Suriye üzerinden gelmekte olan krize hazır mıyız? Odalara düşen görev…

Suriye üzerinden gelmekte olan krize hazır mıyız? Odalara düşen görev…

Halkının üzerine ateş açan, son altı ayda 4 bin insanını katleden bir rejimin günümüz dünyasında ve Arap baharı olarak adlandırılan yeni konjonktürde geleceği olabilir mi?

Geçmişte aynı Baasçıların Hama’ da bir gecede 30 bin kişiyi katletmesine rağmen ayakta kalması bundan sonra da kalacağı anlamına mı gelir?

Aklı başında, süreci doğru dürüst okuyan herkes sorunun cevabını biliyor.

Eskiden Sovyetler’ e sırtını dayayarak iktidarda kalmıştı Hafız Esad…

Bu kez oğlu Beşşar’ ın o günlerdeki kadar güçlü destek sağlayacak müttefiklere sahip değil.

Ne Sovyetler kaldı geriye, ne de soğuk savaş döneminin kutuplara dayalı politikaları…

Yeni Dünya sisteminde baskıcı rejimlerin yeri yok. Dün Tunus Libya, bugün Mısır Suriye ve eninde sonunda ama en geç beş yıl içinde Kuveyt’ inden Suudi Arabistan’ ına kadar kendi insanına zulmeden, ülke varlıklarını çalıp üzerinde keyif çatan tüm baskıcı yönetimler gidecek.

Süreç bunu gösteriyor…

Düne kadar  hegemon politikalar baskıcı rejimlerle işbirliği yapıyordu. Artık silah kartellerinin yerini bilişimciler alacak. Silahın müşterileri ile bilgisayarların, akıllı telefonların hitap ettiği kesimler bile farklı…

Ortadoğu’ nun son Baas’ çısı Esad’ ın gidip gitmeyeceğini tartışmıyoruz bile. Sorun ne zaman ve nasıl gideceğidir?

Bana göre Mersin’ i ve merkezini oluşturduğumuz Hinterlandı ilgilendiren asıl soru da budur…

Suriye, Türkiye ve özellikle bölgemiz açısından çok önemli…

Çünkü Suriye stratejik konumu itibariyle sadece iki ülke ilişkileri açısından değil, ülkemiz ihracatçısının Ortadoğu ve körfez ülkelerine bağlantısının da en önemli güzergahının can damarı.

Lübnan’ a, Ürdün’ e, Suudi Arabistan, Kuveyt başta olmak üzere tüm körfez ülkelerine her gün Suriye üzerinden on binlerce ton ürün sevk ediliyor.

Ve bölge ihracatçısı açısından yaşamsal öneme sahip geçiş ülkesiyle ilgili bir yerlerde yazılan senaryolara bakıldığında en uzun olmasıyla övündüğümüz sınırın hiç te güvenli olmadığını, şiddetin artmasıyla ateşten çembere dönme olasılığının yüksekliğini ortaya koyuyor.

Kısaca yakın zamanda iki hamlenin ortaya çıkması da sürpriz olmamalı.

Şiddetin artmasıyla halk en güvenli saydığı Türkiye sınırına doğru akabilir. Sayının yüzbinleri bulması sürpriz olmaz ve bu durumda Türkiye hem onların güvenliğini hem de sınırı geçerek yaratacakları olumsuzlukları minimize etmek amacıyla sınırın Suriye tarafında güvenliği askerlerce sağlanan tampon bölge oluşturmak zorunda kalır.

Bu zaten yazılıp çizilen, olasılığı yüksek senaryo…

Asıl konuşulmayan tehlikeli adımın ayak sesleri ise Suriye’den geliyor son günlerde.

Suriye’ nin Türk sınırı boyunca askeri yasak bölge ilan etmesi…

Böylesi bir adım, Hatay’ ın Cilvegözü ve Gaziantep’ in Öncüpınar kapıları başta olmak üzere Urfa ve Mardin’ in Nusaybin’ ine kadar uzanan tüm gümrük kapılarının kapanması anlamına gelir.

Bu gelişme sadece Suriye’ ye ihracatı durdurmaz. Bölge ihracatçısının Suriye üzerinden üçüncü ülkelere yaptığı ihracata da darbe vurur.

Bu tür krizlere karşı tedbirli olmak, alternatif planlar oluşturmak zorundayız.

Üstelik yaklaşmakta olan tehlikeden habersiz, süreci “Ortadoğu’ da kayıplar uzun vadede kazanca vesile olacak*” rahatlığıyla geçiştireceğini sanan Ankara’ daki karar vericilere de rehber olmak gibi zor ve ciddi bir görevi üstlenmeli bölge dinamikleri…

Bu konuda MTSO öncülük üstlenebilir. Adana, Osmaniye, Hatay, Gaziantep, Maraş gibi ekonomilerinin temeli ihracata dayalı bölge Ticaret ve Sanayi Odaları bir araya gelmeli ve yaklaşmakta olan risklere karşı alternatif çözümler üretmeli.

Bu konuda bir örnekle noktalayayım yazıyı:

Karayolu sınırının kapanması ve kamyonların Suriye üzerinden geçişinin durması ihtimaline karşı Mersin ve İskenderun Limanlarından Lübnan’ ın Trablus limanına Ro-Ro hattıyla ilgili her türlü hazırlık şimdiden yapılmalı, alt yapı buna göre yeniden tasarlanmalı.

Konuştuğum deneyimli isimler, Suriye üzerinden günde 500 ile 800 arasında Türk kamyonun geçtiğini söylüyor.

Bu durumda iki limandan koyulacak iki Ro-Ro gemisi ortaya çıkması neredeyse kaçınılmaz sorunun çözümüne büyük katkı sunar.

Aksi takdirde bölgenin tarım ve sanayi ürünü ihracatçısı öylesine büyük zararlarla karşılaşır ki, bunu geleceğin Ortadoğu pastasından büyük dilimi almak bile telafi etmez.

 

*Ekonomi Bakanı Çağlayan’ ın Bakanlık bütçesini sunarken yaptığı konuşma..

Not: Yazı kaleme alınırken yabancı ajanslar Suriye üzerinden dönmekte olan Türk Hacılarını taşıyan otobüslere yapılan silahlı saldırı görüntülerini geçiyordu. Kriz beklenenden de hızlı biçimde kapımıza dayanabilir.

