Kentsel dönüşümde ok yaydan çıktı, geriye dönüş yok…

Kentsel dönüşümde ok yaydan çıktı, geriye dönüş yok…

Aslında “Kentsel dönüşümde gerekli adımları atmazsak birileri atacak…” diye başlayacaktı yazım…

Başlığı bir hafta önce seçmiştim. Ama yayınlama şansı bile olmadan çok önemli gelişmeler oldu.

Gelmekte olan fırtınanın artık önüne geçemeyeceğini anlayan Büyükşehir Başkanı Özcan’ ın hissettikleri -veya duyumları diyelim- doğrultusunda özellikle de Yenişehir bölgesi yeni 1/5000 lik bilgilendirme toplantıları vesilesiyle dile getirdiği “tüm taraflar, kent dinamikleriyle genişletilmiş platformda bir araya gelip konuyu masaya yatıralım” önerisi soğumadan deyim yerindeyse bomba patladı…

Bakanlar Kurulu 29 Aralık 2011 günkü Resmi Gazetede yıllardır sürüncemede kalan, hesaplaşmaya korktuğumuz gerçekle yüzleştirdi hepimizi…

Çay, Çilek, Özgürlük mahallelerinin belli bölümleri olarak tanımlanan, üstelik sınırları, parsellerine kadar en ince detaylarına kadar belirlenmiş alanlar Bakanlar Kurulu kararıyla TOKİ’ ye devredildi.

Hem de üç mahalledeki taşınmazların Toplu Konut İdaresi Başkanlığı tarafından acele kamulaştırılması yetkisinin de verildiği kararıyla…

On yıldır herkesin, her kurumun bir ucundan çekmeye çalıştığı, işine geldiği yönüyle ele aldığı konuya böylece hayli sert bir kılıç darbesi vurulmuş oldu…

Sonuçta geçen hafta hiçbir şeyden haberim yokken yazı başlığına konu uyarım gerçeğe döndü.

Yıllardır oyalandığımız, herkesin gerçekleşmesi konusunda hem fikir olduğu, ama tüm tarafların “bana dokunmadan başka yerden başlasın” diye ipe un serdiği konuyla artık çok yakından yüzleşmek zorunda kalacağız.

Konunun iyi yanları da var giderilmediği takdirde mahzurları da… Doğru dürüst yönetilirse 21. Yüzyılın en işlevsel ve yerleşim bakımından en düzgün kentine sahip olmak ta söz konusu…

Ama birileri verilen yetkiyi dozerlerle insanı göz ardı ederek kullanmaya kalkarlarsa, geriye acıdan, gözyaşından ve aynı alanı paylaşanların düşmanlığından başka şeyin kalmaması da…

TOKİ verilen yetki ne olursa olsun, devlet gücünü arkasına alarak dilediğini yapma fütursuzluğuna kapılırsa bu Mersin adına gerginliklerden, kavgadan başka bir şey çıkarmaz, çıkaramaz…

Oysa bizim kavgaya değil, barış içinde ve insanı merkeze alan bir kentsel dönüşüme ihtiyacımız var.

Orada yaşayan insanımıza daha iyi yaşam koşullarını, sosyal çevreyi, eğitimden sağlığa, tüm aile bileşenlerinin bir arada yaşayacağı, yeşil alanları, spor tesisleriyle yeni ve çağdaş vahaların yaratılması doğrultusunda hepimiz üzerimize düşeni yerine getirmek zorundayız.

Dayatma olmadan, zorlamadan, o bölgelerde yaşayan herkesin bugün yaşadığı mekanın daha iyisinin kendisine sunulacağı doğrultusunda ikna etmeden daha güzel, yaşanır, barışçı Mersin hedefine ulaşamayız.

Söz konusu üç mahallenin etnisite dokusu konuyu daha da önemli kılıyor, hepimize daha duyarlı davranmamız gerektiğini hiçbir uyarıya gerek olmadan anımsatıyor.

Bunların tümü çoğumuzun kabul ettiği yadsınamaz gerçeklerimiz.

Ama bir başka inkârı zor gerçeğimiz daha var:

Mersin’i derme çatma, sağlıksız, ortak yaşam alanlarından mahrum bölgeleri çağdaş yeni vahalara taşırken, kentin öne çıkan gelişme stratejilerine dönük yatırım alanları yaratmak zorundayız.

En geç 10 yıl içinde faaliyete geçecek yeni Konteyner Terminal limanı ile Mersin Akdenizin en önemli aktarma vahasına sahip olacak. Bu tüm yaşayanlarımıza iş ve aş demek.

Ama aynı zamanda bu yeni vahanın çevresinin bu stratejiye uygun biçimde düzenlenmesi, özellikle Mersin-Tarsus hatta Yenice’ deki Kargılı Uluslararası havaalanına kadar olan bölgenin lojistik yatırımlarına uygun biçimde düzenlenmesi gerekiyor.

İnsanı göz ardı etmeden, ama yeni gelişme dinamiğimize uygun küresel, bölgesel avantajı ve dengeyi korumak…

Formül budur ve basittir ama bıçak sırtıdır da…

500 dolarlık varoşları, 5 bin dolarlık orta direkle, 50 bin dolarlık zenginlikle bir arada tutmanın, yeni bir aidiyet yaratmanın da inanılmaz fırsatıdır aynı zamanda…

Nasıl değerlendireceğimiz becerimize, vizyonumuza, dinamiklerimize kalmış…

Reklamlar

Basın İlan Kurumu Mersin’ de ne yapmaya çalışıyor?

Basın İlan Kurumu Mersin’ de ne yapmaya çalışıyor?

