başlayan hazırlıklar…

İlk okulda üçüncü sınıftan başlayarak, okulu bitirinceye kadar, aylar öncesinden başlayan bir telaşla 23 Nisan çocuk bayramına hazırlardı öğretmenlerimiz bizi.

Ailelerimizin maddi durumu, bazı kıyafetlere gücümüzün yetip yetmeyeceği elbette organizasyonu yapanların değil, bizim sorunumuzdu.

O yıl düzenleme komitesinden birileri sizi kelebek yapmaya karar vermişlerse, cicili bicili elbiseler için ayakkabıdan çoraba, gömlekten pantolona, hatta takacakları kanada kadar ailenizin üstleneceği kabarık liste tutuşturulurdu elinize.

Bazı yıllarda işin boyutları değişir, disiplinli ve üstlerinin gözüne girmekten başka derdi olmayan okul müdürleri, ailelere de güvenmez topluca satın alınacak giysi ve diğer aksesuarlar için külliyetli miktarda para talep ederlerdi.

Sınıfta okutulacak dersler aylarca askıya alınır, bayram günü yapılacak resmi geçit ya da, stadyumdaki gösteriler için hazırlıklar yapılırdı. Hiçbir zaman farkınıza varılmayacak bir anlık gösteri için yapılan harcamalar, kaybolan günler, haftalar, aylar.

Sonra o gün gelirdi, aylar öncesinden öğretmenlerinizin sağ, sol diye öğrettiği uygun adım yürümeyi, adımlarınız birbirine dolaşarak, bazen heyecandan deli gibi atan kalbinize şaşarak becermeye çalışırdınız. Bazen daha da kötüsü yaşanırdı. Okuldan gösterinin yapılacağı alana kadar kanat çırparak yürümesi istenirdi kelebeğe benzetilmiş çocukların.

Kim bilir belki de o heyecanlı günlerin korkusuyla sağ ve solumu birbirinden ayıramadım uzun zaman. Kalemi hangi elimde tuttuğumu anımsamaya çalışır, böylece sağımı solumu bulmaya çalışırdım.

Yanılmıyorsam ilk okul dördüncü sınıftayken bizleri yavrukurt yapmaya karar vermişti aklı evvelin biri.

Apoletler, izci işaretleri, sonradan Tommiks-Teksas kitaplarının kahraman Amerikan Rancerlerinde bol miktarda göreceğim boyna fiyakalı asılan mendiller, ipe sapa gelmez bir sürü Amerikan özentili aksesuarlar.

Çok istememe ve maddi durumumuzun iyi olmasına rağmen hiçbir zaman tam donanımlı izci –bize yavrukurt diye yutturmuşlardı- kıyafetim olmadı o günlerde.

Asıl komiği gösteriler nedeniyle okullar arasında yaşanan çekişme ve rekabetti. Günler öncesinden tören alanında gösterilecek performansa göre Vali ve Milli Eğitim müdürünün okulu ödüllendireceği haberleri yayılır, o gazla çocuklar, kendilerine adanmış bir bayramı, kıyasıya yarışa çeviren büyüklerini mahcup etmemek için uğraşıp dururlardı.

Ve aylar süren gerginlikler, başarılı olma kaygıları, yaşamın hiçbir döneminde bir daha giyilmeyecek kıyafetlere dökülen avuç dolusu paralarla hazırlandığınız bayram gösterileri birkaç dakikalık figüranlığın ardından sona ererdi.

Bayramdan bir gün sonra da bomba dedikodular kulaktan kulağa yayılırdı okulda; “Biliyor musun, çok beğenilmiş okulumuz, hatta Vali arayıp kutlamış müdürü ve en başarılı okul olarak bizim seçildiğimizi bildirmiş”

O yıllardaki çocuk saflığımızla Türkiye’deki tüm okullarda benzer olayların yaşandığını ve benzer yakıştırmalarla her Vali veya Milli eğitim müdürü adına bir görevlinin tüm okullara olmayan birincilikleri dağıttığını nereden bilecektik ki?

Peki 50 yıldır ne değişti?

Yine aylar öncesinden çocuklarla aileleri, yaşam boyunca bir daha hiçbir işe yaramayacak giysiler için cendereye sokulmuyor mu?

Zaten yetersiz müfredat programları rafa kaldırılarak aylar süren provalar.

Güneş altında fenalaşan, baygınlık geçiren küçücük bedenler.

Hepsinden önemlisi, çocuklar arasından başlayarak, sınıflara oradan da okullara sıçrayan saçma “bizim kıyafetlerimiz sizinkinden güzel, bizim gösterimiz sizinkine beş çeker” yarışı.

Kıt kanaat geçinmeye çalışan dar bütçeli ailelerin boğazlarından keserek çocuklarının arkadaşları arasında ve öğretmenin gözünde küçük düşmemesi için vermek zorunda kaldığı, aslında hiç te kendisini ilgilendirmeyen kavga.

Atatürk 23 Nisan’ı çocuklara, 19 Mayıs’ı gençlere armağan ederken, bayramların bu hale geleceğini, birileri eliyle özentiler yumağına dönüştürüleceğini, okulların asli işlevi olan öğretim işlevini aksatacak boyutlara ulaşacağını nereden bilebilirdi?.

Bugün ne dünya 1930 ların dünyası ne de Türkiye…

1.dünya savaşından çıkmış bir ülkenin o günkü koşullarında olağan sayılanların, artık üstümüzde sırıtan uygulamalarını konuşmanın bence tam zamanı.

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in bayram kutlamalarına ilişkin sözleri bu perspektifle değerlendirilmeli.

Geçen yıl tesadüfen açtığım bir yerel kanalda 29 Ekim kutlamaları veriliyordu.

öğretmen olduğunu tahmin ettiğim bir bayanın mikrofonlara haykırdığı cümleyle irkildim:

“Cumhuriyet toptur, tüfektir”

Hay dilinizi eşek arıları soksun…

En büyük uygarlık projesini top, tüfek sanan anlayış ve uyaracağına alkışlayan yetkililer.

 

İtfaiyenin hurda arozözlerine resmi geçit yaptırılan bayramları, askeri giysili Fransızları sembolik te olsa süngülerle kovalandığı kurtuluş günlerini; yeniden, barışa ve uygarlığa katkı sunacak çağdaş bir anlayışla kutlama yöntemlerini tartışmanın kime ne zararı olabilir?…

 

 

  Resmi bayram kutlamaları..Bakan Çelik’in… [24.05.2005 – 18:51:48]

 

MERSİNİN ÇÖP SORUNU… AIRBANG, KANADALILAR…SON DURUM…

Kanadalılardan sonra İtalyanlar… Airbang’ ın öyküsü…

Biz Aysan ile ilgili yazışmaları sürdürürken, Aralık 2004 te yurt dışı seyahatlerinin birinden dönen Özcan medyanın karşısına geçip “çöp sorununun çözülmesi amacıyla bir İtalyan şirketiyle prensip anlaşmasına varıldığını, kısa süre sonra adı geçen İtalyan şirketinin Mersin’e geleceği” müjdesini verdi.

Küçük bir araştırmanın ardından gördük ki, başkanın İtalyan dediği ve adı Belediye Basın Bürosunun bültenlerinde yanlış yazılacak kadar bilinmezlerle dolu şirket gerçekte İsviçre Lugano merkezli bir bankerlik kuruluşu.

24.12.2004 tarihinde www.ufukturu.net sitesinde ve Mersin gazetesinde yayınlanan yazılarımızda Airbang adlı şirkete dikkat çekip, hazine garantisi sağlanmamış projelere bu tür kuruluşların para koymayacağını, başkanın Mersin’e Ocak ayında geleceğini duyurduğu şirketle ilgili yine hayal kırıklığı yaşama olasılığına dikkat çektik.

Keşke yanılsaydık ama anlaşılıyor ki, Airbang işi de şirketin adına dönmüş.

Öyle olmasa Belediyenin “8 Ocak 2005 günü Mersin’e gelip 10 gün içinde teknik fizibilite çalışmalarını tamamlayacağını” açıkladığı şirketten bugüne kadar bir ses çıkar, Özcan’ da gelişmeleri kamuoyuyla paylaşırdı.

 

Bu kez de Burhanettin Kocamaz ve yeni Kanadalılar müjdesi…

İtalyan ya da İsviçre’ li fark etmiyor, AİRBANG  patentli projenin yattığı anlaşılıyor…

Öyle olmasa beş ay önce İtalyanların çöp, arıtma, raylı sistem projelerini hayata geçireceğini müjdeleyen Başkan Özcan, söylediklerini unutup umudunu Tarsus Belediye Başkanı Kocamaz’ a ve ibreyi adını bile bilmediği yeni bir Kanadalı şirkete çevirir mi?.

14 Mayıs 2005 tarihinde yayınlanan ‘Büyükşehir Haber’ de yayınlanan ‘Başkanın mektubu’ köşe yazısında Özcan şöyle diyor:

“Çöp konusunda nihai çözüme kavuşmak üzereyiz. Tarsus Belediyesi sınırları içerisinde bulunan 250 dönümlük bir arazide Kanadalı bir firma tarafından kurulacak sistem sayesinde, Mersin çöp sorunundan kurtulmuş olacak. Konuyla ilgili olarak Tarsus Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz’ la bir dizi görüşme yaptık. Önümüzdeki günlerde sistemi yerinde incelemek üzere sayın Kocamaz ile Kanada’ ya gitmeyi planlıyoruz.”

Geçtiğimiz hafta Burhanettin Başkanla sohbet ederken, Özcan’ ın sözlerini anımsatıp çöple ilgili gelişmeleri sordum.

İşte Kocamaz’ ın söyledikleri:

“Özcan bir süre önce beni telefonla aradı. Kanadalı bir şirketle yaptığımız görüşmeleri duyduğunu, projeye Mersin’in de dahil edilip edilmeyeceğini sordu. Ben de Tarsus’un çöp bertaraf tesisiyle ilgili olarak sadece Kanadalılarla değil Japonlarla da görüştüğümü söyledim. Mersin’in projeye dahil edilmesi kurumların oluşturacağı çalışma gruplarınca masaya yatırılmadan, fizibilitesi yapılmadan öyle telefonla falan konuşulup çözülecek bir şey mi?

Mersin’den Tarsus’a çöpü taşıyacak kamyonların güzergahından tutun, işletme modeline ve iş birliği etmeyi düşündüğümüz firmaların ne düşündüklerine varıncaya kadar meselenin ciddi biçimde her açıdan tartışılması, detaylandırılması gerekiyor.

Özcan görüşmelere gittiğimizde kendisinin de bizimle gelmek istediğini söyledi. Başımın üstünde yeri var. Ama hepsi bu kadar.

Telefon görüşmesinin dışında işin ayrıntılarına yönelik derinlemesine projelendirilmiş, masaya yatırılmış bir şey yok”

Peki, Özcan’ ın gazetede yayınlanan ‘mektubunda’ yer alan ‘Kocamaz’ la bir dizi görüşme yaptık’ sözleri… Kocamaz’ a göre bir telefon görüşmesinden öte bir şey yok.

İyi de ne zamandan beri yaşamsal önemdeki kapsamlı projeler bu tür telefon görüşmeleriyle çözülüyor?

Çöp konusunun böylesine basit çözümü vardı da 6 yıldır ne bekleniyor?

Anladığım kadarıyla Başkan Kocamaz, Mersin’in çöp sorunuyla ilgili olarak adının bu şekilde öne çıkmasından rahatsız.

Sorundan en fazla zarar gören insanların Toroslar belediye sınırları içinde kaldığını ve Toroslar Belediye başkanı Hamit Tuna’ nın da kendisi gibi MHP’ den aday gösterilerek seçildiğini hatırlarsak, haksızda sayılmaz.

Kocamaz gibi deneyimli siyasetçinin bir süre sonra “çöp işi çözülecekti, Tarsus Belediye Başkanı engel oldu” gibi inandırıcılığı olmasa da, ince hesaplardan habersiz çoğunluğun etkileneceği iddialarla karşılaşmak istememesi doğal…

Doğal olmayan altı yıldır yaşamsal projelerde havanda su döven Mersin’ in çöp konusunda bir kez daha avutuluyor olması.

Mersin açıkçası bunları hak etmiyor.

Ve olan da Toroslar başta olmak üzere ‘dünya kenti’ iddiasıyla yıllarını kaybeden Mersin’e oluyor…

 

  Mersin çöp sorunu… Aırbang, Kanadalılar.. [24.05.2005 – 08:20:40]

 

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE MERSİN’İN “ÇÖP” SORUNU (1)

 

Toroslar’da yaşayan vatandaşlar başta olmak üzere Mersin’in de, gelmiş geçmiş nice başkanın da başı döndü ama çöp sorunu bir türlü çözülemiyor.

Kendisinden önceki başkanlar gibi ilk seçim döneminde de, beş yıl sonra yapılan ikincisinde de kentin ayıplı sorununu kökünden çözeceğini vaat ederek oy alan Özcan’ ın çözdük çözüyoruz sözleri de artık bıçağın kemiğe dayandığı yöre halkı için fazla anlam taşımıyor.

Başkanlığının ilk yıllarında Organize sanayi bölgesinin yakınlarındaki yöreyi ‘çöp depolama’ alanı yapmaya kalkıştığında dönemin MTSO başkanı Hamit Hayfavi ile kavgaya tutuşan Özcan’ ın karşısına bir süre sonra Bahçeli Belediyesi ve halkı da dikilmiş, 2001 yılı başında

Bahçeli ve çevre belde insanları Bergama eylemlerini anımsatan protestolarla Özcan’ ı sindirmişlerdi.

 

2002 Seçimlerinden hemen önce çöp işi Yücelen’ in eniştesine ihale edildi…
 22 Eylül 2002 de Resmi Gazetede yayınlanan bir ilan pek yankı bulmadı.

Oysa ilanla 3 ekim 2002 de “Mersin Büyükşehir Belediye sınırları içindeki çöplerin satışı ve bertaraf edilmesi işi” ihalesinin yapılacağı duyuruluyordu.

İhaleden başlayarak yıllarca Mersin kimliği belirsiz bir Kanadalı firmayla avutulsa da, çöp işini Mersin Ticaret Ve Sanayi Odasına kayıtlı, dönemin güçlü siyasetçisi Rüştü Kazım Yücelen’ in eniştesi Hasan Levent Serpil ile ortağı Yavuz Bayraktaroğlu’ nun ortak oldukları Aysan İnş. Tah. San. Tic. AŞ. adlı şirket almıştı.

Başkan kamuoyuna çöp sorununu çözecek Kanadalılardan söz ediyordu ama, 3 Aralık 2002 de Mersin 1. noterinin huzurunda onaylanan sözleşmeyi Mersin Büyükşehir Belediyesi adına Özcan, Aysan’ dan da Yavuz Bayraktaroğlu imzaladılar.

19 maddelik sözleşme taraflar açısından ilginç hükümler içeriyordu.

Mersin Büyükşehir Belediyesi sözleşmeyle 10 yıl boyunca firmaya her gün en az 500 ton çöp sağlayacak , firma ise 3.12.2002 tarihinden başlayarak 12 ay içerisinde kendisince temin edilecek en az 30 bin m2 arsa üzerinde çöp bertaraf tesisini kuracaktı.

Aysan 3.12.2003 tarihine kadar bertaraf tesisini tamamlayıp bu tarihten itibaren günde 500 ton çöpü bertaraf etmeye başlamadığı takdirde, vermiş olduğu 25 milyar liralık teminat Belediyece irat kaydedilecekti.

Serpil ve ortağı Kasım 2002 seçimleriyle gelen şoku atlatmaya ve yeni dengeleri anlamaya çalışan Mersin’deki ‘bazı kurum ve kuruluşları’ ziyaret ettiler. Üretecekleri elektriği kullanma potansiyeli olan Organize Sanayi Bölgesi ile MESBAŞ’ a, bu çok cazip yatırım için ortaklık öneriyorlardı.

Değişen dengelerle düne kadar ardına kadar açılan tüm kapılar birer birer kapandı. Bekledikleri desteği alamayan, bankalardan kredi bulmanın da olanaksızlaştığını gören iki ortak sessizce ortadan kayboldu…

Mersin için geriye, kaybedilmiş iki yıl ve Toroslar halkının çilesiyle, olmayan Kanada şirketinin balon hayali kaldı.

İhaleden 25 ay sonra 5 Kasım 2004 tarihinde Büyükşehir Belediyesine başvurup, ihalenin akıbetini, tesis ortaya çıkmadığına göre, sözleşme hükümleri gereğince irat kaydedilmesi gereken 25 milyar TL lik kesin teminatla ilgili ne yapıldığını sorduk.

Öyle ya, 2 Aralık 2002 tarihinde imzalanan sözleşmeye göre en geç 2 Aralık 2003 günü tesisin işletmeye alınmaması halinde 5 Aralık 2003 günü 25 milyar TL nin irat kaydedilmesi gerekiyordu.

İki aylık uğraşların sonunda ve Bilgi Edindirme Kurulunun kararıyla 7 Ocak 2005 günü Mersin Büyükşehir Belediyesi o güne kadar vermemekte direndiği belge ve bilgileri gönderince gerçek anlaşıldı.

Yatırımı gerçekleştiremeyen AYSAN firmasının teminat mektubu yaklaşık bir yıllık gecikmeyle, Belediyeye yapmış olduğumuz başvurudan 13 gün sonra, 18.11.2004  tarihinde irat kaydedildi.

Bundan sonraki gelişmeleri ve başkanın son günlerde çöp sorunu çözülüyor müjdesinin gerçekleşme olasılığını yarın ele alacağız…

 

  Geçmişten günümüze Mersin’in ‘çöp’ sorunu -1 [21.05.2005 – 16:35:28]

 

MER-LAT GÜÇBİRLİĞİNİN İLK ADIMI OLABİLİR…

Yıllarını Türkiye-Suriye dostluğuna hasreden bir insan olarak sevincim sonsuz.

İlişkilerin en gergin olduğu günlerde bile Esad yönetiminin düşmanca tavırlarının, Suriye halkına fatura edilemeyeceğini, dünyaya açılma konusunda Türkiye’yi model alan tel örgülerin öbür yakasındakilerin en büyük hedefinin bu yakadakilerle kenetlenme arzusu olduğunu yazmış ve önermiştik:

“Beklentilerin daha doğrusu rüyaların gerçekleşmesi için fazla çaba da gerekmiyor.

Sınırları açın, bürokrasiye malzeme konusu vizeyi kaldırın.

Hafta sonu Suriye’den insanlar tıpkı AB ülkelerinde olduğu gibi, gümrüklere takılmadan komşu bir kente gidercesine iki ülke arasında gidip gelsinler…

Ticaret gelişir, durgunluktan boğulma noktasına gelmiş esnafımız nefes alır.

Üstelik Suriye’ li turist cömerttir. Harcamayı, alışverişi, yemeyi içmeyi sever.”

 

Bir başka öneriyi de ulaşım konusunda yapmıştık.

21.07.2003 tarihinde kaleme aldığımız yazıda feribot konusunda bin km uzaklıktaki İzmir’in çabalarından ibret alıp elimizi çabuk tutmamız gerektiğini söyleyip devam etmişiz:

 

Suriye ile ortak yatırım çalışmalarından önce, Turizmde komşularımızın bölgeye çekilmesi için ulaşım ve vize konusunda kolaylıklar sağlanmalı.

Yatak fukarası bölgemizin, bunları dahi doldurma konusunda çektiği sıkıntılar ortadayken, gelmeye can atanlara her türlü desteğin sağlanmasından başka yol görünmüyor.

1999 yılında 100 bin civarında olan Suriye’ li turist sayısı 2002 yılında 126 bin olsa da, gelenlerin rakamsal boyutları, gelmeyi düşleyenlerin yanında devede kulak.

Bölgeden bin km uzakta olmasına rağmen, İzmir Ticaret Odasının yıllardır hayata geçsin diye çabaladığı Lattakiye-İzmir feribot hattına, rota üzerindeki Mersin/Antalya/Muğla’nın eklenmesi için adı geçen illerin oda ve kurumlarına büyük görevler düşüyor.

Kurulacak feribot hattı ile, Suriyeli turist yanında Mersin, Antalya, Muğla, İzmir arasındaki koy ve limanlar arasında gezinmek isteyen, karayolundan sıkılmış binlerce Türk’e de yeni gezi alternatifleri sunulacak, ülkeler yanında kentler arası turizm hareketi başlayacaktır.

Karayiplere sıkışmış kruvaze turizmi tarihle doğal güzellikleri birleştirecek yeni arayışlar peşinde…

Bu arayışlara ışık tutacak ve önderlik yapacak tarihin beşiği topraklar; Anadolu, Suriye, Filistin, Mısır yıllardır meşaleyi tutuşturacak kıvılcımı bekliyor.

Denizleri yanında binlerce yıllık tarihiyle de insanlığa sunacak evrensel boyutlarda bir projenin nüvesini oluşturacak küçücük bir feribot projesini hayata geçirmek için neyin beklendiği, ancak orta doğunun aymazlığı, vurdumduymazlığı ile anlatılabilir.

Dünyaya açılmayı, 2010 yılında 50 milyon turisti ağırlamayı hedefleyen TÜRKİYE’ nin, gelmeye can atan komşularına kapılarını açmasından, onlara tercih edecekleri deniz ya da kara yolunda her olanağı sunmasından daha doğal ne olabilir?”

 

İki yıl önceki önerilerimizin hayata geçirilmesi bakımından büyük önem taşıyan ve itiraf etmek gerekirse o günlerde Mersin’den fazla umudumuz olmadığı için İzmir’in üstleneceği misyona razı olduğumuz projenin şimdi bu kentte gerçekleştirilmek üzere olduğunu görmek en fazla bizi heyecanlandırır.

Suriye-Türkiye ilişkilerini geliştirmesi bir yana, yıllardır bu kentte başarılamayan dayanışma ve güç birliğinin belki de ilk nüvesini oluşturması bakımından da gelinen aşamayı önemsiyoruz.

Ancak Selahiddin Akkuş’ un köşesinde belirttiği gibi böylesine kutsal bir çıkışa hazırlanırken projenin liderliğini üstlenen iki Odamızın bu acele ve telaşı neden?

Üyelerinize ortaklık davetini 18 Mayıs günü gönderecek, katılımcıların almak istedikleri hisse miktarını en geç 20 Mayıs 2005 saat 12 ye kadar bildirmelerini şart koşacaksınız.

-Sanmıyoruz ya- Bilmediğimiz bir zorunluluk varsa projeyi yürütmeyi üstlenenler çıkıp acelenin nedenlerini açıklamalı, yatırımcının kafasında soru işareti yaratacak davranışlardan kaçınılmalı.

Eğer esnaf ağzıyla ‘piyasa kızıştırılıyorsa’, sorumluluk sahibi Odaların başvuracağı en son yöntem bu olmalı..

Ve son bir not… Kambiyo mevzuatı itibariyle 24 Ocak 1980 deki Türkiye’den daha ağır kelepçelerle bağlı Suriyeli girişimci nasıl olacak ta Mersin’in %51 ile hakim ortak olduğu bir şirkete iştirak edecek?

En geç bir ay içinde tablo netleşecek ve kafalardaki sorular da yanıtlanmış olacak.

Dileğimiz büyük umutlar bağlanan feribot seferlerinin kim gerçekleştirirse gerçekleştirsin bir an önce başlaması ve yapılan davetle heyecanlanıp ayağa kalkacak Mersinli yatırımcının hüsrana uğramamasıdır.

 

 

  Mer – Lat Güçbirliğinin ilk adımı olabilir [18.05.2005 – 17:46:09]

 

 EYMÜR’DEN APO KONUSUNDA KAFA KARIŞTIRAN SORULAR…

Çoktandır sesi çıkmayan eski MİT Kontr-Terör Dairesi eski Başkanı, kendisine ait ATİN adlı internet sitesinde Abdullah Öcalan ‘ın yakalanışı sırasında ABD ile yapılan pazarlıklar, imzalanan protokolle ilgili bilgiler verdikten sonra kafaları ve ortalığı epeyi karıştıracak yeni sorular ortaya atıyor…

Yazısına Ecevit’in Sabah gazetesinde yer alan “Bize niye Apo’ yu verdiler onu hala ben de bilemiyorum… Ama sonunda hayırlısı oldu. Apo konusunda hiçbir şart getirmediler bize.” sözleriyle başlayan Eymür “Apo konusunda hiçbir şart getirmediler bize” diyen Ecevit’le inceden dalga geçerken ‘acaba hatırlamıyor mu?’ diye soruyor ve ekliyor:

“Sonunda hayırlısı olmuş..? Terör örgüt başının Türkiye’ye getirilişinde nasıl bir hayır olduğu gözler önünde. Hem daha bitmedi, filmin devamı da var…”

Eymür’ ün Filmin devamı dediği başlayan yeni yargılama süreci…

Apo konusuna yıllarını vermiş, yakalanması yolunda yürüttüğü yurt dışı operasyonlarla tanınan Eymür’ ün yeni sorular içeren 17 Mayıs 2005 tarihli yazısı, yüzyılın en büyük operasyonunun hemen ardından 23 Mart 1999 günü ATİN sitesinde yayınladığı yazıdan alıntılarla başlıyor.

“4 şubat 1999 akşamı, olağan gibi gözüken her şey, az sonra gerçekleşecek randevuyla, bambaşka bir boyuta taşınacaktı.
Amerikan gizli servisi CİA’ nın Ankara temsilcisi, Yenimahalle’de bulunan, Türk gizli servisi MİT’in resmî konutundaki randevusuna tam saatinde geldi. İki gizli servis mensubu karşılıklı nezaket sözcüklerinin sonrasında iş konuşmaya başladılar. Amerikalı casus, MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’ a çok önemli bir teklifte bulunuyordu.
CİA yetkilisi PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’ın ortak gerçekleştirilecek bir operasyonla yakalanıp, Türkiye’ye getirilmesini öneriyordu.
Saat 21.15 sularıydı. Atasagun olayla ilgili biraz daha bilgi istedi. CİA yetkilisi ne istendiğini anlamıştı. Amerika, Türkiye’ye Abdullah Öcalan’ı teklif ediyordu. Ama şartı neydi? Amerika Öcalan’ı niye Türkiye’ye verecekti?  Amerika’nın şartı açıktı:
“Operasyonu Amerikan ve Türk ekipleri gerçekleştirecek. Ancak ne olursa olsun Abdullah Öcalan Türkiye’ye sağ olarak getirilecek, mahkemede adil olarak yargılanacak ve öldürülmeyecekti.”
Türkiye’nin Öcalan’ı yok etmek konusundaki daha önce gerçekleştirdiği operasyonlardan haberdar olan Amerikan yönetimi, Öcalan’ın sağ ele geçirilmesinde ısrarlıydı.
Atasagun, temsilcinin sözlerini dikkatle dinledi. Kararı tek başına vermesi mümkün değildi.
Müsteşar Ecevit’e ulaştı. Ecevit o sırada Dışişleri Bakanı Cem’in verdiği bir yemek nedeniyle Çankaya’da Başbakanlık Konutu’nun altında bulunan Dışişleri Konutu’ndaydı. Konu çok özeldi ve hemen görüşmek gerekiyordu. Ecevit, ”gelin” dedi. Atasagun’ a başbakanlık konutunda randevu verdi.
Saat 22.45’de Başbakan Ecevit ile MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun baş başa görüşmeye başladılar. Ecevit, CİA yetkilisinin aktardıklarını duyunca, Cumhurbaşkanı’na bilgi vermek gerektiğini söyleyip, Demirel’i aradı.
…..Saat 23.10’da olağanüstü zirveye kapılarını açmıştı Köşk.
Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Ecevit ve MİT Müsteşarı Atasagun konuyu tartışmaya başladıklarında Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu da toplantıdaki yerini aldı. Kapıda gazeteciler yoktu. Toplantıdan bakanların dahi bilgisi olmamıştı. Ankara’da çıt çıkmıyordu.
Atasagun kendisine iletilen teklifi aktardı. Amerika’nın şartı kabul edilebilir bulunuyordu. Öcalan, sağ olarak ele geçirilirse, Türk gizli servisinin elemanları kendisini “sağ ve sağlıklı” olarak Türkiye’ye getirecekler ve adalete teslim edeceklerdi.
Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu, Öcalan’ın “teslimi konusuna çok güvenmediğini” belli ediyordu. Ama bu operasyona girilmeliydi.
Operasyon başından sonuna kadar MİT’e ve müsteşarına teslim edildi. Atasagun’ un isteği üzerine Genelkurmay İstihbarat Dairesi’nin başındaki General Fevzi Türkeri de, çalışmaya dahil edildi.
Atasagun, Çankaya Köşkü’nden ayrıldıktan sonra yeniden konutuna, kendisini beklemekte olan CİA yetkililerinin yanına döndü.
“Tamam” dedi, “Öcalan sağ olarak getirilecek ve yargıya teslim edilecek. Bağımsız Türk yargısı kendisini en adil bir şekilde yargılayacak.”
Asrın gizli servis operasyonu işte bu sözlerle başladı. İki gizli servis arasında hemen oracıkta bir kâğıt üzerinde basit bir protokol yapıldı.”

 

Tarihe tanıklık etmesi bakımından büyük önem taşıyan anıların ardından Öcalan’ın yakalanmış olmasının Ecevit’e ve MİT Müsteşarına sağladığı prestije dikkat çeken Eymür, zafer sarhoşluğu içinde kimsenin teslimatın yapılmasının altında yatanları araştırmadığını belirtip yine altı yıl önce sorduğu çok ciddi soruları yineliyor:
“Ne olmuş, ne değişmişti?. Sabrımızın taşması, meşru-müdafaa hakkımızın kullanılması için 19 yıl kan akması mı gerekliydi?
Yoksa olayın ne kadar ciddi olduğunun yeni mi farkına varmıştık?
Neden bu çıkışlar 10 sene, 15 sene önce veya büyük bir katliamdan sonra yapılmadı?
Türk İstihbaratı yıllardan sonra Suriye’de Öcalan’ın barınaklarını saptamış ve kontrol altına almıştı. Bataklık tespit edilmiş, kurutulması an meselesiydi. MİT içinde Öcalan’a karşı başarılı aktif faaliyet yürüten bu kadro neden birden bire dağıtıldı?
Öcalan Suriye’den çıktıktan sonra Rusya gibi bir ülke onu himayesine alıp Suriye emsali “burada yok, isterseniz heyet yollayıp kendiniz bakın” deseydi ne yapacaktık? 19 yılın çalışmasını sıfırlayıp, yeniden yıllarca yerinin tespitine mi çalışacaktık?
Amerika destek vermeseydi, gelişmeler ne şekilde olurdu? Öcalan’ı kendi imkanlarımızla, milli operasyonlarımızla yakalayıp getirebilir, zafer işaretleri verebilir miydik?

Banka olaylarının gündemde olduğu bir tarihte neden Cavit Çağlar’ın uçağı?
Amerika neden daha önce destek vermedi de şimdi verdi? Kuzey Irak’taki yeni yapılanma ile Öcalan olayı arasında bir münasebet var mı
? “

 

Eymür altı yıl önceki görüşlerinin ve kafaları karıştıran soruların ardından bugüne geliyor ve
Şimdi Öcalan’ın yeniden yargılanmasının gündeme gelmesi nedeniyle AK Parti hükümetinin suçlanmasına anlam veremediğini söylüyor.

Tam burada yakalanışına olur veren 1999 daki yetkililerle ilgili çok farklı ve ilginç sorular yöneltiyor eski MİT Kontr-Daire Başkanı:
-“Öcalan’ın neden verildiğini” bilmeyen eski Başbakan’ın, zamanın Cumhurbaşkanı’nın, devlet namına söz verip protokol imzalayan MİT Müsteşarı’nın gelişmelerde hiç mi vebali yok?
-Acaba Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş’in 19 yıl sabrettikten sonra Suriye’ye seslenerek sabrımızın taştığını belirten çıkışıyla içine girilen süreç ile Amerikan istihbaratının “Öcalan’ı teslim edelim” teklifi arasındaki zamanlama faktörü sadece bir tesadüften mi ibaret?
-Malum medya hala Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesini büyük bir başarı olarak gösteriyor.
Bu operasyonda bir başarı varsa, sonradan elimizde patlayacak olan paketi neden aldığını bilmeyen, uçağa koyup getirenlerde değil, neye verdiğini bilenlerdedir. Gerçek operasyon budur ve hakiki operasyoncular da paketi teslim edenlerdir.
Türkiye’nin aldatıldığı ve zokayı yuttuğu bir operasyonu kendi açımızdan başarılı saymak saflığın da ötesinde bir şey…”

 

Eymür’ ün farklı bakış tarzı ve yeni sorularla yaptığı çıkış zamanlama açısından da not edilmeli diye düşünüyorum.

Gerçekten medyanın ve büyük çoğunluğun başarılı bulduğu operasyonu Eymür gibi yıllarını bu işlere vakfetmiş birinin kafa karıştıran analizi ve bambaşka bir pencereden bakışıyla değerlendirmek size de ilginç gelmiyor mu?…

 

  Eymür’den Apo konusunda kafa karıştıran [17.05.2005 – 18:42:00]

 

BÖLGE KALKINMA AJANSLARI YASASI… KAYGILARIMIZ…(2)

Bölge Kalkınma Ajansları ile ilgili TBMM’ de yasalaşmayı bekleyen tasarıyı ve bazı maddelerle ilgili kaygılarımızı dile getirmeye devam edelim…

Tasarıyla, Kalkınma Ajanslarının işleyişinde İller iki kategoride ele alınmış, organların oluşumu da bu ayrıma göre düzenlemiş.

İstanbul, Ankara, İzmir ve geriye kalan 78 İl… Yani üç büyükler ve diğerleri…

Üç büyük İl’ e özel uygulamalar getiren ve bize göre bu haliyle anayasanın eşitlik ilkesine aykırı hükümler içeren tasarıdaki bazı maddelerle bunların gerekçeleri ayrımcılığın izlerini yansıtıyor.

Üç büyük kent ile Türkiye’nin geriye kalan illerine farklı yaklaşan bir anlayışla yerel kalkınma modellerinin gelişmesi, dinamiklerin ön plana çıkması ve gelişmiş büyük İllerle geri kalmışlar arasındaki uçurumun kamusal liderlikteki Ajanslarla kapanması mümkün mü?

Ayırımcılık, yönetim kurullarını oluşturacak aktörleri tanımlayan maddeyle iyice su yüzüne çıkıyor.

Ajansın en önemli ayağı ve yürütme organı sayılan Yönetim Kurulu üyelikleri üç büyük kentte  ayrı, Türkiye’nin ‘öbür’ 78 ilinde farklı kesim temsilcilerinden oluşacak.

Yasanın 10. maddesi aynen şöyle:

“Yönetim Kurulu, bir ilden oluşan bölgelerde Vali, Büyükşehir Belediye Başkanı, Sanayi Odası Başkanı, Ticaret Odası Başkanı ile Kalkınma Kurulunca seçilecek üç özel kesim ve/veya sivil toplum kuruluşu temsilcisinden,

Birden fazla İlden oluşan bölgelerde il valileri, Büyükşehir Belediye Başkanları veya Büyükşehir Belediyesinin olmadığı İllerde İl merkezi olan Belediye Başkanları ve her İlden sadece bir kişi olmak kaydıyla Ticaret ve Sanayi Odası Başkanlarından oluşur. Ticaret Ve Sanayi Odalarının ayrı ayrı kurulmuş olmaları halinde, yönetim Kurulunda hangisinin yer alacağını Türkiye Odalar Ve Borsalar Birliği Yönetim Kurulu belirler”

Bir başka deyişle 10.madde bu haliyle yasalaşırsa, İstanbul, Ankara ve İzmir’de kurulacak Ajanslarda özel sektörün, sivil inisiyatiflerin yönetimde yer alması serbest. Diğer 78 İli kapsayan ajanslarda yasak…

Bunlardan vazgeçtik, İzmir’deki Ajansta Sanayi ve Ticaret Odalarının başkanları yönetimde yer alırken Adana ve Mersin’i kapsayan Bölgede Adana Ticaret ve Sanayi Odalarının başkanlarından sadece biri Ajans yönetim kuruluna girecek. Üstelik İki oda başkanından hangisinin yönetime gireceğine TOBB karar verecek.

Maddenin gerekçesi kendisinden de vahim:

“Ankara, İstanbul, İzmir’de kamusal yatırımlardan ziyade, katma değeri yüksek, teknoloji, inovasyon, hizmet sektörü odaklı uluslar arası rekabete konu özel sektöre yönelik yatırımlar ön planda olacaktır. Bu bölgelerin gelişmiş olması, özel sektörün ve sivil toplum kuruluşlarının yaygın ve etkin çalışması nedeniyle bu bölgelerde kurulacak ajansların yönetim kurulunda özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarına ağırlık verilmektedir. Diğer bölgelerde ise yönetim kurulu kamu ağırlıklıdır. Özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarının kurumsal kapasiteleri de dikkate alındığında kamunun kurumsal kapasitesinden, yönlendirmesinden ve liderliğinden daha fazla yararlanma ihtiyacı bulunmaktadır”

Gerekçeyi kaleme alanların üç kent dışında kalan girişimcilerle, Sivil toplum örgütlerinin ‘kurumsal kapasite yetersizliğini’ hangi kıstaslara göre belirlediklerini anlamak mümkün değil.

Tasarı için görüşleri alınan Oda ve diğer sivil örgütlerinin bu ifadeler karşısında tepki göstermeleri, ölü doğacağı gün gibi açık yasa için TBMM’ indeki İl Milletvekillerini uyarmaları, eleştiri ve önerilerini ortaya koymaları gerekiyor.

Kamu kaynaklarının bittiğini itiraf ederek, Ankara damgalı kalkınma modellerinin yerine bölgesel/yerel aktörlerin harekete geçirilmesini dile getirenler, Ajansları bile devletçi refleksle yine kamuya teslim ederek, kendi kendileriyle çelişiyorlar.

Algılayabildikleri tek sivil  örgütün bile, sivilliği tartışılır Ticaret/Sanayi odaları sananlara inat Kalkınma Ajanslarını asıl sürükleyecek yerel dinamiklerle, parmağı taşın altında ezilen Anadolu kaplanları yol yakınken ayağa kalkmalı ve tasarının beklentilere uygun biçimde yasalaşması için tüm platformları zorlaması gerekiyor.

Bu haliyle yeni bürokratik arpalıklar yaratıp, rant kapıları açmaktan öteye geçmeyecek tasarının yasalaşmasından, yasalaşmaması hayırlıdır.

 

 

 

 

  Bölge Kalkınma Ajansları (2) [16.05.2005 – 17:20:26]

 

Bölge Kalkınma Ajansları yasasıyla Türkiye, bölgesel anlamda yeniden kurgulanıp, 81 İl 26 Ajans çatısı altında toplanacak.

Bugünlerde komisyonlardan geçip, genel kurul gündemine inecek tasarı mevcut haliyle yasalaşacak olursa AB’ ye uyum çerçevesinde verilmiş sözlerden birinin daha yerine getirilmesi dışında, herhangi bir işe yarayacağı şüpheli.

Yerel Kalkınma Ajansları özel sektörün dinamizmini harekete geçiren, onlara yerel anlamda yardımcı olan, bölge dışından gelecek yerli, özellikle de yabancı yatırımcıya rehberlik edip bürokratik anlamda karşılaştığı engelleri aşmasında yardımcı olan, bölgenin avantajlarını belirleyip yörenin dünya girişimcilerine tanıtılmasını sağlayan oluşumlar.

Türkiye’de kurulması amaçlanan Bölge Kalkınma Ajansları ise, tasarıyı hazırlayanların düşünceleri doğrultusunda tamamen devletin kontrolünde, neredeyse Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) nin bölge Müdürlükleri gibi çalıştırılacak kuruluşlar tasarlanmış.

Örneğin Ajansların başkanlığını Genel Kurul olarak nitelendirilecek Kalkınma Kurulu’nun ya da yönetim kurulunun hür iradesiyle seçeceği sivil bir değil Valiler yürütecek.

Bugüne kadar yeterince yabancı sermayenin gelmemesinin gerekçeleri sayılırken en üst sıralara bürokrasinin koyulduğu bir ülkede, inisiyatifi yine de bürokrasinin emin ellerine bırakan bir anlayış.

Bir yandan İl Genel Meclislerinde bile başkanlığı artık Valilere değil, demokratik seçimle Meclis üyelerinin belirlediği kişiye verecek, buna karşın Ajansların kendi başkanlarını seçme hakkını baştan engelleyeceksiniz.

Kamu ağırlıklı görüntü nedeniyle Ajanslar ın daha doğmadan bazı avantajları kaybetme tehlikesi de söz konusu. Örneğin AB nin projelere dayalı fonlarından yararlanmanın olmazsa olmaz koşulu, başvuran kurumun sivil olmasına bağlı.

AB uyum sürecinin başarıya ulaşması için yaşamsal önemi olan fonlardan bölgelerin yararlanması için, Avrupa Birliği temel felsefesiyle çelişen yasa maddelerinin, görüşmeler sırasında ayıklanıp, düzeltilmesi gerekiyor.

 

Aslında TBMM’ ye sevk edilen yasanın gerekçelerine bakıldığında hastalığın tespit edildiği anlaşılıyor:

-Bölgesel sorunların uzaktan planlarla çözülemeyeceği; imkanların, potansiyelin, yerel gelişme bilgilerinin uzaktan algılanmayacağı…

-Artan eğitim seviyesi, ulusal ve uluslararası piyasalarda etkin rekabet için gerekli örgütlenme ve dayanışma kültürü gibi etkenlerle yerel aktörlerin kendi sorunlarını çözme çabalarına katkı.

 

Oysa tasarının can alıcı maddeleri, tümüyle de doğru tespitlerin aksine, ülkeyi bürokrasiden kurtarmaya kararlı AK Parti Hükümetinden çok DPT bürokrasisinin izlerini taşıyor.

Bunu Bölgesel Kalkınma Ajanslarının organları ve organların nasıl oluşacağını belirleyen yasa maddelerinde somut biçimde görmek mümkün.

Bölgesel Kalkınma Ajansları Kalkınma Kurulu, Yönetim Kurulu, Tek Durak Ofisi ve Genel Sekreterlikten oluşacak. ancak…

Tasarıdaki tuzaklar da bu ‘ancak’ larda gizli.

Örneğin Ajansın en yetkin kişileri olan Genel Sekreter adaylarını Yönetim Kurulu belirleyecek ancak onayı DPT verecek. Sonuçta Genel Sekreterin kim olacağı yine Ankara’ nın iki dudağının arasında…

Bir başka sorun da Kalkınma Kurullarında yaşanacak.

En önemli organ olan ve azami 100 kişiden oluşacak Kalkınma Kurulunda İllerin birbiri üzerinde yıkıcı hakimiyet sağlamamaları için gerekli tedbirlerin alınması gerektiği konusunda kaygı duyulması doğal. Ancak yasa kaygıların giderilmesi ve kurulların adil biçimde oluşmasının hakemliğini yine DPT ‘ye yani bürokrasiye bırakıyor.

Oysa Yerel bu kadar önemseniyorsa, organların iç dengelerini de yerel aktörlerin belirlemesi gerekmez mi?.

Kalkınma Ajanslarının yapılanması, yönetim kurullarının oluşması ve işleyişiyle ilgili tasarıda adil olmayan iki model düşünülmüş.

Bu haliyle yasalaşması halinde eşitlik ilkesine aykırılığı nedeniyle Cumhurbaşkanından veto yeme olasılığı yüksek tasarıdaki tehlikeli ayrımcılığa ve diğer tuzaklara değinmeye devam edeceğiz.

 

abdullahayan@gmail.com

  Bölge kalkınma ajansları [15.05.2005 – 12:50:47]

 

ÖZCAN’IN SUÇLAMALARI… AKPARTİ-CHP YEREL İTTİFAKI…

Özcan’ ın İddialarından Yasama  ve İktidar da nasibini almış…

Ülke genelindeki tüm CHP’li yönetimlerin iştirakiyle yapılan toplantıda söz alan Başkanın hedefi MTSO ve AK Parti Milletvekilleriyle sınırlı değil. Büyükşehir Belediye Kanununu çıkaran Meclise göndermelerde bulunurken “Yasadaki düzenlemelerde amacın Mersin Büyükşehir Belediyesinde ortaya çıkan CHP üstünlüğünü bozmak” olduğunu söyleyip ekliyor:

“CHP olarak Büyükşehir Belediye Meclisinde %60 lık üstünlüğümüz vardı.AK Parti Belediye sınırlarını genişletti. Önümüzdeki günlerde bu oran % 20 lere düşecek. Hizmet yaparken iş yürütemez duruma düşeceğiz”

Bu sözler gerçekten Özcan’ a ait olabilir mi?

Çıkardığı yasaların objektifliği Cumhurbaşkanınca denetlenen Parlamentonun işi gücü kalmadı da, bir başkanın Belediye Meclisindeki gücünü nasıl zayıflatırız diye kafa patlatacak.

İsmet Paşa’ nın deyimiyle “Hadi canım sende…”

Büyükşehir sınırlarını genişleten yasanın üzerinden 10 ay geçti ve Belediye Meclisinin aritmetiği de yasa çerçevesinde aynı gün değişti.

‘Düşme’ tabirinden Başkanın ne anladığını bilmiyorum ama, onun deyimiyle bir ‘düşme’ eylemi varsa yasanın yayınlandığı gün düşülecek yere ‘düşülmüştü’ zaten.

Önümüzdeki günlerde bilmediğimiz hangi gelişmeler yaşanacak ki oran yeniden değişecek?

Aslında yasa yürürlüğe girdiğinde “Mersin’de hesaplar sil baştan” başlıklı yazıyı kaleme almış ve dikkatleri o gün değişen dengelere çekmiştik:

“45 kişilik mecliste CHP 19, MHP 11, AK Parti 11, SHP 3, DYP 1 üyeyle temsil edilirken, mevcut yapı içinde meclise hakim olan CHP ve Özcan’ ın işi bir hayli zor olacak. Ak parti ve MHP’nin güçlü bir ittifak oluşturması halinde anahtar SHP li üç üyenin hatta, DYP’li tek üyenin elinde olacak…” (meraklısı 24.07.2004 tarihli yazımızı www.ufukturu.net ‘teki arşivden indirebilir.)

Başkanın Büyükşehir Belediye Meclisi ile ilgili verdiği oranlar da doğru değil.

Yeni sınırlar çerçevesinde şekillenen Meclisteki üye sayısı kanunun yürürlüğe girdiği 10 Haziran 2004 tarihinden itibaren 22 den 46 ya çıktı. Bunun içindeki CHP li üyeler Özcan’ la birlikte 20 kişidir ve başkan halen CHP’li olduğuna göre oran %20 değil %43,4 tür

Konuşmasında deneyimli Belediyeci olarak, CHP’ li Meclis Üyelerini alınacak kararlar ve atılacak imzalar konusunda da uyarıyor Özcan:

“Eskiden Belediye Meclis üyesi demek alınan kararlara gözü kapalı imza atan kişi demekti, ancak durum değişti. Her Meclis üyesi alacağı kararda ve atacağı imzada dikkatli olmalı. Çünkü iktidar bizi aklınızın alamayacağı kadar baskı altında tutuyor.”

Başkan bu uyarıyı yapmakta yerden göğe haklı. İktidar baskısı olmasa da, Meclis üyelerinin saygınlığı bakımından da parmak kaldırdıkları konunun ne olduğunu, neyi imzaladıklarını bilmelerinden daha doğal ne olabilir?

Dileriz Başkan ve gündem düzenleyen yetkililer bundan sonra Meclise gelecek karar tasarılarını üyelerin bilgisine sunarken, özellikle imar tadilatlarıyla ilgili değişiklikleri hiç kimsenin anlamadığı ada parsel gibi tanımlarla değil, kroki ve harita üzerinde göstererek bilgilendirir ve gündeme öyle getirirler.

“Tapunun Mersin ili Merkez İlçesi Mezitli Belediyesi 30 L-IV,a pafta 30 L-IV b pafta 460 ada 4 nolu parsel ile ilgili tadilat hakkında oylama yapılacak” dediğiniz vakit, yerin sahibiyle İmar komisyonu dışında hangi Meclis üyesi neyi onayladığını bilebilir? (Verdiğimiz örnek Büyükşehir Belediye Meclisinin 14.2.2005 tutanaklarından tesadüfen seçilmiş bir karardır)

 

Özetleyecek olursak Özcan’ ın vehme kapılmasına gerek yok. Ne Hükümetin, ne de AK Parti Milletvekillerinin kendisini sıkıştırmak gibi bir gayreti de.

Yeter ki yeni dönemin şeffaflık ve hesap verme gibi iki temel özelliği olduğunu gözden kaçırmasın.

Aslında Mersin B.Ş. Belediyesi bu alanda kamuoyunun bilmediği çok olumlu adımlar da atılıyor son günlerde.

Örneğin kurumun yeniden düzenlenen internet sitesi tek kelimeyle muhteşem.

Yeter ki ‘ön yüzündeki’ bölümlerin içi gerekli bilgi ve belgelerle doldurulsun ve sürekli güncellensin. Sitede ‘yapılacak ve sonuçlanan ihaleler’ bölümleri yer aldığına göre, merak eden sade vatandaştan, ihaleye iştirak etmiş ya da edecek olan herkes, hangi ihalelerin yapılacağını, yapılanların sonucunu görebilmeli.Meclis kararları güncellenmeli, encümen kararlarının tümü sanal ortama taşınmalı. Bu sadece bizim arzumuz değil, Bilgi Edinme kanunu ve yönetmeliği de benzer emredici hükümler içeriyor.

Son günlerde CHP ile AK Parti arasında İl Genel Meclisinde gerçekleştirilen ittifakın Büyükşehir Belediye Meclisinde de oluşturulması için bazı temaslar başlamıştı.

Özcan’ ın yaptığı sert çıkışın gerçek amacını ve kurulması düşünülen bu yerel koalisyonu nasıl etkileyeceğini şimdiden bilmek olanaksız.

Ancak başta Başkan olmak üzere herkesin kabul etmesi gereken bir şey var.

İhmal edilmiş Mersin’in çözülmesi gereken arıtma, çöp, ulaşım ve daha pek çok hayati projesi kaynak sorunu çözülmeden hayata geçirilemez.

Kaynağın anahtarı da beğensek te beğenmesek te AK Parti Hükümetinin elinde. Amaç Mersin’in sorunlarını çözmek, istenilen yere çıkarmaksa gün kavga değil uzlaşma zamanıdır.

Geçtiğimiz günlerde Celal Doğan Gaziantep’te yaratılan mucizeyi anlatıyordu.

Belediye Başkanlığı yaptığı 15 yıl boyunca, kaderinin onu hep muhalefette kalmaya mahkum ettiğini, yine de uzlaşma kültürünü ön plana çıkarıp ilişkileri sıcak tutarak, her zaman kentin ihtiyacı olan kaynakları hükümetlerden fazlasıyla aldığını vurguladı. Başarısının diğer sırrını ise oluşturduğu ekibe ve takım ruhunun gücüne bağlıyordu Doğan.

Bu sayede 2023 Gaziantep’inin yaratılması için gerekli 500 milyon dolarlık kaynak bulunup kentin alt yapı sorunları tümüyle çözülmüştü.

Ve Doğan’ın yarattığı sinerji, tamamlanmış alt yapı, yatırımcıya sahip çıkan kentlilik ruhu sayesinde tam dört adet Organize Sanayi Sitesi tamamlanıp tümüyle dolmuş, beşincisinin de kapısında kuyruğa girmişti girişimciler.

Keşke Özcan’ da çevresindeki alkış çavuşları yerine, güçlü bir takım yaratıp kentin önderliğini üstlenseydi.

Mucize yaratan Antalya’ya gıpta edip, dibe vuran Mersin’le mukayese ediyor, nerede hata yaptığımızı sorgulayıp duruyoruz.

Uzun boylu tahliller yerine son bir haftalık gelişmelere bakalım:

Bir yandan Oda başkanının TOBB yönetimine girmesi için Ankara’da bir hafta kulis yapan Antalya ve Oda başkanına inanılmaz suçlamalar yönelten Mersin Belediye Başkanları…

Başka söze gerek var mı?

  Özcan’ın suçlamaları.. AK Parti – CHP [12.05.2005 – 09:18:55]

 

YERELDE AKPARTİ-CHP İTTİFAKI…ÖZCAN’LA ASLA…

 

Kim ne derse desin, Macit Özcan her platformda aklına geleni söyleyen rahatlıkta bir adam…

Son altı yılda kameralara yansıyan, gazetelerde yer alan öylesine veciz sözlerine tanık olduk ki, bir araya getirilse ortaya ilginç bir kitap çıkardı sanıyorum.

Ama bu kez genişletilmiş CHP toplantısında yaptığı konuşma öyle yenilir yutulur cinsten değil…

Özcan eleştirileri -daha doğru deyimle suçlamaları-üç kuruma yöneltmiş.

MTSO, AK Parti Mersin Milletvekilleri , yasama görevini yürüten TBMM ve iktidar

 

Şaman gereğini yapmalı…

Önce MTSO’ ya giydirmiş başkan ve AK Partinin odayı kullandığı iddiasında bulunmuş. Özcan’ a bakılırsa; “MTSO gibi sivil toplum örgütlerinin temsilcileri siyasi kariyer peşindeler, ileride siyaset yapacakları için onun yaptığı her çalışmaya muhalefet ediyorlar.”

Mersin’de yaşamasak acaba diyeceğimiz aslı astarı olmayan iddialar bunlar.

Aksine son dönemde Kadri Şaman’ la Özcan arasında herkesi kıskandıran ve bazı Oda yöneticilerinin Şaman’ı eleştireceği boyutlara varan bir muhabbet söz konusuydu.

O kadar ki, Şaman yeni yönetimi oluştururken, pek çok kader birliği ettiği arkadaşını küstürme pahasına ve sırf Özcan’ ı hoş tutmak için yönetim kuruluna Fuat Budur’ u almaya razı olmuştu.

Bu kadar da değil. Geçen dönem kent konseyinde Serdar Kuyucuoğlu ile Özcan arasında yaşanan gerginliklerin ardından bu dönem MTSO yönetimi olarak, Kent Konseyini tamamen Belediyenin hakimiyetine terk ettiler.

Özcan’ ın odaya yönelttiği eleştirilerin ne dayanağı, ne de tek bir somut delili yoktur. Şaman’a düşen kendisini ve tümüyle MTSO’ yu suçlayan sözler karşısında gereğini yapmak, Özcan iddialarını ispat edemezse hakkında suç duyurusunda bulunmaktır.

Susması halinde kamu kurumu niteliğindeki Odanın siyaset yaptığını iddia eden Özcan’ ın haklı olduğu kanısı oluşur ki, o zaman daha da vahim tablo çıkar ortaya .

Bilmeyenlere söyleyelim, Odalar siyaset yapamazlar. Yapmaya kalkışan Oda yönetimleri hakkında yasal işlem başlatılır. Kaldı ki siyasete bulaşan Oda yöneticilerinin etik açıdan da görevlerini sürdürmeleri doğru değildir.

Düşünün, AK Partinin bahçesi olduğu suçlamasını yutan bir Oda Başkan ve yönetimi orada oturabilir mi?

(Meclis üyelerine hediye edilen cep telefonlarını eleştirdim diye, göz altına alınmamdan, savcılık ve mahkemelere uzanan hukuki süreci başlatan Şaman’ın yutulması imkansız iddialar karşısında ne yapacağını düşünme hakkımın olduğuna inanıyorum)

 

Özcan AK Partili Vekilleri de suçluyor…

Yerel bir gazetede yer alan Özcan’ ın suçlamaları MTSO ile sınırlı değil.

Meğer AK Parti Mersin Milletvekilleri Büyükşehir Belediye Başkanının başarılı olmaması için neler yapmışlar da haberimiz olmamış. Devam ediyor zehir zemberek açıklamalar:

“AK Parti Milletvekilleri MTSO’ yu baskı altına almış durumda. ‘Özcan’ ın açığını bulamadık, bize yardım edin bulalım’ diyorlar. Mersin bu şekilde kalkınmaz.”

Özcan’ ın sözlerini yorumlamaya –daha doğrusu anlamaya- çalışan  Mir Dengir Fırat ‘ın gülmekten konuşmaya fırsat bulamadığına tanık oldum dün.

Düşünsenize, istediği anda son yıllarda Mersin’de yapılmış tüm ihaleleri inceleyecek, müteahhitlerle taşeronlar arasındaki parasal ilişkiler dahil pek çok konuyu ortalığa dökecek güce sahip bir iktidar Özcan’ ın açığını bulmak için yasal mekanizmaları bırakıp, MTSO’ dan yardım isteyecek. İddiaları öne sürenin herhangi biri değil, bu kenti daha dört yıl yönetecek olan Belediye Başkanı olması durumu daha da vahim hale sokuyor.

Başkan 28 Marttan beri 15 müfettiş geldiğinden şikayet ediyor.

Umarım, Özcan’ ın dertlendiği teftişlere 35 yıllık CHP’ li Ahmet Akın’ın Bilgi Edindirme Kanununa göre yaptığı şikayeti inceleyen ve “gönderilen zarf boşmuş, bu nedenle yanıtlanmamış” diyecek kadar da konulara vakıf Muzaffer Öztürk ‘ün incelemeleri dahil değildir.

Özcan ya daha teftiş görmemiş, ya da gelecekle ilgili farklı kurguların içinde.

Öyle olmasa “Bir imza atıyoruz, ardından müfettiş geliyor. İktidar partili belediyelere müfettiş gelmiyor. Oralarda her şey örtbas ediliyor. Aman imza atarken dikkatli olun, kanunları iyi okuyun” der mi?

Bal gibi suç duyurusu anlamına gelen sözler karşısında başta Savcılar olmak üzere yetkililerin “Kim, nerede, hangi yolsuzluğu örtbas etmiş” diye sorması gerekmez mi?

 

Özcan’ ın TBMM’ nin çıkardığı yasa ve İktidar hakkındaki görüşlerini, CHP ile AK Partinin yerelde oluşturmaya çalıştıkları ittifakın dinamitlenmesini yarın ele alacağız…

 

abdullahayan@gmail.com

 

  Yerelde AK Parti – CHP ittifakı… Özcan’la asla.. [11.05.2005 – 08:19:04]

 

7/8 Mayıs günleri yapılan Odalar Ve Borsalar Birliğinin (TOBB) 60. Genel Kurulunda sürpriz çıkmadı.

Rıfat Hisarcıklıoğlu bugüne kadar görülmemiş bir zafer sonunda tam 1257 oyla başkanlığa getirilirken eski yönetim kurulunu oluşturan 14 kişinin 10’ u yerini korudu. Değişiklik dört üyeyle sınırlı kaldı.

Yeni yasada TOBB başkanlık seçimleriyle ilgili tuzak iki madde var:

Aday olacak kişi eğer oda ve borsa başkanı ise, aday olabilmek için 15 gün önceden istifa etmesi ve genel kurulda delegelerin %10 u olan 140 kişinin imzasıyla önerilmesi gerekiyor…

Bu riski göze alacak Oda başkanının çıkması zordu, öyle de oldu. Böylece Hisarcıklıoğlu tek adaylığın avantajıyla, muhalif, dargın, seven sevmeyen herkesin oyuyla başkan oldu.

Asıl yarış genel kurulca seçilecek 14 Yönetim Kurulu üyeliğinde yaşandı.

Türkiye’nin en büyük ve en güçlü örgütüne sahip TOBB’ da Yönetim Kurulu üyeliklerinin belirlenmesinde pek çok denge gözetiliyor.

Genelde tek listeyle gidilen seçimlerde genel kurulun karşısına çıkaracağınız isimleri odaların delege sayısına, bölgelere, çalışırken çatlak ses çıkarmayacak kişilere göre belirlemek zorundasınız.

Yani çok isteseniz de, Ege’den veya Marmara’dan dilediğiniz sayıda üye alamazsınız. İş bununla da bitmiyor. Odalar Birliğini oluşturan ticaret borsaları, ticaret odaları, sanayi odaları, sanayi ve ticaret odaları ile deniz ticaret odasından delegeleri oranında üye almak gerekiyor.

Bu nedenle Odalar Birliğinde en güçlü başkanlar bile listelerini hazırlarken eskiden beri hep zorlanmışlardır.

Tüm delegelerin desteğini arkasına alan Rıfat Hisarcıklıoğlu da başkanlık seçiminden çok yönetim kurulu isimlerinin tespitinde zorlandı.

ESKİLER, YENİLER, HÜSRANA UĞRAYANLAR…

Eski Yönetim Kurulundan Ankara Sanayi Odası Başkanı Zafer Çağlayan,

Manisa Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Bülent Koşmaz,

Ankara Ticaret Borsası Başkanı Faik Yavuz,

Konya Ticaret Odası Başkanı Hüseyin Üzülmez,

İstanbul Deniz Ticaret Odası başkan vekili Halim Mete,

Bursa Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı İlhan Parseker,

Gaziantep Sanayi Odası Başkanı Nejat Koçer,

Adana Ticaret Borsası Başkanı Fethi Coşkuntuncel,

Diyarbakır Ticaret Borsası Başkanı Fahrettin Akyıl yeniden seçildiler.

Eski TOBB Başkan Vekili ve Maraş Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Balduk, Çorlu Ticaret Borsası Başkanı Özcan Tülümen, Giresun Ticaret Sanayi Odası Başkanı İbrahim Yamak, İstanbul Sanayi Odası Başkan Vekili Halil Demirkaya, Denizli Ticaret Borsası Başkanı Nail Kalemci koltuklarına veda ettiler.

Demirkaya’ nın yerine  yine İstanbul’dan Ticaret Odası Başkan Vekili İbrahim Çağlar, Tülümen’in yerine aynı bölgeden Edirne Ticaret Borsası Başkanı Mustafa Yardımcı, Giresun’ lu Yamak’ın yerine Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Şadan Eren seçilirken Denizli Borsa Başkanı Kalemci yerini Ege Sanayi Odası Başkanı Tamer Taşkın aldı.

BALDUK NASIL GELDİYSE ÖYLE GİTTİ…

Kimisine göre en büyük sürpriz düne kadar TOBB ‘ün tepesindeki güçlü isimlerden olan başkan vekili ve Maraş Ticaret Sanayi Odası Başkanlığını yürüten Mehmet  Balduk’ un son andaki liste dışında kalmasıyla yaşandı.

Oysa, 2001 yılında zamanın TOBB Başkanı Fuat Miras’a karşı yapılan darbenin en önemli aktörlerinden Balduk’ un harcanması bana göre hiç te sürpriz değil.

TOBB’ un içyüzünü bilenler bir önceki seçimde o günlerin güçlü ismi MHP’li Ticaret Ve Sanayi Bakanı Tanrıkulu’ nun –ki yasa gereği odaların denetimi de o bakanlığa bağlıdır- isteği doğrultusunda Balduk’ un yönetime girdiğini anımsarlar.

Hatta o günlerde yönetime gireceğine kesin gözle bakılan MTSO Başkanı Hayfavi’ nin o tercih nedeniyle biçildiği uzun süre konuşulmuştu.

Oysa bugün ne MHP var ne de Tanrıkulu

Ve Hisarcıklıoğlu istediği kadar “TOBB hiçbir siyasetçinin arka bahçesi değil” desin, eskisi kadar olmasa da, Türkiye gibi ülkelerde en demokratik görünen seçimlerde bile başkanlar Hükümetlerden gelen ricaları dikkate almak zorundalar. Hele bu seçim TOBB’ da yapılıyorsa ve bazı dilekler Başbakanlarca iletilmişse.

Duyumlarımız, 2000 yılında MHP’nin Balduk için gösterdiği çabanın bu kez AK Parti tarafından Antalya Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Kemal Özgen için yürütüldüğüdür.

Baykal’ı kendi memleketinde ‘vuran’ ve Belediye Başkanlığını kazanan eski Antalya Ticaret Odası Başkanı Menderes Türel, günler öncesinden Ankara’da üs kurarak, TOBB yönetimine halefi Özgen’ i Balduk’ un yerine sokarak gücünü göstermiştir.

 

MERSİN İÇİN GENE HÜSRAN

2000 yılı seçimlerine büyük iddialarla hazırlanan MTSO, o günlerin Oda Başkanı Hamit Hayfavi’ yi TOBB yönetimine sokamamış ve faturayı Maraş’a torpil yapan MHP’li Sanayi Bakanına çıkarmıştı.

Bu kez de yaklaşık iki aydır kulislerde, Kadri Şaman’ ın kesinlikle TOBB yönetimine gireceği bu konuda Hisarcıklıoğlu’ ndan söz alındığı iddiaları dolaşıyordu. O kadar ki yönetime gireriz umuduyla günler öncesinden MTSO Meclisi demokratik teamüllere hatta nezakete de pek yakışmayan biçimde yapılacak seçimlerde Mersin’in Hisarcıklıoğlu’ nu destekleyeceğini açıkladı. (Bir meclis hür iradesiyle sandığa gidecek üyesinin iradesine nasıl ipotek koyar?)

Tüm çabalara rağmen, MHP’ nin desteklediği Balduk gitse de, yerine kalkınma mucizesi yaratan Antalya’nın ve Baykal’ın kalesinde AK Partiye Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazandıran Türel’in istediği aday seçildi…

TOBB seçim sonuçlarıyla bir kez daha gördük ki, son 20 yıldır her alanda kan kaybeden Mersin’in çilesi henüz dolmamıştır ve ortaya çıkan tablo kim ne derse desin tek kelimeyle hüsrandır.

 

Mersin adına yaşanan hüsran bir yana bu kentteki 16 bin üyeyle birlikte Türkiye’de milyonlarca esnaf, tüccar, sanayicinin gözleri önünde genel kurulda çok daha büyük hayal kırıklığı da yaşandı. TOBB genel kuruluna katılan yaklaşık 1400 delegeye ‘hediye edilen’ ve 2 milyon dolara mal olduğu söylenen diz üstü bilgisayarlar

Keşke Hisarcıklıoğlu ve arkadaşları delegelere dağıtılan bu hediyelerin parasıyla Milliyet Gazetesinin başlattığı “Haydi Kızlar Okula” kampanyasına destek verip, doğudaki birkaç okulun yapımına öncülük etselerdi.

Ankara’ya giden tüm delegelerin bilgisayarları, olmayanların da alma olanağı var…

Ya Okuma arzusuyla tutuşan kızlarımızın okulu ve yaşadıkları kentlerin okul yaptırma olanağı?…

 

CUMHURİYET SAVCILIĞI ÖZCAN’IN SÖZLERİNİ İHBAR KABUL ETMELİ…

Not:Yazı yayına hazırlanırken arkadaşlarım Mersin Büyükşehir Belediye başkanı Özcan’ ın İmece gazetesinde yayınlanan ve CHP tarafından düzenlenen toplantıda dile getirdiği iddia edilen zehir zemberek sözlerini ilettiler.

Özcan’ ın dile getirdiği iddialar yenilir yutulur cinsten değil. Cumhuriyet Savcılığı derhal gereğini yapmalı ve bu sözlerle ilgili suçlanan, suçlayan tüm tarafların ifadesine başvurmalıdır. Mersin AK Parti Milletvekilleri, Özcan’ ın deyimiyle Parti il teşkilatı gibi çalışan MTSO Yönetimleri ve Özcan’ ın kendisi…

Özcan iftira ediyorsa hesabını versin, yok eğer iddialar gerçekse ona baskı uygulayanlar.

Fırsat bu fırsat, herkes ne biliyorsa açıklasın da gözümüzün önünü görelim…

abdullahayan@gmail.com

 

 

 

 

 

 

 

 

  TOBB seçimleri.. Mersin adına yine hüsran! [09.05.2005 – 17:12:46]

 

Bölgesel Kalkınma Ajansları ilk olarak 1933 yılında ABD’ de ortaya çıkan, bir bölgenin sosyo-ekonomik koşullarını geliştirmek amacıyla oluşturulmuş kurumlar…

ABD’ nin ardından başta İngiltere olmak üzere özellikle Avrupa ülkelerinde yaygınlaşmış olan ve farklı statü, yapı ve işlevleri bulunan ajanslar bölgesel gelişmenin ön plana çıktığı 90’ lı yıllardan sonra daha da yaygınlaştı.

Günümüzde Avrupa’da kendi bölgelerinin gelişme ve kalkınması için çaba gösteren ve AB yapısal fonlarınca kaynak aktarılarak desteklenen 200’ü aşkın kalkınma ajansı bulunuyor.

Bugünlerde Mecliste bekleyen “Kalkınma Ajanslarının Kuruluşu, Koordinasyonu ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı” yasalaştıktan sonra öncelikli pilot bölgelerden başlayarak zaman içinde 81 ili kapsayan 26 adet Kalkınma Ajansının kurulmasının önü açılmış olacak.

2005 Ocak ayında Hükümetçe TBMM’ ine sevk edilen yasa tasarısının gerekçesi makul aynı zamanda ilginç söylemlerle dolu.

Belki de Ülke tarihinde ilk kez bir yasa tasarısı 2001 yılı kişi başı milli gelir hesaplarına göre Türkiye’nin en yoksul ili Ağrı’da birey başına düşen 565 dolar ile en zengin Kocaeli’ ndeki 6165 dolarlık uçurum ve 11 kata varan paylaşım adaletsizliğiyle gerekçelendiriliyor.

Ve geçtiğimiz günlerde bu köşede ele aldığımız illerin 2003 yılı sosyo ekonomik gelişmişlik sıralamasından yola çıkarak yapılan “Ankara’nın doğusunda yer alan İllerin sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyinin 1996 da yapılan bir önceki araştırma döneminden daha da aşağılara inmiş olduğu” gerçeği vurgulanıyor. (Bu vesileyle 1996 da Türkiye 10. su olan Mersin’in 2003 te 17. liğe indiğini ve 7 sıralık düşüşle dibe vurma Türkiye rekortmeni olduğunu anımsamakta yarar var)

Aslında bırakın iller arasındaki dengesizliği, aynı İl içinde kent merkezi ile ilçeler arasındaki farklılıkların akıl almaz boyutlara ulaştığı, hatta kent içindeki semtler arası uçurumlara sahne olduğu bir kentte yaşıyoruz.

Bölgesel Kalkınma Ajansları ile bu dengesizliklerin giderileceği, bölgesel stratejilerin saptanması sayesinde bölgesel girişimciliğin destekleneceği, alt yapı hizmetlerinin sunulmasına yardımcı olunacağı ve özel sektörün yatırım yapmasını teşvik edecek yerel-bölgesel çözümler geliştirileceği  kanunun gerekçe bölümünde yer alıyor…

Tüm cilalı sözlere rağmen gerçek neden bunlardan çok, AB’ nin Uyum sürecinde aktaracağı yapısal iyileştirme fonları için bu ajansların kurulmasını şart koşması.

Milli geliri AB ortalamasının ancak üçte birine yaklaşan Türkiye’nin tam üyeliğe kabul edileceği tarihe kadar geçecek süre içinde amaçlanan düzeyi yakalamasının başka yolu da yok.

Bölgesel Kalkınma Ajanslarının Türkiye’de nerelerde, nasıl kurulacağını, işleyiş biçimleriyle oluşturacak organlarını özetlemeye çalışalım…

Türkiye’deki 81 İl, 2002 yılında AB nin belirlediği kriterlere uygun İstatistiki Bölge Birimlerine ayrılırken, ölçüt olarak 2003 yılı sosyo-ekonomik gelişmişlik sıralaması esas alınmıştı. Ajanslar da bu sınıflandırmaya gere oluşturulacak.

İstanbul, Ankara, İzmir illeri tek başlarına birer merkez olurken, Türkiye’yi alışılageldiğimiz 7 bölge yerine bundan böyle; 12 Ana ve bunların altında yer alan 26 Alt Bölge olarak anmaya başlayacağız. Bölgesel Kalkınma Ajansları bu ‘Alt Bölgelere’ adını veren İl Merkezlerinde kurulacak…

İşte Türkiye’nin yeni 12 bölgesi ve Kalkınma Ajanslarının kurulacağı 26 Alt Bölge:

 

1- İstanbul

 İstanbul Alt Bölgesi (İstanbul)

 

2-Batı Anadolu

Ankara Alt Bölgesi (Ankara)

Konya Alt Bölgesi (Konya, Karaman)

 

3-Doğu Marmara

Bursa Alt Bölgesi (Bursa, Eskişehir, Bilecik)

 Kocaeli Alt Bölgesi (Kocaeli, Sakarya, Düzce, Bolu, Yalova)

 

4-Ege

İzmir Alt Bölgesi (İzmir)

Aydın Alt Bölgesi (Aydın, Denizli, Muğla)

Manisa Alt Bölgesi (Manisa, Afyon, Kütahya, Uşak)

 

5-Batı Marmara

Tekirdağ Alt Bölgesi (Tekirdağ, Edirne, Kırklareli)

Balıkesir Alt Bölgesi (Balıkesir, Çanakkale)

 

6-Akdeniz

Antalya Alt Bölgesi (Antalya, Isparta, Burdur)

Adana Alt Bölgesi (Adana, Mersin)

Hatay Alt Bölgesi (Hatay, Kahramanmaraş, Osmaniye)

 

7-Batı Karadeniz

Zonguldak Alt Bölgesi (Zonguldak, Karabük, Bartın)

Kastamonu Alt Bölgesi (Kastamonu, Çankırı, Sinop)

Samsun Alt Bölgesi (Samsun, Tokat, Çorum, Amasya)

 

8-Orta Anadolu

Kırıkkale Alt Bölgesi (Kırıkkale, Aksaray, Niğde, Nevşehir, Kırşehir)

Kayseri Alt Bölgesi (Kayseri, Sivas, Yozgat)

 

9-Doğu Karadeniz

Trabzon Alt Bölgesi (Trabzon, Ordu, Giresun, Rize, Artvin, Gümüşhane)

 

10-Güneydoğu Anadolu

Gaziantep Alt Bölgesi (Gaziantep, Adıyaman, Kilis)

Şanlıurfa Alt Bölgesi (Şanlıurfa, Diyarbakır)

Mardin Alt Bölgesi (Mardin, Batman, Şırnak, Siirt)

 

11-Ortadoğu Anadolu

Malatya Alt Bölgesi (Malatya, Elazığ, Bingöl, Tunceli)

Van Alt Bölgesi (Van, Muş, Bitlis, Hakkari)

 

12-Kuzeydoğu Anadolu

Erzurum Alt Bölgesi (Erzurum, Erzincan, Bayburt)

Ağrı Alt Bölgesi (Ağrı, Kars, Iğdır, Ardahan)

 

Sıralamada bazı illerin alt bölge merkezi olması doğal ancak bazılarında tercihlerin neye göre yapıldığını anlamak kolay değil.

Örneğin Urfa ile Diyarbakır arasındaki seçimde Urfa’ nın alt bölge merkezi yapılmasının bilimsel kriterlerle mi yoksa farklı kaygılarla mı tasarıya girdiği sorusunu yanıtlamak güç.

Alt komisyonlar bir yana, tasarı genel kurula geldiği gün özellikle yeniden tanımlanan doğu ve güneydoğu illerinin alt bölge merkezlerinin saptanma biçimlerinin tartışma yaratacağı kesin.

Bölgesel kalkınma ajanslarını hangi organların oluşturacağı ve bütçeleriyle ekonomik kaynaklarının nereden sağlanacağı hususlarını başka bir yazıda ele alacağız…

Ankara, İstanbul, İzmir dışındaki illerde başkanlığın valilere, Genel Sekreter onayının DPT’ ye bırakılması gibi dünyadaki başarılı modellerle bağdaşmayan hükümlerin de üzerinde durmak, yasa tasarısı TBMM ‘inde yasalaşmadan gerekli uyarıları yapmak gerekiyor.

Mersin’in gelişmesi ve sorunlarını çözmesi bakımından hayati önemdeki Bölgesel Kalkınma Ajanslarının bugüne kadar her alanda rekabet ettiğimiz Adana ile kaderlerimizi birleştirmesi ve birlikte hareket etmeye mecbur kılması bile, iki kentin Büyükşehir belediyeleri ve meslek odaları başta olmak üzere tüm inisiyatiflerce iş işten geçmeden yasanın tartışılmasını daha da önemli hale getiriyor.

  Bölgesel kalkınma ajansaları, Mersin için… [08.05.2005 – 18:30:49]

MERSİN ÜNİVERSİTESİ… KARA KAPLI KİTAP DERLEMELERİ (5)

Kara Kaplı Kitap derlemelerini Mersin Üniversitesinde 1997 de Rektör Ülkü ile YÖK başkanı Gürüz arasında yaşanan gerginliğin sona erdiğinin sanıldığı, ‘sanal baharın’ aldatan ikliminde noktalamıştık…

Başta Ülkü olmak üzere gelişmeleri izleyen herkes, yanılgı bedelini ağır faturalarla ödeyeceğini nereden bilebilirdi ki…

Gelelim öykünün devamına…

Üniversiteyi Üskül ve arkadaşlarının desteklediği Onur Bilge Kula’ya teslim etmemeye kararlı Gürüz, Ekim 1998’ de bir türlü af edemediği, gelecekteki kurguda da yer vermek istemediği Ülkü dışında ‘yeni ve farklı bir Rektör ‘ için düğmeye bastı.

En kolay şey o günlerde ihdas edilen ve bırakın hastaneyi, küçücük bir odadan hatta tansiyon aletinden yoksun Tıp Fakültesine alınacak öğretim üyelerinin de oy kullandığı bir seçime gitmek, onların destekleriyle yüksek oy alacak bir Rektör adayını Çankaya’ya sunmaktı.

O umutla Ülkü 98 kişilik Tıp Fakültesi kadrosu için ilanların gazetelerde yayınlanması, açık kadroların hızla doldurulması çabasına girişti.

Seçimler yaklaştıkça kurucu Rektörün beklemediği darbe de buradan geldi. Karşısına aday olarak çıkmayacağından emin olduğu Çukurova Üniversitesinden transfer edilen Prof. Uğur Oral sürpriz biçimde adaylığını açıklamıştı.

O güne kadar Mersin’de kimselerin fazla tanımadığı, Çukurova Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimliğinden neden, nasıl ayrıldığını kimselerin bilmediği –ki bu konuda da ilerleyen bölümlerde detaylı bilgiler yer alacak- Oral şimdi Ülkü’nün en büyük rakibiydi.

Oral’ da tıpkı Ülkü gibi Tıp Fakültesine son 30 gün içinde atanan 41 öğretim üyesine –ki bunlardan 25’i seçimlerden hemen önce göreve başlamıştı.- güveniyordu.