 

 

 

Büyükşehir Belediyelerinin sınırları yeniden çizilirken…

Büyükşehir Belediyelerinin sınırları yeniden çizilirken…

Van depremi nedeniyle Başbakan’ ın bu kez daha kararlı ifadeyle dile getirdiği görüşler kısa zamanda yasalaşıp hayata geçirilirse –ki öyle anlaşılıyor- Türkiye genelindeki Büyükşehir Belediyelerinin hem sayısı artacak hem de yeniler yanında mevcutlar sil baştan ve bu kez farklı kriterle düzenlenecek.

Erdoğan’ın ta Haziran seçimlerinden önce yaptığı açıklamalarından anlıyoruz ki, AK Parti en kısa zamanda ama en geç 2012 sonunda Büyükşehir Belediye kanununu değiştirecek. İlçeleri de il merkezi sınırlarının içine katarak, Mardin gibi 400 bin civarında nüfusa sahip Belediyelerin bile il genelindeki nüfusunu esas alarak Büyükşehir Belediyelerine dönüşmelerini sağlayacak. (Yerel seçimleri doğrudan etkilediği için yasanın 2014 seçimlerinden bir yıl önce hayata geçmesi gerekiyor)

İş Van, Malatya hatta biraz gayretle Mardin’ in Büyükşehir Belediyesi olmasıyla kalmayacak. Bu Büyükşehir Belediyelerinin sınırlarını belirleyen 2004’teki ünlü “pergel yasasında da bir takım düzenlemeler yapılara, Büyükşehir Belediyelerinin sınırları “Mülki İdare Sınırları” olarak tanımlanacak.

Aslında 2004’teki yasada, İstanbul ve Kocaeli sınırları böyle çizilmiş, bir başka ifadeyle Valiliğin yetki alanına giren her noktanın bu iki kentte Büyükşehir Belediye hudutlarına dâhil edilmesi sağlanmıştı.

Hükümet Meclisten aldığı yetkiyle İmar ve İskân Bakanlığını Şehircilik Bakanlığına dönüştürdü.

İkinci aşamada mevcut 16 Büyükşehir Belediyesini 29’a çıkaracak. Üstelik eskisinden farklı olarak, nüfusla orantılı yarıçap hesabından da vazgeçilerek, bu Büyükşehirlerin sınırları Mülki İdare Sınırları olarak tanımlanacak.

Belde Belediyeleri en yakın ilçelerin mahallelerine dönüşürken, ilçeler de Büyükşehir Belediye Meclislerinde yer alacak. Yıllardır her fırsatta eleştirdiğimiz, 100 binlik Çevre Düzenleme Planlarını Ankara’nın yapması uygulamasına son verilirken, bu görev Büyükşehir Belediyelerine ait olacak.

Uygulamanın hayata geçmesi Mersin adına gerçekten bir devrim anlamına geliyor.

Örneğin kıyı yağmasının en önemli ayaklarından birini oluşturan, alt yapı anlamında hiçbir yatırım yapmaya mecali olmasa da, inşaat ruhsatı verme şampiyonu pek çok belde Belediyesinin kapısına zincir vurulacak. Büyükşehir Belediyeleri bir yandan hizmet götürürken, imar düzenlemeleri de tek elden ve yasa/yönetmeliklere uygun biçimde yürütülecek.

Kısaca kıyı yağmasının önüne geçilmeye çalışılacak, en azından denetim ve sorumluluk konusunda günümüzdeki anarşi ve kaosu önleyecek ve muhatap olarak Büyükşehir Belediyelerini gören yeni bir anlayış geliştirilecek.

Buraya kadar olumlu yanlarını anlatmaya çalıştım önümüzdeki günlerde en çok tartışacağımız konunun.

Gelelim olumsuzluklarına…

Mülki İdare Sınırları dediğimiz vakit Mersin’in bugün fiziki uzaklık nedeniyle zorlandığı tabloda yaşanan sorunlar Büyükşehir Belediyesinin de karşısına çıkacak. Örneğin Mut, Gülnar, Aydıncık, Anamur gibi ulaşılması yarım gün süren ilçelerin önemli yetkilerinin çoğunun Büyükşehir Belediyesine aktarılması, problemleri de getirecek yanında.

Bunun tek çözümü var.

Mersin’in doğusunda Tarsus ve batısında Silifke merkezli iki yeni İlin kurulması. Böylece Mülki İdare Sınırlarının kurulacak yeni İllerle birlikte ele alınarak tanımlanması.

Seçim toz dumanı arasında yeterince tartışmasak ta, önümüzdeki dönemde Yerel Özerklik ile birlikte epeyce konuşacağımız hatta kavga edeceğimiz nur topu gibi yeni bir konumuz olacağı kesin.

Üstelik kıyı yağmasına dayalı pek çok çıkar grubunun rahatının bozulacağı, en azından oyun planlarının değişeceği bir dönem olacak bu.

Milyar dolarlık rantlara dayalı kıyı projelerine bel bağlayanlar, küçük kıyı Belediyelerinin kapılarında ruhsat kovalayanlar, köprüden önceki son çıkış noktasına yaklaşıyorlar…

Benden söylemesi…

 

AK Parti’ nin Mersin performansı -2- Partinin güçsüzlüğü Mersin’e kan kaybettiriyor…

AK Parti’ nin Mersin performansı -2- Partinin güçsüzlüğü Mersin’e kan kaybettiriyor…

Bir önceki yazıda dokuz AK Parti’ nin dokuz yıllık Mersin performansını ele almaya çalışmıştım. Kaldığımız yerden sürdüreyim analizi…

Salt ile başlayan yeni dönem, herhangi bir işe bulaşmama adına kapıları kapatma yerine, şaibeye bulaşmadan çok daha etkin siyaset daha da önemlisi yerel düzlemde muhalefet yapmaktan tutun da projeler üretmekten geçiyor.

Peki AK Parti son dönemde Mersin’ in gelişimi adına tarihi fırsatı yeterince değerlendirebiliyor mu?

Örneği kentin sıçramaya hazırlandığı yeni dönemde lokomotif olması gerekirken, sadece seyreden yerel yönetimlerden vereyim:

Mersin’ in merkezde yer alan tüm ilçeleri itibariyle döküldüğünü görmemek için kör olmak gerekiyor.

Başka kentlerin Belediyeleri AB’ nin başarılı modelleriyle yarışırken, sivrisinek mücadelesi gibi 1930’larda kalması gereken bir sorunu bile çözemeyen, aynı partiye mensup kimi belediyelerin kavgasının faturasını vatandaşın hizmetten yoksun kalarak ödediği bir kentte aciz muhalefete çarpıcı örnek oldu AK Parti’ nin Mersin teşkilatları.