Yıllardır Godot’ u bekler gibi bekleyip durdu Mersin, Basın İlan Kurumunu…

Kurum diğer büyük kentlerde olduğu gibi Mersin’ e de el atacak, resmi ilan sürecinde bile olsa günlük gazeteleri denetleyecek ve gerçek anlamda gazetecilik yapanlarla, ilan almak için yasal prosödürü yerine getirmekten ibaret resmi protokolla yetinen dolgu gazetelerini birbirinden ayıracaktı.

O bekleyiş uzun sürdü ama sonunda gerçekleşti.

Sanırım 2010 ortalarında Basın İlan Kurumuna bağlı Mersin Şubesi faaliyete geçti.

Kentte yayınlanan günlük gazeteler başta olmak üzere resmi ilanla doğrudan, dolaylı ilgisi olan herkes heyecanla karşıladı şubenin açılışını…

Derken Şube her bürokratik aygıt gibi önce kuruluş, ardından kadrosunu tamamladı.

Yer, kadronun oturması falan derken, muhataplar merakla sıranın asıl meseleye gelmesini beklediler sabırla.

İyi de Mersin Basın İlan Kurumunun gelmesini yıllardır neden umutla bekliyordu veya daha doğru ifadeyle sormak gerekirse, ‘asıl mesele’ neydi?

Umutla bekleniyordu çünkü, Mersin’ de resmi ilan alma koşullarını yerine getiren 12 civarında gazete çıksa da, bunların en azından bir kısmının o resmi ilanı hak etmek için gerekli prosedürleri yerine getirdiği konusunda ciddi soru işaretleri vardı. Başta sektörün içinden gelenler olmak üzere konuya vakıf herkesin kafasını yıllardır meşgul eden, kafa karışıklığını giderecek, Devletin denetleme gücünü ortaya koyacak ‘düzenleyici el’ o nedenle hasretle bekleniyordu.

Şubenin açılmasıyla birlikte de o umutlar tazelendi, küllenmiş heyecan ateşlendi…

Kısaca beklenen şuydu aslında:

Mersin’ de aylık büyüklüğü yaklaşık 80-100 milyar arasında değişen ve resmi ilan almaya hak kazanmış gazeteleri ayakta tutmaya çalışan bir resmi ilan pastası vardı. –Bu pasta diliminin en önemli gelir kapısı olma özelliği hiç değişmedi yıllardır-

Basın İlan Kurumunun Mersin’ de faaliyete geçen şubesinin görevi de bu pastayı hak edenlere, belirlenmiş yönetmelik kurallarına uygun biçimde paylaştırmaktı. Kurtarıcı olarak beklenmesinin tek nedeni de buydu aslında.

Örneğin Basın İlan Kurumu resmi ilan alma koşulunu; 2 yıl düzenli olarak her gün yayınlayan ve yedi gazeteciyi istihdam ederek, 500 gazeteyi satmayı başaranların alacağını öngörüyordu.

Ne olur ne olmaz diye işin temel kuralını yineleyeyim:

-Yedi gazeteciyi istihdam etmek ve bunların Sosyal Güvenlik primleri dahil her türlü yasal haklarını, başta maaş olmak üzere verdiğini aylık maaş bordrosuyla tevsik etmek.

-500 tane gazeteyi haftanın altı günü basarak kaydı tutulan abonelerle, bayilerde satıldığını belgelemek.

Kural Mersin için buydu ve Basın İlan Kurumunun ana, hatta tek görevi de,  gazetelerin bu iki kritik kriteri yerine getirip getirmediğini denetlemekti.

Kasım 2010’ da çalışmaya başlayan Mersin Şubesiyle birlikte itiraf etmeliyim herkes umutlandı ilk günlerde.

Şubenin başına getirilen ve yerel gazetelerin kanatlanması beklentisini, umudunu adında taşıyan Umut Çor ‘un “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözleriyle işe koyuluşunu işte bu “devletin hak edene şefkat, hak etmeyene yumruk” olacak iradesinin günlük uygulamaya yansıması olarak heyecanla karşıladı sektörün tüm aktörleri.

Çor’ un umut saçan sözleri bundan da ibaret değildi. Şöyle devam ediyordu ilk günlerde:

“Kurumumuzun Mersin’e şube açmasıyla ilan gelirlerinde artış olacak. Ayrıca yerel basına destek vermeleri konusunda kentin kurumlarıyla da görüşmeler yapıyoruz.”

“Basın İlan Kurumu yerel basının çok önemli noktalara gelmesinde itici güç olacak; çok okunan, çok takip edilen yayınlar hazırlayıp yalnızca Mersin’de değil Türkiye’de adı geçer konuma gelecek”

Kurumun açılışıyla ilan gelirlerinde artış olacağını söyleyen temsilciye inat hiçbir şey değişmedi Mersin’de.

Aksine eskiden gazetelerin kimi etkinliklerden aldığı reklam, ilanlar benden geçecek iddiasıyla o gelirlerin bir kısmına el koymaya kalktı. (Narenciye festivali nedeniyle komitenin yerel gazetelere ayırdığı kısıtlı paradan Kurumun Mersin temsilciliğinin %15 almaması için deveye hendek atlatma misali, yerel gazetelerin hangi yöntemleri keşfettiğini, işin içinde olanlardan öğrenebilir, merak edenler.)

Anlayacağınız istihdam ve gazetelerin tiraj, dağıtım gibi en önemli  bütçe kalemlerini denetlemekle yükümlü kurumu o asli görevini bırakıp başka konulara merak saldı.

Bununla da sınırlı kalmadı, gelişmeler.