Ekim 1998 de Mersin’ de yayın yapan yerel televizyonların tümü şenlendi. İzleyici hangi kanalı açsa, Üniversite Rektör adaylarının katıldığı programlardan birine tanık oluyor, adaylıktan çok bilim adamı kimliklerinin ön plana çıkması gereken  seviyesi tartışılır atışmaları izlemek zorunda kalıyordu.

Derken 19 Ekim 1998 geldi çattı.

O Pazartesi öğretim üyelerinin önüne demokratik tercihlerini yapmaları için sandık kondu.

Ve akşam üstü sonuçlar çıktı ortaya.

Onur Bilge Kula 81 oyla en yakın rakibine neredeyse iki kat fark atarak ipi göğüslemişti.

En yakın rakip elbette Tıp Fakültesi destekli Uğur Oral’ dı ve aldığı 47 oyun 41’i büyük olasılıkla son bir ay içinde Üniversiteye alınan oturacak odadan yoksun Tıp Fakültesi öğretim üyelerine aitti…Çok güvendiği yeni alınan öğretim üyeleri Ülkü’ye yönelmemişlerdi.

Sonuçları gören Kula ve arkadaşları derin bir oh çektiler. Öyle ya, sandığı öğretim üyelerinin önüne getirenler elbette hür iradeyle verilen karara da saygı göstereceklerdi.

Yanıldıklarını görmeleri için fazla zaman gerekmiyordu. 28 Şubat depreminin boyutlarını kavrayamamanın bedelini çok ağır ödediler.

Gürüz’ ün o günlerde dile getirdiği “Bizim desteklediğimiz aday tek oy bile alsa, rektör olacaktır. Kimse boşuna macera aramasın” sözünün derin anlamıyla yüzleştiklerinde iş işten geçmişti.

Seçim sonunda tutanak düzenlenip YÖK’e gönderildi: Onur Bilge Kula (81), Uğur Oral (47), İbrahim Gümüşsuyu (28), Vural Ülkü (13), Nevzat Külcü ve Fadime Taner’ in birer oy aldığı liste artık Gürüz’ ün önündeydi.

Taha Akyol gibi yumuşak huylu, hoşgörülü bir insan bile 1998 yılındaki Mersin Üniversitesi Rektörlük seçimlerine tanık olduktan sonra, isyan ediyor, Milliyet’teki başyazısını konuya ayırıyordu. İşte Akyol’ un kaleminden o günlerdeki köşe yazısı:

“KEMAL Gürüz’ ün YÖK’ünün kırdığı ceviz kırkı geçti…

Ekim 1998’deki Mersin Üniversitesi rektör adaylığı seçimi…

Prof. Onur Bilge Kula 81 oy, Prof. Uğur Oral 47 oy alıyor. Seçime katılan öteki dört profesör daha düşük oy alıyorlar.

Yasaya göre YÖK’ün bu 6 adaylardan üçünü Cumhurbaşkanı’nın atamasına sunması gerekir. Hayır! YÖK, listeyi tahrif etti: Cumhurbaşkanı’na sunduğu üç kişilik listede sadece Uğur Oral’a yer verdi, üçe tamamlamak için, hiç aday adayı bile olmamış iki ismi yazdı!

Cumhurbaşkanı Demirel, sadece yasayı çiğnemekle kalmayan, kendisine bu saygısızlığı yapanları affetmemelidir!

Türkiye’de “irtica” paranoyası paravan yapılarak hür ve eleştirel düşünce boğulmaktadır.

Sayın Cumhurbaşkanımız Demirel… Sık sık söylediğiniz ‘hür üniversite”ye sahip çıkınız!’ ”

 

Hür Üniversiteye sahip çıkması istenen Demirel büyük Memleket meseleleriyle meşguldü. Ne Akyol’ u ne de isyan eden köşkü mesajlara boğan yüzlerce öğretim üyesini duymadı.

Aksine seçim sonuçlarını hiçe sayarak kafasına göre oluşturduğu listeyi kaptığı gibi o güne kadarki teamüllere de aykırı biçimde köşke çıkan Gürüz’ ü dikkatle dinledi.

Elden götürdüğü üç kişilik listeye en yüksek oyu alan Kula’nın adını bile koymayan Gürüz hedefe ulaşmıştı…

Demirel vakit geçirmeden, seçimin galibi yerine ikincisi Oral’ ın rektör olarak atandığı kararnameyi imzaladı.

Seçimlere katılan ve en çok oy alan 6 adaydan 3’ünün Cumhurbaşkanı’na önerilmesini emreden yasanın da hiçe sayıldığı Onur Bilge Kula’nın İdare Mahkemesine açtığı dava sırasında çıktı ortaya…

Cumhurbaşkanı’na sunulan listede, dünya Üniversite tarihinde eşine zor rastlanan bir dahiyane buluşa (!) imza atılmış, Oral’ın dışında seçime katılan adayların hiçbirine listede yer verilmezken; onların yerine, aday bile olmamış ve seçimlere girmemiş Üniversite’de tanınmayan iki isim eklenmişti.

 

Kara kaplı kitap Mersin Üniversitesinin özellikle 1998/2002 dönemindeki ilginç ve çarpıcı uygulamalarını dile getiren detaylarla sürecek…

Örneğin 1999 yılında okul bitirme tezi olarak Kürt kimliğini araştırmak isteyen öğrencinin çalışmasını “suç” olarak nitelendirip DGM’ ye bizzat ihbar eden bir Rektör ve Adana DGM tarafından başlatılan “bölücülük” soruşturmasının ardından bir savcının ‘bilim özerktir’ gerekçesiyle verdiği takipsizlik kararını da, Tunay Alkan’ a ya da, Hilton Otelindeki bir ilaç firmasının toplantısına başörtüsüyle katılan hemşireye reva görülenleri de okuyacaksınız.

Üniversite öğrencilerinin yarattığı “Okuma Masası” nın hiçbir gerekçe göstermeden Ekim 1999 da kapatanlardan da, ‘Kozmik Büro Amirliği’ gibi bir birimin varlığından ve kimlerin yönettiğinden de haberiniz olacak…

Bakarsınız ‘Atatürkçü rektör’ Oral’ Denktaş’ı ziyaret ederken Erzurum’da tam zıt kutuplarda dolaşan, üstelik Fethullah Hoca ile görüştü diye ‘Fethullahçı ilan edilen’,  Erzurum Atatürk Üniversitesinde Rektörlük yaptığı 8 yıl boyunca herkese hoşgörüyle yaklaşan Prof. Erol Oral’ın ‘AK Parti kuruculuğuna’ ve kadar uzanan öyküsünü ve Uğur Oral’ la kesişen ayrılan yollarını da yazarız günün birinde…

 

  MEÜ. Kara Kaplı Kitap Derlemeleri – 5 [06.05.2005 – 08:26:24]

 

FRANSA HAYIR DERSE…

Fransızlar 29 Mayıs Pazar günü yapılacak referandum sonunda Avrupa Anayasası için karar verecekler.

Oylama kararının alındığı günlerdeki hayır oylarının ezici oranı son günlerde düşse de, halen %50’ lerde.

Bu durum zaten başında bir sürü sorun olan Cumhurbaşkanı Chirac’ ı yeterince tedirgin etmeye yetiyor.

Aslında geçtiğimiz yıl AB Anayasası için karar verme yöntemleri belirlenirken Ülke Meclisleri mi halk mı karar versin noktasında, “işi halka götürelim” diyen de Chirac’tan başkası değildi.

Fransa Cumhurbaşkanı şimdi vatandaşın sesine kulak vermeyi yeğlemenin faturasını ödemekle karşı karşıya.

Geleneksel olarak her referandumu hükümetlere yönelik memnuniyetsizliğini dile getirme aracı olarak gören Fransız seçmeni uzunca bir zamandan beri Chirac’a ve AB’ne ağır bir tokat indirme fırsatını yakalamış olmanın keyfini sürüyor.

En ateşli Avrupa yanlılarının bile şimdi hükümetin diğer politikalarından duydukları rahatsızlık nedeniyle, Anayasa’ya “Hayır” deme olasılığı sadece Fransa’yı değil başta Almanya olmak üzere diğer ülke yönetimlerini de tedirgin ediyor.

Fransız seçmenin anayasaya yaklaşım tavrının kimi anlaşılır, kimi de anlaşılmaz bazı gerekçeleri var.

Haklı eleştirilerin başında çoktan beri yürürlükte olan AB sözleşmelerinin olduğu gibi anayasaya kopya edilmesi geliyor.

Oysa anayasa ile doğrudan ilgisi olmayan ve taslakta hiç bir biçimde belirlenmemiş olan Türkiye’nin birliğe üyeliği konusunun şimdiden referandum sonuçlarını etkilemeye başlamasını anlamak gerçekten zor.

Fransız dostlarımız anayasadan çok sonra, kabul aşamasında zaten Türkiye ile ilgili bir oylama yapılacağını ve o konuda nasılsa sandığa gideceklerini görmezden geliyorlar.

Chirac ve ekibi de nedense, anayasanın güçlü yanlarını, sağlayacağı avantajları anlatmak yerine, referandumdan hayır oylarının çıkmasının, Fransa ve Avrupa’ya getireceği olumsuz sonuçları tekrarlayıp duruyor. Sonuçta seçmenler üzerinde gereksiz yere rahatsızlık veren bir baskı yaratılıyor…

Gerçekten Avrupa Anayasasını referandum amacıyla halka götürenlerin en büyük zaafı oylamalardan çıkacak hayır ihtimaline karşı ne yapacaklarını şimdiden bilememeleri.

Alternatifi olmayan anayasa taslağının ret edilmesi durumunda ‘B’ planından yoksun Brüksel tıpkı Chirac gibi şimdi hayır riski çıkma tehlikesi olan ülkelere aba altından sopa gösteriyor.

Uzmanlar, AB anayasası konusunda halkoylamalarında çıkan olumsuz kararlara karşın birliğin düzeltme şansı olmadığına, anayasa taslağının alternatifsizliğine dikkat çekiyor.

Fransız seçmeninin anayasaya hayır demesi halinde, birliğe bağlı ülkelerin devlet ve hükümet başkanlarının oturup, yeniden düşünce üretecekleri, bugün olmadığını söyledikleri yeni bir plan yaratmaları gerekiyor.

Sorun Fransa ile de sınırlı değil. Anayasanın yürürlüğe girmesi için birliğe üye 25 ülkenin tümünün onay vermesi gerekiyor. Oysa Hollanda’ daki kamuoyu yoklamaları bu ülkede durumun Fransa’dan da kötü olduğunu, mucize gerçekleşmezse Hollandalıların hayır diyeceğini gösteriyor.

Özetlemek gerekirse 400 milyonluk nüfusa sahip AB’ de tüm ülke halkları evet dese bile, üyelikte bir yılını henüz doldurmamış 398 bin nüfuslu Malta’ dan çıkacak ‘hayır’ AB anayasasını doğmadan öldürmüş olacak.

Böyle bir sonucun alınması örneğin ikisini toplasanız ancak bir milyon nüfus eden Kıbrıs yada Malta’nın anayasaya hayır demesi ‘Çekirdek Avrupa’ fikrini savunanların ekmeğine yağ sürecek…

‘Çekirdek Avrupa’ yani birliğin önderliğini yapan güçlü ve büyük birkaç ülkenin yeniden bir araya gelerek kendi aralarındaki işbirliğini yoğunlaştırmaları ve diğer ülkelere bugünkü ilgiyi yeterince göstermemeleri…

Süper ligde şampiyonluğa oynayanlarla 2.lige mahkum olanların oluşturacağı karmaşık bir yapı.

AK Parti hükümetinin son günlerdeki söylem değişikliği ve AB’ ye yönelttiği eleştirilerin dozunu arttırırken ABD’ ye sıcak mesajlar iletmesinin altında bu olasılıkların ne ölçüde payı olduğunu elbette zaman gösterecek.

Ancak taraflar bilmelidir ki, sadece Türkiye değil AB’ de çok önemli bir kararın eşiğindedir.

Ya, Türkiye’yi kucaklayarak 21. yüzyılın en büyük üç küresel gücünden biri olmak ya da genişleme bir yana kabuğuna çekilerek kendi yağıyla kavrulmak.

Dünyaya önderlik etmeyle, günü kurtarmanın yönetim tarzları ve vizyonları birbirinden çok farklı…

 

 

  Fransa hayır derse [05.05.2005 – 08:17:43]

 

AIRBUS-BOEING KAVGASI… A380 MODELİ…

Yıllardır süren uçar, uçamaz tartışmalarının ardından yeni çağın büyük rüyalarından biri daha bugün gerçek oldu.

Fransa’nın Toulouse kentindeki Airbus merkezinden havalanan A380, 4 saatlik test uçuşunu başarıyla tamamlayarak başta tek rakibi Boeing olmak üzere, dedikodu üretenlerin tümünü mahcup etti.

Önümüzdeki on yıl boyunca dünya, havacılık alanında küresel çapta, eşi görülmemiş bir yarış hatta savaşa sahne olacak.

Rekabetin iki tarafı var: Bir yanda AB’ nin gururu ve en büyük projesi Airbus ile karşısındaki ABD’ li Boeing firması.

Nefesimizi tutarak izleyeceğimiz yarış sanıldığı gibi iki şirketin rekabetiyle izah edilecek türden bir çekişme değil.

Kavga gelecek bir yana, şirketlere sağlanan destekler nedeniyle Dünya Ticaret Örgütünün başını ağrıtan önemli sorunlardan biri haline gelmiş durumda.

Boeing, AB’yi Airbus’ a A380 modelinin AR-GE çalışmaları için verdiği 12 milyar Euro nedeniyle suçlarken, AB yetkilileri de ABD’ nin Boeing’ e sağladığı vergi muafiyeti kaynaklı haksız rekabeti gidermek amacıyla bu ülkeden yapılacak ithalata %5 gümrük vergisi koydu.

Bu kavganın bir boyutu. Asıl savaş A380’in sağlayacağı ticari başarıya bağlı olarak inanılmaz boyutlara taşınabilir.

Aslında iki şirketin vizyonlarını yeni model konseptleri yeterince yansıtıyor.

Boeing çok büyük uçaklar yerine bir yolcuyu dünyanın hangi noktasına gitmek isterse istesin aktarma yapmadan taşımayı hedeflerken, Airbus geleceği yolcu başına maliyetlerin düşük olacağı dev uçakların üretiminde görüyor.

İki küresel gücün sembolü şirketlerin yarışında kapışacak modeller de şimdiden belli.

Boeing dünyanın en uzun menzilli uçağı 777-200LR Pazar payını arttırmaya çalışırken Airbus şimdiden A380 ile gelecek on yılın havacılığına damgasını vurmaya hazırlanıyor.

Yolcuları artık diledikleri yere aktarmasız taşımayı hedefleyen Boeing, 11 bin mil (17,6 bin km) menzile sahip 777-200LR tipi yeni uçağı 2008 yılından itibaren sefere çıkaracak. Şirket bu modelden 20 yıl içinde 500 Uçak satmayı hedefliyor. İlk siparişlerini de şimdiden Pakistan ve Tayland Havayollarından almış durumda.

1970 yılında doğan Rakip şirket Airbus‘ un stratejisi ise daha fazla yolcu taşıyacak büyük uçaklar inşa etmek ve dünyanın belli noktalarındaki ana terminallere inecek yolcuları daha küçük alanlara daha küçüklerle taşımak.

27 Nisan günü deneme uçuşunu başarıyla tamamlayan A380 ‘in ilk müşterisi Singapur Havayolları10 uçaklık siparişin teslim tarihi Mart 2006.

Etiket fiyatı 285 milyon dolar olan A380 ‘in 140 tanesi bugünden satılmış durumda. Kuyruğa girenlerin içinde 43 adetlik siparişle Birleşik Arap Emirliklerinin Emirates’i başı çekiyor.

Normalde uçaklar için “üretim” gemiler için “inşa” sözcüğü kullanılır ama Airbus 380 farklı, çünkü o üretilmiyor deyim yerindeyse inşa ediliyor.

15 bin km menzile ve 840 yolcu taşıma kapasitesine sahip içinde kokteyl ve spor salonları yer alan bir araca uçak yerine gemi diyenlere abartıyor diyenler çıkabilir.

Ama söz konusu kanat açıklığı 80 metre, kalkış ağırlığı 560 ton, yakıt kapasitesi 310 ton olan ve basit değişikliklerle 1000 yolcu alabilecek bir uçak olunca iş değişiyor…

Airbus bu modelle geleceğini belirleyecek riskleri de üstlenmiş durumda.

Çünkü bu büyüklük ve yolcu kapasitesine sahip uçağın kendine özgü pek çok sorunu da getirmesi kaçınılmaz.

Örneğin 10 adet sipariş veren Fransız Havayolları Air France, Paris’teki Charles de Gaulle havalimanı ile anlaşarak gerekli teknik hazırlıkları şimdiden tamamlattı. Bugün dünyadaki pek çok havaalanı A380’in inip kalkabileceği yeterliliğe sahip değil. Uçak ancak F statülü diye adlandırılan havalimanlarına inebilecek ve buralardan hizmet alabilecek.

Oysa tüm Asya’da tanıma uyan Dubai, Tokyo, Hong Kong, Bangkok ve Cidde gibi beş havaalanı mevcut.

Airbus uçakları üretim modeliyle de küreselleşmenin geldiği aşamayı yansıtıyor.

%20 si İngiliz Havacılık şirketinin, % 80 hissesi ise Avrupa Havacılık Savunma ve Uzay Şirketi EADS’ a ait olan Airbus uçaklarının gövdesi Almanya’da, kanatları İngiltere’de, gövde giydirmesiyle kuyruğu İspanya’da üretiliyor.

Parçalar çeşitli yollarla Fransa’nın Toulouse’ taki fabrikasına getirilip birleştiriliyor.

Fabrika dışında üretilen parçalar elbette bunlarla sınırlı değil. Bir uçağı oluşturacak binlerce parça dünyanın dört bucağındaki pek çok tesiste üretiliyor.

Örneğin İsviçreli Sita şirketi ile imzalanan anlaşmayla uçaklara kurulacak ses ve veri sistemi sayesinde A380 ‘ lerde cep telefonuyla konuşulabilecek ve diz üstü bilgisayarlar kullanılacak.

Modelin yön kontrol sistemleri Türkiye’de Hema  tesislerinde üretilecek.

Sonuçta önümüzdeki dönemde şirketler bir yana, farklı strateji ve konseptlerin de amansız mücadelesine tanık olacağız. Şirketleri aşan AB ve ABD’yi de karşı karşıya getiren bir ölüm kalım savaşı olacak bu.

Aktarmalı uçuşların süreceğini düşünen ve maliyetleri alabildiğine aşağı çekerek pazarın hakimi olmaya çalışan Airbus ile geleceği aktarmasız Nonstop uçuşlarda gören, bu nedenle de daha küçük ama daha uzun menzilli uçaklara yönelen Boeing.

Rekabet bugünden AB ve ABD’ nin dış ilişkilerine de ciddi biçimde yansımış durumda.

Örneğin 17 Aralık öncesi Temmuz 2004 te Fransa’da Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Chirac’ ın el sıkıştığı bir anlaşmayla  THY, Airbus’ tan 1,5 milyar dolarlık 36 uçak almaya karar verdiğinde akıllarda uçaklardan çok, Türkiye’ye müzakere tarihi verilmesine sıcak bakmayan Fransızlara uzatılan elin ticari gücü kalmıştı.

Ve A380 in deneme uçuşuna çıktığı gün Çin gezisini tamamlayan Fransa Başbakanı Jean-Pierre Raffarin yapılan anlaşmayla Çin’e 30 Airbus satıldığını açıklarken dev alışverişin, ABD’nin muhalefetine rağmen bu ülkeye uygulanan silah ambargosunun kalkması karşılığında yapıldığını bilmeyen yoktu.

Siyasetin belirleyiciliği yanında teknolojik alanda ve ticarette ölümüne kapışan iki şirketten sonuçta kimin kaybedeceğini kestirmek olanaksız olsa da kazananı bugünden belli:

Rekabet sayesinde daha ucuza, daha kaliteli hizmet alacak ve uçmanın keyfini çıkaracak insanoğlu…

 

Not: Yazı ilk uçuşun gerçekleştiği 27 Nisan 2005 günü kaleme alınmıştı. Teknik bazı nedenlerle geç yayınlanmış bulunuyor. (aa)

 

abdullahayan@gmail.com

  Aırbus – Boeıng kavgası.. A380 modeli… [04.05.2005 – 08:17:11]

 

Petrol alanındaki araştırma ve yatırımlarıyla dünyanın en büyük otoritesi sayılan Daniel Yergin’ e göre, ‘Petrol Para ve Güç Çatışmasının Epik Öyküsü’ dür.

Son günlerde Türkiye bir yana Mersin, işte bu para ve güç çatışmasının sembolü Akaryakıtın başka bir boyutuyla, kaçakçılığıyla yüzleşiyor.

Kimi kurumlara göre, kentin kaçakçılık merkezi olarak gösterilmesi zaten kötü olan imajının daha da bozulmasına yol açıyor.

İddia sahiplerinin dayanağı serbest bölgenin son zamanlarda uğradığı kan kaybı…

Oysa serbest bölgedeki trajik yatırımcı düşüşünün farklı o kadar çok nedeni var ki, bozuk imaja sıra bile gelmez.

Kaldı ki, ‘yatırımcı kaçacak’ korkusuyla yılların birikmiş ve artık kokmaya başlayan pisliklerini halının altına süpürmek, Mersin’e yapılacak en büyük kötülüktür.

Bu nedenle Serbest Bölgede yapılan yanlışları akaryakıt konusunda sürdürerek bir yere varılamaz.

Bir yanılgı da Emniyet güçlerinin son günlerde gerçekleştirdiği birkaç operasyonun ardından pompalanan “Mersin’de kaçakçılığın kökü kazındı” iddialarıdır.

Türkiye ve özellikle Mersin’de kaçakçılığın gerçek boyutları yanında ortaya çıkarılanlar olsa olsa denizde bir damla, hepsi bu…

(Resmi kaynaklara göre Türkiye genelinde yılda 5/6 milyon ton kaçakçılık söz konusu iken iki yılda Ülkedeki tüm operasyonlarda ele geçirilen toplam akaryakıt 22 bin ton)

Aşağıda yer alan rakamların tümü, TBMM araştırma komisyonunun kurulması sırasında Meclis genel kurulunda enerji Bakanı ve diğer Vekillerin ifadelerinden derlendi…

 

Türkiye’nin yıllık akaryakıt tüketimi 30,6 milyon ton.

Bu rakamın yaklaşık %20 si kaçak yollardan giriyor. Enerji Bakanı Güler’ in Meclise verdiği bilgilere göre söz konusu 6 milyon ton akaryakıt kaçakçılığının %80 i deniz yoluyla yapılıyor.

‘Kaçakçılık abartılıyor’ diyenlerin önüne başka rakamları da koyuyor ülkenin Bakanı:

1996-2003 yılları incelendikçe, garip birtakım verilerle karşılaşılmış:

Örneğin Otomobil sayısının %45 arttığı o dönem içinde benzin ve LPG’ deki artış % 9

Motorindeki durum daha da vahim. Ağır vasıta sayısı %63 artarken mazot tüketim artışı %12.

 

Bugün bir litre kaçak akaryakıttan dolayı Ülkenin uğradığı vergi kaybı 1,3 dolar (Örneğin litresi 2.5 milyona satılan benzinden 1,375 TL ÖTV ve 350 Bin TL KDV kesiliyor)

Kısaca her yıl 6 milyon kaçak akaryakıttan devletin kasasına girmesi gereken 8 milyar dolar birilerine akıyor.

30 ton kaçak akaryakıt taşıyan bir tankerin ülkeye kaybettirdiği vergi  faturası 40 bin dolar.

Uyuşturucu ticaretinden daha cazip hale gelen akaryakıt kaçakçılığının nasıl yapıldığı da sır değil. En küçük gümrük memurundan müsteşarına, akaryakıt istasyonundaki işçiden Hükümetin bakanlarına kadar herkes karınca kararınca bildiği yöntemlerin başlıcalarını Enerji Bakanı Meclis kürsüsünden açıklıyor:

-Deniz araçları kullanılarak ihraç amaçlı petrolün çıkmış gibi gösterilerek iç piyasaya sürülmesi,

-Dağıtım şirketlerinin beyan ettikleri ve gümrüğünü yatırdıkları miktardan fazla akaryakıtı ülkeye sokmaları,

-Petrol boru hatlarına vana takılması,

-Transit olarak ülkemizden geçirilen akaryakıtın yurt içinde satılması,

-Ham petrolün kalorifer yakıtı olarak satılması,

-Solvent, redüktör ve dişli yağının akaryakıta katılması…

 

Yöntemler üç aşağı beş yukarı bilinmesine ve Bakan tarafından Meclis genel kurulunda dile getirilmesine rağmen bugüne kadar deniz yoluyla beyan ettiğinden fazlasını getirirken enselenen tek bir şirket ya da büyük tonajlı gemilere yönelik operasyon duydunuz mu?

6 milyon ton kaçakçılıktan söz edilen bir ülkede son iki yılda yakalanan tüm kaçak miktarı 22 bin ton ise ve 20 tonluk, 40 tonluk operasyonlar davul zurnayla kamuoyuna duyuruluyorsa ciddiyetinin farkında olmadığımız, iliklerimizi emen bir sorunla karşı karşıyayız demektir.

 

Kaçakçılık yöntemleri içinde geçen ve rahatlıkla akaryakıta katılan Solvent ve Dişli yağı ile ilgili Meclis kürsüsünde öylesine rakamlar veriliyor ki, ürpermemek elde değil.

Türkiye’nin toplam dişli yağı ithalatı 1998 yılında 2800, 1999 da ise 4500 ton

Mazot ve benzine rahatlıkla karıştırılan ve gümrük oranı ‘0’ yağı 2000 yılında birileri keşfediyor.

Ve o yıl Türkiye’ye tam 370 bin ton dişli yağı ithal ediliyor.

O güne kadar Ülkenin belli başlı ithalatçısı BP ve Shell dışında birilerinin getirip akaryakıta kattığı ‘yağ’ dan dolayı Ülkenin yıllık vergi kaybı 400 milyon dolar.

Solvent maddesinde de bir yıllık kaybın 100 milyon doları aştığını da herkes biliyor.

Üstelik adı geçen ürünlerin verdiği zarar bununla da sınırlı değil. Yapılan hesaplamalara göre kalitesiz yakıt nedeniyle arabalara verilen zarar bir milyar dolar.

 

Kim ne derse desin Mersin Türkiye akaryakıt kaçakçılığının tam göbeğinde.

Üstelik son dönemde yoğunlaşan Irak’a transit akaryakıt taşımacılığıyla işin boyutları her gün biraz daha büyüyor.

2003 yılında Irak’a sevk edilen benzin 650 bin ton iken rakam 2004 yılında 1 milyon tona ve 2005 in daha ilk çeyreğinde 420 bin tona ulaşıyor. Trend böyle sürerse 2004 yılındaki rakam da ikiye katlanacak.

Motorinde de durum aynı. 2003 teki 760 bin ton, 2004 yılında 1,350 bin tona çıkmış. 2005 yılı ilk üç ayında 550 bin tona ulaşan rakam bu gidişle yıl sonunda 2,2 milyon tonu aşacak.

Bunun ne kadarının gerçekten Irak’ta tüketildiği, ne kadarının yolda indiği, ne kadarının komşu ülkede ‘hacı’ olduktan sonra geri geldiği sorularının yanıtı yok.

 

Meclis araştırıyor, Bakan yaraya parmak basıyor, ama dünyanın en fahiş vergilerinin alındığı Türkiye’de kaçakçılık olanca hızıyla ve kim bilir bilmediğimiz yeni hangi yöntemlerle sürüp gidiyor…

Bu konuda en çarpıcı tespiti Mersin’de doğurup büyüttüğü OPET’ i KOÇ’ la evlendirip zirveye oturtan Fikret Öztürk yapıyor.

Akaryakıt kaçakçılığından elde edilen gelirin eroin kaçakçılığını da geride bıraktığına dikkat çekiyor Öztürk ve gemilerle yapılan akaryakıt kaçakçılığına değinirken de, “Adresi veriyoruz, o da Mersin” diyor.

(Bölgede kurulan Tank çiftliklerinin bedelini çevre kirliliğiyle ödeyen Karaduvar halkı yerine, o kirlilikte büyük pay sahibi Öztürk’ ün yeni kurulanlardan şikayet etmesi tablonun ilginç bir başka boyutudur)

 

Mersin’in bozulan imajını düzeltmek isteyenler samimi iseler, bunun yolunun kamburlardan kurtulmak ve gerçeklerle yüzleşerek baştan aşağı arınmaktan geçtiğini artık algılamak zorundalar…

 

abdullahayan@gmail.com

  Akaryakıt kaçakçılığı ve Mersin.. ürpertici [01.05.2005 – 14:29:48]

 

YAŞAM MEMNUNİYETİ ARAŞTIRMASI…

Bir önceki yazımızda DİE’ nin yaptığı 2004 yılı ‘Yaşam Memnuniyeti’ araştırmasının hane halkı yaşam koşullarıyla, bireyin kişisel mutluluk ve yaşamdan duyduğu memnuniyetle ilgili verileri ele almıştık.

Çalışmanın üçüncü bölümü bireylerin kamu hizmetlerine bakışlarını, dördüncü ve son bölümü ise insanların gelecekle ilgili beklentileri ve umutlarını yansıtıyor.

Kamu Hizmetlerinden memnuniyet; sosyal güvenlik, sağlık, eğitim, asayiş, adli hizmetler, kamu hizmetlerinden bilgi edinme ve belediye hizmetleri olmak üzere yedi başlıkta toplanmış.

 

-Halkın neredeyse yarısı (%48’i) Sosyal güvenlikle ilgili hizmetlerin genelinden memnun olduğunu belirtirken orta memnuniyet duyanların oranı %20, memnun olmayanların oranı ise %16 da kalıyor.

Hizmetin çeşidine göre memnuniyet göstergeleri aşırı değişiklikler arz ediyor.

Örneğin soru yöneltilen emeklilerin %83’ü maaşlarından memnun olduklarını ifade ederken, sosyal güvenlik kuruluşunun verdiği sağlık hizmetinden memnuniyet oranı %43’e, kendilerine hizmet veren sosyal güvenlik kurum personelinden memnun olanların oranı ise sadece %35.

Maaşından memnun olanların dağılımı da ilginç:

Soru yöneltilenlerin içinde daha yüksek maaş alan Emekli Sandığı mensuplarının memnuniyeti %79’da kalırken, düşük maaşı alan Bağkur’ luların %86 ı eline geçen paradan memnun.

 

-Bireylerin Sağlık hizmetlerini algılamalarına gelince;

Sağlık hizmetlerinden memnun olanların oranı %44, memnun olmayanların  ise %25

Hizmet alınan sağlık kuruluşlarından memnuniyet sıralaması inanılacak gibi değil:

Sağlık ocağı hizmetinden memnun olduğunu söyleyenler %49, Devlet Hastanesi hizmetinden memnun olanlar %48 oranında iken, özel muayenehaneden memnun olanlar %42’ye, özel polikliniklerde ise %39’ a kadar düşüyor.

Sağlık kuruluşlarından hizmet alanların %72’ si için en önemli sorun muayene ve tahlil ücretleri…Buna karşın kurumdaki doktor sayısından dert edinenlerin oranı %59

Rahatsızlık sırasında ilk başvurulan kurumla ilgili sorunun yanıtlarına gelince:

Emekli Sandığı’na bağlı bireylerin %60’ı , SSK’ lıların %74’ü, Bağkur’ luların %62 si ve hiçbir sosyal güvenceye sahip olmayanların %46’sı hastalandıklarında ilk olarak kamuya ait bir hastaneye başvuruyor.

 

Eğitim Memnuniyetiyle ilgili bireylerin değerlendirmeleri de ilginç. İlk eğitimden memnun olanların oranı %35 te kalırken, Üniversite eğitiminden memnun olanların oranı %66’… Burada ülkenin ve bu çalışmanın en büyük handikapı ortaya çıkıyor. Çünkü okur yazar olmayanların %60 ı eğitimden memnun olduğunu söylerken, Üniversite mezunlarının %29 u Türkiye’de verilen eğitim hizmetlerinden memnuniyetini, %44 ü ise memnun olmadığını ifade ediyor.

Hane reislerine kurslara gönderdikleri çocuklarıyla ilgili soruya verilen yanıtla dramatik ülke gerçeği bir kez daha ortaya çıkıyor:

Okuma çağında çocuğu olan ailelerin  %73‘ü başka deyimle dört çocuktan üçü ÖSS, Lise giriş sınavlarına hazırlık ya da dersleri destekleyen özel ders almakta veya bir kursa gitmekte.

 

-Asayişle ilgili sorulara verilen yanıtlar ne yazık ki diğer alanlardaki memnuniyet kadar iç açıcı değil.

Bireylerin %2.6’sı evde yalnız otururken kendisini çok güvensiz, %10.5’i güvensiz hissettiklerini ifade ederken, güven içinde hissedenlerin oranı %54.

Gece çevrede yalnızken kendini güvende hissettiğini söyleyenlerin sayısı daha da düşük.

Bireylerin %12’ si yaşadıkları çevrede gece yalnız yürürken kendilerini çok güvensiz, % 23’ü güvensiz hissettiklerini belirtirken güvende olduğunu düşünenlerin oranı sadece %38. Bu oran kadınlarda ne yazık ki %30’ a düşüyor.

Bir başka vahim tablo, kapkaç ve hırsızlık başta olmak üzere son dönemde azgınlaşan kent terörünün geldiği noktada ortaya çıkıyor:

2004 yılında kentlerde yaşayan her 1000 kişinin 100 ü hırsızlık, 55 i sataşma ve tehdit, 128 i telefonla rahatsız edilme, 20’ si dövülüp yaralanma, 25’i kapkaç, 5’i de cinsel tacizle karşılaşmış…

Bunlara rağmen insanımız jandarma ve polisin verdiği hizmetten oldukça memnun.

Polisin olaylara zamanında müdahale ettiğini düşünenlerin oranı %69, Jandarmanın

olaylara zamanında müdahale ettiğini düşünenlerin oranı %84, jandarmanın

vatandaşa davranışından memnun olanların oranı ise %87

 

-Adli sistemin verdiği hizmetlerden memnun olanların oranı %43, olmayanların oranı %10 iken, fikri olmayanlar %27.

Mahkeme ve adli sistemle ilgili sorun sıralaması bireye göre şöyle oluşuyor:

Yasaların herkese adil ve tarafsız uygulanması sorunu %56, davaların karara bağlanma süresi %44, Mahkemelerdeki işlemler %34 ve avukatların hizmet kalitesi %30 oranlarla sıralanıyor.

 

-Genel olarak kamu hizmetleri ile ilgili bilgi edinme işlemlerinden memnun olduğunu ifade eden bireylerin oranı %36, memnun olmadığını ifade eden bireylerin oranı %14.5… Ne yazık ki toplumun %25 inin bu konuda fikri bile yok.

 

-Bireylerin Belediye hizmetlerine bakışı hizmetin türüne göre değişiyor:

Belediyenin şebeke suyu hizmetlerinden memnun olanlar %76 iken, oranlar çöp toplamada %75, kanalizasyon hizmetinde %74 kaldırım yapım hizmetinde %60’a, yeşil alan yapımından memnuniyette  %50 ye düşüyor.

Belediyelerin memnuniyet sıralamasında %50 oranının altına düşerek sınıfta kaldığı alanlar da var: sosyal hizmetler, yardım, sağlık ve hava kirliliği

 

‘2004 Yaşam Memnuniyeti’ araştırması; vâkur, hakkına razı, küçük mutluluklarla yetinen, devletten de fazla beklentisi olmayan bir Türkiye fotoğrafını sergiliyor.

Gerginlik söylemleriyle siyaset yapmaya çalışan ve bundan medet umanlarla, hizmet vereceğine buyuruculuğa soyunan bürokrasinin DİE çalışmasını halkın yönelimleri ve beklentileri doğrultusunda yeniden değerlendirmesinde yarar olduğuna inanıyoruz.

 

  Yaşam memnuniyeti araştırması [29.04.2005 – 08:18:34]

 

YAŞAM MEMNUNİYETİ ÜSTÜNE…

“Yaşam memnuniyeti”, kişinin sürdürdüğü hayatı olumlu görüp görmediğini ölçmek amacıyla 1940’ larda gelişmiş ülkelerde başlatılan bir alan çalışması.

Ülkemizde bireylerin genel mutluluk düzeyine ilişkin düşüncelerini, temel yaşamıyla ilgili duygularını ve kamu hizmetlerinden memnuniyetini ölçmek ve bunların zaman içindeki değişimini takip etmek amacıyla Devlet İstatistik Enstitüsü iki yıldır kapsamlı bir çalışma yapıyor ve sonuçlarını da açıklıyor…

2004 yılında yapılan ve bugünlerde yayınlanan çalışmanın ilginç bulduğumuz bazı bölümlerini paylaşmakta yarar olduğuna inanıyoruz.

İnsanların yaşamlarından memnun olmalarının en önemli etkeni şüphesiz elde ettikleri gelir.

Bu amaçla anketin yapıldığı hanelere gelirlerini nasıl buldukları bu gelirle ihtiyaçlarını nasıl giderdikleri sorulmuş.

-Gelirinden memnun olanların oranı %10 da kalırken, hanelerin %30.6’sı aylık gelirleriyle ihtiyaçlarının karşılanmasının zor, % 20’ si ise çok zor olduğunu ifade etmiş…

 

-Özellikle 2001 krizinde Türkiye’yi Arjantin yapmayan en önemli unsurun yardım ve dayanışma duygusu olduğu iddia edilmişti.

Anket bu iddiayı güçlendirir verileri içeriyor:

2004 yılında yardım (aynî ya da nakdî) alan toplam hane oranı %12…

Bu yardımı alan hanelerin yaklaşık yarısı (%48,2’ si) aylık geliri 319 milyon TL nin altında kalan yoksul kesim.

Ailelerin aldığı yardımın kaynağı da toplumsal dayanışmanın bir başka göstergesi.

Hanelerin  %52.4’ü yardımı akraba/komşudan, %25.5’i Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonundan, %14.4’ü belediyelerden, %12.8’i gönüllü kişi/kuruluşlardan aldıklarını belirtiyor.

Yardım çeşitlerinde %60 ile nakit para ilk sırada. Bunu  %36 ile yiyecek, %11’le giyecek, %31 le de yakacak izliyor.

 

-Tüm olumsuzluklara rağmen Türk halkı kötümser ve bedbin değil.

Çok mutlu olduğunu ifade edenlerin oranı %9.3 iken halkın %49 u mutlu olduğunu ifade ediyor. Mutsuz ve çok mutsuz olanların oranı ise %12

Bir başka ilginç saptama mutlu olanların eğitim düzeyi ile ilgili…

Üniversite mezunlarının %67’si kendini mutlu olarak tanımlarken orta mutlulukta olduğunu belirtenlerin oranı %25.6, mutsuzların ise %7.7…

Buna karşın okur yazar olmayanların içinde mutlu olduğunu söyleyenlerin oranı % 53’e düşerken mutsuzların oranı %20’ ye çıkıyor…

 

Mutlulukla gelir düzeyi arasında da doğal bir paralellik var:

Hane geliri 1 milyarın üzerinde olan bireylerin %73’ ü mutlu %7’ si mutsuz iken, geliri 319 milyonun altında kalan hanelerin bireylerinde mutluların oranı % 42 mutsuzların ise %23…

Türk kadınının % 72 si, erkeğinin %62 si için en önemli mutluluk nedeni sağlık.

Sevgi %15, başarı %6, para %5, güç %1 gibi oranlarla sınırlı.

Bir başka çarpıcı sonuç evlilere yöneltilen sorunun cevabıyla ortaya çıkıyor.

Evlilerin %71 i kendilerini ailenin mutlu ettiğini belirtirken, eşini mutluluk kaynağı görenlerin oranı sadece %10.

 

-Koparılan fırtınaların ve sanılanın aksine, çalışan bireylerin %58.4’ü mevcut işlerinden memnun, %7.4’ü çok memnun olduğunu belirtirken, memnun olmayanların oranı yalnızca %3.8.

Bir başka çarpıcı sonuç ise elde edilen ücretlerle ilgili. Sürekli düşük maaşlardan şikayetlerin gündeme geldiği ülkemizde çalışanların 26’ sı kazançlarından memnun olduklarını ifade ederken şikayet edenlerin oranı %34

 

-Çiftlerin %70’ i evliliklerinden memnun, % 25’i çok memnun olduğunu söylerken, evliliğinden mutsuzların oranı %1’ in bile altında.

Medyaya yansıyan gerginlik tablolarına rağmen ankete katılanların ezici çoğunluğu dost çevresinden, komşularından, aile ve akraba ilişkilerinden, işyerindeki arkadaşlarından memnun.

Sıraladığımız tüm ilişkilerde kendini mutlu sayanların oranı %70’in üstünde iken mutsuz olduğunu söyleyenlerin oranı %1’in altında…

 

Bireyin yaşam memnuniyeti sadece kişisel mutluluğuyla sınırlı değil.

‘Yaşam Memnuniyeti’ çalışmasının bir başka alanı insanların kamu hizmetleriyle ilgili duygu ve düşünceleri.

Sosyal Güvenlik, sağlık, eğitim, asayiş, adliye ve belediye hizmetlerine vatandaşın nasıl baktığı sorularına bir sonraki yazıda yanıt arayacağız.

 

abdullahayan@gmail.com

 

 

 

 

 

  Yaşam memnuniyeti üstüne [28.04.2005 – 09:18:47]

 

KÜRESELLEŞME… MARKANIN GÜCÜ…NIKE…(2)

ABD merkezli şirket, gelişmekte olan ülkelerdeki işçilerin istismar edildiği yolundaki eleştiriler yoğunlaşınca, bozulan imajını düzeltmek amacıyla dünyada hiç denenmiş bir yöntemi başlattı.

NIKE bugünlerde Uluslararası düzeyde epeyi ses getiren şeffaflık raporunu yayınladı.

Raporun en ilginç yanı bugüne kadar sır gibi saklanan ve aralarında Türkiye‘deki şirketlerin de bulunduğu, dünyanın farklı ülkelerinde NIKE ürünlerini imal eden 700 tesisin listesinin yer alması.

Üretim yapılan fabrikaların adının açıklanmasıyla, tüm ülkelerdeki duyarlı kesimlerin çalışma koşullarıyla ilgili etkin gözlem yapmaları ve kamuoyu tepkisinin azaltılması amaçlanıyor

‘Şirket Sorumluluk Raporu’ adı verilen çalışmayla NIKE, tüm dünyada üretim yapan fabrikalarının listesini yayımlayan ilk küresel şirket olma özelliğini de kazanmış oldu…

NIKE’ e yöneltilen suçlamalarda, şirket ürünlerinin üretildiği fabrikalarda çocuk işçilerin gün boyu boğaz tokluğuna çalıştırıldığı, çalışma koşullarının zorluğuyla tehlikeleri dile getiriliyordu.

Aslında bu, NIKE’ in kendini temize çıkarması adına yaptığı ilk girişim değil…

1997 yılında aleyhinde yapılan yayınların ardından Şirket, 1998 yılında işçi çalıştırma standartlarını savunan bir açıklama yayınlamış ancak deklarasyonun gerçekleri yansıtmadığı ortaya çıkınca, Şirket hakkında “yanıltıcı reklam” yaptığı gerekçesiyle dava açılmıştı.

Davayı kaybedeceğini anlayan NIKE , uzlaşma masasına oturmak ve işçi haklarını savunan bir kuruma, 1,5 milyon dolar bağış yapmak zorunda kalmıştı…

Bu kez yayınlanan 115 sayfalık raporda, maaş ve çalışma koşullarının yanı sıra, şirketin çevreye olan duyarlılığı, işçi alımlarında izlediği yöntemlerle ilgili kriterleri de kapsayan bilgiler yer alıyor.

Küreselleşme karşıtlarının boy hedefi haline gelen ve ciddi pazar kaybına uğrayan NIKE Şeffaf bir politika izlediğini, rakip şirketlerin de benzer bir tutum takınmaları gerektiğini ifade ederek adeta meydan okuyor…

Peki NIKE gerçekten masum mu?…

Bugün dünyanın tüm ülkelerinde şirketin kendi logosuyla vitrinlerde ortalama 70 dolar fiyatla satılan bir ayakkabıyı fason olarak üretene ödenen para 3 doları geçmiyor…

Buna karşın ayakkabıyı tasarlayıp, üstüne markasını vuran NIKE 30 dolar, satıcı ise ayakkabı başına 20 dolar  kazanıyor…

NIKE ile ilgili iddialar ve çarpıcı rakamlar bununla da sınırlı değil…

Örneğin Gettolarda yaşayan ve bu tür bir ayakkabıya sahip olma hayaliyle yanıp tutuşan gençlerin salt bu özlem ve özentiyle gasp, soygun, hırsızlık gibi suçlara teşvik edildiği iddiaları ciddi taraftar buluyor…

Ve NIKE’ in geçtiğimiz yıllarda Michael Jordan’ a bir yıllık reklam anlaşması için ödediği para aynı yıl Uzak Doğudaki işçilere ödenen toplam ücretten daha fazla

Şirketin kendisini savunmak amacıyla yayınladığı ‘Ülkelere göre Fabrika Dağılımları’ nı gösteren liste yakından incelendiği vakit, üretim yapılan ülkelerdeki firma sayılarıyla, milli gelirleri arasında doğrudan ilişki var…

Dünya üzerinde NIKE firmasına fason üretim yapan 700 civarında fabrikanın 500 ünün Güney Doğu Asya’da olması sadece tesadüf olabilir mi?.

İşte Üretim yapılan Ülkeler ve ilginç rakamlar:

Çin 124 firmayla tartışmasız lider… Onu yine Uzak Doğulular izliyor:

Tayland 75, Endonezya 39, Kore 35, Vietnam 35, Malezya 33, Sri Lanka 25, Taiwan 19 kuruluşuyla NIKE’ e mal üretiyor…

Rakamlar küreselleşme olgusu maliyetlerin, şirketler açısından nasıl vazgeçilmez boyutlara ulaştığını göstermesi bakımından da ders niteliğinde…

Örneğin tüm kaderleri ortak, komşu iki ülkeden Portekiz’de 20 Şirket NIKE için üretim yaparken İspanya’da rakam 5 kuruluşla sınırlı…

Çünkü işçilik ücretleri Portekiz’de İspanya’dan yaklaşık %20 daha düşük…

Ülkelerin kişi başına milli geliriyle NIKE firmasına üretim yapan tesis sayıları arasında da ciddi paralellikler var…(İspanya 22/ Portekiz 18 bin dolar)…

Türkiye NIKE’ e ürün veren 26 firmayla önemli ülkelerden biri…

Sonuçta çok uluslu şirketlerin rakipleriyle başa çıkmak ve ucuz maliyet adına, çocuk işçiliği dahil tüm sınırları sonuna kadar zorlayarak; siyasi görüş, dil, din ayrımı yapmadan dünyanın dört bucağında markaları altında üretim yapmaları çağımızın yadsınamaz gerçeği…

Bunun en çarpıcı örneği Vietnam

1970 li yıllarda ABD bombaları altında bir milyon insanını kaybeden ülkede çoğu yabancı sermaye ile kurulmuş 35 firma NİKE’ e üretim yapıyor…

Ve Amerika’nın Vietnam’ı bombaladığı günlerde 100 dolar sermaye ile kurulmuş, 35 dolarlık logoyla yola çıkan, tüm gücünü pazarlama stratejilerinden alarak büyüyen bir marka 2002 yılında sadece ABD sınırları içinde 750 milyon dolarlık reklam bütçesine ulaşıyor.

Bu bile başlı başına yazılacak ve okunacak  değerde ilginç bir öykü değil mi?…

 

abdullahayan@gmail.com

 

  Küreselleşme.. Markanın gücü… Nike (2) [26.04.2005 – 18:46:15]

 

KÜRESELLEŞME.. MARKANIN GÜCÜ… NİKE …(1)

Adını Yunan mitolojisindeki zafer Tanrıçası NIKE den alan ve küreselleşmenin avantajlarını kullanarak zirveye oturmuş, ABD’ li bir dünya devi NİKE

Hepimiz onu spor ayakkabılarından, tanınmış futbol ve basketbol takımlarına giydirdiği ürünlerden, yaptığı sponsorluk anlaşmalarından tanıyoruz…

Şirketin öyküsü küreselleşme sürecinde bir markanın kısa zaman diliminde sıfırdan yüz milyarlarca dolara nasıl ulaştığının dersi niteliğinde.

Oregon Üniversitesindeki spor hocası Bill Bowerman ile İşletme bölümünde okuyup, okul takımında koşan Phil Knight  adlı öğrencisi 1957 de başlayan dostluklarını, 1962 yılında 100 dolar  sermayeli bir şirkete dönüştürür.

1962 de İşletme yüksek lisansını aldıktan sonra dünya turuna çıkan Knight, uğradığı Japonya’da, spor ayakkabıları üreten Onitsuka Tiger şirketinin patronu ile tanışır. “Blue Ribbon Sports” olarak tanıttığı şirketi adına Tiger’ i ABD de pazarlamaya başlar…

NİKE’ in logo öyküsü de ilginç…

Tiger ile mütevazı satışlar gerçekleştiren Şirket 1971 yılında Meksika’da fason üretime başlar. Ancak üretilen ayakkabıların çarpıcı bir marka ve akılda kalacak logoya ihtiyacı vardır…

Phil Knight bankacılık dersi verdiği Portland Üniversitesinde grafik tasarımı okuyan bir kızcağızdan NIKE için logo yaratmasını ister.

Çizilen hiç bir logoyu beğenmeyen müşkülpesent patron üretilen ayakkabılar elde kalınca, beğenmediklerinin içinden bugünkü logoya razı olmak zorunda kalır…

Aylar süren çabasının sonunda tasarımcı genç kıza ödenen ücret yalnızca 35 dolardır

İsim konusunda ise imdada şirketin tek bayii olan eski atlet yetişir…

Şirketin ilk mağazacısı Johnson, kutuların basılmasından bir gün önce rüyasında marka olacak ilham perisi Yunan Zafer Tanrıçasını, yani NIKE’ yi görür…

Logo ve marka birbiriyle öylesine uyuşur ki, bir süre sonra özellikle NBA oyuncularına giydirilmeye başlanan ayakkabıların da etkisiyle, şirket hızla yükselişe geçer…

Özellikle Michael Jordan’la yaptıkları sponsorluk anlaşmasının ardından satışlarında tek kelimeyle bir patlama yaşanır…

Dünya devi haline gelen şirketle ilgili ilk olumsuz haberler Vietnam’ da çıktı.

8 Mart 1997 de (tam da dünya çalışan kadınlar gününde) yoksul ülkenin gazetelerinde günlerce yer alan haber ve görüntüler şok ediciydi.

Güney Kore, Tayvan, Taylan, Endonezya, Çin ve Vietnam‘da çoğunluğu kadın toplam 500.000  işçi çalıştırmış bir firma çıkan haberlerle ilgili en kolay yolu seçti.

Rakipleri suçlama, yalanlama ve inkar…

Oysa o gün Nike adına üretim yapılan Vietnam’daki fabrikada 56 kadın işçinin cezalandırılma yönteminin savunulacak yanı yoktu.

Boğucu güneş altında fabrikanın çevresinde koşmaya zorlanan, onlarcası bayılıp hastaneye kaldırılan kadınlara reva görülen davranışın nedeni bile tüyleri ürpertirken bir yanıyla güldüren cinstendi.

O gün güneş altında koşturulan kadınlar çalışma yönetmeliğine uygun ayakkabılarla işe gelmedikleri için cezalandırılmışlardı.

İş bununla bitmedi…

Bir süre sonra, ayakkabılardaki tek dikiş hatası yüzünden 15 kadının başlarından ve enselerinden kendi ürettikleri Nike marka ayakkabılarla dövüldükleri, 25 kadının zorla güneş altında diz çöküp beklemeye zorlandığı haberleri yer almaya başlar medyada.

Bugün Vietnam’da “NIKE’lemek”, işçilere aşırı kötü davranmak anlamında kullanılan bir deyim…

1997′de New York Times‘ da yayınlanan rapor Vietnam fabrikalarında çalışan kadınların sağlık boyutuyla da nasıl tehdit altında olduklarını çıkardı ortaya.

Bilimsel veriler işçilerin kabul edilebilir seviyenin tam 177 katı ‘Toluene Toksin’ zehirli maddesine maruz kaldıklarını ortaya koydu.

Doğumda düşüklere, ölü bebek doğumlarına, çocuklukta gelişim bozukluklarına yol açan Toluene ve Metil Benzen’in zararları bununla sınırlı değil. Ayakkabı endüstrisinin bu ana kimyasalları; böbrek, ciğer, merkezi sinir sistemine de zarar veriyor.

Nike ve Reebok‘ un Çin tesislerinde kullanılan yapıştırıcılar da yüksek uçuculuğa sahip ve Vietnam’ la aynı tehlikeyi taşıyor.

Nike’ e üretim yapan Endonezya’daki tesislerde yada Çin‘deki Wellco fabrikasında 12 yaşında kızlar düşük ücret ve sağlıksız koşullarda haftada 70 saat çalışmak zorunda.

1997′de Nike‘ ın güney Çin‘deki fabrikalarında genç kadınların günde 10-12 saat çalıştırıldıkları, 2-4 saat fazla mesaiye zorlandıkları ve sonunda fazla mesai dahil ellerine geçen paranın günde 2 dolar civarında olduğu belirlendi (Saat başına 16 Cent alıyorlardı). Nisan 1997‘de 10.000 Endonezyalı Nike üretim yapan işçi firmayı ve çalışma koşullarını protesto etmek için sokaklara döküldü.

Gösterilere Nike’ in yanıtı gecikmedi: “Eylemlerin sürmesi halinde Endonezya kendini pazarın dışında bulacaktı”

Son on yılda özellikle Uzak doğuda spor ayakkabısı üretiminde boğaz tokluğuna çalıştırdıkları çocuk işçiler nedeniyle küreselleşme karşıtlarının boy hedefi haline gelen şirket gelen baskıların yoğunlaşması ve yapılan yayınların pazar payını ciddi biçimde etkilemesi karşısında geri adım atmak zorunda kaldı.

Şirket bugünlerde günah çıkarma adına bir ilki gerçekleştiriyor.

Yoğun gündemi nedeniyle medyamızın yer vermediği gelişme sonunda NİKE dünya üzerinde kendisine üretim yapan 700 şirketin adlarını açıkladı.

Bununla şirketlerin kamuoylarınca denetlenmesi, işçi haklarına aykırı hareket edenlerin tüm dünyaya afişe edilmesi amaçlanıyor.

Aslında 700 firma ülkelerine göre incelendiğinde, küreselleşmenin ulaştığı boyutlarıyla birlikte ucuz iş gücü ve pazarlama yeteneği sayesinde bir markanın kendi alanında dünya egemenliğine nasıl sahip olduğu da görülecektir.

 

Dünyada NIKE’ e üretim yapan kuruluşları ve bunların ülkelere göre dağılımlarını bir sonraki yazıda ele alacağız.

 

  Küreselleşme.. Markanın gücü… Nike (1) [25.04.2005 – 18:16:19]

 

Genel Kurmay Başkanının yaptığı konuşmaya yönelik AK Parti’den gelen olumlu değerlendirme sadece Dengir Fırat’la sınırlı kalsaydı sorun bu kadar da önemli olmayabilirdi.

Partinin vitrin görüntüsünü düzeltmek için haftalardır Ulusal kanallarda dert anlatmaya çalışan Genel Başkan yardımcısının bazı kesimlere sıcak bir mesajı olarak kabul edebilirdik.

Ya da benim gibi Fırat’ı ve samimi üslubunu bilen biri için sorun “işi yine şakaya vurmuş” diye geçiştirilebilirdi.

Oysa AK partinin tepkisi Fırat’ın “Aklı Selimin toplamı!” sözleriyle son bulmadı.

Bir gün sonra Afganistan’dan dönen Başbakan’a göre Özkök Paşanın yaptığı “Olgunca bir konuşma” dır…

Demek ki, Özkök’ ün bal gibi siyaset alanına girmesi ve iç dış hemen her konuda görüş belirtmesi iktidarı fazla rahatsız etmemiş.

Özkök’ ün Harp Akademilerinde yaptığı konuşma Genel Kurmayın internet sitesinde de yer alıyor.

45 sayfalık, iç ve dış siyasetin artık kanıksadığımız konuları yanında Yeni Dünya Düzeni, tek kutuplu dünyadan; Ortadoğu, Kafkasya, Orta Asya gibi bölgelerin olası önemine, yükselen Çin’in geleceğine ilişkin bir ufuk turu.

Bazılarına katılmakla birlikte pek çoğuna eleştiriler yöneltebileceğimiz, tartışmaya açık görüşler…

Örneğin güçlenen Rusya’nın bir süre sonra yeniden ABD’yi zorlamaya başlayacağı yada Çin’in ilerideki yeni konumu.

Hepimiz aynı düşünceleri paylaşmak zorunda değiliz.

Örneğin, Özkök Paşa, Rusya’nın bölgeye yeniden hâkim olacağını söyler, ben bunun olanaksızlığını iddia ederim.

Alt yapısı ve sanayi tesisleri çağdışı kalmış, 20 yıl sonra iyice yaşlanıp azalan nüfusuyla daha da güçsüzleşecek Rusya’yı ayakta tutan dinamiğin yükselen petrol fiyatları ortada.

Bu durumda ABD’ nin kurguladığı ve kafasının bozulduğu anda da son vereceği bir oyuna güvenerek geleceği kurgulamak çok ta tutarlı değil.

Geleceğin diğer güçlü aktörünün Çin olacağı doğru da,  Çin ekonomisini ayakta tutan ihracat olgusunun ABD’nin çıkarları doğrultusunda sürdüğünü, Washington’un dilediği anda koparacağı mutluluk zinciri sonrasındaki kaosu göz ardı edebilir miyiz?

Dediğim gibi bunlar tartışılabilir.

Tartışılmayacak şey, askerlerin siyasete karışma alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçmeyecekleri, bundan da önemlisi tablonun AK Parti’yi çok ta rahatsız etmediğidir

Oysa İktidarın “Aklı selim toplamı” ya da “Olgun konuşma” olarak alkışladığı sözler, sadece bölgeyi ve dünyayı harmanlamaktan ibaret entelektüel görüşlerden ibaret değil.

Örneğin Özkök Paşa metnin bir yerinde nüfusun yüzde 29’unun (19 milyon) göç etmiş pozisyonda olduğunu vurguladıktan sonra, Varoşlarla ilgili altına herkesin imza koyacağı şu görüşleri dile getiriyor:

“Önemli boyutta işsizlik ve sosyal altyapı sorunları bulunan varoş niteliğindeki yerleşimler, master planlar doğrultusunda, şehirle bütünleştirilmeli ve yeni varoşların oluşması engellenmelidir. Burada hem göç ederek gelenlere, hem de yerel halka çok önemli görevler ve sorumluluklar düşmektedir. Unutmamak gerekir ki haklar ancak onu hak edenlerce daimi olarak kullanılabilirler. “

Sözlere bakılırsa, Varoşlarda yaşayanların haklarını elde etmeleri ‘hak edecek bir arayışa girmeleriyle mümkün’…

Oysa bu ülkede, Genel Kurmay Başkanının söylediklerini yapmaya kalkanların bugüne kadar başına gelenler ortada.

Varoşların haklarını savunmasını önermek demokratik bir açılımı yansıtsa da, aynı konuşma içeriğinde Özkök sıklıkla “iç tehdit” olgusundan da söz ediyor.

Bu durumda daha geçen hafta “artık yeni iç düşman yaratmayalım” diyen Başbakanla İç tehdide dikkat çeken Genel Kurmay Başkanının zıt kutuplardaki görüşleri karşısında bu ülke yeni tehlike konseptlerini hangi gücün önerilerine göre belirleyecek?

Orta yerdeki görüntüyle “Ordu siyasetin dışındadır” iddiasının inandırıcılığı olabilir mi?

Tüm samimiyetimizle Cumhuriyet tarihinin en demokrat Genel Kurmay Başkanı olarak kabul ettiğimiz Özkök konuşmasını siyasetle harmanlıyorsa, bundan en fazla rahatsızlık duyması gerekenler başta iktidar olmak üzere siyaset yaptığını iddia edenler değil mi?

Oysa AK Parti‘nin ilk tepkisine bakarak diyebiliriz ki, “demokrasinin komutanların emir ve görüşlerine amade olduğu tekmilini” veren iktidarın rahatsızlıktan çok rahatlamış havası var.

Demirel’in “Cumhuriyet’i kuran askerlerin, yıkılmasından daima korktukları devleti, savunma refleksi” olarak tanımladığı “Derin Devlet” e meşruluk kazandırma gayretlerinin yoğunlaştığı günlerde, Özkök paşanın konuşmasını “Olgunca bir yaklaşım” olarak algılayan bir iktidar…

Bir yanda Ülkenin yaşadığı kafa karışıklığı, öte yanda AB süreci ve Kopenhag kriterleri…

Tabloyu tanımlamak için fazla söze gerek yok aslında:

“Kel başa şimşir tarak” özdeyişi yeter de artar bile…

 

abdullahayan@gmail.com

 

 

  Ak parti’nin süreci algılamada… [24.04.2005 – 16:39:06]

 

MERSİN’İN KAN KAYBI… GÖÇ YALANLARI…

Ankara’nın hazırladığı kalkınma planlarını her beş yılda bir revize ederek sürekli ısıtıp önümüze koyan ‘çokbilmişler’ yerine, sorunları bilen ve onlara uygun çözümler üreten sivil inisiyatiflerin geliştireceği, karar vericilere aydınlatıcı projeksiyonlar sunan kendimize özgü bir model geliştirmek zorundayız…

Bugüne kadar Ankara’da birilerinin kaderimizi belirlediği tavandan tabana planlarla bir yere varmadığımıza göre, sorunları ve çözüm önerilerimizi neden tabandan tavana bir yerel planla Ankara’da masa başında oturanların karşısına çıkamıyoruz?…

Mersin dinamikleri; ağlama dışında insani gelişme ve katılımcılık adına son yirmi yılda bu kente özgü bir model yaratmak için ne yaptı?…

Sağlık, eğitim gibi yaşamsal alanlarla, refahı getirecek istihdama yönelik projelerde Ankara’nın karar vericileri yerine kendi çözüm önerilerimizden ve kente özgü hedeflerimizden hangisini dile getirebildik?…

Mersin sağlık ve eğitim alanlarında Türkiye ortalamalarının da gerisine düşmüşse, ayağa kaldırıp ileriye götürmek için hangi yerel inisiyatif ne tür girişimlerde bulundu?…

Bu kentin sağlık sorunlarından Mersin sağlıkçılarının Bakanlıkta hakkımızda ahkam kesen bürokratlardan daha az haberdar olmaları mümkün mü?…

Türkiye’de başta İstanbul olmak üzere hemen hemen tüm illerde bir yıl içinde hastanelere başvuran insan sayısı ile nüfus at başı giderken, Mersin’deki oranın kentin dört katına çıkmasının, sağlığın da ötesinde sosyolojik boyutlarını masaya yatırmamız gerekmiyor mu?…

Kültür varlıklarımızı, soysal ve ekonomik gelişmemizi, turizm ve tarım gibi sektörlerdeki potansiyel gücümüzle, handikaplarımızı ortaya çıkaracak danışma komitelerimiz, ondan da önemlisi, ortak kaderimizi belirleyecek ortak aklımız nerede?…

Neden Kent Konseyimiz, MEKİK’ imiz, Kalkınma Ajansımız var da, ortaya somut bir proje koyamıyor, Mersin’in her yıl biraz daha geriye düşmesini izlemekle yetiniyoruz?….

Son on yılda birlikte ürettiğimiz hangi büyük projeyi yatırıma üretime, işe ve aşa dönüştürebildik?…

Sürekli olarak göç olgusundan şikayet eden kurumlarımızın katılımcılık yaklaşımıyla tüm insanları kucaklayarak, yaşam kalitesini yükseltme adına sürdürülebilir bir ‘Kent Kalkınma Modelini’ geliştirmeleri gerekmez miydi?…

Yıllardır durmadan geriliyen Mersin’de kendi yanlışlarını görmezlikten gelenler, sürekli olarak göç olgusuyla nüfus artışından şikâyet ediyor, -bilerek ya da bilmeden-  gerçekte ise ne yazık ki ayrımcılık gibi tehlikeli silahı tetikliyorlar…

Oysa ülke genelinde yoğun göçün yaşandığı 1990/2000 yılları arasında nüfus artış oranlarına bakıldığında Mersin’le mukayese edilmeyecek kadar etkilenen kentlerin gelişme düzeyi artarken, bu kentin dibe vurmasının gerçek nedenlerini tartışabildik mi?…

Göç kaynaklı nüfus artışı söz konusuydu da,1996 yılında 10 bin çiftin evlendiği Mersin’de 2002 yılında rakam neden 5 bine düştü… (Üstelik Ülke genelindeki tüm illerde evlenme oranları aynı yıllarda ya kendini korumuş ya da artmışken, Üniversitemiz başta olmak üzere hiçbir kurum ve kuruluş ibret verici gelişmeyi masaya yatırmadığı gibi nedenlerini de araştırma, sorgulama gereği de duymadı…)

Tüm sorunlarını nüfus artış yalanına dayandıran Mersin’ in 1990/2000 yılları arasındaki %23 lük artışla %27 lik Türkiye ortalamasının altında kalmasını nasıl izah edeceğiz?…

Biz %23 ten şikayet ederken, %44nüfus artışıyla iki katımız büyüyen ve gerçek anlamda yoğun göç alan Antalya’ nın aynı dönemde gerçekleştirdiği parmak ısırtan mucizeyi nasıl izah edeceğiz?…

Aynı yıllar içinde nüfusu %31 artan Gaziantep 1996 yılında sosyo ekonomik gelişmişlik sıralamasında Türkiye 25. si iken 2003 sıralamasında 6 basamak üste çıkıyorsa, 1996 da Türkiye onuncusu olan Mersin’in güney doğu dahil Türkiye’deki başka hiçbir kentle kıyaslanmayacak biçimde 7 sıra birden gerileyerek 17. sıraya düşmesini salt göç olgusuna bağlamak insafla bağdaşır mı?…

Aynı yıllardaki karşılaştırmada nüfusları Mersin’den daha fazla artan Denizli ve Maraş’ın 6, yanı başımızdaki Karaman’ın 7 basamak yükselmesinin altında yatan nedenleri ve bu kentlerdeki kalkınma dinamiklerini konuşma zamanımız gelmedi mi?…

Sosyo ekonomik gelişmişlik sıralamasında on yıl içinde 10. luktan 17.ciliğe düşen Mersin’in aynı araştırmanın sağlık sıralamasında Türkiye 51. si olmasının hesabını birilerinden sormamız gerekmiyor mu?. (İster inanın ister inanmayın aynı sıralamada Antalya 8. Tıp Fakültesinden yoksun Tunceli bile 38. sırada)

Eğitim sıralamasında Antalya 9. sırada yer alırken Türkiye 26. lığında debelenen Mersin’ de birileri bu kentte göç yalanını daha kaç yıl söylemeye devam edecek?…

Mersin’in karalar bağlayıp, ağıtlar yakma yerine gerçekleriyle yüzleşmesi, silkinip kötü gidişe dur demesi, kendi kaderine el koyması gerekiyor…

Yalanlarla avunmak yerine, gerçeklerle yüzleşmek ve palavracı sahte kahramanlar yerine bu kenti geleceğe taşıyacak gerçek liderleri bulup çıkarmak zorundayız…

  Mersin’in kan kaybı.. Göç yalanları.. [21.04.2005 – 09:13:19]

 

GELECEĞİ GÖREMEYEN MERSİN MEVCUTLARI DA YİTİRİR…

Ne dünya eski dünya, ne de Türkiye

Son 15 yıl içinde dünyada özellikle ülkemizi derinden etkileyen radikal değişim sürecini bir anımsayın…

Durmayan, hızlanarak süreceği anlaşılan siyasi, ekonomik, sosyal her alanda kendini gösteren şiddetli bir deprem bu…

1990 ların Sovyetler Birliği artık yok…

Yerini çok parçalı ve gelişmişlik düzeylerinden bugün de memnun olmayan halkların oluşturduğu Cumhuriyetler aldı…

Bizim kendilerine Türki Cumhuriyetler dediğimiz, ama başlangıçtaki sevgilerinden bugün eser kalmayan küçük pek çok Ülke… (Kırgızistan’daki son iktidar değişikliğinden kimlerin zarar gördüğünü, hangi mağazaların yağmalandığını anımsayın)

Ortadoğu ise başka alem…

1997 yılında başkentine tanklarımızın 12 saatte girme hesapları yaptığımız Suriye’nin bugün dünyada tek savunucusuyuz…

Saddam yok, Hafız Esat yok, Arafat yok, Denktaş yok…

Bölgenin kabadayısı Kaddafi’ nin bile tırnaklarını sökmüş olmalılar ki, soluğu duyulmuyor…

Geçmiş 15 yılda yaşadıklarımızın hızı, gelecek beş yılda yaşayacaklarımızın yanında güdük kalacak…

Karşı çıksak ta, gönlümüz el vermese de, hepimiz biliyoruz ki, önümüzdeki süreçte dünyanın neredeyse tüm enerjisini barındıran bu bölgesinde köprülerin altından daha ne sular akacak…

Bugünün nice dostu düşman, düşmanı dost olacak…

Kimbilir kaç kez kartlar karılıp yeniden dağıtılacak…

Nice kral, şeyh, Başkan, Başbakan indirilip yerine yenileri gelecek…

Örneğin bir yıl içinde Suriye’deki mevcut Baas yönetiminin yıkıldığını bir düşünün…

Yerine kurulacak rejim ve yönetimi üstlenecek yeni iktidarla ABD’ nin yakınlaşmasının ardından yeni ittifaklar oluşturacak

Ne birleşen ne de ayrılabilen kimi bölge ülkeleri coğrafi konumlarını, zenginliklerini, deneyim ve birikimlerle destekleyerek yeni ufuklara yelken açacaklar…

Lübnan’ın ticaret, bankacılıkta deneyimli dünyaya yayılmış iş bilir insan zenginliği, Suriye’nin stratejik konumu ve Irak’ın petrol zenginliğiyle birleştiğinde karşımıza çıkacak yeni gücün ne kadar farkındayız…

Lübnan, Suriye ve Irak’ın sağlanacak güvenli ulaşım ağı sayesinde birbirine entegre olmasının Mersin’ e olası etkilerini tartışmaya, farklı alternatif planlar geliştirmeye hazır mıyız?…

ABD önderliğinde yeni Suriye rejiminin sağlayacağı destek ve oluşturulacak güvenlik şeridi sayesinde Lattakiye Limanından Musul’a ve Tartus’ tan da Bağdat’a yola çıkan kontaynerlerin 24 saat dolmadan yüklerini boşalttıkları gün, bürokrasinin elinde boğulmuş, rekabetçilikten uzak Mersin limanının düşeceği durumu bir düşünün…

Habur sınırında bir hafta kuyruklarda bekleyen hangi kargo Mersin-Habur güzergahını kullanır…

Potansiyelini bir türlü değerlendiremeyen, üstünde oturduğu zenginliğin farkına varamayan Mersin gibi liman kentlerinin, yeni döneme ayak uydurmadıkları takdirde kaybedeceklerini yeniden yakalama şansları çok zor…

1990 ların beklentileri, kaygıları, korkularıyla bugünü okuyamazsınız…

Oysa geleceği kurgulamak için bugünü okumanın yanında gelecekle ilgili öngörülere sahip olmak gerekiyor…

Hedeflerini belirlememiş, zenginlik kaynaklarına dayalı yeni bir kalkınma modelinden yoksun, her şeyi Ankara’dan bekleyen, başı sıkıştıkça siyasilere sığınan, onlardan medet uman bir düşünce tarzıyla Mersin büyümez küçülür, gelişmez geri kalır…

Artık Ankara’ da masa başında yazılan kalkınma modelleriyle bir yere varılmayacağı anlaşıldı…

Gün tabanda oluşturulacak yerel stratejik kalkınma planlarıyla Ankara’dakileri yönlendirme günüdür…

 

abdullahayan@gmail.com

 

  Geleceği göremeyen Mersin mevcutları da yitirir [18.04.2005 – 18:20:41]

 

MERSİN’DE ÖNCE EKMEKLER KÜÇÜLDÜ…

BİR YANGININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ…

Türk edebiyatının efsane ismi Oktay Akbal‘ ın aynı adlı öyküsü “Önce ekmekler bozuldu” cümlesiyle başlar ve “…sonra her şey” diye devam eder.

İkinci dünya savaşının yokluk yıllarındaki İstanbul’unda 20 yaşındaki bir delikanlının sevdaları, kahırları, umutları ve hayal kırıklıklarıyla doludur kitaptaki tüm öyküler…

Konumuz 60 yıl önce tanesi 60 kuruştan satılan kitap değil…

Bugün hepimizin tanıdığı aktörlerce, yoksulların en önemli gıdası ekmek üzerinde Mersin’de oynanan oyunları anlatmaya çalışacağız…

1999 seçimlerinden kısa süre önce ekmek fiyatları nedeniyle Fırıncılar Odası Başkanı Kasım Ölmez ile zamanın Büyükşehir Belediye Başkanı Halil Kuriş kapışmış, kavganın boyutu Belediyenin bazı fırıncılarla ortak ekmek fabrikası kurma aşamasına varmıştı…

Seçimler yapıldı ve aday gösterilmeyen Kuriş bir yana, partisi de bir varlık göstermedi…

Büyükşehir Başkanlık koltuğuna DSP’ nin adayı Macit Özcan oturdu…

Ve Özcan’ın başkanlığı süresince bir daha ne ekmek konusu ne de fabrikası gündeme gelmedi…

Sessizliğin yerini 28 mart 2004 seçimleri yaklaşırken yeniden tartışmalar, başkanın durup dururken “halkın ekmeğiyle oynatmam” sözleriyle başlayan yeni kavgalar aldı…

Sun Tv jeneriklerinde Özcan’ın “ekmek konusunda kavga gerekiyorsa kavga da ederim” söylemi bugün bile yayınlanmaya devam ediyor…-

Özcan kavga bir yana, Belediye bütçesinden yüz binlerce dolar harcanarak Belediye ekmek Fabrikasının seçim öncesinde üretime geçmesini sağladı…

Amaç günde 300 bin ekmek üreten bir fabrika ile halka kaliteli ve ucuz ekmek yedirmekti…

Mersin’de zaten zor ayakta duran fırıncı esnafının tükenmesi anlamına gelen böylesi bir yatırım karşısında Kuriş zamanındaki gibi gürlemesi beklenen Fırıncılar Odası Başkanı Kasım Ölmez’in akıl almaz sessizliği dikkatlerden kaçmadı…

Şom ağızlılar Oda Başkanıyla ‘Özcan’ın gizlice uzlaştıkları, yeniden başkan seçilme durumunda Özcan’ın Ekmek Fabrikası işletmesini Ölmez’e vereceği’ iddiasını yaysalar da kem söz sahibine aitti ve iddia sadece iddiaydı

Özcan yeniden başkan seçildiği seçimlerin akabinde Fabrika üretimini durdurdu…

Bir süre sonra da tesisin işletmesinin Kasım Ölmez’in oğluna verildiği haberleri yayıldı…

Gerçekten de Belediyeye ait ekmek Fabrikası 11 ağustos 2004 tarihinde imzalanan sözleşme ile Cem Ölmez adlı kişiye yıllık 75,6 milyar TL+KDV fiyatla kiralandı…

KDV li 90 milyarlık fiyatı ve tek katılanıyla oldukça ilginç bir ihaleydi söz konusu olan…

Fiyat ilginçti, çünkü KDV dahil 90 milyar liralık fiyat sayesinde Kamu İhale Yasasının emrettiği zorlaştırıcı pek çok koşulla, Kamu İhale Kurumunun denetim sorunu aşılmıştı…

(Oysa üç yıllığına yapıldığı için gerçekte 270 milyar liralık bedelin söz konusu olduğu ihalenin KİK denetiminde olması gerekmez miydi?.)

Cem Ölmez ile Macit Özcan’ın 11.08.2004 tarihinde imzaladığı 23 maddelik sözleşmede iki husus dikkatlerden kaçmadı…

-Fabrika günde 80 bin ekmek üretecek, İşletmeci belirlenen miktardan az ekmek çıkardığı takdirde eksik miktarın tutarı kadar bedeli ceza ödeyecekti…

(Böylesine acımasız bir madde neden sözleşmeye koyuldu?… Maddeyi gören hangi aklı başında girişimci ihaleye katılırdı? Sorularının yanıtı yok)

Örnek vermek gerekirse; günde 80 bin yerine 20 bin ekmek üretmesi halinde sözleşmeye imza koyan Ölmez Belediyeye hergün 60 binX150 bin TL=9 Milyar para ödemek zorundaydı…

-Yine Sözleşmeye  göre İşletmeci 200 gramlık ekmeği 150 bin TL ye satmakla mükellefti.

Üretilen Miktar, gramaj hatta fiyat hususlarında değişiklik yapmaya ancak ve sadece encümen yetkiliydi…

Sonra bakın neler oldu…

Ölmez Ağustos’tan günümüze kadar asla 80 bin ekmek üretmedi, üretemedi

Ekim ayında kendisine uzatılan Kanal 2000 Televizyon kameralarına aynı zamanda Oda Başkanı olan baba Ölmezgünde 15 bin ekmek ürettiklerini yakında 20/25 bine çıkacaklarını” söylüyordu…

O günlerde Kamera tanıklığında ikrar edilen sözler karşısında Büyükşehir’in eksik üretilen miktarla ilgili işletmeciden sözleşmenin amir hükümleri gereğince ne işlem yaptığını sormuştuk?…(19 Ekim 2004 Mersin Gazetesi)

Belediye bu konuda en küçük bir açıklama yapmadı…

Bunun yerine işletmecinin başvurusu üzerine Mersin Büyükşehir Belediye encümeni Ocak 2005 sonunda sözleşmedeki 80 bin ekmek üretme şartını 20 bine düşürdü…

Söz konusu rakam ihalenin temel amacıyla çelişmesi bir yana, yoksul halkı da doğrudan ilgilendiren bir husus…

Tüm bunlar bir yana, Sözleşmenin imzalandığı 11 ağustos 2004 tarihiyle Encümenin karar aldığı Ocak sonu arasında yaklaşık 170 gün ve bu günler arasında eksik üretimden dolayı 1,5 trilyon TL nin üzerinde bir tazminat alınması söz konusu…

(Tekrarlamakta yarar var: Hiç te adil olmayan böylesi bir madde sözleşmeye neden konur ve böylesi bir madde varken ihaleye kim girer?.)