Hadi kendilerine özgü sorunlarıyla boğuşan BDP’ li Akdeniz ve MHP’li Toroslar’ ı geçtim, Yenişehir ve Mezitli gibi CHP’ li Başkanlarca yönetilen Belediyelere muhalefet edemeyen, yapıcı eleştirileri kamuoyuyla paylaşarak hizmeti yarışa çevirmeyi başaramayan anlayışla AK Parti Mersin’ e bırakın somut anlamda çözüm önerilerini, gelecek adına en küçük umut veriyor mu?  (Abdullah Özdemir’ i ve onun yıllardır tek başına, kurumsallığa yakın titizlik ve birikimle sürdürdüğü muhalefeti ayrı tutuyorum)

Bakan Çağlayan’ ın yoğun mesaisine rağmen zaman ayırdığı kimi hafta sonlarında hareketlenen, gitmesiyle de dükkânın kapandığı bir görüntüyle AK Parti Mersin’de beklentilerin çok altında performans sergilediğini görmek için müneccim olmaya gerek yok.

Mersin’ in yerel anlamda kötü yönetildiği eleştirilerini AK Parti’ den çok CHP çevrelerinden duymak ironik bir durum ama gerçek ne yazık ki böyle…

Mezitli’ de geçmişten günümüze uzanan bir sürü iddiayı CHP’ li Belediye Meclisi üyesi gündeme getiriyor onca zamandır. Çok merak ediyorum, örneğin AK Parti Mezitli İlçe Başkanı başta olmak üzere yönetimin bayram kutlama mesajları dışında kamuoyuna söyleyeceği hiçbir şey yok mu? Doğru veya yanlış, ortaya atılan iddialarla ilgili halkla paylaşacağı bir kanaati olması gerekmez mi?

Mersin Büyükşehir Belediye Meclisine CHP’ yi temsilen seçilen, üstelik Meclis toplantılarında Kâtiplik görevini yürüten üyesi kimi ilçe yöneticileriyle ilgili iddialar nedeniyle partisinden istifa ediyorsa, o istifayı ve temelinde yatan rahatsızlıkları sorgulama, kamuoyuyla paylaşma görevini kim yerine getirecek?

Bu sadece Salt’ ın veya onun kafasına göre oluşturduğu teşkilatın, mevcut kadroların tek başına ortaya koyduğu –daha doğrusu koyamadığı- performansla da sınırlı değil.

Çıkın bugün Mersin’ de bir anket yapın ve seçilmiş Milletvekillerinin adını vatandaşa sorun. Çağlayan’ ı ayrı tutmak kaydıyla bin kişiden biri Vekillerinden birinin adını hatırlamaz, bilmez…

Bu çok mu doğal bir şey?

Vatandaşın “biz oylarımızla birilerini Vekil seçmiştik, adları, sanları nedir, ne yaparlar” sorusunun dayanılmaz ağırlığı karşısında duyarlı bir siyasetçinin rahatsızlık duymaması mümkün mü?

Oysa iç ve dış konjonktür, yüz yıllık bir altın çağı, birkaç yıl içinde ayaklarına sermeye hazırlanıyor Mersin’ in…

Tüm siyasi partilerin; kısa, orta, uzun vadeli yol haritalarını bu geleceğe göre kurgulamaları gerekiyor.

Türkiye bölgesinin lider ülkesi olmaya gerçekten hazır da, bölgenin anahtarı konumundaki Mersin hazır mı?

İçinizi karartacak yanıtlarla daha fazla daraltmayayım yüreklerinizi.

Ama bu ve benzeri soruları daha sıkça duymanızı sağlamanın, yeri geldiğinde can yakıcı sorularla insanları rahatsız etmenin gerektiğine de inanıyorum. O görevin sorumluluğu ve daha çok insanı rahatsız etme umuduyla…

Abdullah Ayan

Mersin 11.110.2011

abdullahayan@gmail.com

 

AK Parti’ nin Mersin’ deki varlığı, performansı… -1-

AK Parti’ nin Mersin’ deki varlığı, performansı…

AK Parti dokuz yıldır Türkiye’ de iktidar ama Mersin’ de sürekli muhalif…

Muhalif te, muhalefet görevini yerine getirebiliyor mu?

Kısacık bir zaman diliminde başardı yerel iktidar olarak nitelendirilecek Belediyeleri izlemeyi, eleştirmeyi, sonra onu da bıraktı…

Sabun köpüğü kadar kısa süren dönemdi, iz bırakmadan geldi geçti…

Konuya duyarlı olanlar ve güçlü muhalif ses duymak isteyenler; Mustafa M. Gültak’ ın il başkanlığı dönemindeki Merkez İlçe Başkanı Fehmi Gür’ ü sanırım anımsayacaktır. (Gerçi Gür bile yetersizlik bir yana samimiyetsizlikle suçlandı ve il başkanı ile merkez ilçe başkanının iyi polis kötü polis rollerini üstlendikleri iddiaları hiç eksik olmadı ama konumuz komplo teorileri ile uğraşmak değil.)

Önce Gür bir daha dönmeme iddiasıyla ayrıldı sahneden. (Israrlara rağmen bugüne kadar da o sözünden hiç taviz vermedi)

Ardından da Büyükşehir Belediye Başkanı olma hayali, daha doğrusu gerekçesiyle Gültak il başkanlığı koltuğunu bıraktı.

Gültak’ la ilgili kamuoyunda zaten ciddi algılama sorunu vardı. Partisi adına muhalefet edeceğine, Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Özcan’ a yakın durduğu, eleştirme yerine desteklediği kanaati üzerine öylesine yapışmıştı ki, o elbiseyi hiçbir zaman üzerinden çıkaramadı.

Alt birim belediyelerin ilçeye dönüşmesiyle, tek merkez ilçe yerine dört İlçe Başkanının görev alması…

Gültak’ ın gitmesiyle yerine gelen Fatih Kısa’ nın kısacık İl Başkanlığı döneminde kendisi ve oluşturduğu yönetimin başka işlerden muhalefet yapmaya fırsat bulmadığı kanaati sıkça dile getirildi.

O kadar yakın ve hafızalarda öylesine taze günlerden söz ediyorum ki, herkesin gözü önünde cereyan etti her şey ve anımsatmama gerek bile yok sanırım.

Kısa’ nın gitmesiyle yerine gelen Mekin Salt… (Kendisi hiçbir zaman görev istemediğini, Başbakanın ricasıyla ateşten gömlek giydiğini iddia etti bugüne kadar. O nedenle de olumsuzları bir yana, yapıcı eleştirileri bile hiçbir zaman ciddiye almadı, söylenenleri umursamadı. Çünkü siyasetten gelmiyordu ve siyaseten bir şeyler yapma gibisinden zor işlere ayıracak vakti de olmadı.)