Dün Serdar Keskinışık’ ın gerçek gazetecilik başarısı olarak nitelendireceğim haberiyle öğreniyoruz ki, Basın İlan Kurumu gibi hayli ciddi bir resmi Kurumun Mersin temsilcisi resmi ilana hak kazanmış 12 gazetesinin sahipleriyle toplantı düzenliyor, toplantı sonunda gazetelerin 12’ den 8’ e düşürülmesi amacıyla birleşmeleri konusunda bir de protokol imzalatılıyor.

Haberi okuyunca gözlerime inanamadım. Tanıdığım 10 yılı aşkın zamandır tek bir yalan haberine rastlamadığım Serdar’ ı aradım, haberin detaylarıyla ilgili…

Yetinmedim, pek çok gazete sahibi, yöneticisi, o toplantıda yer almış, almamış isimlerle görüştüm. Olay tümüyle doğru.

Türkiye gibi basın özgürlüğüyle övünen bir ülkede, gerçek görevini yapsa zaten o gazetelerin bir kısmının resmi ilan almamasını sağlayacak ve doğal seleksiyonun yaşanmasını hızlandıracak kurumun Mersin temsilcisi asıl işini bırakmış, akla, mantığa, hukuka sığmaz yöntemlerle gazetelere bir protokol imzalatıyor.

Protokol metninin bir suretini istediğim o imzayı atmış insanların bana verdiği cevap, çok daha vahimdi: Protokol tek nüsha olarak düzenlenmiş ve kimsede örneği yok. Kısaca hayli ciddi bir belgeyi imzalayanlar, taahhüdü altına girdikleri koşulları belirleyen metnin bir örneğine sahip değiller.

Görüştüğüm gazete sahibi dostlar, daha da vahimini söylediler. Kurumun Mersin temsilcisi bundan sonra Mersin’ deki resmi ilan alan gazete sayısını 8 ile donduracaklarını, yeni gazetelere bu pastadan pay alma hususunda geçit vermeyeceklerini de söylemiş.

İyi de nasıl yapacak bunu?

Türkiye gibi hür girişimin, kuralları yerine getirdiği sürece her türlü işi yapmasının serbest olduğu bir ülkede nasıl engelleyecekmiş yeni bir gazetenin yayın hayatına girmesini ve kriterleri yerine getirdiğinde resmi ilan almasını?

Sorunun yanıtı yok. Tek Allahın kulunun da çıkıp mantıklı bir şey söyleyeceğini sanmıyorum.

Yenilere her türlü zorluğu çıkaracağını sananlara söyleyeceğim tek söz var: Keşke bundan sonra çıkacak gazetelere uygulamayı düşündüğünüz denetimleri mevcutlara yapsanız. Zaten kendiliğinden ciddi bir ayıklama yaşanır.

Dünyada yazılı basın zaten can çekişiyor ama Mersin yerel gazeteleri ondan çok önce komaya girmişlerdi.

Kurtarmaya gelenlerin yaptığına bakar mısınız?

O nedenle yıllardır tekrarladığım bir duayla noktalamakta yarar var yazıyı:

“Allah kurtarıcılardan kurtarsın”

 

 

Mersin’ in kaderini değiştirecek konteyner terminal limanının farkında mıyız?

Mersin’ in kaderini değiştirecek konteyner terminal limanının farkında mıyız?

Mersin’ deki mevcut limanın, Türkiye’ nin 2023 dış ticaret vizyonu ve Mersin’  in o vizyona uygun yeni konumuna ayak uydurması mümkün değil.

Bu nedenle hem fiziki anlamda hem de kentin yükleneceği rol gereği yeni bir limana duyulan gereksinim tartışılmaz gerçek olarak çıkıyor karşımıza.

Bunun iki nedeni var:

Birincisi Konteyner Terminal Limanı (KTL) olmanız için yakın gelecekte yıllık 10 milyon ve üstü konteyner elleçleme kapasitesine ulaşmanız gerekiyor. İkincisi ise konteyner gemilerinin taşıma kapasiteleriyle ilgili baş döndüren süreç…

2 bin konteyner taşıyan gemilerin büyük olarak nitelendirildiği günler hayli gerilerde kaldı. 4 bin 8 bin 12 bin derken bugünlerde denize 18 bin konteyner kapasiteli gemiler hizmete sokulmakta.

Bu durumda da KTL olabilmeniz için liman sahalarınız yanında rıhtım uzunluk ve derinliğinin bu yeni gemilere uygun olması gerekiyor.

Örneğin 14 bin konteyner taşıyan bir geminin yanaşacağı rıhtımın uzunluğu yaklaşık 400 metre civarında…

Dünya baş döndüren küresel ticaretin bu en önemli taşıyıcılarına, mekanlarına ayak uydurmaya çalışıyor.

2010 yılında dünya limanlarında elleçlenen konteyner sayısı 560 milyon âdete ulaştı, on yıl içinde bunun 1 milyar konteynere ulaşacağı var sayılmakta.

Dünyadaki büyümenin Türkiye’ ye yansıması ve etkilemesi de kaçınılmaz.

Ulaşım Master Planına göre; 2010′ da en yüksek yük hacmine ulaşan Marmara bölgesinin, 2023’ te 8 milyonu aşacak olan konteyner trafiği nedeniyle bölgede ilave kapasite ihtiyacı 2015 yılında başlayacak…

Aynı ilave kapasite ihtiyacı göz önüne alındığında Mersin merkezli Akdeniz Bölgesinin o kadar beklemeye de tahammülü yok. Çünkü Akdenizin ilave kapasite gereksinimi 2013’ te başlayacak…

Kısaca 2023 ile sembolize ettiğimiz geleceğe özgü tüm beklentiler aslında dünyadaki dış ticaret ve onun olmazsa olmazı yeni konteyner limanlarını zorunlu hale getiriyor.