İlginçtir böylesine acımasız hükmü, tarafların hiçbir baskı altında kalmadan imzaladığı sözleşme emrediyor.

İş bununla da kalmıyor…

Şubat ayında işletmeci Ölmez, bu kez gramajla, fiyat ayarlaması için encümene başvuruyor…

Encümen de talebi kabul edip o güne kadar 200 gramı 150 bin liradan satılan ekmeğin 150 grama düşürülerek 125 bin liradan satılmasına onay veriyor…

Dolmuş, ekmek zammı gibi halkı doğrudan ilgilendiren konularda elinden hiçbir şey gelmediğini söyleyen Büyükşehir Belediye Başkanlığı bu onayla kendi fabrikasında üretilen ekmeğin gramaj ve fiyatıyla oynama yanında zam yapmış olmuyor mu?…

Gramaj %25 düşürülürken, fiyat sadece %16 oranında düşürülüyorsa buna zamdan başka bir şey denebilir mi?…

Esnaf arkadaşlarını ortada bırakarak, başkanı olduğu “Fırıncılar Odasının kayyuma devredilmesine” yol açan bir Başkan…

Ve aynı günlerde tek başına girdiği ihale sonucunda 80 bin ekmek üretmek üzere aldığı tesiste ancak 20 bin ekmek çıkarabilen, sözleşme şartları hatırlandığında 1 milyon doların üstünde tazminat gerçeğiyle yüzleşecek Başkanın oğlu…

Üretim miktarı ve gramaj düşüşüyle ilgili talepleri değerlendirirken, bunlara uygunluk vermeden önce sözleşmenin gerektirdiği tazminatları talep etmeyen Büyükşehir Belediye Başkanı ve Encümeni bunun nedenlerini açıklamak, Belediyeyi denetlemekle yükümlü olan Kurumlar da konu hakkında ihmali olanlarla ilgili gerekeni yapmak zorunda…

Oktay Akbal ‘ın 1946’ sında önce ekmekler bozulmuştu ama günümüz Mersin’inde düzeltilmesi gereken bozulmuş o kadar şey var ki, sıra ekmeğe gelir mi doğrusu emin değilim…

  Mersin’de önce ekmekler küçüldü.. [14.04.2005 – 08:13:41]

 

MERSİN… BİR YANGININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ…

Türk edebiyatının efsane ismi Oktay Akbal‘ ın aynı adlı öyküsü “Önce ekmekler bozuldu” cümlesiyle başlar ve “…sonra her şey” diye devam eder.

İkinci dünya savaşının yokluk yıllarındaki İstanbul’unda 20 yaşındaki bir delikanlının sevdaları, kahırları, umutları ve hayal kırıklıklarıyla doludur kitaptaki tüm öyküler…

Konumuz 60 yıl önce tanesi 60 kuruştan satılan kitap değil…

Bugün hepimizin tanıdığı aktörlerce, yoksulların en önemli gıdası ekmek üzerinde Mersin’de oynanan oyunları anlatmaya çalışacağız…

… diye başlamıştık köşe yazımıza…

Derken üst üste olaylar, dolayısile haberler akmaya başladı birden…

Üstelik gelişmeler ihmal edilmeyecek türdendi;

Çetinkaya Mağazasının yanması, Gelir Vergisinde İl genelinde ilk 100 sıralamasını oluşturanların meslek ve kimlikleri gibi ciddi sayılacak türden vakalar…

Bu durumda “Küçülen Ekmekler’” i  erteleyip, o yazının altına not diye düştüğümüz bölümü köşemize yazı olarak taşımanın gerekliliğine inandık…

Aşağıda okuyacaklarınız işte bu notlardan oluşmuştur…

“Bozulan ve küçülen ekmekler”’ i bir sonraki yazımızda ele alacağız…

 

Bu satırlar yazılırken akşamdan beri yanmakta olan Çetinkaya mağazasındaki yangın henüz söndürülmemişti…

Adana itfaiyesinin yetişmemesi halinde ya da, gündüz saatlerinde meydana gelse, yüzlerce insanın canına mal olacak bir yangın tesadüfler sayesinde bir kez daha ucuz atlatılıyor…

Tıpkı ATAŞ ve benzeri başka yangınlar gibi…

Ve yıllar önce kaleme aldığımız “Yılın İtfaiyecisi Özcan” yazısı geliyor aklımıza…

Türkiye’nin İstanbul’la birlikte en yüksek binalarına sahip ikinci kent olmasına rağmen çıkacak bir yangında 7 katın üstündekileri söndüremeyecek, mahsur kalanları kurtaramayacak bir Mersin’ de yaşanacak faciaları anlatmaya çalışmıştık o yazıda…

Alınacak tek bir araçla bile kurtarma sorunlarının giderileceği Mersin’de Özcan itfaiye aracı alımında sürekli birilerini suçladı ama nedense çözüme yönelik gerekeni yapmadı…

Bir hafta vur patlasın çal oynasın eğlenceleri için beş şarkıcıya 480 milyar lira kaynak aktaran Mersin Büyükşehir Belediyesi aynı bütçeyle alınabilecek itfaiye alımlarına geçit vermedi..

Birkaç gün önce Mersin itfaiyesinin yetersizliğini kaleme aldığı bir yazı nedeniyle işini kaybeden Serdar Keskinışık geliyor aklıma ve 30 metrenin üzerindeki yangına ulaşacak araç, gereçten yoksun, çok katlı binadan atlamak zorunda kalacak insanların altına serecek brandası bile çürümüş Mersin İtfaiyesi

Daha 10 gün önce köşe yazısı yazmaması konusunda uyardığım, oğlum kadar sevdiğim Serdar işini bırakmak zorunda kalırken kendisini sahiplenecek Cemiyetinin olmaması bir yana, savunması gereken nice baba yiğitin arazi olmasından daha acı ne olabilir?…

(Düne kadar Serdar’ın hamisi olanlar, işini kaybetmesi anlamına gelen gelişmeleri görmezlikten gelirken, kovulmasını gündeme taşıyan Mersin Gazetesi sahibi S. Akkuş arkadaşıma yürekten teşekkür borcum var..)

 

Yangınlar sadece kentleri değil, gün gelir kişileri de sarar.

İyi gününde Serdar’a kol kanat gerenlerin düşerken altına branda sermemelerini affetmem bir yana, anlamam da mümkün değil…

 

Gün gelir, Serdar özelinde Mersin yerel medyasında yaşananları, “Gülelim ağlanacak halimize” türünden sansürü de ele alırız nasılsa…

Dünyadaki her gelişmeyi yorumlayan ama en yakınlarının acısından habersizleri…

 

Aslında Mersin bir yana Ülkedeki tüm brandalar öylesine eskidi ki…

 

Böylesi acımasızlıktaki bir ülkede; Ortak uçak şirketi kuracak kadar zengin ama hükümete yakınız şişirmeleriyle trilyonluk işler yapmalarına rağmen, 2004 yılı Gelir Vergisi sıralamasında 30 milyarlık vergiyi ödememek için kaybolan, bir yanlarıyla DEV, bir yanlarıyla CÜCE kalanlara da gelecek sıra….

 

Merak etmeyin, herkes hak edileni fazlasıyla alacaktır dağarcığımızdan…

Partilerini, siyasi düşüncelerini bir yana bırakıp kurdukları şirketlerle kanatlananlar, uçanlar, düşenler…

Eski yeni siyasi aktörler, eski Milletvekilleri, ya da Milletin vekaletine yeni aday olanlar…

Milli görüşe mensup oldukları halde çıkarları gereği aslan sosyal demokrat kesilenler… Hiçbir görüşü yokken modaya uygun Muhafazakar Demokrat olduğunu iddia edenler…

 

Hepsi ama hepsi, Reha Muhtar’ın deyimiyle “az sonra”

Uçanlar kemerlerini bağlamaya, düşenler paraşütünü açmaya hazırlansınlar…

Şairin dediği gibi;

“Ölmez sağ kalırsak eğer…”

 

abdullahayan@gmail.com

 

 

 

  Mersin.. Bir yangının düşündürdükleri [13.04.2005 – 08:45:15]

 

SAĞLIKTA ÜLKELER ARASINDAKİ UÇURUM…

Japon kız çocuğu Nagano Ken bugünlerde kutladığı 15. yaş gününde, yaklaşık 2070 yılını göreceğini müjdeleyen, ortalama 85 yıl yaşayacağını gösteren istatistiklere bakıp, umutlu yarınlarını buna göre kurguluyor…

Sierra Leone‘ li Fatubinto Japon yaşıtı kadar şanslı değil… Açlıktan gelişmemiş bedeniyle genç kız olmadan 14 yaşında anne olan bu Afrikalı kız çocuğu, büyük olasılıkla 35 yaşına ulaşmadan öleceğinden habersiz, karnındaki çocuğuyla hayatta kalma mücadelesi veriyor…

Gelişmiş ülkelerle geri kalmışlar arasında gittikçe derinleşen acımasız uçurumların arsız tanıklarıyız…

Bir yandan ortalama 85 yıl yaşayacak Japon kız çocukları, öte yandan 40 yılı göremeden ölüp gidecek milyonlarca Afrika’ lı çocuk kadınlar

Peki bu bir kader mi?

Tek suçu Afrika’da doğmuş olmak Fatubinto’ yu, Nagano Ken’den ayıran ne?…

Çünkü Japon kız çocukları yeterli ve sağlıklı besleniyor, vücudu bağışıklık sistemine sahip, kalite olarak ta ideal bir ortamda yaşamını sürdürme şansına sahip…

Doğum yapması halinde, en iyi koşullarda bakım hizmeti alırken, yaşlandıkça tanışması kaçınılmaz her tür hastalığa karşı, en ileri düzeyde tedavi ve rehabilitasyon olanakları kendisine sunuluyor…

Üstelik her yıl ortalama 550 dolar ilaç kullanabilecek…

Hastalanması halinde alacağı sınırsız ilaç ve sağlık desteğini söylemeye bile gerek yok…

Oysa Sierra Leone‘ deki Fatubintu bağışıklık hizmeti bir yana salgın hastalıklara karşı kendisini koruyacak aşılardan bile habersiz…

Çocukluğu boyunca düşük kilolu olacak, ergenliğini tatmadan evlenecek, yapacağı 5/6 doğumu herhangi bir sağlık desteği ve ehliyetli birinin yardımı olmadan hastaneler yerine ilkel koşullarda yapacak…

Doğuracağı her iki bebekten biri doğum sırasında kurtulsa bile 5 yaşına gelmeden ölecek… Aynı ölüm riski hamilelik ve doğum sırasında kendisi için de geçerli…

Hastalanması halinde kendisine ayrılan ortalama ilaç parası yılda 3 doları bulmuyor…

Nagano Ken ve Fatubinto birer simge…

Sağlık ve beslenmeden kaynaklanan uçurumlar ülkeler arasında öylesine büyüdü ki, son 50 yılda dünya yaş ortalaması 20 yıl artarken, bazı Afrika ülkelerinde erkeklerin ortalama yaşam beklentisi son on yılda iyileşeceğine, eski ortalamaların da gerisine düşmüş durumda…

2004 yılında dünyadaki toplam 57 milyon ölümün 10,5 milyonunu 5 yaş altı çocuk ölümleri oluştururken, bu ölümlerin %98’i geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde meydana geldi…

1970’lerden bugüne, 5 yaş altı çocuk ölümleri 17 milyondan 10.5 milyona gerileyerek göreceli biçimde iyileşme sağlandığı doğru…

Ne yazık ki, 14 Afrika ülkesinde mevcut durum 1990’lardan da kötü…

Günümüzde Kara Kıtadaki çocukların %35’i on yıl öncesine oranla daha yüksek ölüm riski altında.

Her saat 500 annenin küçük çocuğunu kaybettiği Afrika’da 2004 yılında 4 milyondan fazla çocuk dünyadan habersiz yaşamını kaybetti…

2003 yılında Afrika’da AIDS virüsüyle doğan çocuk sayısı 2 milyona yaklaşırken 450 milyon nüfuslu AB de bu sayının 5 bin, 130 milyon nüfuslu Japonya’da 500 olması tesadüf mü?…

Gelişmiş ülkelerde ölümlerin yarısından fazlasını (%60’ı) 70 yaş üzeri doğal ölümler oluştururken, ‘diğer’lerinde bu oran %30 a düşmekte…

Başka deyimle gelişmiş ülkelerde her üç insandan ikisi, ‘diğerleri’nde ise biri 70 yaş üstüne ulaşabiliyor…

Bazı Afrika ülkelerinde ortalama ömür beklentisinin bugün on yıl öncesinin de altında…

CIA 2004 verilerine göre Botswana 33, Angola, Zimbabwe, Zambiya 39, Mozambik te 40 yıl)

Günümüzde en fazla çocuk ölümünün nedeni ise yetersiz beslenme…

Tüm dünyada aileler ne kadar fakir ve çocuklar ne kadar yetersiz besleniyorsa ölümler de o oranda artıyor…

En yüksek çocuk ölüm oranlarına sahip 20 ülkenin 19’unun Afrika’da, birinin Asya’da (Afganistan) yer alması ilginç ama tesadüf değil…

Bugün Angola’da her bin çocuktan 191’i, Afganistan’da 163’ü, Sierra Leone’de 143’ü, Mozambik, Liberya, Nijer’ de  130’u ölürken, AB ülkeleriyle Japonya’da aynı oran binde 3’e düşüyor…(Dünya Sağlık Örgütü 2004 Raporu)…

Bu ölümlerin başlıca nedeni açlık…

Gelişmiş ülkelerde 1 milyar insan aşırı beslenme sonucu normal kilosunun üstünde Obezite tehdidi altındayken, yoksul ülkelerde 170 milyon çocuk normal kilosunun altında açlıkla savaşıyor…

Her yıl açlıktan 3,5 milyon, kirli sulardan dolayı 2 milyon insanın telef olduğu dünyada, ABD’ de yılda çöpe atılan gıda miktarı ile 35 milyon aç insanın doyurulması mümkün…

Gittikçe büyüyen uçurum karşısında en azından beslenme alanında küresel çözümleri yaratmanın günü geldi geçiyor…

 

abdullahayan@gmail.com

  Sağlıkta ülkeler arasındaki uçurum [12.04.2005 – 08:26:22]

 

MR ÇEKİMLERİ… FARKLI BİR HORTUM DÜZENİ…

MR -Manyetik Rezonans-  son yıllarda tıbbın teşhiste yaygın kullandığı bir yöntem…

Vücut bir özel makinadan geçerken, incelenmek istenen organ ya da bölgeye radyo dalgaları gönderiliyor.

Dalgaların gönderildiği alanda hücrelerin içindeki hidrojen atomları uyarılıyor, bunun sonucunda hücrenin ürettiği enerji sayılara, bu sayılar da bilgisayarca görüntüye dönüştürülüyor…

Kısacası eskiden Röntgenle elde edilmeye çalışılan görüntü artık film yerine çok daha net ve risksiz fotoğraflar söz konusu…

Risksiz çünkü görüntü elde edilirken herhangi bir radyasyon söz konusu değil…

Ayrıca MR esnasında Makine çok yönlü hareket ettiği için elde edilen görüntüler Röntgen filminde olduğu gibi sadece yatay değil üç boyutlu olarak ta elde edilebiliyor…

MR bu nedenle tıpta son yıllarda yoğun biçimde kullanılan bir yöntem…

Türkiye’de önceleri özel, ayrıcalıklı sağlık kurumlarında verilen hizmet bugün 153 merkezle  Ülke geneline yayılmış durumda…

MR görüntüsü elde edilen cihazlar pahalı yatırımlar olduğu için pek çok hastane hastalarını dışarıda bu hizmeti veren kuruluşlara sevk ediyor…

Cihazlar pahalı ama, doktor ve hastane potansiyeli yüksek, müşteri! sıkıntısı çekmeyen işletmeler için çok cazip ve kısa sürede kendini amorti eden yatırımlar…

 

Mersin’de MR çekim hizmeti veren üç kuruluş var…

Özel Mersin Hastanesi, Sistem Tıp Merkezi ve Açık Görüntüleme Merkezi

Tıp Fakültesi Hastanesi, Devlet ve SSK hastaneleri MR görüntüleri için hastalarını bu üç kuruluştan birine sevk etmek zorundalar…

Kuruluşlardan Sistem Tıp Merkezi’ nin büyük ortağı ve yöneticisi Doktor Esat Yılgör

Yılgör aynı zamanda Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Hastane başhekimi

Üniversite çevrelerine göre bugünlerde atanacak Dekanlığın da en güçlü adayı…

Bir insan hem Tıp Merkezi işletip, hem de Hastane Başhekimliği yapamaz mı?…

Bildiğim kadarıyla, Üniversite Senatosunun prensip kararı gereğince Tıp Fakültesinde görevli öğretim üyelerinin Hastane dışında özel muayenehane açması, dışarıda çalışması yasak…

Yasak, Yılgör’ ün Sistem Tıp Merkezini çoğunluk hisselerine sahip ortak olarak yönetmesine engel değil… Onun Tıp Merkezi patronluğu ile Uygulama Hastanesi başhekimliği kimliklerini birlikte taşıması yasak kapsamının dışında…

Şu anda Bilgi Edinme Yasası gereğince Üniversite Rektörlüğünden yanıt beklediğim pek çok sorudan biri de doğrudan MR çekimi ve Sistem Tıp Merkezi ile ilgili…

Acaba son beş yılda Uygulama Hastanesine gelen hastaların kaçından MR istendi?…

Bu MR ların kaç tanesi Sistem Tıp Merkezinde çekildi?…

MR çekimleri için yıllar itibariyle ödenen paralar ne kadar?.

Soru son günlerde Ankara Numune Hastanesince gerçekleştirilen ihaleden sonra çok daha fazla önem kazandı…

 

Ankara Numune Hastanesi geçtiğimiz günlerde MR işlemlerini ihaleyle satın almayı kararlaştırdı.

Düzenlenen ihaleyi hizmeti 38 Milyon (38 YTL) ye yapacağını taahhüt eden firma kazandı…

Rakam ortaya çıkınca da kızılca kıyamet koptu…

Yaptığı işten para da kazanacak olmasına rağmen firmanın 38 milyona yapacağını söylediği MR çekimi için Devletin 2005 yılında belirlediği fiyat 72 Milyon

Yani Hastane bir MR’ a 38 YTL öderken Devletin sosyal güvenlik kuruluşlarıyla Emekli Sandığı kendisine 72 Milyon ödüyor…

Şimdi herkes Devletin açıkça kazıklanması anlamına gelen ve Hastane Döner Sermaye İşletmesinin kasasına girip bir kısmı da doktorlara ödenecek olan paralarla, ortaya çıkan tablonun ahlaki, hukuki boyutlarını konuşuyor…

İyi de, Ankara Numune Hastanesi Devletten 72 milyon alarak, 38 milyona yaptırdığı hizmeti hiç olmazsa açık ve şeffaf biçimde açıklıyor…

Çıkıp Devletin soyulması anlamına gelen bir sistemi deşifre ediyor…

Ya bunu yapmayanlar…

MR için hastaları özel kuruluşlara gönderip, Devletin belirlediği fiyattan ödeme yapanlar, yaptıranlar…

Bugün son model MR cihazının fiyatı 1 milyon Avro…

Bol müşteri! potansiyeli olan işletme, bir yıl içinde yatırımı amorti edip, rahatlıkla para kazanmaya başlıyor…

Dünyada yasa dışı iş yapmıyorsanız, böylesine kazancı yüksek, cazip yatırım alanlarını Türkiye dışında bulmak olanaksız…

Yeter ki, cihazınıza müşteri gönderecek Kurum ve doktorları bulun…

Bunu başarmanın yolu mu?…

Merak edenler yazıyı sondan başa yeniden okusunlar…

 

Yazıyı yayına gönderirken, elime Sayıştay’ın  2005 yılı Tıbbi Cihaz Yönetimi Hakkındaki Performans Denetimi Raporu ulaştı…

6 Nisan 2005 tarihli 80 sayfalık Raporda MR çekimleri ile ilgili tokat gibi saptamalar var:

– Uzmanlara göre, Türkiye’de başka hiçbir ülkede rastlanılmayan sayıda MRI çekimi yapılmaktadır…(Sayfa 69)

– MR istenirken tetkik isteyen doktorlar objektif kriterlere göre hareket etmeli , bu amaçla Avrupa Komisyonunun bir yayını olan “Hangi Durumda Hangi Tetkikler İstenmeli” isimli kitaptan yararlanmaları sağlanmalıdır…

– Bazı özel merkezlerde yüksek kâr kaygısıyla maliyeti azaltacak yöntemlerle çalışılmakta olduğu ve çekilen MRI filmlerinin, tanı koymak için yeterli ve uygun olmadığı saptanmıştır.

Örneğin, sinyal sayısı düşük tutularak, kısa sürede daha çok çekim yapılabilmekte, bu da görüntü kalitesini düşürerek tanı sonucunu etkilemektedir. (Sayfa 70)

Devletin en üst Denetim Kurumu bile MR çekimlerine dikkat çekiyorsa, şu 38, 72 YTL lik fiyatlar karşısında birilerinin harekete geçmesi gerekmez mi?…

 

abdullahayan@hotmail.com

abdullahayan@gmail.com

 

 

  Mr çekimleri… Farklı bir hortum düzeni [11.04.2005 – 08:14:03]

 

Yerel seçimlerde Yalvaç’ta yaşananlar sadece dayı Bayram’ı isyan ettirmedi…

O günlerin ANAP Genel Başkanı Nesrin Nas’ ı Ülke genelinde yaşanan yenilgiden çok, Yalvaç’ta AK Partili Bakan kimliğiyle Mumcu’ nun yaptığı partizanlığın yıktığı çıktı ortaya…

Hafızalar unutsa da, hiçbir şeyi unutmaz Gazete arşivlerine giren basın toplantısını 31 Mart 2004 günü düzenledi Nas…

ANAP’ın kadın liderinin yerel seçimlerle ilgili değerlendirmeyi yaptığı basın toplantısının gündeminde Türkiye değil, Yalvaç vardı…

Belki de Türkiye’de ilk kez bir Parti Genel Başkanı Ülke genelinde yapılan seçimleri bir yana bırakıp, küçücük bir ilçeyi nemli gözlerle gündeme taşıması o günün Radikal Gazetesinde yer aldı:

“ANAP lideri Nas, AK Parti’ nin bu seçimlerde zorbalık yaptığını, halkın üzerinde baskı ve tehdit kullandığını öne sürerek, Yalvaç’ta ANAP adayını vurmaktan hükümlü olan bir kişinin seçimden önce özel izinle cezaevinden çıkarıldığını söyledi.

Seçim sonuçlarının sürpriz olmadığını belirten ANAP lideri Nas, kazanmayı umdukları bazı yerleri kaybettiklerini söyledi. Nas, AK Parti iktidarının bu seçimlerde iktidarın her türlü olanağını kullandığını, halk üzerinde baskı ve tehdit kullandığını ifade ederken, Isparta’nın Yalvaç ilçesini buna örnek gösterdi. Nas, Yalvaç’ın üç dönem belediye başkanlığını yapan ve bu seçimde yine ANAP’tan aday olan Tekin Bayram’ı daha önce vuran Mevlüt Karaca’nın seçimlerden beş gün önce özel izinle cezaevinden çıkarıldığını ve Bayram’ın korkudan seçim gezilerine çıkamadığını anlattı. Nas, “Yani, AKP iktidarı seçimleri kazanmak için cezaevindeki mahkûmları bile kullandı” dedi.

Kullanan AK Parti miydi yoksa hırslı Mumcu muydu bilinmez ama, bir yıl dolmadan şimdi Nas’ın koltuğunda Mumcu’ nun oturup bu kez AK Partiyi ve Erdoğan’ı inanılmaz üslupla suçlaması ilginç değil mi?…

Siyasetle vefanın bir arada olamayacağını bilen deneyimlilere bile pes dedirtecek türden gelişmelerle tanışacağız galiba…

 

Bayram’ı vuranın Cezaevinden özel izinle çıkmasında Mumcu’ nun rolü var mıdır bilinmez ama, çiçeği burnundaki ANAP Genel Başkanının Isparta’da Adliyeyle ilişkisi Medyaya bakılırsa ilk değil…

1999 seçimlerinin ardından Mumcu’ nun Meclise dönüp Turizm Bakanlığı koltuğuna oturmasının ardından, 6 Ekim 2000 tarihinde Hürriyet Gazetesinde Yalçın Bayer’ in köşesinde “Turizm Bakanı’nın başdanışmanına 130 milyarlık haciz kıskacının öyküsü” başlıklı bir yazı yer alır…

İlginç yazıyı noktasına dokunmadan köşemize taşımakta yarar var:

 

“ Mumcu’ nun Turizm Bakanlığı’ndaki Başdanışmanı Sabri Bayar‘dır. Yalvaç’tan hemşerisidir, lise mezunu olduğu söylenir. 1995’te bakan tarafından yanına getirilmeden önce ‘muslukçuluk’ yaptığı bilinir.

Mumcu’ ya göre, danışman Bayar, ‘siyaseti ve bürokrasiyi’ en iyi bilen kişidir. Buna rağmen bakanlıkta göstermelik olarak Mumcu tarafından sık sık fırçalandığı da konuşulur. (Belki de Bakanlık Müsteşarı Nevzat Saygılıoğlu, bürokrasideki bu çarpıklıktan rahatsızlık duyduğu için Gümrük Müsteşarlığı’na geçti…)

Ama Ispartalı hemşerilerine, özellikle ANAP örgütüne göre de, danışman Bayar’ın en iyi bildiği, aldığı borcu ödemeyip insanları oyalamaktır.

Bunları neden mi yazıyoruz?

Isparta’dan postaya verilmiş bir zarf geldi. İçinden Isparta’da yayınlanan ‘Akdeniz’ ile ‘Gülses’ gazetelerinin fotokopisi çıktı.

Akdeniz’in 21.9.2000 günlü manşeti: “Bakanın danışmanı haciz kıskacında.”

Haber özetle şöyle:

‘ANAP İl Yönetim Kurulu üyesi Bahattin Özay, kendisine olan 130 milyarlık borcunu ödemeyen Sabri Bayar’ı mahkemeye verdi.’

Özay, Isparta Sanayi Sitesi’nde ‘haddecilik’ yapıyor. Mumcu’ nun 1999 seçim kampanyasına destek olmak üzere kredi kartını Bayar’a vermiş; Bayar da Mumcu’ nun kampanyası sırasında düğün, hediye, yemek, ulaşım ve çiçek gibi harcamalarını bu kartla karşılamış.

İddiaya göre, seçimler sırasında bakan adına harcanan paranın tutarı 70-80 milyarı buluyormuş.

Özay bir gün gelmiş ödeme zorluğuna düşmüş, kendisine söz verilmesine rağmen ödemeleri karşılanmamış.

Batmış, gayrimenkullerini satmak zorunda kalmış.

Bundan 7-8 ay önce Turizm Bakanlığı’na bir faks çekerek Mumcu ve Bayar’dan borcun ödenmesini istemiş. Ancak, bakanlıktan Isparta Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan şikáyet üzerine savcılığa çekilmiş… Ancak ‘tehdit’ unsuru görülmediğinden serbest bırakılmış…

Bu arada, ANAP İl 2. Başkanı Ali Çokyaşa’nın sahibi olduğu ‘Gülses’ Gazetesi’ne verdiği demeçte, ‘‘Benim cesedim üzerine bakanlık yapmayın’’ diyor Özay…

Daha sonra borcu için mahkemeye başvurmuş ve icra takibi istemiş Bahattin Özay’ ın avukatı… İcra Müdürlüğü yasal işlemi başlatmış, Bayar’ın mallarına haciz kararı almış…

Ancak Bayar karara itiraz etmiş… Bu sırada tesadüf bu ya itiraz dilekçesinin bakıldığı İcra Tetkik Mahkemesi’nin Başkanı Uğur Fidan, 21.9.2000 Perşembe günü dönemin Turizm Bakanı Erkan Mumcu tarafından telefonla aranır.

Burada Mumcu ile yargıç arasında ne konuşulduğu bilinmez.

Bilinen, iki saat sonra icra takibinin kaldırıldığıdır.

Ama Isparta ufak yer, olay kısa sürede duyulur.

ANAP’lı Özay, çevresine ailece görüştükleri Erkan Mumcu’ nun kendisine ‘‘Sabri’nin borcu benim borcumdur’’ dediğini aktarır.

Yerel gazeteciler olayın peşini bırakmaz. ‘Akdeniz’ 27.9.2000’deki manşetinde şöyle yazar:

‘‘Bakan Bey’den, hákime ‘hayırlı olsun’ telefonu!..

Bakan Mumcu’ nun, başdanışmanı Bayar hakkındaki 130 milyarlık icra takibiyle ilgili dosyasını inceleyen hákimi duruşma anında telefonla araması, kafalarda soru işareti yarattı… Telefonla arandığını doğrulayan hákim Uğur Fidan, ‘Sayın Turizm Bakanı sadece hayırlı olsun dileklerini iletti. Söz konusu dosyayla ilgili herhangi bir telkini olmadı’ dedi.’’

 

Gazete bu kez, Isparta Cumhuriyet Başsavcısı Hüseyin İnce’ye olayı sorar.

Savcı, 28.9.2000’deki açıklamasında, ‘‘Turizm Bakanı Mumcu’ nun İcra Hákimi’ni telefonla aramasının doğru olmadığını, bakanlık mertebesine gelmiş bir kişinin bunu düşünmesi gerektiğini’’ belirtir.

 

İşte böyle, Mumcu’ nun ANAP’ın başına geçerek, şimdilik muradına erdiği ülkede kerevete kimlerin çıkacağını hep birlikte izleyeceğiz, nasıl olsa…

 

 

 

 

  siyasette vefa Erkan Mumcu (2) [07.04.2005 – 17:12:56]

 

SİYASETTE VEFA…ERKAN MUMCU…(1)

Sabah yürüyüşlerinde karşılaştığım, eski tüfek ve gözü Baykal’lı CHP’den başkasını görmez emekliye ayrılmış sendikacı bir dostum var…

Yüzünde güller açarak yaklaştı dün; “Biliyor musun, aradığım lideri sonunda buldum”…

Şaşırdım, “Kimmiş o?”…

Tek kelimeyle, haykırdı; “Erkan Mumcu”…

“Allah Allah…Senin gibi eski solcunun Erkan Mumcu ile ne işi olur, nerden vardın bu kanıya?”

Anlattı…Bir arkadaşının ısrarıyla, Mumcu’ nun Genel Başkan seçildiği kongreye gitmiş…

Heyecanla anlatıyor: “Adam bir derya, öyle güzel, etkileyici konuşuyor ki…”

Dostum, aklını alan sihirli cümleyi de orada duymuş Mumcu’ dan; “Ben Baykal’ın da yapamadığını yapacağım”…

Yapar mı, yapar…

Son yıllarda izlediğim, izlerken bazen başımı döndüren –benimkisi karizmasından değil, sergilediği çelişkili davranışlardan- Mumcu’ nun iki yönü var…

Biri sahnede gençliğini, saf, temiz yüzünü de kullandığı, etkili konuşma stiliyle solcu dostumu da kendisine bağlayan medyatik yanı, öbürü de hırs dolu diğer yüzü…

ANAP’ ın başına geçtiğine göre, bilmeyenler de nasılsa Mumcu’ nun ışıklar altındaki yüzünü tanıyacak…

Biz Türkiye’yi yönetmeye talip 42 yaşındaki genç siyasetçinin bilinmeyen yanlarını anlatmaya çalışacağız…

Milletvekili seçildiği 1995 yılından bugüne kadar uzanan 10 yıllık süreçte tümüyle gazetelerin arşivlerinde yer alan, yalanlanmamış somut belge ve bilgilerle…

Siyasete atılmasıyla ilgili rivayetler muhtelif…

Financial Times’ te yayınlanan ve  yılında yapılmış söyleşiye bakılırsa, o günlerde de yer aldığı hükümetten ve kabine arkadaşlarından şikayetçi bu ülkenin en genç Turizm bakanının siyasete girişi tamamen tesadüf…

Hukuk Fakültesinden mezun, başarılı tekstilcinin Milletvekili olma öyküsü İngiliz gazetesine göre şöyle gerçekleşmiş;

1995 seçimleri yapılmadan bir ay önce memleketi Isparta‘dan, ANAP adayı olarak seçimlere girmesi teklif edilince “Başlangıçta şaka yaptıklarını zannettim. Ancak şaka yapmıyorlardı. Adaylık konusunu düşündüm ve neden olmasın dedim” diye kabul etmiş…

Oysa 1983 ten beri Yalvaç’ta ANAP’ ın her şeyi, üç dönemlik Belediye Başkanı ve de Mumcu’ nun dayım dediği Tekin Bayram’a göre o iş öyle onun anlattığı gibi değil…

6 Ekim 2000 tarihli Hürriyet’te yayınlanan söyleşide Bayram ‘lider olacak gencin’ siyasete atılışını başka türlü anlatıyor:

1995 seçimlerine kısa süre kala Mumcu ile Bayram, Ankara‘da buluşurlar…

‘‘Seni Meclis’e götüreyim, kulisi gör’’ der Bayram.

Meclis’e giderler. Mumcu, kuliste Bayram‘dan ayrılır. Bir süre kendi başına dolaştıktan sonra heyecanla döner:

– Abi be,, bizi bunlar mı idare ediyor?

– Senin gibiler politikaya girmediği için bunlar idare ediyor.

– Tamam o zaman ben de giriyorum.

Bayram alır onu ANAP‘a götürür. Yılmaz, Bayram’ın önerdiği Mumcu’ yu Isparta‘dan aday yapar. O günlerde Doğru Yol’un kalesi Isparta‘dan milletvekili çıkarmak hayal… Anayasa Mahkemesi’nin, seçimlere bir hafta kala, yüzde 25’lik il barajlarını iptal etmesi Mumcu‘ nun önünü açar. Canla başla çalışır ve 1983 ten beri Isparta’da Demirel’in gücünü kıramayan ANAP’ın ilk Isparta Milletvekili olur…

 

2004 Yerel Seçimlerinde Yalvaç’ta Bayram’ı bitirme adına AK Parti Belediye Başkan adayını var gücüyle destekleyen Mumcu için 2002 seçimlerine gelinceye kadar, dayım dediği siyaset duayeni vazgeçilemez biriydi…

22 Kasım 1999…Turizm Bakanı Erkan Mumcu’ nun İsrail’de Türkiye – İsrail I. Dönem Turizm Karma Komisyon Toplantısı Protokolünü imzaladığı gezi heyetinde birkaç Bakanlık yetkilisi dışında Devlet geleneklerine uymayan bir isim yer alıyordu; Yalvaç Belediye Başkanı Tekin Bayram

Üstelik Protokolün yayınlandığı 3.3.2000 tarihli Resmi Gazetedeki Devlet Heyetinde de sırıtıyordu Yalvaç Belediye Başkanı

 

Son kurultayda Erkan Mumcu ANAP’ a genel başkan oldu diye zehir zemberek açıklamalarla 22 yıl önce girdiği partiden istifa edecek noktaya gelen Bayram için de 2002 ye kadar olan süreçte Mumcu çok önemliydi…

Mahalli İdareler Gazetesi’nde çıkan röportajında, canı gibi sevdiği Mumcu için şunları söylüyordu Bayram:

“Beni en çok sevindiren olay, Erkan’ı 33 yaşında milletvekili adayı yapmak ve kazandığını görmektir. Kazandığında kazanmamdan çok daha fazla sevinmişimdir. Yalvaç ilk defa bir bakan çıkarmıştır. Mumcu, benim oğlum gibidir. Türkiye’nin gelecekte ihtiyacı olan bir insandır. Her hangi bir patronun milletvekili değildir, her hangi bir genel başkanın milletvekili değildir, tüm Isparta halkının milletvekilidir, çünkü kimseye borcu yoktur…”

 

Kendisine bu sözlerle bağlı ve üç dönem ANAP’ tan Yalvaç Belediye Başkanı seçilen Tekin Bayram’a Mumcu ‘Vefa borcunu!’ 28 Mart 2004 yerel seçimlerinde, karşısına AK Parti’den Yalçın Bulgurcu’ yu çıkararak ödedi…

Herkesin her şeyi bildiği, siyasi dedikodularla yatıp kalkan Isparta’da Mumcu’ nun, 500’e yakın Yalvaçlı genci bakanlığın Antalya, Denizli, Konya ve Isparta’daki turizm ve kültür müdürlüklerinde ‘geçici’ kadro ile işe aldığı iddialarının gölgesinde…

Zaten güçlü esen AK Parti rüzgarına bir de Mumcu darbesi eklenince, Tekin Bayram belediye başkanlığını kaybetti; AK Parti adayı kazandı…

Şapka çıkarılacak bir vefa davranışı değil mi?…

Siyasetine‘Dün dündür’ felsefesinin damgasını vurduğu bir Ülkede Mumcu’ nun öyküsü öyle bir güne sığacak gibi değil…

 

Devam edeceğiz…

 

abdullahayan@gmail.com

abdullahayan@hotmail.com

  Siyasette vefa… Erkan Mumcu (1) [06.04.2005 – 17:40:26]

 

MERSİN ÜNİVERSİTESİ… KARA KAPLI KİTAP DERLEMELERİ (4)

Tek Tip Birey, tek tip Üniversite ve Tek Tip Öğretim Üyesi hedefleyenler için, kimin hangi görüşte olduğundan çok, düşünce tarzlarına uyumlu olması önemliydi…

Baskılardan yılan Zafer Üskül, “bilimin ağır baskı altında olduğunu, Üniversitenin Üniversite olmaktan çıktığını” ifade ederek Taha Akyol’ un yazıyı kaleme aldığı günlerde emekliliğini istedi ve bir daha dönmemek üzere Mersin’i terk etti…

Kaybedenin Üskül’Mersin’ mi olduğunu nedense bugüne kadar kimse tartışmadı…

 

(Üskül hoca, birikimiyle, Kamuoyunun aydınlatılması adına, tüm medyanın konuşmak, görüşlerini almak için peşinde koştuğu, SODEV Vakfındaki çalışmaları yanında, çağdaş anlamda Sosyal Demokrasiye teorik açıdan katkı sunmaya çalışan, Anayasa Hukuku alanında bu ülkenin en saygın bilim adamlarından biri, belki de ilkiydi bu kavga yaşanırken)

Ve bilinmesinde yarar olan bir başka ayrıntı;

Mersin üniversitesinden yıldırılıp kaçırılan Öğretim Üyelerinin bugün önlerine tüm Üniversite bütçesi serilse bir daha bu kente kazandırılmaları mümkün değil…

Konumuzla doğrudan ilgisi olmasa da bu örnekleri, gelişmeye çalışan Mersin Üniversitesine ve ondan da önemlisi bu kente o yıllarda verilen zararın büyüklüğünü anlatmak adına önemli…

 

Asıl öyküye dönecek olursak,

1997 de başlayan ve 1998 yılı Ekim ayındaki Rektörlük seçimlerine doğru adım adım yürütülen operasyona dönelim…

Yapılacak işler, Üskül, Kula, Özsayar’ ın bile sonradan haberdar olacakları ‘oynanan sicillerle’ sınırlı değildi şüphesiz…

Asıl hedef 1998 Ekim ayında yapılacak Rektörlük seçimleri ve seçimler sonunda Üniversitenin başına dönemin ruhuna uygun atamanın nasıl yapılacağıydı…

Vural Ülkü, aralarında geçen tüm tatsızlıklara rağmen, Gürüz’ün bir şekilde Cumhurbaşkanı Demirel’i de ikna ederek kendisini yeniden Rektör yaptıracağından emindi.

Bu nedenle demokratik bir seçimde öğretim üyelerinin çoğunluğunun oyunu alacak Onur Bilge Kula’nın önünün kesilmesi için plana uygun önerileri harfiyen uyguladı…

Önce Gürüz’ün istemediği Rektör yardımcılarını değiştirdi…

Düne kadar aslanlar gibi savunduğu ülke çapında ün kazanmış Prof. lar için ‘iki olumsuz sicil’ işlemini yaptı…

Hepsinden önemlisi yeri, yurdu olmayan Tıp Fakültesinin alel acele açılması için Gürüz’ün önerisi doğrultusunda seçimlere kısa süre kala istenilen başvuruyu yaptı…

Herkes Tıp Fakültesinin Mersin’e kazandırılacak olmasının sevincindeyken, Gürüz ve Ülkü’nün derdi başkaydı…

Tıp Fakültesi kurulması için hemen onay verilecek, buraya alınacak ‘belli sayıda’ öğretim üyesi sayesinde yapılacak seçimde dengelerin değişmesi sağlanacaktı…

Böylece Onur Bilge Kula’nın sağladığı söylenen 80 oy’luk destek kırılarak, Tıp Fakültesi’nin yöneleceği bir Rektör’ün sandıktan çıkmasına çalışılacaktı…

Dünya tarihinde belki de ilk kez yeri yurdu olmayan bir Tıp Fakültesi Ülkü’nün önermesi, Gürüz’YÖK’ün de desteklemesiyle 1998 Ocak ayında kuruluverdi…

Böylece Cumhuriyet’in 75. yılında, farklı bir Cumhuriyet Rekoru kırılmış oldu…

Hastanesi, Doktorlarının oturacak odası, hastaları muayene edecek klinikleri, hastanın nabzını ölçecek aleti bile olmayan bir Tıp Fakültesi

Ve Fakültenin başına da 1992/96 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekan Yardımcılığı ve Hastane Başhekimliğinde bulunmuş emekli asker Uğur Oral getirildi. –Oral’ın 1996 da Çukurova’da Başhekimlikten ayrılma öyküsü de bu yazının konusu değil-…

Rektörlük seçimlerine yönelik işlemler! bununla sınırlı kalmadı…

Madem ki yapılan tahminlere göre Onur Bilge Kula’nın 81 oyu vardı o halde, bu sayıyı geçecek ve Kula dışındaki adayı destekleyecek sayıda yeni öğretim üyesi alınmalıydı Tıp Fakültesine

Gürüz’ün çabalarıyla açılan yeni kadrolara, Tıp Fakültesinde görevlendirilmek üzere, 98 öğretim üyesi alımıyla ilgili ilanlar yayınlandı…

İlginçtir Rektör seçimleri gelip çattığında tüm gayretlere ve açılan kadrolara rağmen mekanı olmayan Tıp Fakültesine Oral dahil ancak 41 öğretim üyesi bulunabildi…

Ülkü’nün moralini bozan gelişmeler bundan ibaret değildi…

Kurucu Rektör, destek sözü veren Gürüz’ e ve kendisini blok halinde destekleyeceği varsayılan Tıp Fakültesine güveniyordu…

Ancak seçimler yaklaşırken, beklenmedik darbe buradan geldi…

41 oya sahip Tıp Fakültesinin dekanı Oral seçimlere birkaç gün kala aday olduğunu açıkladı…

Gürüz 1997 eylülünde yaşananları asla unutmamış ve Ülkü’yü affetmemişti…

Atanacak yeni Rektörle yapılanacak Üniversite’ de Ülkü’ ye tüm kapılar bir anda kapanmıştı…

 

Üniversitelerinde bile böylesi olayların yaşandığı ülkede bugün Demirel’den derin Devlet masalları dinlemek tarifsiz bir duygu…

 

1997 Eylülünde yayınlanan Senato bildirisinin ardından Gürüz’ lü YÖK’ün görevlendirdiği sorgucuların Mersin Üniversitesi öğretim üyelerine yönelttiği şok sorular ve 1998 Ekim’indeki Rektörlük seçimlerinin ardından en yakın rakibinin iki katı oy alan Rektör adayının isminin buharlaştırıldığı, akıllara durgunluk veren gelişmeler başka bir yazı konusudur…

 

abdullahayan@gmail.com

 

MERSİN ÜNİVERSİTESİ… KARA KAPLI KİTAP DERLEMELERİ (4)

Tek Tip Birey, tek tip Üniversite ve Tek Tip Öğretim Üyesi hedefleyenler için, kimin hangi görüşte olduğundan çok, düşünce tarzlarına uyumlu olması önemliydi…

Baskılardan yılan Zafer Üskül, “bilimin ağır baskı altında olduğunu, Üniversitenin Üniversite olmaktan çıktığını” ifade ederek Taha Akyol’ un yazıyı kaleme aldığı günlerde emekliliğini istedi ve bir daha dönmemek üzere Mersin’i terk etti…

Kaybedenin Üskül’Mersin’ mi olduğunu nedense bugüne kadar kimse tartışmadı…

 

(Üskül hoca, birikimiyle, Kamuoyunun aydınlatılması adına, tüm medyanın konuşmak, görüşlerini almak için peşinde koştuğu, SODEV Vakfındaki çalışmaları yanında, çağdaş anlamda Sosyal Demokrasiye teorik açıdan katkı sunmaya çalışan, Anayasa Hukuku alanında bu ülkenin en saygın bilim adamlarından biri, belki de ilkiydi bu kavga yaşanırken)

Ve bilinmesinde yarar olan bir başka ayrıntı;

Mersin üniversitesinden yıldırılıp kaçırılan Öğretim Üyelerinin bugün önlerine tüm Üniversite bütçesi serilse bir daha bu kente kazandırılmaları mümkün değil…

Konumuzla doğrudan ilgisi olmasa da bu örnekleri, gelişmeye çalışan Mersin Üniversitesine ve ondan da önemlisi bu kente o yıllarda verilen zararın büyüklüğünü anlatmak adına önemli…

 

Asıl öyküye dönecek olursak,

1997 de başlayan ve 1998 yılı Ekim ayındaki Rektörlük seçimlerine doğru adım adım yürütülen operasyona dönelim…

Yapılacak işler, Üskül, Kula, Özsayar’ ın bile sonradan haberdar olacakları ‘oynanan sicillerle’ sınırlı değildi şüphesiz…

Asıl hedef 1998 Ekim ayında yapılacak Rektörlük seçimleri ve seçimler sonunda Üniversitenin başına dönemin ruhuna uygun atamanın nasıl yapılacağıydı…

Vural Ülkü, aralarında geçen tüm tatsızlıklara rağmen, Gürüz’ün bir şekilde Cumhurbaşkanı Demirel’i de ikna ederek kendisini yeniden Rektör yaptıracağından emindi.

Bu nedenle demokratik bir seçimde öğretim üyelerinin çoğunluğunun oyunu alacak Onur Bilge Kula’nın önünün kesilmesi için plana uygun önerileri harfiyen uyguladı…

Önce Gürüz’ün istemediği Rektör yardımcılarını değiştirdi…

Düne kadar aslanlar gibi savunduğu ülke çapında ün kazanmış Prof. lar için ‘iki olumsuz sicil’ işlemini yaptı…

Hepsinden önemlisi yeri, yurdu olmayan Tıp Fakültesinin alel acele açılması için Gürüz’ün önerisi doğrultusunda seçimlere kısa süre kala istenilen başvuruyu yaptı…

Herkes Tıp Fakültesinin Mersin’e kazandırılacak olmasının sevincindeyken, Gürüz ve Ülkü’nün derdi başkaydı…

Tıp Fakültesi kurulması için hemen onay verilecek, buraya alınacak ‘belli sayıda’ öğretim üyesi sayesinde yapılacak seçimde dengelerin değişmesi sağlanacaktı…

Böylece Onur Bilge Kula’nın sağladığı söylenen 80 oy’luk destek kırılarak, Tıp Fakültesi’nin yöneleceği bir Rektör’ün sandıktan çıkmasına çalışılacaktı…

Dünya tarihinde belki de ilk kez yeri yurdu olmayan bir Tıp Fakültesi Ülkü’nün önermesi, Gürüz’YÖK’ün de desteklemesiyle 1998 Ocak ayında kuruluverdi…

Böylece Cumhuriyet’in 75. yılında, farklı bir Cumhuriyet Rekoru kırılmış oldu…

Hastanesi, Doktorlarının oturacak odası, hastaları muayene edecek klinikleri, hastanın nabzını ölçecek aleti bile olmayan bir Tıp Fakültesi

Ve Fakültenin başına da 1992/96 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekan Yardımcılığı ve Hastane Başhekimliğinde bulunmuş emekli asker Uğur Oral getirildi. –Oral’ın 1996 da Çukurova’da Başhekimlikten ayrılma öyküsü de bu yazının konusu değil-…

Rektörlük seçimlerine yönelik işlemler! bununla sınırlı kalmadı…

Madem ki yapılan tahminlere göre Onur Bilge Kula’nın 81 oyu vardı o halde, bu sayıyı geçecek ve Kula dışındaki adayı destekleyecek sayıda yeni öğretim üyesi alınmalıydı Tıp Fakültesine

Gürüz’ün çabalarıyla açılan yeni kadrolara, Tıp Fakültesinde görevlendirilmek üzere, 98 öğretim üyesi alımıyla ilgili ilanlar yayınlandı…

İlginçtir Rektör seçimleri gelip çattığında tüm gayretlere ve açılan kadrolara rağmen mekanı olmayan Tıp Fakültesine Oral dahil ancak 41 öğretim üyesi bulunabildi…

Ülkü’nün moralini bozan gelişmeler bundan ibaret değildi…

Kurucu Rektör, destek sözü veren Gürüz’ e ve kendisini blok halinde destekleyeceği varsayılan Tıp Fakültesine güveniyordu…

Ancak seçimler yaklaşırken, beklenmedik darbe buradan geldi…

41 oya sahip Tıp Fakültesinin dekanı Oral seçimlere birkaç gün kala aday olduğunu açıkladı…

Gürüz 1997 eylülünde yaşananları asla unutmamış ve Ülkü’yü affetmemişti…

Atanacak yeni Rektörle yapılanacak Üniversite’ de Ülkü’ ye tüm kapılar bir anda kapanmıştı…

 

Üniversitelerinde bile böylesi olayların yaşandığı ülkede bugün Demirel’den derin Devlet masalları dinlemek tarifsiz bir duygu…

 

1997 Eylülünde yayınlanan Senato bildirisinin ardından Gürüz’ lü YÖK’ün görevlendirdiği sorgucuların Mersin Üniversitesi öğretim üyelerine yönelttiği şok sorular ve 1998 Ekim’indeki Rektörlük seçimlerinin ardından en yakın rakibinin iki katı oy alan Rektör adayının isminin buharlaştırıldığı, akıllara durgunluk veren gelişmeler başka bir yazı konusudur…

 

abdullahayan@gmail.com

 

  Mersin Üniversitesi..Kara Kaplı Kitap Der..(4) [05.04.2005 – 17:47:54]

 

MERSİN ÜNİVERSİTESİ… KARA KAPLI KİTAP DERLEMELERİ (3)

23 Eylül 1997 günü Mersin Üniversitesi yine ayaktaydı…

Öğretim Üyeleri bu kez, kendilerine destek vermeye gelen komşu Üniversitelerle ortak büyük bir gösteriye hazırlanıyorlardı…

Kıbrıs’tan Yakındoğu Üniversitesi Rektörü Fuat İyigünsel’ in –bir süre sonra Fuat Hoca’da YDÜ’ nden ayrılmak zorunda kalacaktı nedense- başını çektiği öğretim üyeleriyle,  Çukurova ve Antalya Akdeniz Üniversitelerinden yüzlerce akademisyen…

Ülkü tarafından zeytin dalıyla karşılanan İyigünsel, tartıştığı Gürüz’ün kendisini kolundan çekip savurduğunu gülümseyerek anlatırken, yılgınlığa yer olmadığını vurguluyordu:

“Demokratik, yaratıcı bir üniversite için buradayız. Özerklik meşalesini Mersin Üniversitesi yeniden yaktı. Bugün, azim ve inanç dolu bir gün. Ve hergün bugünkü kararlılıkta olacağımıza söz veriyorum.”

Daha sonra otobüslerle Cumhuriyet Alanına gelip Atatürk Anıtına çelenk koyan öğretim üyeleri adına Zafer Üskül hoca bir konuşma yapıyor ve konuşmasında, derin ilişkili kurumlarla YÖK’e göndermelerde bulunuyordu:

“Susurluk skandalı çözülmeden üniversitelerdeki sorunlar da giderilemez…

YÖK Başkanı kişisel bazı meseleleri ortaya koyarak üniversitelerdeki demokratikleşme ve özerkleşme mücadelesini saptırmaya çalışıyor…”

Üskül’ ün, kişisel sorunları ortaya koyarak konuyu saptırdığını ifade ettiği Gürüz konusunda ne demek istediği bir süre sonra Sekreteriyle tatile gittiği için Gürüz tarafından ağza alınmayacak ifadelerle suçlanan Türker Özsayar tarafından açıklanacaktı:

İddiaları “Aşağılık ve insanları kusturacak kadar iğrenç bir karalama” olarak niteleyen ve uğradığı hakaret nedeniyle yasal hakkını arayacağını söyleyen Özsayar hoca, YÖK Başkanı ile 1985 – 1990  yılları arasında Karadeniz Üniversitesi‘nde birlikte çalıştıklarını, daha sonra Gürüz‘ün TÜBİTAK Başkanlığı görevinden alınmasında rol aldığı için intikam aldığını söylüyordu…

Karşılıklı atışmaların, suçlamaların gerginliğinde geçen bir haftanın ardından ortalık yatıştı…

Deyim yerindeyse Fırtına dinmiş yerini sessiz bir bekleyiş almıştı…

Gürüz hiçbir şey olmamış gibi kendisinden özür dileyen Ülkü ile yeniden diyaloga geçti..

YÖK adına yapılması istenen bazı ufak tefek şeyler vardı…

Bunların yerine getirilmesi halinde her şeyi unutmaya hazırdı ve1998 yılında yapılacak Rektörlük seçimlerinde öğretim üyeleri kendisine yeteri kadar desteklemeseler de Ülkü’nün yeniden atanması için gereken gayret gösterilecekti…

Birbirlerine bazen ters te düşseler, hatta ağlaşacak kadar üzseler de, Atatürkçülük ve laiklik konusunda birbiriyle yarışan arkadaşlar arasında ufak tefek şeylerin sözü mü olurdu…

Rektör yardımcılarının bir kısmının görevden alınması, bazı demokrat bilim adamlarının sicillerinin bozulması ve ileride düşünülen yapılanmanın önünü açacak düzenlemelerin önünü açacak ufak tefek talepler ! Ülkü tarafından, kasırganın fazla hasar bırakmadığına şükredilerek yerine getirildi…

O öğretim üyelerini savunan demokrat Rektör gitmiş yerine bambaşka biri gelmişti…

Uzlaşmayla açılan yeni dönemde neler yapılmadı ki…

Örneğin Zafer Üskül, Onur Bilge Kula, Türker Özsayar, Nevzat Külcü’ nün; Gürüz-Ülkü ortak yapımı ‘ verilen iki olumsuz sicil’ oyunuyla sürgün edilmeleri için düğmeye bugünlerde basıldı…

Ve kafalardaki ince planın anlaşılması iş işten geçtikten sonra mümkün olabildi…

Duyarsızlara inat, Taha Akyol Milliyet Gazetesinin 26 Ekim 1999  günü yayınlanan yazısında Yüksek Öğretim Komiserliği olarak nitelendirdiği YÖK’ün

dahiyane kıyım metotlarınıMersin Üniversitesinde uygulamaya başlandığını,

‘saçma gerekçelerle iki olumsuz sicil verilen’ dört Profesör için gerçekte sürgün hazırlığı yapıldığını söylüyor ve devam ediyordu:

“İRTİCA paranoyasını biliyoruz… Fakat bu öğretim üyelerinin tamamı, bırakın irticayı sağcı bile değiller ki… İşin kötüsü  nereden okursanız okuyun, ne acıdır ki, dördü birden kendilerine atılı anlamda sosyal demokrattırlar…!”

 

Çok daha ilginç ayrıntılar, detaylarla devam edecek Kara Kaplı Kitaptan alıntılar…

Yeter ki sabırlı olun, öyküyü dinleyin tüm benliğinizle…

 

  MEÜ..Kara Kaplı Kitap Derlemeleri(3) [04.04.2005 – 18:26:52]

 

Gürüz’ ün kendisi gibi laik Rektör Ülkü’ye söyledikleri bundan ibaret değildi…

Vural Ülkü seviyesi ilginç konuşmayı bir gün sonra bu kez ağlamadan kelimesi kelimesine Milliyet’ten Abbas Güçlü’ye anlatıyordu:
Rektör: “Doktora için bize niye izin vermiyorsunuz?
YÖK Başkanı:“Doktora doktora diyorsun. Orada doktora yaptıracak öğretim üyesi mi var?..
YÖK Başkanı: Rektör Yardımcısı Türker Özsayarı hakkında çok çirkin iddialar var. Pazartesi akşamına kadar onu görevden al.
Rektör: Hayır almam. Gerekçesi ne? Hırsız mı, PKK’lı mı, yüz kızartıcı bir suçu mu var?..
YÖK Başkanı: Açtırmayın bana dosyaları. Siz insan mısınız, siz ne biçim yöneticisiniz, bir dakika bile o görevde kalamazsınız. Devlet hepinizin işini bitirecek.
YÖK Başkanı: Hocalarınızın kimlerle yatıp kalktığını biliyor musunuz? Sizde namus, ahlak, utanma yok mu?
Rektör: Bu beni ilgilendirmez. Tatile kimle gitmiş, kimle yatmış o onun özel hayatı…
YÖK Başkanı: 12 Eylül artığı bütün solcuları orda topluyorsunuz.
Rektör: Sol kadrolaşma suçlamasını kabul etmeyiz. Hepsi en az 15, 20 yıllık çok değerli hocalar. Laik’iz, Atatürkçüyüz, demokratız
YÖK Başkanı: Siz kim oluyorsunuz ki, laikliği savunacaksınız. Atatürkçülük, demokratlık, laiklik size mi kaldı…” (Milliyet  19 Eylül 1997)

Gürüz’ ün girdiği laiklik, Atatürkçülük yarışında benzer söylemlerle kendisine omuz vermek isteyenlere bile tahammülü yoktu ki, muhafazakarları içine sindirsin…

Mersin Üniversitesi Senatosuna ve öğretim üyelerine destek mesajları veren o günün Kırıkkale Üniversitesi Rektörü Beşir Atalay hakkında 19 Eylül Cuma günü “Tarikatçılık ve Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı hareket ettiği” gerekçesiyle soruşturma başlatıldı ve Rektörlükten uzaklaştırıldı…

Medyanın iki yüzlülüğü, objektiflikten uzak oportünist tavrı, Atalay’ a reva görülenlerle çıktı ortaya…

YÖK Başkanı ile Mersin Üniversitesi Rektörü arasındaki tartışma, koca bilim adamının çocuklar gibi ağlama görüntüleriyle ekranlarda ilgi odağı olurken, somut hiçbir delile dayanmayan tarikatçılık suçlamasıyla görevden alınan Prof. Atalay’ a yapılanların eyyamcı Medya için haber değeri bile yoktu…

İşin ilginci Atalay bu gerekçeyle görevden alınan ilk rektör de değildi.

Çark durmadan dönüyor, sahipsiz ceylanlar günü –canlarını- kurtarma uğruna, eninde sonunda sıranın kendilerine de geleceğinden habersiz birer birer mideye indiriliyorlardı…

Harran Üniversitesi Rektörü Prof. Servet Armağan görevden alındığında sesleri çıkmayanlar bu kez de Beşir Atalay’ ın mide indirilmesini, sırayı savmış olmanın sevinciyle kutluyorlardı..

Bilim adamlarından gelmeyen tepkiyi Fehmi Koru köşesine taşıdı…

Koru 22 Eylül 1997 günkü yazısında şöyle diyordu:

“Kırıkkale Üniversitesi Rektörü Prof. Beşir Atalay ‘irtica’ suçlamasıyla görevden alınırken, Mersin Üniversitesi Rektörü Prof. Vural Ülkü, YÖK Başkanı Prof. Kemal Gürüz ile YÖK’ün müdahaleciliği üzerine ağız dalaşını sürdürüyor. Prof. Gürüz, Mersin Üniversitesi Rektörüne küfür ve hakaret ediyor, hatta onu ağlatıyor ama suçu ‘irtica’ kapsamına girmediği için görevden almıyor.”

Andiç henüz tam anlamıyla demokrat yazarları, gazetecileri vurmamıştı…

Bir süre sonra gazete kapılarının yüzüne kapanacağından habersiz Gülay Göktürk Yeniyüzyıl’da Gürüz’ ün öncülüğünde başlatılan hareketin derinliğine ve büyüklüğüne dikkat çekiyordu:

” Derin Devletin parlamentodan sonra üniversiteleri de hizaya sokmak için başlattığı büyük bir “temizlik harekatı”nın startı verilmiş bulunuyor. Bu operasyona aracı olan YÖK ve onun başkanı Gürüz, totaliter rejimlerde bile görülmeyecek bir pervasızlık içinde, üniversitelerde büyük bir cadı kazanı kaynatmaya hazırlanıyor.”

Tarih operasyonların sadece ‘irticacı!’ Atalay’ larla sınırlı olduğunu söyleyen Fehmi Koru’yu değil, tümüyle Üniversiteleri tümüyle temizleme amaçlı olduğunu yazan Gülay Göktürk’ü haklı çıkardı…

Gürüz’ ün başındaki YÖK, sadece ‘irtica tehlikesi! taşıyanları’ değil, tek suçları demokratik Üniversite adına eleştiri hakkını kullanan laik öğretim üyeleri başta olmak üzere belli görüşe muhaliflerin tümünü ‘ham edecekti’ bir süre sonra…

Elbette müneccim değildi Göktürk ama, tüm yazdıkları tek tek gerçekleşti…

Ve Mersin dâhil tüm Üniversitelerde cadı kazanı kaynatılıp, fişlenen öğretim üyeleriyle ilgili bir sürek avı başlatıldı vakit kaybedilmeden…

 

Bugünlerin moda ‘düğmeye basma’ sözcüğüyle Türkiye’de ilk tanışan kurumlardan biriydi Mersin Üniversitesi

Gerçekten 1997 Eylülünde Senato bildirisinin ardından Gürüz eliyle düğmeye basıldı ve gelişen süreçte başta Mersin, Türkiye’deki tüm Üniversitelerden pek çok bilim adamı kurumlarından bir şekilde koparıldı…

Kazananı, kaybedeni belli bir oyundu sahneye koyulan…

Türkiye’nin yüz akı bilim adamlarının çoğu baskılar sonunda Devlet Üniversitelerinden ayrılıp, çok daha iyi koşul ve ücretlerle mantar gibi biten özel Üniversitelere geçtiler…

Kaybedenlerin başında ise demokrat iklimde her türlü fikrin tartışılabileceği bir Üniversite olmaya aday gencecik Mersin Üniversitesi geliyordu…

1997 de Mersin Üniversitesinde başlayan süreci anlattığımız Kara Kaplı Kitap’ tan derlemeler ilginçtir zaman olarak ta derin devlet tartışmalarının yeniden başladığı günlere denk geldi…

 

Medyaya tam da Demirel’in ‘Derin Devlet’ itiraflarının dökülmeye başladığı bugün,

1997 de Mersin Üniversitesi ekseninde yoğunlaşan aslında tek kelimeyle 28 Şubat sürecinin ‘Üniversite’ yapılanmasını yansıtan ‘Kara Kaplı Kitaptan’ derlemelere vakit buldukça devam edeceğiz…

 

abdullahayan@hotmail.com

abdullahayan@gmail.com

 

 

  M.Ü.. Kara kaplı kitaptan derlemeler-2- [03.04.2005 – 15:57:05]

 

MERSİN ÜNİVERSİTESİ…BİR DÖNEMİN ÖYKÜSÜ…

Gazetemizde küçücük bir haber olarak yer alan  Mersin Üniversitesi kurucu Rektörü Vural Ülkü’ye gelen haciz kaç kişinin dikkatini çekti acaba?.

Mersin kamuoyu 28 Şubat süreci ile başlayan ve günümüze kadar uzanan, Mersin Üniversitesinde yaşananlarla hiçbir zaman tam anlamıyla ilgilenmedi ki, bu haczin anlam ve önemini bilsin…

Ülkü’nün maaşının ve belki de evdeki eşyalarının hacziyle sonuçlanan süreç, kişisel bir kavganın değil başlı başına acımasız, hukuk ve yasa tanımaz bir dönemin de mahkum edilmesiydi oysa…

Üzücü haciz olayı bir yana, önümüzde Nisan ayında yapılacak ve 2006 yılındaki Rektörlük seçimlerini de doğrudan etkileyecek Tıp Fakültesi Dekanlık seçimlerine ışık tutması adına, geçmişin yeniden hatırlanmasında yarar var…

Milat tarihi 28 Şubat 1997 de siyasette başlayan, ardından önce Üniversiteleri sonra da medyayı temizleyerek birilerinin hedeflerine uygun tek tip bireylerden oluşan toplum yaratma kavgası…

Ve o mücadelede, öğretim üyelerine yönelik baskı ve yıldırma politikalarının yükselişe geçtiği Mersin’de yankılanan 1997 yılının Eylülü…

Anlatacaklarımız, 8 yıldır devam eden merkezinde Mersin Üniversitesinin yer aldığı Vural Ülkü’den Uğur Oral’ a uzanan bir ilginç serüvenin de öyküsü aynı zamanda…

Amacımız bir kısmı medyadan derlenen, çoğu Üniversite öğretim üyelerince bize ulaştırılan belge ve bilgilerin ışığında ortaya çıkan Mersin Üniversitesinin son on yıllık öyküsünü kitaplaştırarak, bu yılın son çeyreğinde yayınlamak…

Amacımız, geçmiş on yılda yaşanan özellikle de 28 Şubat sürecinden sonra hız kazanan kıyım sürecinde bir Üniversitede yaşanan tüm olayları, kamuoyuna yansıyan biçiminden çok perde arkasıyla ele almak…

Böylece 2006 yılında yeni Rektör seçimleri yapılırken, oy kullanacak öğretim üyelerinden, YÖK’e, oluşturulacak kamuoyu baskısıyla bu kentin hak ettiği demokrat bir bilim adamının seçilmesi için katkı verecek kurumlardan, atamayı yapacak Cumhurbaşkanlığı makamına kadar, her kurum ve kişinin önüne gerçekleri koyarak, sağlıklı bir Rektörlük seçiminin yapılması….

Çünkü biz Mersin Üniversitesini çok önemsiyoruz.

Kentin kalkınmasında, vizyonunda, dünyaya tanıtılmasında bu kurumun en önemli dinamiklerden birisi olduğuna inanıyoruz…

Mersin’in ve bu kentte yaşayanların dertlerini bilen, sorunlara bilimin ışığında çağdaş ve akılcı sentezlerle çözümler bulan bir kurum niteliğine kavuşması halinde, Mersin’e olağanüstü katkı yanında kurumun da hak ettiği saygınlığa kavuşacağının bilincindeyiz…

Yaz boyunca sürdüreceğimiz belgesel çalışmasına, Üniversite ile ilgili elinde belge, bilgi olan herkesin katkı vermesini diliyoruz…

Hiçbir hesap, kişisel çıkar, ikbal peşinde değiliz.

Üniversiteye oğlumuzu, kızımızı, yakınımızı yerleştirme kaygımız olmadığı gibi, ihale alma, rant sağlama, malzeme satma gibi derdimiz de yok…

Tıp Fakültesi hastanesine Anjiyo cihazı sağlayıp, karşılığında malzeme satan NEŞTER operasyonuna bulaşmış şirkete sahip değiliz…

Ne Uygulama Hastanesine Başhekim olacak, ne de görev esnasında, kendi sağlık kurumunda buradan sevk edilen hastaların Emar çekimlerinden trilyon kazanacak halimiz var…

Tek kaygımız Mersin

Ve gelişmiş, kalkınmış, gerçek bir dünya kenti olmaya aday Mersini yaratma yolunda, her fikrin tartışıldığı, bilimsel araştırmaların yapıldığı Özgür Vahaların önemine inanıyoruz…

Ahbap çavuş ilişkileriyle değil, demokratik tarzda yönetilen bir Üniversite

Koyulmuş kuralların kişilere göre değişmediği, esnetilmediği, herkese hoşgörüyle yaklaşan, bireye saygılı, kentteki tüm tartışmalara bilimsel pencereden katkı sunarak zenginleştiren, projeleriyle ekonomik kalkınmaya omuz veren kurumlar…

Aylar önce Mersin Üniversitesinde olup bitenleri anlatmaya başladığımız ilk yazıyı şöyle bitirmişiz:

Yol uzun, şartlar çetin…

Yine de işe koyulmanın zamanıdır…

Gerçekten de, son on yılda tırpanlanan, kaçmak zorunda bırakılan Cevat Geray, Zafer Üskül, Onur Bilge Kula, Türker Özsayar, Uluğ Nutku,Halil Yaraneri, Ahmet Özer , Nafi Çoksöyler  ve daha nice saygın bilim adamı anısına,

Bugün bile her türlü sindirme yöntemine karşın direnen, sesini gür çıkaramasa da, gelecek güzel günlerin umuduyla, acılarını sabırla damıtarak konuşacağı anı bekleyen isimsiz nice öğretim üyesi, görevlisi ve öğrenci adına, kara kaplı kitabı tamamlamak üzere yola çıkma zamanıdır…

Kitabın yazılacak olması içinden bazı bölümlerin ara sıra bu köşede yer almasına engel değil.

17 Eylül 1997 günü Ülkenin dört yanında dayatmacı zihniyete karşı özgürlük çığlığı olarak duyulan bir bildiriye imza atan bir Üniversitenin zaman içinde değişimden Statükoya kayışını, süreç içindeki değişim ve dönüşümünü, o eksende filmi bazen geriye sararak, bazen de bugünlere atlayarak örneklerle anlatacağız…

Atamaların, atmaların, kayıt dışı görevlendirmelerin, kural tanımaz ayrımcılıkların, soruşturmaların, kovuşturmaların, imzasız ihbar mektuplarına dayanarak birer sorgucuya dönüştürülen bilim adamlarınca alınan ifadelerin, yargının tokat gibi kararlarına aldırmazlığın, öğrencilerden toplanan yüz milyarlarca liranın, her yıl bütçeden aktarılan trilyonların,  satın almaların, satmaların, ihalelerin öyküsüdür bu…

 

abdullahayan@hotmail.com

  Mersin Üniversitesi.. Bir dönemin öyküsü [30.03.2005 – 17:51:28]

 

YAKIN DOĞU ÜNİVERSİTESİ…BİLİNMEYENLER…

Önceki yazımızda Denktaş’ın geç keşfettiği için siyasete sokamadığı Suat Günsel ’in öncülüğündeki Yakın doğu Üniversitesini bilinenlerin ötesinde bilinmeyen yüzüyle anlatacağımızı belirtmiştik…

Kurumun parasıyla okuyan öğrencilere yönelik bu yönünü ve uygulamalarını araştırırken doğrusu sıkıntı da çekmedik…

Sonuçta Kıbrıs’a giden arkadaşlarımızın da, YDÜ’ yü anlatırken, öğrencilerin karşılaşacakları koşulları ele alarak, ailelere ışık tutması değil mi?.

Kıbrıs’taki gazetelerde yer alan iddialar yanında, bunlara karşın yapılacak açıklamalara da köşemizde yer vereceğimizi belirtelim…

İşte yavru Vatandaki ‘muzır medyanın’ Aralık 2004 te dile getirdiği bazı iddialar;

 

– YDÜ kampusu içinde hizmete gireli yaklaşık beş yıl olan yüzme havuzu bir milyon dolara mal olmuştu. Havuzun inşasının sürdüğü dönemde okul harcını ödemeye giden öğrenciler havuzu kullanıp kullanmayacakları sorulmadan, yıllık fazladan yüz dolar harç ödeme mecburiyetiyle karşı karşıya kaldılar. Ödemezlerse sınavlara alınmayacaklardı. İnsanın kampus içinde mevcut bir tesisi kullanmak istese de, istemese de para ödemek zorunda olması ilginç değil mi?.

 

– 2004/2005 öğrenim döneminde yönetimden yapılan açıklamaya göre, okulun “fitness center”ini kullanmak isteyenlere yüzme havuzu için de geçerli olacak sağlık raporu getirme şartı koşuldu. Ama öyle hastaneden falan getirilen sağlık raporları geçmiyordu burada. “Fitness Center” in özel doktorundan getirecektiniz sağlık raporunu: sadece tek bir dönem için geçerli olan rapor için istenen harçsa elli milyon TL. İstemeyen girmesin kardeşim! İşin ilginç yanı, henüz “Fitness Center”in ortada olmadığı ve havuzun ilk açıldığı zamanlarda sağlık raporu istenmesi nedense akla gelmemişti. Muhtemelen, o zamanlar daha türememişti mikroplar…

 

– Öğrencilerin ders kitapları sadece okul içinde açılan kitapevlerinden tedarik edilebiliyor ve alt sınıftakiler üst sınıfa geçerken kullanılmış kitaplardan faydalanamasın diye her yeni öğrenim yılında değiştirilirken ticaret tekeri gayet tıkırında her yıl döndürülüyor. Peki diyelim ki kitap almak için paranız yok, ne yapacaksınız? Üzülmeyin, Üniversite onu da düşünmüş: yıllığı beş bin sterline özel teşebbüse kiralanan fotokopi cihazlarıyla (okulda toplam beş fotokopici bulunmaktadır ve kurumun sadece fotokopi cihaz kiralayanlardan aldığı ücret yıllık 25 bin sterlindir) gelecek yıl değişecek kitapların fotokopisinin çektirilmesini sağlamakta, fakire karşı da sevap işlemektedir…

 

– 2004/2005 Öğrenim dönemine kadar okul harçlarını geciktirenler için faiz uygulaması yoktu. Ancak, bu yıl sürpriz bir şekilde faiz uygulamasına geçildi ve geçmişte yazılmış olan öğrenciler de dahil olmak üzere harcını geciktiren herkesten %10 faiz alınacağı duyuruldu.

 

‘Suat Hoca’ nın öncülüğündeki Üniversitenin sunduğu “kültür” hizmetlerine gelince… Kurulalı yıllar geçen, YDÜ’ de henüz hiçbir bölümün kendi özel kütüphanesi yok. Herkes ihtiyacını kalorifersiz ve bilgisayar donanımsız merkezi bir kütüphaneden karşılıyor. Peki oradaki öğrenciler bilgisayarsız kütüphanede belli bir konu üzerinde nasıl araştırma yapıp, tez yazacaklar? Belli ki yapamıyorlar. Önemli mi, mis gibi yüzme havuzu var, gidip yüzsünler.

 

– İlginçtir, çağdaş bir Üniversitede bulunması kaçınılmaz internet kullanımı için ayrılan bilgisayar laboratuarlarının kilitli durduğunu ve sadece mühendislik bölümünde okuyanların kullanımına açık olduğunu söylüyor öğrenciler. Tabii, yurt dışındaki devlet üniversitelerini geçtik, çoğu özel üniversitede olduğu gibi okulun, öğrencileri için her ortamda araştırma maksatlı kullanabileceği bir internet hesabı açması da söz konusu değil YDÜ’ inde…

 

– Peki “çağdaş hizmet veren YDÜ” de öğretim görevlisinden, işçisine kadar çalışanların yönetimin kararlarına itiraz etmelerinin ve örgütlenmelerinin engellendiğini, örgütlenmekte ısrar edenlerin işine son verildiğini, işçilerin bayram seyran dinlemeden, özel durumlarda, ekstraları ödenmeden fazla mesaiye mecbur tutulduklarını duyan var mı?…

 

Denktaş’ın övgülerinden sıra gelmiyordur böylesi incir çekirdeğini doldurmaz konulara…

Ne demişti 15 Mart 2005 günü YDÜ’ nin bir temel atma töreninde Kıbrıs’ın gölge hükümet kurmaya hazırlanan eski Başkanı;

“Benim bahtsızlığım ta başlangıçtan, senin gibi vizyon sahibi, inanç sahibi, cesaretli, gözükara bir başbakanım olmamasındadır”

Bu sözler söylenirken, 2001 krizinde iflasın eşiğindeki Türk hazinesinin gönderdiği yardımlarla kendisine dünyanın en pahalı makam arabasını almaktan çekinmeyen Denktaş’ın gözdesi Derviş Eroğlu nerelerdeydi acaba?…

Sahi duysa neler düşünürdü eski Başbakan, yeni Cumhurbaşkanı adayı?…

 

Bugünkü YDÜ’ nin 1997 Eylülünde Mersin Üniversitesi Senatosunun YÖK’e baş kaldıran onurlu duruşuna destek veren Üniversiteden farklı, Denktaş yanlısı kurum haline dönüştüğünü bilmeyenlere sormak gerekiyor:

Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Ümit İnatçı‘nın YDÜ’ inden uzaklaştırılmasını Türk elçiliğinde yapılan hangi toplantıdan sonra kim, niçin sağladı?.

YÖK’ün Kıbrıs’taki Üniversitelerle ilgili muadiliyet durdurma girişimi, kimlerin hangi pazarlıkları sonucu sağlandı?.

Bunlar yaşanırken Denktaş‘ın hiç mi haberi  olmadı?. Örneğin kendisinden yardım isteyen Rektörlere Cumhurbaşkanı ne dedi?.

Bugünün gerçekleri geçmişin nostaljik gözlükleriyle okunmuyor…

 

Not: Milli Eğitim Müdürlüğü kadrosunda 2005 Şubat ayı sonuna kadar mevcut öğretmenlik kadrosuna rağmen, fiilen öğretmenlik yapmayan Eroğlu,  yazışmalar devam ederken önce izin alıp ardından emekliliğini istemiş…

Bu nedenle Kıbrıs’a medya mensuplarının götürüldüğü geziyi düzenleyen YDÜ Mersin temsilcisi Ahmet Eroğlu 15 Mart 2005 tarihinde emekli olmuştur ve bu tarihten sonra her türlü işi yapması doğaldır.