Aslında başlangıçta herkes kendisinden umutluydu…

Ekonomik açıdan güçlü olmasının verdiği özgüvenle, hiç kimseye dayanma ihtiyacı olmayan Salt, AK Partinin Mersin’ deki makûs talihini değiştirecek, pis kokulu kimi işlerden uzak durarak yepyeni rüzgârlarla partisinin siyaset yapma anlayışını baştan aşağı değiştirecekti.

Allah için söylemek gerekirse Salt, kendisinden önceki dönemlere damgasını vuran o bürokrasiyi yönetme hesapları içinde olan kadrolarla, teşkilata hâkim olmaya çalışırken, elde ettikleri güç sayesinde iş kotarma peşindeki kimi çekirdek ekiplerle de bağlarını kopardı. İş takipçiliği,  ihale kovalamalarına son verme konusunda ciddi tavır koydu.

Ama hepsi bu, kısacası gerekli olanları yerine getirdi de, yeterlilik konusu hep sorgulandı, bugün de sorgulanması gerekiyor…

Gönüllülükle, insanları kucaklayarak hoş tutarak yapılması gereken siyaseti, kendi şirketini yönetir gibi yönetmeye kalktı.

Kısa zamanda partinin kapılarını açarak kazanılacak yeni kadrolardan çok, kırılıp küserek ayrılanların memnuniyetsizliği içten içe partiyi sarmaya başladı.

Oysa siyasi takvim Salt’ ın önüne, tarihi fırsatı altın tepside getirip sundu 12 Haziran seçimleriyle.

Yıllardır dört benzemez olarak tanımladığım, birbiriyle yıldızları hiç barışmamış, her alandaki kavgalarıyla Erdoğan’ı bile çileden çıkaran geçmişin dört Milletvekili son seçimle devre dışı kaldı.

Çağlayan gibi lokomotif ismi ayrı tutarsak, Mersin’ e ilgisiz, siyaseten de eskilere oranla hiçbir deneyimi olmayan yeni isimler Milletvekili oldu.

Özellikle Mersin bürokrasisi üzerindeki planları, hâkimiyet alanını ele geçirme kavgalarıyla herkese parmak ısırtan Ömer İnan ve Ali Er’ in siyaset dışı kalışı Salt adına büyük şanstı ama bugün geldiğimiz noktada, kirliliğe/akçalı işlere set çekmeye çalışan kimi davranışlar dışında yapılan yeni bir şey, üretilen tek proje var mı?

Dürüstlüğün Türkiye gibi yeterince kirlenmiş ülkelerde meziyet kabul edildiği siyaset alanı, çağın dayattığı şeffaflık gerçekliği karşısında er geç arınmak zorundadır zaten, o nedenle namuslu olmak kimilerine ilginç gelebilir ama siyaset yapmak için artık yeterince geçer akçe değil.

Bu nedenle Salt ile başlayan yeni dönem, herhangi bir işe bulaşmama adına kapıları kapatma yerine, şaibeye bulaşmadan çok daha etkin siyaset daha da önemlisi yerel düzlemde muhalefet yapmaktan tutun da projeler üretmekten geçiyor.

Peki, Salt’ ın başında olduğu AK Parti Mersin’ de ileriye yönelik umut vadeden performans gösteriyor mu?

Sorunun cevabını bir sonraki yazıda aramaya çalışalım, hep birlikte…

 

 

Yeni devrimlerin bilinen, bilinmeyen dinamikleri…

Yeni devrimlerin bilinen, bilinmeyen dinamikleri…

1970’lerde gücünü gittikçe pekiştiren Kaddafi’ ye özgü ve o günlerde geçen bir öykü anlatılır:

“Bir akşam neredeyse tamamı askerlerden oluşan kurmaylarını toplar. Bir konu atar ortaya ve hepsinde yorum yapmalarını ister. Yanıtların ardından herkes ne diyeceğini merak ettiği “öndere” çevirir başını…

Ve Kaddafi’nin sesi bomba gibi düşer salonun ortasına: “Hepiniz aptalsınız”

Boş gözlerle birbirlerine bakarken o devam eder: “Hepinizin ne kadar aptal, benim ne kadar akıllı olduğumu göstereceğim, düşün ardıma…”

O önde kurmayları peşinde bahçeye çıkarlar. Seslendiği korumalardan biri içinde 10 farenin yer aldığı bir kafesle arzı endam eder. Şaşkınlık içinde izleyen kurmaylardan birine elinde tuttuğu kese kâğıtlarından birini uzatır “Gördüğün fareleri bu kese kâğıdının içine koy ve bir kilometre götür, kaybetmeden geri getir”

Subay fareleri doldurur kese kâğıdına, sıkı sıkıya yapışır ve düşer yola. Ancak aç fareler hemen kese kâğıdını yer ve sağa sola dağılırlar.

İkinci, üçüncü derken etrafındakilerin hepsi uzatılan kese kâğıdına koyulan fareleri yolda kaybedip geri dönerler. Şaşkınlıktan büyümüş gözlere aldırmadan bu kez kendisi koyar fareleri kese kâğıdına… Hızlı adımlarla uzaklaşırken kese kâğıdını durmadan sallamaktadır. Geri döndüğünde açar kese kâğıdını ve sersemlemiş hayvancıkları izleyicilerinin önüne atar ve inanılmaz dersi verir hepsine:

Yola düştüğünüzde kese kâğıdını benim yaptığım gibi sallasaydınız fareler sersemler ve kâğıdı yiyemezlerdi. Toplum da böyledir. Durmadan sallayacak, sarsacaksınız ki, başka şeyle meşgul olmasın”

42 yıldır iktidarda olduğuna göre bugüne kadar başardığı bir taktiği uygulamış olmalı.

Peki ne oldu da isyancıları tehdit ettiği son konuşmasında “fareler” demekten geri kalmadığı halk, neredeyse taptığı liderine artık köpeğine duyduğu saygıyı duymuyor…

Sadece Kaddafi de değil mesele. Mısır 32 yıllık Mübarek, Tunus ise 24 yıllık Bin Ali diktatörlüklerini bir iki günlük direnişlerin ardından yerle bir etti…

O zaman sormamız gereken can alıcı soruya geliyor sıra… Ne oldu da liderleri tarafından “sersem fareler” olarak bugüne kadar kese kâğıtlarında tutulan milyonlar, bir anda meydanları doldurup, alaşağı ettiler rejimleri?