Bugün 10 milyon ve üstü konteyner elleçleme kapasitesine sahip 13 limanın 11’ i uzak doğuda ama 8’i de Çin’ de…

Yılda 20 milyon üzeri konteynere ev sahipliği yapan 4 liman var dünyada ve üçü Çin’ de diğeri ise Mersin limanı ortağı da olan Singapur’ da…

Aslında son beş yıl içinde limanların konteyner elleçleme sayılarıyla ortaya çıkan gerçek, dünyadaki değişen dengeleri ve bugün tanık olduğumuz küresel savrulmayı o kadar güzel anlatıyor ki, başka söze bile gerek bıraktırmıyor. Çin limanları ve Dubai 2004-2010 yılları arasında kapasitelerini iki, üç (dört katına bile çıkaran var) arttırırken diğer tüm büyük limanlar bu baş döndüren hızın gerisinde kalmış.*

Ağır işleyen bürokrasi bile Türkiye dış ticaretinin önündeki en önemli darboğazın ve güvenli bir bölgesel aktarma limanının öneminin farkında.

Bu nedenle doğu Akdenizin yeni KTL için Mersin Serbest Bölgesi karşısında deniz üzerindeki alan belirlendi. Belirlenmekle de kalmadı, fizibilite çalışmaları hatta ÇED raporları dahil neredeyse tüm prosedürler tamamlandı.

İlk etapta yıllık 4,5 milyon konteyner elleçleme kapasitesine sahip (bunu birkaç katına çıkarmak mümkün), 350 metre ve üstü rıhtımlarıyla KTL sadece Türkiye’ nin başlattığı dış ticarete dayalı büyüme modelinin en önemli lokomotifi olmakla kalmayacak, Mersin’ i Doğu Akdenizin en önemli merkezlerinden biri haline getirecektir.

Hamdi Akın’ ların mevcut limanla yetinmeleri ve “yenisine ne gerek var?” demeleri gayet doğal. Onların beklentileriyle Türkiye’ nin ve Mersin’ in gelecek vizyonu arasında ciddi farklılıklar hatta uçurumlar var…

Ama bizi şirketlerin, mevcut oyuncuların değil, ülkenin ve özelinde Mersin’ in geleceğini hayal edenlerin vizyonu ilgilendiriyor.

Dilerim Mersin dinamikleri de önlerinde açılan bu büyük fırsat kapısının bilinciyle hareket eder…

12 milyon konteynere ev sahipliği yapan ve on yıl sonunda 30 milyon hedefleyen Dubai’ nin küresel oyuncu olduğu dünyada, 1 milyon konteyner kapasitesiyle yetinemez Mersin, yetinmemeli…

Herkes çıkıp en azından kendisine şu soruyu sormalı:

Dubai’ den Mersin’ in neyi eksik?

Kendi çıkarları dışında öngörüleri olmayanları bir yana bırakırsak, geniş bir vizyona sahip kent dinamikleri ve mevcutla yetinmeyen büyük düşünen lider kuruluşların ortak görüşünü duyar gibiyim: “Cennet doğamız, yeni konumumuz, avantajlarımızla o kadar fazlamız var ki, mukayese etmek bile anlamsız…”

*2004-2010 yılları itibariyle başlıca dünya limanlarının konteyner elleçleme kapasiteleri:

Liman adı   2004 2010
Şanghay Çin 14557 29069
Singapur 21329 28431
Hong Kong Çin 21984 23699
Shenzhen Çin 13615 22510
Busan G.Kore 11430 14194
Ningbo Çin   4006 13144
Guangzhou Çin   3308 12550
Dubai   6429 11600
Rotterdam   8281 11140
Tianjin Çin   3814 10080

 

Not: Rakamlar milyon adet olarak verilmiştir.

 

Mersin’ in Konteyner Terminal Liman hayali… Akın para kazanıyor ama sürecin farkında değil…

Mersin’ in Konteyner Terminal Liman hayali… Akın para kazanıyor ama sürecin farkında değil…

Mersin limanını işleten MİP adlı şirketin eşit paylara sahip iki ortağından biri dünya devi Singapur’ lu PSA, diğeri ise TAV işletmeleriyle büyüyen AKFEN’ in sahibi Hamdi Akın…

Akın son Mersin ziyaretinde Genç İş Adamlarının konuğu olmuş ve orada hükmünü vermiş: “Mersin mevcut limanı doldurdu mu ki, yeni liman gündeme geliyor”

Akın’ ın o konuşması bana yıllardır Çukurova Havaalanına karşı çıkan Adana inisiyatiflerinin tavrını hatırlattı nedense…

2,2 milyon yolcu kapasitesine dayandığı için tıkanan, büyüme olanağı olmayan, üstelik çevresindeki düzensiz yerleşim nedeniyle küresel hiçbir havayolu şirketinin dönüp bakmadığı bir havaalanının yerine ülkenin en büyük iki havalimanından birine sahip olma fırsatına neden ve hangi reflekslerle karşı çıkılabilir ki?

Aslında sorunun yanıtı basit: Adana’ lı eski dönem alışkanlıklarıyla hareket etmekte. Küçük olsun ama bizim olsun mantığı bu… Oysa yeni Havaalanı da Mersin sınırlarında yer almasına rağmen Adana’ ya daha yakın. Üstelik sadece Adana ve Mersin’ e değil, tüm bölge kentlerine ve komşu ülke insanına da hizmet verecek bir potansiyele sahip…

Adana’ lı dostların “hizmet veren iyi kötü havaalanımız mevcut, yenisine ne gerek var?” tavrını geçmiş alışkanlıklara “küçük olsun bizim olsun” mantığına bağlayıp hoş görmek mümkün… Ama Hamdi Akın’ ın yeni konteyner terminal limanına karşı çıkışı o kadar masum mu?