Doğal olmayan o tarihten önce de, fiilen Üniversite temsilciliğini sürdürüp sürdürmediğidir.

Ve asıl sormamız gereken soru, 15.3.2005 tarihinde emekli olan Eroğlu ‘nun ne zamandan beri YDÜ temsilciliğini sürdürdüğüdür?.

15.3.2005 tarihinde emekli olan Eroğlu bir gün içinde Üniversite’nin Mersin temsilciliğini alamayacağına göre 16.3.2005 tarihinde düzenlediği basın toplantısında tanıttığı etkinliğe Öğretmen kadrosunda görevliyken hazırlanmış olmuyor mu?…

Emekli olduğuna göre önemini yitiren bu soruları Eroğlu’ nun  yanıtlaması halinde köşemizde yayınlarız…

 

 

  Yakın Doğu Üniversitesi, bilinmeyenler [29.03.2005 – 18:02:26]

 

YAKIN DOĞU ÜNİVERSİTESİNİ TANIMAK, ANLATMAK (1)

İki çocuğun elinde sürüklenen bayrakla Türkiye gündemine oturan Mersin’in kendi yerel medyasında hak ettiği yeri almamasının pek çok nedeni var…

Komplo teorileri başkalarının işi, bizimkisi somut gerçekler…

Olan bitenleri anlamak, yorumlayıp yazmak için, Mersin’de yayılan gergin havayı solumak gerekiyor…

Onlar adına büyük talihsizlik diye düşünüyorum çünkü, Mersin yazılı ve görsel medya mensuplarının önde gelen 25 kişisi geçen hafta bayrak tartışmalarına katılmaktan uzak bir ortamda Kıbrıs’ ın sakin ortamında baharı karşılayıp, kendilerine tanıtılmayı bekleyen özel Yakın Doğu Üniversitesini keşfe çıkmakla meşguldüler…

Geziyi organize edene gelince, kendi ifadesiyle YDÜ’ nin Mersin temsilcisi olduğunu, geziden önce basına yaptığı tanıtım toplantısıyla açıklayan Öğretmen Ahmet Eroğlu

Ne var bunda demeyin…Gazetelere verdiği demeçler yanında, Kıbrıs Üniversitesinin logosu altında fotoğraflar çektirip, temsilciliğini ilan eden Eroğlu, Milli Eğitim Müdürlüğü kadrosunda görevli ve halen fiili öğretmenlik yapmamasına rağmen maaş alan bir İlk Okul Öğretmeni

Aslında Eroğlu ile ilgili sorun benim değil, Milli Eğitim Müdürlüğünün sorumlularından başlayarak bakanlığa kadar uzanan bir zincir halkalarının sorunu…

En küçük açıklama karşısında öğretmenlerine görevden el çektirmekten çekinmeyen kurumun bazı öğretmenlerine karşı yıllardır gösterdiği anlayışa karşın, bazı öğretmenlerinin üstüne dozer gibi gitmesinin elbette gizli açık nedenleri, bir izahı olmalı… (

bakınız: Yasal bir dernek olan Mersin temel haklar ve özgürlükler derneğinin bir gösterisine katıldığı için memuriyet hayatına son verilen Hacer Koçak‘ın başına gelenler)…

Bugün Eroğlu’nun yapmadığı Öğretmenliğe karşı nasıl olup ta maaş aldığını, Koçak’a gösterilmeyen anlayış ve hoşgörünün ona neden gösterildiğini, KKTC’ deki Üniversite temsilciliğini, bazıları açık biçimde siyaset kokan televizyon programları yapmasına gösterilen hoşgörüyü bir yana bırakıp, başka konuları sorgulayacağız…

Bizim işimiz başka…

Kıbrıs’a götürülen yerel medya mensubu 25 arkadaşımızın bugünden anlatmaya başladıkları YDÜ ile ilgili bilinmeyenleri, ağırlandıkları beş gün boyunca kendilerine anlatılanlar dışındaki gerçekleri yansıtmaya çalışacağız köşemizde…

Elbette yedikleri içtikleri kendilerinin olsun, tek dileğimiz gördükleri karşısında objektif olmaları…

Böylece umudumuz gençlerimizin gelecekte, Kıbrıs’ta konuk edilen bazı medya mensuplarının anlattıkları öykülere kanıp karşılaşacakları hayal kırıklıklarının önüne geçmeyi hedefliyoruz.

Bunları dile getirirken hiç te güçlük çekmedik…

Kaynağımız, muzır KKTC basını…

Kıbrıs sorununu başta Rum pasaportu alan torunları olmak üzere insanlara anlatma uğruna Kurtlar Vadisi’ nde rol kesmeyi göze alarak Dünyaya yansıtmayı amaçlayan Rauf Denktaş’ın gözbebeği Suat Günsel’ in ölümsüzleştirdiği bir projedir YDÜ

Rauf Denktaş’ın çarpışarak çekilmeyi planladığı bu günlerde Yakın Doğu Üniversitesi ile ilgili temel atma töreninde yaptığı konuşmada;

‘Benim bahtsızlığım ta başlangıçtan, senin gibi vizyon sahibi, inanç sahibi, cesaretli, gözükara bir başbakanım olmamasındadır’ sözleriyle yere göğe sığdıramadığı Suat Günsel’ i tanımadan YDÜ’ ni keşfe çıkmanın beyhude uğraş olduğuna inanıyoruz…

Bu nedenle, aile bütçelerine kan doğrayarak adada okumaya gidecek öğrencilere, öğretmen Eroğlu’ nun organize ettiği geziye katılanların anlattıklarından öte gerçek YDÜ’ ni ve karşılaşacakları sürpriz ekstra ödemelere dayalı bir kurumla, kurumun mucidi Denktaş’ın geç keşfettiği Suat Gürsel’ i anlatmak gerekiyor…

Denktaş’ın methiyeler dizdiği Kurucu Rektörünün açtığı yolda, YDÜ’ ne kaydolan öğrencileri hangi sürprizler beklediği bir sonraki yazının konusudur…

  Yakın Doğu Üniversitesini tanımak, anlatmak (1) [28.03.2005 – 22:38:20]

 

2004 Eylül ayında kabul edilen ve önümüzdeki günlerde belirlenecek yerlerde kurularak çalışmaya başlayacak Bölge Adliye Mahkemeleri normal mahkemelerle Yargıtay arasında filtre görevi yapacak şekilde düşünülmüş mahkemeler…

AB üyesi Fransa, Almanya, Avusturya, Yunanistan gibi ülkelerin çoğunda yüzyılı aşkın süredir başarıyla hizmet veren Bölge Adliye –İstinaf- mahkemeleri Osmanlı İmparatorluğunda da 1879-1924 yılları arasında uygulanmış bir sistem olup Cumhuriyetin ilanından hemen sonra kaldırılmış…

AB ile uyum çerçevesinde çıkarılan yasalardan biri gibi görülse de, İstinaf Mahkemeleriyle gerçekte Yargıtay’ın yükünün azaltılması amaçlanıyor…

İkinci derece Mahkemeler olarak adlandırılan bu yeni kurum sayesinde yılda 500 bin civarında dosyayı inceleyip sonuçlandırmak zorunda kalan Yargıtay’ın yükünün yarı yarıya azalacağı sanılıyor.

İstinaf Mahkemelerinin yarar ve zararları, Türkiye’nin zaten ağır işleyen Adalet sistemine ne derece derman olacağı tartışmayı hukukçular ve konunun uzmanları yapmalı…

Biz bugün son günlerde yoğunlaşan “Türkiye’nin muhtelif bölge merkezlerinde oluşturulacak İstinaf Mahkemelerinden birinin Mersin’de kurulması” taleplerinin gerçekleşme olasılığını, bu amaçla yapılması gerekenleri ele almaya çalışacağız.

Yasayla, bölge adliye mahkemeleri, normal birinci derece Mahkemeleri ile Yargıtay arasında köprü görevini üstlenecek, bugün Yargıtay’ca yerine getirilen temyiz yeri olarak görev yapacak mahkemeler olarak öngörülüyor.

İstinaf ya da daha doğru deyimle Bölge adliye mahkemelerinin nerede kurulacağına Hakimler Ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun görüşleri doğrultusunda Adalet Bakanlığınca karar verilecek…

Belirlenecek yer seçiminde, bölgelerin coğrafi durumları ve iş yoğunluğu gibi objektif kriterlerin göz önünde bulundurulması da yasa emri…

Demek ki, İstinaf Mahkemesi Mersin’de kurulsun demekle iş bitmiyor.

Adı geçen Mahkemeleri bu kente kazandırmak için yoğun bir lobi çalışması yapılması, bu amaçla kentin rakiplerinden farklı üstünlüklerini öne çıkaracak dosyaların hazırlanıp, tüm yetkililere ve siyasilere sunulması, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu ve Adalet Bakanlığı nezdinde ikna çalışmaları yapacak komite ve komisyonlar oluşturulması gerekiyor.

Açık konuşmak gerekirse, coğrafi durum ve iş yoğunluğu gibi kriterler göz önüne alındığında Adana’ya kurulması kaçınılmaz Mahkemelerin Mersin’e kazandırılması; bu kent dinamiklerinin yoğun çabası yanında, son sözü söyleyecek Adalet Bakanını siyasilerimizin etkileme gücüne bağlı…

Zor olmasına rağmen, yapılacak iyi bir ekip çalışması ve burada kısaca dile getireceğimiz bazı önerilerin üzerinde çalışılması halinde Mersin Adana’nın yerini alabilir…

Eskiden nüfus büyüklüğü yanında konumu itibariyle de bölgenin ortasında yer alan Adana’nın ulaşım ve coğrafi avantajı vardı…

Oysa Otoban ağı sayesinde bugün Gaziantep, Maraş, Osmaniye, İskenderun, Antakya’dan iş takibi için insanlar bakımından Adana ile Mersin arasında bir fark kalmamıştır.

Kaldı ki, iklimi, denizi, doğal güzellikleri, sosyal yaşam kalitesi gibi unsurlar itibariyle Mersin, kurulacak Bölge Adliye Mahkemelerinde görev alacak yargıç, savcı ve diğer Adalet çalışanları bakımından Adana’yla mukayese edilmeyecek üstünlüğe sahip…

Yapılmasına karar verilen Adalet Sarayı kompleksinin, bölge Mahkemeleri düşünülerek projelendirilmesi halinde, fiziki mekanın da seçimde rol oynayacağı düşünülürse oldukça önemli bir başka avantaj…

Bana kalırsa yarışta Mersin’in ipi göğüslemesi için asıl cazip öneri, İstinaf mahkemelerinde görev alacak yargıç ve savcıların ikametleri için tahsis edilecek cazip mekanlar bulunması…

Bu konuda İktidar Milletvekillerimize de büyük görev düşüyor…

Kentin en güzel noktasında GMK ile Adnan Menderes Bulvarı arasında yer alan, geniş alana yayılmış Karayolları lojmanlarının bulunduğu tesisler, Bölge Adliye Mahkemesinin Mersin’e kurulması koşuluyla Ulaştırma Bakanlığınca Adalet Bakanlığına bir protokolle devredilirse, kentimiz rakibi Adana’nın tartışılmaz biçimde önüne geçer…

Yüzme havuzlarından, sosyal tesislerine kadar, villa ve apartman katlarından oluşan, oldukça büyük alana yayılmış, Karayolları bölge Müdürlüğü personelince kullanılan bu site olduğu gibi Bölge Adliye Mahkemesinin emrine verilebilir…

İstinaf Mahkemesini Mersin’e istiyoruz talebi böylesi somut önerilerle desteklendiği takdirde ciddiyet kazanır.

Aksi takdirde ham hayal olarak havada kalır ki, bir süre sonra atı alan Üsküdar’ı geçer…

Biz de her zaman olduğu gibi dövünmekle yetiniriz…

 

 

  Bölge adliye(istinaf) mahkemeleri ve Mersin [27.03.2005 – 16:38:02]

 

POPULİZM ADINA, DEFTERDARA YARGISIZ İNFAZ… VERGİ ÜZERİNE…

Ülkede vergi toplayamayan Devlet, dolaylı vergi adına bazı ürünleri öylesine pahalı satıyor ki, yabancı yatırımcının gelmesi bir yana, yerli yatırımcı bile bulduğu ilk fırsatta başka ülkelere kaçıyor…

Akaryakıt, elektrik fiyatları ya da kayıt içindeki işletmelerin –kümesteki kazların- çalıştırdığı işçilerden dolayı ödemek zorunda kaldıkları vergilerle sosyal güvenlik kesinti oranları ortada…

Türkiye’ de herkesin gücü oranında makul düzeydeki vergisini ödeyeceği bir sistem oluşturulsa, gelişmekte olan başka hiç bir ülkeye yakışmayan yükseklikteki vergi ve diğer kesintilerin makul düzeye çekilmesi sağlanabilecek…

Hükümetlerin tümü bu gerçeğin bilincinde olmalarına rağmen nedense toplumun özlemi olan radikal değişimi gerçekleştiremiyorlar.

İşletme sahibi vergi ödemiyor, Devlet te asıl kaynağından alamadığı vergiyi, akaryakıttan, elektrikten, içki ve sigaradan alıyor…

Yıllardır sonu gelmez bir kaos ta böylece devam ediyor…

Çözüm vergilerin aşağı çekilerek, kayıt dışının kayıt altına alınması ve herkesin tüm harcamalarını düştükten sonra kalan gelirinden makul düzeyde vergi ödemesi…

Vergi ödeme konusunu tüm gerçekleriyle yazmaya kalktığınız vakit,  anlaşılmaz bir halk dalkavukluğu da burada ortaya çıkıyor…

Mart ayı, vergi beyannamelerinin düzenlendiği, piyasa ağzıyla dert ayı…

Bu yıl esnafın beyannamesini verdiği günlerde kulaktan kulağa yayılan söylentiler artınca, bazı oda ve dernek başkanları medyaya da yansıyan demeçlerle olmayan uygulamanın sorumlusu Defterdarı deyim yerindeyse linç etmeye kalktılar.

İddialara göre, beyanname vermeye giden esnafın beyanına bakılıyor, belli rakamın altında kalanlara beyannamelerini düzeltip gelmeleri ‘tavsiye’ ediliyordu

Ortada anlaşılması zor bir durum var.

Günümüzde beyanname sadece elden verilmiyor ki… İsterseniz postayla, hele aklınız bilişime eriyorsa internet üzerinden de gönderebildiğiniz bir beyanın geriye çevrilmesi söz konusu olabilir mi?…

İşin perde arkasını bilmeyen, araştırmayan popülizme de hayran medya gücünü arkasına alan bazı oda ve dernek başkanlarının açıklamaları o boyuta vardı ki, Defterdarlık bir açıklamayla “beyanname alınmaması gibi bir uygulamanın söz konusu olmadığını” açıkladı…

Gönderilen açıklamanın ekinde öylesine ilginç, çarpıcı bir liste yer alıyordu ki, linç girişimine alkış tutan yazılı ve görsel medyanın önemli kısmı asıl üzerinde durulması gereken ve Türkiye’deki çarpıklığı somut biçimde anlatan bu belgeye nedense itibar etmedi…

Asıl yapılması gereken halk dalkavukluğunun dışına çıkarak, Defterdarlığın yayınladığı bazı iş kollarının 2003 kazançları üzerinden 2004 yılı beyanname döneminde beyan ettikleri ortalama yıllık bilgileri hakkında birkaç kelam etmek

Bazı rakamları gördükçe o esnaf kardeşlerimizin bile şaşıracağı kesin…

2003 yılında Mersin genelinde Bar işletmeleri yılda ortalama 291 milyon gelir beyan etmiş… Başka bir deyişle bir barın beyan ettiği ortalama aylık 24, günlük geliri ise 1 milyondan az…

Peki 12 Eylülde karakolun şimdi de Defterdarlığın önünden geçemediğini söyleyen Kunduracılar Odası Başkanının esnafı ne durumda?…

Kunduracıların geçen yıl beyan ettiği ortalama yıllık gelir 244 milyon lira…

Oda başkanının feryadını duyan hiçbir medya mensubu çıkıp ta, “günde bir milyon kazanmayan dükkan mı olur” demiyor…

Bir çayın kahvehanede kaç paraya satıldığını oraya gidenler bilir. Gidenlerin bildiği bir şey daha var… Sizi o kahvede uzun süre yeni bir şey içmezseniz oturtmazlar.

Durum böyleyken bir kahvehanenin yılda 68, yani ayda 6 milyon, günde 200 bin lira gelir beyan etmesinin bir adı olmalı…(Yanlış okumuyorsunuz, uydurmuyorum da, merak eden esnaf kardeşlerime, onları temsil eden odalara Defterdarlıkça düzenlenen listeyi verebilirim)

Bitmedi…Mersin’de 2004 te bir kuaför yılda ortalama 58 milyon (ayda 5 milyon), internet kafe ise yılda 43 milyon (günde 120 bin lira) kazandığını beyan etmiş…

Bugün Mersin’deki tüm özel okullara çocuklar servisle taşınıyor. Bu servislerin öğrenci başına uyguladığı ücretler, araç başına düşen öğrenci sayısı belli değil mi?

Sır olmayan bu bilgilere rağmen nasıl oluyor da, Okul servisleri yılda 203 milyon (ayda 17, günde bir milyondan az) para kazanıyor…

Burada asıl görev, vurdu mu can yakacak Maliye denetimlerinden önce, her faaliyet alanında esnafı temsil etmek üzere kurulmuş olan oda ve derneklere düşüyor.

Her iş dalının sıkıntılarını, hatta dükkan bazında özel durumundan dolayı her esnafın açmazını en iyi onun Odası bilir. Odalar oto kontrol sistemlerini geliştirip, ödeme güçlüğü çekenleri ayıklayarak, diğerlerinin makul gelir beyan etmesini sağlayamaz mı?.

Böylece bazı meslek gruplarının belki de haksız yere töhmet altında kalmasının önüne geçilmiş olmaz mı?..

Dört bin yıldır bu topraklarda vergi ödeme, toplama, kaçırma en önemli sorun oldu…

Anadolu’da bulunan dört bin yıl öncesine Asur tabletlerinden tüccarların hangi kentte daha kolay vergi kaçakçılığı yapıldığı konusunda birbirleriyle yazışmalar yapıldığı, Tüccar Asurlular eliyle Anadolu’ya taşınıp burada gelişen rüşvet, vergiden kaçınma, tefecilik düzenin  kurulmuş olduğu anlaşılıyor. (Trevor Bryce tarafından yazılan Oxford Üniversitesince 1998 yılında yayınlanan Kingdom of the Hittites kitabı 28. sayfası)

Şimdi kokuşmuş bir düzeni ve binlerce yıllık makus talihi tersine çevirecek fırsat AB sayesinde ilk kez bu kadar yakınımızda…

Ya başarısı kanıtlanmış bir sisteme ayak uydurup gelişmiş ülkeler safındaki yerimizi alacağız veya kimbilir daha kaç bin yıl bu topraklarda yeni yolsuzlukların, hırsızlıkların, rüşvetin, vergi kaçırmanın tarihi yazılmaya devam edilecek…

Keşke Defterdar Erol Çember bir yana sokaktaki insanı bile isyan ettirecek şu ortalığa dökülen rakamlar karşısında Esnaf Odaları kimseye söz bırakmadan kendiliklerinden bir Oto kontrol sistemi geliştirselerdi.

Tüm masrafların gider olarak yazılabildiği, herkesin kazancının insaflı bir kısmını vergi olarak gönül rızasıyla verdiği çağdaş bir vergi sistemini kurmak ve yaşatmak zorundayız…

 

abdullahayan@gmail.com

abdullahayan@hotmail.com

 

 

 

  Populizm adına, defterdara yargısız infaz. Vergi.. [26.03.2005 – 09:43:09]

 

Gürcistan ve Ukrayna’nın ardından ilginç gelişmeler yaşanıyor Kırgızistan’da…

Biz Mersin’de ortaya çıkan bayrak sorunun tartışmalarıyla uğraşırken bu kez Orta Asya’da bölgeyi derinden etkileyecek bir değişimin ayak sesleri duyuluyor…

Gelişmiş ülkeler bu kez gelişmelerden farklı nedenlerle endişeli…

Endişenin nedeni ise Orta Asya gibi fakir ve hassas bir bölgede, olayların Ukrayna ve Gürcistan‘daki gibi barışçı yöntemlerle değil, şiddette açık bir coğrafyayı domino taşları gibi etkileme olasılığı…

Kırgızistan, bir süre sonra Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan yönetimlerini de koltuklarından edecek gelişmelerin tetikleyicisi olabilir…

Üstelik demokratik yollarla gelmeyen ‘yeni tarz diktatörlerin’ Ukrayna’daki gibi şarkılarla gönderilmeyeceğinden ve değişimlerin kanlı olacağından korkuluyor…

Her şeye rağmen, Afganistan‘a yakın Kırgızistan‘da yaşananların önemli sonuçları olacak.

Kırgızistan etnik sorunlarla dolu bir geçmişi olan ve dünyada en çok uyuşturucu ticareti yapılan kendine özgü ve kritik bir bölgede yer alıyor…

Aslında Orta Asya’nın yeraltı zenginliklerine sahip ülkeleri, ABD‘nin 2001‘de Afganistan‘ı işgaliyle, dünyanın yeniden gündemine oturdular…

Afganistan’ı işgal eden ABD’nin devirdiği Taliban rejimi, bugün de bölge ülkelerini etkiliyor…

Kırgızistan tüm geri kalmış benzerleri gibi yolsuzluğun pençesinde kıvranan, iktidara yakın olanlar zenginleştikçe büyük çoğunluğun yoksullaştığı ilginç bir ülke…

Kuzeyi daha zengin olmasına rağmen güneybatıda Özbekistan ve Tacikistan‘la ortak  Fergana Vadisi Orta Asya’nın fakirlik yanında kökten dincilerin yoğunlaştığı bölgesi…

Kırgızistan %75 i Müslüman, %20 si Rus Ortodoksu olan 5 milyon nüfuslu bir ülke.

Bugün ortadan kaybolan Askar Akayev’in yönetimindeki Kırgızistan bir avuç insanın refah içinde olduğu, buna karşın yıllık 1500 dolar  gelirle dünya yoksulluk sıralamasında en üstlerde yer alan bir ülke…

Yine de iktidarı deviren muhalif gösterilerin perde arkasını görmek için vakit erken…

Batılı ülkeleri endişelendiren de, diğer kadife devrimlerden farklı olarak buradaki hareketin içinde az olsa Usame Bin Ladin’e yakın bazı Özbekler olabileceği yolundaki duyumlar.

Buna rağmen, ABD ve Rusya’nın muhalif gösterilere seyirci kalmaları ilginç olarak not edilmeli…

Akayev’ in, Amerika ve daha sonra Rusya’ya üs kurma izni vermesinin kendisini kurtarmaya yetmediği anlaşılıyor…

Özellikle Rusya son dönemde Çeçenistan dışında yeni tehdit olarak algıladığı radikal Hizb-ül Tahrir partisi hücrelerinin, Kırgızistan‘da güçlenmelerinden duyduğu rahatsızlığı dile getiriyordu…

Bu nedenle Kırgızistan’daki gelişmeleri, Ukrayna’daki değişime benzetmek yanıltıcı olabilir.

Büyük çoğunluğu göçebe olan ülkenin, özgürlük talepleri de demokratik isteklerden çok, göçebeliğin özlemlerine dayanıyor…

Aslında Akayev’in liderliğinde, yolsuzluğa ve çetelere esir Kırgızistan yine de, ‘Orta Asya’daki diğer benzerlerinin en demokratiği’ olarak kabul ediliyordu…

Komşu ülkelerin aksine, Kırgızistan‘da muhalefetin görüşlerine yer veren bağımsız bir medyanın varlığı da bunun kanıtıydı…

Kırgızların çoğunluğu, Müslüman olmasına rağmen, Özbek ve Taciki lerden farklı olarak kendini Budist Moğollar’ a daha yakın buluyor.

Akayev’in, demokrasi ve Batıyla daha iyi ilişkiler kurma gayretlerini muhalefet desteklese de, mevcut iktidarın yolsuzluklar ve demokrasiden uzaklaştığı eleştirileri gittikçe daha yüksek sesle dile getiriliyordu…

Eleştiriler artınca Akayev, Muhalif liderlerin şubat ayındaki parlamento seçimlerine katılmalarını engelledi…

Oysa aynı seçimlerde çocuklarından ikisini milletvekili seçtirdi… Böylece Akayev‘ in de diğer Orta Asya ülkelerinde olduğu gibi yakınları ve çocukları eliyle bir hanedan yaratmaya çalıştığı eleştirileri arttı…

Şu satırların yazıldığı saatlerde akibeti hakkında çelişkili haberler alınan Akayev, Gürcistan ve Ukrayna’da devrilip giden benzerleri gibi muhalif gösteriler nedeniyle batılı güçleri suçlasa da, Kırgızistan’da Ukrayna benzeri gelişmeler olduğunu iddia etmek için henüz erken.

 

Not: Bu yazı 24.03.2004 günü Kırgızistan’daki tablo henüz netleşmeden kaleme alınmıştır.

 

abdullahayan@hotmail.com

abdullahayan@gmail.com

 

 

 

 

  Kırgızistan’daki gelişmeler.. [25.03.2005 – 10:15:08]

 

KIRGIZİSTAN’ DAKİ GELİŞMELER…

Gürcistan ve Ukrayna’nın ardından ilginç gelişmeler yaşanıyor Kırgızistan’da…

Biz Mersin’de ortaya çıkan bayrak sorunun tartışmalarıyla uğraşırken bu kez Orta Asya’da bölgeyi derinden etkileyecek bir değişimin ayak sesleri duyuluyor…

Gelişmiş ülkeler bu kez gelişmelerden farklı nedenlerle endişeli…

Endişenin nedeni ise Orta Asya gibi fakir ve hassas bir bölgede, olayların Ukrayna ve Gürcistan‘daki gibi barışçı yöntemlerle değil, şiddette açık bir coğrafyayı domino taşları gibi etkileme olasılığı…

Kırgızistan, bir süre sonra Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan yönetimlerini de koltuklarından edecek gelişmelerin tetikleyicisi olabilir…

Üstelik demokratik yollarla gelmeyen ‘yeni tarz diktatörlerin’ Ukrayna’daki gibi şarkılarla gönderilmeyeceğinden ve değişimlerin kanlı olacağından korkuluyor…

Her şeye rağmen, Afganistan‘a yakın Kırgızistan‘da yaşananların önemli sonuçları olacak.

Kırgızistan etnik sorunlarla dolu bir geçmişi olan ve dünyada en çok uyuşturucu ticareti yapılan kendine özgü ve kritik bir bölgede yer alıyor…

Aslında Orta Asya’nın yeraltı zenginliklerine sahip ülkeleri, ABD‘nin 2001‘de Afganistan‘ı işgaliyle, dünyanın yeniden gündemine oturdular…

Afganistan’ı işgal eden ABD’nin devirdiği Taliban rejimi, bugün de bölge ülkelerini etkiliyor…

Kırgızistan tüm geri kalmış benzerleri gibi yolsuzluğun pençesinde kıvranan, iktidara yakın olanlar zenginleştikçe büyük çoğunluğun yoksullaştığı ilginç bir ülke…

Kuzeyi daha zengin olmasına rağmen güneybatıda Özbekistan ve Tacikistan‘la ortak  Fergana Vadisi Orta Asya’nın fakirlik yanında kökten dincilerin yoğunlaştığı bölgesi…

Kırgızistan %75 i Müslüman, %20 si Rus Ortodoksu olan 5 milyon nüfuslu bir ülke.

Bugün ortadan kaybolan Askar Akayev’in yönetimindeki Kırgızistan bir avuç insanın refah içinde olduğu, buna karşın yıllık 1500 dolar  gelirle dünya yoksulluk sıralamasında en üstlerde yer alan bir ülke…

Yine de iktidarı deviren muhalif gösterilerin perde arkasını görmek için vakit erken…

Batılı ülkeleri endişelendiren de, diğer kadife devrimlerden farklı olarak buradaki hareketin içinde az olsa Usame Bin Ladin’e yakın bazı Özbekler olabileceği yolundaki duyumlar.

Buna rağmen, ABD ve Rusya’nın muhalif gösterilere seyirci kalmaları ilginç olarak not edilmeli…

Akayev’ in, Amerika ve daha sonra Rusya’ya üs kurma izni vermesinin kendisini kurtarmaya yetmediği anlaşılıyor…

Özellikle Rusya son dönemde Çeçenistan dışında yeni tehdit olarak algıladığı radikal Hizb-ül Tahrir partisi hücrelerinin, Kırgızistan‘da güçlenmelerinden duyduğu rahatsızlığı dile getiriyordu…

Bu nedenle Kırgızistan’daki gelişmeleri, Ukrayna’daki değişime benzetmek yanıltıcı olabilir.

Büyük çoğunluğu göçebe olan ülkenin, özgürlük talepleri de demokratik isteklerden çok, göçebeliğin özlemlerine dayanıyor…

Aslında Akayev’in liderliğinde, yolsuzluğa ve çetelere esir Kırgızistan yine de, ‘Orta Asya’daki diğer benzerlerinin en demokratiği’ olarak kabul ediliyordu…

Komşu ülkelerin aksine, Kırgızistan‘da muhalefetin görüşlerine yer veren bağımsız bir medyanın varlığı da bunun kanıtıydı…

Kırgızların çoğunluğu, Müslüman olmasına rağmen, Özbek ve Taciki lerden farklı olarak kendini Budist Moğollar’ a daha yakın buluyor.

Akayev’in, demokrasi ve Batıyla daha iyi ilişkiler kurma gayretlerini muhalefet desteklese de, mevcut iktidarın yolsuzluklar ve demokrasiden uzaklaştığı eleştirileri gittikçe daha yüksek sesle dile getiriliyordu…

Eleştiriler artınca Akayev, Muhalif liderlerin şubat ayındaki parlamento seçimlerine katılmalarını engelledi…

Oysa aynı seçimlerde çocuklarından ikisini milletvekili seçtirdi… Böylece Akayev‘ in de diğer Orta Asya ülkelerinde olduğu gibi yakınları ve çocukları eliyle bir hanedan yaratmaya çalıştığı eleştirileri arttı…

Şu satırların yazıldığı saatlerde akibeti hakkında çelişkili haberler alınan Akayev, Gürcistan ve Ukrayna’da devrilip giden benzerleri gibi muhalif gösteriler nedeniyle batılı güçleri suçlasa da, Kırgızistan’da Ukrayna benzeri gelişmeler olduğunu iddia etmek için henüz erken.

 

Not: Bu yazı 24.03.2004 günü Kırgızistan’daki tablo henüz netleşmeden kaleme alınmıştır.

 

abdullahayan@hotmail.com

abdullahayan@gmail.com

 

 

 

 

  Kırgizastan’daki Gelişmeler… [25.03.2005 – 10:29:44]

 

Oyuna gelmemek…akıllı olmak….

 

Mersin üzerinde çok tehlikeli bir oyun oynanıyor…

Nevruz kutlamalarında ortaya çıkan bayrak yakma girişimiyle başlayan ve tırmanma eğilimi gösteren gerginlikten birileri yararlanmak istiyor.

 

Ortalığı toz dumanın kapladığı, tehlikeli ajitasyonlarla birilerinin kazanma hesapları yaptığı bu günlerin tek kaybedeni var:

Barış, kardeşlik içinde dokusunun ve mozaik yapısının sağlayacağı katkılarla dünya yatırımcısının ilgisini çekmeye çalışan, böylece yoksulluğu yenmeyi hedefleyen Mersin…

Her yıl bu günlerde ortaya çıkan ve vahşeti andıran Filistin görüntülerinin dalga dalga dünyaya yayıldığı bir kente bırakın yabancıyı hangi yerli girişimci gelip yatırım yapar?.

Geçmiş yıllardaki çatışma görüntüleri bu yıl yaşanmayacak, barış içinde ilk kez Nevruz kutlanacak diye sevinirken, CHP lideri Baykal’ın gerçekten muhteşem tanımıyla “çapulcuların” bayrak yakma girişimiyle derinden yaralandık.

 

Bu bayrak Türkiye’de yaşayan herkesin onuru, gururudur.

 

Ve Türk bayrağını sevmek kimsenin de tekelinde olmayan ortak bir duygudur…

 

Girişimin bağışlanır, mazur görülür, savunulur yanı yok…

 

Ülke sınırları içinde yaşayan herkes etnik hangi kimliği taşırsa taşısın, hangi siyasi görüşe sahip olursa olsun bayrağını yerlere düşürmek değil, daha yukarılara taşımak zorunda.

Emniyet güçleri bu kentte yıllardır sabır ve sağduyuyla kazanılmış barışa kan doğramaya çalışan provokatörleri yakalamış ve adalete teslim ettiğine göre bunların yasalar çerçevesinde en ağır cezalara çarptırılacaklarına şüphemiz yok…

Şimdi tüm kent dinamikleri sakin olmak, sağduyuyla hareket etmek, ortak akılla yükselen tansiyonun düşürülmesi adına üstlerine düşeni yapmak zorunda…

 

O bayrağı tutuşturmaya çalışan çapulcuları izleyen aklı başında herkesin göstereceği ilk tepki elbette milli refleksleyazıklar olsun” isyanıydı…

 

Onu hep birlikte gösterdik, göstermeye de devam edeceğiz….

 

Ancak onun ardından dikkat edilmesi gereken çok önemli husus, gerginliği tırmandırmamak, savunulamaz olayı kullanarak, barış içinde kardeşçe bir arada yaşamaya çalışan büyük çoğunluğu ayrıştıracak, bölecek tahriklere yol açan davranışlardan uzak durmaktır.

Milli refleksle başlayan tepkiler bir süre sonra kaba milliyetçiliğin şovenizm çizgisine kaymamalıdır.

 

Bu konuda Mersin’de yaşayan herkese özellikle de sivil toplum kuruluşlarıyla âkil insanlara büyük görev ve sorumluluk düşüyor.

 

Bu ülkede geçmişin acılar mezarlığına gömdüğümüz Sivas, Çorum, Maraş’ın acı izleri hafızalardan silinmedi.

 

21. yüzyılın aydınlık yüzünde yer almaya çalışan AB eşiğindeki Türkiye’nin yeni acılara, gerginliklere, kavgalara tahammülü yok…

 

20 Mart günü yaşananları kötü bir kaza olarak kabul edip hep birlikte birbirimize sarılmak, kavga yerine uzlaşı ve barışı hakim kılmak zorundayız.

 

Keşke eski yeni tüm Bakanlarla, Milletvekilleri yer aldıkları siyasi yelpazeyi bir yana bırakarak, bir araya gelip ortak açıklamayla herkesi sağduyuya çağırsalar.

 

Gerginliklerden ve ortaya çıkan tartışmalardan etkilenmesi kaçınılmaz esnaf ve tüccarın temsilcisi MTSO’nun önderliğinde tüm kent inisiyatifleri bu tür provokasyonların tekrarlanmaması amacıyla bir platform oluştursalar…

 

Hangi siyasi görüşlere sahip olurlarsa olsunlar, tüm Belediye Başkanları Mersin’de varolan barış ve huzur ortamının söz konusu olduğu durumlarda ortak hareket edeceklerini açıklasalar.

 

Bir zamanlar kendilerine oy veren kitlelerce bile eleştirilere maruz kalan Toroslar Belediye Başkanı Mustafa Demirci ile Akdeniz Belediye Başkanı Fazıl Türk’ü savunurken onların sadece Belediye Başkanlığı yapmadıklarını, oturdukları koltuktan çok daha önemli ve kutsal bir misyon yüklendiklerini söyleyip duruyorduk…

 

O görüşlerimizden dolayı çoğu zaman eleştiri dozunu da aşan tepkilerle karşılaştık…

Oysa son üç günde Mersin’de yaşananlar Mustafa Demirci ve Fazıl Türk gibi insanların yüklendiği misyonun anlam ve önemini bir kez daha ortaya koydu.

 

Farklı siyasi görüşlere sahip olsalar da, acı ve sevinçlerde birleşen, kol kola girerek yüreklerindeki sevgiyi tüm kente sunan insanlara bugün her zamandan fazla ihtiyacımız var…

Siyasi hırsların, kin ve nefretin yerine sevgi ve barışı hakim kılmak zorundayız.

Mersini, stratejik konumu, itici güce dönüştürebileceği zengin mozaiğiyle, 21.yüzyılın yükselen yıldızı haline getirmek elimizde…

 

Birbirini dışlayarak düşmanlıkları körükleyenlerin değil, sağduyuyla birbirini anlamaya çalışanların kucaklaştığı Mersin, ortak akıl projeleriyle bunu gerçekleştirecek güçtedir…

Futbolda şiddeti önlemeye yönelik slogandaki deyimle; LÜTFEN

Evet bugün gerçekten LÜTFEN demenin tam zamanıdır…

  Oyuna gelmemek…Akıllı olmak…. [23.03.2005 – 15:24:50]

 

Türkiye’de bazı konular netamelidir.

Halk dalkavukluğu, bir başka deyimle popülizm bazen öyle boyutlara ulaşır ki, gerçeklerin hiç te sanıldığı gibi olmadığını bilenler bile, an gelir, neyime gerek anlayışıyla doğruları yazamaz, söyleyemez…

Anımsıyorum da, geçtiğimiz yıl devam etmekte olan Şişe Cam grevinde, Sendikanın aşırı talepleri karşısında, iş verenin boyun eğmesi halinde bir süre sonra dünya fiyatlarıyla rekabet edemeyecek tesislerin batacağını, bunun da milli ekonomi kadar oradan aldığı ücretle yaşamını idame ettiren işçilere zarar vereceğini yazmaya kalkıştım diye ne telefonlar almış ne küfürler işitmiştim.

O grevde en komiği de bazı CHP’li Milletvekillerinin tutumuydu.

Moda işverenden çok işçinin yanında yer alıp, seçmene selam sarkıtma olunca, grevci işçilere koşup, sendikanın düzenlediği moral günlerinde halay çekmişler yücelirken benim gibiler kaybolmuştu…

Oysa Grevin muhatabı olarak eleştirilenler, yani başka deyimle işveren Şişe Cam grubuydu. Şişe Cam’ın hakim ortağı İş Bankası, İş Bankasının da %33 ü destek veren milletvekili arkadaşlarımın partisinin…

Halay çeken Milletvekillerine baktıkça, gençliğimizin sıkça rastlanan saçma izlerini anımsıyordum…

Solcu olmanın popüler olduğu 70 li yıllarda bazen ilginç haber ve fotoğraflar yayınlanırdı. Tüm gazetelerde…Ve Örneğin, babasının fabrikasının önünde işçilere bildiri dağıtırken coplanan sempatizan gençlerin görüntüleri inanılmaz ölçüde herkesi etkilerdi…

İşçi, memur, köylü üzerinden yoksulluk edebiyatıyla siyaset yapmak, sırtında yumurta küfesi olmayanlar için en kolay yoldur…

Elbette işçiye, memura AB düzeyinde ücret verilmesi hepimizin dileği…

Ama bugün ülkenin temel sorunu, iyi kötü bulduğu iş sayesinde yaşamını idame ettirenlerden çok, işsizlik pençesinde kıvranan milyonlarca insandır…

İşte alışılan türden siyaset yapmakla, devlet adamlığı arasındaki fark ta burada başlar…

Ülkeyi yönetenler zor olan yolu seçmek, gelir dağılımını tüm toplum kesimleri arasında adil biçimde dağıtarak, sadece belli grupları değil, toplumun tüm katmanlarını unutmamaktır.

Ülke bir yana, bu kentte bile aralarında uçurum bulunan üç ayrı kesim, üç ayrı Mersin var.

Yılda 50 bin dolarlık gelirle AB normlarının da üstünde yaşayan, elit sitelerde oturan mutlu bir azınlık…

Türkiye ortalaması civarında yılda 5/15 bin dolar arasında gelir elde eden orta direk olarak ta anılan iyi kötü yaşamını sürdüren çoğunluk…

Ve günde 2/3 dolara Bengaldesh, Afganistan ya da Afrika ülkeleri düzeyinde açlıktan ölmemek için ne iş bulursa yapmaya hazır Varoşlardaki yoksullar…

Türkiye AB’nin öncülüğünde hızla yeni bir gelişim çizgisi yakalayamaz ve Orta direğin durumunu iyileştirme yanında toplumun %20 sine yaklaşan işsiz yoksulların durumunu düzeltmez, yaralarına merhem olacak çözümler üretemezse, ülkenin beklenen çıkışı yakalaması olanaksızdır.

Bugünlerde gündeme oturan kapkaç olaylarıyla, yoksul aile çocuklarının dilencilikten başlayarak çok daha büyük suç örgütlerine satılmasının çözümü de, mevcut çalışanların durumunu iyileştirme kadar, işsizlerin derdine çare olacak iş sahalarını yaratmaktır.

Türkiye’de her yıl 700 bin insana, yeni iş alanları yaratmak gerekiyor. Kişi başı istihdamın maliyeti ise ortalama 50 bin dolar….

Demek ki ülkemiz devlet ve özel sektör eliyle her yıl 35 milyar dolarlık yatırım yapacak yerli, yabancı yatırımcı bulmak zorunda…

Buna karşın Resmi ile özel sektörün kaynakları, gücü ortada…

Taş çatlasa bugün gerçekleştirilebilen yatırım tutarı 25 milyar doları bulmuyor…

Demek ki her yıl ilave 10 milyar dolar yabancı sermaye çekmeyen Türkiye’nin özellikle de eğitimli işsizlerinin işi gerçekten zor…

Ülkede bürokrasi, rüşvet, yolsuzluk, ekonomideki kayıt dışılık sona ermediği sürece yabancı yatırımcının gelmeyeceğini bilmek için müneccim olmak gerekmiyor.

 

 

 

 

  Popülizm adına Defterdara …. [22.03.2005 – 09:47:08]

 

BENZER KENTLERDE DOĞAL GAZ DAĞITIMI…

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu İzmir doğalgaz şehir içi dağıtımı işini geçtiğimiz günlerde en düşük teklifi öneren Kolin İnşaat şirketine verdi.

EPDK‘ nın yasal kimlik aldığı günden beri yaptığı kent içi gaz dağıtım ihalelerinin 23. sü olan İzmir bölgesi için ortaya çıkan bir m3 gazın evlere satışından şirketin alacağı 0.012 sent lik rakam, bugüne kadar yapılan tüm ihalelerin en düşük fiyatını oluşturuyor…

Bundan önce ülke genelinde gerçekleşen en düşük ihale bile Yalova’da 0.031 sent olarak gerçekleşmişti ve İzmir fiyatının iki kat üstündeydi…

İzmir ihalesine girmek için 21 firma dosya aldı, bunların 7’ si yeterli bulunmadı. Teklifleri değerlendirmeye alınan Akfen, Aksa, Arsan, Bosphorus Gaz Corporation, Cengiz İnşaat, Dodaş, Çalık, Enerko, Fernas, Kolin İnşaat, Nida İnşaat, Palgaz, Polat ve Tekfen gibi 14 firma içinde daha önce başka kentlerin dağıtım işini alanlar yanında Rusya’nın en büyük gaz şirketi Gazprom’un ortak olduğu Bosphorus Gaz Corp. Dikkatleri çekiyordu.

Ancak kapalı zarfların açılmasıyla bu şirketin de en düşük fiyat veren son 3 firma arasına giremediği görüldü.

En düşük teklifi veren üç firma bu kez açık eksiltmeye çağrıldı…

Cengiz inşaat 0.028, Arsan ise 0.034 sentlik eski fiyatlarında kalırken, Kolin İnşaat teklifi 0.012 sente indirerek Türkiye’de bugüne kadar duyulmamış bir fiyatla ipi göğüsledi…

Şirket işi Limak İnşaat ile Türkerler İnşaat’ın da yer alacağı konsorsiyumla yapacağını açıkladı… BOTAŞ’ a ödenecek şebeke hattıyla birlikte İzmir için ilk etapta 35 milyon dolar yatıracaklarını açıklayan şirket yetkilileri “Toplam yatırımın 250 milyon dolar olacağını, ılıman iklime sahip İzmir’de asıl hedefin sanayi sektörü olacağını” belirtiyorlar…

EPDK 8 Haziran 2004′te açıklanan İzmir lisansı ihalesinin kapsamını bir süre sonra Büyükşehir Belediyesi Kanunuyla İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin sınır ve mücavir alanları değiştiği için yeni sınırlara göre değiştirmek zorunda kaldılar. Bu da ihaleyi bir süre geciktirdi.

Ancak ne ilginçtir ihaleye girmek üzere dosya hazırlayan 21 kuruluştan hiç biri işin kendilerinde kalması durumunda zorunlu olarak %10 oranında ortak edecekleri Belediyelerin kapısını çalmadılar.

Ve 14 şirketten hiçbiri ihaleye girerken “Acaba İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı bu işlere nasıl bakıyor, çalışmamıza izin verir mi vermez mi? diye kaygılanmadı…

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı da  “Vatandaş doğalgaz hakkında ne düşünüyor, istiyor mu istemiyor mu?” diye anketler yaptırmadı.

İhale sonuçlandığında açıklamayı da İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı değil, EPDK Başkanı Yusuf Günay yaptı…

Günay, İzmir Büyükşehir Belediyesi, bağlı ilçe belediyeleri ve Tire yanında 178 ilçe, belde ve köyün ihale kapsamına girdiğini, 30 yıl içerisinde nüfusu iki kat artacak bölgenin sanayi, ticaret ve turizm potansiyelini de dikkate alarak, sadece İzmir ve Ege için değil Türkiye’nin kalkınması için de önemli bir adım atıldığını belirtti. EPDK’ nin Denizli, Kahramanmaraş, Gaziantep ve Edirne, Kırklareli, Tekirdağ’da da ihalelerin üç ay içinde sonuçlandırılacağını açıkladı…

Sonuçta İzmir ve civarı 6 ay içinde doğal gazla tanışacak. En geç 5 yıl içinde en ücra köşeye kadar da ulaşmış olacak…

Manisa doğalgaz dağıtım ihalesi ise 24 Şubat 2005 te sonuçlandı. İşi İstanbul’lu Kazancı Holding’e bağlı Aksa Doğalgaz Enerji AŞ aldı…

Bu şirket te, Manisa ihalesine giren 27 şirket gibi ne ihaleden önce ne de sonra Belediyenin kapısını çalmadı…

Oysa öz Manisa’ lıların oluşturduğu Belediye ile de yakın ilişkide olan şirketler de girmişti ihaleye…

Örneğin Manisa Güçbirliği anlamında kurulan MANİSAGAZ MANİSA DOĞAL GAZ HİZMETLERİ SAN. VE TİC. A.Ş ihaleye girmek üzere dosya aldı ama yeterlilik alamadı.

Vestel’ in de sahibi Manisa’nın en önemli girişimcisi Zorlu grubu yeterliliği aştı ama önerdiği kwsaat başı  0.039 sentlik fiyat Aksa’nın 0.016 sentlik fiyatı ciddiye bile alınmadı…

Elbette 35 ili kapsayan ihalelerin bazılarında yerel şirketlerin başarıları da yok değil…

Uşak’ta kent dinamiklerinin Belediye ile ortak kurdukları UDAŞ UŞAK DOĞAL GAZ şirketi dişli bir rakip olmayınca 0,055 sentlik fiyatla işi almış…

Şu anda Mersin’in bulunduğu ağ üzerindeki Urfa, Gaziantep, Maraş, Malatya başta olmak üzere ülke genelindeki 10 il için teklifler toplanıp son değerlendirmeler yapılıyor…

Bu illerin hiç birinde Belediye ve yan kuruluşlarının oluşturduğu bir şirket bırakın yeterlilik almayı ihalelere bile girmemiş…

Örneğin Gaziantep’te başvuran ve yeterlilik alan 31 şirket var ama içlerinde Belediye icazetli herhangi bir şirket olmadığı gibi kentin sermaye birikimini yansıtan veya güç birliği anlamına gelecek bir kuruluş ta yok…

Sonuçta çok katılım ve iyi ihale ortamı düşük fiyatı getiriyor.

Peki düşük fiyat neden önemli?.Çünkü düşük fiyat; evinde, ocağında, atölyesinde bu enerjiyi kullanacak tüketicinin daha ucuza doğal gaz satın alması demek….

Aylardır dikkate çekmek istediğim can alıcı nokta da bu… Mersin’de Belediyenin ayak diremesinin duyulması katılan firma sayısını azaltıp, ihalenin yüksek fiyata gitmesine yol açar ki, bundan sadece Mersin’li zarar görür…

Birileri kafa karıştırmasın, tıpkı İzmir gibi, Gaziantep gibi ülkenin tüm firmalarının katılacağı bir yarışla Mersin en ucuza bu enerjiye kavuşsun diye karınca kararınca çabalıyorum…

 

Tüm bunları niye mi yazdım…

Mirza Turgut kardeşim, geçen hafta Raylı sistem ile ilgili yazımdan yola çıkarak, oğlum kadar sevdiğim Serdar Keskinışık’ı savunma adına beni eleştirirken, herkesin yanılabileceğini, örneğin doğal gaz konusunda “Makine Mühendisleri Odasını dinlemiş olsaydı, dağıtım işinin Özcan ikna edilmeden yapılamayacağı gerçeğini Ayan görürdü” demiş.

Makine Mühendisleri Odası yetkililerinin üst üste ülkede yapılmakta olan ihalelerden sonra, doğal gaz ihalelerinin Belediyeler ikna edilmeden yapılıp yapılmayacağı görüşlerinin ne olduğunu bilmiyorum…

Ben yasa ve yönetmelikler yanında pratikte ihale şartnamelerinden yola çıkarak bir gerçeği gözler önüne sermeye çalışıyorum.

Verdiğim tüm somut örneklerden de anlaşılacağı gibi İstanbul, Ankara gibi EPDK yasası çıkmadan ve yasal düzenlemeler yapılmadan önce verilenler hariç, yapılan ve ihale süreci devam eden, ilanı yayınlanan 30 dan fazla kentle ilgili hiçbir ihale şartnamesinde Belediye Başkanından izin alma koşulu olmadığı gibi, yasada da %10 luk bedelsiz pay verme dışında Belediyelerin ikna edilmesi hususunda belirleyici, bağlayıcı hüküm yok…

Elbette her kul gibi ben de yanılabilirim. Yılda tümü de verilere, araştırmalara dayalı, bu kent, ülke, dünyayla ilgili 250 civarında yazı yazan birinin bazı öngürüleri gerçekleşmediği gibi, hatalar, yanlışlar yapmasından daha doğal ne olabilir?…

Bana göre doğal olmayan, İnsanların dün eleştirdiklerini hiçbir düzelme ve iyileşme olmamasına rağmen bugün övmeleridir…

Bunu yapmadığım gibi, en iyi Mirza’nın bildiği akçalı tekliflere de tehditlere de gülüp geçtim…

Çünkü ben köşe yazılarımı geçinmek amacıyla, ya da birilerinin hoşuna gitsin diye değil, bu kente ve Ülkeme olan sorumluluk kaygısıyla kaleme alıyorum…

Daha yalın deyimle ben profesyonel değilim…

Sakın Yapanları, ekmeğini bu yolla kazananları kısacası profesyonelleri küçümsediğim, kınadığım anlamına da gelmesin yazdıklarım…

Sadece bir gerçeği vurgulamak istedim…

Türkiye’nin en ucuz suyunu halka verdiğini söyleyenlere “Yalancının… “ diye başlayan köşe yazısındaki seviye nedeniyle “sen köşe yazma, ses getiren haberlere devam et” diye koruma kaygısıyla nasihat ettiğim gün ne kadar seviyorsam bugün de o kadar çok seviyorum Serdar’ı…

Tıpkı beni güçlü saldırganlara karşı savunan, yalnız bırakmayan Mirza’yı sevdiğim gibi…

Doğalgaz, raylı sistem veya başka konulardaki görüş ayrılıklarının ve tartışmaların katkısıyla Mersin iyiyi, güzeli yakalayacak, karıştırdığımız kafaların etkisiyle, insanlar başka olasılıkların da olabileceğini düşünerek doğruyu göreceklerse, beni yazarken kederlendiren bu yazının bile kazancı olmuş, amaca ulaşılmıştır diye düşünürüm…

Varsın bazı konulardaki görüşlerim, üslubum nedeniyle dost düşman birileri eleştirsin beni.

Sonunda kazanan Mersin olacaksa ne gam…

 

abdullahayan@hotmail.com

abdullahayan@gmail.com

 

 

 

 

 

 

  Benzer kentlerde doğal gaz dağıtımı [21.03.2005 – 08:26:00]

 

TIP BAYRAMI… ORAL’IN TARİHİ SÖZLERİ…

Bu yıl Tıp Bayramı Üniversitede kutlandı…

Emekli askerliği yanında kendisi de doktor olan Rektör Uğur Oral’ ın gün nedeniyle yaptığı konuşma çok etkiliydi…

Tıp Bayramında salondakilere Rektörün söyledikleri bana göre önemli mesajlar içeriyordu;

“AB ile müzakerelere başlayacak Türkiye`de hala eğitim ve sağlık tartışılıyorsa, magazin basınından üniversitelere herkes düşünmeli. Türkiye bu sorunları aşar. Ben yaşarken aşamazsa gözüm açık gider” Böylesi özlemleri içinde barındıran birinin gözlerinin açık gitmesinden bana ne diyemezsiniz…

Keşke gerçekler de sözler kadar anlamlı ve güzel olsa…

Devam ediyor, Özcan’a kent konseyinde destek olmak amacıyla Başkan yardımcılığını kabul eden Rektörümüz,

“İşin zorluğundan yakınmayın. Devletin verdiğiyle yetinin. Muayenehane açıp ek gelir elde etmeyi düşündüğünüz gün kaybettiğiniz gündür. Zengin olmak istiyorsanız başka bir meslek edinin. Çünkü hekimlik bir yaşam biçimidir, ticaret değil…”  (Oral’ ın 14 Mart 2005 Tıp Bayramı konuşması)

Şimdi burada soluklanmak gerekiyor…

Muayenehane açıp ek gelir elde etmeyi düşünenlerin kaybettiklerini ifade eden, zengin olmak isteyenlere başka meslek öneren, hekimliğin ticari değil bir yaşam biçimi olduğunu savunan Oral’ ın başında olduğu Üniversitenin Tıp Fakültesinin karar vericileri bu duygu ve düşüncelere hangi pencereden bakıyorlar?.

Adı: Prof Dr. Esat Yılgör...Tıp Fakültesi dekan yardımcısı ve Hastane Başhekimi…

Yılgör ticari amaçla kurulan Sistem Tıp Merkezinin kurucusu ve en büyük ortağı…

21.03.2003 tarihinde yapılan Mersin Sistem Özel Tıp Hizmetleri Merkezi AŞ’ nin olağan genel kurul cetveline göre 200 milyar TL sermayeli şirketin toplam 8 bin hissesinin 4728 adedi bir başka deyimle %59 u hastane başhekimi Yılgör’e ait…

Yılgör, Oral’ ın yukarıdaki sözlerine rağmen, uygulamada bambaşka bir yol tutturmuş…

Büyük ortağı olduğu Tıp Merkezi, Özel Mersin Hastanesi ile birlikte bu kentteki iki Emar ünitesinden birine sahip…

Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi 2004 itibariyle 250 bin civarındaki poliklinik başvurusuna rağmen Emar cihazı sahibi olmadığı için bu tür tetkiklerin tümü yıllardır adı geçen iki özel sektör kuruluşunca gerçekleştiriliyor.

Fakülte hastanesinin de lideri konumundaki Rektör Oral  MEKİK toplantılarında;

Haklı olarak, sağlık sektörünün dayanılmaz cazibesi karşısında 80 milyon dolarlık bir hastane yatırımı gerçekleştirilse, sağlanacak kredinin kısa sürede geri döneceğini söylüyor…

Bu durumda, İSO kalite belgeli yedi yıllık Hastanenin neden bir Emar cihazına sahip olmadığını sorma hakkımız doğuyor…

Bir Emar cihazının maliyeti yaklaşık bir milyon Euro…

Ve Türkiye koşullarındaki hasta potansiyeli ile cihaz kendini bir yılda amorti edebilir…

Durum böyleyken Üniversite Emar edinme konusunda ne gibi girişimlerde bulundu?.

Acaba son beş yıl içinde Uygulama hastanesinden kaç hasta Emar ve diğer bazı tahliller için Sistem Tıp Merkezi ile Özel Mersin hastanesine sevk edildi?.

Sistem Tıp Merkezi Fakülte hastanesinden gelen kaç hastanın Emar çekimlerinden dolayı toplam kaç para aldı?.

Başka sorular da var elbette…

Nisan ayında Tıp Fakültesi Dekanlık süresi bitecek olan Süha Aydın’ın yerine adı geçen güçlü adaylardan biri Esat Yılgör. Peki Esat Hoca dekan olduğu takdirde, hakimiyetindeki Sistem Tıp Merkezi ile Üniversite hastanesinin ilişkileri ne olacak?…

Ve son bir soru… Uygulama Hastanesi Müdür Yardımcısı Şeyda Zeren Güleç’le, Sistem Tıp Merkezi yöneticisi Turgay Güleç arasında bir yakınlık var mı?.

Tıp Fakültesi dekan yardımcılığı ile Hastane Başhekimliği gibi görevleri de üstlenen Yılgör dışında bir koltuğa birkaç karpuz sığdıran ve bilim adamlığı dışında ticaret yapan başka öğretim üyesi var mı?.

Defalarca okudum sözlerini Oral’ ın…

Ve başucuma asmaktan da zevk alacağım…

Keşke Rektörün sözleri bilimle ticareti bir potada eritmeyi başaran tüm öğretim üyelerinin kulaklarına küpe olsa…

Ne demişti Oral:

“Zengin olmak istiyorsanız başka bir meslek edinin. Çünkü hekimlik bir yaşam biçimidir, ticaret değil…”

 

 

  Tıp bayramı… Oral’ın tarihi sözleri [18.03.2005 – 08:23:11]

 

14 MART… SAĞLIK İSTATİSTİKLERİ…

Tıp Bayramını kutlamanın farklı yöntemleri var…

Kimi salonlarda nutuk atar, kimi Mahzuni’ nin “Doktor hasta, ben hasta” türküsüyle çile doldurur…

Bizim işimizse rakamları konuşturmak…

Gelin Tıp Bayramının gecikmiş bu yazısında 2004 itibariyle ülke ile Mersin’in mevcut durumuna bir bakalım…

Önce ülkenin genel durumu:

Türkiye’de 1995 yılında sağlıkta kişi başına 106 dolar düşerken 2000 yılında bu rakam 135 dolara çıkıp, 2001 krizinin ardından 81 dolara düşmüş…

Sağlık Bakanlığının son rakamları 2003 yılına ait ve 153 dolar

Satın alma paritesine bakılırsa rakamlar daha da çarpıcı; buna göre sağlıkta 2000 yılında kişi başı sağlık harcaması 250 dolar iken, rakam 2001 de 170 dolara gerilemiş, bugün ise %100 lük artışla 350 dolara çıkmış durumda…

Türkiye’de özelleştirmeyle ilgili iddiaların aksine sağlıkta kamunun 1991 de %63, 1995 te %64  olan payı bugün % 80’e yaklaşmış bulunuyor… (2003 %78)…

Ülke genelinde doktor başına düşen hasta sayısı 1990 yılında 1276 iken rakam günümüzde 748 e düşmüş…

Hastanelere başvuru rakamları da ilginç;

2000 yılında Türkiye çapında 668 devlet hastanesine başvuran sayısı 59 milyon iken 2003 yılında bu 69 milyona çıkmış…

Aynı rakamlar 121 SSK hastanesi açısından tam bir felaket;

2000 yılında SSK hastanelerine 32 milyon başvuru yapılırken, sayı 2003 yılında 45 milyona çıkmış…

Rakamların çarpıcılığı doktor başına düşen hasta sayısında daha da iyi anlaşılıyor:

69 milyon başvuruya devlet hastanelerinde 15 bin uzman hekim bakarken, SSK da 45 milyon hastaya yetişmeye çalışan doktor sayısı 5676

Türkiye’nin ardından Mersin’e bakacak olursak, durum bazı sayılarda daha da vahim…

Ülkede on bin kişiye 24 hastane yatağı düşerken, Mersin’de 17 yatak düşüyor…

SSK ve Devlet hastaneleri mukayese edildiğinde kentin pür melal hali çok daha kötü…

800 yataklı Mersin Devlet hastanesine 2003 yılında 701 bin, 500 yataklı SSK Mersin hastanesine başvuran sayısı 960 bin…

Bir başka deyimle Devlet hastanesinde bir doktora 3133 hasta düşerken SSK da bu sayı 8278…

Mersin’de son dönemde gözle görülmeyen ama kentin sağlık alanında kendini etkili biçimde hissettiren bir kurum daha var; Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Uygulama Hastanesi…

SSK ve Devlet hastanelerinde fiili yatak sayısı kayıtlının altındayken (Örneğin Devlet Hastanesinde 800 yatak görülmesine rağmen fiiliyatta 639 yatak), bu oran Tıp Fakültesinde tersine dönüyor…

Kayıtlı 200 yatağa sahip Tıp Fakültesi Uygulama hastanesinde fiili yatak sayısı 263*

Ve 2003 yılında 214 bin başvuran hastaya şifa vermeye çalışan kurumda doktor başına düşen hasta sayısı 645…

Acil sağlık hizmetleri bakımından da kent çarpıcı istatistiklere sahip…

Bu alanda hizmet veren istasyon sayısı 14, 112 acil vakalarına müdahale eden ambulans sayısı ise 15…

Bu rakamlara göre Mersin’de 130 bin kişiye bir İstasyon ve ambulans düşerken komşu Adana’da bu sayı 79 bin…

 %22 kalp, %25  travma nedeniyle acil yardımın çağrıldığı kentte, %10 la psikolojik vakaların üçüncü sırada yer alması beni gerçekten şaşırttı…

Oysa aynı oran İstanbul’da bile %4 ün altında

Bir sonraki yazıda sayı cümbüşü ve saha çalışma sonuçları dışında, 14 Mart Tıp Bayramında salonlarda konuşulanları ele alacağız…

 

*Tüm rakamlar Sağlık Bakanlığı ve OECD kayıtlarından alınmıştır…

 

  14 Mart… Sağlık İstatistikleri [17.03.2005 – 08:07:23]

 

RAYLI SİSTEMDE ADANA MODELİ…

Adana’da metro çilesi dokuz yıldır sürüyor…

Projenin ne zaman biteceği konusunda kimsenin tarih veremediği Adanalılar için, belediyenin dokuz yıl önce astığı “özür” tabelaları bile artık çürümüş durumda…

Oysa ne de güzel başlamıştı herşey…

1996 yılında sözleşmesi imzalanan, daha başlarken, ortaya çıkan Kuzey Adana gerçeğiyle güzergahı değiştirilen, bu nedenle de temeli üç yıllık gecikmeyle, 1999 yılında atılan prestij projesi…

Durak’ın temel atılırken üç yıl sonra ulaşıma açılacağını müjdelediği projede bir süre sonra işlerin hiç te sanıldığı gibi yürümediği ortaya çıktı…

Ayrılan ödenek kısa sürede suyunu çekti ve proje Türkiye’deki pek çok benzeri gibi ölü yatırımlar mezarlığının kapısında komaya girdi…

Bugün itibariyle tarafsız uzmanlara ve Mühendis Odalarına göre  % 40’ı, Büyükşehir yetkililerine göre %60 ı tamamlanan hafif raylı sistem için Kuzey Adana’nın büyük bölümü kazıldı…

Bir bölümü döşenen raylar ve çürümeye terk edilen vagonlar bugün Adanalılara umuttan çok hüzün veriyor…

Geçmişte 340 milyon dolara mal olacağı söylenen projeye kefil olan ve o borcun altına imza atan Hazine ise Durak’ın yeni kaynak talepleri karşısında ne yapacağını bilmez durumda…

Bursa’da 25 istasyon ve 3 yeraltı istasyonu bulunan 22 kilometrelik hafif raylı sistem 259 milyon dolar keşif bedelle ihale edilip tamamlanırken, Adana’da 14 açık ve 4 yeraltı istasyonu hedeflenen 13.3 kilometrelik hafif raylı sistem için başlangıçta tasarlanan 340 milyon doların ikiye katlanma olasılığına karşı Durak dışında kimse bugün konuşmak bile istemiyor.

Dünün ANAP, son seçimin çiçeği burnundaki AK Partilisi Aytaç Durak, Başbakanı ikna ederek kesilen kaynakları yaratma arayışında…

Oysa Erdoğan’a bağlı Başbakanlık İdareyi Geliştirme Merkezi Başkanı Prof. Dr. Azim Öztürk Adana’da yapılanın cinayet olduğunu iddia edip ekliyor:

Adana Raylı sistem projesini gerçekleştiren özel şirket olsa kesinlikle batardı. Bazı çalışmaları yürütürken yasalara uygun hareket edebilirsiniz ancak bir projenin uygulama aşamasında topluma, devlete ne derece faydası olacağının da önemi vardır.”

Prof. Öztürk öyle dese de, alınan tüm kredi ilk bir yılda bittiği için, 194,2 milyon dolarlık ek kredinin kefaleti için 2001 yılından beri DPT kapısını aşındıran Durak, 2005 yılı Belediye Bütçesine koyulan 126 milyon YTL’ yi (Yüz milyon doları) yetersiz bularak gözünü Başbakanın yakacağı kredi ışığına çevirmiş durumda.

Başkan, projenin ne zaman biteceği konusundaki sorulara yanıt vermediği gibi yorum yapmaktan da kaçınıyor.

Uzmanlar mevcut güzergahıyla Kuzey Adana’yı kapsayan projenin Güney Adana ve baraj yolu gibi yoğun yerleşim birimlerinin yararlanamaması nedeniyle tamamlansa da, sorunların çözülmesine fazla katkı sağlamayacağı görüşünde.

Çünkü Raylı sistemler vücudun kan dolaşımını andırıyor ve Ana arter raylarla döşense de kılcal damarlarla ana damara bağlanmamış projenin amacına ulaşması zor…

Adana Raylı sisteminin bittiği gün kaç dolara çıkacağını kestirmek imkansız olsa da, bilinen bir şey var: her Adanalı bugünden proje nedeniyle bir milyar borçlu.

Aslında hazine garantili krediler konusunda Adana ne ilk ne de sonuncu…

İzmit Büyükşehir Belediyesinin sırtına 4,5 milyar dolarlık borcun yüklendiği Yuvacık Barajı ve o projenin önemli aktörü Belediye Başkanı Safa Sirmen bile unutuldu gitti…

Dışarıdan bulduğu her krediye balıklama atlayıp, “Nasılsa birileri öder, kimse ödemese de hazine sağ olsun” mantığının yok olması için ülkenin daha kaç krize yakalanması, kaç kez çocuklarımızın geleceğinin çalınması gerekiyor?..

Mersin’in diğer Belediyelere bakarak, onlara var bize yok mu mantığıyla özendiği ve projelendirmeye çalıştığı ‘Raylı Sistem’ in Adana modelinde ortaya çıkan bazı rakamlara inanmak zor…

Türkiye’de bu tür yatırımlar için kentler arasındaki maliyet unsurlarını mukayese edecek standartlar olmayınca farklı maliyetler ve akıllara ziyan fiyatlar çıkıyor ortaya.

Ve Ulaştırma, Bayındırlık Bakanlıklarıyla, DPT standartlarını koyup, bunun üstünde bir maliyetle gelenlere hesap soracak bir sistem oluşturmadıkları için, Adana metro projesinde piyasa fiyatı 21,5 milyon olan 4 mm’ lik ısıcama 428 milyon TL*(1) talep edenlerle, ödeyenlere  “Vicdanın sızlamadı mı?” diyecek bir kurum da bulunmuyor…

Topu topu bizden 60 km uzakta Adananın öyküsüne bakıp şaşma dışında, yaşananlara bakıp söylenecek çok şey, sorulacak epeyce soru var…

Yediği bunca kazıktan sonra hiçbir yerel yönetimin bulduğu, bulacağı krediye kefil olmamaya kararlı hazinenin tavrı ortadayken Özcan Raylı Sistem hayallerinden vazgeçip, sorunu büyük ölçüde çözecek 150/200 otobüs alımına neden yeşil ışık yakmaz?…

Kaldı ki, bu iş için kaynak, kredi, kefalet te gerekmiyor…

Tek kuruş harcamadan hatları ihaleye çıkararak kentin ulaşım sorununu büyük ölçüde çözmek, üstelik çok para kazandıran güzergahların satışından elde edilecek gelirle, yoksul semtlere çok düşük maliyetlerle yolcu taşıyacak bir sistem geliştirmek hiç te zor değil…

Gece belli saatten sonra bir yerden bir yere gitmesi imkansız insanına, “ya raylı sistem için hazine garantisi verirler, ya da uzun yıllar bu sorunla yaşarsınız” anlamına gelen bir anlayışa karşı Mersin daha ne kadar sessiz kalacak?.

Dikensiz gül bahçesine dönen Kent Konseyi dahil Mersin ve Mersinlinin sorunlarına çözüm üretecek sivil inisiyatifler ulaşım konusunda raylı sistem gibi en az 500 milyon dolar dış kredi ve hazine garantisi gerektiren uçuk kaçık projeler yerine ayağı yere basan çözüm önerilerini ne zaman ortaya koyacaklar?.

Heyecanla işe koyulan Kent Konseyindeki Özcan’ın yardımcısı Rektör Oral yoğun ve meşgul başkana yardım etme adına işlere el atsa, epeyi mesafe alınırdı diye düşünüyorum…

 

*(1)(Adana İnşaat Mühendisleri Odası 31.12.2001 Evrensel gazetesi söyleşisi)

 

abdullahayan@gmail.com

 

 

 

 

  Raylı Sistemde Adana Modeli [16.03.2005 – 11:55:03]

 

RAYLI SİSTEM, AKPARTİ’YE  TOPU ATMA ALDATMACASI

Köşe yazısı yazmak, çala kalem karalamaya benzemez…

Ele aldığınız konuyu derinliğine araştıracak, kafa yoracaksınız…

Bunu yapacağınıza, şirin görünme kaygısıyla birilerinin doğru yanlış söylediklerini gerçekmiş gibi köşenize taşırsanız yandığınızın resmidir…

Bir süre sonra insanlar, ince ince dalga geçmeye başlarlar da farkına bile varmazsınız…

Serdar Keskinışık oğlum kadar sevdiğim bir genç gazeteci…

Babası Ziya ile de 30 yıllık geçmişe dayalı bir dostluğum arkadaşlığım var…

Serdar geçmişte “Bugün Mersin” gazetesinde inanılmaz haberlere imza attı…

‘Maaşını bir kooperatifin ödediği İl Sanayi Müdürü Sekreteri skandalından’ ‘Fırıncılar Odası Başkanının Ekmek Fabrikasıyla ilgili olay yaratan demecine’, ‘Tedaş Müdürünün kaçak elektrik kullanan Milletvekili yakınlarından’ ‘trilyonlara varan hırsızlıklara kadar hafızalarda iz bırakan manşetler’ hep onun kaleminden çıktı…

Heyecanlıydı Serdar ve o heyecanla azmettiği hergün kenti sarsacak, gazeteyi de manşetsiz bırakmayacak bir haberle dönerdi…

Anımsıyorum da, akaryakıt bulamayan Belediyenin garaja çektirdiği Otobüslerin fotoğrafını çekmek için tamirhane duvarlarına tırmanmıştı da, atlattığı tehlikeyi anlatırken hepimizi hem germiş, hem de yerlere yatırmıştı gülmekten…

Serdar yerel seçimler öncesinde uzaklaşmak zorunda kaldığı ‘Bugün Mersin’ e seçimlerden sonra yeniden döndü…

Bu arada gazetenin son bir yıl içinde –özellikle de yerel seçimler öncesinde- sürekli el değiştirmekten başı dönen künyesi son aylarda kavuştuğu yeni sahibiyle sanıyorum artık huzur buldu…

Son zamanlarda Serdar ‘Bugün Mersin’ de haber kovalama dışında köşe yazıları yazıyor…

Mersin’de kimler yazmıyor ki!, bir eksik bir fazla ne fark eder diye düşünenler olabilir.

Beni başkaları değil ama Serdar gerçekten ilgilendiriyor.

Onun da benim görüşlerime değer verdiğini biliyorum.

Bir süre öncesine kadar yakaladığı her haberi sıcağı sıcağına paylaşmak bir yana, kaleme alacağı yazılar hakkında merak ettiklerini soran, yayına vermeden önce de görüşlerimi alan Serdar cephesinde de değişiklik olmadığını sanmak hakkım diye düşünüyorum…

Bu nedenle “Hafif Raylı Sistem’i AKP hükümeti engeller mi?” başlıklı yazısını gördükten sonra diyorum ki, Serdar sen yine haber kovala, söyleşiler yap, ama ayıracak zamanın ve araştırma yapma olanağın yoksa ne olur köşe yazısı falan yazma…

Sonuçta sen ekmeğini bu meslekten çıkarmak zorunda olan, kanında gazetecilik dolaşan  geleceği parlak birisin…

Patronlar gelir geçer, gazeteler değişir, önemli olan senin sağlam kaleminle bu işi daha uzun süre ve onurunla yapmandır…

Tüm bunları yazmamın elbette bir nedeni var…

Keşke Serdar, Hafif Raylı Sistem yazısını kaleme almadan önce sağlıklı bir araştırma yapsa en azından bu tür yatırımların maliyetini, işlerin nasıl döndüğünü bana sorsaydı…

Görecekti ki, Hafif Raylı Sistem ile ilgili Özcan ve çevresine dayanarak yazdıklarıyla Türkiye gerçeklerinin örtüşmesi mümkün değil…

Önce son günlerde kamuoyunun yanıltıldığı ve Serdar’ın da yazısında bunu sürdürdüğü yanlışlarla doğruları karşılaştıralım…

Bir başka yazıda ise Adana’da tam 9 yıldır devam eden ve bu gidişle hükümet el uzatsa da bitmesi için bir dokuz yıl daha gereken, yatırımın işletmeye alınması bir yana, alınan lokomotif ve vagonların şimdiden ekonomik ömrünü doldurduğu ve çürümeye terk edildiği komşu kentimizdeki evlere şenlik “Adana Raylı Sistem” konusunu ele alalım ki, gerçekleri göremeyen birilerinin işine gelmese de, Mersin kamuoyunun karışık kafası aydınlansın…

 

Serdar’ın “Son mahalli seçimlerden önce Özcan’ın Otobüs alım girişiminde bulunduğu bunun Mecliste engellendiği” iddiasıyla başlayalım…

Bu kesinlikle doğru değil. Serdar’ı ya hafızası ya da birileri yanıltmış olmalı…

Mersin Büyükşehir Belediye Meclisine gelen ve o dönemdeki üç alt birim Belediye başkanının öncülüğünde Meclisten püskürtülen ’borçlanma yetki talebi’ Otobüs değil, itfaiye araçları içindi…

Özcan hiçbir zaman Otobüs alımına sıcak bakmadı ki, Meclise getirsin…

Serdar hafızası yerine gazete arşivlerine baksaydı, Başkanın 17 Ocak 2002 de Zaman ve Akşam gazetelerinde yer alan; “Raylı sisteme geçeceğimiz için otobüs alımı şimdilik gereksiz olacak.” Sözlerine rastlayabilirdi… (www.zaman.com.tr /2002/01/17/akdeniz/butun)

Gelelim taşımayla ilgili daha Önce Özcan’ın dile getirdiği, Serdar’ın da köşesine taşıdığı “Hafif Raylı Sistem”  e engel olan DPT ve Hazine bir başka anlamda “AK Parti geçit vermiyor” iddialarına…

Projeye DPT ve Hazine’nin izin vermediği doğru da, suçu AK Parti’ye yüklemek yanlış…

8. Beş yıllık kalkınma Planını yazan da, 2000 yılında yayınlayan da Özcan’ın Belediye Başkanı olmasını sağlayan Ecevit’li DSP’nin başını çektiği koalisyon hükümeti…

Ve 2001-2005 yıllarını kapsayan 8. Beş yıllık Planın 1706. maddesi “Raylı sistem projelerinin nüfusu 1 milyonun üzerindeki kentlerdeki yüksek yolculuk taleplerinin olduğu hatlarda yapılacağı” hükmünü  içeriyor…

İş sadece DPT ile de sınırlı değil…

Yerel yönetimlere verilen kefaletler nedeniyle devletin soyulduğu 2001 kriziyle iyice su yüzüne çıkınca sütten ağzı yanan Hazine de, IMF talimatıyla Belediyelere kefil olma uygulamasından vazgeçti…

Benzeri 200 milyon dolara çıkan Yuvacık Barajına Hazine Garantisiyle 800 milyon dolar akıtan İzmit Büyükşehir Belediyesinin bu yatırımdan dolayı bugünkü borcu 4,5 milyar dolar…

Üstelik bu Hazine kefaleti Belediyenin de ödeme imkanı olmayan rakama ulaşınca, borçludan çok hazine ve dolayısile Hükümeti ürpertiyor…

340 milyon dolara mal olacağı tahmin edilerek, 9 yıl önce yapımına başlanan, yüz milyonlarca doları yutmasına rağmen bitmeyen, son tahminlere göre 700 milyon dolara çıkması beklenen, yine de Adana’nın sorunlarını çözmesi şüpheli Raylı Sistem macerasını başka bir yazıda ele almak istiyoruz…

Şu Evrensel Gazetesinin 31.12.2001 tarihinde

RAYLARDA HAZİNE GARANTİLİ SOYGUN… başlığıyla verdiği, Adana İnşaat Mühendisleri Odasının hakkında kitap yayınladığı akıl almaz öyküyü…

Bakarsınız “Hazine bize neden kefil olmuyor? AK Parti önümüzü kesiyor” diye sitem eden birilerine ders olur da, hayallerden vazgeçip gerçek çözümlerle gariban insanların yaralarına derman olurlar…

Abdullahayan@gmail.com

 

  Raylı sistem, AK partiye topu atma aldatmacası [15.03.2005 – 08:24:49]

 

SEÇİMLER ÜSTÜNE (1)…

Başlığa bakıp, son dönemde Orta doğuda adına seçim denen saçmalıklarla ortaya atılan demokratikleşme tartışmalarını ele alacağımız sanılmasın.