Sorunun şu ana kadar net bir yanıtı alınmış değil ama bana kalırsa dişe dokunur en ciddi olgulardan birini ıskalamış durumda tüm dünya ve özellikle Türkiye kamuoyu hatta aydınlarımız…

Geçtiğimiz günlerde BBC’ nin şöyle bir dokunduğu Gene Sharp ismine yoğunlaşmakta yarar var diye düşünüyorum.

1928 doğumlu, 2009 yılında Nobel Barış ödülüne aday gösterilen emekli bir Siyasi Bilim Profesörü kendisi ve Ohio doğumlu Amerikalı…

Her ne kadar ününü 1993’te Birmanya’daki diktatörlüğe kafa tutan Suu Kyi ve taraftarlarına rehberlik eden “Diktatörlükten Demokrasiye” kitabına borçlu olduğu söylense de, rahatı kaçan tüm ülkelerdeki düşmanlarının CIA Ajanı suçlamalarına muhatap olan Sharp’ ın kitabında dile getirdiği barışçı mücadele yöntemleri başarılı biçimde Sırp lider Miloseviç’e karşı kullanıldı.

Sharp’ ın kitaplarında savunduğu temel tez Kaddafi’nin kurmaylarına ders olarak verdiği “farelerin sersemliği” üzerine kurulu biraz da… Sharp’a göre diktatörlerin gücü “yönettikleri insanların kendi arzularıyla itaat etmelerine” dayanıyor. Bu durumda “eğer halk sessizce boyun eğdiği biat anlayışından vazgeçerse ve bu alanda yöntemler geliştirilebilirse rejimlerin çökmesi kaçınılmaz. Buna karşın diktatörlüklere karşı şiddete başvurursanız, zalimlerin ekmeğine yağ sürmüş, ellerine en güçlü silahı vermiş olursunuz. Şiddeti şiddetle bastırmak zaten her türlü silaha sahip yönetimlerin arayıp bulamadığı fırsat”

1993 yılında Birmanya’da Suu Kyi taraftarları Sharp’ın 198 şiddet içermeyen yöntem içeren kitabını başucu kılavuzu gibi kullandılar. Hayatı boyunca görmediği, yaşam tarzlarından dinamiklerine kadar hiçbir özelliklerinden haberdar olmadığı Birmanya’nın ardından Tayland, Endonezya’ya oradan Balkanlara, Doğu Avrupa ülkelerine yayıldı “Diktatör Devirme Kılavuzu –DDK-” olarak nitelendirilebilecek el kitabı…

Rusya gibi kimi ülkeler, içerdiği tehlikelere karşı önlem olarak basıldığı matbaaları bastılar, satış yapan çoğu kitapevlerinde ise esrarengiz yangınlar çıktı kaçınılmaz olarak…

Kendisi inkâr etse de, Miloseviç’ in devrilmesinde hayata geçirilen CİA patentli tüm eylemler Sharp’ın kulaklarını çınlattı.

Örneğin ABD’ nin Miloseviç’i devirme operasyonunu 41 milyon dolara satın aldığı uzmanlarca dile getirildi zaman içinde. Bu bütçe neleri mi kapsıyordu?

Sırp öğrenci liderleri gizli bir takım seanslardan geçirildiler. Grev ve boykotları örgütleme, simgelerle iletişim kurma, korkuyu yenme konularında eğitimler verildi öncü potansiyeli taşıyanlara…

Sırpça direniş anlamına gelen Otpar adı verildi çekirdek ekibe… 5 bin püskürtme boya spreyi, 70 bin şiddetsiz direniş kılavuzu dağıtıldı. Sırbistan’ın uygun bulunan her noktasına yapıştırılmak üzere Miloseviç’ i hedef alan ‘Gotov Je!(O bitti)’ yazılı 2,5 milyon çıkarma kitlelere dağıtıldı.

Bugün Tunus ve Mısır meydanlarını dolduran yüz binlerin uyguladığı yöntemler ilk kez Sırbistan’da kullanıldı. Kitleler bir grup öncü tarafından yönlendiriliyor, kalabalıkları dalgalandıran öncüler hızla ve sürekli yer değiştirerek, güvenlik güçlerinin ve istihbarat örgütlerinin dikkatini çekmeden girip, çıkıyorlardı meydanlara…

Uzmanlara göre yöntem ilhamını Cengiz Han’dan almıştı. Arı Kovanı olarak adlandırılan yöntemle insanlar tıpkı kovanlardaki gibi birbiriyle bağlantılıydı ama aynı zamanda birbirinden bağımsız hareket yeteneğine sahipti.

Miloseviç’ in devrilmesinin ardından daha da geliştirilen ve Tahrir Meydanına kadar 198 farklı yönteme ulaşan Diktatör Devirme Kılavuzunun taşıdığı tehlikenin sadece Rusya değildi farkına varan…

2009 yılında İran İstihbaratı renkleri kullanmaktan, temsili cenazelere, boykotlara, simge isimlerin meydanlarda yakılmasına kadar Sharp patentli 100 civarında yöntemi kullanmakla suçlamıştı protestocuları.

Peki şiddet içermeyen diktatör devirme yöntemleri Mısır ve Tunus’ta ne ölçüde kullanılmıştı?

Tunus’taki 7 Kasım, Kahire’deki Tahrir meydanını dolduran gençlerin Sharp’ tan veya onun kılavuz kitabından haberi var mıydı?

Bugünlerde Sharp ile ilgili hazırladığı belgeseli yayınlamaya hazırlanan Yönetmen Ruadith Arrow 2 Şubatta gittiği Tahrir izlenimleri çok merak edilmesi gereken sorulara ışık tutacak cinsten:

“2 Şubat günü Tahrir Meydanı’na vardığımda, Sharp’ın yaklaşımını benimseyen göstericilerden çoğu gözaltındaydı.

Gözaltında olmayanlar ise istihbarat tarafından yakından takip ediliyordu ve onları ziyaret eden gazeteciler sivil polis tarafından saatlerce alıkonuyordu.

Organizatörlerden birine ulaşabildiğimde, kamera karşısında Sharp ile ilgili konuşmayı reddetti.

Amerikan etkisinin yaygın olarak bilinmesinin hareketi sarsacağından endişeleniyordu ancak kitabın Arapça baskısının dağıtıldığını doğruladı.

Sharp’ın teorisinin Mısır’daki harekete olan etkisini ise şöyle anlattı: “Sharp’ın rejimin dayanaklarını tespit etme fikrini kullandık. Eğer Mübarek rejiminin en büyük dayanağı olan ordu ile ilişki kurup, onları kendi tarafımıza çekebilirsek, Mübarek’in işinin biteceğini biliyorduk.”