Ya onu davet eden, sessizce boyun büküp dinleyen, ama konteyner terminal limanıyla kaderi değişecek, doğrudan küresel oyuncu olma şansına sahip Mersin’ in kimi dinamiklerine ne demeli?

Öncelikle mevcut limanın bugünkü ve yakın gelecekteki durumunu anlatmakta yarar var.

Özelleştirmenin ardından 2007 yılında yeni sahibiyle tanışan Mersin limanı 2011 yılını 1 milyon konteyner elleçleme ve 100 milyon dolar civarında kazançla kapatacak.

2007 yılında 56 milyon lira kazanırken 2008’ de bunu %50 arttırarak 98 milyon liraya çıkaran ve küresel krizin küçülttüğü ekonomiye, daralan ticarete rağmen 2009 yılında da istikrarlı büyümesini sürdürerek kârını 117 milyon TL’ ye ulaştırma başarısını gösteren bir şirket var karşımızda.

%50’ sine Hamdi Akın’ ın patronu olduğu AKFEN ve %50’ sine de Singapur’ lu PSA’ nın ortaklığında kurulan MİP’ in mevcut limanla ilgili sorunu yok aslında.

2009 gelirlerini 2010’ da %21 arttırması da bunu gösteriyor zaten. 36 yıllık işletme hakkını 755 milyon dolara aldığı bir limanın yılda 100 milyon dolar kazanacak konuma gelmesi bir şirket adına “bundan iyisi Şam’ da kayısı” dedirtecek cinsten.

Haklı olarak ta Hamdi Akın çıkıp “ne gereği var yeni limanın, buranın kapasitesini 2 milyon konteynere çıkardığımızda dolacak mı?” diye savunabilir işletmesini…

Yaptığı yatırımlara rağmen borcunu azaltan, (2009’ da kullandığı kredilerden dolayı 474 milyon TL borcu olan MİP, 2010 yılında bunu 450 milyon liraya düşürmüş) 2010 yılında elleçlenen 1 milyon 30 bin konteynerin %96’ sı (%43 ihracat, %43 ithalat, %10 transit) dış ticarete konu olan bu nedenle de gelirleri dövize bağlı bir liman var karşımızda…

Bir başka deyimle işletmecileri adına “altın yumurtlayan tavuk” söz konusu…

Oysa bölgesinin lideri olmaya hazırlanan Türkiye’ nin çok daha büyük hedefleri, beklentileri var.

Birincisi 1960’ lardan kalma yılda 10 milyar dolarlık dış ticaretin yapıldığı günlerdeki limanlarla Türkiye 21. Yüzyılın önemli küresel oyuncusu olamaz. Limanlar dış ticaretin en önemli vahaları ve unutmayalım ki bu ülkenin Cumhuriyetin 100. Yılı olarak belirlediğimiz 2023 hedefinde 500 milyar dolarlık ihracat, 1 trilyon dolarlık ithalat var.

Bu hedeflerden de önemlisi doğu Akdeniz’in güvenli ve tüm bölgeye hitap edecek bir Konteyner Terminal Limanına –KTL- duyduğu ihtiyaç her gün biraz daha önem kazanmakta.

Mevcut Mersin limanı kapasitesini ne kadar arttırırsa arttırsın hiçbir zaman geleceğin beklentileri doğrultusunda bir KTL olamaz.

Yıllık 500 bin konteyner kapasitesini, 1 hatta 2, 3 milyona çıkarsanız da bu sizi küresel limanlar kategorisine sokmaz.

Neden sokmayacağını ve tam da bu aşamada Mersin’ in ayağına gelen tarihinin en önemli fırsatını heba etmemesi gerektiğini, (korkarım ki sürecin farkında olmayan kurumlarımız nedeniyle bu alanda ciddi risk var) bu aşamada anlatmak gerekiyor.

Bir sonraki yazıda da bunlara değinelim…

 

İki Kore.. Güney küreselleşerek zenginleşiyor, Kuzey açlıkta…(haziran 2008)

İki Kore..  Güney küreselleşerek zenginleşiyor, Kuzey açlıkta…(haziran 2008)

Kim İl Sung…

Kuzey Kore’ nin kurtarıcısı, baş mimarı, ilahı, yüceler yücesi lideri, her şeyi…

Öleli 14 yıl oldu ama, iktidara gelişinin 60. yılı olan bugün de tabusal konumu aynı..

Dile kolay, 1948’ de Sovyetlerin desteğiyle başına geçtiği Kuzey Kore’ yi öldüğü 1994 yılında kadar tek başına, demir yumrukla yönetti…

Muzır düşmanları onun diktatör olduğunu iddia ettiler ama yandaşlarına göre Kore İşçi Partisi adına iktidarı elinde bulunduran liderdi o…

İşçi Partisinin ne kadar demokratik olduğu ölmeden önce tahtına –pardon yerine- oğlunun oturacağı hükmünü vermesinden belliydi..

Halktan geçtim, parti üst düzey yönetimine bile sorma gereği duymamıştı ulu önder. (Sorsa kim itiraz edebilir di ki?)

1991’ de ülke ekonomisini ayakta tutan, dış ticaret başta olmak üzere tüm alanların tek oyuncusu Sovyetler Birliği çökünce yüce Sung’ un ülkesi için de alarma zilleri çaldı ama kendisi çöküşü göremeden gitti.

Ölümünden sonra hergün artan biçimde Kuzey Kore “ah bir kalksa” diye anıt mezarının önünde dövünüyor ama, dünya alem biliyor ki, yumurtaların tümünü Sovyetler sepetine koyan o ünlü reçete tarihin çöplüğüne mahkum edilmişti…

Berlin duvarının yıkılmasının ardından dünyada başlayan değişimi okuyamayan hiç kimsenin sihirbaz bile olsa yapacağı fazla şey yoktu, kısaca…

Atanmışların hüküm sürdüğü dünya üzerindeki nesli bitmiş oligarşik yönetim her şeye rağmen hüküm sürüyor yine de..