Biz bugün özel olarak bir ülke ya da bölge değil tüm dünyada son dönemlerde önemi ve tartışılırlığı artan seçimlerle ilgili genel bir ufuk turu yapacağız…

Nasıl bir sistemle yönetilirse yönetilsin, dünya üzerindeki tüm ülke vatandaşları sandıkla tanışıyor, bir şekilde seçimle yüzleşiyorlar.

Saddam’ın getirip halkın önüne koyduğu ve kendisinden başka bir adayın isminin geçmesinin bile ölüm anlamına geldiği Irak’ta da seçimlerden söz ediliyordu…

Üstelik her ülke kendi seçimlerinin daha demokratik olduğu iddiasında…

Aslında demokrasi ile seçim birbirinin ayrılmaz parçaları… Dürüst, adil, herkese açık bir seçimin olmadığı hiçbir platformda demokrasiden söz etmek mümkün değil…

Başka deyişle demokrasi için seçim gerekli ama bu seçimin olduğu her ülkede demokrasi olduğu anlamına gelmiyor.

Serbest seçimin de asgari olmazları var;

-değişik görüşten birden fazla adayın seçmen karşısına çıkması,

-Seçilecek olanın seçmenle özgür ortamda iletişim kurabilmesi,

-Seçmenin özgür ve bağımsız iradesiyle dilediği insanı seçebilmesi

Bir seçimin özgür koşullarda geçtiğinin en önemli göstergesi ise, kaybedenin kazananın elini sıkıp, sonucu çoğunluğun iradesi kabul ederek, karara saygı göstermesi ve uyması…

Ne yazık ki, dünyada seçimler her zaman adil ortamda yapılmadığı gibi, tarafların çoğu sözü edilen olgunluğa da henüz ermiş değil…

Aksine genelde kaybedenler sonuçları akıllarıyla değil duygularıyla yorumlarlar…

Onlara göre sandığa hile karışmıştır, seçmen onları anlamamıştır vs… vs…

Bu genelde tüm kamuoyunca anlaşılır ama ciddiye alınmaz…

Ancak son zamanlarda tanık olduğumuz bazı seçimlerdeki hile iddialarının, iktidarları yerinden oynatması, bazı ülkelerde ise rejimleri değiştirecek boyutlara ulaşması gibi ciddi sonuçları, kaybedenlerin feveranıyla geçiştirmek, konuyu hafife almaktan başka şey değil…

Örneğin İran, Venezüella, Amerika seçimleri sadece tartışıldı…

Oysa Gürcistan ve Ukrayna seçimlerinin sonuçları tartışılmakla kalmadı, yenilenen seçimlerin ardından mevcut iktidarlar bir daha gelmemek üzere tarihe gömüldü…

Aynı dönemde hiç tartışılmayan, herkesin saygıyla sonuçları kabul ettiği seçimlere de tanık oldu dünya…

Kanada, İspanya, Uruguay, hatta Bir milyarı aşkın sancılı coğrafyasıyla Hindistan

Bir seçimin adil ve dünyada tartışılmaz olması için yönetimde istikrar kadar, temsilde adalet elbette önemli…

Ancak sorun bununla bitmiyor…

Seçimlerde seçileceklerden çok, o seçimlerden etkilenecek herkesin oy kullanması önemli…

Bağımsız ve adil bir seçimin olmazsa olmaz koşulu, ülkeden ülkeye bazı değişiklikler gösterse de, 18/21 yaşları arasındaki her yurttaşın oy kullanma hakkının olması…

Dünyada bağnazlar dahil istinasız tüm ülkelerde kadınlarla ilgili bir ayrımcılık artık söz konusu değil…

Son günlerde tanık olduğumuz Suudi Arabistan yerel seçimlerindeki seçen ve seçilenlerin sadece erkeklerden oluşması istisnai bir ayıp olarak hafızalarda yer etti..

Oysa dünyaya demokrasi ihraç etme iddiasındaki özgürlük! savunucusu ABD’nin seçmen sınırlamasında dünya kamuoyunca bilinmeyen ve konuşulmayan öylesine çok ayıplar var ki…

Dünyada seçme ve seçilme ile ilgili pek çok kısıtlamalar kaldırılırken Amerika Birleşik devletleri tersine bir süreç yaşıyor.

Seçme konusunda her eyaletin kendine özgü yasalarının geçerli olduğu ülkede yasaklar ve kısıtlamalar azalacağına artıyor…

51 eyaletli ABD’ de sadece iki eyalette hükümlülerin oy kullanmasına izin veriliyor. Başka deyimle 49 eyalette mahkum cezaevinden çıkıp, diğer insan haklarına kavuşsa da seçme hakkını elde edemiyor…

Mahkûmların oy kullanma haklarının olmaması en çok 2000 yılı Başkanlık seçimlerini etkiledi ve tartışıldı.

2000 seçimlerinde Florida sonuçlarını 600 seçmenlik bir fark belirledi ve Florida sonuçlarıyla Bush ABD’ye başkan oldu…

Kısacası 200 milyon seçmenli olan ABD’de kendi ülkesi yanında dünyanın da kaderini yazacak başkanı topu topu Florida’nın 600 oyu belirledi…

Ve tarihin uzun zaman irdeleyeceği ilginç seçimde Al-Gore’ ü destekleyen sabıkalı zencilerin oy haklarının olmaması Bush’ a zaferi getirdi…

Aslı kaygı ise seçilecek adaylarla ilgili son dönemde ortaya çıkan kısıtlamalar…

Onu da başka bir yazıda ele alırız…

 

 

 

  Seçimler üstüne (1) [14.03.2005 – 08:53:46]

 

BENAZUS, BAYSAL, ÇETİNKAYA…

Selahattin Akkuş’un “İzzet Baysal Ömer Çetinkaya” yazısının Mersin’le ilgili hastalığı da yansıtması nedeniyle üzerinde durulması gerektiğine inanıyorum.

Akkuş yazısında Baysal’ın Bolu’ya armağan ettiği eğitim ve sağlık kurumlarından dolayı ölümünden beş yıl sonra halkın yoğun ilgisiyle anılmasına dikkat çektikten sonra, okul yaptıracağını açıklayan Ömer Çetinkaya’ yı kutluyor ve soruyor: “Mersin’de neden hayırsever bir Baysal yok?…”

Mersin’de Baysal kadar olmasa da, Pozcu, Öner, Bayık gibi isimleri eğitime verdikleri katkı nedeniyle yâd eden Akkuş farkına varmasa da, kentin neden Baysal’lar yaratamadığını ortaya koyuyor bu cümleyle…

Mersin’de bugüne kadar pek çok okul yaptıran iş adamı varken, bu vesileyle olsun pek çok ismin hatırlanmaması yalnız Akkuş’un değil kentin ortak hastalığı…

Taş üstüne taş koymuş girişimci ve hayırseverlerine sahip çıkamayanların “Mersinliler Mersin’e sahip çıkınız” sözcüğüne bakıp iç geçirmesine neden şaşıyoruz ki…

Şimdi ben de Akkuş’un kaldığı yerden bazı isimleri bir çırpıda sıralasam ve bu insanları anma adına ne yaptığımızı sorsam, alacağım “hiçbir şey” cevabı zaten teşvik edeceğimiz yeni hayır severleri terletmeye, durup yeniden düşünmeye sevk etmez mi?…

Perşembe, Kânun, Bolkan, Deveci, Kokulu eskilerden süzülüp gelenler…

İki yıldır sürekli akıttığı kaynaklarla Mersin’in en kapsamlı eğitim kurumunu kente kazandırmaya çalışan Mehmet Serttaş’ ı başkalarından vazgeçtim Akkuş ‘un bile anmadığı ortamda, yeni iş adamlarının eğitime katkısını nasıl sağlayacağız?…

Yıllardır dile getirdiğim bir öneri var:

Mersin birikim, deneyime sahip insanlarından yararlanmak için bir şeyler yapmalı…

Kent dinamikleri geçmiş yöneticilerinden, önderlerinden, âkil adamlarından oluşan bir meclis oluşturarak, hazine değerinde tecrübeye sahip insanlarından yararlanmalı…

Geçmişte alanında başarılara imza atmış insanlarını görmezlikten gelen bir kentte, bu acımasız vefasızlığa tanık olan yeni iş adamlarının şevkinin kırılmasından daha doğal ne olabilir?…

Hazır MTSO seçimlerden çıkmış ve Şaman başkan güven tazelemişken, Odanın böylesi girişime öncülük etmesini beklemenin hakkımız olduğuna inanıyorum.

Oda, Borsa, İhracatçı Birlikleri, Deniz Ticaret Odası, Belediye, Sendika gibi kurumların eski Başkan ve yöneticilerinden oluşan bir Kent Âkil Adamlar Meclisi oluşturulmasından, bu insanların yılların süzgecinden geçmiş deneyimlerinden yararlanılmasından daha doğal ne olabilir.

Mersin artık öne çıkmış insanlarını yiyerek değil, baş tacı ederek, büyüyeceğini anlamalı…

 

Mersin ‘le Vefasızlık konusunda yarışan kentler de yok değil…

İzmir’de tanık olduğum bir Hanri Benazus vakası var ki, insanın tüylerini diken diken eder…

Tanıdığımda ülkenin en büyük tavukçusu idi, bu gözlerinden zeka fışkıran ufak tefek Musevi.

1960 da kurduğu YU-Pİ tavukçuluk 1980 lerden sonra, Özal’ın ihracata sağladığı teşviklerle alabildiğine büyümüş özellikle damızlık yumurtaya verilen vergi iadeleri sayesinde Ortadoğu ülkelerine sattığı ürünlerle zenginleşen şirket, ihracattan elde ettiği tüm kaynakları beyaz et sektörüne aktararak, Ege’den Türkiye’ye dalga dalga yayılmıştı.

1985 ten sonra ihracata verilen vergi iadeleri kaldırılınca YU-Pİ  bunalıma girdi. Yıldızının parladığı günlerde İzmir’e 50 den fazla okul, sağlık merkezi, yaşlılara huzurevi yaptıran Benazus artık batan Banka kredileri, ödenmeyen çekler, ihracattan dolayı açılan soruşturmalarla anılır oldu, 1988 de tutuklanıp cezaevine kondu…

Benazus gazete manşetlerine Vergi kaçakçısı, kredi hortumcusu olarak geçse de, çok farklı özelliklere sahip entelektüel birikimde gönlü zengin bir adamdı.

Arada bir karşılaştığımız Alsancak semtindeki ortak arkadaşımız Fotoğrafçı Zeki’ye gelmişti bir gün…Elinde değeri milyon dolarlarla anılan dünyanın en zengin Atatürk Fotoğraf koleksiyonu vardı… Ve tepelerden yuvarlanıp dibe vuran Tavuk imparatoru haciz memurlarının televizyonu bile götürdüğü tamtakır evine rağmen 5 bin Atatürk fotoğraflık arşivine önerilen milyon dolarlık teklifleri geri çevirirken çaresizlik içinde inliyordu…

Sonra ne mi oldu?…

1988 de borçları yüzünden hapse düşen Benazus çıktıktan sonra iş hayatıyla ilgili mücadelenin ardından yorgunluğuyla, sevdiği Atatürk’ten dolayı Zübeyde Hanım adını verdiği ve yaptırıp Belediyeye bağışladığı Huzurevine sığındı…

Burada kaldığı 10 yıl içinde tam 15 kitap yazdı Bay Hanri

1994 yılında 64 yaşındayken bu terkedilmişler adasında kendisini ziyaret eden 50 yaşındaki Sevgi hanımla evlenip ona ithaf ettiği 16. kitapla son dönemde ülke gündemine oturdu.

2002 de 72 yaşında bir otelde uyurken, kapısını çalan emniyet güçlerince asker kaçağı olduğu gerekçesiyle göz altına alındı. Istanbul Selimiye kışlasının 1951 deki yedek subayının derdini anlatması zaman aldı, günler sonra belki de dünyada ilk defa cezai ehliyeti bile kalmayan bir adam Askerlik şubesince ikinci kez terhis edildi…

2004 yılında Hükümete birileri önerince batan Mudurnu Tavukçuluğun başına getirildi.

deneyimlerini ortaya koyarak, azim ve kararlılıkla batmış durumdaki Türkiye’nin tavukçuluktaki Amiral gemisini yüzdürdü…

Bugünlerde en kötü anında bile satmaya kıyamadığı 5 bin Atatürk fotoğrafını çok sevdiği Altay kulübüne katkı olsun diye satmaya hazırlanıyor…

Ve soranlara kendini yeni çağın Yunus Emre’si olarak tanıtan ‘hayatı roman adam’, kaleme aldığı 17. kitabını “Herkesi affet kendini asla” cümlesiyle noktalıyor…

Siz siz olun, fon yöneticiliğini yaptığınız servetlere çok ta güvenmeyin…

Önemli olan en fazla 30 bin gün misafir olduğumuz şu dünyada kalıcı şeyler bırakıp gitmek.

Herkes karınca kararınca anılmasını sağlayacak bir eser bırakabilir ardında ; Okul, kitap, hayır duası ve daha nice çeşitten etkinlik…

Ama eğer adınız Hanri Benazus ise tümünü birden kül gibi savurursunuz da, nesilden nesile o kentler durdukça sesiniz çınlar durur dört bir yanda…

Ve sözcükleriniz yankılanır gök kubbeden yıldızlar varoldukça:

“Sesimi yüreğime kilitlerdim…

Masallar anlatırdı nenem, yüzümü uzatırdım.

Eve geç dönen şiirler yazdım.

Kilidini açık bırakmalı sesimizin.

Siyah bir kısrakla dolaşır rüyalarım,

kusursuz bir gidemeyişin gidişiyim…”

 

abdullahayan@gmail.com

 

  Benazuz, Baysal, Çetinkaya [10.03.2005 – 08:13:35]

 

KADINLARA REVA GÖRÜLENLER… AB BU KAFAYLA ASLA…

                                                          

 

AB’ yi AET’ den –Avrupa Birliğini Avrupa Ekonomik Topluluğundan– ayıran ve çağlar arası fark olarak nitelendirilecek değişimle dönüşümü algılamadan Türkiye’nin bir yere varması mümkün değil…

AB özellikle 1990 dan sonra ekonomik platform olmaktan çıktı…

Ulusları ve ulusal güvenliği ön plana çıkaran sanayi toplumlarının aşıldığı, Devlet yerine insana öncelik veren yepyeni bir yaşam biçimi amaçlandı.

Ulusların kaygı ve korkularına dayalı, özgür bireyi yok sayan faşizan uygulamalar, eski alışkanlıklara dayalı yasalar birer birer rafa kaldırıldı.

Bugün girmeye çalıştığımız Kulüp; demokrasi, insan hakları, özgürlükler bakımından taviz vermez biçimde kişi haklarının tartışılmaz biçimde her şeyin üstünde kabul eden bir anlayışta.

Temel soru, kafalarda gerçekleşmesi gereken devrim niteliğindeki böylesi bir değişime iktidar ve muhalefetiyle Türkiye’deki siyaset sınıfının ne derece ayak uyduracağı sorusudur.

Aslında daha özgür vahanın yaratması gereken sol ne yazık ki Türkiye’de topaldır.

Solun bir kesimi CHP eliyle statükoyu ve oligarşik bir yapıyı savunmak zorunda kalmış, kendine sol adını veren bir başka kesim ise bağımsızlık adı altında Ulusal kaygıları ön plana çıkararak Radikal Milliyetçilikle aynı çizgiye oturmuştur.

CHP ‘den kopan ya da kopmaya çalışan ve süreci doğru okuyan bir ekip ise siyasetin gerektirdiği risk alma, cesaret gibi özelliklerden yoksun olduğu için bir türlü istenen atılımı gerçekleştiremiyor.

Bu durumda 17 Aralık müzakere takvimi alma noktasına kadar, AB’ nin Türkiye’den istediği olmazsa olmaz uyum yasalarını çıkarmak, sol yerine muhafazakar AK parti’ ye düştü…

AK parti ekonomik beklentilerden, kendilerini al aşağı edebilecek bazı güçlerin frenlenmesine kadar her anlamda kurtarıcı olan, AB kapısının kapanmaması adına 17 Aralık’la simgelenen tarih alma yolculuğunu doğrusu iyi de götürdü…

Ancak bugün ortaya çıkan tablo iktidarın mevcut düşünce yapısı ve vizyonuyla, yeni AB sürecini taşımasının zorluğunu ortaya koyuyor…

Baş müzakereci tespitinin gecikmesi, peş peşe gelen Milletvekili istifaları ve erken gelen iktidar yorgunluğundan çok, son zamanlardaki uygulama ve söylemler kaygılandırıyor beni…

Bir kez AB ile başlayacak yeni sürecin adı doğru koyulmalı.

Ekim ayında Türkiye’nin masaya müzakere değil, uyum süreci amacıyla oturacağını bilmemiz gerekiyor.

Uyum sürecinde eksiklerini tamamlamış, Kopenhag kriterlerini yasalarıyla değil, uygulamalarıyla da hayata geçirmiş bir Türkiye

Müzakerelerin başlaması için Brüksel’in olmazsa olmazlarının da tam olarak kavranmadığı anlaşılıyor…

Örneğin Türkiye’nin Gümrük Birliğini, 25 AB ülkesine genişletmek ve Ankara antlaşmasına ek protokolü imzalamak için elini çabuk tutması gerektiği gerçeği nedense bir türlü kabul edilemiyor…

Türkiye , pratikte Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tanımak anlamına geleceği endişesiyle imza atmayı ertelese de, bu adım atılmadan görüşmelerin başlaması, Kopenhag Kriterleri arasında yer almasa da, AB üyesi Kıbrıs ile ilişkilerdeki sorunun, aday ülke Türkiye ile Brüksel arasındaki ilişkilere yansımaması olanaksız…

Sorun sadece Kıbrıs’la sınırlı da değil…

AB,  kağıt üzerinde yerine getirilen Kopenhag Kriterleri’nin bu ülke insanınca günlük yaşamda da geçerli olduğunu görmek, İşkenceye karşı daha fazla mücadele, kadın hakları, ifade özgürlüğü, kültürel ve azınlık haklarına ilişkin daha somut adım atılmasını istiyor…

Beklentiler böyleyken Hükümetin İç İşleri Bakanı ve emniyet teşkilatı, hırsızlık gibi bazı suçları gerekçe göstererek yeni ceza yasasına karşı pasif bir direniş içine giriyor.

Hükümet, yargının gecikmesinin başlıca nedeni olan yargıç ve savcı açığının kapatılmasına yönelik yeni adımlar atacağına, ülkenin kalan tüm sorunları çözülmüş gibi on bin yeni polis alınmasını kararlaştırıyor.

Hem de Türkiye’deki polis sayısının AB ortalamalarının altında olduğu gerekçesiyle…

–Sanki yargı, sağlık, eğitimde sağlanmış ta tek eksik polis sayısındaymış gibi –

Bunlar yetmezmiş gibi hafta sonunda ekranlara yansıyan görüntüler…

8 Mart nedeniyle emniyet güçlerinin gösteri yapmak isteyen kadınlara karşı sergilediği o davranışlarla Türkiye’nin ağzıyla kuş tutsa AB’ ye giremeyeceği bilinmiyor mu?..

Suç bile işlese kadınına karşı meydan dayağı atan emniyet güçlerinin görüntüleri bir yana, bugüne kadar AB ile ilgili tavırlarını alkışladığımız Adalet Bakanı Çiçek’in olaylar karşısındaki talihsiz açıklaması dahi iktidarın süreci algılamadaki kafa karışıklığını yansıtıyor.

Oysa aynı zamanda Hükümet sözcüsü de olan Çiçek’ten en az Başbakan kadar cesur olmasını ve “kimden gelirse gelsin amacını aşan davranışları kınayan” sözler beklenirdi…

Dilediği ismi çocuğuna koyan insanlarını soruşturan bir ülkenin hayvanlarının bilimsel adlarını değiştirmeye kalkışmasındaki çelişki, sadece bizi değil AB’ de ülkemizi izleyenleri de ne kadar şaşırtmıştır…

Kürtçe ve Ermenice hayvan isimlerini devlet eliyle değiştirirken, çocuğuna Kürtçe isim koydu diye yurttaşını yargılayanların ve kadınına biber gazını, copu layık gören polisini savunan bir anlayış…

AK partinin karar aşamasında geldiği yol ayırımını, bundan daha güzel anlatacak söz bulunabilir miydi, sanmıyorum…

 

abdullahayan@gmail.com

 

 

 

  Kadınlara reva görülenler… AB bu kafayla asla.. [09.03.2005 – 09:31:46]

 

8 MART’IN ANLAMI…

Mersin’deki kadınlar da dünyadaki nice kadın örgütleri gibi 8 Mart Kadınlar gününü kutlamaya hazırlanıyor…

Her yıl kutlanan pek çok güne bakıyorum da, kapitalizmin tüketimi körükleyen Sevgililer, Anneler ya da Babalar gününden Kadınlar Gününü farklı kılan özellikleri bilenlerin sayısını merak ediyorum doğrusu…

İyisi mi, 8 Martın köklerine inerek, AB’nin önerdiği kadın  haklarının da genişlemesi anlamına gelen daha fazla özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi kriterleri Türk kadınına çok gören statükocuların bile kutlamaya kalktıkları günün gerçek anlam ve önemine değinmenin yararlı olacağına inanıyorum…

Sömürülen, ezilen, çalışırken emeği gasp edilen tüm kadınlar adına dünyada Uluslararası Kadınlar gününün kutlanmasını öneren kişi Clara Zetkin

Zetkin bir Alman sosyalisti… 1907 yılında tüm dünyadaki Sosyalist Partileri kadınların oy hakkına saygıya ve kadınları siyasi haklarını elde etmek amacıyla savaşmaya çağırdı.

Bu çağrı Avrupa’dan çok Okyanusun ötesinden ABD’ den yankı buldu.

1908 yılında Newyork Sosyal Demokrat Kadınlar Birliği çağrıya uyarak büyük bir gösteri düzenledi. Gösteriler aynı zamanda kadın işçilerin sömürüye karşı başkaldırdıkları eylemlerle aynı günlere denk geldi…

1909 yılında New York’un göbeğinde emeğiyle geçinen yirmi bin kadın işçi, çalışma koşullarından ve az ödenen maaştan yakınarak greve gittiler…

Grev o güne kadar alışılmamış olaylara, kadınların direnişi yanında grevi kırmak isteyen düzene sadık güçlerin şiddetine sahne oldu…

Şubat 1910’a kadar süregelen grev esnasında bin kadın tutuklandı, on bin kadın tartaklanıp göz altına alındı, dövüldü, işkenceden geçti…

Olayların dünya kadınları için simgesel hale dönüşmesi üzerine , Amerikan Sosyalist Partisi her yılın Şubat ayının son Pazar gününü Ulusal Kadınlar Günü ilan etmeye karar verdi…

1910 yılında Kopenhag’daki  2.Enternasyonal Sosyalist Kadınlar Konferansında yine Clara Zetkin, uluslararası bir kadınlar gününün kutlanması yönünde bağlayıcı bir karar çıkarttı.

Kararın etkisiyle 1911 de Avrupalı sosyalistler, ilk kez Uluslararası kadınlar gününü kutladılar…

O gün  İsviçre, Avusturya, Danimarka ve Almanya’dan bir araya gelen bir milyonu aşkın kadın eşit haklar, daha iyi çalışma koşulu ve özgürlük için dünyada o güne kadar benzeri görülmemiş bir gösteri düzenlediler.

Ve Rusya’nın devrime inanan sosyalist kadınları…

1913’ten itibaren Amerikalılar gibi her Şubat ayının son pazarını onlar da kadın hakları amacıyla  kutlamaya başladılar…

23 Şubat 1917’deki kutlamada Petrograd’ da bir araya gelen kadınların gösterisi bir anda  savaş aleyhtarı protestoya ardından da ayaklanmaya dönüştü…
“Ekmek ve Barış” sloganlarını haykıran yüz binlerce kadın polisle çatıştı…

O 23 Şubat günü asla unutulmadı…

Ve Eski Rus takvimindeki 23 Şubat, Sovyet Devrimi’nden sonra kabul edilen Batı takvimlerindeki 8 Mart’la aynı gün olduğundan, 1918’den itibaren Kadınlar Günü, Rusya’da 8 Mart’ta kutlanmaya başlanıyor.

1922’de de Clara Zetkin’ in önerisiyle Lenin, Uluslararası Kadınlar Günü’nü resmi bayram olarak ilan etti…

8 Mart Kadınlar Günü, soğuk savaş yıllarının sona ermesinin ardından dünyadaki eski önemini yitirdi…

Ancak Mersin’in yöneticileri soğuk savaşın ardından dünyada esen bahar rüzgarlarına inat 2001 yılındaki uygulama ile 8 Mart Kadınlar Gününün tarihine çok farklı bir nedenle girmeyi başardılar…

Tam da dünya bir yana Türkiye’nin gerilimlerden kurtulduğu, barış rüzgarlarının esmeye başladığı o 2001 yılının 8 Mart günü  dönemin Mersin Valisi Akif Tığ “yasadışı örgütlerin 8 Mart gününde kutlama gerekçesiyle bölücü eylemler yapmaları olasılığına karşın, yapılacak Kadın Mitingine izin vermedi…

Köprülerin altından ne sular aktı o günden bugüne…

Tığ kaybolup gitti, Mersin’e deli gömleği giydirmeye çalışan ve ülkeye egemen olan yönetim anlayışı da, adım adım tükeniyor…

Üstelik o gün Akif Tığ’a yasakçı uygulamaları nedeniyle destek veren yöneticiler bugün statükoya dayalı siyaset yapan partilerinin kadın kollarıyla birlikte Dünya Kadınlar Gününü kutlamaya hazırlanıyorlar…

Bakarsınız, toplumların hafızasının zayıflığına güvenen Emekli Vali Tığ bile 8 mart  etkinliklerine katılarak, modaya uysun diye bir araya gelen bazı kadın kollarını coşturur.

Ne de olsa, tüm toplumlarda görülen ‘sazan balıklarına’ benzer hafıza kaybı Mersin’de çok daha geçerlidir çünkü…

 

abdullahayan@gmail.com

  8 Mart’ın anlamı [08.03.2005 – 08:24:16]

 

SURİYE’DEKİ BAAS REJİMİ YOLUN SONUNDA…

Bush‘un yeniden seçilmesinden dolayı en olumsuz etkilenen ülke Suriye

Hedefteki diğer ülke olan İran şimdilik AB’nin ABD’ye kefaleti nedeniyle şimdilik gündemden düşmüş durumda.

İran’ın sırayı savmasının AB hamiliği dışında başka nedenleri de var…

İran, Irak’ta seçimlerin galibi ve anayasayı yazacak çoğunluğa sahip Şiiler üzerinde etkili bir ülke ve ABD’nin kolay kolay yutamayacağı büyüklükte…

Suriye’ nin durumu öyle değil. İran’ı kurtarma derdindeki AB ve Rusya’nın da çok umurunda değil, geçmişin Ortadoğu siyasetini belirleyen satranç ustası…

“Orta doğuda Mısır olmadan savaş, Suriye masaya oturmadan barış olmaz” deyimi de artık etkisini yitiriyor.

Yıllarca bölge ülkeleri üzerinde kontrolü sağlamak için kerhen de olsa, Şam ile irtibatı koparmamaya çalışan Washington başta olmak üzere gelişmiş ülkelerin hiç biri Esad yönetimine eski önemi vermiyor…

Yıllarca Filistin-İsrail arasındaki her barış görüşmesinin bu en önemli aktörü artık elindeki en önemli kozu da kaptırmış durumda…

Beşar Esad yabancı gazetecilere “Amerikalılar er ya da geç, bizim sorunun çözümünde anahtar konumda olduğumuzu anlayacaklar” diye avunsa ve “Orta Doğu barışı açısından, Irak sorununun çözümü açısından vazgeçilmez konumdayız” iddiasını sürdürse de, gelinen noktada süreç onun beklentileri dışında gelişiyor…

Bölgeyi iyi tanıyan yabancı uzmanlar çeyrek asırdır ‘önce evi yakıp, sonra söndürmeye koşan itfaiyeciye’ benzettikleri Suriye’deki Baas yönetimi için yolun sonunun geldiğinin altını çiziyorlar.

Aslında geldiği günden beri altındaki zeminin kaymakta olduğunu gören genç Esad’ ta bitiş sürecini tersine çevirmek için elinden geleni yapsa da, varlığını mevcut rejimle sürdüren istihbarat örgütlerinin gücünü kıramıyor.

Suriye’deki rejim iktidar erkini elinde tutan azınlıktaki bir avuç istihbaratçının hakim olduğu, azınlığın çoğunluğu ezdiği ilkel bir despotluk ve bu yeni dünya düzeninin oyun kurallarına uymuyor.

ABD’ nin son günlerde yoğunlaşan tüm söylemleri Suriye için çemberin ne kadar daraldığının haberleriyle dolu…

Düne kadar zorunlu dostlar Suudi Arabistan ve Mısır bile sıranın kendilerine geleceği korkusuyla Suriye’ den çok ABD’nin yanında yer alıyorlar…

Hem de gönülsüzlüklerine rağmen demokratik açılımlar yapmak zorunda kalarak…

ABD Suriye’yi yalnızlaştırmakla da yetinmiyor…

Birleşmiş Milletler Kararını göstererek Lübnan’dan askerlerini çekmesi ve Irak’taki direnişçilere destek konusunda da sert biçimde uyarıyor…

Eskiden olsa, ABD’ye karşı horozlanacak, hemen orduyu alarma geçirecek yönetim aksine emre boyun eğip, Lübnan’daki askerlerini derhal geri çekeceğini açıklıyor.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi, tam da İsrail-Filistin barış görüşmeleri başlarken, Tel Aviv’ e geçen hafta gerçekleştirilen intihar saldırısının Suriye’ye fatura edileceği anlaşılıyor.

Üç konu bir araya gelince, Lübnan’ı işgal eden ve teröre destek veren ülke görüntüsüyle Suriye’nin son yıllarda iyice daralan hareket alanının tükenmekte olduğu çıkıyor ortaya.

Yıllarca bölgenin gerginlik politikaları ile beslenen istihbarat örgütlerinin baskıcı rejimi, İsrail ile Filistin arasındaki barış sürecinin hızlanmasıyla orantılı çökecek…

Irak’taki seçim, Suudi Arabistan ve Mısır’dan gelen yeni düzene uyum anlamındaki küçük te olsa demokratik açılımlar ve nihayet olmaz sanılan Filistin İsrail barışıyla bölgeye yayılan değişim eninde sonunda Suriye’deki tek partili rejimi açılımlar yapmak ya da çekip gitmek zorunda bırakacak…

Yine de Suriye’de, Doğu Avrupa ülkeleri veya Ukrayna benzeri bir halk ayaklanması bekleyenler, fazla umutlanmasınlar…

Demografik açıdan nüfusun %80 ini oluşturan Sünniler bugün bile 1982 başında yaşadıkları ve bir gecede beşbin cana kıyılan Hama Katliamını unutmuş değiller.

İşkenceden geçen Hapishanelere tıkılan çoğunluğu aydın yüz binlerce insanın çektikleri de cabası…

Reform söylemlerine rağmen bugün de ne örgütlü bir muhalefetten ne de yoksulluğuna rağmen halkın olası bir başkaldırısından söz edilemez…

Büyük olasılıkla önümüzdeki günlerde ABD’ nin Suriye üzerinde artan biçimdeki tehditlerine, Şam’ın parmağı olduğu iddia edilen bir çok provokasyon kokan eyleme tanık olacağız.

Ve bunların ertesinde Birleşmiş Milletlerin de devreye gireceği Uluslar arası yaptırımlar.

Sovyetler Birliği çöktükten sonra süreci algılayamayan  ve Doğu Avrupa ülkeleri bile başlarının çaresine bakarak değişirken, değişmemekte ısrar eden Suriye’ deki Baas rejiminin gittikçe yalnızlaşması ve zaten kötü durumdaki ekonominin bu izolasyon sonunda iflası kaçınılmaz…

Beğenelim beğenmeyelim, Orta doğuda tüm taşlar yerinden oynamıştır…

Yaşanmakta olan değişim sürecinden tüm ülkeler bir şekilde nasibini alacaktır…

 

abdullahayan@gmail.com

  Suriye’deki BAAS rejimi yolun sonunda [07.03.2005 – 08:01:37]

 

İSRAİL ELÇİSİ…MTSO, ÜNİVERSİTE VE VALİ

Konu fukarası yerel medyamıza ilaç gibi geldi İsrail büyükelçisinin Mersin ziyareti.

MTSO belki de tarihi boyunca en önemli seçimlere hazırlanıyor ama bu konuda ne televizyonlarda, ne gazetelerde doğru dürüst tek habere yer vermeyen medya çarşaf çarşaf Mr. Avivi haberleriyle dolu…

Bu işin görünen medyatik yanı…

Beni ise servis haberciliği dışında ziyaretin perde arkası ilgilendiriyor…

Ve açıkçası kafamdaki soruların hiç birine yanıt alamıyorum doğrusu…

Büyükelçi ve ziyaret ettiği MTSO başkanı Şaman’a bakacak olursak ani Mersin ziyaretinin amacı iki ülke arasındaki ticaret hacminin arttırılması…

Avivi, MTSO ziyaretinde “2 yıl süren ve özel hazırlanmış bir program nedeniyle Mersine geldiklerini” söylüyor ve kafam da burada karışmaya başlıyor…

İsrail’in çalışma disiplinini, proje yeteneğini, atılan her adımın nasıl düşünülerek tasarlandığı herkesin malumu olunca, sormadan edemiyorum:

‘Yıllar öncesinden hazırlanmış bir program’ söz konusuysa ve ticaret hacminin arttırılması için MTSO’ da iş adamlarıyla görüşülecekse, neden İsrail ile iş yapan veya yapmak isteyen Oda üyelerine haber verilmedi?.

En küçük bir etkinliği bile elektronik mesajla üyelerine duyuran Oda ve ona bağlı Kalkınma Ajansı yıllar öncesinden tasarlanmış bir ziyaret ve olası temaslarla ilgili neden asıl ilgilenmesi gerekenlere haber vermedi…

Kalkınma Ajansı “Bizim de haberimiz yoktu” diyemez.

Maşallah Ajans yetkilisi Melisa Aybars ziyaretin ardından uzatılan mikrofonlara öyle şeyler söyledi ki, onun adına iyi ki ulusal medya bu sözleri merkezlerine iletmediler diye sevindim.

Örneğin Nisan ayında Ankara’da İsrail Büyükelçiliğinin düzenleyeceği bir toplantıya MTSO başkanın da davetli olduğu ve aynı etkinliğe Suriye’nin de iştirak edeceği sözleri…

Acaba Aybars’ a bunları fısıldayanlar Nisan ayına kadar Suriye’de rejimin değişeceğini ve iş başına gelecek yeni yönetimin İsrail ile canciğer kuzu sarması olacağını mı söylediler?…

Öyle olmasa 40 yıldır diplomatik ilişkileri kopuk ve ‘Golan ihtilafı’ çözülmediği sürece birbirlerini tanımayan iki ülke temsilcileriyle MTSO başkanını Ankara’da bir araya getirme senaryosu başka türlü nasıl gerçekleşebilir?…

Diyelim ki, İsrail ‘in yıllar öncesinden tasarladığı geziden Mersin ve MTSO’nun haberi yok. İyi de, Büyükelçinin ticari temaslarda bulunmak üzere kente gelişi nedeniyle Medyayı Odaya toplayan yönetimin, gazetecilerden önce İsrail ile ticaret yapan ya da yapmak isteyen üyelerini çağırması gerekmez mi?.

Avivi’ nin Oda ardından Valiliği ziyareti ve Vali Çelebioğlu’ nun buradaki tutumu olayı biraz daha gizemli hale soktu…

Medya dışarı çıkarıldıktan sonra baş başa yapılan görüşme ve arabanın kapısına kadar yolcu edilen Büyükelçi… Aslında Valimiz İsrail’e yabancı değil…

Tarih 7 Ocak 2004…

Ekonomiden sorumlu Ali Babacan,  Stef Wertheimer’in organize ettiği İsrail gezisine çıkar. Wertheimer,  Gebze ve İzmir’deki teknokentleri kuran kişi ama ilgi alanı Teknoparklarla sınırlı değil.

İlginç sima, ISCAR adlı şirketin kurucusu ve yönetim kurulu başkanı. ISCAR  ise Skorsky helikopterleri ve F-16 savaş uçaklarının motorlarını üreten Pratt&Whitney’in de ana hissedarı.

Wertheimer aynı zamanda Rothschild şirketi kanalıyla da Bioteknoloji alanında Türkiye’de ortak yatırımlara hazırlanan ve Alata’yla da ilgilenen biri…

İlginç Wertheimer’in ev sahipliğinde düzenlenen o gezideki heyette Çevik Bir, Sabancı Üniversitesi Rektörü Tosun Terzioğlu, Türkiye-İsrail İş Konseyi Başkanı Ekrem Güvendiren, Gebze OSB Teknopark Genel Müdürü Okan Çağlar gibi isimler var…

Dar tutulan heyette iki isim daha bulunuyor: Mersin Valisi Atilla Osmançelebioğlu ve Rektör Yardımcısı Tamer Gök

Wertheimer ve İsrail Başbakan Yardımcısı Ehud Olmert’in konuğu olarak İsrail’e giden Babacan ile aralarında Çevik Bir’in de bulunduğu seçkin heyet, Tefen Endüstri Parkı’nda düzenlenen “Bölgesel iktidarın tamamlayıcı bağlantısı” konulu bir seminere de katılıyor.

Kel alaka demeyin çünkü Konferansın ana tema’sı “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi”

BOP ve ABD ile ilişkiler konusunda görüşleri malum Çevik Bir’in gezi ve seminerde bulunması doğal da, Türkiye’den sadece Mersin’in Vali ve Rektör yardımcısıyla temsil edilmesi gerçekten ilginç değil mi?…

Televizyonda Çelebioğlu’ nun İsrail büyükelçisini arabasına kadar yolcu etmesi doğaldı da, asıl şaşkınlığım Büyükelçinin Mersin gezisinde Üniversite ve Tamer Gök’ü ziyaret etmemesiydi ve bana göre bundan daha büyük ayıp olamazdı…

Yıllardır gazete köşelerinden sormam yetmezmiş gibi, Bilgi Edinme Yasasıyla şansımı denediğim yine de yanıtını alamadığım bir soru uzun zamandır beynimi tırmalıyor…

Tamer Gök Üniversiteye Rektör Yardımcısı yapıldıktan sonra yurt dışına kaç kez çıktı?..

Bu gezilerden kaç tanesi İsrail’e gerçekleşti?…

Soru basit yanıtı da öyle olmalı diyorum da, ne Gazetedeki köşeme , ne de Bilgi Edinme Yasası gereğince yaptığım başvurulara yanıt alamıyorum nedense…

Dilerim ‘Atatürkçü Rektörümüz’ insafa gelir de şu yazıdan sonra yardımcısının yurt dışı özellikle de İsrail ‘e olan ilgisi hakkındaki basit sorulara yanıt verir…

 

 

 

 

  İsrail elçisi… MTSO, Üniversite ve Vali [03.03.2005 – 19:06:01]

 

YENİ MTSO MECLİS VE YÖNETİMİ NELERİ YAPMAMALI…

Nasıl olsa on gün içinde MTSO önce yeni Meclise, ardından da yönetime kavuşacak.

Şimdi yönetim geçmiş başarılarını anlatmak için bir aydır her hafta sonu Hürriyet, Milliyet gibi gazetelerin içinden dökülen ve üyelerin yüz milyarlarca lirasının harcandığı bir ilaveyle Pazar günleri evlerimize konuk oluyor.

Varsa başarılarla övünmek her yönetimin en doğal hakkıdır.

Ama odanın geçmiş beş yıldaki faaliyetlerini gözümün önünden geçirdikçe, hatalarıyla sevaplarıyla nelerin yapıldığından çok, önümüzdeki dönemde nelerin yapılmaması gerektiğini kısacık başlıklarla sıralamanın yararlı olacağına inanıyorum…

 

*Yeni dönemin Meclis Başkanı, bazı iddialar nedeniyle Odayı denetlemeye gelen Müfettişlere makam koltuğunu terk etmemeli, telefonlarını kullandırmamalı, başkanlık makamı teftiş sekreteryalığını yapacak duruma düşürülmemelidir.

 

*Yeni dönemin meclis başkanı, başka bir Odayı denetleyen Müfettişle görevi esnasında gece muhabbetlerine çıkmamalı, bir yerlerde yemek yememeli, hatta yanında görülmemelidir…

 

*Yeni dönemin Meclis üyeleri tetkik gezisi adı altında dilini bilmedikleri ülkelere örneğin Moldova’ yı incelemeye!  tek başlarına gidememelidirler…

 

*Yeni dönemin Meclis üyeleri inceleme adı altında İspanya’yı ya da Uzakdoğuyu keşfe çıkamamalıdırlar…

 

*Yeni dönemin yönetimi okul çocuklarına yardım adı altında dağıtılacak kırtasiyeyi, sırf Meclis Üyesi oldukları için bazı kişilerden değil, şeffaf ihale yöntemiyle en iyiyi en ucuza verenden almalıdır…

 

*Yeni dönemde Yönetim, Ramazan ayında yardım amaçlı erzak paketi alırken tüm üyeler dahil herkesten teklif almalı, Yönetim Kurulu üyesi oldukları için kimseye ayrıcalık tanımamalıdır…

 

*Erzak torbaları Meclis üyelerine değil, Sosyal Yardımlaşma Vakfınca belirlenecek gerçek ihtiyaç sahiplerine dağıtılmalıdır…

 

*Yönetim Yılbaşlarında 72 meclis üyesine 72 Cep telefonu hediye etmemeli, hediyeyi ret eden bir Meclis üyesine kızılacağına hakkı kullanmasına saygı duyulmalı, konuyu gündeme taşıyan Oda üyeleri konuyu eleştirdikleri için bundan böyle Mahkemeye verilmemelidir…

 

*Fransız danışman diye, beş yıl boyunca havanda su dövmüş Mösyö Jill gibilere artık binlerce dolar ücret ödenmemelidir…

 

*Yeni dönemde yurt dışı geziler her meclis üyesine hakmış gibi algılanmamalı, Odanın onurlu biçimde temsil edileceği iyi araştırılmış, gidilen ülkelerdeki Odaların da içinde yer alacağı, Mersin’e bir şeyler kazandıracak kapsamlı kurumlar arası temaslar düzeyine çıkarılmalıdır.

 

*Yönetim Kurulundaki bazı üyeler Odayı ofis gibi kullanıp, şahsi telefon görüşmelerini buradan yapamamalı, bu davranışlar Müfettiş raporlarına yansıyıp, tüm Odalara MTSO yapmış siz yapmayın biçiminde duyurulmamalı..

 

*Yeni dönemde bir kuruma devlet memuru olarak gidenler, iş adamı statüsüyle Mecliste oturmaya devam edememelidir…

 

*Yeni dönemde Maliye kaydı silinmiş birilerinin Meclisten düşürülüp Oda kayıtlarının silinmesi gerekirken, yurt dışı seyahatle ödüllendirilmelerine  imkan verilmemelidir…

 

*Yeni dönemin vizyon sahibi Meclis ve yönetimi sanayi kadar çevreye de önem vermeli, bundan böyle Karaduvar’ı kirleten iş adamlarını hem de çevre cinayeti işledikleri günlerde plaketle ödüllendirme hatasına düşmemelidir.

 

*Yeni dönemin MTSO’ su, halkın sağlığına, çocuklarımızın geleceği deniz, toprak, havaya da, Karaduvar ve Kazanlı’da çevre felaketi yaratan tesisler kadar sahip çıkmalıdır.

 

*Yeni dönemin Odası, Mersin’de özelleştirmeden pay almak isteyen hiçbir şirketin oyununa gelmemeli, birileri %1 le ortak ettikleri kurumu kullanarak Tersane ve benzeri yerleri sanki bu kentin dinamikleri alıp işletecekmiş havasını yaymamalı, MTSO oluşacak kamuoyu tepkilerini göğüslüyor durumuna düşürülmemelidir…

 

*Yeni dönemde Odamız eğer bir şirket ve oluşuma ortak olacaksa, payı ne olursa olsun altın hisse gibi uygulamalarla kurulacak şirketlerin karar organlarında belirleyici olmalı, aksi takdirde akçalı işlere bulaşmamalıdır…

 

*Yeni dönemde MTSO şeffaf ve hesap verebilir olmalı, gelir ve giderler özellikle de tüm harcamalar Odanın internet sitesinde güncel biçimde yer almalıdır.

 

Şimdilik bu kadar…

Seçimlerle oluşacak Meclise de, yönetimin belirlenme aşamasında söyleyeceklerimizi başka bir yazıda ele alırız…

 

 

 

 

 

  Yeni MTSO Meclisi ve yönetimi neleri yapmalı.. [02.03.2005 – 18:15:17]

 

MTSO SEÇİMLERİ… GRUP OYUNLARI…

MTSO’ da başkan ve yönetim kurulunu belirleyecek süreç 5 Mart  günü başlıyor.

O gün Odaya kayıtlı üye, grubu içinden hem Meslek Komitesi hem de o komite içinde uygun bulduğu isimlerden Meclis üyeliği için oy kullanacak.

MTSO’ da bu yıl 36 gruptan 82 meclis üyeliği için seçim yapılacak.

Mersin’de Grupları oluşturan üye sayılarına bakıldığında büyük dengesizlikler göze çarpıyor.

Farklı Sanayi gruplarından oluşan ve 26 dan 36. gruba kadar sıralanan 11 grubun üye toplamı ile tek başına Mühendislerin 9. grubunun üye sayısı yaklaşık aynı.

Buna rağmen 2 bin Mühendis mecliste 4 üye ile temsil edilirken, toplam 2 bin üyeli  11 sanayi grubunun Mecliste 22 üyesi var…

Mühendisler yanında üye sayısı bini aşan ama adil biçimde temsil edilmeyen nakliyeciler, bakkallar, inşaatçılar, yaş meyve sebze tacirleri gibi pek çok grup var.

Adaletsizlik sadece grupların üye sayılarıyla orantılı biçimde temsiliyle sınırlı değil.

Kayıt olmak için odaya başvuran kişi ya da şirketin, hangi gruba koyulacağı! da seçim dönemlerinde önem kazanıyor.

Aslında Türkiye’de şahıs firmaları ya da şirketler ana sözleşmelerini düzenlerken gerçek anlamda iş yapılacak alanları değil, akla gelen, gelmeyen pek çok faaliyetleri sıralarlar.

Mersin’de kurulan şirketlerin çoğunun ana sözleşmesinde, gerçek faaliyet alanıyla ilgisiz İthalat, İhracat, Dahili ticaret, Turizm, Nakliyat diye uzayıp giden 20 ye yakın işin sıralandığı sır değil.

Bunun da nedeni yeni şirket kurmanın maddi külfeti ve bürokratik zorluklar…

Vatandaş bakkal dükkanı açacak olsa bile, gün gelir lazım olur ithalat, ihracattan başlıyor, toptan perakende alım satım diye şişirdikçe şişiriyor.

İşte oda seçimlerine damgasını vuran Meslek gruplarının belirlenmesinde  can alıcı nokta da  burada…

Diyelim ki yönetimdesiniz ve bir gruptan size muhalefet etme olasılığı yüksek birinin yerine, size yakın bir başkasının gelmesini istiyorsunuz.

Yöntem basit…

Oturur grup üzerinde dilediğiniz gibi oynarsınız. Meclise girmesini istemediğiniz potansiyel rakibinizi, bu mümkün olmazsa ona oy verecek olanları başka gruplara kaydırırsınız…

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım, Nakliyeciler grubundan aday olduğunu, seçim günü gelip kendisine oy vermemi istedi.

Önce anlamadım, tanıdığım üye arkadaşlarımın oy vermesi için benden destek istiyor sandım….

Hayır değilmiş. Benden bal gibi gelip oy kullanmamı istiyor…

Dayanamadım patladım sonunda:

“Yahu kardeşim benim hayatım boyunca kendi adıma bisikletim olmadı ki, kamyonlarım olsun. MTSO’ nun Nakliyeciler grubunda ne işim var…”

Araştırınca anladım ki doğruymuş: Geçmişte İhracatçılar grubunda beni görmek istemeyen birileri nakliyeciler grubunu uygun bulmuşlar…

20 yıl önceki kayıt, o günlerden beri ticari faaliyetim olmamasına rağmen Oda’da duruyor.

 

Geçtiğimiz günlerde MTSO , 4. grupla ilgili dinlediğim hikaye benimkinden çok daha ilginç, üstelik tehlikeli bir gidişin habercisi…

Bir arkadaşımız  yapılacak seçimlerde, 400 civarında üyeye sahip Hububat Bakliyat İhracatçıları grubundan Oda Meclisine oğlunun girmesini istiyor…

MTSO’ da birileri de aynı arzuyu paylaşmış olmalı ki, bir anda tümünün adresi adı geçen arkadaşımızın depoları olan 25 şahıs ve şirket,  adında İnşaat bulunanlar da dahil tesadüf bu ya başka gruplara değil 4. gruba yerleştirilir.

MTSO listesinde adresleri aynı, vergi kayıt numaraları arka arkaya gelen, bugüne kadar hiçbir ticari faaliyette bulunmamış, Odada oy kullanma amacıyla kurulmuş tam 25 firma.

Her şey öylesine “kör gözüm parmağına” dedirtecek cinsten ki, Odanın düzenlediği listelerde yer alan 25 üyenin telefon numaraları dahi şahıs ve şirketlerin kendi adına değil, malum şirkete ait…

Bu yöntemlere aslında ihtiyacı olmayan, seçimlerde aday olsa ve kendini iyi anlatsa rahatlıkla seçilecek arkadaşımın oğlu adına da, MTSO’ nun oluşacak yeni Meclisi adına da üzüldüm.

Bu işler parayı bastırıp, seçim amaçlı firmalar kuran ve böylece hedefe ulaşmayı amaçlayanların ekmeğine yağ sürecek kadar kolay olmamalı…

 

Aslında uygulanması gereken yöntem yalın ve basit…

Her grup seçimlerden önce bir araya gelmeli, aday olacak arkadaşlar birikimlerini, projelerini, sektörleri ile ilgili yapacaklarını varsa vizyonunu anlatmalı…

Adayları dinleyen üyeler de, kimin daha iyi misyon sahibi olduğuna, sektörü daha iyi temsil edeceğine  inanırlarsa tercihlerini ondan yana kullanmalı.

 

Siyasileri eleştiren kurum yönetimlerinin dürüst seçimlerle el değiştirme yerine, küçük oyunlara sahne olacak seçimlerle göreve [AA1] gelmesi, o kurumların kamuoyu nezdindeki itibarını zedelemez mi?.[AA2] [AA3] [AA4]

İşin içine paraya ve bazı pazarlıklara dayalı hesaplar girerse, bu tezgahlayanlar dahil herkese zarar verir. Üstelik tutulan yolun sonunun nereye varacağı da bilinmez.

Şaman dostum dilerim verdiği bazı sözlerden şimdi  pişman değildir.

 

Hak edenin değil, seçim oyunlarıyla kazananların grupları temsil edecekleri Meclis birilerine başkanlık ve yönetim kurulu üyeliği verse de, Mersin’e bir şey kazandırmaz.

1970 lerin Odalar Birliği yönetimini belirleyen güçlü MTSO lobisi ne yazık ki son 15 yıldır kan kaybeden Mersinden de beter  kaderi paylaşıyor.

Çorlu ve Maraş TOBB yönetim Kurulunda temsil edilirken esamisi okunmayan MTSO yönetimleri kendilerini başarılı saysalar da, son beş yılda yapılanlar ortada…

Yüz milyarlarca liraya mal olan Oda gazetesine doldurulan ve faaliyet diye sunulan çalışmalar yönetim dışındaki kahir çoğunluğa, aidat vermek zorunda olan on bin üyeye bir şey ifade ediyor mu acaba?..

İddia edildiği gibi bir başarı varsa, Mersin neden bu kadar mutsuz ve umutsuz?…

Bugün üyelik zorunlu olmaktan çıkarılıp gönüllü hale getirilse, kaç kişi bu haliyle Odaya aidat yatırır?.

İşin çözümü belli: Kendi sektörlerini ve Mersin’in sorunlarını her platformda yüz akıyla savunacak, projeleriyle, birikimleriyle bu kentin gelişmesine katkı sağlayacak temsilcilerden oluşacak bir Meclisin oluşması gerekiyordu…

Bunun için grup listeleri üzerinde oynanacağına, demokratik bir açılımla ve adil bir ortamda hak edenin seçileceği bir kaliteli yarışın koşulları yaratılmalıydı.

Gidiş bu konuda umut vermese de her şey bitmiş değil…

Yeter ki öncelikle üye gruplar üzerindeki hesaplara dayalı değişikliklere rağmen, kendisini temsil edecek bir Meclisi seçsin…

Gerisini oluşacak Meclis sağduyu ve hür iradesiyle çözebilir diye düşünüyorum.

Zor ama sonu aydınlık bir süreç bu…

Kefenini yırtıp ayağa kalkmaya çalışan Mersin adına herkes üstüne düşeni yapmalıdır…

 

abdullahayan@gmail.com

 

  MTSO seçimleri, grup oyunları [01.03.2005 – 13:53:15]

 

ÜNİVERSİTELER NEREDE KURULMALI…BİR ANI…

 

Hükümet bu yıl içinde çoğu geri kalmış 18 İle daha Üniversite kurulması için gerekli yasayı meclise sevk etmeye hazırlanıyor…

Organize sanayi bölgelerinden, havaalanlarına kadar “onlara var bize yok mu” kıskançlığıyla harekete geçen kentler karşısında siyasetin, planlı ve akıllı yer seçimleri yerine bir kez daha kolay popülizme yöneldiğini görmek üzüntü verici…

Oysa yapılması gereken belli: Belli kentleri güçlendirerek Şehir Üniversiteleri yerine Üniversite Şehirleri oluşturulması…

Bu amaçla geniş alanlarda yabancı sermayeyi de cezbedecek; sağlıktan turizme çeşitlendirilmiş büyük kampuslar kurulması, oluşturulacak eğitim vahalarına tıpkı sanayi ve serbest bölgelere tanınan vergi, yatırım indirimi, ucuz enerji ve diğer teşviklerin verilmesi gerekiyor…

Bugün Dubai’de devlet vermesi gereken eğitim hizmetleri için kurduğu kendi Üniversite kentleriyle aynı bölgede yabancıların da Üniversiteler kurmasına izin verme yanında büyük teşvikler de sağlıyor…

Türkiye’de ise, utanmasa köyler bile yüksek okul açılması için siyasilerin kapısını çalacak…

Oysa yüksek okul, Üniversite –birilerine oynasınlar diye sunulan dukalıklardan değil, gerçek anlamdakilerden bahsediyorum- büyük bütçeler gerektiren pahalı yatırımlar.

Üstelik kampuslar büyüdükçe, öğrenci başına düşen maliyet te azalıyor…

Mersin bu konuda ülkenin en şanslı kenti…

Coğrafi yapısı, ulaşım olanakları,  yıl boyunca güneş alan doğası, her öğrenciye hitap edecek düzeydeki ucuz konut kiraları, renkli mozaiğiyle beslenen hoşgörülü, demokratik insan birikimiyle Mersin, sağlanacak cazip yatırım teşvikleriyle beş on Üniversiteye ev sahipliği yapacak, bölge ülkeleriyle AB arasında bu alanda da köprü olma şansına sahip tek İl.

Kent dinamiklerinin tüm güçlerini buraya yoğunlaştırmalarında, bu ve benzeri alternatif önerileri geliştirmelerinde sayısız yarar var.

Etkin kılamadığımız lobi böyle günlere lazım diye düşünürken tanık olduğum bazı davranış ve söylemler karşısında ne diyeceğimi bilemiyorum.

Örneğin geçtiğimiz günlerde sevgili Musa Timur’un dile getirdiği “Tarsus’a Üniversite kurulmalı” önerisi…

Silifke, Erdemli, Tarsus diye zaman ve kaynaklarımızı harcayıp, gücümüzü dağıtacağımıza tüm olanaklarımızı Mersin’e yoğunlaştırmamız gerekiyor…

Yıllardır Yüksek Okulun bitirilmesi için halk ve kurumların pek te cömert davranmadıkları Tarsus, Üniversite gibi yüz milyonlarca dolar yatırım ve kaynak gerektiren bir projeyi nasıl hayata geçirecek?.

Hükümetin 18 ile Üniversite projesi, Timur’un Tarsus’a da lazım fantezisiyle birleşince, ister istemez yıllar öncesine gittim..

1970 başlarında Ankara’da okuyan Gaziantep’ li öğrenciler bir araya gelmiş Gaziantep’ liler derneğini kurmuştuk.

Derneğin büyük amaçlarından biri, o tarihlerde esmeye başlayan Üniversitelerin Anadolu’ya yayılması rüzgarından yararlanarak kente bir bilim vahası kazandırılmasaydı.

Dönemin siyasetçileriyle yıldızımız barışmasa da, böylesi kutsal bir amaç için her eli öpmeye, herkesin kapısını çalmaya hazırdık.

Yönetime öğrencilerden çok Ankara’da etkin bazı bürokratların alınması özellikle tercih edilmiş, böylece bize öcü gibi bakan dönemin Milletvekilleri desteğinin sağlanacağı varsayılmıştı…

Adını unuttuğum ‘etkin bürokrat’ başkanımız bir gün müjdeyi verdi.

Güçlü ve bürokrasi üzerinde etkili Vekil İbrahim Tevfik Kutlar bizi kabul edecekti.

Dönem netameli, çoğumuzun gizli bir örgütün içinde ülkeyi kurtaracak devrim için gün saydığı ya da polis takibinde arandığı günler…

Kutlar’ ın bizi kabul etmesi iyi de biz Meclise nasıl gideceğiz?..

Sonunda dernek olarak bir yer ayarlandı, Milletvekili de hemşerilerinin yapacağı toplantıya katılma konusunda ikna edildi…

Bir Pazar günü, sıhhiye civarındaki salonda bir araya geldik…

Bizim derdimiz belli de, o dönem iktidarda olan Adalet Partisi hükümeti ve Başbakan Demirel üzerinde etkili Kutlar’ ın ne diyeceği önemliydi…

Tüm söz isteyenleri; dikkatle, kendisinden beklemediğimiz bir hoşgörü ve sevecenlikle dinledi.

Sıra kendisine gelince gözlüklerini düzeltti, boğazını temizledi, yaşamım boyunca unutmayacağım vecizeyi patlatıverdi:

“Üniversite dediğiniz nedir ki yüksek okulla başlarız, onun içinde lazım olan bir mühür bir müdür. Siz Gaziantep’e gidecek Müdürü bulun, biz  mühürü veririz”

Türkiye’de tüm siyasiler olaylara böyle mi bakıyorlardı, o gün için bilmem mümkün değildi.

Yine de İbrahim Tevfik Kutlar’ ın o günkü sözleri yıllarca yankılandı durdu kulaklarımda…

Elbette Bir mühür, bir müdürle Üniversite hatta Yüksek Okul  kurulamadı Gaziantep’e.

Ama o toplantımızdan birkaç gün sonra 12 Mart Muhtırasını yedi Süleyman Demirel.

Kutlar’ ın umut bağladığı mühürü verecek Adalet Partisi hükümeti yıkılıp gitmişti…

  Üniversiteler nerede kurulmalı, bir anı.. [26.02.2005 – 13:25:13]

 

ÜNİVERSİTE… YARGIDAN DERSLER…

Meraklı okurlar 12 Ocak 2005 günkü yazımızda ele aldığımız, Mersin Üniversitesince gerçekleştirilen ve sonraları tüm ülkenin diline düşen sınavları anımsayacaklardır…

Meral Tamer’in de Milliyet gazetesindeki köşesine taşıdığı olayı özetleyelim:

2003 Kasım ayında Mersin Üniversitesi gazetelere verilen ilanla Meslek Yüksek Okulunun muhtelif bölümlerine sınavla öğretim görevlisi alınacağını duyurur…

Üstelik sınavdan önce müracaat edenlere Rektör yardımcısı Tamer Gök imzalı mektupla 22.12.2003 günü sınavların yazılı olacağı, adayların Üniversitede hazır bulunmaları bildirilir.

Oysa anılan gün ve saatte bazı bölümlerle ilgili yapılacak sınav için giden adaylara sınavlarının yazılı değil sözlü olacağı bildirilir.

Değişiklikler bununla da sınırlı değildir. Cam Seramik Programına alınacak öğretim görevlisi sınavının jürisine Bölüm Başkanı ve konunun uzmanı öğretim üyesi Mustafa Tefek’ e yer verilmezken, yerine meslekle ilgili kariyeri olmayan başka bölümlerden hocalar alınır…

Meral Tamer 2004 Ocak ayında konuyu köşesine taşırken, sınavdaki zorlamaya YÖK üyesi emekli asker Erdoğan Öznal’ ın tanıdığı Gökçe Araz’ın öğretim görevlisi yapılmak istenmesinin yol açtığını, benzer şekilde Rektör yardımcısı Tamer Gök’ün kızının da başka bir bölüme girmesi için yazılı yerine sözlü sınav yapılmasının dikkat çektiğini ifade eder…

Meral Tamer köşe yazısında Rektör Oral’ ın konu hakkındaki görüşlerine de yer verir…

Oral, Gökçe Araz’ın YÖK üyesi emekli asker Erdoğan Öznal’ ın tanıdığı olduğunu kabul etmekte, sözlü sınav jürisinin başında yer alması gereken uzman profesörün bir akrabasının sınava gireceği duyumu nedeniyle, jüri dışında bırakıldığını söyler ve devam eder:

“Sınavlarda azami objektif olmaya gayret ediliyor. Ama arada aksaklıklar elbette olacaktır. Meslek Yüksek Okulu ile ilgili sınavlardan şikayet geldi. Ben de zaten soru açtım. Daha iyi performans ölçümü yapmak için sınavı sözlü yapmışlar. Aslıgül Gök ise Bilkent ve yurt dışında çok iyi eğitim görmüştür. Bizim için bir kazançtır. Zaten o bölüme sadece o başvurmuştu.”

Tüm bunlar daha önce köşemizde yer alan, Üniversite tarafından da yalanlanmayan bildik şeyler…

Konuyu yakından izleyenler, bu bilinenlerden çok, asıl sonrasında neler yapıldığını, örneğin soruşturma açtığını söyleyen Rektörün öğretim görevlisi olmak için çırpınan binlerce gence umut verecek uygulamalarını, yanlış yapanların cezalandırılıp, cezalandırılmadığını merak ediyordu…

Ne yazık ki, Rektörün sınavları soruşturmak veya iptal etmek bir yana, aksine bir süre sonra mahkemelere yansıyan uygulamayı savunmak zorunda kaldığını sonuçlanan bir Mahkeme kararıyla öğreniyoruz bugün…

Cam Seramik Programına öğretim görevlisi olarak başvuran Fidan Çakmak sınav uygulamasından mağdur olduğunu iddia ederek Mersin İdare Mahkemesine başvurur.

Mahkeme 25.10.2004 tarih ve 2004/1358 sayılı kararında sınav jürisine Cam Seramik bölüm başkanının yerine başka bölümlerden öğretim üyelerinin alınmasının, atama ve yükseltme ölçütleri için belirlenen kriterlere uygun jüri oluşturulmadığı anlamına geldiği kanaatiyle 22.12.2003 tarihinde yapılan ve hukuka aykırı bulunan sınavın iptaliyle mahkeme masraflarının idareden alınarak davacı Fidan Çakmak’a verilmesine karar verir..

Beni bu karardan çok Rektörlük adına savunma yapan Av. Habibe Özer’ in Mahkemeye gönderdiği savunmada yer alan ifadeler etkiledi…

Mahkeme kararına geçen cümleler, Mersin Üniversitesinin nasıl yönetildiğini göstermesi bakımından ibret verici belge niteliğinde…

Savunmada  yer alan “Değerlendirmeye tabi tutulacak öğretim görevlileri kadrolarına başvuran adaylara ‘yanlışlıkla’ yazılı sınav saatinin bildirildiği, bu nedenle kararlaştırılan yazılı bir sınavın iptalinin söz konusu olmadığı” iddiasını okuyanlar ne düşündü acaba?..

Hele “Üniversite Yönetim Kurulunca değerlendirme komisyonu oluşturulurken Cam Seramik bölüm başkanının tarafsız kalamayacağından hareketle kendisine görev verilmediği, onun yerine seramiğe en yakın bilim dallarındaki öğretim üyelerinin komisyonda görevlendirildiği” ifadesine ne demeli…

Asıl Öğretim görevlisinin çalıştırılacağı bölüm başkanına güvenmediği için, mesleki kariyerle ilgisiz jüri üyeleriyle sınav düzenleyen bir Üniversite…

Ve Üniversitenin yaptığı sınavın iptal edilmesine karar veren yargı…

Bu kentte durmadan “Allahım aklıma mukayyet ol” derken, ne kadar haklı olduğumu her olayla yaşayıp görmek zorunda mıyım?…

 

Son günlerde dile getirdiğimiz Üniversite ile ilgili öylesine çok bilgi ve belge yağıyor ki…

Örneğin Devletten yardım alan yoksul öğrenciler dahil tüm okuyanlardan kayıt yenileme sırasında talep edilen 10 milyon TL.  ler…

Bu çocuklar ödeyecek fazladan paraları olmadığı için devlete avuç açıyor, yardım alıyorlar.

Maddi durumu kötü öğrencilere karınca kararınca katkı vermesi gereken Üniversite yönetimi tüm öğrencilerden kayıt yenileme sırasında yasal katkı payına ilaveten 10’ ar milyonun Bankaya yatırılmasını şart koşuyor…

18 bin öğrenciden her dönem toplanan 180 milyar paradan söz ediyoruz…

Rektör Oral ve yardımcısı Gök çıkıp toplanan bu paraların nereye harcandığını açıklamalı…

Sorular, sorular…

Sormaya ve aldığımız yanıtları yayınlamaya devam edeceğiz…

 

 

  Üniversite… Yargıdan dersler [23.02.2005 – 18:35:26]

 

STATÜKONUN İFLASI…TALAT CUMHURBAŞKANI…

Kıbrıs’ta bugün itibariyle ortaya çıkan seçim sonuçları, değişimin en iyimserlerini bile şaşırtmış durumda…

17 Nisan 2004 günü yapılan referandumda Kıbrıs halkı, statükoya dayalı tüm oyunları boşa çıkararak, AB den yana net bir tavır sergilemişti.

Mevcut düzenden beslenenler halkın mesajını algılama yerine, Talat koalisyonunu düşürmek için alışılagelmiş oyunu sahneye koydular.

CTP ve Serdar Denktaş’ın DP sinin oluşturdukları pamuk ipliğine bağlı koalisyona destek veren 26 milletvekilinden üçü referandumun ardından istifa etti.

Meclisteki her türlü olasılık denenmesine rağmen bir hükümet çıkmayınca erken seçim kararı alındı…

20 Şubattaki seçimlerin sonunda ortaya çıkan sonuç solcu CTP ve lideri Talat adına tek kelimeyle zihinlerden silinmeyecek bir zaferdir.

Ve ortaya çıkan tablo süreci anlamayanlara ders niteliğinde net mesajlarla doludur:

Kıbrıs halkı Rauf Denktaş’ın tüm olumsuz mesajlarına rağmen değişim ve AB konusunda kararlılığını artan biçimde yinelemiştir.

Özellikle Güzelyurt gibi Rum kesimi ile uzlaşmadan en fazla zarar görecek bir bölgenin CTP ye yönelişi çok daha anlamlıdır.

Kurulacak hükümet CTP liderliğinde olmak zorundadır.

Kuzey Kıbrıs’taki sol bir hükümetin Güney Kıbrıs’ ta ezberi bozulan adına sol dense de statükoyu temsil eden Papadopulos ve Polit  bürosuna oy veren tabanla uyuşması, anlaşması çok daha kolay olacaktır.

147 bin seçmenli Kuzey Kıbrıs üzerinden 70 milyonluk Türkiye’nin AB sürecini bloke etmeye çalışan statükonun hareket alanı iyice daralmış, buna karşın AK parti hükümetinin müzakere sürecindeki zorlukları aşması kolaylaşmıştır.

-Bugün itibariyle Kıbrıs’ta Denktaş’ın gelecekle ilgili kurgulamaya çalıştığı tüm oyunların boşa çıkacağı bir dönem açılmıştır. Keşke mevcut Cumhurbaşkanı Nisan ayında yapılacak seçimlere girip, halkın kararlılığına tanık olsa…

Kıbrıs Türkünün sandıkta sergilediği irade sadece Milletvekili seçimlerinin değil Nisan ayındaki başkanlık seçimlerinin de sonucunu bugünden ortaya koymuştur.

Geleceğin Kıbrıs cumhurbaşkanı çağdaş anlamda solcu CTP’ nin lideri ve değişimden yana olan Mehmet ali Talat’ tır.

-Kıbrıs seçimleri sadece Kıbrıs için değil Türkiye’de kendini solcu sanan CHP için de oldukça önemli mesajlar içeren ders niteliğindedir.

Türkiye’nin kendini solcu sanan statükocuları, Kıbrıs’ta solcu CTP’ yi değil, mevcut düzeni savunan UDP’ yi ve Denktaş’ı savunmaktadır…

Değişimden yana olan ama sağcı olarak tanımlanan AK partinin solcu Talat’ı, kendini solcu sananların sağcıları desteklediği ilginç bir sürece tanıklık etmekteyiz…

Ortaya çıkan tablo bile değişimi algılayamayanların, hızı karşısında tükendiklerinin mesajıdır.

Son günlerde tanık olduğum iki olay çok eğlendiriyor beni…

Birincisi, İki ay sonra emekli olup, köşesine çekildikten sonra kimlerin kendisini ne kadar hatırlayacağını merak ettiğim Denktaş’ a sarılıp, ondan medet umanlar…

Diğeri ise Türkiye’deki ağabeylerinin sandığa gömülmesinden gerekli dersi çıkarmayı bile beceremeyen Derviş Eroğlu

Ve Eroğlu’ nun adı geçtikçe dünyadaki tüm statükodan beslenenlere ithaf edilmesi gereken bir öykü geliyor aklıma…

Tam bir yıl önce çiçeği burnunda KKTC Başbakanı Mehmet ali Talat hükümet üyelerinin bindiği tüm makam arabalarının toplanıp satılma talimatını verdi…

Lefkoşe’ de bir meydana toplandı araçlar ve meraklıların biraz da hınçla katıldıkları arttırma sonunda haraç mezat satıldı.

Geriye iki araba kaldı meydanın ortasında…

Birine hurda olduğu için alıcı çıkmamıştı, diğerine ise kimsenin gücü yetmemişti…

Pahalı Mercedes otomobil o  güne kadar Ada tarihinin tanık olduğu en pahalı ve lüks arabaydı…

Türkiye tarihinin en büyük krize yakalandığı, maaşların % 7000 faizlerle bulunan paralarla ödendiği günlerde, Anavatan adadaki kardeşlerine iflası hissettirmemek için bulup buluşturup hazineden para göndermeye devam etmişti…

İşte Eroğlu tam da o günlerde, o gelen paralarla saltanatına layık dünyanın en pahalı arabalarından birini almaktan çekinmedi…

Mercedes’in üretildiği, 2,5 trilyon dolarlık milli hasılaya sahip Almanya Başbakanının bile binemediği lüks makam arabasına kurulmaktan çekinmeyen dünyada tek bir ülkenin bile tanımadığı bir başbakan…

Ülke iflas ederken kendileri ikinci emekliliğin derdine düşmüş arsız siyaset sınıfını halkın sandığa gömme kararlılığını bile göremedikleri için, seçimlere iki gün kala sandıktan biz çıkarız diyen pişkinlere Kıbrıs’ lının attığı tokattan daha keyifli ne olabilirdi?…

Bu Nisan bir başka gelecek adaya bahar…

Denktaş fotoğraf makinasıyla Kurtlar Vadisine yürürken, değişimci Talat Başkan olacak…

Halkların elinde top, tüfek yok ki…

Tek silahları seçimde önlerine konulan sandık…

Ve 2005 Nisanında yarım kalmış bir hesabı görmeye kararlı Kıbrıs Türkü de, sözden anlamayanların defterini dürmeye, bir yağma döneminin fatihasını okumaya o sandığa koşacaktır…

 

 

 

 

 

 

 

  Statükonun iflası, Talat Cumhurbaşkanı [22.02.2005 – 08:18:20]

 

ÜÇÜNCÜ NESİL SAVAŞLAR…

 

Dünya 10 bin yıl süren Tarım Çağının ardından 150 yıllık Sanayi Devrimini de yavaş yavaş noktalıyor…

Önümüzde açılan yeni dönemin adı Bilgi Çağı

Yeni Çağın en önemli özelliği 20. yüzyılda zirveye ulaşan ve Fordist üretim tarzı olarak adlandırılan sanayi devriminin fabrika işçilerine dayalı üretim tarzını da farklılaştırması..

Artık bildiğimiz pek çok değer yargısı hızla değişmekte…

Ömür boyunca aynı fabrikanın vardiyasında Bir bant üzerinde akmakta olan vidaları sıkan işçilerin çalışma modelinin yerini önümüzdeki dönemde; mekâna, zamana, belli üretim tarzına bağlı olmayan ve insanın özgürlük alanını genişleten farklı model alacak…

Yeni dönemin bir başka simgesi ise üretimin her alanında insanın yerini alan robotlar…

Sanayide, tarımda, üretimin her alanında hatta ev ve işyerlerindeki işlevleri aşağı yukarı belli olan bu akıllı aygıtlar savaşlarda insanın yerini nasıl ve ne şekilde alacaklar?…

Binlerce yıldır insanların karşılıklı vuruşmalarına dayalı taktik, stratejilerle geçen bildiğimiz savaşlar, bilgi çağından nasıl etkilenecek…

Köroğlu muhteşem bir seziyle “Tüfek icat oldu mertlik oldu” diyerek tarımdan sanayiye geçişi çok güzel tanımlamıştı…

Hangi icat bugün tüfeğin bile mertliğine razı insanoğluna günümüz savaşlarını aratır hale gelecek?

Cevabını Time dergisi 2004 sonunda kapak haberiyle “son yılların en şaşırtıcı icadı” diye vermişti ama günlük yaşama –daha doğrusu izlemekte olduğumuz yakınımızdaki savaşa- bu kadar çabuk gireceğine ihtimal vermemiştik…

Oysa Pentagon’un son açıklamaları gösteriyor ki, Amerikanın ‘Swords’ denilen ‘elektronik canileriyle’ Irak halkının tanışmasına sadece günler kalmış…

İngilizcedeki Kılıçlar anlamına gelen Swords’ lar  Nisan ayında Iraklılara ateşle merhaba diyecekler…

Fiyatları “almadığına değmez” dedirtecek kadar ucuz…

Henüz seri üretime geçilmemesine rağmen, tanesi 200 bin dolar

Hele Irak’ta Kent içi savaşta çuvallayan ABD’nin asker kaybını azaltacağı düşünülürse…

Pentagon dâhilerine ilhamı Afganistan’daki mayın temizleyen ilkel modeller vermiş…

En büyük avantajları ise karşısındaki masum insanın gözlerine gözleri takıldığında basireti bağlanan normal piyadelerin gösterdiği zafiyet ve duygusallıktan uzak olmaları…

Swords hangardan hızla çıkıp, 360 derecelik her açıyı gören kamera gözleriyle ve metalik ayak sesleriyle şirin mi şirin görüntüde olsa da aslında acımasız.

Her metal gibi soğuk, acıya duyarsız, kalpsiz.

Şarj edildikten sonra 6 saat boyunca hareket edebilen Swords 1 km yarıçap içindeki her aktiviteyi gözlüyor… Robota monte edilen makineli tüfek ikibin metreden bir madeni parayı sarsmadan tam ortasından vurabiliyor… Dakikada bin mermi atacak kadar da seri…

Robotu geliştiren Foster-Miller tesisinin başkan yardımcısı Arnes Mangolis şevkle ve gururla

“Bu savaş robotunun, Amerikan ordusunun kayıplarını büyük çapta azaltmaya yarayacağını” müjdelerken, düşman cephesinde meydana gelecek kayıplarla ilgili ipucu vermiyor…

Swords’un çalışma prensibi de çok basit:

Yaklaşık 90 santimetre büyüklüğündeki paletli robotu bir asker bir kilometrelik menzilden uzaktan kumanda cihazıyla yönetiyor.

Saatte 10 km hız yapan Robotun ölüm makinesine dönüşmesi için bir düğmeye basılması yeterli.

Şimdilik sadece makineli tüfek kullandığına bakmayın, seri üretime geçen ABD’li şirket mühendisleri yakın zamanda Robota uzun menzillere fırlatılacak füzeler monte edileceğini de vurguluyorlar…

Aslında üçüncü nesil olarak adlandırılacak bilgisayar donanımlı, insansız savaş araçları için Amerikan Kongresi Pentagon’u beş yıl önce görevlendirdi…

Buna göre on yıl içinde kara araçlarının tümü ve bombardıman uçaklarının üçte birinin insansız hale getirilmesi hedefleniyordu…

ABD bugün 127 milyar dolarlık bir bütçeyi, “Future Combat System” adı verilen bu silahlanma programına akıtıyor.

Uzmanlara göre, robotlar başlangıçta harcamaları arttırsa da, daha sonra askeri harcamaların gözden ırak bir alanında büyük tasarruf sağlanacak…

Çünkü robotların emekli maaşı, sağlık giderleri, sosyal güvence gibi giderleri olmayacak…

Oysa Pentagon’un bugün ödemek zorunda olduğu emekli asker maaşları 650 milyar doları aşıyor…

Bu bile ABD’nin içinde bulunduğu açmazı, sürekli savaşmak ve ganimet anlayışıyla petrol zengini ülkeleri ele geçirme anlayışının nedenlerini ortaya koyuyor.