O akşam Tahrir Meydanı’nın bir köşesinde, göstericilerin yanında uyumaya hazırlanırken, bana telefonlarına gelen mesajları gösterdiler. Ordu, göstericilere ateş etmeyeceğini açıklamıştı.

Mahmut isimli göstericiye 198 yöntemin fotokopisi verilmişti, ancak Mahmut listenin nereden geldiğini bilmiyordu. Ona şiddet içermeyen silah listenin Amerikalı bir akademisyene ait olduğunu söylediğimde, karşı çıktı.

“Bu Mısırlıların devrimi” diyordu Mahmut, “Amerikalılar bize ne yapacağımızı söyleyemez.”

Zaten Sharp’ın istediği tam da bu.”

Bana göre de Kuzey Afrika’daki devrimleri dış etkenlere bağlamak, ölümü göze alan yüzbinlerce cesur insana hakaret en azından.

Ama bu isyan ateşlerinin tutuşturulmasında bir takım organize öncüleri yok saymak ta fazlaca safdillik…

Bush’un zücaciye dükkânına giren aç filden beter vahşi Büyük Ortadoğu projesi Irak hüsranıyla rafa kalktığı da doğru.

Acaba diyorum, bilgi çağının ve değişimin simgesi Obama ile birlikte, enerji ve silah kartellerinin öne sürdüğü vahşi Neocon’ ların yerini, daha fazla demokrasi daha fazla özgürlük diyen yeni bir dünya hedefleyen anlayış almış olamaz mı?

Bu anlayışın harekete geçirdiği kitleler, Sharp’tan ve onun şiddet, silah yerine barışçı ama çok daha etkili yöntemlerinden etkilenmemeleri mümkün mü?

İster vahşi Bush, ister barışçı Obama başta olsun daha epeyi zaman dünyanın süper gücü olması kaçınılmaz ABD’ nin derin, açık yapılarının kaynamakta olan kazanı uzaktan seyretmesi ne derece mantıklı?

Soruları uzatmak mümkün…

Ama en yalın ve taze haberler çok uzaklardan üstelik ABD ile süper güç yarışına girdiği çoğumuz tarafından iddia edilen Çin’den geldi…

İster inanın ister inanmayın yazımı noktalarken ABD’ nin Resmi yayın organı sayılan “Amerikanın Sesi” adlı yayın organındaki habere takılmıştı gözlerim:

“İnternet denetimini gideren artıran Pekin hükümeti, mesleki paylaşım sitesi Linkedln’e Çin’den erişimi kısa bir süre engelledi.

LinkedIn, üyelerinden birinin ‘Çin’de Yasemin Devrimi’ konulu bir tartışma forumu başlatmasından kısa süre sonra kapatıldı.

‘Yasemin’ kelimesi Internet topluluklarında Tunus, Mısır ve Libya’daki halk ayaklanmaları için kullanılıyor.

Amerikan LinkedIn şirketinin tüm dünyada 90 milyon kullanıcısı var bunlardan 1 milyonu Çin’de.

Çin hükümeti geçen hafta Internet üzerinden yapılan ‘Yasemin protestosu’ çağrıları üzerine on binlerce güvenlik gücünü harekete geçirmişti.

Çağrılar sonrasında en az 80 rejim muhalifinin tutuklandığı veya ev hapsine konulduğu bildirildi.

Yasemin protestolarına ondan fazla kentte yüzlerce kişi katıldı.

Amerika’nın Pekin Büyükelçisi Jon Huntsman’ın geçen Pazar günü başkentte gösterinin yapıldığı alanda görülmesi dikkat çekti. Büyükelçilik yetkilileri, Huntsman’ın tesadüfen orada bulunduğunu ve ailesiyle birlikte alışverişe çıkmış olduğunu söyledi.”

Kendi Büyükelçisinin protesto gösterilerinin yapıldığı meydanda tesadüfen bulunduğunu söyleyecek kadar ilginç bir ülke ABD…

Çin patentli sanal protestolar ve Katı Yönetimin bu türden saldırılara! karşı geliştirdiği yöntemler “yasemin” sembolüyle de sınırlı değil.

New York Review of Books isimli sitede blogları yayınlanan Perry Link’in yazdıkları daha da ilginç ve pek bilinmeyen bilgiler içermekte…

Link, Çinli liderlerin vatandaşlarını Ortadoğu devrimlerinin “olumsuz etkilerinden” korumak için önlemler aldığını ve bunların başında internet ortamını kontrole yönelik önlemler olduğunu yazıyor. Link’in Pekin’deki kaynaklarından aldığı bilgilere göre zaten sıkı internet filtreleme stratejisi kullanan Çin bu önlemleri artırarak yaratacağı sanal abluka sayesinde vatandaşlarını “korumayı” amaçlıyor.

Bunun yanında sms kullanımını da denetlemeyi amaçlayan Pekin yönetimi ilk etapta birçok kişiye aynı anda zincirleme sms mesajı yollamanın önünü aldı. Çin yönetimini elinde tutanların gerektiğinde tıpkı son bir yıldır Sincan bölgesinde yaptığı gibi interneti tamamen yasaklaması mümkün mü? Tüm gelişmesini küresel ticarete endeksleyen bir ülke böyle bir çılgınlığı yapabilir mi? Yaparsa bu ülkede üreten, ihracat yapanların durumu ne olur?

İmkansız anlamına gelecek böylesi gelişmeyi bir yana bırakıp son sanal yasaklamaların gülümseten anekdotlarıyla bitirelim geleceği hatta çoğumuzun kaderini belirleyecek netameli konuyu…

Örneğin Çin son bir haftadır ‘Mısır’ çağrıştıran tüm sözcükleri yasakladı. Yasak dalgasına karşı sanal aktivistler yaratıcılıklarını konuşturmakta: Örneğin her ne hikmetse filtrelenmeye başlanan Mübarek’ ten esinlenerek Çin Devlet Başkanını Mu Jintao olarak adlandırmaya başladılar bile…

Ve tabii önce Mübarek son olarak ta Kaddafi’nin işaret ettiği dış düşmanlara karşı Çin Propaganda Bakanlığı meydana gelen olayların arkasında sadece toplumsal düzeni bozmayı amaçlayan bazı eşkıyaların olduğu fikrini topluma çok etkili biçimde yaymaya çalışmakta…

Anlatmaya çalıştığım gelişmelerin çoğu kafaları karıştırması kaçınılmaz…

Ama perde önünde izlediklerimizin perde arkasıyla ilgili olasılıkları karmaşıklıklarına rağmen anlamak, en azından anlamaya çalışmak…

Geleceğin vizyonu biraz da komplo kokan teorilerden geçiyor, elden ne gelir?