Yüksek binaların komplekse kapıldığı büyüklükte Kim İl Sung anıtları başkentin dört yanı süslüyor.

Devletten beslenen bürokrasi her yere hakim ve hüküm sürdükleri her alanda tüm konuşmalar Sung’ un yüce adıyla başlayıp onunla bitiyor.

Kuzey Kore iki Kore gerçeğini de kabul etmiyor.

Yönetime göre iki Kore’ de yaşayan halkın tek temsilcisi var Kim İl Sung Sung’ un Kore’si…

Kuzey Kore’ nin adının başında yer alan sıfatlar da ilginç:

Sandık, seçim, muhalefet yok ama ülkenin adı ne gariptir ki:

“Kore Demokratik Cumhuriyeti”..

İzlenmeden, denetlenmeden nefes almak bile neredeyse olanaksız ama iktidarı elinde bulunduran ekibe göre ülke hem Demokratik hem de Cumhuriyet

**

Felaketler zinciri 90 larda başladı Kuzey Kore için…

Önce demirperde bloku çöktü, Sovyetler Birliği iflas etti ardından..

Derken 1994’ te ülkenin varlık sebebi kurtarıcısı Sung öldü..

Ölümüyle gelen şok yetmezmiş gibi bir dizi sel felaketine uğradı ülke..

Aşırı yağışlar can kaybı yanında zaten yetersiz olan tarım alanlarını yok etti.

Öldürücü darbe işte bu sellerin ardından 1994/97 yılları arasında yaşanan kıtlık ve bunun sonucundaki açlıkla geldi.

Yönetime göre 300 bin, Batılı tarafsız gözlemcilere göreyse 3 milyona yakın insanın can verdiği, ekonominin dibe vurduğu, yıllık kişi başı gelirin 200 dolarlara düştüğü yıllar..

Son günlerde yeniden ortaya çıkan ve Çin Halk cumhuriyetinden acil gıda yardım talep etmelerine yol açan açlık tehdidi sona ermiş değil…

Ama bir başka pencereden bakacak olursak halk yine de sağlıklı…

Boğaz tokluğuna razı oldukları için obezite gibi dertlerle uğraşmıyorlar..

Arabayla işe gidip gelme yalnızca yönetici elitin tekelinde…

Bisiklet bile lüks olunca milyonlarca çalışanın evden işe gitmesi için tek yol kalıyor:

Hergün yaklaşık 20/25 km’ yi yaya olarak kat etmek

Motorlu araç olmayışı, hava kirliliğini de önlüyor, trafik keşmekeşini de..

Olmayan tüketime rağmen artan petrol fiyatları ülkenin canını sıkıyor…

Oysa tamamı ithalata dayalı tüketimin tümünü toplasanız günlük 10 bin varil civarında…

-Can düşmanı Güney Kore’ nin günlük ithalatı 2,2 milyon varil-

Bir başka deyimle Güney Kore, kuzeyin 220 katı petrol tüketmesine rağmen umurunda değil.

Bunun da nedeni iki ülkenin küreselleşmeye bakış farkları ve dış ticarete yaklaşımları..

Kuzey kendimize yeteriz safsatalarıyla sınırlarını duvarlarla örerken, Güney alabildiğine dünyaya, yabancı sermayeye kucak açtı.

Küreselleşme sayesinde yalnızca Güney Kore değil, 1990 lara kadar dünyaya kapalı Çin başta olmak üzere pek çok Uzakdoğulu ülke mucizeler yarattı..

Emperyalizme karşı savaşan ve ABD’ yi dize getiren Vietnam bile yeni dünya düzenine ayak uydururken Kuzey Kore bizim ulusalcıların son yıllarda seslendirdikleri stratejiyle hareket etti.

‘Emperyalizmin ekonomik saldırılarını!’ sınırlarını kapatarak püskürteceğini sandı…

İster “Biz bize yeteriz, bizim bizden başka dostumuz yok” yanılgısı deyin…

İster statükoya dayalı politikaların çocukluk hastalığı…

Sonunda Güney Kore 2007 de 371 milyar dolarlık ihracatla dünyanın en büyük ekonomilerinden biri haline gelirken Kuzey’in yıllık ihracatı 1,5 milyar doların altına düştü..

İhracat sayesinde Güney Kore bugün dünyanın en büyük ekonomilerinden biri…

30 yıl öncesine kadar Türkiye ile aynı kategoride yer alan Güney Kore bugün kişi başına 25 bin dolarlık milli gelirle gelişmiş ülkeler arasına girmiş durumda…

Ve Kuzey Kore can çekişen ekonomisine rağmen bir yandan nükleer teknoloji tehdidi ile dünyayı korkutuyor, bir yandan da can düşmanı Güney Kore’ den beklediği desteği alamadığı için açlıkla baş etmek üzere Çin’ den gıda yardımı talep ediyor…

(Aslında gerçekleri halktan gizleyen iktidar sahipleri daha önceki yıllarda da, Birleşmiş Milletler Gıda teşkilatı ve şeytan diye taşladıkları ABD’ den de gıda yardımı almışlardı)

Halka verecek bir avuç pirinç yok ama ülke yöneticilerinin gururlandığı nükleer silahları var.

Tarım istihdam oranı Güney’de %7, Kuzey’ de %37…

Buna rağmen Güney tok, Kuzey ise açlığa karşı yardım bekliyor.

49 milyon nüfuslu Güney’ de 44 milyon cep telefonu var Kuzey’ de yasak..