Aslında ABD sayıları katlanarak artacak asker emeklilerine bugün bile ödeme yapmakta ve kaliteli sağlık hizmeti vermekte zorlanıyor…

Yapılan hesaplamalara göre, bir Amerikan askerinin eğitimi, donanımı, maaşı ve emeklilik giderleriyle orduya yılda toplam dört milyon dolara mal oluyor…

Bu nedenle yakında sürümden kazanacak şirketin bugünkü 200 bin dolarlık fiyatı bile ilk yatırım dışında canlı askerlere göre dayanılmaz ölçüde cazip…

Asıl sorun bugünden çok gelecekle ilgili…

Ateş etme dahil tüm kontrolü askerin elinde olan Robotların önümüzdeki süreçte inisiyatifi ele almaları ve ölüm kalım kararlarını kendilerinin vermesi halinde bizi nasıl bir dünya ve nasıl bir askeri hukuk bekliyor?…

Şimdi ABD ‘nin geleceği kurgulayan askeri planlamacıları hukukçulardan bu ve benzeri çıkabilecek sorunların ve önlemlerinin tartışılmasını istiyor…

Tüfeğin icadının mertliği bozduğu bu topraklarda robotlar savaşmaya başlayacak yakında…

Ahmet Arif’ ustanın “bin yıldır teke tek savaşlarda yenilmediler” dediği insanlarla ölüm makinaları arasındaki yeni kavganın galibi kim olacak?…

Yakında yaşayarak, görerek alacağız sorunun cevabını…

 

 

  Üçüncü nesil savaşları [21.02.2005 – 08:17:51]

 

DENKTAŞ’I BIRAK, ÜNİVERSİTEDE OLANLARA BAK…

Mersin Üniversitesi Senatosu Rektör Uğur Oral’ ın üstün gayretleriyle sonunda Denktaş’a ‘onur doktoru’ unvanını verdi…

Yine Oral, Denktaş’a cübbe giydirdiği törende Rauf beyi Türk tarihinin en büyük kahramanlarından biri olarak anons etti…

Kahramanlık öyle kişilerin hamasi nutuklarla sunacakları bir paye değil…

Halkı ve ülkesi için mücadele etmiş, yaşarken baş tacı edilmiş nice kahramanın yıllar sonra arşivlerin tozlu raflarına terk edildiği acımasız örneklerle doludur tarih…

1991 de Sovyetlerin çöküşünden sonra yıllarca tapılacak düzeyde yüceltilen Stalin’e yönelik tepkileri gördüğümde; tarihin yargısına bırakmadan liderlere kahraman demenin nasıl büyük hata olduğunu bir kez daha tanık olmuştum.

Hele Lenin büstlerini kiloyla teklif eden acımasız ‘tüccarları’ gördüğümde nasıl da şaşırmıştım…

Ve en son örnek Arafat

Filistin davasının sahibi, en büyük savunucusu, lideri…

Sağlığında gölgesinden korkanların ölümüyle haklı haksız kaynatmaya başladıkları cadı kazanları ve inanılmaz dedikodular…

Bu nedenle Denktaş dahil bugün sırça köşklerde oturanlara paye biçenler, tarihin şaşmaz terazisini bırakıp karar vermeye kalkmamalı…

Söz Denktaş ve onur doktorluğundan açılmışken, dünyada benzeri olmayan bir ibretlik ‘fahri doktora’ öyküsü var ki, hafızası zayıf insanımıza anlatmasak ayıp olurdu…

Asil Nadir rüzgarının dünyayı kapladığı yıllar…

Maaşa bağladığı medya mensupları methiyeler dizerken, İstanbul İktisat Fakültesi 3. sınıftan terk Kıbrıslının kurduğu küresel şirketleri “üzerinden güneşin batmadığı imparatorluk” olarak tanımlıyorlar.

Günlerden bir gün -hafızam yanıltmıyorsa 1988 yılı- Nadir İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinden bir davet aldı…

Çok sonra oğlu Birol o daveti ve hissettiklerini anlatırken, acı acı gülümseyerek şunları anlatacaktı:

“Başarısız buldukları babamı okuldan atanlar, yıllar sonra gücünden yararlanmak için ona fahri iktisat doktorası verdiler”…

Aslında bu fahri doktora olayını gözünüzde çok ta büyütmeyin…

Örneğin şu anda yüce divanda yolsuzluk iddialarıyla yargılanan Mesut Yılmaz’ a Girne Yakındoğu Üniversitesi dahil dünyanın dört bucağında öylesine ‘fahri doktora’ lar verildi, öylesine cübbeler giydirildi ki yazsam şaşar kalırsınız…

Ne diyelim dileriz Denktaş’ın akibeti başkalarına benzemez…

Önemli olan onur doktorasını verenlerin düşüncesi değil, tarihin sizin hakkınızda vereceği hükümdür…

Ve Denktaş hakkında hükmü verecek tarih, dilerim Helsinki yanılgısını unutmaz…

Gelelim ‘Onur doktorası’ ile ilgilenen çok meşgul Üniversite Rektör ve yönetiminin gözünden kaçan gerçek doktora işleriyle ilgili ‘küçük ve önemsiz bazı bilgilere’…

YÖK başkanlığı adına Başkan Vekili Prof Dr. İsmail Tosun imzalı 9.07.1997 tarih 9493-20165 sayılı Mersin Üniversitesi Rektörlüğüne hitaben yazılmış bir karar var önümde…

Karara göre Mersin Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalıştığı sürece hiç kimsenin İl sınırları dışındaki bir başka Üniversitede yüksek lisans ve doktora yapması mümkün değil…

Gerçekten Üniversite Rektörlüğü bu konuda bazen çok duyarlı…

Ama duyarlılık bazı öğretim görevlileri için sonuna kadar uygulanırken, bazıları için nedense görmezlikten geliniyor…

Aslında Türkiye’de tüm öğretim görevlilerinin fırsat ve şans buldukları an yüksek lisans, doktora yapmalarından yanayım…

Aşağıda da vereceğim isimlerle ilgili en küçük bir dostluğum, düşmanlığım yok, hiç birini yolda görsem de tanımam.

Ama kurallar herkese eşit ve adil biçimde uygulanmalı diye düşünürüm.

Köşede bekleyen Trafik Polisi kırmızı ışıkta geçen kimi garibana ceza yazarken, bazı insanlara ceza yazmak bir yana eskort verip önünü açıyorsa eleştirmek doğal görevim…

Buradan YÖK Başkanlığına suç duyurusunda bulunuyorum…

Mersin Üniversitesi göndermiş olduğunuz karara rağmen bazı öğretim görevlilerinin kent dışında başka Üniversitelerde doktora yapmasına göz yumulurken bazı öğretim görevlileri hakkında soruşturma açılıp kınama cezaları veriliyor…

Örnek o kadar çok ki…

Adil biçimde ve objektif kriterlerle YÖK’ün Üniversitede yapacağı küçücük bir soruşturmada bile inanılmaz sayıda uygulamaya tanık olunacaktır…

Ben yine de birkaç örnekle yetinip bazı sorular yönelteyim:

-Öğretim görevlisi Fatih Özdemir ve  Sultan Kavili Arap hakkında başka Üniversitede doktora yaptıkları gerekçesiyle soruşturma açılıp doktoraları yakılmış mıdır?.

Peki burada genelgeyi harfiyen uygulayan Rektörlük Ahmet Taylan Mersin üniversitesinde okutman kadrosunda Basın ve Halkla ilişkiler sorumlusu olarak görev yaparken Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde yüksek lisans yapmasına neden sessiz kalmıştır?.

Koca koca prof. lerin mesai saatlerinde bir an bile Üniversite dışına çıkmalarına izin vermeyen yönetim Taylan’ ın her hafta birkaç gün Ankara’ya gitmesine neden ve nasıl göz yummuştur?.

Mersin Meslek yüksek Okulu Öğretim Görevlisi İbrahim Çakan’ ın bu görevi yürütürken Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi kent ve çevre Bilim Dalında doktora yaptığı doğru mudur?.

-Üniversiteye nasıl kabul edildiğini artık tüm Türkiye’nin ezberlediği Rektör Yardımcısı Tamer Gök’ün kızı Aslıgül Gök’ün öğretim görevlisi olarak Mersin Meslek Yüksek Okulu İktisadi İdari Bilimler Programlar Bölüm Başkanlığına verdiği CV’ isinde İngiltere’deki Sussex te doktora Yaptığına dair beyanı var mıdır?..

2004  yılında Üniversiteye Öğretim Görevlisi olarak kabul edilen ve halen Dış İlişkiler Bölümünde istihdam edilen Aslıgül Gök nasıl oluyor da İngiltere’deki Üniversitenin 27 Ocak 2005 tarihli internet sitesi kayıtlarına göre nasıl oluyor da Sussex Üniversitesinde Ed Steinmueller gözetiminde öğrenci ya da öğrenici olarak görünüyor?…

Öğretim görevlisi olarak görev yaparken, yasak olmasına rağmen başka kentlerin farklı Üniversitelerinde yüksek lisans doktora yapanlar yukarıdakilerden mi ibaret?…

Elbette değil ama bizim yerimiz dar ve bu nedenle de şimdilik bu kadar…

 

  Denktaş’ bırak üniversitede olanlara bak [17.02.2005 – 08:22:45]

 

MERSİN DOĞAL GAZ DAĞITIMININ OLASI İHALESİ (2)…

Enerji Piyasası Düzenleme Kurulunun şartnameleri ihaleye çıkılan tüm kentler için aynı olduğuna göre önümüzdeki birkaç ay içinde ilan edilecek Mersin kent içi konut gaz dağıtım ihalesinin koşulları da aynı olacak…

Örneğin Mersin’e benzeyen ve ihale şartnamesi yayınlanan Gaziantep gaz dağıtım işine talip olacak şirketler; EPDK’ nın şartnamesine göre ihaleye katılacak şirketler 1 milyon dolar geçici, iş kendilerinde kalacak olursa 4 milyon dolar kesin teminat  vermek zorundalar…

Sözleşmenin imzalanmasını müteakip alt yapı çalışmaları 6 ay içinde başlayacak ve 2 yıl içinde ilk konuta gaz ulaştırılmış olacak…

Ve Gaziantep kent sınırları içinde yüklenici şirket 5 yılın sonunda varoşlar dahi abone olmak isteyen herkese, hizmeti götürmek zorunda…

Lisansla gaz dağıtım ihalesinde verilecek teklifler dağıtılacak gazdan metreküp başına alınacak ücrete göre belirleniyor…

EPDK ölçü olarak dağıtım işine talip olan şirketin; satılacak her m3 gaz için dolar üzerinden talep ettiği fiyata bakıyor…

Örneğin İzmir’de ihaleyi kazanan Ankara’ lı Kolin AŞ.’nin aboneye satacağı bir m3 gaz için 0,012 sente  (40 bin TL), İstanbul’un yanı başındaki Gemlik’in gaz dağıtım işini alan Anadolu AŞ. ise m3 başına 0,239 sent ( 325  bin TL) lik bir fiyat vererek işi almış…

Aslında doğal gaz konusunda Macit Özcan’ın gereksiz tartışmalara girmesini anlamak mümkün değil…

Özcan veya Kent Konseyi bir yana, tüm Mersin halkı gösteriler düzenlese de, engellenemeyecek bir işe neden karşı çıkılır?…

Örneğin Makine Mühendisleri Odasının “Doğalgaz sorunu bilimsel olarak araştırılmalı” açıklaması…

Dünyadaki tüm gelişmiş ülkelerin yıllardır kullandığı, uygarlık ve gelişmişlik ölçüsü sayılan enerji kullanımını özel olarak Mersin’de tartışmanın mantığı var mı?..

Hem de birkaç ay içinde yapılacak ihaleyi durdurma olanağı yokken…

İnsanın aklına ister istemez, yetkilerini bilen Özcan’ın neden böyle bir tartışmayı başlattığı sorusu geliyor…

Mersin gaz dağıtımına talip olacak şirketler, Belediye Başkanıyla girecekleri olası kavgalar nedeniyle, daha yüksek fiyat önerirlerse bundan Mersin ve ülke zarar görür…

Özcan’ın asfaltı kırıp alt yapıyı bozacaklar diye karşı çıktığı dağıtım ihalesine girmesi beklenen öyle firmalar var ki, işi onlar aldığı takdirde Özcan’ın mevcut CHP’li kimliğiyle onlara karşı nasıl bir tavır takınacağını doğrusu şimdiden merak ediyorum…

Örneğin G.Antep gaz dağıtım işine talip olan ve Mersin ihalesine girmesinden daha doğal bir şey olmayan Günsayıl AŞ.

Şirket CHP genel saymanı Mahmut Yıldız’ a ait…

Günsayıl Mersin’de bitmeden yıkılma tartışmaları da başlayan Tulumba durağındaki üst geçidin yapımını üstlenen kuruluş…

Özcan ‘Halil Paşa köprüsü’ adını verdiği yapıya uzun süre kendi dönemine sarkan alacaklarını da ödetmedi…

Sonrasını hepimiz biliyoruz…

Son yerel seçimlerde Mahmut Yıldız’ın karşı çıkması halinde Özcan’ın CHP’den aday olma şansı var mıydı acaba?…-Yargı kararına rağmen yıllarca Günsayıl’ a  ödenmesi gereken alacaklarının ne zaman ve kaç para olarak ödendiğini merak etmek suç sayılmaz herhalde-

Bir şey daha; Doğal Gaz dağıtım boru hatları konusunda milyonlarca dolarlık iş deneyimine sahip CHP Genel Saymanının şirketi önümüzdeki günlerde en iyi fiyatı verip Mersin doğal gaz dağıtım ihalesini kazansa, bugün doğal gaza karşıyım diyen Özcan, ne diyecek acaba?.

Özetlersek:

-Devletin zaten yapacağı gaz dağıtım ihalesine karşı çıkmanın, mantığı, anlamı, gereği yoktur.

-Kış aylarında hava kirliliğini aşırı boyutlarda soluyan bu kentin gereksiz tartışmalardan kurtulup bir an önce en temiz ve ucuz enerji olan doğal gaza kavuşmasına karşı çıkmak değil, desteklemek ve talip olacak en iyi fiyatı verecek şirketle uzlaşacağını açıklamak yerel yönetimlerin başlıca görevi olmalıdır.

nemli olan, karşı çıkma söylemleriyle yatırımcıları kaçırmadan, düzenlenecek dağıtım ihalesinin; gölgesiz, herkese açık biçimde, gizli kapaklı hesaplardan uzak biçimde yapılmasıdır…

 

Not: Kafa karışıklığı ve kargaşa biraz da, EPDK yasası hayata geçmeden önce doğal gaz dağıtımının başladığı İstanbul, Ankara, Bursa, Eskişehir’in konumundan kaynaklanıyor.

İstanbul’da dağıtım işini üstlenen İGDAŞ, Ankara’da da EGO Belediyelere ait şirketler.

Bursa ve Eskişehir’de ise Belediyeler bu konuda hukuki alt yapıyı oluşturamadıkları için mevcut durum 2003 yılında çıkan geçici bir yasayla sürdürülmeye çalışılıyor.

Oysa EPDK oluşturulduktan sonra ihaleye çıkılan 35 kentle ilgili durum farklı. Yeni dağıtım ihalelerinde, işi alan şirketin dağıtımı üstlendiği bölgede Belediyeye yasal olarak bedelsiz %10 hisse vermesi gerekiyor.

Ama Belediyenin bu hisse payı nedeniyle ihale sürecini bloke etmesi veya işin yapılmasını engelleme şansı yok…

Yasada bu konuda meydana gelebilecek tartışmalara karşın açık ve net hükümler var:

“Kuruldan dağıtım lisansı alan şehir içi dağıtım şirketi, yetki aldığı şehirde bulunan belediye veya belediye şirketini sermaye koyma şartı aramaksızın, yüzde on nispetinde dağıtım şirketine ortak olmaya davet etmek zorundadır. Bu sermaye oranı, bedeli ödenmek kaydıyla en fazla yüzde  on oranında artırılabilir. Ancak bu artış Hazineye borcu bulunmayan ve ilave kredi talep etmeyen veya Hazineye olan kredi borçlarını tasfiye ettikten sonra, bu amaçla Hazine garantili kredi sağlamaması kaydıyla mümkün olabilir.

Kurum, belediye veya belediye şirketinin hisse almaması veya en az bir yönetim kurulu üyeliğine hak kazanılmayacak oranda hisse alması halinde, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanununun 275 inci maddesine göre belediyeye şirket yönetim ve denetim kurullarında temsil hakkı verecek düzenlemelerin yapılmasını, şehir içi dağıtım şirketinden isteyebilir.”

 

Yasa hükmüne rağmen dağıtım lisans ihalesini kazanan şirketin verdiği %10 luk bedelsiz hisseyi belediyelerin kabul etmemesi veya EPDK lisansına rağmen konutlara gaz dağıtım işini engellemeleri mümkün mü?..

Yasaların egemen olduğu bir ülkede yaşıyoruz…

Ve düzenlemeler yasalara uygun olduğu sürece hiçbir kurum ve kuruluşun bunların üstüne çıkma lüksü yok…

 

  Mersin Doğal gaz dağıtımının olası ihalesi (2) [16.02.2005 – 08:50:39]

 

GAZ DAĞITIMINDA BELEDİYELERİN ROLÜ YOK  (1)…

Ne demişti Kent Konseyinde Özcan?: “Mersin’de doğal gaza karşıyım”

Biz de bir önceki yazıda “dağıtım işi ihale edilirken başka yerlerde Belediyelere sorulmuyor ki, Mersin’de size danışılsın” dedik…

Danışmanları veya ‘birileri’ Özcan’a “Belediye olur demeden kent içi gaz dağıtım işi yapılamaz, karşı çıkarsanız bu iş olmaz” dediyse ve Başkan da buna göre pozisyon alıyorsa yanılıyor…

Bilmekte yarar var; dağıtım lisans ihalesini yapacak Enerji Piyasası Düzenleme Kurulunun, “Mersin Belediye Başkanı ve Kent Konseyi istemediğine göre bu kentten vazgeçelim” deme lüksü yok…

BOTAŞ, 1987 yılında başlayan bir program çerçevesinde Türkiye’nin dört yanına doğal gazı belli bir termin planı çerçevesinde bugün ulaştırmış durumda…

1988 de Ankara, 1992 de İstanbul ve Bursa, 1996 da Eskişehir doğal gaza kavuşan ilk şanslı kentler…

O yıllarda dağıtım işi İstanbul’da İGDAŞ, Ankara’da EGO, Bursa ve Eskişehir’de ise BOTAŞ ortaklıklı alt şirketler eliyle yapılmış…

2001 yılında Doğal Gaz Piyasası kanunu yürürlüğe girdikten sonra ise BOTAŞ yurt dışından satın aldığı doğal gazı kent sınırlarına kadar ulaştırmakla yükümlü…

Kent içi dağıtım işi ise EPDK tarafından ihaleye çıkarılıyor ve doğal gaz ihale sonucunda lisans alan şirketler eliyle konutlara ulaşıyor…

BOTAŞ doğal gaz dağıtım çalışmalarında Türkiye’yi 11 farklı bölgeye ayırmış durumda…

Mersin, 8. bölge olarak isimlendirilen ‘GÜNEY DOĞAL GAZ İLETİM HATTI’ kapsamındaki Malatya, Maraş, Gaziantep, Kilis, Osmaniye, Hatay (İskenderun), Adana grubunda yer alıyor…

Yine BOTAŞ’ ın hazırladığı termin planına göre, Adana ve Mersin’ deki sanayi kuruluşları bu yıl doğal gaz kullanmaya başlayacak…

İhaleler belirlenen takvime uygun yürütülürse, ilk konutlar 2006 ikinci yarısında gaza kavuşacak…

Çok ilginçtir 5 Organize Bölgesine sahip Gaziantep sanayi kuruluşlarının yılda 365 milyon m3 doğal gaz kullanacağı hesaplanırken, Mersin sanayi için hedeflenen rakam 641 milyon m3…

Başka deyişle sanayileşmede Gaziantep’i kıskanan Mersin’in başka bir yazıda açıklayacağımız özellikleri nedeniyle gelecekte 2 kat gaz kullanacağı varsayılmış…

Mersin’de konutların 2007 yılında On milyon, 2020 yılında 76 milyon metreküp doğal gaz kullanmaları hedefleniyor…

EPDK ve BOTAŞ sanayi ile konutların doğal gaz dağıtım işini paylaşmış durumda…

Gelelim şu Özcan’ın yaptığımız asfaltlarımızı kırıp bozacaklar diye karşı çıktığı kent içi dağıtım işinin nasıl yapılacağına…

EPDK şu ana kadar 35 bölgeyi ihaleye çıkarmış, 22 kenti kapsayan bölgelerin işlemleri tamamlanıp lisansları verilmiş, 13 kentin dağıtım ihale süreci devam ediyor…

Mersin’i ilgilendiren 8. bölgede şu ana kadar düzenlenen ihaleler aslında Mersin ve Adana’da işlerin nasıl yürüyeceğini gösteriyor…

Örneğin Malatya’da 21.08.2004,  Maraş’ta 22.08.2004, Gaziantep ve Kilis için 11.10.2004 tarihlerinde doğal gaz dağıtım lisansı için ihaleler düzenlenip teklifler toplandı…

Mersin’e nüfus büyüklüğü, kişi başına düşen gelir, sosyal ve ekonomik gelişmişlik göstergelerinde çok benzeyen Gaziantep’e bakacak olursak;

Adı geçen ihaleye, Türkiye için rekor sayılacak düzeyde 31 şirket müracaat etti..

Oysa Türkiye’nin 3. büyük kenti İzmir’de 8 Haziran 2004 günü yapılan ihaleye 21 kuruluş katılırken, 27 Ocak 2005 günü sonuçlanan ihalenin son görüşmelerine yeterlilik alan 14 firma davet edildi…

Üstelik ipi İzmir’ liler dahil Türkiye’nin büyükleri değil Ankara’ lı Kolin AŞ. adlı şirket göğüsledi…

Ve İzmir Büyükşehir Belediye başkanı çıkıp “Kordon’un asfaltı bozulacak, Şehirde bütün kış 3 ay sürüyor, doğal gaz falan istemiyorum” demedi, diyemedi…

İzmir’in kent konseyi de ne hikmetse, “bizim karşı çıkmamız doğal gazın kente gelmesini engelleyecek mi ki,  tartışalım” diye sormadı…

 

Yarın ki yazıda bize çok benzeyen ve örnek olması gereken Gaziantep doğal gaz ihale sürecini, koşullarını, takvimin nasıl işlediğini anlatıp, Mersin’ deki olası gelişmelere ışık tutacağız…

 

 

  Gaz dağıtımında belediyelerin rolü yok (1) [14.02.2005 – 17:49:17]

 

DOĞAL GAZ İÇİN ÖZCAN’IN GÖRÜŞÜ SORULMAYACAK Kİ…

Macit Özcan seçim zaferinin ardından gömüldüğü sessizliği bozmuş görünüyor…

Önce kendisini ziyaret eden AK Parti il yönetimine elektrik kesintileri ile ilgili TEDAŞ’ a yatırım için gerekli ödeneğin sağlanması ile ilgili sipariş gibi sözler…

Ardından bu hafta toplanan Kent Konseyinde doğal gaz konusuyla ilgili görüşlerini yansıttığı konuşma…

Elektrik kesintileri, Ankara’dan Tedaş’ a aktarılan ödeneklerin azlığı çokluğu başka tartışma konusu…

Ama Özcan’ın iki çıkışı da gündemi değiştirme, yenilerini belirleme alanında beceri kazandığını gösteriyor…

Anlaşılan Mersin daha uzun süre çağdaş dünyada zaten bitmiş olan, ülkemizde de yavaş yavaş iflas eden eski tip demagojiye dayalı siyaset söylemlerinden payına düşeni alacak…

Öyle olmasa acemi AK parti il yönetimini karşısına alıp, “elektrik kesintileri güzelim kente yakışmıyor, hükümetinize söyleyin Mersin’e yüz trilyon göndersin”  diyebilir miydi?.

Özcan’ı dinleyenler kenti de tanımasalar, Mersin’ in tüm sorunları çözülmüş te, geriye tek elektrik kesinti ayıbı kalmış sanacak…

Çöp, deniz kirliliği, arıtma, ulaşım, yeni eklenen tüm beldelerle daha da önemli halen gelen su, yetersiz itfaiye gibi sorunları on yıllardır süren ve bu kafalarla daha uzun süre çözülmeyecek bir kent Mersin…

Ve kentin Belediye Başkanı kendisine nezaket ziyaretinde bulunan iktidar partisi il yönetiminin karşısına kendisinden kaynaklı sorunlar yerine bambaşka gündemle çıkıyor da adamlar azarlanan çocuklar gibi mahcup kendisini kös kös dinliyorlar…

Özcan, il başkanı ve yönetimden bir bayanı koltuğunun altına alıp pozlar verdiği o fotoğrafı kim bilir ne kadar sevmiş ve de AK partinin iktidara geldiği günden beri ilk kez o görüntülerden sonra nasıl deliksiz bir uykuya dalmıştır…

Macit Özcan’ın deneyim kazandığına dair ikinci örnek Kent Konseyinin oluşturma biçiminde uygulanan taktik ve orada yaptığı konuşma…

Kent konseyiyle ilgili söylenecekleri tek cümleyle özetlersek; yerel yönetimlere hedefler, projeler, zaman zaman da eleştiriler getirecek bu çok önemli kurum tereyağından kıl çeker gibi sessiz biçimde dikensiz gül bahçesine çevrilmiştir.

Konseyi yürütecek ve yönetecek olan Genel Sekreterlik makamını dinamiklerin demokratik biçimde seçmesi tüzük değişikliğiyle kaldırılmış, Sekreteri başkanın ataması sağlanarak, Konsey Belediye Başkanının emrine verilmiştir.

Özcan’ın “istemem yan cebime koy” havasında başkan seçildiği toplantı gösterdi ki, geçmiş döneme inat Konseyde bundan böyle eleştiren hiçbir aykırı ses işitilmeyecektir.

Özcan’ın başkan seçildikten sonra, doğal gazla ilgili Konseye ev ödevi verme tavır ve tarzı bile, ortaya çıkan yapılanmayla ‘gündem 21 Mersin Kent Konseyinin’ oksijen çadırındaki umutsuz vaka olduğunu göstermektedir.

Ne diyor Başkan:

“Konsey doğal gazla ilgili çalışma yapıp, önümüzdeki toplantıya getirsin”

“Ben doğal gaza karşıyım”

Sanıyorum Özcan Kent konseyiyle önerilerini emir sayan Belediye Encümenini birbirine karıştırmış…

Oda, dernek, kuruluşlardan gelen ve adına ‘Sivil Toplum Örgütleri’ dediğimiz kurumların koca koca temsilcileri bu kent adına, ödev vermekle yükümlü oldukları Belediye Başkanı kendilerini görevlendirirken ne hissettiler acaba?…

Örneğin Mersin’in Makine, İnşaat, Çevre, Elektrik Mühendisleri ya da Mimarlar Odasının üyeleri, başkan ve yöneticilerini Belediye Başkanlarından talimat alsınlar diye seçmediler ki.

Muhatabı olmadığım sorunun yanıtı da elbette benim değil, başkalarının işi…

Orada ortaya çıkan tablonun yorumunu, dikensiz gül bahçesinde sessiz, başkanla uyumlu oturan temsilcilere bıraksak ta, beni en çok başkanın “doğal gaza karşıyım” sözleri güldürdü…

Özcan eğer önümüzdeki günlerde Mersin doğal gaz dağıtım lisans ihalesini yapacak EPDK (Enerji Piyasası Kurulunun)  bu iş için kendisinden akıl ya da izin alacağını sanıyorsa vay halimize…

Türkiye’de doğal gaz dağıtım işinin, hangi kurumlar eliyle nasıl yapıldığını ve Mersin’de de nasıl yapılacağını anlatalım da, geçmişte de değindiğimiz konuyla ilgili Büyük Küçük Belediye Başkanlarından Odalara, parası olup ta kazançlı yatırım alanı arayan şirketlerden mesken ve iş yeri sahiplerine kadar herkes buna göre pozisyon alsın istiyoruz…

 

Yarın: EPDK, Doğal gaz lisans dağıtım ihalesi yapılan İller, Mersin’in mevcut durumu…

 

 

 

 

 

  Doğal gaz için Özcan’ın görüşü sorulmayacak ki.. [13.02.2005 – 15:25:27]

 

DENKTAŞ, SOCRATES… BU NE YAMAN ÇELİŞKİ ANNE…

Ne güzel adamdı Ahmet Kaya ve özellikle bazı ezgileri ne kadar içten, ne de güzel okumuştu…

Ahmet Kaya’ya son zamanlarda vefasızlık yaptığımın farkındayım.

Pek fazla dinleyemiyorum o beni sarsan şarkılarını…

Düşünüyorum da, 1985 yılında ilk kasetiyle tanışıp, çarpılmamın üstünden 20 yıl geçmiş…

Ve ne ilginç, üstünden onca zaman geçmesine rağmen, bazı ezgilerini il kez nerede, hangi koşullarda, nasıl bir ruh hali içinde dinlediğimi bugünmüş gibi anımsıyorum.

Özellikle de Sıkıyönetim işkencehanelerinin tornalarından geçmiş bir güzelim neslin üstündeki ölü toprağı atarak, tohumun filize vurması gibi, umudu yeşertmeye başladığı o 1985 yılını…

O sözcükleri beyne çakılan  şiiri, nasıl da akarken inleyen bir ezgiye dönüştürmüş, yüreğini de katarak, içimizi kanatan destanımsı ağıta, kendi içimizde yüzleşmekten korktuğumuz, kaybedip kazandıklarımızla hesaplaşmamızı sağlayan gerçeğe taşımıştı bir anda…

Kazanmak mı? Kuşağımızın o kadar uzağındaydı ki bu sözcük…

Yaşasaydı bugün 48 yaşı tadacak Ahmet dahil, uzun vadede hangimiz kazanmaktan söz edebildik ki?…

Oysa yaman çelişkinin acımasızlığıyla yüzleşmek için her birimize farklı vadeler biçilmişti…

“Üç, beş, yedi” diye başlayan ucu açık zamanlar…

Üç gün, üç ay, üç yıl… Yedi gün, yedi ay, yedi yıl…

Ama hepimiz er ya da geç tanıştık, yüzleştik günün birinde yaman çelişkiyle…

Ne yazık, Ahmet te kaçamadı yüzleşme ya da, kaderin acımasız ağlarından…

1999’da tam da bugün, yine böyle bir zemheride Magazin Gazeteciler Derneğinin yerin dibine batası gecesine katıldı…

Ve ödül için sahneye çıktığında bir rüyasını, masum hasretini dile getirdi…

10 Şubat 1999’un o karlı İstanbul akşamında ödül için sahneye çıkan Ahmet Kaya mikrofonlara şunları söyledi:

“Yakın bir gelecekte Kürtçe bir şarkı yazacağım, ona bir de klip çekeceğim.”

Ne eksik, ne fazla, yalın ve çıplak on sözcükten ibaret tek bir cümle…

Ve ellerine geçirdikleri çatal, bıçaklarla üstüne saldıran, başını Reha Muhtar’la Serdar Ortaç’ ın çektiği ‘değişik’ güruh…

Çalıştığı tüm patronlar halkı hortumlayıp batarken, kendisi zenginleşen Reha Muhtar bir huruç hareketiyle mikrofonu kapıyor ve dakikalarına binlerce dolar ödenen “Acı var mı Acı?” saçmalıkları yerine ücretsiz üstlendiği Vatan millet safsatasıyla, kel alaka bir marşı söyletiyordu sahneyi saranlara…

“Daağbaşınıııı dumaaan almııış gümüüüşdere durmaz akaaaar.”

Ve dağın dumanıyla, derenin gümüşünün ‘o günlerdeki anlam ve öneminden’ habersiz Ahmet Kaya, etrafını saranlara “Bakacağım hangi babayiğit bunu engelleyecek” diye meydan okuyacağına keşke yürekleri dağlayan şiirle cevap verseydi o gece:

“Bu ne yaman çelişki anne”…

Tek kelime Kürtçe bilmez Ahmet, bir gün Kürtçe şarkı söyleme özlemini dile getirdi diye, kelepçelendi, DGM’ ye çıkarıldı, tutuklandı, serbest bırakıldı, kaçtı ve kısa zaman sonra da Vatanından uzakta, bu başı dumanlı dağların, gümüş derelerin özlemine dayanmayan yüreğiyle basıp gitti…

Tıpkı daha önce giden Nazım Hikmet , Yılmaz Güney gibi…

Ve o gün kendisine saldıran Serdar Ortaç kısa süre sonra asker kaçağı olduğu için tıkıldığı Mamak cezaevinde sabahlara kadar umumi arzu üzerine ezberlemek zorunda kaldığı Kürtçe türküler söyledi durdu…

Tanrım “Bu ne yaman çelişki bee Anneee…”

Ve yıllar sonra Ali Kırca “Klipi çekilmiş Kürtçe şarkıyı”  ATV ana haber bülteninde milyonlara izletirken, yorumlaması istenen “acı var mı acı” nın yaratıcı çocuğu hiç Ahmet Kaya’nın acısını yüreğinin bir yerinde hissetti mi  acaba?…

Offf “Bu ne yaman çelişki Anneeee”

 

**

8 Nisan 2004 günü Rektör Uğur Oral başkanlığında toplanan Mersin Üniversitesi Senatosu “Sonuna Kadar Denktaş’ın yanında” olduğunu duyurmakla kalmıyor, bildirinin hemen ardından Kıbrıs’a bir gezi düzenliyordu…

Ve 14 Nisan günü Denktaş’ın huzuruna varan Öğretim üyeleri adına Oral kabulde şunları söylüyordu:

“Türk milletine batı dünyasından gelen emperyalist saldırıların yıllardan beri devam ediyor.

Bu saldırıların ilk durdurulduğu yer Atatürk önderliğinde Sakarya oldu. İkincisi ise Denktaş önderliğinde Yeşil Hat olacak…”

Batı dünyasına bu gözle bakan Oral’ ın başında olduğu Üniversite, şimdi AB fonlarıyla desteklenen pek çok projeyle gururlanıyor.

Emperyalist saldırılardan şikayet edenler, aynı emperyalistlerden sağlanan fonlara umut bağlamış durumda…

Ve Oral’ ın başında olduğu Üniversite’nin gurur duyduğu Erasmus projesi devreye girdi bugünlerde.

Erasmus ne mi?

Mersin Üniversitesinin 2004/2005 döneminde dahil edildiği, AB tarafından desteklenip yürütülen, ikili anlaşmaların yapıldığı AB üyesi yüksek öğretim kurumlarıyla, Mersin Üniversitesi arasında öğrenci, öğretim elemanı değişimi ve ortak projesi…

Ve gelecekte akılcı proje ve stratejilerle bu kentin dinamik, üretken, özgür, özerk Üniversitesine  eğitim ve istihdam amacıyla akıtılacak trilyonlarca AB kaynağı

Dün AB dedik diye bize kızanlar, yarın fonları gördükçe herkesten daha hızlı AB’ ci olacaklar.

Bir yandan Denktaş öte yandan Socrates  programı…

Bir yandan Denktaş’ ın gelişini bayrama dönüştürmeye hazırlanan Oral, öte yandan Erasmus programındaki öğrencileri denetlemek için Avrupa ülkelerini dolaşacağını ekranlardan müjdeleyen yardımcısı Tamer Gök

Offf “Bu ne yaman çelişki anne…”

 

 

  Denktaş, Socrates.. Bu ne yaman çelişki anne [09.02.2005 – 17:29:12]

 

MERSİN ÜNİVERSİTESİ, MEKİK, MUHBİRLİK ÜSTÜNE…

 

4 Şubat 2005 günü yapılacak MEKİK toplantısının Üniversite’deki bölümüne iktidar Milletvekillerinin katılmaması konusunda bir çağrıda bulunmuş, nedenlerimizi de sıralamıştık…

Gerçekten de, son beş yılda en önemli kent dinamiği olması gerekirken alabildiğine izole edilen Üniversite’nin yönetimi hakkında iddiaları da aşan öylesine belge ve bilgilere ulaştık ki, bir dönem  ülke genelindeki cadı kazanından beterinin bu kentte kaynatıldığına dair dokümanlar karşısında susmak bize göre değildi…

Yaptığımız çağrının etkisi nedense medyaya pek yansımadı…

Oysa Üniversite Rektörlüğünün internet sitesi ve bültenlerle tüm medyaya duyurduğu 4 Şubat MEKİK toplantısı çağrımızın ardından tek kelimeyle fiyaskoya dönüştü.

Mersin’in beş iktidar Milletvekilinden sadece biri, sekiz CHP’liden de yalnızca Şefik Zengin bu toplantıya katıldı.

Başka deyimle 12 de 2…

Üstelik yine Rektörlüğün duyurusunda katılacağı duyurulan AK Parti İl Başkanı da özellikle kendisine ilettiğimiz bazı belgelerden sonra MEKİK’ e katılmadı…

Valilik 12 Milletvekilinden sadece ikisinin, iktidarı temsil eden AK partiden ise yalnızca Ali Er’in katılması gibi ciddi tepki karşısında sessizliğe bürünürken, Üniversite Basın Bürosunun Rektörlükte gerçekleştirilen toplantıyı hiçbir şey olmamış gibi medya ve kamuoyuna duyurma biçimi “bu ne pişkinlik” dedirtecek türden…

“MEKİK Daimi Kurul Toplantısı” nı habere dönüştüren Büroya göre;

“Toplantıya, Mersin milletvekilleri, iktidar ve ana muhalefet parti il başkanları ile MEKİK Daimi Kurulu üyeleri katılmış…”

İyi de haberde verilenlerle gerçeklerin ilgisi yok ki…

Yetkililer, özellikle İktidara mensup dört milletvekilinin ve AK parti İl Başkanının kampus alanında yapılan toplantıya neden katılmadıklarını doğru dürüst okumak, algılamak ve gelecekle ilgili eylem planlarını buna göre kurgulayacaklarına,  katılımdaki eksikliği bile görmezlikten gelmişler…

Oysa herkesten önce Oral gerçekleri kabul etmek zorunda…

71 milyon dolarlık dış kaynaklı yatırım için hazine garantisi tasarlayanlar, bunun için gerekli siyasi desteği ancak iktidar milletvekillerini yanlarına alarak gerçekleştireceklerinin bilincindeyse, dönüp eski politikalarını, öğretim üyesi, görevlisi ve öğrencilere geçmişte reva görülenlerle ilgili öz eleştiride bulunmak, varılan noktadan ders çıkarmak zorundalar…

Özellikle Oral’ ın Rektör olmasının ardından Üniversite öylesine olaylara tanık oldu ki…

Kendisi de benzer bir başka Üniversitenin davranışları nedeniyle emekli olmak zorunda kalmış Prof Dr. Ömer İnan’a, pek çok öğrenci ve öğretim elemanına reva görülenlere isyan etmiş, yaşamı boyunca insan hakları, özgürlükleri kutsal bellemiş  Mir Dengir Fırat’a rağmen, hiçbir şey olmamış gibi Mekik toplantısı bahanesiyle birilerinin AK partili siyaset adamlarıyla  aynı fotoğraf içinde yer alma gayretleri geri tepmiştir.

Aşağıda anlatacağımız öykü bile Rektörlüğün yönetim anlayışını göstermesi bakımından kamuoyu ve AK parti Milletvekilleri için bir ders niteliğinde…

2002 Ocak ayının ilk günleri…

Rektör Oral kendisine ulaştırılan imzasız, isimsiz, adressiz, tarihsiz bir mektubu çöpe atacağına ciddiye alıp konunun ilgilisi Yüksek Okul Müdürüne havale eder, hem de dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in isimsiz, imzasız ihbar mektuplarının işleme koyulmaması genelgesine rağmen…

Değerli büyüğüm, saygı değer Rektörümüz diye başlayan ispiyon destanı noktası virgülüyle –bozuk ifadelere rağmen metin  aynen korunmuştur- şöyle devam etmektedir:

 

“Sizin Mersin Üniversitesinin rektörü olarak ne kadar çalışkan üniversitenin gelişmesi ve ilerlemesi için insanüstü çaba gösterdiğinizi biliyor ve başında bulunduğunuz üniversitede öğrenci olmaktan gurur duyuyoruz. Ayrıca sizin, demokratik, laik Türkiye Cumhuriyetinin değerlerine karşı ne kadar hassas olduğunuzu biliyoruz. Bundan amacımız, mersin Meslek Yüksekokuluna öğretim elemanı olarak alınacak olan Tunay Alkan hakkındaki kaygılarımızı size iletmekti. Bu şahıs tarikatçı bir kişi olup, gerici ve irticai bir yapıya sahiptir. Üniversite gibi hassas bir yerde böyle bir kişinin ders vermesinin sakıncalarını takdirinize bırakıyoruz. Bu kişinin devlet hayatında referans olarak taliban tipi, şeriat kurallarının görmek isteme gibi bir görüş ve arzu içinde olmasıdır.

Mersin Meslek yüksekokulunda öğretim elemanı Fatih Özdemir ile bilgisayar teknisyeni Erol gülmez denen şahıs birlikte gerici ve irticai kafaya sahip yada yatkın öğrencilerle ilgilenmekte ve faaliyet yürütmektedirler. Bilgilerinize sunar ellerinizden öperiz.

Öğrencileriniz.

Bilgi için

YÖK, Genel Kurmay, MGK, Cumhurbaşkanlığı”

 

Ne kadar kolay değil mi?. Birbirini çekemeyen ya da, o Alkan’ın girip kazandığı sınav yüzünden trenin kaçacağını anlayan birileri oturup akıllarına esen şeyleri hem de isim, adres olmadan karalayacaklar… Ve koca Rektör bunları elinin tersiyle iteceğine ciddiye alacak.

Mektubun ciddiye alınıp, işleme koyulduğunu nerden mi biliyoruz?.

Rektör ihbar mektubunu kaldırıp atacağına altına kendi el yazısıyla not düşerek, dönemin Yüksek okul müdürü Esat Yılgör’e “Vaki iddiaların incelenmesi, yerinde ise soruşturma açılmasını rica ederim” notuyla havale ediyor.

11.01.2002 tarihinde Rektörlüğün gizli damgalı üst yazısı ve ekindeki mektubu alan Prof. Dr. Yılgör 18.01.2002 tarihinde konuyu tahkik etmek üzere atanan “soruşturmacılara” Mersin Meslek Yüksek Okulu Müdürü sıfatıyla mektup yazıp 30.01.2002 tarihinde Müdürlük makamında bulunmalarını istiyor…

Sonra ne mi oluyor?…

Gerçek dışı ihbar mektubuna soruşturma ekibi gülüp geçmiş olmalı ki, konu kapanıyor.

Fatih Özdemir Üniversite İnternet sitesi bilgilerine göre, halen Meslek Yüksek Okulu Öğretim görevlisi…

Tunay Alkan’ a gelince ister inanın ister inanmayın, ispiyon mağduru, o yazılan iddialara inat günümüzün Mersin Milli Eğitim Müdür yardımcısı

Bu öyküden haberdar Ak parti Mersin Milletvekillerinin yerinde siz olsanız ne yapardınız?…

Rektör Oral, MEKİK’ in 4 Şubat günü neden boşa gidip geldiğini bu yazıdan sonra daha iyi anlamış olmalı…

 

 

  Mersin Üniversitesi, MEKİK,Muhbirlik üstüne [08.02.2005 – 08:25:45]

 

SARIGÜL YARGILANIYOR DARISI MERSİN’DEKİLERE…

Sarıgül’ ü Kurultay’da sandığa gömmek üzere Baykal’ın başlattığı harekatın medyanın belli kesiminden yoğun eleştiriler aldığı günler…

17 Kasım 2004 günü Sabah gazetesinde “Bugün Sarıgül ile ilgili açılmış tek bir dava, alınmış yargı kararı yoktur” denmesine, 24 Kasım günü de Radikal Gazetesinde aynı kişinin “Hakkımda açılmış tek bir dava” yok demeci yer almasına rağmen gerçek acaba bu muydu?

Kurultaydan sonra yine Sabah gazetesinden Yavuz Donat’ a demeçler veren ve “dağa taşa Karaoğlan yazılarını yazdıran siyaset mühendisi” 35 yıllık CHP’li Zeki Alçin’ in günah çıkarması iyiydi de, Sarıgül’ den genel başkan olmayacağını anlamak için kurultay sonucunu bekleyen 1977 lerin gençlik kolları başkanının “Şişli Vakası” nın geçmişini bilmemesi mümkün müydü?…

Peki, Radikal ve Sabah’ın açılmış dava olmadığı söylemleri doğru muydu acaba?.

Temmuz 2001 de İl İdare Kurulunun aldığı karar çerçevesinde soruşturma başlatan İstanbul Defterdarı Kadir Boy incelemenin tamamlanmasının ardından 28.08.2001 tarihinde Gizli damgalı bir yazıyı Valiliğe gönderiyordu. Buna göre:

Şişli Belediye Başkanı Mustafa SARIGÜL‘ ün,

Şişli Feriköy ‘de imara aykırı ruhsatsız yapılaşmadan dolayı yasal işlemleri zamanında ve tam olarak yapmadığı,

Ayazağa’ da imar planına aykırı yapılaşma yapılması ile özellikle Garanti Bankası ve İhlas Finans‘ ın kiracısı olduğu iki binanın korunduğu konusunda; 23.12.1990 tarihinde Yapı Ruhsatı düzenlenen ve daha sonra yüksekliği değiştirilen 8659 ada l parseldeki bina hakkında 01.10.1997 tarihinde yapı tatil tutanağı düzenlenmesine rağmen 08.01.1998 tarihinde karar alınmak üzere Belediye Encümenine sunulmasından, 20.04.1998 tarihinde Belediye Encümeni tarafından 3194 Sayılı Kanunun 32. maddesine göre yıkım kararı alınmasına rağmen bu kararı uygulamadığı anlaşıldığından,.

İlgili hakkında T.C.K.nun 240. maddesinde belirtilen görevi kötüye kullanmak suçundan yargılanmak üzere, M.M.H.K nun 5. ve C.M.U.K.nun 163. maddesi gereğince ”Lüzum-u Muhakeme” karan verilmesi kanaatine varılmıştı…

İşte yargılama süreci bu yazıyla başladı…

Uzun yazışmalar sonunda Savcılık 2003 yılında İstanbul 2.ağır Ceza Mahkemesinde Gülay Aslıtürk zamanındaki kaçak yapılarla ilgili yıkımları gerçekleştirmediği gerekçesiyle “görevi kötüye kullanmak” suçundan Sarıgül hakkında dava açtı…

Sürekli olarak her platformda “hakkımda açılmış tek bir dava yok” diyen Mustafa Sarıgül, sözlerinin gazetelere yansıdığı günlerde, 22 Aralık 2004 te 2. Ağır Ceza Mahkemesi heyetinin karşısına çıkıyor ve hakkındaki iddialarla ilgili şunları söylüyordu:

“İsnat edilen suçlamayı kabul etmiyorum. 1999 yılında Şişli belediye başkanı olarak göreve başladım. Danıştayın lüzumu muhakeme kararında belirtildiği şekilde imar mevzuatına aykırı biçimde yapılan yapılaşmaya göz yummam söz konusu değildir, Şişli belediyesinde 7 tane başkan yardımcısı vardır, 1 tane teknik başkan yardımcısı bulunmaktadır, Belediye başkanı olarak benim kaçak yapılaşma ile birebir ilgilenmem söz konusu değildir, yetki paylaşımı yapılmıştır, ve başkan yardımcıları bu konuda yetkilendirilmiştir, söz konusu yapılaşma İle ilgili olarak Belediye encümeninden yapı tatil tutanağına göre 04.05.2001 tarihinde yıkım kararı çıkmıştır. Bunun uygulanması da memurlara bırakılmıştır. Meskun olan yerlerin yıkılması gayet zor olmaktadır, öncelikle Büyükşehir belediyesinin bu yerin suyunu kesmesi, elektrik idaresinin elektrikleri kesmesi ve ayrıca emniyet tedbirinin alınması gerekmektedir, ayrıca bizim şişli belediyesi olarak ekiplerimizin bu yıkımları yerine getirmesi mümkün değildir. Ekipmanlar olmadığı için yıkma olanağımız olmamıştır. Söz konusu Orhan Karaya ait bu taşınmaza ben göreve başlamadan evvel yapı izni verilmiş, ancak mıntıka mühendislerinin yaptıkları denetim sonunda imar mevzuatına aykırı bulunması nedeniyle yapı tatil tutanağı düzenlenmiş bu yapı tatil tutanağı encümene gelmiş ve encümenden de yıkım kararı verilmiştir, belediye imkanlarının olanaksızlığı nedeniyle gerçekleştirilmemiştir, bu olayda benim herhangi bir ihmalim söz konusu değildir”

CHP ve Ülke gündemini hızla terk eden biri hakkında bunları neden mi yazdım?…

Kaçak yapılar sadece İstanbul’da ya da Şişli’ de mi var?…

Önümüzdeki günlerde Mersin’de hakkında yıkım kararı bulunmasına rağmen, el sürülemeyen, özel dokunulmazlığa sahip binalarla ilgili düğmeye basılmayacak mı?.

Sadece kat fazlası itibariyle değil, oturduğu alan itibariyle de tam anlamıyla “kaçak yapı” tanımına uyan bu binalar hakkında görevini yapmayan Belediye Başkanları hakkında ne zaman işlem yapılacak?..

Davalar açıldığında o Belediye Başkanları da hakim huzuruna çıkıp suçu; yardımcılarına, kesilmeyen sulara, alınmayan emniyet tedbirlerine mi yükleyecekler?…

Kimbilir bu yazıdaki ifadelerden ilham alıp, neden yıkmadılar diye topu gariban memurlara da atabilirler…

Yetkililer, etkililer gürültüden duyamadım, bir şeyler mi diyordunuz yoksa?…

 

 

 

 

  Sarıgül yargılanıyor, darısı Mersin’dekilere.. [07.02.2005 – 08:15:16]

 

MEKİK ve ÜNİVERSİTE…İKTİDAR MİLLETVEKİLLERİNE ÇAĞRI…

Mekik Farsça bir kelime, mecazi anlamda sürekli gidip gelme anlamında kullanılıyor…

Mersin’e atandıktan 2 yıl sonra Atilla Osmançelebioğlu’ nun girişimleriyle geçtiğimiz günlerde kurulan Mersin Kalkınma İşbirliği Konseyine de MEKİK adı koyulmuş…

Her ne kadar MEKİK’ in  Mersin’in sorunlarına  çözüm bulmak,  gelişmesine ivme kazandırmak,  mevcut kaynakları en rasyonel biçimde  kullanarak,  yeniden istihdam imkanları yaratmak  amacıyla  kurulduğu ifade ediliyorsa da, şu ana kadar gerçekleştirdiği tek şey adına yakışır biçimde Mersin-Ankara arasında mekik dokumak…

Lokomotifi bürokrasi olan bir oluşumdan büyük projelere imza atmasını, kentin kalkınma dinamiklerini öne çıkararak, en azından Mersin’in en önemli sorunu işsizliğe çare bulmasını beklemek zaten hayalcilik olurdu.

Konseye dahil edilen aktörlerin seçiminden, anlayış tarzına kadar yanlışlarla dolu oluşumu daha ilk toplantısında medyayı dışarıda bırakıp kendini kapalı kapıların ardına hapsederek, dünyada iflas etmiş bir anlayışla hareket edeceğini koydu ortaya…

Oysa önümüzdeki dönemde AB ile müzakereler ilerledikçe, birlikten sağlanacak kaynaklardan bu kentin hak ettiği biçimde yararlanmasının olmazsa olmaz koşulu Sivil Toplum Kuruluşlarının –STK- alabildiğine katılımını sağlamak.

Mekik bunu sağlamak bir yana, anlamış ta değil…

MÜSİAD ile MESİAD’ ı bile yoğun eleştirilerin ardından hatırlayan konseyin her birine farklı kulvarda iş düşecek pek çok inisiyatiften haberi yok, haberdar oldukları da umurunda değil.

Başarılı olması zaten olanaksız da, bırakın başarıları, toplantı tartışmalarını halka yansıtarak, tüm toplumsal kesimlerin katkısına köprü olacak medyayı toplantıların dışında bırakan anlayışla bir yere varılması mümkün değil…

Oysa dünyanın geleceği olan en önemli noktalarından birinde bulunan Mersin’in derhal çözülmesi gereken dünya kadar sorunu var…

Mersin’i Mersin yapan en önemli varlığı olan liman özelleştirme programına dahil edilmiş, bir an önce kapsamlı ve ciddi projeler hayata geçirilmezse dışarıdan birilerinin parayı bastırıp kaderimize el koyma tehlikesi kapıda ama Mersin’in basireti bağlı…

Türkiye’nin, zenginlikten nüfusa, ödediği vergilerden banka mevduat sıralamasına kadar ilk yedisi içinde yer alan bir kent, sosyo-ekonomik gelişmişlik sıralamasında 33. sırada yer alıyorsa, olumsuz göstergeleri olumlu hale sokmak, sorunlarını tespit ederek, çözüm için ayağa kalkması gerekmez mi?

Sıralamayı doğrudan etkileyen sağlık ve eğitim gibi alanlarda çoğu Güneydoğu kentinden daha kötü durumdaki Mersin, yıllardır bu sorunlarını bile çözmekten yoksun…

Oysa MEKİK, gerçekten tüm sivil toplum kuruluşlarını, inisiyatifleri bir araya getirebilse, geliştirilecek projelerle sadece iki konuda değil tüm alanlarda makus talihini tersine çevirebilir…

Konsey bunları yapacağına Mersin-Ankara-Mersin arasında mekik dokuyor.

Belli birkaç kurum15 gün önce Ankara’daydı, 4 şubatta Mersin’de yine bir araya gelecekler.

Altı yıldır Üniversiteyi sınırları içine hapseden bir anlayış şimdi siyasetsiz olmayacağını anlamış olmalı ki, MEKİK’ i de yanına alarak tam bir (U) dönüşle iktidar milletvekillerini kampusta konuk ederek, güçlülük sergileme derdinde.

Böylece yıllardır nefes alışları bile izlenen, –sağcı/solcu fark etmiyor- araştıran, sorgulayan pek çok öğretim üyesi ve öğrenciye, “ siz derdinize yanın, hükümetler değişse de, burada bir şey değişmeyecek” mesajını vermek istiyor.

Üniversite Web sayfasına girenler günlerdir aşağıdaki duyuruyla karşılaşıyorlar:

“Mersin Üniversitesi Çiftlikköy Kampusü’nde Sn. İl Milletvekilleri ile iktidar ve ana muhalefet partisi İl Başkanları’nın katılımıyla 4 Şubat 2005 Cuma günü saat 14.00 de gerçekleştirilecek MEKİK Daimi Kurul toplantısı öncesinde, aynı gün saat 9.30’da, Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Kurul toplantı salonun olağan MEKİK Yürütme Kurulu toplantısı yapılacaktır.”

Başkalarını bilmem ama, AK parti il Milletvekilleri Rektörün davetini ellerinin tersiyle itmeli…

Böylesine bir tavır; ‘imzasız, isimsiz dilekçelerle’, haklarında soruşturma açılan gariban öğretim görevlilerinden bilim adamlarına, çalışanlardan sorguya çekilen öğrencilere kadar ülkede başlayan iklim değişikliğinin kendilerine de yansımasını dört gözle bekleyen tüm Üniversitelilere moral destek adına çok önemli bir mesaj olacaktır…

 

  MEKİK ve Üniversite… [03.02.2005 – 16:40:16]

 

MERSİN ÜNİVERSİTESİ… TEZ KONUSU ATAMALAR, ATAMAMALAR (2)…

Üniversiteye bağlı Meslek Yüksek Okuluna alınacak bazı öğretim görevlilerinin, her babayiğitte olmayan bazı özellikler taşıması da isteniyordu…

Örneğin, Cam seramik bölümüne alınacak öğretim görevlisinin herhangi bir Fakültenin Seramik bölümünden mezun olması yeterliydi de, Aydıncık Meslek yüksek Okulunda görevlendirilecek kişinin, Turizm İşletmecilik Yüksek okulundan mezun olma yanında, İngilizce bilmesi, Önbüro konusunda en az 5 yıl, ön büro paket programlarında deneyimli, Üniversitede ders vermiş ve askerliğini yapmış olması gerekiyordu.

Mersin Meslek Yüksek Okulu İktisadi ve İdari bölümlerindeki 6. derecedeki bir kadro için Yöneylem Araştırma, İstatistik lisans ve İngilizce bilgisi yanında Bilgisayar/ yazılım konusunda 10 yıl çalışmış olma koşulu da aranıyordu da, aynı okulun iktisat bölümü için aranan iki öğretim görevlisinden birinin, İşletme lisansı ve ingilizce bilmesi yanında yatırım, uluslararası vergi ve muhasebe konularında 3 yıl iş deneyimi isteniyordu da,  diğerinin  iktisat lisans ve yüksek lisans, çok iyi ingilizce yanında AB ve Ar-Ge politikaları konulu tez ile araştırma kurumlarında 5 yıl çalışmış olması gerekiyordu.

Aynı sınavda, her şeyiyle birbirinin aynısı kadrolar için bazen üç, bazen beş hatta on yıl deneyimin hangi kıstaslara göre neden arandığını ilk anda kestirmek olanaksızdı.

30 Kasım 2003 günlü ilana istinaden 4.12.2003 tarihinde Aslıgül Gök adında bir genç kız başvurdu Üniversiteye.

Tüm Ülkede AB ve Ar-Ge politikaları konulu tez ile araştırma kurumlarında 5 yıl çalışmış olma vasıflarını taşıyan ikinci bir insanın bulunma olasılığı yoktu ki, Aslıgül 22.12.2003 günü yapılan sınava tek başına girdi…

Elbette Gök’ün bu eşi az bulunur kariyeri dışında çok küçük bir özelliği daha vardı…

Üniversitenin personel işlerinden de sorumlu Rektör yardımcısı Tamer Gök’ün kızı olması…

Aranan özellikteki tek insan olduğu için sınavı kazanması mukkader Aslıgül, babasının imzasıyla tüm başvuranlara önceden bildirilen sınavın yazılı olacağı duyurusuna rağmen, son anda yapılan değişiklikle üç kişilik jürinin sözlü sınavında ter döktü…

Gerçekten bir süre sonra dillere düşen ve Milliyet’ten Meral Tamer’in de köşesine taşıdığı “vaka” yı değerlendiren Rektör aranan kadro için sadece Aslıgül’ ün başvurduğunu söylüyordu da, bunun neden böyle olduğu sorusunun yanıtı yoktu.

Ve bakın Tunay Alkan’ ın dört yıldır süren mücadelesine karşın bir türlü sonuçlanmayan o kağnı hızındaki takvim Aslıgül için nasıl çalıştı:

Tamer Gök’ün kızı 22.12.2003 günü sınava girdi.

Aynı gün üç kişilik sınav jürisi bir tutanakla İktisadi ve İdari Programlar Bölümüne 5. derece kadrosu için başvuran Aslıgül Gök’ün sözlüyü kazandığını yönetim kuruluna bildirdi.

Mersin Meslek Yüksek Okulu Yönetim Kurulu 24.12.2003 de toplanarak münhasıran Aslıgül Gök’ü ilgilendiren kararı aldı.

Buna göre “Yüksekokul İktisadi ve İdari Programlar Bölümü (İktisat) 5. derece Öğretim Görevlisi kadrosu için 22.12.2003 tarihindeki sınavı başaran Aslıgül Gök’ün 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 31. maddesi gereğince 1 yıl süreyle atanması hususunun Rektörlük makamına sunulması” uygun bulundu.

Gök konusunda Üniversitenin tüm birimleri zamana karşı yarışıyordu adeta.

Yüksek Okul müdürü Selim İnan 24.12.2003 tarih 48 sayılı toplantıda alınan 5 sayılı kararı 25.12.2003 tarihinde bir üst yazıyla Rektörlüğe gönderdi.

26.12.2003 tarihinde Rektörlüğe ulaşıp onaylanan karar Personel Daire Başkanlığına intikal ettirildi.

Personel Daire Başkanlığı Mersin 1971 doğumlu, ODTÜ İktisat Fakültesi 1998 mezunu Aslıgül Gök’ ün işlemlerini derhal tamamladı.

Personel dairesinden sorumlu Tamer Gök ve Üniversite Genel Sekreterliğine vekalet eden Yüksel Özdemir’in “oluruna saygıyla sundukları” işe giriş bildirgesini Rektör Uğur Oral onayladığında tarihler 30.12.2003 ü gösteriyordu.

Hafta sonunu saymasak 7 gün içinde sınav ve sonrasındaki tüm bürokratik işlemler tamamlanmış 2004 te saatler kala, Mersin Üniversitesi Meslek Yüksek Okuluna Öğretim Görevlisi olarak atanmıştı Rektör yardımcısının kızı…

Aslıgül’ ün Zamana karşı yarışın ardından Meslek Yüksek Okulunda branşıyla ilgili kaç ders verdiğine gelince…

30 Aralık günü öğretim görevliliği işlemlerinin tamamlanmasının ardından milyonlarca iş diyen inleyen Üniversite mezununu bilmem ama Gök ailesi yılbaşına mutlu girmiş olmalı…

Oysa Rektör Oral’ ın mutlu sürprizleri bu kadarla da sınırlı değildi.

2 Ocak 2004 günü Yılbaşı rehavetine aldırmadan  yoğun işlerinin arasında Oral, Üniversite genel sekreterliğine bir yazı gönderdi.

Yazıda, Meslek Yüksek Okuluna açıktan ataması yapılan üç öğretim görevlisinin Dış İlişkiler Şube Müdürlüğünde görevlendirildikleri, bu bölümde işe başlatılma tarihlerinin Rektörlüğe bildirilmesi emrediliyordu.

Maliye Bakanlığından istenen kadroyla uzaktan yakından ilgisi, ders vermenin de söz konusu olmadığı şubeye atanan üç kişiden biri yine Aslıgül idi…

Rektörün aynı günlerde konuyla ilgili kendisini arayan Milliyet yazarı Meral Tamer’e söyledikleri bugün gibi aklımda:

Aslıgül Gök ise Bilkent ve yurt dışında çok iyi eğitim görmüştür. Bizim için bir kazançtır. Zaten o bölüme sadece o başvurmuştu.”

Sahi o günlerde Oral ODTÜ ‘yü bitiren birine, neden Bilkent  mezunu demişti?.

Üniversitelere kaynak ayıran AK parti hükümetinin, bu ve ülke genelindeki yüzlerce benzeri olay karşısında ne yazık ki eli kolu bağlı.

Ne yazık ki, Başbakanlık ve Maliye Bakanlığının tüm iyi niyet ve çabalarına rağmen, YÖK yasası değişmediği sürece, garibim Anadolu Üniversitelerine akıtılan kaynaklar, objektif kriterlerle hak eden en uygun insanın istihdam edileceği kadrolara dönüşmüyor.

368 Milletvekiliyle Anayasayı değiştirecek çoğunluğa sahip AK partinin iktidar olmak kadar muktedir olmasının, rüştünü ispatının mihenk taşlarından biridir YÖK yasasını değiştirmek…

Ve bu konuda geçen her günün eğitimde kayıp yıllar anlamına geldiğine artık daha fazla inanıyorum…

 

 

  Mersin Üniversitesi, Tez konusu atamalar,.. (2) [02.02.2005 – 08:17:04]

 

MERSİN ÜNİVERSİTESİ… TEZ KONUSU ATAMALAR, ATAMAMALAR ( 1)…

Tünay Alkan 21 Aralık 2001 tarihinde Mersin Üniversitesince açılan Öğretim Görevlisi sınavını kazanmasına rağmen, görevli olduğu Milli Eğitim Müdürlüğü muvafakat vermedi gerekçesiyle o günlerde göreve başlatılmadı…

Alkan kısa zaman sonra, sadece sınavı değil, bazı güçleri de aşması gerektiğini en önemlisi de, ağır işleyen hukuk sürecinden geçerek, mahkemeye taşıdığı konudaki davayı da kazanması gerektiğini anladı…

Verdiği yasal mücadele sonunda davayı kazandı. Karar üzerine Milli Eğitim Bakanlığı da, 13 Temmuz 2004 günü personeline Mersin Üniversitesinde Öğretim Görevlisi olması için gereken onayı verdi…

Alkan’ ın elindeki yasal karara, ve Bakanlığın verdiği izine rağmen göreve başlatılması gerektiğini düşünüyorsanız, hayır, öyle olmuyor…

23 Temmuz günü Rektörlük Bakanlığa hiçbir gerekçe göstermeden atamanın yapılmayacağını bir yazıyla bildiriyor…

Halen, Mersin Milli Eğitim Müdür yardımcısı görevinde bulunan Alkan, gelişmeler karşısında şunları söylüyor:

”Kurum uygulamasının yasal dayanağı ve mantıksal izahı yok. Yapılan işlem kamu yararı gözetilerek yapılmıyor. Üniversitelere, personel kadrosu, Maliye Bakanlığı’ndan verilir ve muvafakat işlemleri devam ettiği müddetçe de kadro bekletilir. Dolayısıyla Mersin Üniversitesi muvafakat işlemlerinin sonucunu beklemeden yerime başka birini öğretim görevlisi olarak aldı. Bu konuda hukuk mücadelem sonuna kadar devam edecek.”

Bu dört yıllık bir atanamama öyküsü…

Gelin bir de mutlu sonla birkaç gün içinde sonuçlanan muhteşem atama bir öyküsü anlatalım da Türkiye’de bürokrasi ağır işliyor diyen şom ağızlıların hepsini susturalım.

Rektör Uğur Oral’ ın deyimiyle gelişmekte olan, hepimizin üstüne titrediği, bu nedenle de eleştirirken bile kılı kırk yardığımız Mersin Üniversitesi, pek çok eksiği gediği yanında, öğretecek insanlara da ihtiyaç duyan bir kurum…

Bu amaçla, 2003 Kasım ayında YÖK’e başvurularak, gereksinim duyulan bölümler için kadro talebinde bulunulur.

YÖK’ün “Olur” kararı, Başbakanlık Devlet Personel Daire Başkanlığınca da 20.11.2003 tarihinde uygun bulunarak kadrolarla ilgili ödeneği verecek olan Maliye Bakanlığına gönderilir.

Bakanlık kadro kullanım iznini, 15.12.2003 tarihinde bir yazıyla Başbakanlık Personel Genel Müdürlüğüne bildirir. Adı geçen kurum da yasal tüm prosedürlerin yerine getirilmesi üzerine 26.12.2003 tarihinde Mersin Üniversitesine ihtiyaç duyulan bölümlere öğretim üyesi, görevlisi, okutmanların sınavla alınıp, istihdamı konusunda izin verir.

Tarihler kafanızı karıştırsa da, kağıt kalem alma pahasına kronolojik sıralamayı not etmenizde yarar var…

Anlatacağımız  atama öyküsü yukarıdakilere benzer tarihlerdeki gelişmelerle anlam kazanıyor çünkü…

Türkiye’de hiçbir kuruma memur alınmayacağı kararına rağmen, Üniversite gibi bilim kurumlarını bundan ayrı tutuluyor…

Amaç devletin tasarruf genelgelerine rağmen, hepimizin geleceği olan öğretim kurumlarına yardımcı olmak, önlerini açmak…

YÖK’ ün 5.11.2003 tarihli yazısıyla başlayıp 26.12.2003 günü Başbakanlığın onay verdiği kadro izin talepleri sonuçlanırken Mersin Üniversitesi’nde farklı bir telaş yaşanıyordu.

Bir yandan sınav hazırlıkları yürütülürken, öte yandan Sabah Gazetesinde 30.11.2003 günü Üniversitenin ihtiyaç duyduğu Akademik Personel alım ilanı yayınlandı.

Hangi bölümlere ne özellikte insanların kabul edileceğinin belirtildiği ilanda Başvuruların, “Mersin Üniversitesi Akademik Yükseltme ve Atama Ölçütleri”ne göre değerlendirileceği ve Başvuru ön koşullarını sağlamayan adayların dilekçelerinin değerlendirilmeyeceği  gibi evrensel koşullar yanında, oya gibi işlenmiş ince ayrıntıları o günden kestirmek olası değildi…

 

 

 

 

 

 

  Mersin Üniversitesi, Tez konusu atamalar,…(1) [01.02.2005 – 16:46:51]

 

MERSİN ÜNİVERSİTESİ… TEZ KONUSU ATAMALAR, ATAMAMALAR ( 1)…

Tünay Alkan 21 Aralık 2001 tarihinde Mersin Üniversitesince açılan Öğretim Görevlisi sınavını kazanmasına rağmen, görevli olduğu Milli Eğitim Müdürlüğü muvafakat vermedi gerekçesiyle o günlerde göreve başlatılmadı…

Alkan kısa zaman sonra, sadece sınavı değil, bazı güçleri de aşması gerektiğini en önemlisi de, ağır işleyen hukuk sürecinden geçerek, mahkemeye taşıdığı konudaki davayı da kazanması gerektiğini anladı…

Verdiği yasal mücadele sonunda davayı kazandı. Karar üzerine Milli Eğitim Bakanlığı da, 13 Temmuz 2004 günü personeline Mersin Üniversitesinde Öğretim Görevlisi olması için gereken onayı verdi…

Alkan’ ın elindeki yasal karara, ve Bakanlığın verdiği izine rağmen göreve başlatılması gerektiğini düşünüyorsanız, hayır, öyle olmuyor…

23 Temmuz günü Rektörlük Bakanlığa hiçbir gerekçe göstermeden atamanın yapılmayacağını bir yazıyla bildiriyor…

Halen, Mersin Milli Eğitim Müdür yardımcısı görevinde bulunan Alkan, gelişmeler karşısında şunları söylüyor:

”Kurum uygulamasının yasal dayanağı ve mantıksal izahı yok. Yapılan işlem kamu yararı gözetilerek yapılmıyor. Üniversitelere, personel kadrosu, Maliye Bakanlığı’ndan verilir ve muvafakat işlemleri devam ettiği müddetçe de kadro bekletilir. Dolayısıyla Mersin Üniversitesi muvafakat işlemlerinin sonucunu beklemeden yerime başka birini öğretim görevlisi olarak aldı. Bu konuda hukuk mücadelem sonuna kadar devam edecek.”

Bu dört yıllık bir atanamama öyküsü…

Gelin bir de mutlu sonla birkaç gün içinde sonuçlanan muhteşem atama bir öyküsü anlatalım da Türkiye’de bürokrasi ağır işliyor diyen şom ağızlıların hepsini susturalım.

Rektör Uğur Oral’ ın deyimiyle gelişmekte olan, hepimizin üstüne titrediği, bu nedenle de eleştirirken bile kılı kırk yardığımız Mersin Üniversitesi, pek çok eksiği gediği yanında, öğretecek insanlara da ihtiyaç duyan bir kurum…

Bu amaçla, 2003 Kasım ayında YÖK’e başvurularak, gereksinim duyulan bölümler için kadro talebinde bulunulur.

YÖK’ün “Olur” kararı, Başbakanlık Devlet Personel Daire Başkanlığınca da 20.11.2003 tarihinde uygun bulunarak kadrolarla ilgili ödeneği verecek olan Maliye Bakanlığına gönderilir.

Bakanlık kadro kullanım iznini, 15.12.2003 tarihinde bir yazıyla Başbakanlık Personel Genel Müdürlüğüne bildirir. Adı geçen kurum da yasal tüm prosedürlerin yerine getirilmesi üzerine 26.12.2003 tarihinde Mersin Üniversitesine ihtiyaç duyulan bölümlere öğretim üyesi, görevlisi, okutmanların sınavla alınıp, istihdamı konusunda izin verir.

Tarihler kafanızı karıştırsa da, kağıt kalem alma pahasına kronolojik sıralamayı not etmenizde yarar var…

Anlatacağımız  atama öyküsü yukarıdakilere benzer tarihlerdeki gelişmelerle anlam kazanıyor çünkü…

Türkiye’de hiçbir kuruma memur alınmayacağı kararına rağmen, Üniversite gibi bilim kurumlarını bundan ayrı tutuluyor…

Amaç devletin tasarruf genelgelerine rağmen, hepimizin geleceği olan öğretim kurumlarına yardımcı olmak, önlerini açmak…

YÖK’ ün 5.11.2003 tarihli yazısıyla başlayıp 26.12.2003 günü Başbakanlığın onay verdiği kadro izin talepleri sonuçlanırken Mersin Üniversitesi’nde farklı bir telaş yaşanıyordu.

Bir yandan sınav hazırlıkları yürütülürken, öte yandan Sabah Gazetesinde 30.11.2003 günü Üniversitenin ihtiyaç duyduğu Akademik Personel alım ilanı yayınlandı.

Hangi bölümlere ne özellikte insanların kabul edileceğinin belirtildiği ilanda Başvuruların, “Mersin Üniversitesi Akademik Yükseltme ve Atama Ölçütleri”ne göre değerlendirileceği ve Başvuru ön koşullarını sağlamayan adayların dilekçelerinin değerlendirilmeyeceği  gibi evrensel koşullar yanında, oya gibi işlenmiş ince ayrıntıları o günden kestirmek olası değildi…

 

 

 

 

 

 

  Mersin Üniversitesi, Tez konusu atamalar,… [31.01.2005 – 16:45:20]

 

ABD PAMUK ÜRETENE AYDA ONBİN DOLAR RÜŞVET VERİRSE…

2004 eylülünde Dünya Ticaret Örgütü Meksika’nın Cancun kentinde toplandığında bir yazı kaleme almış, 144 ülkeden temsilcilerin bir araya geleceği tarihi zirvenin önemine dikkat çekmiştik.

Zirve önemliydi çünkü, tarım üretiminde gelişmiş ülkelerin uyguladığı gizli açık teşvikler, yoksulları daha da beter hale sokuyor, bıçağın kemiğe dayandığı özellikle Güney yarım küre kuzeylilerin acımasız uygulamaları yüzünden ürettiklerini yok pahasına elden çıkarmak zorunda kalıyorlardı…

3 Eylül 2004 günü şunları yazmışız:

 

“Tarım sübvansiyonları gelişmiş ülke üreticilerini korurken, onlar kadar üreticisine kaynak aktaramayan geri ya da gelişmekte olan ülkelerin sorunları içinden çıkılamaz boyutlarda.

2001 de Doha’da toplanan DTÖ bakanları tüm tarım ürünlerinde sübvansiyonların kademeli olarak kaldırılması yönünde kararlar aldı.

Dünya Bankası kredi sopasıyla borçlu ülkeleri terbiye ederken, ABD ve AB gemi azıya aldılar.

2002 yılında her konuda bildiğini okuyan Bush yönetimi üreticisini artan biçimde desteklemeye devam etti.

Çiftçi gelirinin %25‘inin ihracattan elde edildiği ABD’de, tarım ve hayvan üreticisinin dünya pazarlarına daha fazla mal satması için sübvansiyonları %70 arttırıldı.

Dünya tarım ürünleri ticaretinde uygulanan sübvansiyon politikası, öncelikle fakir ülkeler açısından vahim sonuçlar doğuruyor. Üçüncü Dünya ülkeleri buğday ve soya ihraç edebilecek durumdalar ama zengin sanayi ülkelerinin fiyatlarıyla rekabet edemiyorlar.

ABD ve AB; üreticiden pahalı alıp tüm dünyaya zararına ürün satıyorlar.

Doha’da alınan kararlara uymaları konusunda baskı altında tutulan yoksul ülkelere inat iki yıldır ABD ve AB kayıkçı kavgasından öteye gitmeyen tartışmalarla birbirini suçluyor.

AB, ABD’de tarım sübvansiyonlarının yüzde 70 artırılmasından şikayet ederken topluluk toplam bütçesinin yaklaşık %40 ını yani 50 milyar Avroyu tarım kesimine rüşvet olarak veriyor.”

 

Cancun zirvesinde havanda su dövüldüğü sanılsa da bu günlerde açıklanan bir karar küresel anlamda bazı şeylerin değişeceği konusunda umut veriyor…

Afrika’daki Benin, Burkina Faso, Mali ve Togo’nun yoksul çiftçileri yıllardır ürettikleri pamuktan sağladıkları gelirle karınlarını bile doyurmamaktan şikayetçiydiler.

Meksika toplantısında pamuk üreten yoksul Afrikalıların feryadını gelişmişler duymasa da, kendi üreticisi de zor durumdaki Brezilya itirazları şikayete dönüştürdü.

Bu nedenle de eylül toplantısında zengin kuzeylileri pamuğa olağanüstü sübvansiyon uygulamakla suçlamış, sübvansiyonlar nedeniyle fazla üretimin yarattığı arz fazlalığının dünya fiyatlarını inanılmaz ölçüde düşürerek Batı Afrika’da milyonlarca çiftçiyi açlığa mahkum ettiğini dile getirmişlerdi.

Brezilya dört ülkeyi yanına alarak, Dünya Ticaret Örgütü’ne Amerika Birleşik Devletleri hakkında dava açılmasını talep etti. 20 Ocak 2005 te Sao Paulo’ da yapılan Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nda Dünya Ticaret Örgütü’nün kararı açıklandı. Kararda Kuzey yarı küredeki sübvansiyon uygulaması eleştirildi, aşırı destekten vazgeçilmediği takdirde, yeni yaptırımların uygulanacağı vurgulandı.

Yıllardır yoksulları savunan sivil toplum kuruluşlarıyla Afrika ülkelerinin temsilcileri bunu büyük bir sevinçle karşıladı. Dünya Ticaret Örgütü ilk kez böylesine kesin ifadelerle zenginlerin tarım sübvansiyonları uygulamasını topa tutuyordu.

DTÖ arabulucu komisyonu ABD’nin pamuk üreticilerine ödediği sübvansiyonların dünya ticaret kurallarına uygun olmadığını belirledi.

Karar resmi olarak Şubat 2005 te açıklanacak olsa da, Brezilya’lı üreticiler bugünlerde tam bir bayram havasındalar.

Çünkü bu Dünya çapında tarım ürünlerindeki dampingli fiyatlarla mücadele etmek zorunda kalan AB ve ABD dışındaki tüm üreticiler için bugüne kadar benzeri olmayan bir devrim niteliğinde…

Kararla kendini dünyanın hakimi sayan ve en çok sübvansiyon ödeyen  ABD’ ye dur deniyor…DTÖ, ilk kez uluslararası ticaret kurallarına aykırı davranmaktan bir ülkeyi suçlu buluyor. Üstelik kuralları ABD ve AB‘nin ortaklaşa hazırlamasına rağmen…

DTÖ’ de davayı Brezilya açsa da, karardan Benin, Burkina Faso, Mali ve Togo gibi nerdeyse tüm döviz gelirlerini pamuk ihracatıyla karşılayan yoksul Afrika’ lılar daha fazla etkilenecek…

Karşımızdaki insanlık ayıbı tabloyu rakamlar yoruma gerek bırakmadan anlatmaya yetiyor aslında…

Örneğin Benin’de bir ton pamuk 640 dolara üretilirken, aynı ürünün maliyeti ABD’ de 1500 dolar…

Ama Washington yönetimi geri kalmış ve gelişmekte olan ülke üreticilerini öldürme anlamına gelen bir uygulamayla pamuk üretenlere her ay tam 10 bin dolar sübvansiyon ödüyor. Evet yanlış okumadınız Amerika’da pamuk üreten çiftçinin cebine yönetimler yılda 120 bin dolar avanta koyuyor…Böylece büyük çiftlik sahipleri de maliyetin çok altında fiyatlarla dünya piyasalarını alt üst edip, yoksul ülkelerin daha da yoksullaşmasından çekinmiyorlar.