 

Stadyum kaç günde yapılacak? Mersin 2013’e gerçekten hazır mı?

Stadyum kaç günde yapılacak?  Mersin 2013’e gerçekten hazır mı?

İkisi de can alıcı ve birbirine “yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar” cinsinden yakın iki soru.

Yeni Stadyum tamamlanmadan Mersin hangi gazı verirseniz verin, ne yaparsanız yapın 2013 Akdeniz Oyunlarına hazır hale gelmez…

İkinci soruya cevap bulduğumuza göre geriye kalıyor birinci soru daha doğru ifadeyle asıl “mesele”

Gelin o asıl ‘meseleye’, 2013 Akdeniz Oyunlarına ev sahipliği yapacak ve o olmadığı sürece geriye kalan her şeyin anlamını yitireceği yeni Stadyumun zamanında tamamlanıp tamamlanmayacağı sorusunun yanıtını bulmaya…

Bu soruya yanıt bulmak için iki çok iyi örnek var elimizde.

Birincisi TOKİ’ nin yapmayı üstlenip Galatasaray’ a devrettiği ve 100 milyon dolar karşılığında önüne Telekom adı eklenen İstanbul’ daki Arena Stadyumu, diğeri ise mevcut stadyumu en iyi fiyata satarak, gelirini kasasına koyan ve ardından UEFA’ nın tavizsiz kriterleri çerçevesinde 4 yıldızla ödüllendirdiği Kayseri’ deki Kadir Has Stadyumu…

Önce Galatasaray’ ın Stadyum öyküsünü anlatmaya çalışayım:

Uzan grubunun ilk eseri olan ve ilk resmi açılışta tribünlerinden birinin çökmesiyle tarihe geçen Ali Sami Yen Stadyumunun bırakın şiddetli depremi, en küçük sarsıntıda yıkılma korkusu, yeni ve Galatasaray’ a yakışır stadyum özlemiyle birleşince Erdoğan Hükümeti kolları sıvadı.

Ali Sami Yen stadyumunu TOKİ devraldı, kısa zaman sonra da arsasını, yapsatçı gruplardan birine 1 milyar 50 milyon liraya sattı. Bu pazarlıklar yürürken, hayli ses getiren yeni Stadyum ihale süreci de başladı.

Galatasaray’ ın yeni Stadyum sürecinde yaşananları tarihleriyle anımsatayım:

52.650 koltuk kapasiteli yeni stadyumla ilgili ihale süreci 19.7.2007 tarihinde başladı. 28 firma parasını ödeyip şartname satın aldı ama ihaleye 8 kurum ve kuruluş teklif verdi.

Teklifler ile proje arasındaki sorunlar ve daha da önemlisi keşif bedelinin yüksekliği nedeniyle TOKİ bu ihaleyi iptal etti.(İhaleyi veren de gerekçeyi açıklayan da aynı TOKİ idi.)

27 Ağustos 2007’ de yani ilkinden 38 gün sonra TOKİ yeni teklifleri aldı.

Değerlendirme fazla zaman almadı. 4 gün sonra 31 Ağustos 2007 günü stadyum yapım işinin Eren Talu ve yanında yer alan konsorsiyuma verildiği açıklandı.

13 Aralık 2007 günü de dönemin TBMM Başkanından İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanına ülkenin tüm ulusal yerel protokol temsilcilerinin katılımıyla temel atma töreni icra edildi.

Temel atma Aralık 2007’ de yapıldı ama teknik konular, ince detaylar nedeniyle ortaya çıkan pürüzlerin aşılması tam bir yıl sürdü. Aralık 2007’ de atılan temelin gerçek inşaat süreci Aralık 2008’de başlayabildi. (Sık sık dile getireceğim; Mersin’ de ihale tarihinden itibaren 450 günlük süremiz olduğu gerçeğini; TOKİ’ sinden teklif veren müteahhidine, oyunları koordine edecek Mersin’ de stadyumun yerini bilmez 15 milyar aylık maaş alan arkadaşlardan, Akdeniz Oyunları Komitesine kadar herkesin kulağına küpe yapması gerekiyor)

Sözleşme süreçleri tamamlanmış, yer teslimi yapılmış stadyum inşaatının teknik kimi pürüzler nedeniyle bir yıl aksaması o güne kadar gerçek diye bilinen pek çok ezberi de bozmuş oldu. En azından işlerin yasal takvim çerçevesinde yürümediği çıktı ortaya.

Her neyse, İstanbul’ u ve daha da önemlisi GS camiasını bir an önce yeni stadyuma kavuşturma telaşındaki TOKİ’ nin kağıt üzerinde Aralık 2007, gerçekte tam bir yıl sonra başlat işaretini verdiği iş, takvimler Mayıs 2009 tarihini gösterdiği gün, yüklenici firmanın yapım termin planına uymadığı gerekçesiyle iptal edilip, yeni baştan ele alınacaktı.

Türkiye’ nin yaşayan en önemli Mimarlarından Eren Talu’ yu iflasın eşiğine getiren stadyumla ilgili TOKİ’ nin iptal gerekçesi de hayli anlamlıydı:

“Sözleşme gereği 2009 ortasına kadar işin %60’ ının tamamlanması gerekirken %24’ lerde kaldığı ve işçilere düzenli ödeme yapılmadığı”

Mersin’ de benzer bir deneyim yaşanmaması adına TOKİ’ ye ders olmasını dilediğimiz GS’ yı yeni stadyuma kavuşturma projesi Talu’ yla yapılan sözleşmenin iptaliyle yeni aşamaya geldi kısa zamanda.

Aynı TOKİ, 11 Kasım 2009 tarihinde anahtar teslimi iş yaptırmaktan vazgeçip, bu kez hak ediş yöntemine geçtiğini duyurdu ve yeni yapımcıyla el sıkıştı: Stadyumu yaptıkları işe bakılarak hak edişlerle tamamlayacak olan yeni grubun adı “Varyap-Uzunlar konsorsiyumu” idi.

TOKİ yapılan işlerin parasını zamanında ödeyince Stadyum sanılandan kısa zamanda tamamlandı ve 15 Ocak 2011 günü Galatasaray Arena Stadyumunun resmi açılışı yapıldı.

GS’ ın 100 milyon dolar karşılığı, önüne Türk Telekom adını yerleştirdiği yeni Stadyumunun öyküsü kısaca böyle…

52.650 koltuğa sahip, 43 bin m2 alan üzerine yapılan, çevresiyle birlikte 82 bin m2 oturuma sahip bu stadyumu TOKİ elbette kimsenin kaşı gözü sevdasına yapmadı.