Güneyde 40 milyon insan internet kullanıyor, Kuzey’de yasak…

Güneyde uydular aracılığıyla herkes binlerce TV kanalı izliyor, Kuzeyde çanak anten yasak..

Güneyde her bin kişiden üç yüzünün arabası var, Kuzey’de bin kişiden üçünün…

**

Geçen yıl bugün Tandoğan Meydanına toplanan Cumhuriyet sevdalısı yüz binlere prof. Sıfatlı birinin söylediği “Küreselleşme emperyalizmin yeni haçlı seferidir” cümlesi aklımdan çıkmıyor bir türlü.

Oysa Küreselleşme sayesinde Güney Kore, kuzeyin 250 katından fazla ihracat yapıp zenginleşiyor.

Kuzey ise Çin’den gelecek acil gıda yardımını bekliyor…

Laikliğin elden gideceği, küreselleşmenin bizi “ham yapacağı” korkusuyla yeri göğü inleten bizim statükocular hangi Kore modelini tercih ederlerdi acaba?..

Ulu önder Kim İl Sung’ un ulusal sınırlar içine kapanan statükocu Kuzey Kore’ sini mi?

Küresel arenanın yeni devi Güney Kore’ sini mi?

 

abdullahayan@gmail.com

 

 

 

 

Mersin’ in Konteyner Terminal Liman hayali… Akın para kazanıyor ama sürecin farkında değil…

Mersin’ in Konteyner Terminal Liman hayali… Akın para kazanıyor ama sürecin farkında değil…

Mersin limanını işleten MİP adlı şirketin eşit paylara sahip iki ortağından biri dünya devi Singapur’ lu PSA, diğeri ise TAV işletmeleriyle büyüyen AKFEN’ in sahibi Hamdi Akın…

Akın son Mersin ziyaretinde Genç İş Adamlarının konuğu olmuş ve orada hükmünü vermiş: “Mersin mevcut limanı doldurdu mu ki, yeni liman gündeme geliyor”

Akın’ ın o konuşması bana yıllardır Çukurova Havaalanına karşı çıkan Adana inisiyatiflerinin tavrını hatırlattı nedense…

2,2 milyon yolcu kapasitesine dayandığı için tıkanan, büyüme olanağı olmayan, üstelik çevresindeki düzensiz yerleşim nedeniyle küresel hiçbir havayolu şirketinin dönüp bakmadığı bir havaalanının yerine ülkenin en büyük iki havalimanından birine sahip olma fırsatına neden ve hangi reflekslerle karşı çıkılabilir ki?

Aslında sorunun yanıtı basit: Adana’ lı eski dönem alışkanlıklarıyla hareket etmekte. Küçük olsun ama bizim olsun mantığı bu… Oysa yeni Havaalanı da Mersin sınırlarında yer almasına rağmen Adana’ ya daha yakın. Üstelik sadece Adana ve Mersin’ e değil, tüm bölge kentlerine ve komşu ülke insanına da hizmet verecek bir potansiyele sahip…

Adana’ lı dostların “hizmet veren iyi kötü havaalanımız mevcut, yenisine ne gerek var?” tavrını geçmiş alışkanlıklara “küçük olsun bizim olsun” mantığına bağlayıp hoş görmek mümkün… Ama Hamdi Akın’ ın yeni konteyner terminal limanına karşı çıkışı o kadar masum mu?

Ya onu davet eden, sessizce boyun büküp dinleyen, ama konteyner terminal limanıyla kaderi değişecek, doğrudan küresel oyuncu olma şansına sahip Mersin’ in kimi dinamiklerine ne demeli?

Öncelikle mevcut limanın bugünkü ve yakın gelecekteki durumunu anlatmakta yarar var.

Özelleştirmenin ardından 2007 yılında yeni sahibiyle tanışan Mersin limanı 2011 yılını 1 milyon konteyner elleçleme ve 100 milyon dolar civarında kazançla kapatacak.

2007 yılında 56 milyon lira kazanırken 2008’ de bunu %50 arttırarak 98 milyon liraya çıkaran ve küresel krizin küçülttüğü ekonomiye, daralan ticarete rağmen 2009 yılında da istikrarlı büyümesini sürdürerek kârını 117 milyon TL’ ye ulaştırma başarısını gösteren bir şirket var karşımızda.

%50’ sine Hamdi Akın’ ın patronu olduğu AKFEN ve %50’ sine de Singapur’ lu PSA’ nın ortaklığında kurulan MİP’ in mevcut limanla ilgili sorunu yok aslında.

2009 gelirlerini 2010’ da %21 arttırması da bunu gösteriyor zaten. 36 yıllık işletme hakkını 755 milyon dolara aldığı bir limanın yılda 100 milyon dolar kazanacak konuma gelmesi bir şirket adına “bundan iyisi Şam’ da kayısı” dedirtecek cinsten.

Haklı olarak ta Hamdi Akın çıkıp “ne gereği var yeni limanın, buranın kapasitesini 2 milyon konteynere çıkardığımızda dolacak mı?” diye savunabilir işletmesini…

Yaptığı yatırımlara rağmen borcunu azaltan, (2009’ da kullandığı kredilerden dolayı 474 milyon TL borcu olan MİP, 2010 yılında bunu 450 milyon liraya düşürmüş) 2010 yılında elleçlenen 1 milyon 30 bin konteynerin %96’ sı (%43 ihracat, %43 ithalat, %10 transit) dış ticarete konu olan bu nedenle de gelirleri dövize bağlı bir liman var karşımızda…

Bir başka deyimle işletmecileri adına “altın yumurtlayan tavuk” söz konusu…

Oysa bölgesinin lideri olmaya hazırlanan Türkiye’ nin çok daha büyük hedefleri, beklentileri var.