Afrika’da açlıktan ölmemek için pamuk üretiminden elde ettiği parayla boğazını doyurmaya çalışan milyonlarca insanın yoksulluğu uğruna Amerika’da zaten yeteri kadar zenginleşmiş 30 bin çiftçiye yılda akıtılan 3,6 milyar dolar…

Bir avuç zenginin daha da zenginleşmesi adına milyonlarca üretici Afrika’ lı ürününün para etmemesi yüzünden açlığa mahkum edilmesine, AB ve ABD nin öncülük ettiği DTÖ nün bile vicdanı daha fazla sessiz kalamıyor…

Washington yönetiminin pamuk üretimi için yılda 3.6 milyar dolar tutarında mali destekte bulunduğu 30.000 kişi dünya Pamuk pazarının üçte birini elinde bulunduruyor.

Bir avuç çiftçinin etkilediği lobileri küstürmeme ve seçimlerde, kongrede desteklerini alma adına Bush ve ekibinin dağıttığı rüşvet yanında geçtiğimiz hafta tarım kesimiyle ilgili yeni destek sözü veren Başbakan Erdoğan hükümetinin tarım kesimine yönelik gizli açık tüm teşviklerine baktıkça söylenecek tek söz kalıyor:

“ devede kulak”…

 

 

  ABD pamuk üretene ayda onbin dolar rüşvet verirse [31.01.2005 – 08:20:17]

 

CHP VE KOMPLO TEORİLERİ…

Duygusal öldürülme senaryolarının medyaya yansımasına önce sessiz kalıp sonra da yarım ağızla yalanlamaya kalkan  ve ölmesiyle ilgili korkuları dillendiren Baykal’ın düştüğü duruma bakıyorum da, CHP’nin ve onun emr-i hak vaki oluncaya kadar koltuğa oturmayı tasarlayan genel başkanının düştüğü durum sadece kendisi adına değil ülkenin en eski Partisi adına da üzüntü verici.

Türkiye’ de ilk kez karşılaşmıyoruz böylesi durumlarla…

1977 seçimlerinden önce de, haşhaş yasağına karşı çıkan Ecevit’i ABD destekli özel kuvvetler vurmasın diye nefesimizi tutup dualar etmiştik günlerce…

O komplo teorilerine koşullar gereği ne kadar inandıysam, 2004 Mart ayında yapılacak yerel seçimlerin hemen öncesinde bana ulaştırılan ve Baykal’la ilgili iddiaları içeren belgelere şüpheyle yaklaştım…

28 Mart seçimlerinden dört gün önceydi…

Sekreterim biraz da tedirgin, sarı renkte büyükçe bir zarf  bıraktı masama.

Gerilimli bir seçim döneminden geçiyorduk ve doğrusu kapıyı çalan kimliği meçhul birinin sekreterin eline tutuşturup kaybolduğu, meçhul zarftan ister istemez rahatsız olmuştuk…

Herkesin ruhunda bir nebze olduğuna inandığım hafiyeliğe soyundum bir süre.

Zarfın bırakılış biçimi, kimliği meçhul bırakanla ilgili varsayımlar…

Ardından mektupla ilgili ‘nasıl’ ların yerini, daha karmaşık ‘neden’ sorusu aldı…

O karmaşık duygularla açtım ciddi biçimde düzenlendiği belli zarfı…

Üst sol köşesinde “Kişiye Özel”, ortasında adımın yazılı olduğu zarfın içinden dört ingilizce belgeyle tercümeleri çıktı…

İngilizce belgelerin ilk iki sayfası “Pentagon’a bağlı Özel Planlar Dairesi Savunma Bölümü”  nün bir mektubundan, diğer iki sayfa ise birilerinin birilerine gönderdiği iddia edilen bazı para transferleriyle ilgili bilgilerden oluşuyordu…

Belgelere baktıkça gülüp ağlama arasında gidip geliyordum.

11 Aralık 2003 tarihini taşıyan iki sayfalık ‘çok özel ve çok gizli’ damgalı Washington D.C. 20301-1010 adresindeki Özel Planlar Dairesindeki  William Luti adındaki bölüm şefine sunulan iç yazışma belgeleri ülkede anlı şanlı o kadar gazeteci varken, başka kimse kalmamış gibi neden bana gelmişti…

Üstelik trilyonların havada uçuştuğu o seçim döneminde birilerinin hiç bir talepte bulunmadan, pazarlığa girmeden doğrudan bana göndermeleri daha da ilginçti…

Belgelerin ekindeki tercümeler, iki kişi arasındaki parasal trafiği gösteren hareketlerin neden Pentagon’ u ilgilendirdiğini ve neyin amaçlandığını ifade etmeye çalışıyordu…

O kritik seçim sürecinde Pentagon’ca kaleme alındığı söylenen görüşlerden çok, rapor ekindeki parasal transfer bağlantılarıyla ilgili iddialar önemliydi benim için…

Oysa para trafiğinin izini sürmeye başladığım ilk andan itibaren içimden bir ses, Mersin’deki bazı bankalar aracılığıyla yapıldığı söylenen transfer hareketlerine çok ta fazla güvenmemem gerektiğini söylüyordu…

Belgeler çok inandırıcı biçimde düzenlenmiş olsa da, Türkiye’den Orta doğuya, İsviçre’den Pentagon’a kadar tümüyle var olan isim ve adreslerden oluşan bilgilerin eksik, insanı huzursuz eden bir yanı vardı…

Gerçekten bazı transferlerin yapıldığı söylenen Bankaların devlet sermayeli olması ve izlerin rahatlıkla silineceği dünya kadar ticari banka varken, bu büyüklükte transferlerin Devlet bankaları eliyle yapılma ihtimali inandırıcı gelmediği için, kısa süre sonra olayı unuttum…

Benim yemediğim havucu bir süre sonra Ilıcak’ların Tercüman’ ından bir habercinin nasıl olup ta yediğini de hala anlamış değilim.

Ama şüphelendiğim iddialar ve sonrasındaki gelişmeleri uzun süre sorguladım durdum…

Acaba birileri, sağ gösterip sol mu vurmak istiyorlardı?…

Örneğin belgelenmediği sürece havada kalacak saçma sapan iddialar , tam da o yerel seçimler arifesinde yayınlansa ve Tercüman’daki yayının başına gelenler gibi dayanaksız olduğu anlaşılsa, bundan en fazla kim kazançlı çıkacaktı?…

Sorunun tek yanıtı var, yayınlarla hedef seçilenler…

Baykal benim yayınlamadığım ancak bir süre sonra Tercüman ve başka medya kuruluşları tarafından ortaya dökülen aslı astarı olmayan belgeler sayesinde güçlenerek çıktı o günlerde.

Şu ana kadar da, iftiralarla ilgili, açacağını söylediği tazminat davalarıyla ilgili Medyada tek satıra da rastlamadım.

Bugün ABD’ ye yönelik komplo iddialarında da, daha önce kendi ağzıyla dile getirdiği kızıyla ilgili para transferleri konusunda da, kimsenin elinde banka dekontu ve benzeri somut belge olmadığı için söylenenlerin tümü karalama kampanyasından öteye gitmedi…

Son günlerde Baykal’ın önce sessiz kalıp sonra yalanladığı ölüm senaryolu iddialara bakıyorum da, Pentagon mahreçli raporda sözü edilen gerekçelerle çakışan bu söylemlerin çok farklı yerlerde üretilse de, şaşılası benzerlikleri ilginç değil mi?

28 Mart Seçimlerinden üç gün önce o raporları gönderen gerçekten kim ya da kimlerdi?…

Seçimlerden sonra Baykal’ın dile getirdiği bazı muhalif milletvekillerinin Bir milyon dolar karşılığında ele geçirip kendisine karşı kullanılacağı söylenen belgeler öylesine değerliydi de, bana neden parasız altın tepside gönderilmişti?, amaç gerçekten neydi?.

Baykal’ın o günlerdeki iddialarla aynı senaryoya dayalı el altından körüklenen bugünkü yok edilme öykülerine bakıyorum da, kendime sormadan edemiyorum:

Acaba Genel Merkezdeki akıl hocaları, ABD’ nin komplo teorilerini seslendirip, girilen son Kurultay savaşından zaferle çıkma hesabı mı yapıyorlar?..

Çapı, vizyonu tartışılsa da, dürüstlüğü tartışılmaz Baykal hakkında son bir yılda yazılıp çizilenlere bakıyorum da, Türkiye kadar, CHP’nin bile nasıl bir şeffaflık devrimine ihtiyacı olduğu bir kez daha çıkıyor ortaya…

Hele Sarıgül gibilerinin genel başkan olma iddialarının ciddiye alındığı bir ülke ve partide…

Trilyonlara varan harcamaların kaynağını sorgulayacak bir sistem oluşturulmadığı sürece de tartışmalar, karalamalar, komplo teorileri azalmaz…

Bu yazının ertesi günü Ankara’daki kongrede dağıtılacak belgeleri, söylenecekleri duyduğunuzda ne söylemek istediğimizi daha iyi anlayacaksınız…

 

Kurultaydan nasıl sonuç çıkacağını merak edenler varsa onu da Cumartesini beklemeden şu 27 Ocak Perşembe akşamından söyleyelim.

Baykal ve Sarıgül dışında üçüncü bir kişinin mevcut tüzük koşulları gereğince aday gösterilmesi bile neredeyse imkansız.

Bu nedenle Hurşit Güneş ve Livaneli yarıştan çekilir.

Seçimler Baykal ve Sarıgül arasında geçer, Kurultaydan Baykal galip çıkar.

“Galiptir bu yolda mağlup” gazlarıyla Sarıgül’ü destekleyen 20 civarında Milletvekili ile Mecliste grubu bir parti oluştururlar

Halkın çok ta umurunda olmayan 6 ok ve ilkelerinin yılmaz bekçisi CHP, Baykal ve etrafındaki bir avuç kuvvayacı yı besleyen %10 luk klasik oy tabanıyla hazineden yardım alıp, İş Bankası hisselerini kaybetmeme adına, siyaset oyununu ömürlerinin sonuna kadar sürdürürler.

En yakın yardımcısı bile yolsuzluk gerekçesiyle görevden alınan Sarıgül, maddi manevi birikimlerini bu yolda bitirip, bir süre sonra silinir gider…

Türkiye 2011 yılına kadar güçlü iktidar, umutsuz vaka muhalefetle, AK partinin ikinci döneminin zaferine de tanık olur.

2011 den sonrası mı dediniz?…

AB parlamentosuna göndereceklerimizin dışında Milletvekilliğinin anlamı kalmayacak.

CHP kalsa ne olur kalmasa ne?…

 

  CHP ve Komplo teorileri [27.01.2005 – 18:13:48]

 

ADALET BAKANINA AÇIK MEKTUP..

BİLGİ EDİNDİRME YASASININ AKSAYAN YANLARI  (2)

Bilgi Edinme Yasasının aksayan yanlarını Adalet Bakanı’na ilettiğimiz mektubun birinci bölümünü dün yayınlamıştık.

Yer darlığı nedeniyle son bölümünü de bugün köşemize taşıyoruz.

Duyarlı Vatandaştan, muhatap kurumlara kadar bu mektuptan herkesin kendine bir pay çıkarması gerektiğine inanıyoruz…

 

SAYIN  CEMİL ÇİÇEK

ADALET BAKANI

ANKARA

Bilgi edinme kanununun bir diğer yumuşak karnı resmi kurumlardan istemiş olduğumuz bilgi ve belgelerin tarafımıza fahiş fiyatla satılması anlamına gelen fiyatlandırma olgusudur.

Son günlerde bazı kurumların ortaya koyduğu ücretlendirme uygulamaları, bilgi edinmeyi imkansız hale getirmekte ve bilgi verilmesini engellemeyi yasal kılıfa uydurma, bilgi edinmek isteyeni adeta cezalandırma yöntemine dönüşmektedir…

Örneğin yine Bilgi edinme Değerlendirme Kurulunun emriyle ancak edinme şansını elde ettiğimiz Mersin Büyükşehir Belediyesi çalışanlarına ait işçi bordrolarının birer suretinin verilmesi için talep edilen ücret tam 300 milyon TL dir.

Oysa şeffaflık bu tür kamuya açık bilgilerin parayla satılmasını değil, internet ortamında yayınlanarak, dileyen herkesin erişimine açılmasını gerektirir…

Kaldı ki kurumlar arasında belge başına istenecek ücretler arasında da büyük dengesizlikler söz konusudur…

Örneğin bazı bilgiler için başvurduğumuz Mersin Üniversitesinin vereceği bilgi ve belgelerin her sureti için talep ettiği ücret sayfa başına 2 milyon TL dir.

Bir başka deyişle topluma bilgi verme, öğretme misyonuna sahip olması gereken bir kurum 50 sayfalık bilgi karşılığında 100 milyon talep etmektedir ki, bunun kabul edilir, anlaşılır yanı yoktur ve uygulama tek kelimeyle “bilgiye erişmek isteyenlere en doğal haklarının parayla satılmasıdır”

Bilgi edinme hakkını kullanarak, zaten kamuya açık olması gereken bilgilere ulaşmak ve onlar sayesinde toplumsal şeffaflığa katkı sunma kaygısı , en tabii hakkını kullanırken ödemek zorunda kaldığı maddi ve manevi bedel bu olmamalı diye düşünüyorum.

Bir fotokopi çekme ücretinin para kazanma gayesiyle çalışan müesseselerde bile 20 bin lira olduğu bir ülkede, halkı aydınlatma misyonuna sahip olması gereken Üniversitenin, her sayfa bilgi için 2 milyon ücret talep etme anlayışıyla Bilgi Edinme kanununu bağdaştırmak mümkün müdür?

Elbette yasalar zamanla gözden geçirilebilir, eskiyen, işlemeyen yasalar günün koşullarına uygun hale getirilebilir.

Ama 4982 sayılı kanunun uygulanmasındaki sorun yukarıda örneklerle anlatmaya çalıştığımız konulardan da anlaşılacağı gibi, kanunun kendisinden değil, hesap verme olgunluğuna erişemeyen kurum yöneticilerinden kaynaklanmaktadır.

İki sorunun aşılmasında da yasanın ve ona bağlı yayınlanan yönetmeliğin düzenlenmesinde büyük emekleri olan Bakanlığınızın öncü görevi olduğuna inanıyorum…

Bu nedenle;

-Bilgi vermekten kaçınan sorumlulara uygulanacak yaptırımları düzenleyen 29. maddeyle ilgili olarak yönetmelikte daha açık ve net cezai yaptırım tanımları yapılmalıdır.

-Bilgi verirken talep edilecek ücretlerle ilgili, makul, objektif, insanların vicdanını rahatsız etmeyen, bireyin bilgi edinme hakkını gizli biçimde engellemeyen bir yöntem bulunmalıdır.

Bunun da yolu her belge için istenen ücretleri yöneticilerin insafına değil, ülke genelinde uygulanacak ve Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulunca  yurt genelindeki fotokopi ücret ortalamaları da göz önünde bulundurularak her yıl başında açıklanacak ve tüm kurumları bağlayacak bir ücretlendirme listesi düzenlenebilir…

Bunun içinde yönetmeliğin yeniden gözden geçirilmesinde yarar olduğu düşüncesindeyiz…

 

  Adalet Bakanına açık mektup – 2 [25.01.2005 – 18:46:03]

 

ADALET BAKANINA AÇIK MEKTUP..

BİLGİ EDİNDİRME YASASININ AKSAYAN YANLARI  (1)

AK parti hükümetinin acil eylem planında yer alan ve Vatandaşın Bilgi edinme hakkını düzenleyen 4982 sayılı Bilgi Edindirme Kanunu 9 Ekim 2003 tarihinde kabul edildi.

Buna rağmen yasa gerekli hazırlık ve düzenlemelerin yapılmasını teminen ancak 6 ay sonra 9 Nisan 2004 günü yürürlüğe girdi.

Geçen süre içinde uygulamada karşılaştığımız sorunları konunun en duyarlı muhatabı Sayın Adalet Bakanı’na iletmeyi görev bildik.

Gazetedeki köşemizde mektubu iki bölüm halinde yayınlayarak, okuyucuyla paylaşmanın yararlı olacağına inanıyoruz…

 

SAYIN  

CEMİL ÇİÇEK

ADALET BAKANI

ANKARA

 

Değerli Bakanım,

Bakanlığınızın öncülüğünde başlatılan çalışmaların hükümetçe tasvip görmesi sonucunda hazırlanan Bilgi Edindirme Kanunu tasarısı Meclise sevk edilmiş ve şeffaflaşma, aydınlanma, halkın bilgilenmesi adına bir devrim niteliğindeki yasa yüce Meclis tarafından da kabul edilerek yürürlüğe girmiştir.

Ancak yasanın uygulanmasında ortaya çıkan özellikle iki sorun aşılamamaktadır…

 

-Kanunla bilgi için başvurulan mercilerin 15 gün içinde istenen bilgileri verme zorunluluğuna rağmen, geçmiş zaman alışkanlıklarıyla hareket eden bazı kurumlar, yasanın amir hükmüne uymamakta hiçbir biçimde gönüllü biçimde bilgi vermeye yanaşmamaktadır.

Örneğin aylardır yaptığımız tüm başvurulara rağmen Mersin Büyükşehir Belediyesi başta encümen kararları olmak üzere, herkesin gözü önünde yapılması gereken ihalelerle ilgili bilgileri çeşitli gerekçeler ileri sürerek vermekten kaçınmaktadır.

Yasal süre içinde bilgi vermekten kaçınan kurum hakkında yaptığımız şikayeti değerlendiren ülkenin en saygın bilim adamlarıyla hukukçularından oluşan Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu 6 Aralık 2004 günü 195 sayılı kararla itirazımızı haklı bulup,

“Temel nitelikli karar ve işlemler niteliğinde olan encümen kararlarının Mersin Büyükşehir Belediyesince kurumsal internet sayfasından yayınlanması için gereken çalışmanın yapılmasının,

Encümen kararlarının tarafıma verilmesinin, 4982 sayılı kanunun uygulanmasında gereken ciddiyeti göstermeyen ilgililer hakkında kanunun 29.maddesi uyarınca cezai işlem yapılmasının uygun görüldüğünü Mersin Büyükşehir Belediyesine bildirilmesine” karar verdi…

Mersin Büyükşehir Belediye başkanlığı encümen kararlarını tüm ısrarlara rağmen vermemekte direnince 2.11.2004 tarihinde yeniden B.E.D. Kuruluna başvurdum. Bu başvuru sonucunda da kurul bu kez;

“Daha önce de Encümen kararlarının birer suretinin verilmesi talebine karşı aynı gerekçeyi ileri sürerek bilgi verme yükümlülüğünü kanuna uygun biçimde yerine getirmekten kaçınan Mersin Büyükşehir Belediyesi Yetkilileri hakkında kanunun 29. maddesi uyarınca cezai işlem yapılmasını teminen İçişleri Bakanlığı’na yazı yazılmasına” oy birliğiyle karar verdi.

Karar ışığında 20.12.2004 günü Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığına başvurarak  tüm encümen kararlarının çıkarılmasının zaman alacağı gerekçesini de göz önüne alarak, şimdilik ve sadece 2004 yılı Ocak ayına ait Encümen kararlarının tarafıma gönderilmesini ve Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulunun hükmettiği ‘başvurulara gereken ciddiyeti göstermeyen ilgililer hakkında 29. madde gereğince yasal’ hangi işlemlerin yapıldığını sordum.

Mersin Büyükşehir Belediyesince 29.12.2004 günü verilen yanıtta

“Encümende görüşülerek alınan kararlara ilişkin sayısız bir çok evrakın taranması, bilgilerin hazırlanmasının zaman alacağı, çalışmaların devam ettiğinden” bahisle, gerekli bilgiler ellerine geçtiğinde tarafıma gönderileceği ifade edildi.

Başvurumda dile getirdiğim ve Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulunun emrettiği “gereken ciddiyeti göstermeyen yetkililer hakkında ne gibi işlem yapıldığı hususuna” ise bugüne kadar herhangi bir yanıt bile verilmemiştir.

Aynı konuda Encümen Kararlarını vermeyen Belediye sorumlularını şikayet ettiğim İç İşleri Bakanlığının da 21.10.2004 tarihli dilekçeme bugüne kadar müspet, menfi herhangi bir cevap vermemesi bir yana, B.E.D. Kurulunun yetkililer hakkında yaptığı suç duyurusuyla ilgili ne gibi işlem yaptığı hususunu da gerçekten merak ediyorum.

 

Kaleme aldığımız mektubun ikinci bölümüyle devam edeceğiz…

 

 

  Adalet Bakanına açık mektup [24.01.2005 – 17:51:14]

 

DİLEKÇE HAKKINI KULLANAN ÖĞRENCİLERE REVA GÖRÜLENLER…

Dünyada dilekçe hakkının kullanılması İslamiyet’le başlar…

Hz. Ömer vatandaşların önce kendisine, daha sonra şikayet inceleme idaresine başvurma, şikayette bulunma hakkını tanımıştı. Üstelik Mekke’de hac sırasında bir araya gelen bütün yöneticiler, halkın şikayetlerine karşı kendilerini halkın da izlediği bir toplantıda savunmak zorundaydı…

Halifeler döneminin ardından Emevi ve abbasiler devrinde de şikayet inceleme birimleri çaresiz insanların şikayetlerini değerlendirip, suçlu bulunanları cezalandırdı…

Osmanlı İmparatorluğunda da bozulma başlamadan önce şikayet hakkı oldukça önemli ve işlerliği olan bir mekanizmaydı…

İstanbul ve çevresinde zulümden yakınanlar yazılı ya da sözlü olarak doğrudan Divan’a başvurabilir, Taşradakiler ise, sorunlarıyla ilgili dilekçeyi kendilerine en yakın kadıya verirlerdi. Kadı da dilekçeyi Divan-ı Hümayuna gönderip oradan gelecek karara göre gerekeni yapmakla yükümlüydü…

Divan dönemine göre oldukça demokratikti, üstelik herkese de açıktı. Dileyen yazılı ya da sözlü olarak divana gelerek derdini anlatır, Türkçe bilmeyenlere de tercümanlar yardımcı olurdu.

Şikayetçi kullara, Memalik-i Osmaniye’ de ve İstanbul’da adaletin bütün ihtişamıyla her tarafı aydınlattığı, insanlar bir yana, tüm canlıların hakkını arayabileceğiyle ilgili menkibeler anlatılır, bireyin şikayet etme bilinci geliştirilmeye çalışılırdı…

Üzerinden güneş batmayan imparatorluğun efendisi Kanun-i Sultan Süleyman’ ın, saray bahçesindeki ağaçlara zarar veren karıncaların öldürülmesi için istediği fetvaya, dönemin Şeyh-ül İslam’ ı Ebussuud efendinin şiirle verdiği olumsuz yanıt unutulacak gibi değildir:

“Birgün hak huzuruna varınca,

 Sultan Süleyman’dan bile hakkını alır karınca…”

Genç Türkiye Cumhuriyeti, sindirilmiş Vatandaş pek kullanmasa da, 1924 ten bugüne tüm anayasalarda dilekçe hakkını güvence altına almıştır…

O kadar ki, cuntanın damgasını vurduğu 1982 anayasasında bile 74. madde ile vatandaşa “Dilekçe Hakkı” tanınmış, böylece herkesin kendileriyle ya da kamuyla ilgili dilek ve şikayetlerini yetkili makamlara ve TBMM’ye yazıyla başvurma olanağı verilmiştir…

Ve yine dilekçe hakkı ‘Avrupa Birliği Temel Haklarıyla’ üye ülkelerdeki tüm bireylerin doğal haklarından biridir…

13-14 Ekim 2000‘de Fransa’daki AB zirvesinde kabul edilen Türkiye’nin de imzaladığı Avrupa Birliği Temel Haklar Şartının 44. Maddesiyle Dilekçe hakkı yeniden düzenlenmiştir. Buna göre, birliğin tüm vatandaşları veya bir Üye Devlette ikamet eden gerçek ve tüzel her kişi, Avrupa Parlamentosu’na dilekçe ile başvurma hakkına sahiptir…

Bu tarihi ve hukuki yolculuktan sonra gelelim masum bir dilekçe hakkını kullanmak isteyen bir grup yüksek okul öğrencisi gencin başına gelenlere…

Türkiye’nin herhangi bir kentinde, herhangi bir Üniversiteye bağlı herhangi bir yüksek okulun bir avuç öğrencisi…

Gencecik çocuklar aynı zamanda okulun sekreterliğini de yapan öğretim görevlisinin tutum ve davranışlarından, kendilerine yönelik hakarete varan küfür ve tehditlerinden ‘İllallah’ deyip, kendisini en üst makam Rektörlüğe şikayet etmeye karar verirler…

Ortak dilekçeyi kaleme alan çocukların tek güvencesi, sığınabilecekleri baba kucağı belledikleri Rektördür…

Birkaç gün sonra çocuklar dersteyken okulun kapısına Üniversiteye ait bir servis otobüsü yanaşır…Müdür yardımcısının öncülüğünde bir müstahdem ve şoförün de yardımıyla öğrenciler karga tulumba Otobüse bindirilerek rektörlüğe götürülür…

Çocukların şikayetlerini sundukları baba rektör, dilekçeyi bozgunculuk kabul etmiş, tek tek ifadelerinin alınmasını, onları tahrik ve teşvik eden hainlerin bulunmasını emretmiştir…

Yapılan bal gibi, yasal dilekçe hakkını kullanan çocukların sorgulanmasıdır. Ve sorgucular öğrencilerin derdine derman olacaklarına ısrarla “kendilerini kimlerin kandırıp yönlendirdiğini, düzen bozucuların isimlerini” bulmaya çalışırlar…

Küfürbaz sekreterle ilgili soruşturma başlatılacağına, öğrenciler uğradıkları insanlık ayıbı muamelenin ardından aynı otobüse bindirilip, yeniden okullarına gönderilirler…

Konu burada kapanmaz…

Rektörlük dilekçe veren ‘bozguncuların’ dışında kalan birkaç öğrencinin de şikayete konu Sekreterle ilgili ifadesini alır. Farklı şeyler söyleneceğine dair umut bağlanan o öğrenciler de ağız birliği etmişçesine aynı şeyleri tekrarlarlar…

Bunun üzerine disipliniyle ünlü bir kurumdan emekli olduktan sonra kapağı bu okula atan Müdür girer devreye…

Tüm öğrencileri odasına çağırır, “bu eylemlerin bozguncuların işi olduğunu, şikayetlerini geri almalarını, aksi takdirde idare gözünde Vatan haini gibi görüleceklerini” söyler, ileri geri tehditlerde bulunur…

Yürekli çocuklar fire vermez, geri adım atmaz, aksine tüm söylediklerinin arkasında olduklarını tekrarlarlar…

Disipliniyle ünlü Müdür öfkeden deliye döner. İkna operasyonu sırasındaki yumuşak tavrını bırakır. Eğitsin diye kendisine emanet edilen gençleri maçlarda fanatiklerin yaptığı meşhur el hareketiyle kovar odasından…

Yumruk haline getirilmiş bir elin üzerine diğer elin kapak gibi vurulması, argo deyimle “nasıl geçirdim” anlamına gelen, utanması olan her insanın yüzünü kızartacak hareketine gülüp geçerler gün görmüş! Müdürün…

Ne tehditlere pabuç bırakır, ne korkar ne de yılarlar…

Sonra ne mi olur?…

Öğrenciler dilekçe ya da şikayetlerinden vazgeçmek şöyle dursun, karşılaştıkları muameleyle öylesine bilenirler ki, doğruca Cumhuriyet Savcılığının yolunu tutarlar…

Savcılığa sorumlular hakkında yaptıkları suç duyurusunda; gördükleri baskı, şiddet ve ispiyonculuğa zorlanma nedenleriyle insan haklarının ihlal edildiğini dile getirip, sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunurlar…

Savcılığın kararının ne olduğunu, dava açılıp açılmadığını bilmiyoruz…

Gün gelir, okulun adıyla olayın kahramanlarını da köşemize taşırız…

 

  Dilekçe hakkını kullanan öğrencilere reva gör. [22.01.2005 – 13:08:03]

 

LİMAN İÇİN DÜĞÜN DEĞİL,  DÜŞÜNME ZAMANIDIR…

Bir önceki yazımızda Liman özelleştirmesinde gelinen noktayı ve bundan sonra izlenmesi gereken stratejiyle olası tehlikelere dikkat çekmiştik…

MTSO’nun yılda yüz milyarlarca lira harcanarak 15 günde bir Hürriyet, Milliyet, Sabah gazetelerinin içinde evlerimize ulaşan gazetesini görmesek, ‘Nasıl bir özelleştirme, nasıl bir liman yönetimi?’ gibi sorulara yanıt aramayı sürdürecektik…

Oysa gazetenin, Mersin kamuoyu bir yana, Oda’nın bu konuya kafa yoran beyinlerini bile şaşırtıp, çileden çıkaran hayal söylemli yayınlarını görünce, gerçekleri anlatma misyonumuz yanında limanın geleceğiyle ilgili kaygılarımızda da ne kadar haklı olduğumuz ortaya çıktı…

Bu nedenle yayın organında gerçekleşmiş gibi sunulanların ne kadar boş olduğunu, düğün dernek diye atılan manşetlerin, sabırları zorlayan boş sözlerden başka anlam taşımadığının kamuoyunca bilinmesinde yarar var…

Önce MTSO yayın organının 2005 Ocak sayısının manşeti:

“Limanda Mutlu Son”…

Manşeti görünce kendi kendimize bazı sorular yöneltip yanıtlarını aramaya çalıştık…

Limanı Mersin’in oluşturduğu bir güç birliği mi devraldı?… Hayır….

Liman işletmesini, Odanın başını çektiği bir şirket mi işletecek?… Hayır…

Mersin, limandaki işçiden, bu güne kadar istediği kalite ve fiyatta hizmeti alamayan iş adamına kadar herkesin ortak olduğu bir şirket kurdu da, kaliteli ve hızlı liman hizmetlerini dünya fiyatlarının altına çekerek, limanı, dolayısile de Mersin’i bölgenin ve dünyanın cazibe merkezi haline mi getirdi? Hayır…

Peki tüm soruların yanıtı hayır olduğuna göre, bu ‘mutlu son’ başlığı neden?…

Estirilen dayanıksız, saçma sapan bayram havasının, nerdeyse 6 Ocak’ı Mersin’in kurtuluş günüyle özdeşleştirme gayretlerine ne gerek var?…

Ne olmuş ta “limanda mutlu son” a ulaşılmış anlamak mümkün değil…

Eğer Oda yönetimi Resmi Gazetede yayınlanan özelleştirme kararını kast ediyorsa, 6 Ocak 2005 günü Resmi Gazetede yayınlanan metin ‘mutlu son’ un değil, zahmetli ve çok zor bir koşunun startının habercisidir…

Halk deyimiyle yolculuk için gerekli atın dört nalından biri bulunmuştur. Daha ortada bulunması gereken üç nal ve ondan da önemlisi atın kendisi yoktur…

Nasıl ve nerden bulunacağı konusunda da düğün dernek sözcükleri dışında, somut herhangi bir projenin de olmadığı çıkıyor ortaya…

Gazeteyi ve Sevgili Kadri Şaman başkanın köşe yazısını okuyanlar iyi ki sokaklara dökülüp gecikmiş 6 Ocak Liman Bayramını kutlamaya kalkmadılar…

Hayal dünyasında dolaşmaktan vazgeçip, sağlıklı bir kafayla, sakin biçimde olup bitenleri yeniden anımsamakta yarar var:

Mersin Limanı Oda yönetiminin iddia ettiği gibi MTSO ve DTO’ nın yoğun çabaları sonucu değil, hükümetin özelleştirme politikaları gereğince özelleştirme planına alınmıştır.

Kaldı ki, yine MTSO gazetesinde sağduyuyla kaleme aldığı yazıda DTO başkanı Cihat Lokmanoğlu  “6 limanın özelleştirme kararının 8.Beş yıllık kalkınma planındaki TCDD limanlarının özelleştirilmesi veya otonom idareyle yönetilmesi önerisinin 59. hükümetçe benimsemesiyle” alındığını ifade ediyor ki, kamuoyuyla paylaşılması gereken gerçek budur…

Üstelik söz konusu olan sadece Mersin limanı değil Türk ekonomisinin can damarı olan İzmir, Derince, Bandırma, Samsun, İskenderun gibi her biri farklı değer ve stratejik önemde olan limanlardır.

Olayı basite indirgeyip, “Ulaştırma Bakanına anlattık, o da Limanı özelleştirmeye çıkardı” söylemlerinin ciddiyetle ve gerçeklerle ilgisi yoktur…

Özelleştirme İdaresi ve Ulaştırma Bakanı Oda Gazetesinde iddia edildiği gibi bazı kurumların talepleriyle hareket etmiş olsa, Samsun’ daki oda ve kuruluşların özelleştirilmesine karşı çıktığı Samsun limanı ÖİB kararı içinde yer almazdı…

Olmayan gücü var gibi göstermek veya sanmak, kişileri de kurumları da ileride telafisi imkansız stratejik ve taktik hatalara sürükler diye korkuyoruz…

Odalarımız Bakanlar ve Hükümet üzerinde bu kadar etkiliydiler de, zafer kutlamaları 40 gün 40 gece süren Taşucu Liman ihalesinin ÖİB tarafından iptaline neden engel olamadılar?…

Eleştirilerimizle, Mersin limanının özelleştirilmesinin önemine uygun davranıp, bir an önce projeler geliştirmesi gereken kurumların, kararın sarhoşluğuyla hatalı stratejiler çizmelerinin, yanlış ortaklar peşinde koşmalarının önüne geçmek istiyoruz…

Bu olmazsa ne olur?

Bizimkiler “Limanda Mutlu Son” teraneleriyle kenti ve kendilerini avuturken, birileri gelir parayı bastırıp Mersin’in bu en değerli mücevherine sahip olurlar ve hepimiz elimiz böğrümüzde peşlerinden baka kalırız…

Yoksa, yine Şaman başkanın Oda gazetesinde yer alan köşesinde ipuçlarını verdiği “Liman İşletmeciliğinde deneyimli yerli ve yabancı firmalardan oluşacak bir ortak girişim grubu” düşüncesi kapalı kapılar ardında bir yerlerde pişirildi de bizim mi haberimiz yok?…

Tüm bunlardan daha elim ve hazini, Mersin konusunda Mustafa Kemal’in bir kez daha haklı çıkmasıdır…

Ne demişti büyük dahi: “Mersinliler Mersin’e sahip çıkınız”…

Limanına sahip çıkamayan, ortak akıl ve birikimin bir araya getirdiği sermayeye öncülük edip limanın işletmesini üstleneceğine, holdinglerin sığıntı ortaklığına kucak açan oportünist davranışlarla geleceği karartılmış, kaderi başkalarının eline bırakılmış bu talihsiz, kadersiz kentin hedefe yürümesi mümkün olabilir mi?…

Limanın özelleştirilmesi, kişiliğini bulma çabası içindeki Mersin’lilerin bir araya gelme, Güçbirliği oluşturma arayışları adına da yaşamsal bir sınav değerindedir…

  Liman için düğün değil, düşünme zamanıdır [18.01.2005 – 12:32:37]

 

Mersin Limanı… Özelleştirme Riskleri…

 

30 yıldır dilimizden düşmeyen Liman Özelleştirilmesiyle ilgili radikal karar sonunda alındı…

Özelleştirme Yüksek Kurulunun 30 Aralık 2004 tarihinde aldığı 2004/128 sayılı karar 6 Ocak 2005 tarihli Resmi Gazetede yayınlandı….

Kararı kaleme alanların küçük bir ifade bozukluğu yarattığı kafa karışıklığı yüzünden, pek çok okuma ve anlama özürlü metni farklı biçimde yorumlasa da, somut olarak anlaşılan şu:

Devlet Demir Yolları işletmesine ait tüm limanlar, mülkiyet devri dışında her türlü önerinin de göz önüne alınacağı, değerlendirileceği bir süreçte özelleştirilecek…

Böylece DDY işletmesine ait her biri bulunduğu bölgeye hayat veren İzmir, Mersin, İskenderun, Samsun, Derince gibi limanların kiralama, İşletme hakkı verilmesi ya da birilerinin dağarcığında başka yöntemler varsa onlar da dahil özelleştirilmesinin önü açılmış oldu.

-Örneğin gelir ortaklığı, kazancın işletenle DDY arasında paylaşımı dahil taraflar için optimum yararı sağlayacak her yöntem ve öneriye Özelleştirme İdaresinin açık olduğunu biliyoruz-

12 ay içinde tamamlanması da karar altına alınan özelleştirmede, tartışılmayacak tek husus mülkiyet devri…

Sendikalara ve özelleştirme karşıtlarına kalsa böylesine özelleştirme kararları nedeniyle karalar bağlamak, özelleştirme yanlılarına, bir türlü istenilen randımanı ve hizmeti alamayan iş adamlarına göre ise böylesi bir radikal karardan sonra düğün dernek yapmak gerekiyor…

Bence işi münazara boyutlarına dökmeden, Mersin’in bu en değerli varlığının, üstelik kent kalkınmasına en büyük katkıyı sağlayan dış ticaretin de lokomotifi olan limanın özelleştirilmesi aşamasında, Mersin’deki tüm kurum ve kuruluşların bir araya gelmesinde, saptanacak her türlü yöntemin ve bu yöntemlere uygun bize özgü başka modeller varsa, onların değerlendirilmesinde, ortaya çıkacak projeler doğrultusunda çok acil eylem planları yapılması gerekiyor…

Aksi takdirde hiç beklemediğimiz gelişmeler olur…

Biz özelleştirme kararının mahmur sevinci içinde dolaşırken, yıllardır bu konuda çok ciddi, kapsamlı hazırlıklar yaptığını bildiğimiz birilerinin parayı bastırıp limanı alma olasılığı asla göz ardı edilmemeli…

Böylesi bir gelişme halinde, Mersin’e hayat veren ve deniz yoluyla yapılan ticaretin, ithalat ve ihracatın maliyetlerinin etkilerini hesaplamak, buna göre de şimdiden alınması gereken ve sözleşmede mutlaka yer alması gereken önlemleri arayıp, bulmak zorundayız…

Özelleştirme modellerini, limanın nasıl bir oluşum veya kuruluşun elinde daha sağlıklı hizmet vereceğini irdeleyip tartışmadan önce Mersin için olmak ya da olma anlamındaki  limanla ilgili vazgeçilmez önceliklerimizi ortaya koymamız gerekir…

Limanı kim alırsa alsın, bu koşullara uyulmadığı sürece, liman özelleştirilmesi ülkenin bütçe açıklarına, günlük yaralara geçici derman olsa da, başta tüm Türk ihracatçısı olmak üzere, özellikle kentimizin geleceğini kurmaya çalışan tüm kuruluşlar üzerinde büyük zararlar hatta tamiri imkansız tahribatlar yaratma riski var….

Bu nedenle önümüzdeki kısa dönemde izlenecek yol haritasını ve liman işletmesini üstlenecek kuruluş ya da oluşumun mutlaka uyması gereken olmazsa olmazları saptamak zorundayız…

Mersin limanı ile ilgili kent dinamiklerinden kuruluşlara, şirketlerden özel şahıslara, sendikalara varıncaya kadar herkesi içine alacak çok ortaklı bir sermaye şirketi kurulmalıdır.

Özelleştirme İdaresine götürülecek teklif bu oluşumun muhtemel sermayesine göre tasarlanacak alternatif önerilere göre hazırlanmalıdır…

Limanın işletme hakkı için kafalardan geçen rakamın 100 milyon doların üstünde düşünüldüğü, yıllardır hiçbir yatırım yapılmadığı için de, devralacakların en az 50 milyon dolarlık yeni yatırım yapmasının gerektiği göz önüne alınırsa, karşımızdaki sorunun büyüklüğü daha iyi anlaşılır…

MTSO ve Deniz Ticaret Odasının, Taşucu tersanesinde yapılan yanlıştan ders almış olması ve eğer Mersin Limanının işletilmesinde lokomotif görevini üstleneceklerse, kent dışındaki şirketlerin çoğunlukta olduğu oluşumlara azınlık ortak olmak yerine, işin gerçek sahibi olma iddiasını destekleyecek projeler geliştirmek zorundadırlar…

Liman işletmesini Özelleştirme İdaresinden mutlaka Mersin dinamiklerinin hakim olduğu bir sermaye yapılanmasının alması hususunda siyasilerimiz dahil herkes üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirmeli…

Bu konuda Mersin’deki her bireye, kuruluşa, etkili ve yetkiliye büyük görev düştüğüne, bugüne kadar becerilemeyen lobicilik çalışmasının Liman Özelleştirilmesinde başarıyla yapılması gereğine inanıyorum…

Mersin’in kendi limanına sahip çıkamamasının, bu konuda sermaye ya da akıllı bir başka proje yaratamamasının ayıbını bu kent taşıyamaz…

Limanına sahip çıkamayan Mersin’in başka alanlarda söz söyleme hakkı olabilir mi?…

Her şeye rağmen, akıllıca davranılmaz, gerekli sermaye bir araya getirilmez, paradan da önemlisi başta karar mercii olan Ankara’daki bürokrasi olmak üzere herkesi tatmin edecek bir proje geliştirilmezse ne olur?…

Kapıda bekleyen tehlikeyi, birilerinin parayı bastırıp almaları halinde ortaya çıkacak olası riskleri ve bunlardan korunma adına mutlaka sözleşmeye koyulması gereken koşulları başka bir yazıda ele alacağız…

 

 

  Mersin Limanı… Özelleştirme Riskleri… [17.01.2005 – 11:38:43]

 

TAMER GÖK, UĞUR ORAL… VE ÜNİVERSİTE… (2)

2003 Aralık ayında Üniversiteye bağlı Meslek Yüksek okuluna alınacak yeni öğretim görevlileri için 9 programlık bir kadro sınavı söz konusuydu…

4’ü idari, 5’i teknik program… Ne ilginçtir 22 Aralık günü, o 5 teknik program içinde sadece Cam Seramik alanında yazılı sınav yapılmadı…

Milliyet yazarı Meral Tamer’in konuyu köşesine taşımadan önce ulaşmaya çalıştığı Rektör Uğur Oral, Üniversite hukuk müşaviri ve özel kalem müdiresinin birbiriyle taban tabana zıt ifadelerinin ardından Gazeteciyi aradı…

“10 yaşındaki pırıl pırıl, Atatürkçü Üniversitenin yıpratılmaması” gerektiğini söylüyordu Rektör ve devam ediyordu:

“Sınavlarda azami objektif olmaya gayret ediliyor. Ama arada aksaklıklar elbette olacaktır. Meslek Yüksek Okulu ile ilgili sınavlardan şikayet geldi. Ben de zaten soru açtım. Daha iyi performans ölçümü yapmak için sınavı sözlü yapmışlar. Aslıgül Gök ise Bilkent ve yurt dışında çok iyi eğitim görmüştür. Bizim için bir kazançtır. Zaten o bölüme sadece o başvurmuştu.”

Oral aynı konuşmada Cam Seramik Bölümüne alınan Gökçe Araz’ın Erdoğan Öznal paşanın tanıdığı olduğunu kabul ediyor, sözlü sınav jürisinin başında yer alması gereken uzman profesör’ün ise bir akrabasının sınava gireceği duyumu nedeniyle, jüri dışında bırakıldığını söylüyordu…

Buraya kadar yazılanlar zaten Meral Tamer’in köşesine taşınan bildik şeyler…

Asıl bilinmeyen ise Rektörün o tarihi açıklamasıyla karışan kafalardaki diğer soruların yanıtlarıydı…

Bu yazıda ve ileriki günlerde konuyu bu yanıyla işlemeye, bilinmeyenleri aydınlatmaya çalışacağız…

Örneğin şu akrabası sınava girecek duyumu alındığı için jüri dışında bırakılan ‘prof’ kimdi acaba?…

Aynı günlerde Mersin Meslek Yüksek Okulu Teknik Programlar Bölüm Başkanı Prof. Mustafa Tefek, anılan branşta Üniversitede tek Prof. Olarak Rektörün tanımladığı insanın kendisi olduğunu, sınava girecek hiçbir adayı tanımadığı gibi herhangi bir akrabasının da bulunmadığını açıklıyor, kişiliğini rencide eden suçlama nedeniyle yargıya gideceğini söylüyordu…

Şimdi yazılan, söylenenler üzerine yeniden düşünüp Oral ve Tamer Gök’e soralım:

Meslek Yüksek Okulu ile ilgili sınavların ardından şikayetler geldi de, ne yaptınız?…

İptal edip, objektif kriterlere uygun yeni bir sınav açılması talimat mı verdiniz?…

Prof. Tefek’ in bir akrabasının sınava gireceği duyumlarıyla, jüriye başkan olması gereken koca bilim adamını devre dışı bırakırken, aynı gün yazılı sınavın iptal edilip, sözlüyü de YÖK’teki paşanın tanıdığı olduğunu kabul ettiğiniz birinin kazanmasını içinize nasıl sindirdiniz?…

Bugüne kadar gözümüz gibi sakındığımız, üzerine titrediğimiz Üniversite hatırına, eleştirmeye, dokunmaya bile çekindiğimiz bir saygın kurumda yoksa işler hep böyle mi yürüyor sayın Rektör?…

Erdoğan Öznal paşanın hatırına bir albayın oğlunun öğretim görevlisi yapılmasının ilginç öyküsünü bir yana bırakalım…

Rektör yardımcısı Tamer Gök’ün kızı Aslıgül’ ün Üniversiteye alınış yöntemine, Oral’ ın “Bilkent mezunu ve bizim için bir kazanç” ifadesine ne demeli…

Bilkent mezunu binlerce pırıl pırıl genç iş diye çalmadık kapı bırakmazken, soyadı nedeniyle özel birine yapılan bu ayrıcalık neden?…

Madem ki kızımız sizin deyiminizle bir kazanç olacak kadar yetenekliydi, tek başına yazılıya girer ve nasılsa kazanırdı… Neden yazılı iptal edilip, sözlüye gerek görüldü?…

Neden?… Neden?…

“Aslıgül Gök Bilkent mezunu, bizim için kazançtır” diyor Sayın Oral…

İfade başkasına değil, bir kamu üniversitesi olan Mersin Üniversitesinin rektörüne ait…

Bunu söyleyene; “Bilkent mezunu Aslıgül kazanım da, kamu Üniversitesi olan ve Rektörlüğünü yaptığınız Mersin Üniversitesini bitirenler ‘öbürleri’  kayıp mı?” diye sormazlar mı?…

Rektör Oral’ ın sözlerinin yorumlanmasını, Türkiye’deki kamu Üniversitelerinde eğitim almaya çalışan gençlere, çocuklarını Rektörümün emin ellerine emanet eden binlerce aileye, çalıştıkları kurumun saygınlığına sahip çıkmak zorunda olan Üniversite Senatosuna bırakalım..

Son günlerde Oral ve Gök’ün başında olduğu Üniversite ile ilgili o kadar çok belge, bilgi geliyor ki, gözbebeğimiz gibi baksak ta araştırmak, ciddi bulduklarımızı bu köşede kamuoyu ile paylaşmak zorundayız…

Yol uzun, şartlar çetin…

Yine de işe koyulmanın zamanıdır…

 

 

KROMSAN İLE İLGİLİ ÖNEMLİ GELİŞMELER…

Kromsan ile ilgili iki gelişme yaşandı, biri olağan, diğeri bizim bile beklemediğimiz boyutta…

– Köşemizde yayınlanan “Savcılar böyle günlere lazım” yazımızı değerlendiren Mersin cumhuriyet Başsavcılığı inceleme başlattı…Başsavcı Cemil Kuyu’ya duyarlılığından dolayı bir kez daha teşekkür ediyoruz…

-Elimizde 7.1.2005 tarihli bir yazı var…

İl Çevre Müdürlüğünden sorumlu Vali yardımcısı Reşat Özdemir imzasıyla Kromsan yetkililerine gönderilen yazıyla Kazanlı Beldesindeki konutlar civarında araziye dökülmüş krom bileşikleri tespit edildiği, bu atıkların tehlikeli atık yönetmeliğine uygun biçimde kaldırılması isteniyor.

Tehlikeli atık yönetmeliği bu tür maddelerin özel düzenlenmiş kontaynerlerle ve donanımlı kişilerce taşınmasını emrediyor.

buradan Kazanlı Belediye Başkanı Kenan yıldırım’a çağrımız var. Yönetmeliğin emrettiği tüm hususlar yerine getirilmeden kesinlikle bu atıkların kaldırılmasına izin vermeyiniz…

Valiliğin bu yazısı bile nasıl bir tehlikeyle yüz yüze olduğumuzu gösteriyor.

Kaldırılmaya kaldırılsın da, getirip meskun yere dökenler hakkında yasal işlemler, uygulanması gereken cezalar  nerede?..

 

  Tamer Gök, Uğur Oral ve üniversite -2 [13.01.2005 – 09:00:20]

 

UĞUR ORAL, TAMER GÖK VE BİR ÜNİVERSİTE…

2003 kasımında Sabah gazetesinde Mersin Üniversitesinin bir ilanı yer aldı…

İlanda Mersin Üniversitesi’ne bağlı Meslek Yüksek Okulu’na 22.12.2003 tarihinde yapılacak sınavla 40 öğretim görevlisi alınacağı duyuruluyordu…

Sınava günler kala, başvuranlara Üniversite Personel Dairesi Başkanlığınca bir mektup ulaştırıldı…

Rektör adına yardımcısı Tamer Gök’ün imzasını taşıyan mektupta Mersin Meslek yüksek Okulu öğretim görevlisi kadrosu için yapılacak sınavın yeri, tarihi, saati belirtiliyor, adayların 22 Aralık günü saat 10’da yapılacak yazılı sınav için Mersin Meslek Yüksek Okulunun bulunduğu Çiftlik Köy kampusunda bulunmaları isteniyordu…

Gencecik fidanlar, büyük heyecan ve umutlarla o pazartesi sabahı Çiftlikköy kampusunun yolunu tuttular…

Sonradan konuyu Milliyet Gazetesinden Meral Tamer’e yansıtan ve böylece Ülke çapında duyulmasını sağlayan adı bizde saklı aday da, aynı gün saat 9 da Çiftlikköy kampusunda sınavın yapılacağı yerde hazır ve nazırdı…

Saat 10 oldu, 11, 12 yi geçti, ne gelen, ne giden, bir açıklama yapan da çıkmadı…

Akşama doğru Saat 16’da Cam Seramik bölümü için kapıda bekleşen 6/7 kişiye yazılının iptal edildiği, sınavın sözlü yapılacağı duyuruldu…

Sonuç mu?…

Sözlü sınavı ‘Babası Albay’ Gökçe Araz kazanmıştı…

Meral Tamer’e göre,  Araz’ın sözlüyü kazanmasında, babasını tanıyan YÖK  Üyesi Erdoğan  Öznal  rol oynamıştı.(Bk. Milliyet Gazetesi 10 Ocak 2004 M. Tamer)

Erdoğan Öznal’ ı merak edenlere, 1997 den beri YÖK’te Genelkurmay  Başkanlığı kontenjanından üye, emekli bir hv. Korgenerali olduğunu anımsatalım…

Meral Tamer’i bugüne kadar yalanlayan çıkmadı…

Bizi olayın Milliyet gibi bir gazeteye yansıyan kısmı dışındaki detaylar ilgilendiriyor.

Ve önümüzdeki süreçte değişen Türkiye ile birlikte baştan aşağı değişmesi gereken Üniversitede dünden bugüne kimlerin neler yaptığı, hangi saflarda yer aldıkları gerçeğini ararken, kamuoyuna tanıtacağımız kimliklerin, Üniversitede kimselerin bilmediği daha nice gerçeklerin herkesçe bilinmesi gerektiğine inanıyoruz…

Türkiye’nin baştan aşağı sorgulandığı, her kurumun kendi önünü süpürdüğü bu güzelim süreçte, dokunulamaz sanılanlar bile hesap verirken Üniversitenin bundan soyutlanması mümkün mü?

Bu kısa aradan sonra o 22 Aralık günü yapılan sınavlara dönelim.

Meral Tamer olayı köşesine taşımadan önce Mersin Üniversitesinin yetkililerine ulaşmaya çalışıyor:

Önce Tamer Gök’ü arıyor…Yurt dışı gezide olduğu söylenen rektör yardımcısına ulaşamıyor.

Bunun üzerine Rektör Oral’ dan bilgi almayı deniyor…

Meral Tamer’i Oral yerine özel kaleminden Dilek Özdemir yanıtlıyor;

“Kadroların yıl sonuna kadar doldurulması gerekiyordu. Başvuruların yoğun olduğu programlarda çabuk sonuç almak için yazılı sınavdan vazgeçtik”…

Fazla zaman geçmiyor, bu kez, Üniversitenin hukuk müşaviri Avukat Habibe Özer giriyor devreye…Hem de Özdemir’in açıklamasıyla taban tabana zıt sözlerle:

“Aydıncık ve Tarsus’taki kampüsler dahil tüm programlar için yazılı sınav yapıldı, sadece Mersin Meslek Yüksek Okulu’nda ve başvuruların az olduğu birkaç programda sözlü sınav yapıldı. Üniversite Senatosu’nun uygulamaya ilişkin ilke kararı alma yetkisi var. Başvurunun az olduğunu gören jüri, kendisine verilen takdir hakkını kullanmıştır.”

Rektör adına konuşan iki insanın birbiriyle çelişen, farklı açıklamaları…

Sekretere göre, başvuruların yoğun olması nedeniyle çabuk sonuç almak için yazılı yerine sözlü sınav tercih edilmiş…

Hukuk müşavirine bakılırsa, başvuruların az olduğu programlarda Senato’nun kararına dayanarak, takdir hakkını kullanan jüri sözlü sınav yöntemini seçmiş…

Bizi Senato kararları, işin yasal dayanakları değil uygulamanın etik boyutları ilgilendiriyor…

Çünkü aynı gün, Tamer Gök imzasıyla başvuranlara yazılı sınav yapılacağı duyurulan İktisat Programı için de yazılıdan vazgeçilip sözlü sınav yapılıyor…

Tesadüfe bakın ki, yazılıdan sözlüye dönüşen sınavı da başkaları değil, yazılı çağrısını yapan Rektör Yrd. Tamer Gök’ün kızı Aslıgül Gök kazanıyor…

Türkiye’nin 150 yıllık makus talihini değiştirme sürecindeki AB yolculuğuna hazırlandığı günlerde, Üniversite Senatosunu Kıbrıs’ta toplayarak Denktaş’a bağlılık yeminleri eden ve 18 Nisan 2004 günü Denktaş’ın huzuruna çıkarak, “Saldırıların ilk durdurulduğu yer Atatürk önderliğinde Sakarya oldu. İkincisi ise Denktaş önderliğinde Yeşil Hat olacak” diye konuşan bir rektörün başında olduğu, hepimizin ortak Varlığı bir Üniversitede yaşananları yazmaya elbette devam edeceğiz…

 

  Uğur Oral, Tamer Gök ve bir üniversite [12.01.2005 – 08:25:31]

 

EĞİTİMİ AB’YE ENTEGRE ETMEK…

Genç nüfusun serbest dolaşımından kaynaklı AB korkularını bir önceki yazıda işlemiştik.

Eline  bavulu alan Türklerin başta Almanya olmak üzere Avrupa’ya göç etmeleri, böylece kendisi de bunalımda olan AB ülkelerinin sorunların içinden çıkamaması mevcut haliyle elbette kâbustu…

Bu konuda neler yapılabileceğini, yakalanacak gelişme ve zenginleşme trendiyle göç olgusunun nasıl tersine çevrileceğini diğer ülkelerin deneyiminden yola çıkarak anlatmaya çalıştık..

Gelelim bıçak sırtı olarak nitelendirilen genç nüfusun fırsat olma koşul ve şansına…

AB sürecini iyimser gözlükle yorumlayanlara göre, yaşlanan Avrupa’ nın insan kaynakları sorunu, eğitim almış vasıflı Türkler’ in bu ülkelere akışıyla çözülebilir…

Hayali bile güzel, aslında mantık olarak ta kabul gören bu tezin pratikte gerçekleşme şansı var mıdır ve nedir?…Yanıt aramamız gereken soru budur…

Aslında genç ve eğitimli Türklerin AB’ye gitmesinde bugün bile yasal bir engel yoktur…

Sorun serbest dolaşımda değil, ülkemizde ne kadar eğitilmiş, kalifiye iş gücünün ve gencin bulunduğu sorusunun yanıtında yatmaktadır…

Ne yazık ki Türkiye’de ister kabul edelim ister etmeyelim çoğu şey gibi eğitim sistemi de iflas etmiştir.

Bugün ülkemizde taşın altına parmağını koymak zorunda olan kurumlar da dahil, sorumluluk taşıyanlar somut gerçekle yüzleşip, çözümler arama yerine, ülkenin değerli zaman ve enerjisini saçma gündemlerle boşuna harcayıp duruyorlar.

Kimsenin iş ve aş sorununa çözüm getirmeyeceği bilinmesine rağmen, turban, İmam Hatip, YÖK konuları öne çıkarılıp, asıl tartışılması gereken gerçekler göz ardı ediliyor…

Bugün Türkiye’de eğitim tartışmasına girildiğinde Üniversitelerin kötü işleyen YÖK sistemiyle, türban ve imam hatip gibi suni gündemlere takılıyoruz…

Türkiye gelecek 20 yılına damgasını vuracak ve gerçek kurtuluşu anlamına gelecek asıl can alıcı konuyu; eğitim ile istihdam arasındaki ilişkiyi nedense gündeme taşımaya, gerçekle yüzleşmeye korkuyor…

Oysa her yıl 700 bin yeni insanına iş alanı yaratmak zorunda olan bir ülke hele tarım kesimindeki gizli işsizleri de vasıflı hale getirip üretime dahil etmek istiyorsa, tüm doğru diye ezberletilen yanlışları bir yana bırakıp özellikle eğitimi farklı bir vizyonla ele almalıdır..

Sonuçta eğitim, bir gencin yaşam boyu hayatını idame ettirebilmesi için kazandırılacağı mesleki niteliklerle ilişkili.

Ve ne yazık ki mevcut haliyle Eğitim sistemimiz diplomalı, mesleksiz yeni vasıfsız işsizler ordusu yetiştirmekten başka işe yaramıyor… Sonuçta Türkiye deki en geniş kesim “ne iş olursa yaparım ağabey!” diyen eğitildiği sanılan işsizlerden oluşuyor…

Mesleki öğretime daha ortaokul ve lise seviyelerinde önem vermediğimiz gibi, Anadolu’ya yayılmış Devlet üniversitelerinin durumu da ortada…

Neredeyse her kasabaya bir Üniversite mantığı ile gelinen noktada çevreme bakıyorum da çoğu eğitenin kendisi eğitime muhtaç durumdayken, “bu Üniversitelerden yetişecek gençleri hangi istihdam alanında nasıl değerlendireceğiz?” sorusunun hiçbir yanıtı yok…

Bugün gelinen noktada üniversitelerden mezun 100 gençten ancak 15’i iş bulabiliyor. Söz konusu Bu 15 kişinin ise sadece yüzde 10’u eğitim gördüğü istihdam alanında çalışma şansına sahip… Kısacası dünyanın başarı ölçüsü olarak kabul ettiği ‘eğitim – istihdam’ ilişkisindeki ülke ortalaması üniversiteyi bitirenlerimiz için %1.5

Başka deyişle, Türkiye’de Üniversiteyi bitiren her bin öğrencinin ancak 15’i bitirdiği okulla ilgili bir istihdam alanında çalışma şansına sahip…

Tabloya rağmen bizim mevcut eğitim sistemiyle yola devam etmemiz, genç ve eğitimli Türklerle Avrupa’yı fethedeceğimiz yalanı, Türk’ün Türk’e ajite ettiği diğer yalanlardan farksız kocaman bir palavradır…

Yüzleşmemiz gereken gerçeklerimiz bu kadar da değil…

Anlı şanlı Rektörlerimiz ve YÖK bambaşka şeyler söylese de asıl gerçek şudur:

AB’ye katıldığımızda Üniversitelerimizin verdiği pek çok diploma işe yaramayacak… Başka deyimle çoğu diplomanın muadiliyetinin kabul edilmeyeceğine tanık olacağız…

Çünkü AB standartları, tanık olduğumuz kokoreç, sünnet veya salatalık gibi esprilerle sınırlı değil…

AB yaşam biçiminde nasıl mallar standartlara bağlıysa, okul sonunda elde edilen diplomalar karşılığında verilen hizmetler de standartlara bağlı…

Bu anlamda Türkiye’nin eğitim sistemini acilen kalıcı ve AB vizyonuna uygun yeni bir anlayışla ele alması yapılandırması gerekiyor…

Bu sadece AB ile aramızdaki işçilerin serbest dolaşımının çözümü için değil, aynı zamanda Türkiye’nin AB ile tam üyelikten amaçladığı, gelişmişliğe giden yoldaki sosyal dönüşümün başarılması için de şart…

Başlayacak müzakerelerdeki fırsatları, lehimize çevirmek, eğitimle başlayacak bir büyük dönüşümü gerçekleştirmek elimizde…

Üstelik eğitim konusu teşvik edilerek, GODOT’ yu bekler gibi beklediğimiz yabancı yatırımcıları özellikle bu alana yöneltmek mümkün…

Geliştirilecek ortak projelerle sadece kendi çocuk ve gençlerimize değil, Ortadoğu’dan gelecek öğrenci potansiyelini değerlendirmek mümkün…

Örneğin Mersin gibi kentlerde eğitime yönelik bölgesel kalkınma projeleri geliştirerek, sanayi ötesi istihdam projelerine belli kentleri katma adına görülmemiş bir mucizeyi gerçekleştirebiliriz…

 

 

 

  Eğitimi AB’ye entegre etmek [10.01.2005 – 18:03:01]

 

SERBEST DOLAŞIM VE TÜRKİYE GERÇEĞİ

Türkiye’deki genç nüfusun yaşlanan ve istihdam konusunda zorlanan AB ülkeleri açısından bir şans olabileceğini söyleyip duruyoruz.

Ancak unutmayalım ki, tıpkı azgın sular gibi, genç nüfus avantajı bıçak sırtı denge kadar kritik dengeyi de içinde taşır…

İyi değerlendirildiği takdirde yaşlı Avrupa’ yı kurtarabilecek bu potansiyel, eğer eğitim konusunda AB standartlarına yükseltilmezse korkulu kabusa da dönüşebilir….

Aslında bugün Avrupa’lı dostlarımızın daha ortada fol yok yumurta yokken yüreklerine sinen korkunun ete kemiğe bürünmüş haliyle yıllardır Mersin’de yüzleşmek zorunda kaldığımıza göre pek yabancısı da sayılmayız…

Vasıfsız, eğitimsiz, üretime katkı anlamında hiçbir becerisi olmayan insanların AB müzakereleri sonunda serbest dolaşım hakkını kullanarak AB ülkelerine akması, zaten sanayi ötesi toplumun yarattığı vasıflı işsizlik sancısıyla bunalan ve kaliteli milyonlarca işsizin sorunlarıyla baş etmek zorunda kalan Avrupa’nın kabusu olacak ve özellikle Almanya gibi ülkelerdeki sosyal güvenlik ve benzeri sorunları içinden çıkılamaz hale gelecektir…

Tüm bunlar doğru olsa da, çoğumuzun gerçek anlamını, nasıl olacağını doğru dürüst bilmediği serbest dolaşımla ilgili olarak, ne bizim hayal kurmamızın, ne de AB’ nin korkmasının nesnel bir dayanak ve mantığı yok…

Bir kez herkesin bilmesi gereken bir gerçek var;

Serbest dolaşım öyle isteyenin istediği ülkeye elini kolunu sallayarak gidip çalışması anlamına gelmez…

Turistler ya da iş adamlarının Avrupa’ da fink atmalarıyla işçinin serbest dolaşımı çok farklı…

İşçinin serbest dolaşması için önce AB üyesi ülkelerde açık bir iş olması gerekir. Çalışmak isteyen önce açık işe başvuracak, işveren tarafından uygun görüldüğü takdirde, ikamet ve diğer işlemler söz konusu olacaktır ki, serbest dolaşım ancak bundan sonra işlemeye başlayacaktır…

Başka bir deyişle ve özetle açık bir iş veya herhangi bir kadro olmadığı sürece işçinin dolaşım hakkı da söz konusu değildir…

Teoride sistem böyle çalışsa da, pratikteki uygulamalar nedeniyle elbette sürekli körüklenen korkular var. Bu felaket tellallarına göre, vizenin kaldırıldığı gün, işsizlikten bezmiş milyonlarca Türk, Avrupa’yı istila edip, katı kurallara bağlı sosyal güvenlik ve çalışma sistemini alt üst edebilirler.  Bu tehlikeyi yüreklere salanlar da çok iyi biliyor ki, böylesi olasılığa karşı alınacak pek çok önlem vardır…

Ve geçiş sürecinde dozu iyi ayarlanmış, sektörlere göre düzenlenmiş bir vize sistemi ile sorun rahatlıkla aşılabilir…

Kaldı ki kısıtlamaların kaldırılması halinde yaşanacak göç tehlikesine karşın AB’nin geçmişteki deneyimleri nedeniyle fazla korkmasına da gerek yoktur…

1980 yılında başlayan müzakere sürecinde benzeri korku ve kaygılar İspanya ve Portekiz  adına  da duyulmuş ve 1986’da kabul edildikleri gün gelişmiş Avrupa’nın vasıfsız İspanyol ve Portekiz’ li milyonlarla işgal edileceği sanılmıştı…

Oysa tam üyeliğe giden yolda istikrara kavuşan, akmaya başlayan dış sermaye ve yabancı yatırımcı ile zenginleşen iki ülkede de korkulan olmadı…

Aksine özellikle İspanya’daki yeni iş alanlarının ihtiyaç duyduğu kalifiye elemanlar için ülke kaynakları yeterli olmayınca, tersine bir göç dalgası bile yaşandı…

Bir başka örnek ise 1996 da müzakerelere başlayan Polonya ve Macaristan

Süreç başladığında yapılan anketlere göre, halkının % 70 inin tek hayali AB ülkelerine gitmek olan Macar ‘ ların büyük çoğunluğu aradan geçen sürede ülkede sağlanan refah ve istikrar sayesinde bugün kendi topraklarında ve çok mutlu…

Son anketler bugün Macar’ların %80’inin kendi ülkesinde çalışmak ve yaşamak istediğini ortaya koyuyor…

Tüm bunlar gösteriyor ki, AB ile müzakerelere başlayan hiçbir ülkede ekonomide ve sosyal yaşam kalitesinde gerileme olmamış…

Yakalanan gelişme düzeyi sayesinde hiçbir ülke yurttaşı topraklarını, geleneklerini, dilini, örf ve adetlerini bırakıp başka ülkelere gitme meraklısı değil

Bu ülkemiz için de geçerli…

Tam üyelik sürecinde, Türkiye’ye gelecek yabancı yatırım sayesinde benzer durum görülebilir.

Türkiye gibi potansiyeli yüksek bir fırsatlar ülkesinin göç vereceğine, AB’den göç alan bir ülke durumuna gelmesi kimseyi şaşırtmamalıdır…

 

  Sebest dolaşım ve Türkiye gerçeği [08.01.2005 – 15:28:40]

 

SODA VE KROMSAN’IN DURUMU…

Aylardır tartıştığımız, anlaşılan önümüzdeki günlerde daha yoğun biçimde konuşacağımız Soda ve Kromsan tesislerine bugün farklı bir pencereden bakmak istiyoruz.

Şirket ve sermaye yapıları, ortakları, gelecekle ilgili hedefleri, tesislerin darboğazları, kapasite, ciro ve kârlılıkları nedir?..

Şirketleri nasıl bir gelecek bekliyor?…

Bahçesinde 1,5 milyon ton tehlikeli atık bulunduran ve bunu ancak 20 yıl içinde yok edeceğini ifade eden bir kurumla ilgili detaylı bilgileri sadece borsa yatırımcıları değil Mersin’de yaşayan her bireyin öğrenme hakkı olduğuna inanıyoruz…

Kromsan ve bu kent devasa boyuttaki böyle bir tehlikeyle zoraki nikah kıydığına göre, bu bilgiler daha bir önem ve anlam kazanıyor…

Mersin Kazanlı’da kurulu bulunan Soda ve Kromsan tesisleri Soda Sanayii AŞ. Şirketi olarak Şişe Cam grubuna bağlı…

Şişe Cam Grubu ise sermaye yapısı itibariyle %66 ‘sı İş Bankasına kalan kısmı halka yönetim merkezi de bağlı olduğu vergi dairesi de İstanbul’da olan öz sermayesiyle yıllık net satış tutarı 1,2 milyar doları bulan dev bir kuruluş…

Mersin Şişe Cam grubunun önemli tesislerinin yer aldığı vazgeçilmez bir kent.

Düz Cam Fabrikası, Cam Ev eşyası üreten bir başka tesis ve Cam ambalaj alanında dünyanın en önemli üreticilerinden bir olan Anadolu Cam tesisleri,

Kimyasallar grubunda yer alan Soda Fabrikası, Kromsan Tesisleri, Oxyvit gibi dev sanayi kuruluşlarının tümü Mersin’in doğu yakasında üslenmiş durumda…

Şişe Cam Grubunu bir yana bırakıp Soda Sanayi’ne dönelim…

Soda Sanayi AŞ. Yönetim ve satış merkezi İstanbul’da yer alan ve Mersin’de Kazanlı sahilinde yan yana yer alan iki fabrikasında kimyasal madde olarak kullanılan hafif ve ağır türde Sodyum Karbonat, sodyum bikarbonat, sodyum silikat ve krom bileşikleri üretiyor…

Şirketin ürünleri cam, deterjan, tekstil, kağıt, seramik ve kimya sanayinin önemli girdileri ve yurt içinde %95 lik Pazar payına sahip durumda…

Soda Fabrikası yılda 800 bin ton, Kromsan tesisi de 200 bin ton mal üretiyor…

Kapasite kullanım oranı Sodada %100, Kromsan’ da %80 civarında…

Soda ve Kromsan tesisleri kendi enerjilerini kendileri üretiyor ve en büyük dar boğaz da burada… Çünkü tesisler yakıt olarak fuel-oil kullanıyorlar. Ve son yıllarda yükselen fiyatlar nedeniyle kârlılıkları düşmüş durumda.

Doğalgazın Mersin’e gelmesi en çok bu tesislere yarayacak. Tahmini projeksiyona göre 2005 haziran ayından itibaren doğal gaz kullanmaya başlanmasıyla enerji maliyetleri %30 oranında düşecek… Enerji santralinin doğalgaza dönüşümü için harcanacak paranın 4 milyon dolar civarında olacağı sanılıyor…

Soda Sanayi AŞ doğalgaz sayesinde ucuz enerji girdisiyle yetinmeye de niyetli değil…

Şirket uzmanları, Çevre Bakanlığına 2 milyon ton  “tehlikeli atık” ın gömülebileceği alternatif yok etme projesi olarak önerdikleri Yenice civarındaki tuz kuyularını şimdi bambaşka bir amaçla değerlendirerek para kazanmayı planlıyorlar.

Üzerinde çalışılan yeni projeye göre, tuz kuyularının doğalgaz depolamasında kullanılarak ek gelir elde edilmesi hedefleniyor…

Soda ve Krom tesislerinin satış rakamları ve Pazar durumlarına gelince:

Soda satışlarının %50’si, krom satışlarının %70’i yurt dışına pazarlanıyor. Şirket, 2004 yılın ilk 9 ayında yaptığı toplam 148.1 milyon dolarlık net satışın yarısını ihraç ederek 70 milyon dolar civarında döviz elde etmiş…

Kendi Krom üretim tesislerini kapatan Çin özellikle  kromsülfat ürününün en önemli alıcısı.

2004 itibariyle Çin gibi bir devin krom sülfat ihtiyacının %25’i Soda Sanayii tarafından karşılanmakta.

Soda Sanayi, 2004 yılında, İtalya’daki Cromital adlı krom şirketinin %50 hissesini 10 milyon dolar bedelle satın almayı kararlaştırdı. Yarısı satın alınan tesisle deri sanayinin hammaddesi olan krom kimyasallarının gelişim ve ticareti yanında, AB normlarında kromlu atık sıvılarının geri kazanılması standartlarına uygun üretim yapılması hedefleniyordu…

Ancak satın alma işlemi henüz tam olarak gerçekleşmiş değil…

Şirket’in kar marjları dünyadaki arz fazlası yüzünden düşen fiyatlar, dolar kurunun gerilemesi ve yakıt maliyetlerinin artması gibi nedenlerle son iki yılda alabildiğine düşmüş, hatta 2002 yılında para kazanan şirket 2003 ve 2004 yıllarında zarar etmiştir.

Özellikle Krom kimyasalları sektöründe, dünya genelindeki arz fazlasına bağlı olarak yoğun bir şekilde süren rekabet ile ilgili son dönemde olumlu sinyaller alınmıyor değil…

ABD, İtalya ve Çin’deki krom üreten tesislerin birer birer kapanması, Kazanlı’daki tesisin ileriye yönelik para kazanma umudunu sıcak tutuyor…

Bana göre Kromsan’ ı bu konuda en fazla sıkıştıracak konu ise tesis bahçesinde bohçalanmış bekleyen 1,5 milyon ton tehlikeli atığın bertaraf edilmesi…

Bu iş için en kısa zamanda 35-40 milyon dolarlık bir kaynak bulunması gerekecek…

2004 yılında yarısı kısa, yarısı uzun vadeli 76 milyon dolar borçla çalışan bir şirket, pek te sempatik olmayan Çevreyle ilgili iyileştirme yatırımına 40 milyon dolar ayırır mı?

Sorunun yanıtı Mersin’deki kamuoyunun  duyarlılığına, elbirliğiyle şirket üzerinde oluşturulacak baskıya bağlı…

Bu arada yeni Türk Ceza Yasasını da göz ardı etmeyelim.

Yasanın Çevreyle ilgili cezaları düzenleyen ve iki yıl içinde işlemeye başlayacak maddeleri o kadar ağır ki, Kromsan’ın sahibi Soda Sanayi AŞ ve Şişe Cam grubu özellikle 2006 dan sonra iyice sıkışacak…

AB sürecinde Türkiye’de başlayan değişim sürecinin yaşamın her kesitini etkilemesi gibi, çevre konusundaki etkilerini de Kromsan ve Karaduvar’ daki akaryakıt tesislerinin yüreklerinde korku olarak hissetmesi az şey midir?…

 

  Soda ve Kromsan’ın durumu [07.01.2005 – 10:47:19]

 

SAVCILIKLAR BÖYLE  GÜNLERE LAZIM…

Kromsan ve Karaduvar ile ilgili yazıp çizdiklerimizi bir araya getirsek hacimli bir kitabı bulacağı kesin…

Buna rağmen kimi okur bunu yetersiz bulmuş olmalı ki, örneğin www.ufukturu.net sitesine ulaşan kimi eleştirilere bakılırsa, bizim çevresel felaket boyutundaki iki konuyu unuttuğumuz, uyuttuğumuz sanılır…

Oysa gazeteci ya da köşe yazarının işi, gözlediği, araştırdığı bir konuyu kamuoyunun önüne taşıyarak, tartışılmasını sağlamak…

Kısacası halkın bilgilendirilmesi adına önemli bir misyon yükleniyoruz…

Gerisi bizim değil başka kurumların işi…

Bu nedenle bizden daha fazlasını isteyenlerin eleştirilerinde haksızlık yaptığına inanıyorum…

Aslında belgelerin medya eliyle kamuoyunun önüne sunulmasından sonra gerisi yürütme ve yargının işi…

Yasalara aykırı davrananların yakasına yapışacak olan savcılarla, kentten sorumlu diğer yetkililere burada büyük iş düşüyor.

Oysa Kromsan ve Karaduvar’da gördük ki, ortaya çıkan çevresel tehdidi denetlemekle yükümlü kurumlar üstlerine düşeni yapmak bir yana, ortaya çıkan ayıpları halının altına süpürmüşler…

Karaduvar’daki ihmal ve Çevresel felaket boyutundaki kirlenmeye yol açanlara verilen tavizleri başka bir yazıya bırakıp bugün somut Kromsan vakasının Savcıları ilgilendiren suç boyutunu ele almak istiyoruz…

-1984 yılında üretime geçen bu şirket 1998 yılına kadar üretim teknolojisindeki yetersizlik nedeniyle içinde canlılar için büyük tehdit oluşturan krom+6 bileşeni içeren 2 milyon ton tehlikeli atık üretmiş mi?.

-Bu atıkları 2000 yılına kadar açık alanda hiçbir önlem almadan; su, hava ve toprağı telafisi olanaksız biçimde kirletecek ortamda, ortalıkta bırakmış mı?.

-1995 yılında Çevre Bakanlığınca yayınlanan “tehlikeli atık yönetmeliği” bu atıkların nasıl muhafaza edileceğini tanımlamış olmasına rağmen, hiçbir şey yapılmadan felaket tehdit tablosu sadece seyredilmiş mi?.

-Yönetmelik tehlikeli atıkların izole ortamlarda hatta kontaynerlerde saklanmasını emrederken bugün bile buna riayet edilmediği ortada mı?

-Bunlar yetmezmiş gibi 6 bin ton tehlikeli atık Gözne yolunda Dalakderesi mevkiine dökülerek, sularımızın ve toprağımızın çok daha tehlikeli boyutlarda kirlenmesine yol açılmış mı?.

-2004 yılında Çevre ve Orman Bakanlığı Çevre Genel Müdürlüğünün adı geçen mevkideki atıkların derhal kaldırılması talimatına rağmen geçmişte olduğu gibi bugün de atıklar doğamızı ciddi biçimde tehdit etmeye devam ediyor mu?.