GS’ ın elindeki Ali Sami Yen Stadyumunu devraldı ve o stadyumun arsasını 1 milyar 25 milyon liraya yapsatçı bir gruba sattı Devletin Toplu Konut İdaresi…

Stadyuma ödenenler yanında, çevre yolları ve metro bağlantısı için İstanbul Büyükşehir’ e ödenen ve çevre düzenlemesi ile otoparklara harcanan toplam 773 milyon liraya rağmen hayli kazançlı çıktı Devletin İdaresi bu işten.

Ama bizim Mersin olarak Akdeniz Oyunları arifesinde unutmamamız gereken tek gerçek var: İstanbul’ da onca kamuoyu baskısı, Başbakan başta olmak üzere, tüm yetkililerin göz yaşartan gayretlerine rağmen dört yılda tamamlanan, daha doğru ifadeyle süreç olarak 1245 günümüzü alan bir Stadyum gerçeği…

**

Diğer örnek ise bize daha çok benziyor ve başarısıyla örnek alma yanında dersler de çıkaracağımız hayli başarılı bir model: Kayseri Kadir Has Stadyumu…

Kayseri’ de mülkiyeti Belediyeye ait eski şehir stadyumunu yıkıp yerine başka bir alanda stadyum yapma fikri Belediye Başkanı Özhaseki’ nin epeyi kafa yorduğu bir projeydi.

Önce takas önerdi inşaatçılara. Eski stadyumu verip yerine projelendirdiği yenisini yapmalarına razıydı. Ama kimse yanaşmadı öneriye…

Bunun üzerine şehir stadyumunun arsasını satışa çıkardı. Alış Veriş Merkezi yapmayı düşünen bir grup 100 milyon liraya almaya hazırdı stadyum alanını. Böylece işlevini yitiren stadyumu sattı ve parayı kasasına koyduktan sonra düşündüğü stadyum projesini gerçekleştirecek firmalardan teklif almaya başladı.

32.864 koltuğa sahip yeni stadyumu müştemilatı ile birlikte 57 milyon liraya ihale etti.. (Kayseri zekası eski stadyumun arsa parasıyla yeni iki stadyum yaptırma becerisini ortaya koymuştu)

Döneminin kuruyla yaklaşık 45 milyon dolara mal olan 183 bin m2 alan üzerine yayılan stadyumun 6 Ocak 2007’ de atılan temeli, her şey tıkırında yürümesine rağmen 8 Mart 2009’ da tamamlandı.

Tüm önlemlere, sıkıştırmalara rağmen 1245 günde tamamlanan Galatasaray’ ın 52.650 kişilik Türk Telekom Arena Stadyumu ile vizyoner bir Belediyenin olumlu tüm koşulları sağlamasına rağmen 792 günde tamamlanan 33 bin koltuklu Kayseri’ deki stadyum…

**

İki ayrı stadyumun farklı öyküsünü bunca detaylı anlatmam boşuna değil. Stadyum yapımını üstlenen ve bugünlerde ihaleye çıkan TOKİ’ nin zamana karşı yarıştığını unutmaması gerekiyor.

Çünkü Galatasaray örneğinde tanık olduğumuz gibi TOKİ’ nin ihale süreçleri tüm ön önlemlere rağmen hayli zaman alıyor.

Mersin’ in kamuoyu baskısını oluşturması adına yukarıda anlatmaya çalıştığım süreçleri ve tüm boyutlarıyla gerçekleri bugünden bilmesinde yarar var diye düşünüyorum.

Çünkü Mersin’ in 2013 Akdeniz Oyunlarının olmazsa olmazı yeni Stadyum yapımının şakaya gelir yanı yok ve önümüzde geriye hızla işleyen takvim söz konusu.

22 Kasımda yapılacak ihalede TOKİ’ nin hayal kırıklığı yaşamaması, yer tesliminin ideal koşullarıyla Ocak 2012’ de yapılması halinde stadyumun Nisan 2013 ortasında test edilmek amacıyla tamamlanması için önümüzde üç aşağı beş yukarı 450 günlük süre var.

Bir başka ifadeyle 450 günde hizmete girmesi gerekiyor yeni stadyumun. Tabii sadece Mersin’ in değil ülkenin de 2013 Akdeniz Oyunlarından yüzünün akıyla çıkması isteniyorsa…

2013 Akdeniz Oyunlarını 300 milyon dolarlık yatırım olarak görenlerin, “ne kadar önemsediniz, incir çekirdeğini doldurmaz konuyu” dediklerini duyar gibiyim.

Onlar öyle düşünüyor ama, Mersin’ deki oyunlar 2020 Olimpiyatlarına talip Türkiye’ nin uluslararası arenadaki en ciddi sınavlarından birisi…

Akdeniz Oyunlarını acemiliklerine kurban edecek ve siyasi sorumluluğunun faturasını başkalarına ödetecek tüm aktörleri uyarmak hepimizin görevi.

Her şeyin ideal koşullarda yürümesi halinde bile ucu ucuna 450 güne sığdırılacak Stadyumla ilgili ihaleye çıkan TOKİ’ nin iş tamamlama süresini 800 gün olarak şartnameye koymasının kötü bir şakadan öte anlamı yoktur diye diliyorum.

Spor Bakanının onca yoğun mesaisi arasında 300 milyon dolarlık mali portreye sahip Akdeniz Oyunları fazla yer tutmayabilir.

Oysa Akdeniz Oyunlarından bir yıl sonra yerel seçim sınavına girecek ve hayli terleyecek AK Parti Hükümetinin Mersin temsilcisi Çağlayan umarım bu meşakkatli sürecin ve sınav sürecinde kurulan, kurulacak olan bilinçli, bilinçsiz tuzakların farkındadır.

*Tarihe not düşme adına çok önemli bir soru: TOKİ Galatasaray’ a yeni stadyumu hediye ederken, eski stadyum alanını devralıp sattı ve para bile kazandı operasyondan. Mersin’ de yeni stadyumun yapılması sürecinde TOKİ ile mevcut T.S.Gür Stadyumunun sahibi görünen BTSGM arasında herhangi bir protokol imzalandı mı?

Hadi daha açık sorayım: Yeni Stadyumun tamamlanmasının ardından TOKİ Başkanlığı T.S.Gür stadyumunun yer aldığı arazinin sahibi mi olacak?

Umarım Spor Bakanlığı bu konuda bir açıklama yapar da, hepimiz gerçeği öğreniriz.

Şeffaflık tam da bunu gerektiriyor çünkü…