-Kromsan genel Müdürü Atilla Didin bile son yaptığı basın toplantısıyla 6 bin ton atığın varlığını kabul etmedi mi?.

Tüm bu soruların yanıtı evet olmasına ve köşe yazılarımızda bu konudaki resmi raporları yayınlamamıza rağmen neden kimseler bir şey yapmaz?..

Örneğin, Ülkenin her suçu soruşturmakla yükümlü Cumhuriyet Savcıları, “Çevreye karşı işlenen ve ikrar edilen suç” hakkında denetleme görevini hakkıyla yerine getirmeyen yetkililer dahil, tüm sorumlular hakkında soruşturma başlatmalıdır.

Üstelik bu soruşturmada Kromsan yetkilileri yanında, Gözne yolundaki 6 bin ton kanserojen madde içeren tehlikeli atığı yıllardır sadece seyreden tüm kurum yetkilileri hakkında da gereken yapılmalıdır…

Son yıllardaki Mersin Valileri Şenol Engin, Akif Tığ ve  A.Atilla Osmançelebioğlu ile İl Çevre Müdürü Recep Metin hakkında Gözne yolundaki tehlikeli atıkların yıllardır yarattığı kirliliğe rağmen kaldırılması konusunda gerekli önlemleri almaması nedeniyle en azından görevin ihmali söz konusu değil midir?..

Yine son yıllarda görev yapan Soda Krom Kimyasalları Şirketine bağlı Kromsan tesis sorumluları hakkında kendi ifadeleriyle de ortaya çıkan Çevresel suça karşı verilmesi gereken bir ceza yok mudur?.

İskenderun körfezinde batan 1500 tonluk Ulla gemisinde sadece ve yalnızca 3 kg Krom+6 bileşeni sulara karıştı diye dünyayı ayağa kaldıran Çevreci kuruluşların Mersin’deki 2 milyon ton civarındaki “tehlikeli atık” ı ve bunun içindeki binlerce ton kanserojen maddeyi görmezlikten gelmesini kabul edemediğimiz gerçeğini bir yana bırakalım.

Ulla gemisi ile ilgili yapılan suç duyuruları ortadayken; Çevre mühendis Odalarından Kent konseyine, barolardan Temiz toplum özleyen derneklere kadar herkese geleceğimizi karartan ve orta yerde duran kirliliğe karşı tepki gösterme adına sorumlulukları olduğu kesin…

Yine de felaket boyutundaki tehdit karşısında en büyük görevin Cumhuriyet Savcılıklarına düştüğüne inanıyoruz…

 

 

  Savcılıklar böyle günlere lazım [06.01.2005 – 08:16:15]

 

MACARİSTAN’IN SERÜVENİ…KUMBUR HOCAYA HATIRLATMA…

“Domuzlarıma ne yedireceğime Avrupa Birliği mi karar verecek?” diye bağırıyordu telefondaki köylü…

Olay Macaristan’da geçiyordu ve AB ile müzakere sürecinden halkın aydınlanması için hizmete sokulan ücretsiz danışma hatlarından birini arayan yaşlı Macar köylüsü isyanını bu ifadeyle dile getiriyordu…

Soruyu yönelten kendi açısından isyan etmekte haklıydı…

Birlik tarım ve sağlık yönetmelikleri bundan böyle hayvanların yemek artıklarıyla beslenmesini yasaklıyordu.

Üstelik yasak sadece köylünün domuzuyla sınırlı değildi.

2004 ‘ten itibaren 15 üye ile birlikte 1 Mayıs günü birliğe girecek 10 aday için de ev hayvanlarına yemek artıklarının verilmesi artık yasaktı…

2004 yılı, Macaristan için diğer yıllardan farklı önem taşıyordu…

Macarlar 50 yıllık bir gecikme ve özlemin ardından 2004 te Avrupa’yla kucaklaştılar.

Elbette bu kolay olmadı…

Özellikle geçiş süreci hayal kırıklıkları, insanları çileden çıkaran pazarlıklar, yılgınlığa yol açan ve zaman zaman dayatma olarak algılanan katı yasal düzenlemelerle geçti…

Macaristan, her şeye rağmen müzakere süreci ve kenetlenme yolculuğunu sanılandan hızlı başardı…

2004 Mayısından çok önce ülke AB’nin tüm kriterlerini yerine getirmiş, yasal düzenlemeleri başarmış, her alanda uyumun gerektirdiği koşullara harfiyen uymuştu…

Tam üyelik gongunun vurulacağı 1 Mayıs günü sokaktaki insanın kafasında o çok önemli soru kalmıştı sadece…Üyelik gerçekleştiği an, hangi sihirli değneğin  dokunmasıyla günlük yaşamı nasıl değişecekti?…

İnsanlar sürekli birbirilerine 40 yıl boyunca Sovyetler Birliği’nin güdümündeki zoraki izolasyonun ardından, ellerini kollarını sallayarak her yere gidecekleri, sınırların ortadan kalktığı yeni dönemin yaşamlarından neyi götürüp, neler getireceğini soruyorlardı…

Zengin Avrupa’yla kendi halindeki Macarların kenetlenmesi nasıl gerçekleşecekti…

Zaman ilerleyip, tam üyelik günü yaklaştıkça korkular, tedirginlikler, tepkiler daha da arttı…

Ve derken o beklenen gün, yıllarca baharı kutladıkları 1 Mayıs 2004 ta geldi…

“Biz gerçek tarihimizi nihayet bugün yaşamaya başlıyoruz” manşetlerini atmıştı gazeteler… Havai fişek gösterileri, dans, opera, konser ve festivallerle, bayram havasında girildi AB‘ye…

Sevinç sarhoşluğu ve yorgunluğun ardından insanlar, 2 Mayıs ta “İyi de ne değişti” sorusunu sormaya başladılar birbirlerine…

AB, dokunduğunda her şeyi iyileştirecek bir sihirli değnek değildi elbette…

Aksine beğenmediklerini acımasızca eleştiren, yeri geldiğinde can acıtan yaptırımları da hayata geçirmekten çekinmeyen bir uygulama dönemi söz konusuydu…

Gerçekten Brüksel’in düzeltilmesini talep ettiği ekonomik göstergeler halkın memnuniyetsizliğiyle birleşince, kısacık ömürlü Macaristan demokrasisi ilk tepkisini gösterdi:

Hükümet istifa etmişti… Ama olan başbakana oldu.

Koalisyonu oluşturan Sosyalist Parti ve Hür Demokratlar iki yıllık iktidarlarını hükümetin başını değiştirerek sürdürmeyi başardılar…

Fırtına geçmiş olmasına rağmen, bugünlerde bile ülke gündemini Azınlıklarla ilgili yapılan referandum işgal ediyor…

Muhafazakarlardan oluşan muhalefet; “Yurt dışında, başka ülkelerde yaşayan dört milyon Macar kökenliye, Macaristan vatandaşlığı verilmesi” konusunu halk oylamasına taşımayı başarınca, Macar hükümetinden A’ ye, Romanya’dan Slovakya’ ya tüm bölge tedirgin oldu.

Söz konusu 4 milyon Macar, uzaklarda değil, komşu Slovakya ve Romanya’da yaşıyordu… Ve adı geçen ülkeler toprakları üzerinde yaşayan bu insanların başka ülke Vatandaşlığına geçmesini istemiyordu…

Allahtan halk sandığa gitmeyince, referandumda yeterli sayıda oy kullanılmaması gerekçesiyle tartışma şimdilik askıda…

Yine de bu, konunun ileride yeniden gündeme taşınmayacağı anlamına gelmiyor…

Çünkü azınlıkların haklarını Avrupa anayasasına sokmayı başaran Macaristan özellikle etnik azınlıklar konusunda çok hassas.

Buna rağmen geçtiğimiz günlerde gündeme taşınan yine azınlıklarla ilgili ama çok uçuk bir konu azınlıklara duyarlı Macar’ları bile çileden çıkardı…

En demokratlar bile şaşkınlıkla “Bu da nereden çıktı”  demeye başladılar…

Tepkilere yol açan etnik azınlık iddiası kendilerini “Hunlar” olarak tanımlayan bir gruptan geldi.

İki bini aşkın imzayla parlamentoya başvuran bazı kimseler kendilerinin Hun olduklarını iddia ediyor, ayrı bir etnik grup olarak resmen tanınmayı talep ediyorlardı…

Roma tarihçileri tarafından “Tanrının kamçısı” olarak anılan İmparator Attila‘ nın torunları olduklarını iddia edenleri kimse tımarhaneye tıkmadı…

Siz de nereden çıktınız diyen de olmadı…

Çünkü burası Macaristan’dı, her türlü azınlığa en büyük toleransı gösteren şirin Ülke…

 

İÇEL SAHİL BELEDİYELER BİRLİĞİ VE HALİL KUMBUR…

Halil Kumbur hocaya: İçel Sahil Bandı projesi ile ilgili bilgi alacağım insan sizsiniz ve size ulaşma çabalarım ne yazık ki uzun zamandır sonuçsuz…

Önce e-mail ardından günlük yenilediğiniz internet siteniz üzerinden ulaşmayı deneyip ziyaretçi defterinize notlar  bıraktım.

Döviz fiyatlarını bile her an  update ediyorsunuz da benim yazdıklarımı görmediniz hocam.

Şansızlığımdan olmalı, bu kez de  yaptığınız saygın çalışmaları anlatan gazete kupürleri  sitenizi doldururken, ziyaretçi defterinizde  mesajımın yer aldığı bölümde sorun çıktığını görüyorum…

Hocam ne olur arayın da şu İçel Sahil Belediyeler Birliğinin gelir giderlerini, yapılanları, satın alınan yazılımla ve  35 bilgisayara karşın harcanan paraların miktarını sizinle yüz yüze hasret gidererek bir konuşalım…

Şu Ankara’daki İşlem Coğrafi Bilgi Sistemleri ve Mühendislik Ltd. Şti ve diğer detayları.

Kime Sahil Belediyeler Birliğini sorsam, size danışmamı öneriyor.

Gönderdiğim e-mail lere, ziyaretçi defterinize bıraktığım notlara rağmen sizden bir cevap almamama rağmen şaşılası bir sabırla bekliyorum sizi hocam…

 

  Macaristan’ın serüveni… Kumbur hocaya hatırlatma [04.01.2005 – 10:16:58]

 

DEĞER MİYDİ NAZMİ?…(2)

10 Ocak 2004 günü ayrı tellerden çalan dört oluşumun Gazeteciler Cemiyeti çatısı altında toparlanması, yerel seçim arifesinde en çok aday adaylarını sevindirdi.

Birleşmeyle dört ayrı derneği ziyaret etme zorunluluğu teke inmişti. Birinin öne alınıp, diğerinin sonraya bırakılmasından bile rahatsız olan başkanlar da, aynı çatı altında bir araya gelerek, kapılarını çalan geleceğin yerel yöneticilerini ağırlıyorlardı…

Vahap Şehitoğlu adına jübile anlamına da gelen başkanlık döneminin büyük bölümü 28 Mart yerel seçimlerinin bu hengamesinde geçti.

Ve derken Selman Özipek ile arkadaşları Cemiyeti sessiz sedasız terk ettiler…

Gazetecileri tek çatı altında toplayan Cemiyet büyüsü herkesi öylesine sarmıştı ki, Özipek ne zaman, ne diye ayrıldı diye soran bile olmadı…

Derken Şehitoğlu’ nun başkanlık süresinin dolmasına günler kala 17 Haziran 2004  günü “insanlara bayram değil seyran değil eniştem beni neden öptü” dedirtecek bir panel gerçekleştirildi…

MTSO ve Mersin Gazeteciler Cemiyetinin ortaklaşa düzenlediği panelin konusu da son derece masumdu…; “Özel Sektör-Basın İlişkileri”

Ancak konuşmacılara bakıldığında bunun panelden de derin anlamlar taşıyan bir organizasyon olduğunu görmek için müneccim olmaya gerek yoktu…

Dünya Gazetesinden Osman Arolat’ a diyecek sözümüz olmasa da, Sadi Uzunoğlu ve Uğur Civelek’i basın adına oraya kimlerin, neden çıkardığını anlamak güçtü…

İş adamlarını temsilen Panele katılan isim daha da ilginçti: ‘Fikret Öztürk’

Mersin Gazeteciler Cemiyetinin düzenlediği ve basınla iş dünyası ilişkilerinin masaya yatırılacağı bir panelde ne yazık ki, Mersin’in gazetecilerini temsil eden bir konuşmacı yoktu!

Ve Mersin’de panelde konuşacak iş adamı da kalmamış olmalıydı ki, OPET başkanı Fikret Öztürk’ün çağrılmasına MGC yönetim kurulundan kimse sesini çıkarmamıştı…

Oysa Öztürk’ün yönetim kurulu başkanlığını yaptığı OPET, Ocak ayından beri Karaduvar sakinlerini isyan noktasına getiren çevresel felaket boyutundaki kirliliğin resmi tutanaklara geçen failiydi ve 2004 yılının ilk altı ayında tam üç kez bu şirkete ait  borulardan çevreye akaryakıt sızmıştı…

Karaduvar’lıların isyanı üzerine kuyu sularına karışan benzinin izini sürüp, resmi belgelere ulaştığımızda da Karaduvar sularına sızan benzinin OPET menşeli olduğunu görmüş ve tam da bugünlerde gündeme taşımaya başlamıştık…

Havası, suyu, toprağı temiz Mersin için çaba göstermekle yükümlü Gazeteciler Cemiyetinin, Karaduvar’ı kirlettiğini resmi raporlara dayanarak belgelediğimiz bir iş adamını mükemmel bir zamanlamayla panel düzenleyip, konuşmacı olarak davet etmesini tesadüf olarak yorumlamak hangi vicdana sığardı?…

Paneli zamanlama, konu ve konuğu itibariyle eleştiren –ki bu konudaki görüşlerini o gün de bugün de aynen paylaşıyoruz- Mirza Turgut’a yönelik Şehitoğlu’ nun tepkisini anlamak, hakarete varan sözlerini kabul etmek mümkün değildi.

Şehitoğlu’ nun dostluk bir yana, medya mensubu olarak ta sahiplenmesi gereken Turgut’a yönelik sözlerinden haberdar olup ta, tepki göstermeyen Cemiyet Yönetim Kurulu üyelerine, özellikle de Akkuş’a yönelik siteminde de Mirza’nın yerden göğe kadar haklı olduğuna inanıyorum…

Pamuk ipliğine bağlı ve işlemesi oturanların insafına kalmış başkanlıktan olma kaygısıyla Akkuş dahil o gün sessiz kalanlar, keşke Akdağ patentli geleceğe yönelik kurgulanan oyun planını ilk günden görebilselerdi…

Ve keşke daha o gün gerekirse çekilme dahil tepkilerini gösterseler, ne kadar büyürlerdi…

Bugün ortaya çıkıyor ki, Akdağ verilen şeref sözlerine rağmen başkanlık koltuğunu bırakmaya niyetli değil ve üstelik bu plan, birleşme aşamasında istifa ettirilen bu oyunlarda deneyimli derin medya mensubunun da içinde olduğu farklı bir senaryonun sadece küçük bir parçasıdır…

Bu kentte hangi gazetecilerin  Öztürk’ün danışmanı, hatta yeddi emini diye dolaştığı sorusunun yanıtı bile kurgulanan oyunu anlatmaya yetmez mi?…

Karaduvar’ı kirlettiğine dair resmi belgeleri yayınladığımız 17 Haziran günü bile , gözlerimizin içine baka baka panelde “Denize tek bir damla akaryakıt dökülmedi” diyecek kadar pişkin Öztürk ve kendisini onun vekili ilan eden, belli bir kaynaktan beslenen derin gazeteciler…

Bu Akdağ’ ı aşan bir senaryodur ve engellenmesinin tek yolu vardır…

Mersin’de Gazeteciler Cemiyetine mensup 150 üyenin kararlılıkla ‘artık yeter’ diyerek, mevcutlar dışında yepyeni yüzlerden oluşan farklı bir yönetim oluşturması…

Devrim anlamına gelecek böylesi bir çıkış adına, Akkuş’ ta verilen şeref sözlerini tutmayanların ayıbını yüzlerine vurarak, son bir özveride bulunmalıdır…

Sahibinden çalışanına tümüyle boğulma noktasına gelmiş Mersin Medyası böylesine güçte bir iradeyi sergiler mi?…

Zor ama kurtuluşun da başka yolu yok…

Aksi takdirde bir yıl dolmadan yeniden dağılma gündeme gelir ki, böylesi parçalanmanın yaratacağı kaosun vebalini kimse taşıyamaz…

Tüm bunlardan sonra başladığımız soruyla bitirelim…

Koltukta birkaç ay fazla oturma uğruna Cemiyeti ve kendini düşürdüğün duruma değdi mi Nazmi?…

 

 

 

  Değermiydi Nazmi?-2- [03.01.2005 – 18:20:32]

 

Mirza Turgut, benim de adımın geçtiği bir birleşmenin perde arkasını yazmasa, mide bulantım nedeniyle unutmaya kararlı olduğum şu “gazetecilerin birleşmesi”ni yazmaya da, mutlu sonla bitmeyeceği baştan belli öykünün finalindeki ‘birilerinin birilerine’ kazık atma numaralarına kıyı köşesinden değinmeye de niyetim yoktu…

Madem ki, adımın da geçtiği bir sürecin perde arkası ortalığa dökülmeye başladı, benim de canlı tanığı olduğum gelişmeleri tarihe not düşme adına insanlarla paylaşmanın, hele işin sonunda “kata-kulli”  türünden numaralar varsa namus borcuna dönüştüğünün farkındayım…

Turgut’un köşesinde dile getirdiği 2003 yılı Mayıs ayında başlayan ve Nazmi Akdağ’ ın başkan olma konusunda taviz vermemesi nedeniyle düğümlenen dönemle ilgili tüm yazdıkları doğrudur ve o konuda söylenecek fazla da söz yoktur…

Sadece ileride bir gün ‘fetret devrini’ değerlendirecek gençlere ışık tutmak amacıyla ‘bende saklı’ birkaç küçük anıyı anlatmakta yarar olduğuna inanıyorum;

Örneğin birleşme hususunda derneğinden yetki almaya çalışan Nazmi’ nin yaşadıkları…

Ya da yaşadığını varsayarak gelip anlattıkları… – Gelinen noktadan sonra neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlamakta güçlük çektiğimi itiraf etmeliyim-

Nazmi’ ağzından dinlediğimiz, birleşme kararı alınacak toplantılardan birinde eski başkanlardan biri hakkında alınan izole etme kararı…

Yine onun ifadesine göre dernekteki üyelerin malum derin gazeteci ile ilgili ihanete uğradıkları hissiyle sergiledikleri tepki öylesi boyuta ulaşmıştı ki, Ağabey Akdağ’ ın tüm yatıştırma çabalarına rağmen,  ortalık durulmayınca ve iş “bizi satanı biz de  atalım” noktasına gelince, haber salınmış, ‘derin medya’ mensubu da 25 yıllık dernekçilik macerasını noktalayıp kurulmasına öncülük ettiği oluşumdan ayrılmak zorunda kalmıştı…

Gerçekten o dönemde dört cemiyete bölünen ve sürekli kan kaybederek, saygınlığı aşınmaya başlayan kentteki gazetecileri temsil eden kuruluşların dağınıklığından tüm Mersin rahatsızdı ve duyarlı herkes “mutlaka bir şeyler yapılmalı” arayışlarındaydı…

Birleşme konusunda benim ve Mirza’nın yoğun çabaları olduğu doğru…

Ama hiçbir sorumluluğu ve zorunluluğu olmamasına rağmen, Cemiyetlerin bir araya gelmesi ve gazetecilerin aynı çatı altında örgütlenmesi çalışmalarına, Ticaret Borsası Başkanı Abdullah Özdemir’in inkar edilemez özveri ve katkılarını burada anmamak, insanı insan yapan vefa duygusuna ihanet olurdu inancındayım…

Tüm çabalara rağmen o dönemdeki birleşme, üyelerin çıkarlarına uyan birliktelik yerine, özellikle Akdağ’ dan kaynaklanan “ya başkan olurum, ya da bu iş olmaz” sekter davranışı nedeniyle kilitlendi…

Ben ve Mirza’da uzun çabalar sonunda Vahap Şehitoğlu, Selahattin Akkuş, Selman Özipek’ in gerçekten özverileriyle mutlu sona epeyce yaklaşmış olan birleşmenin akamete uğramasından üzgün konuya noktayı koyduk…

2003 Kasım ayıydı…

Mersin Ticaret Borsasının düzenlediği ‘Yerel Gazete yarışması’ jürisinin üyeleri olarak dört başkanla bir araya gelmiştik.

Değerlendirme toplantısının sonlarına doğru, Nazmi beklenmedik bir çıkışla birleşme konusunda arkadaşlarını ikna ettiğini, gerekli özveride bulunacağını söyleyiverdi…

Borsa Başkanı Özdemir’ le birbirimize baktık. Ne olmuştu da düne kadar burnundan kıl aldırmayan Akdağ bu noktaya gelmişti?.

Anlamakta güçlük çeksek te, nedenleri sorgulamak yerine sonuca sevinmek gerekiyordu, biz de öyle yaptık…

Başkan birleşmeden duyduğu mutluluğu ifade etmekle kalmadı, bu kentte o güne kadar kimselerin duymaya alışkın olmadığı bir jest daha yaptı…

10 Ocakta  tek Cemiyet çatısı altında birleşme sağlanırsa, o gün kutlanacak ‘Gazeteciler Bayramı’ ile Borsa Ödül töreninin bir arada yapılmasını ve Hilton Otelinde yapacakları baloya Mersin’deki tüm gazetecilerin katılmasını önerdi…

Birleşme konusunda prensipte evet dense de, güç işin nasıl olacağı konusunda somut bir çözüm bulunamamıştı ve gördüğüm kadarıyla konu yine başkanlık nedeniyle düğümlenmişti.

Gazetecilerin tek çatı altında birleşmesinin kendileri dışında Mersin adına da sayılamaz yararlarına inananlardandım. Kabule ederlerse birleşme görüşmelerinde uzlaşmacılık görevini seve seve yapacağımı belirttim…(Tüm yaşananlara rağmen, bugün de Gazetecilerin tek çatı altında birleşmesinin önem ve yararına inanıyorum)

Dört cemiyet başkanıyla Sultaşa Otel’inde bir araya geldik.

Uzun tartışmaların ardından ortak akılla, uygun bir ara formül geliştirildi.

Buna göre, 2 yıl boyunca dört başkan eşit sürelerle başkanlık yapacak, 2006 da üyeler hür iradeleriyle kendilerine mevcutların dışında yeni bir başkan seçme şansını elde edeceklerdi.

Dağınıklığın yarattığı zararlar yanında pek demokratik olmasa da, herkes bulunan ara formüle razı oldu…

Buna göre, Dört cemiyetin içindeki gazeteciler mevcut Mersin Gazeteciler Cemiyetinde toplanacak, 10 Ocak 2004 günü yapılacak genel kurulda da, dört Cemiyet Başkanının yönetim kuruluna seçilmesi sağlanacaktı…

Sıralama konusunda da sıkıntılar uzun süren çabalarla aşıldı. Buna göre önce Vahap Şehitoğlu başkan olacak, 6 ay sonra koltuğu Nazmi Akdağ’ a devredip, Ocak 2005 te görevi Selahiddin Akkuş’a bırakacaktı. Selman Özipek’ son sıranın kendisine verilmesine birleşme hatırına rıza gösterdi…

Gerçekten belirlenen takvim saat gibi işledi…

Genel Kurul gününe kadar kayıtlar tamamlandı, geçici tüzük maddeleri önergeler halinde hazırlandı, kongre günü de güle oynaya birleşmenin yasal gerekleri yerine getirildi.

10 Ocak 2004 akşamı Mersin Ticaret Borsasının ev sahipliğini yaptığı Hilton otelindeki görkemli bir baloda başarılı gazeteler ödüllerini alırken, birleşmenin güçlü sinerjisini tüm gazeteciler iliklerinde hissettiler.

 

Bundan sonrasını yazmaya devam edeceğiz…

 

 

 

 

  Değer miydi Nazmi?… [01.01.2005 – 15:54:12]

 

NİCE NİCE YILLARA…

2004’ü tarihin vitrinine kaldırıp 2005’i karşılamak üzereyiz.

Med Cezir benzeri uç duyguları yaşadık bir yıl boyunca…

Yine de geçmişten farklı bir umut ve özgüvenle karşılıyoruz yeni yılı…

Uç duyguların bir yanında Irak, Filistin var ve dünyada yoksulluğun içinde çırpınan, kaderine başkaldırma adına da olsa, insanca beslenmeyi sağlayacak gıdadan yoksun milyarlarca insan…

Öte yanda kol gücünü bitirecek, çok farklı iklimlerde yeşermekte olan ‘Bilgi Çağı’  patlamaya hazır tohum gibi karlar altında filiz vermeye hazırlanıyor…

Bugün bulunduğumuz bölge ateşler içinde kavruluyor…

Irak’ta namusları, toprakları için savaşan insanlar, gerektiğinde canlı bombaya bürünüp ölüme gülümseyerek gidebiliyor…

Ve elbette Filistin, yüreğimizin bu kanayan yarası… Yaser’ in ortalama 10 yaşındaki ‘sapanlı generalleri’ ölüme gülümseyerek giden önderlerinin ardından, 2004’ü de geçmiş yıllar gibi ellerinde tek silahları taşlarla, barikatların üstünde dimdik ayakta geçirdiler…

Saatli Maarif Takvimleri, postane önünde satılan hasret kokan kartpostallar yok artık…

Sanal ortamda gönderenin muzip gülüşünü, göz yaşını, hatta virüsünü taşıyan elektronik mesajlar dünyanın dört bucağını saniyeden küçük zamanda kat ediyor…

Ve Türkiye

ABD’nin Orta doğuda yarattığı kan denizinde boğulma yerine, gelişmişlerin safında yer almak üzere, AB’nin onurlu üyeliğine adım attı 2004 te

Böylesi bir mucize dönüşümü gerçekleştiren ülkenin insanları olarak, dünyanın kangren sorunları; açlık, yoksulluk, çevresel felaketleri bile yıldırmasın sizi…

Tarihin bir nehir gibi ileriye akışını, yarının dünden güzel olacağını asla unutmayın…

150 yıllık Sanayi çağı binlerce yıl süren ilkel tarım döneminden daha iyiydi. Ayak sesleri ensemizde yankılanan bilgi çağı çok daha refah getirecektir insanlığa…

Diyalektiğin şaşmaz kuralıdır bu ve Nazımın deyişiyle;

karşı koyanlar, karşı koymuş demektir:

Maddede hareketin, yürüyen cemiyetin ezelî kanunlarına.

Sükun yok, hareket var, bugün yarına çıkar

yarın bugünü yıkar

 ve durmadan akar  akar  akar.

Geçmiş on yılın küresel anlamdaki en büyük sektörü silah, tahtını gelecek on yılda bilişim teknolojilerine bırakacak…

Yıllık bir trilyon dolarlık silah yerine, birkaç trilyonluk bilgisayar, cep telefonu, yazılım teknolojisiyle tanışacak insanlık…

Kişiler için anların bile önemi vardır ve olmalıdır, ama insanlığın bu acılarla dolu, binlerce yıllık yolculuğunda,  gün gelir asırlar bile anlamsızlaşır…

1990’ lar Türkiye için kan, gözyaşı, çatışma dönemi, aynı zamanda da enflasyon, ekonomik krizler ve ülkeyi saran sislerin dumanlı havasında yüzlerce milyar doların çalındığı yıllardı…

İnsanlarının tek derdi başka ülkelere kaçıp gitmek olan bir ülke, iki yıl içinde sihirli değnek dokunurcasına üzerindeki ölü toprağını atıp, ayağa kalktı…

Olgunlaşma dönemini “yitik yıllar” olarak geçiren Türkiye’nin, geçmiş kaygıları, kavgaları unutarak silkinip, koşmaya başladığı yıl olarak anılacaktır 2004…

Güçlü bir Türkiye, kan ve gözyaşıyla dolu acılar içindeki Filistin ve Irak’ın, tehdit altındaki İran ve Suriye’nin kısacası tüm bölgenin umududur…

Ve Filistin;

O Filistin ki, küçücük çocuklar okul bahçesi yerine, Kurtuluş ve Özgürlüğü getirecek İntifada adına barikatlarda geçirdiler koca yılı…

Ellerinde kalem, kitap yerine sapan ve taşlarla…

Kim ne desin 2004, Filistin çocuklarının geleceği kurma adına, dünyanın en gelişmiş silahlarına sahip İsrail’ine taş ve sapanlarla diz çöktürdüğü yıl oldu…

Ve asla unutmayın; Filistin kurtuluş mücadelesi tüm tuzakları aşarak, onurlu mücadelesinin zaferini kutlayacaktır yakında…

Çünkü ölüme gülen yüz binlerce çocuğun elindeki taşlardan daha güçlü silah yoktur ve dünyadaki en büyük gücün ölümden korkmayan insan olduğunu anladı İsrail ve tüm dünya

Bir Arafat’ la başa çıkamayan kan içicilerin bugün karşısında sayısız Arafat, elden ele, nesilden nesile mücadele bayrağını düşürmeden daha yükseğe çıkarıyorsa, bu gücü yenecek silah olmayacağını anlamış olmalı herkes…

Ve Irak…

1 Mayıs 2003 günü “kolay zaferini” ilan eden ABD’nin 2004’te geldiği nokta…

Irak’ı yok edip, enerji kaynaklarını yutmak üzere yola çıkanların, gelişen direnişin birleştiriciliğinde dünyanın nefretini kazandığı yıl oldu 2004

ABD’nin petrolle dolu ülkede tutuşturduğu ateş, sadece Irak’tan başlayarak tüm dünyayı sardı…

Geleceğin barışını yakalamaktan uzak, silah ve enerji kartellerine bağımlı mevcut yönetimiyle ABD ekonomik açıdan da çatırdadı 2004’ te…

Tarihteki emperyalistlerin başına gelen bildik şeyler geldi, geçici hakimlerin başına…

“Kendini en güçlü sandığı an, aslında çöküşe geçtiğin demdir” kuralı işlemişti yine…

2004’ te bir kez daha anlaşıldı ki, mevcut yönetim anlayışıyla ABD’nin, dünyayı farklı bir paradigmaya taşıması mümkün değildir…

Ne böyle bir vizyonu, ne de niyetleri var iktidarı elinde tutan ‘neo-con’ ların…

Ve 2004, milyarlarca yoksulun bozuk dünya düzeninden umutlarını kesip, kendi göbeklerini kesme iradesini ortaya koydukları yıldı aynı zamanda…

Filistin, Irak, Afganistan, Sudan’ daki sıcak çatışmalar yanında, yoksul Asya ve Afrika’ lıların da “artık yeter” isyanını seslendirmeye başlamaları sevindiriciydi elbette…

Bugün dünyadaki her dört insandan biri günde bir dolar, her iki insandan biri de iki dolarla yaşamını sürdürmek zorunda…

Kısaca dünyanın yarısını oluşturan üç milyar yoksul, gelişmiş ülkelerin ineklerine hergün verdiği 2 dolarlık sübvansiyonlardan daha azıyla hayatta kalmaya çalışıyor…

Yine de, merak etmeyin uzun sürmez bu sömürü düzeni, biz ya da çocuklarımız görmese de mutlaka silahların korku devri bitecek, barış çağı hakim olacaktır dünyaya…

Üretildiği İtalya’daki fabrikadan, ekildiği Kamboçya’daki tarlaya kadar süren alçakça yolculuğunda bir mayın için 2 dolar ödeniyor, temizlenmesi ise  500 dolara mal oluyorsa, böylesi bir dünya düzeninin sonsuza kadar sürdürülmesi olanaksızdı…

Mazlum halklarla zalimler arasındaki mücadelede, 2004 sömürülenlerin de bilinçlenme yolunda sömürenlerle daha bilinçli kavgaya tutuştukları, bayrağı yükselttikleri yıl oldu…

İnsanlık ayağı tökezlese de, umutsuzluğa kapıldığı yol kazalarına da uğrasa tarih boyunca hiç geriye düşmedi…

Bu kez de kural işleyecek…

2005’in 2004’ten daha iyi olması dileğiyle…

Yürekleri yakıp giden sevgililerden, acılarda yaraları saran dostlara,

ihanetleriyle gurur duyan alçaklardan, boğulduğumuzu hissettiğimizde soluğuyla hayat öpücüğü sunan güzel insanlara…

Yılın son gününde dost düşman herkesi, yürekten ve tüm içtenliğimizle yine Nazım’ın dizeleriyle kucaklamak zamanıdır şimdi…

“Yapraklara dallara, yeşillere, allara,

nice nice yıllara gülüm, nice nice yıllara.”

 

  Nice Nice yıllara [30.12.2004 – 08:22:12]

 

YEREL MEDYANIN PÜR MELAL HALİ…

Eğer Kopenhag kriterlerini nasılsa yerine getirdik, yasal olarak AB’de ne varsa, aynısına sahibiz diye düşünülüyorsa, yandığımızın resmidir…

Bugüne kadar siyasetçi ve bürokrat eksenli bir değişim yaşandı…

Değişimle teorik sayılabilecek bir başarı yakalandı, bundan sonrası Sivil Toplum kuruluşlarının, derneklerin hatta tek tek bireylerin yer alacağı meşakkatli bir süreç…

Eğitim, sağlık, tarım, çevre en fazla zorlanacağımız alanlar…

Eğitimi sadece okullarda verilen öğretim olarak algılamamak lazım…

Tüm toplumun  AB kriterleri konusunda aydınlatılması, haklarının ve sorumluluklarının ne olduğu konusunda bilinçlendirilmesi büyük önem kazanıyor…

Bu alanda en büyük görev ve sorumluluk ise medyaya ve meslek kuruluşlarıyla sivil toplum örgütlerine düşüyor.

Kurum ve kuruluşlarının, meslek örgütlerinin müzakere sürecinde üzerlerine düşen görevleri algılama konusunda bazı istisnalar dışında durumları hiç te iç açıcı değil…

Önümüzdeki günlerde bunları tek tek ele alıp, hangi dernek ya da odanın hazırlıktan eyleme neler yapması gerektiği konusunu işleriz…

Bu yazıda ülkenin tam üyeliğe uzanan yolculuğunda bireylerden oluşumlara bilinçlenmeyi sağlayacak önemli bir gücü, medyayı ele almak istiyoruz…

İki yıl önce bir rapor üzerinde çalışırken, Mersin’de yayınlandığı söylenen gazete sayılarını duyup şaşkınlıktan küçük bir şok yaşamıştım…

100 e yakın günlük, haftalık, on beş günlük gazetenin yayınlandığı, bunların bir kısmının sadece bayram ve yılbaşı günlerinde tebrik mesajlarıyla para toplayıp, yılın diğer bölümünde kış uykusuna yattıkları gerçeğini öğrenmiştim sonra da…

Mersin Ticaret Borsasının düzenlediği bir yarışma sırasında düzenli olarak yayınlanan gazetelerin listesi mevcut durumu daha belirgin ortaya koydu…

Buna göre, 2003 yılında Mersin düzenli olarak yayınlanan günlük 11 gazeteye sahipti…

Bugün aynı sayının 15’e yaklaştığını, doğum sancısı çeken bir kaçının da yolda olduğunu biliyorum…

Gazete konusunda Türkiye’nin ve Mersin’in temel sorunu aynı…

Teknoloji olarak Türkiye gelişmiş ülkeleri de şaşırtan bir seviyeyi yakalamış durumda…

Ancak zarftaki kalite ne yazık ki mazrufa da, tiraja da yansımıyor…

2000 yılı verilerine göre günlük gazete sayısında dünyada ilk üç ülke ve rakamları şöyle: Hindistan 2300, ABD 586, Türkiye 399 adet günlük gazete…

-Rakamlar ülke genelindeki yaygın basını içermekte olup, Türkiye’nin yerel düzeydeki 3 bin gazetesi elbette bunun dışında-

1,2 milyarlık nüfusuyla kalabalık Hindistan’ı, 300 milyonluk dünyanın en gelişmişi ABD’yi anlamak mümkün de, gazete okuma oranlarının yerlerde süründüğü Türkiye’nin gazete sayısında Japonya, İngiltere’yi bile sollamasının anlamı olmalı…

Ne yazık ki Türkiye bu sayıdaki gazeteye rağmen, onlarca yıldır tirajı yerinden kıpırdatacak bir atılımı gerçekleştiremiyor.

Bugün en çok satan gazete 500 bini, toplam ülke tirajı da 4 milyonu aşamıyor…

Dünyada gazete tirajlarından çok, yetişkin her bin kişiden kaçının gazete aldığını gösteren rakamlar önemli…

Buna göre,  her bin kişiden 719 nun gazete aldığı Norveç birinci, 668 ile Japonya ikinci, 545 ile Finlandiya üçüncü sırada…Ülkemizde ise bin kişiden sadece 76′ sı gazete alıyor…

Mersin medyasının rakamları ve görünümü Türkiye’ den de beter…

15/16 gazetenin her gün yayınlandığı kentte, bunların üçü bayide satılırken, en iyi durumdaki gazetenin bayie verdiği 400 gazetenin 300 tanesi satılmadan iade ediliyor…(Yaysat Aralık raporuna göre dağıtımı yapılan gazetenin net satışı günlük 110)

Günde tek başına bir gazetenin 100 kişi tarafından satın alındığı bir kentte, bir sürü gazetenin yayın hayatına atılmasının tek bir mantığı var…

Yayına girdikten bir yıl sonra alınacak resmi ilan…

Başlangıçta birkaç gazeteye derman olan bu paralar, pastanın iyice bölünmesiyle artık cazip olmaktan çıkıyor…

Aslında sırf resmi ilan gelirlerine güvenerek yapılacak bir gazeteciliğin önümüzdeki süreçte AB ile entegre olacak toplumun eğitilmesi, bilinçlenmesi konusundaki işlevselliğinin ne olacağını tartışmak gerekiyor…

 

Mersin her alanda son dönemde gösterdiği tartışma potansiyelini, sorunları masaya yatırma yeteneğini yerel medya konusunda da gösterirken, dünyada yükselen yeni trendler, başarıyı yakalayan denemeler izlenmeli…

Esinleneceğimiz farklı modelleri masaya yatırmanın zamanı geldi geçiyor…

Dünyanın en muhafazakar medyası İngiltere’de ve onlar son iki yıldır alışkanlıklarını bir yana bırakarak gazete boyutlarıyla oynayarak büyük oranda ek tirajlar elde ettiler.

Örneğin uzun süre büyük boy geleneğinden taviz vermeyen Independent gazetesi geçen yıl Eylül ayında büyük boyutunun yanında bir de tabloidi denedi…

Independent denemeyle tirajını katlayınca, Mayıs ayından itibaren gazete tamamen tabloid ebata döndü..
Aynı şekilde ülkenin 215 yıllık geçmişe sahip The Times’ de tabloid boy hakkında okuyucu araştırmasının ve Independent’ in başarısının ardından ölçülerini küçülttü…

Deneme amaçlı ebat değişimi sonunda yakalanan tiraj grafiği saygın tüm İngiliz gazetelerini tutuculuktan değişime zorladı…

İngiltere‘de gazeteler ebat olarak küçüldükçe tiraj arttırıyor…

Türkiye ve özellikle değişime açık Mersin’in sürünen tiraj rakamları karşısında gazetelerin ölçülerini küçültme dahil yeni arayışlara girmesinde yarar olduğuna inanıyoruz…

Bayilerde günde toplam 500 gazeteyi okuyucuyla buluşturamayan Mersin medyasının AB ile uyum çerçevesinde halkın bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi görevini yerine getirmesi nasıl mümkün olacaktır?…

Sorunun cevabını vermeyi başardığı gün, Mersin basını bambaşka ufuklara yelken açacaktır…

 

  Yerel Medyanın pür melal hali [29.12.2004 – 18:13:49]

 

ESTONYA NASIL BAŞARDI?…(3)

Estonya’ nın AB müzakere sürecindeki tek sıkıntısı tarımdaki mutsuzlardan ibaret değildi. Sovyetler Birliğinden devralınan ekonomik çöküntü faturası ile birlikte, aynı ülkeden gelmiş ve geçmişte resmi devlet dili Rusça olduğu için Estonca bilmeyen nüfusun %26 sını oluşturan bir azınlığın sorunları ortaya çıktı…

Ülke anayasası Estonca bilmeyenlerin vatandaş sayılmayacağını emrediyordu ve tek suçu bu dili bilmeyen önemli bir kesim, yıllardır yaşadığı toprakları terk etme tehdidiyle karşı karşıyaydı…

Durup dururken tek suçları zamanında gelip çalışmak zorunda kaldıkları topraklarda vatansız durumuna düşen Rusların durumu sadece Rusya’yı değil AB’yi de kaygılandırıyordu…

Yetkililer önce kalmalarını pek te istemedikleri Rusların geri dönmesini sağlayacak politikaları uygulamaya çalıştılar ancak tutmadı…

AB, azınlık durumuna düşen Rusların yapılacak düzenlemelerle Estonya’ ya entegre edilmeleri konusunda uzun süre bastırdı…

Bunun üzerine yeni yasal düzenlemeler gerçekleştirildi…

Şimdi Ruslar aralarında ve özel yaşamlarında kendi dillerini, Resmi dairelerde ise Estonca’yı konuşmak zorunda…

Estonca öğrenmeyen kimse vatandaş sayılmadığı için milletvekili de olamıyor. Ruslar bunu aşmak ve AB’li ülkenin nimetlerinden yararlanmak için harıl harıl Estonca öğreniyor şimdi.

AB’nin gözetiminde hazırlanan Entegrasyon programıyla, sıkıntının aşılması kolaylaşmış.

Zorlama ve emretme yerine teşvik etmeyi öne çıkaran proje sayesinde Rus nüfusun çoğunlukta olduğu yerleşimlerde okullar eğitimlerini Rusça olarak verirken, Estonca özendirilerek yumuşak geçişin orta yolu bulunmuş…

Böylece yeni nesil hem ana dili Rusça’yı, hem de yeni Resmi Dil Estonca’yı öğrenerek büyüyor.

Ana dilde yayın konusunda da zorlamaya başvurulmadı…

Aksine Rusça yayınlar engelleneceğine, halkın AB ile uyum konusunda ve Estonca öğrenmenin önemi bu yayınlar sayesinde geniş kitlelere anlatıldı…

Bugün Estonya Uluslar arası yasaların herkese ana dilde eğitim ve bilgilendirme hakkına saygılı şekilde ve akıllı çözümlerle yaklaşan pragmatik bir ülke…

Vatandaşlarına insanca yaşam hakkı tanınması Rusya’nın Estonya’ya bakışını da zaman içinde derinden etkiledi…

Bunun sonucunda uzun süre NATO üyeliğini protesto ettiği Estonya ile sınır anlaşmasını imzalamayan Rusya bugün tüm rezervlerini kaldırarak özellikle Estonya üzerinden gemilere pompaladığı petrolün güvenli biçimde denizlere ulaşmasını sağladı…

Tüm olumlu gelişmelere rağmen, Rusya ile AB arasındaki geçiş noktası Estonya bu konumunun sıkıntılarını da içinde barındırıyor…

Örneğin yeni sınırlar çizilirken Narva nehrinin batı yakası AB’li Estonya’ ya, doğu yakası ise Rusya’ya bırakılmış…

Bir nehir ve üzerindeki köprünün iki yakası iki ayrı dünyaya açılıyor bugün…

AB’nin getirdiği refahla Estonya’ ya ait Narva kentinde şık giyimli insanlar son model arabalarla fink atarken, bir adım ötedeki Rusya’ya ait Iwangorod’ ta insanlar oturup soluklanacakları doğru dürüst bir mekanın özlemini çekiyor…

Tıpkı akrabalarımızla tel örgülerle ayrıldığımız Suriye ile aramızdaki dramatik sınır öykülerinin aynısı bugün Narva’nın iki yakası arasında yaşanıyor…

Düne kadar köprüden yürüyerek ulaştıkları Batı’daki akrabalarını görmek isteyen Ruslar artık AB’nin katı koşullu vizesini almak zorundalar…

Eskiden kızdıkları Estonya’ya şimdi Ruslar gözleri gibi bakıyorlar…

Çünkü bu ülkedeki inanılmaz gelişme sayesinde umutları, bir gün kendilerinin de yakalayacağı müreffeh ülke hayalleri diri kalıyor…

Estonya’ nın başkenti Tallinn’ den Finlandiya’ya vapurla bir saatte geçmek mümkün. Bu yüzden Tallinn’de özellikle hafta sonları otellerde yer bulmak mümkün değil. Bütün otelleri Meyhaneleri Finlandiyalılar dolduruyor.

Sigara ve içkide iki ülke arasındaki dört kata varan fiyat farkı, yepyeni bir ticareti başlatmış…

Ormanlarla kaplı Estonya’ da hafta sonlarını doyasıya eğlenerek geçiren Finlandiya’ lıların dönüşlerinde yanlarında götürdükleri sigara ve içkiler sayesinde kısa tatillerini bedavaya çıkarmaları mümkün…

Estonya yakın komşusu refah toplumu Finlandiya’ya Sovyet döneminde de uzak değildi…

O günlerde de Estonya’ da insanlar Fin tv lerini gece gündüz seyrederek, AB’liliği solumaya başlamıştı…

Bu nedenle 2004 yılındaki AB üyeliği aslında yeni bir doğuştan çok, yıllardır yaşar gibi içlerine sindirdikleri bir ortaklığın tescili…

Ve son bir not: Estonya AB’ye girişi 1 Mayıs 2004 günü tam bir milyon fidanı toprağa dikerek kutladı…

36 yaşında Başbakan olan Juhan Parts o anlamlı Cumartesi gününde şunları söylüyordu:

 “Anıtlar yıkılabilir, bayraklar yakılabilir, insanlar öldürülebilir ama, ormanlar hep yaşayacak, ve fidanlar genç nesil için yepyeni bir başlangıç olacaktır”

 

  Estonya nasıl başardı? – 3 [28.12.2004 – 17:49:12]

 

ESTONYA NASIL BAŞARDI… (2)

Önceki yazımızda küçücük bir ülkenin 20.yüzyıldaki ayakta kalma mücadelesini anlatmış, AB’ye başvurduğu 1996 dan sonra ekonomisini düzelterek, kendisinden istenen tüm kriterleri yerine getirme adına gerçekleştirdiği değişim sürecini anlatmaya çalışmıştık.

Kaldığımız yerden devam edelim…

Estonya enflasyonla mücadelede, en etkili ama en zor olanı, kamu harcamalarını kısıp, bütçe açığını kapatma yolunu seçti…

Yeni para Kron’un paritesi sabit tutulurken, yoksulların çileden çıkmaması için elektrik, konut ve toplu taşıma fiyatları sübvanse edildi…

Dış ticaretin AB’ye yönlenmesi ülkenin zaten teknolojik açıdan sınıfta kalmış sanayini iyice zorda bıraktı…Bu yetmezmiş gibi, özelleştirme ve köklü yapısal değişikliklerle sanayinin ülkedeki payı iyice azaldı…

İşte tam bu aşamada nispeten ucuz ama eğitimli işi gücü imdada yetişti…Ortaya çıkan işsizlik özellikle Finlandiya kaynaklı yabancı sermayenin bilişim ve hizmet sektörüne yaptığı yatırımlarla aşıldı. Böylece en önemli sorun olarak görülen işsizlikte oran dünyaya parmak ısırtan seviyelere düşürüldü ve hep % 4 civarında kaldı.

Özelleştirme ile sürekli zarar eden kamuya ait tüm tesisler satıldı…

Küçük ve orta ölçekli firmaların ayakta kalmasına özen gösterildi. Şu anda Estonya’ lıların % 50’si, yeni kurulan ya da özelleştirildikten sonra modernize edilen küçük ve orta ölçekli firmalarda çalışıyor.

1.3 milyonluk ülkede yukarıdaki tanıma uyan tam 80 bin işletme var…

Özelleştirme konusunda dünyanın şapka çıkardığı Almanya modeli örnek alınınca başarı yakalanmış…

OECD rakamlarına göre bugün ülkedeki ekonomik faaliyetlerin %90 ı özel sektör kontrolünde.
AB’ nin 1997
yılında Lüksembourg zirvesinde müzakere sürecini başlatma kararının ardından başlayan müktesebat uyumu görüşmeleri, bizim deyimle tarama süreci 1,5 yıl sürdü…
Çizilen yol haritasına uygun programın uygulanmasına1999 yılında başlandı, 2002 yılı sonuna kadar geçen 3 yıllık sürede bütün kriterler yerine getirildi…

Küçücük Estonya,  AB’ye kabulünün, sadece kendisiyle sınırlı olmadığının, siyasi ve ekonomide,  Avrupa’nın Rusya’ya komşuluk gibi bir büyük projenin gerçekleşmesi anlamına da geldiğinin farkında…

Bu nedenle de ekonomisini Fransa ve Almanya gibi uzağında olan devler yerine yanı başındaki Finlandiya ve Rusya ile ilişkilendirmeyi tercih etti…

Aslında 2.dünya savaşından sonra güçlenip dünyanın en büyük ekonomilerinden birine sahip olmasına rağmen onları hiç hatırlamayan ve Ruslarla iyi geçinme uğruna aklına bile getirmeyen, üstelik geciken Polonya’yı AB’ye hazırlama uğruna, Estonya’ nın üyeliğini geciktiren Alman siyasetçilerini asla affetmediler.

Yine de bu duygular, Ülkenin refahını düşünen pragmatik yöneticilerin Almanya’daki eyaletlerle yerel düzeyde işbirliği içine girerek, AB fonlarından akıllı bir biçimde yararlanmalarını engellemedi…
Estonya başvurduğu günden itibaren kendisini AB üyeliğine hazır hissetse de, bitmez tükenmez müzakere ve pazarlıklar yüzünden zaman içinde ‘bunlar nasıl olsa bizi almaz’ kanaati yayılırken, Sovyetler Birliği dönemindeki gücünü yitirmesine rağmen eski döneme dönüş arayışındaki statükonun pompaladığı bir başka kesim “ülkenin ucuza kapatılacağı, AB’ye peşkeş çekildiği”  temasını yoğun biçimde işledi durdu…

AB ile müzakere sürecinde süren pazarlıklar bazen öylesine bıktırıcı hale geldi ki, özellikle tarım sektöründen yükselen tepkilerle ilişkiler, sık sık  kopma noktasına geldi…

Özellikle büyük sorunları olan ve modernleşmeden gereği kadar yararlanmamış tarım sektöründe çalışanlar AB sürecine hep muhalif oldular…

Zaten yetersiz olan ekilebilir verimli alanların toprak reformu ile kentlere katılması büyük sıkıntıları da beraberinde getirdi…

Uyum çerçevesinde tarım ürünlerinden Gümrük vergileri kaldırılınca, çiftçiler bile ineklerini kesip, günlük sütlerini çok daha ucuz Letonya’ dan almaya başladılar.

Ve aynı nedenle AB tarafından büyük teşvikler verilen ucuzlatılmış kendi ürünleri yerine Hollanda tereyağını kullanmak zorunda kaldılar…

İş o boyuta vardı ki, beslediği inekten elde ettiği süt ve tereyağı hakkında, kendi otoriteleri yerine elin yabancısının karar vermesini anlamakta zorlanan çiftçilerin çoğu AB’ye giriş konusunda yapılan referandumda hayır oyu verdi…

Bugün artık Estonya geçmiş sıkıntıları, uyum sürecindeki zorlukları aşıp yepyeni ufuklara yelken açan, dış yatırımcıların gözbebeği bir ülke…

Çünkü küçük tarım kesimi dışında özellikle başkent Tallinn’ de yoğunlaşan bir milyona yakın eğitimli nüfus bilinçli ve planlı çalışmayı ilke edinerek başarılı geleceği yakalama azminde…

Müzakere süreci tarımda çekilen sıkıntılardan, yetişmiş kadrolarla özellikle bilişimde yakalanan başarılardan, liberalleşme yolunda alınan mesafeden ibaret değildi…

Estonya’ nın nasıl başardığını, aynı dönemde Kültürel ve sosyal alanda yaşadığı deneyimle anlatmaya devam edeceğiz…

  Estonya nasıl başardı? – 2 [27.12.2004 – 18:59:11]

 

ESTONYA NASIL BAŞARDI?…(1)

Türkiye’de bugüne kadar 300 bin kişinin toplandığı bir etkinlik gerçekleştirilmiş midir?..

Zor ama olanaksız değil…

Olanaksız olan 1988 Mart’ında Estonya’ nın gerçekleştirdiği mucize türünden böylesi bir etkinlikti….

O gün, 1,3 milyonluk küçücük bir ülkede, her dört kişiden birinin katıldığı inanılmaz bir festival düzenlendi.

Ve o gün Estonya’ nın başkenti Tallinn’de 300 bin kişinin toplandığı meydandaki festivalde hep bir ağızdan söylendi ‘Mu Isamaa’ , Türkçe’siyle ‘Vatanım’ şarkısı…

Ve o gün, o festivalle başladı Estonya’ nın barışçıl özgürlük hareketi…

Fazla zaman geçmedi.. Muhteşem festivalin ardından sadece 3 yıl sonra, Berlin duvarının altında kalan Moskovacı  blokun dağılmasının ardından, 20 Ağustos 1991 günü, 1940 yılında Stalin’in çizmeleri altında yitip giden bağımsızlığına yeniden kavuştu…

Estonya’ lılar 1988 deki etkinliği ve o gün hep bir ağızdan söyledikleri halk şarkısını asla unutmadılar.

Ve Estonya 16 yıldır “Şarkılı Devrimin Ülkesi” olarak anılırken, ‘Mu Isamaa’  çoktan hak ettiği Ulusal Marş olarak ağızlardan düşmüyor…

Aslında Kuzeyli ve Avrupalı bu küçük ülkenin 20. yüzyıldaki bağımsızlık macerası tek kelimeyle dramatik bir öykü…

Kendini parçası saydığı Rusya‘da, 1918 de çarlığın devrilmesinin ardından bağımsızlığını ilan eden Estonya’ bunu Moskova’ dakilere kabul ettirmek için iki yıl savaştı…

1920 de gelen bağımsızlığın ardından 1940’ ta Hitler ve Stalin şampanya bardakları eşliğinde harita üzerinde bölgeyi paylaşırken, Sovyet kurtları bir gecede Estonya’ yı yuttular…

Bu da uzun sürmedi…

1941 de Hitler , Stalin’le yaptığı gizli anlaşmayı yok saydı, bu kez faşist çizmeleri çiğnedi Estonya’yı…

İşgal  1944 te Kızıl Ordu gelip te onları kurtarıncaya kadar sürdü. Talihsiz Estonya’ nın kurtarıcılardan kurtulması için 47 yıl beklenmesi gerekiyordu…

1991 bağımsızlığının ardından 1996 yılında Avrupa Birliğine girmek için başvurdu…

1998 yılında AB ile başlayan görüşmelerin ardından kuzeyin küçük ülkesi 2004 te bugün artık AB’nin 25 saygın ülkesinden biri…

70 milyonluk Türkiye için müzakere süreci olarak adlandırılan ve en az on yıl süreceği söylenen tam üyelik yolculuğu başlarken, AB’nin en küçüklerinden bu ilginç ülkenin deneyimlerini bilmemizde yarar var…

1991 de kazanılan bağımsızlığın faturasını ekonomik çöküntü ve ardından gelen işsizlik, yoksullukla ödemiş halk.

Bağımlı oldukları Rus pazarının kaybedilmesiyle enflasyon %100 e fırlarken, sanayi üretimi %27 ye düşmüş, milli gelir de doğal olarak üçte bir azalmış…

Yine de kısa sürede toparlanmışlar…

Dünyada hiçbir ülke Estonya  kadar hızlı Sovyet etkisinden kurtulup, küçük bir bütçe ve alabildiğine düşük vergilere rağmen liberalleşmeyi başaramadı.

Sürekli reçete sunan ekonomistlerin uyarılarını bir yana bırakıp, kazanılan bağımsızlığın üzerinden bir yıl geçmeden 1992 de radikal bir kararla parasal reforma kalkıştı EstonyaSovyetlerden kalma rubleyi çöpe atıp, Alman Markına eş değerdeki ‘Kron’u hayata soktular.

Ekonomik başarı etkisini o kadar çabuk gösterdi ki, bu sayede diğer eski demirperde ülkeleri kapıda bekleşirken, Estonya AB üyeliğine davet edilen ilk eski SSCB ülkesi oldu…

Müzakereler boyunca küçük ülkeye gösterdikleri mucizeye uygun pek çok isim layık görüldü.

“Baltık Kaplan”ı, “Örnek öğrenci”, “Harika çocuk”  tanımları hep onlar içindi…

Estonya’ da ilk ekonomik kıpırdama 1995 yılında başladı. 1996 yılında ilk kez büyüme oranı %6 oldu

Bundan sonra da çıtayı bir daha asla aşağıya düşürmediler…

Küçük ülkenin gerçekleştirdiği büyük mucizeyi anlatmaya devam edeceğiz…

 

 

  Estonya nasıl başardı? – 1 [25.12.2004 – 17:58:46]

 

PROJELERE  TALİP İTALYANLAR…

Büyükşehir Belediyesinin üç dev projesine talip olan İtalyan Erbank  şirketi ile ilgili dünkü yazdıklarımızın ardından, Belediye Basın bürosundaki arkadaşlarımız “Şahsıma özel”  bir açıklama yolladılar.

Ne yazık ki, açıklama kaygılarımızı azaltacağına arttırdı.

1- Tahmin ettiğimiz gibi, Şirketin adı Basın Bürosunca yanlış yazılmış.

Her ne kadar kendileri bunun “İngilizce isimlerin çokluğundan kaynaklandığını” iddia etseler de, gerçek bu değil…Çünkü dünya üzerinde onların yazdığı isimde tek bir şirket yok ki, çokluğundan kafaları karışsın…

2-Belediye Basın Bürosunun adını “Airbang Trading Est.”olarak düzelttiği şirkete gelince…

Söz konusu şirket öyle Başkanın söylediği gibi İtalyan falan değil…

İsviçre’nin bankerleriyle ünlü Lugano kentindeki bir finansman şirketi…

Şirketin İtalya ile ilgisi, Roma’da bir ofisinin bulunmasından ibaret…

Çöp, Arıtma, raylı sistem gibi toplam 500 milyon doları bulacak yatırımlara imza atacak bir kurumun en azından referanslarını, bugüne kadar benzer konularda gerçekleştirdiği işleri bugünden bilme hakkımız olduğuna inanıyoruz…

Projeleri yürüteceği açıklanan Airbang Trading Est. gelince…

Bu haliyle şirket internet gibi okyanusunda damlaların izini sürdüğümüz bir deryada esamisi okunmayan, Lugano’ daki binlerce bankerlik şirketinden herhangi birine benziyor…

Mersin’de talip olduğu projelere benzer dünya üzerinde hangi işleri gerçekleştirdiği hakkında aydınlanmadığımız sürece de kanaatimiz değişmeyecek…

Avrupa Yatırım Bankası’ndan sonra geleceğini belirleyecek yaşamsal üç projeyi, İsviçre’ li bir banker eliyle yapacağını söyleyen Mersin Büyükşehir Belediyesinin geldiği nokta bu…

Avrupa Yatırım Bankasının sağlayacağı kredilere bile garanti vermeyeceğini açıklayan Hazinenin kararlı tutumu ortadayken, İnternette bile izine rastlamakta zorlandığımız, hakkında edinebildiğimiz tek bilgi bir telefon ve faks numarasından ibaret bir bankerlik kuruluşuna hazine garanti, DPT onay verir mi?..

Peki, tek derdi yüksek faizle para satmak olan bankerlik kuruluşu %100 lük garantiler almadan Mersin’de böylesi dev projeleri yapar mı?…

Üstelik hiçbir yerli bankanın itfaiye araçları için gerekli 8 milyon dolarlık krediyi vermediği Belediyeye yüz milyonlarca dolarlık yatırımlarını yapmaya, hazine garantisi olmadan kim neden soyunur?…

Çok önemli konuyu, ulaşacağımız yeni bilgiler ışığında önümüzdeki günlerde yazıp, çizmeye devam edeceğiz…

**

17 ARALIK SONRASI… SİYASİ KADROLARIN YENİDEN DİZAYNI…

17 Aralıktan itibaren Türkiye yeni rüzgarlara, ufuklara doğru yol almaya başlayacak…

Yeni dönemin sanıldığından zor ve sancılı olacağını bilmek için müneccim olmak gerekmiyor.

Yumurta kapıya gelmeden kılını kıpırdatmayan ve her konuda Ankara’da birilerinin kendi yerine düşünüp gereğini yapmasını bekleyen insanımız için alışık olmadığı çok farklı bir süreç bu…

Tam 31 alanda müzakerelerin başlama ve bitim aşamasında 25 ülkenin iki kez kapısını çalıp, sınava giren öğrenci heyecanıyla hepsinden 62 kez geçer not almak zorundayız…

Bugüne kadar Kopenhag kriterlerinden, gümrük birliğine kadar önemli alanlarda Bürokrasi ve siyasetin temizlediği kulvarlarda yürüdük…

Oysa bundan sonraki süreç çok farklı…

Tarımdan, çevreye, balıkçılıktan, bankacılığa pek çok alanda bürokrasiden önce Sivil kurum ve kuruluşların, söyleyecek sözü olan insanların, kısacası parmağı taşın altında olanların katılacağı, beklentilerini, sıkıntılarını, projelerini, kısacası dağarcıklarında ne varsa ortaya koymalarının gerekeceği yeni bir dönem başlıyor…

İyimser tahminle 10 yıl sürecek ve tam üyelikle sonuçlanacak bu sancılı yolculuk, binlerce yıl yönetilmiş, hiçbir zaman kendi kaderini belirleyecek siyasi, sosyal etkinliğin içinde olmamış, emredenlerin hazırladığı komprime reçetelerle günü geçiştirmiş insanımızın, artık tribündeki seyirci değil, sahadaki oyuncu olmak zorunda kalacağı sancılı ama keyifli bir dönem bu…

Böylesine kritik bir süreçte siyasi kadrolara kısacık on yıllık zaman diliminde sanılandan da fazla iş düşecek…

Tüm alanlardaki çalışmalara katılacak sivil inisiyatiflerin organize edilmesi, her alanda daha fazla oyuncunun çalışmalarda rol alması ve Anadolu’daki kurum ve kuruluşların birikimlerini ortaya koymaları bakımından siyaset eskisinden çok daha önemli…

Ancak tanımlamaya çalıştığımız siyasi kadrolar, yepyeni bir anlayışla işe koyulmak, platformlar geçmişten farklı olmak zorunda…

Bugüne kadar ihale, tayin, rant paylaşımı gibi şahsi ikbal kaygılarıyla yapılan siyaset varlık sebepleri ortadan kalkan birilerinin ayak diremesine inat artık tükeniyor.

Şimdi önümüzde açılacak yeni bir dönem ve bu dönemde projeleri, hayalleri, mutlu geleceği kurma inancı olan kadroları yerelden ulusala taşınacak bir yapılanma çizgisinde oluşturmak için hepimizin üstüne düşen önemli görevler

Birileri farkında olmayabilir; Akdeniz Oyunları Ankara’ da değil Mersin’ de yapılacak…

Birileri farkında olmayabilir; Akdeniz Oyunları Ankara’ da değil Mersin’ de yapılacak…

Kim ne kadar farkında bilmiyorum ama Türkiye’ nin bölgesel güç olma şansı ışığında Mersin bölgesinin en önemli noktasındaki anahtar konumuyla 1860’ tan bugüne ikinci tarihi fırsatın eşiğinde…

Üstelik Mersin bu şansı yerel yönetimler anlamında en kötü dönemine inat yakalayan bir kent.

Akdeniz Oyunları; Mersin’in üzerindeki ölü toprağını atmasını sağlamakla kalmayacak ortaya çıkacak sinerji iyi yönetilirse, 2014 yerel seçimleriyle birlikte makus talihini de yenecek büyük olasılıkla.

500 trilyonluk yatırım bütçesinin hakkıyla kente aktarılması halinde Mersin, bu borcunu ödemeyi fazlasıyla yerine getirme potansiyelinde ve doğum öncesi sancılarıyla ortaya koyuyor zaten.

Tam da bu aşamada yadsınamaz gerçeği bir kez daha vurgulamakta yarar var;

Akdeniz oyunlarıyla ilgili yapılacakların mutlaka Mersin eksenli, bu kent dinamiklerini, yatırımcı ve girişimcisini de etkinliklerin başından sonuna kadar içine alması, ortak etmesiyle mümkün olabilir.

Ne yazık ki, sürecin yukarıda özetlediğimiz biçimiyle ve ortak akılla yürütüleceği konusunda ciddi kaygılarımızı haklı çıkaracak örneklerle karşılaşmaya başladı daha işin başında…

Örneğin Akdeniz Oyunlarıyla ilgili Koordinatör atamasında, kenti her şeyiyle bilen nice deneyimli insan göz ardı edilerek, Spordan Sorumlu Bakanının kişisel tercihleri rol oynadığı gerçeği çıktı ortaya.

Bu da yetmez gibi koordinatör olarak 22.8.2011 tarihinde görevlendirilen Samsun’ lu Ali Yener yanında bir süre sonra kendisini Koordinatör olarak kamuoyuna tanıtan AK Parti eski Bolu Milletvekili Metin Yılmaz’a, yine Suat Kılıç tarafından görev verildiği medyaya yansıdı, iki isim arasında daha başlamayan görevlendirmenin ilginç karmaşasıyla karşılaştık.

İlginç ve karmaşık çünkü; Koordinatöre de bir başka ismin koordinatör olarak atanması söz konusu.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi, Mersin gibi duyarlı ve her konunun rahatlıkla kamuoyuna yansıdığı bir kentte önce Akdeniz Oyunlarının her aşamasında kente gelecek kimi görevlilerin, yabancı medya mensuplarının, danışmanların kente geliş, gidiş, konaklama ile ilgili tüm aktiviteleri Ankara merkezli bir şirkete üstelik ihaleye çıkılmadan verilmesine ne demeli?

Bu konuda deneyimli ve çok daha kaliteliyi daha ucuza sağlayacak Mersin firmalarından teklif bile alınmadığını, geçtiğimiz günlerde bu alanda faaliyet gösteren hepsi de deneyimli Mersin firmalarının düzenledikleri basın toplantısı ve o toplantıda biraz mahcup biçimde konuyu dile getirmeleriyle öğrendik.

İşin verilme yöntemine tepki gösteren ve kendilerinin de teklif verme aşamasında görüşlerinin alınmasını isteyen Mersin kuruluşlarının bu taleplerinin duymazlıktan, görmezlikten gelindiği, Ankara’ dan Akdeniz Oyunlarını organize etmekte olan ekibin Mersin’ deki eleştirileri ciddiye almadığı sürecin bugüne kadar yürütülen her aşamasına damgasını vurmaya başladı.

Son bir yılda Mersin’de düzenlenen kimi toplantı, yemek, ağırlama gibisinden etkinlikler nedeniyle 104 bin lira tutarındaki borcun bile hangi kurum ve kuruluş tarafından ödeneceği belirlenmemişken daha işin başında ortaya çıkan tablo gerçekten düşündürücü ve üzücü.

Hemen bunun ardından yine Ankara’ da ve Koordinatörlerden birinin ifadesiyle “üst düzey talimatlarla” 2013 Akdeniz Oyunlarının tanıtım, reklam, halkla ilişkiler konusundaki faaliyetleri sürdürecek firma tercihinin yapıldığıyla ilgili somut adımlar atılmakta…

Tıpkı ulaşım ve konaklama işinde olduğu gibi bu alanda da herhangi bir ihale şöyle dursun Mersin’ de bu alanda faaliyet gösteren kuruluşlardan nezaketen de olsa teklif alınmadan işin Ankara’ da birilerine verilmesine de, sessiz kalan, izlemekle yetinen bir Mersin var karşımızda.

Mersin adına en büyük tehlike daha başlangıçta ortaya çıkan ve Mersin’ de iş yapan, üreten, aş ve iş yaratan firmaların bundan sonra da devre dışı bırakılmasıdır.

Tablonun asıl büyük ve kalıcı yatırımlarda da sürmesi, şeffaflıktan uzak bu tür adımlarla sürecin kötü yönetilmesi, tüm ülke halkının vergileriyle toplanan kaynakların keyfi biçimde harcanması anlamına gelir ki, buna hiç kimsenin hakkı yok…

Kimse Mersin’ e 2013 Akdeniz Oyunları sayesinde ulufe dağıttığını sanmasın.

Sürecin daha en başında kötü yönetilmesi, Mersin adına hayal kırıklığı yaratmakla kalmayacak, Ülkenin bundan sonraki daha büyük projelerine de sekte vuracaktır.

Türkiye 2013 Akdeniz Oyunlarının hemen ardından Başbakan Erdoğan’ ın en büyük hayallerinden biri olan 2020 Olimpiyatlarıyla ilgili oylamaya aday olarak girecek.

130 delegenin katılacağı seçimle yapılacak oylamada Akdeniz Oyunlarına iştirak edecek ülkeler delegasyonundan 19 üye de oy kullanacak.

Mersin’ deki dinamiklerin dışlandığı Akdeniz Oyunlarında yaşanacak olumsuzluklar sadece 2013’ değil, 2020 Olimpiyatları gibi evrensel önemi tartışılmaz etkinliğin ev sahibinin belirlenmesini de etkileyecektir.

Dünyanın günümüzdeki en önemli belirleyici gücü şeffaflık ve hesap verebilirlik…

Kısacası Akdeniz Oyunlarında yaşanacak olumsuzluk ve başarısızlığın faturası olduğu gibi 2020 olimpiyat oylamalarına yansıyacaktır.

2013 Akdeniz Oyunları hiçbir siyasinin ve bürokratın hesaplarına kurban edilemeyecek önemdedir. Başbakanın konuya duyarlılığı ve tüm gelişmeleri onca mesaisine rağmen izlemesi bunca olumsuzluğun arasında yüreklere su serpen tek teselli kaynağı olarak çıkıyor karşımıza.

Yeter mi?

Mersin olarak süreci sahiplenir, etkinliklerin başından itibaren her aşamasını sorgular, yatırımları ve harcamaları bilinçli biçimde izlersek, olumsuzluklar karşısında sesimizi yükseltir ve gerekli yerlere duyurabilirsek, evet yeter…

Aksi takdirde mi?

Bunun aksini düşünmek bile Mersin’ in insan birikimine hakarettir.

Umarım en azından bu kez o kırılma noktasına gelmeyiz.

Ve umarım yazıya başlık olarak seçtiğim “Akdeniz Oyunlarının, Ankara’ da değil Mersin’ de yapıldığı” gerçeğini göz ardı etmez birileri…

 

 

Akdeniz Oyunları ile ilgili son atama, Mersin bu kadar sahipsiz mi?

Akdeniz Oyunları ile ilgili son atama, Mersin bu kadar sahipsiz mi?

Sosyolojik nedenlerini araştırmak elbette bilim adamlarının işi…

Mersin’ in sahipsizliğinden söz ediyorum.

Mustafa Kemal’e atfedilen “Mersin’ liler, Mersin’ e sahip çıkınız” sözünün söylendiği koşullara bakıyorum da, bu sahiplenme konusunda her gün daha da geriye giden kent gerçeği karşısında nutkum tutuluyor.

Evet deniz kenarındaki şehirlerin kaderidir.

Çok göç alırlar, çok renkli, çok dilli, çok seslidirler.

Bu kötü de bir şey değildir aslında.

Ulus devlet anlayışının zirve yaptığı 2. Dünya savaşı öncesinde neredeyse ayıplanan kozmopolitlik olgusu ile ilgili algı değişeli çok zaman oldu.

Tam aksine yeni dönem mozaik özelliği taşıyan kentlere inanılmaz fırsatlar sunuyor.

Bu New York gibi bir metropol için de geçerli, Mardin gibi küçücük bir şehir için de…

Ama verdiğim örnekler başta olmak üzere, çeşitliliğin zenginliğe katkı yaptığı tüm şehirlerin ortak özelliği var: “Yaşadığı yere sahip olma bilinci”

Mersin’ de ise bu yok…

Eskiden beri bu ciddi bir sorundu ama son yıllarda gittikçe ağırlaştı ve pranga gibi ayağına gem vuruyor Mersin’ in…

Elbette sorunu ağırlaştıran özel bir takım nedenler var.

Kentin lokomotifliğini üstlenecek bir liderin olmayışı çok ciddi bir sorun örneğin.

Liderliği sadece bireysel anlamda da kullanmıyorum.

Kurumsal liderlik konusunda da çok ciddi açmazlarımız var ve bu açmazdan yararlanarak bulanık suda avlanmaya çalışan, olmayan tabanına rağmen, gücüyle orantısız biçimde sesini duyuran, üç beş kişiye ikbal kapısı olmaktan başka işlevi olmayan o kadar çok kof örgütle karşılaşıyoruz ki, inanılır gibi değil.

Ele alınması, ciddi anlamda irdelenmesi gereken bir sorun bu, ama derdim bunun da ötesine geçerek, artık gerçekten can acıtmaya başlayan ve nedense kimselerin sesini çıkarmadığı, tepki koymadığı sahipsizliğin ulaştığı inanılmaz zirve…

2013 Akdeniz Oyunlarının Mersin’e kazandırılmasının ardından yaşanan gelişmelere kısaca değinmek ve gözden kaçırılan kimi gelişmelere ışık tutmakta yarar olduğuna inanıyorum.

Bakarsınız kent dinamiklerinin en azından bir kısmı uyanır da, sesini yükselterek bu sahipsizlikten yararlanmak isteyenlerin fütursuz gidişini frenler.

Akdeniz oyunlarını Yunanistan’ a kaptıran Mersin, “eşeğini kaybeden garibin bulduğunda sevinmesi” misali, küresel krizin de yardımıyla kaçırdığı altın fırsatı yakaladı.

Makyaj türünden de olsa, eli yüzü baştan aşağı elden geçirilecek…

Çağdaş stadyum, yeni kapalı spor salonu ve hepsinden önemlisi 4 bin kişinin etkinliklerden sonra da konaklama fırsatını bulacağı olimpik köy gibi tesisler Mersin’ e her anlamda büyük katkı sunacak.

Bütün bunlar işin olumlu yanları…

Ama bu parlak tablonun arkasında öylesine gelişmeler yaşanıyor ki, inanılır gibi değil.

Örneğin Akdeniz Oyunları hakkındaki tüm gelişmeleri yakından bilen, tesislerin yapılacağı yerlerden tutun da, oyunlarla ilgili tüm detaylara en ince noktasına kadar vakıf olan İl Spor Müdürü görevden alınıyor.

Gerekçe ise Spordan Sorumlu yeni Bakanımız 81 ilin tüm GSM’ lerinin yerini değiştirmek istiyormuş. Böyle bir anlayış AB’ ye girmeye hazırlanan bir ülkeye yakışır mı? Krallıklarla birlikte çok geride kaldı bu tür uygulamalar. Bir insan işini iyi yapıyorsa, onu görevden almanın mantığı var mı? Hele 81 il genellemesini anlamak mümkün mü?

Yakın çevreden edindiğim bilgiler çiçeği burnunda Bakanın “Akdeniz Oyunlarına ev sahipliği yapacak Mersin’ de yabancı dil bilen birini görevlendireceğim” dediği yönünde.

Umarım doğrudur ve gelen gideni aratmaz…

**

Gelin görün ki, gelişmeler hiç te bunu doğrulamıyor, aksine son haber bu alanda zaten yeterince geciken Mersin’ in moralini bozacak cinsten.

Örneğin son olarak Oyunların her şeyinden sorumlu olacak Koordinatörün belirlenmesi…

Duyumlar bu göreve Metin Yılmaz isimli bir zatın getirildiği yönünde…

Peki, kim bu Metin Yılmaz derseniz, yanıtlayayım.

2002 ve 2007 seçimlerinde AK Parti’ den Bolu Milletvekilliği yapmış, son seçimde ise aday gösterilmemiş bir isim.

Spordan anlar mı? Öz geçmişi hayır diyor!

Bu türden uluslar arası etkinliklerle ilgili deneyimi var mı?

Milletvekilliğinden önceki dönemde yaptığı işlerin de bu türden organizasyonlarla uzaktan yakından ilgisi yok.

Ya ne özelliği var? Arkadaş AK Parti’ den Milletvekili olmuş.

Bu bir özellikse, Akdeniz Oyunlarının Mersin’e kazandırılmasında onca emeği olan, tüm spor dalları konusunda bilgili ve aktif spor deneyimine sahip, yabancı dili yanında katılacak tüm ülkelerle ilişkilerde başarısını kanıtlamış Kürşad Tüzmen ikna edilemez miydi?

Hadi bir takım gerekçelerle Tüzmen olmadı diyelim, Mersin gibi bereketli bir vahada bu işi hakkıyla yapacak yüzlerce isim bulunabilirdi.

Metin Yılmaz’ la ilgili Bolu’ daki düşüncelerini, kanaatlerini merak edenler, Bolu Gündem Gazetesinin internet sitesine girip, Milletvekili adayı gösterilmeyişinin ardından yapılan yorumları okuyabilirler.

Üstelik işin o yanı beni hiç ilgilendirmiyor.

Beni ilgilendiren tek husus var: “Mersin’ de bu işi yapacak kenti tanıyan üstelik birikimiyle bu tür organizasyonları dünya çapında gerçekleştirecek onca insan varken, Bakan bey bu cesareti nereden alıyor da, ehliyet yerine siyaseti öne çıkaran tercihe imza atıyor?”

Sorunun tek cevabı var. Yazının en başında dile getirdiğim sahipsizlik…

Yazın bir yere ve yarın söylemedi demeyin.

Duyarsızlık, sahipsizlik böyle giderse, başta inşaatlar olmak üzere tüm işler, Mersin dışında birilerine verilir de kimsenin ruhu duymaz…

En can acıtan soruyu en sona sakladım: Gaziantep, Kayseri, Konya’ da benzeri bir atama yapabilir mi, her hangi bir Bakan?

Yapamaz, yaptırmazlar çünkü.

“Burası Mersin” diyenleri duyar gibiyim…

İyi ya, tam da bu nedenle “böyle gelmiş ama artık böyle gitmesin” diyorum…