Birincisi 1960’ lardan kalma yılda 10 milyar dolarlık dış ticaretin yapıldığı günlerdeki limanlarla Türkiye 21. Yüzyılın önemli küresel oyuncusu olamaz. Limanlar dış ticaretin en önemli vahaları ve unutmayalım ki bu ülkenin Cumhuriyetin 100. Yılı olarak belirlediğimiz 2023 hedefinde 500 milyar dolarlık ihracat, 1 trilyon dolarlık ithalat var.

Bu hedeflerden de önemlisi doğu Akdeniz’in güvenli ve tüm bölgeye hitap edecek bir Konteyner Terminal Limanına –KTL- duyduğu ihtiyaç her gün biraz daha önem kazanmakta.

Mevcut Mersin limanı kapasitesini ne kadar arttırırsa arttırsın hiçbir zaman geleceğin beklentileri doğrultusunda bir KTL olamaz.

Yıllık 500 bin konteyner kapasitesini, 1 hatta 2, 3 milyona çıkarsanız da bu sizi küresel limanlar kategorisine sokmaz.

Neden sokmayacağını ve tam da bu aşamada Mersin’ in ayağına gelen tarihinin en önemli fırsatını heba etmemesi gerektiğini, (korkarım ki sürecin farkında olmayan kurumlarımız nedeniyle bu alanda ciddi risk var) bu aşamada anlatmak gerekiyor.

Bir sonraki yazıda da bunlara değinelim…

Mersin’ in içme suyu sorunu… Nereden nereye…

Mersin’ in içme suyu sorunu… Nereden nereye…

Mersin son dönem dünyasının yeniden şekillendiği 20.yüzyılın dinamikleri doğrultusunda doğmuş bir kent…

Toplasanız 150 yılı geçmez bu dönem tarihiyle kendisine özgü tehditleri, fırsatları bir başka anlatımla artıları yanında olumsuz yanlarını da içinde barındıran hayli dinamik bir vaha…

1860’ larda başlayan bu yeni yolculuğun en önemli lokomotifleri liman ve narenciye ağırlıklı tarım…

En büyük ayak bağı ise 1980’ lere kadar artarak süren su sorunu…

1929’ da LENZ Şirketince tamamlanan kanalizasyon şebekesine, önceleri açılan kuyulardan, bir süre sonra da Müftü Deresi üzerinden sağlanan, hatta 1940’ ların başında hizmete açılan arıtması nedeniyle sağlıklı olduğu iddia edilen içme suyu şebekesine rağmen bu kent hep su sorunu ve atıkların deşarjı konusunda hep travmalar yaşadı.

Örneğin 1929 Haziran ayına ait yerel gazeteleri “Mersin’ in en birinci ve mühim ihtiyacının su olduğunu” dile getiren makalelerle doluydu…

Yazılardan birinde su sorunu şöyle dile getiriliyordu:

“Su ihtiyacı gittikçe ticaret ve ziraatından başka sanayi hayatında da mühim inkişaflara saha olacağına şüphe edilmeyen güzel ve şirin Belediyemizde bir türlü çaresi bulunmayan bir iş halinde kalması artık sükut edilecek sıhhi ve içtimai bir derttir.

Bu mevzu üzerine ne zaman yazsak Belediyemizde bir iki karar ve neticesi bir hiçten ibaret kaldı. Mersin halkının içtiği su maraz aşılayan, hastalık taşıyan bir vasıtadır. Akıl ve izan sahibi olan herkes Mersin’ de görülen hastalıkların tek sebebi olarak bugün başlıca meselenin şehre isale edilen (akıtılan) ırmağı bulmaktadır.

Kanalizasyonun ikinci derece ehemmiyeti olmasına rağmen daimi bir ihtiyacı sıhhi halinde bulunan bu mühim işle artık ciddi surette meşgul olmanın lüzumu gelmiş ve geçmektedir.

Belediyemizin LENZ Şirketiyle mutabakatında su boruları vermek mahzenlerini tevsian tamir ve yenilemekle, hülasa yapabileceğimiz bu muvaffakati maalesef memleketin sıhhatine karşı hiçbir faydalı ameliyeyi mucip olmaktan başka mazaratı sayılmayacak derecede bugünkü mazaratları mucip bir vaziyet ve mahiyette görmekteyiz.

Belediye Heyetimizin Mersinin sıhhati namına buna acil ve kati çare bulmasına intizar ediyoruz”

Günümüz Türkçesiyle özetlersek;

Su sorunu o günlerde öylesine önemli hale gelmişti ki, artık kentin gelişmesi bir yana sağlık ve sosyal bakımdan da en önemli derdiydi.  Su sorununa çözüm olarak bulunan Müftü Deresinin şehre dağıtılması ise verem dâhil her türlü hastalık mikrobunu taşıması nedeniyle çözümden çok yeni sorunları taşıyordu içinde…

O sorun ne 1929’ da ne de modern anlamda Dere suyunun tasfiye edilerek kente klorlanmış olarak dağıtıldığı 1940’ larda çözülebilmiş değildi.

1929 yılında Belediye Başkanı Mithat Lenz Şirketine ihale edilen imar projesi çerçevesinde kanalizasyon şebekesinin tamamlandığını iddia etse de, aynı Toroğlu aynı Belediye Başkanı sıfatıyla 5 Ocak 1939 günü açılışını yaptığı tasfiyeli su bendi ve dağıtım şebekesinin açılışını yapsa da kentin su sorunu hiçbir zaman bitmedi.

Ne 1950’ de Müfide İlhan’ ın İller Bankasından söke söke aldığı şebeke yenileme ve tevsi projesi çare olmuştur ne de ondan önce ve sonraki Başkanların arayışları…

25 bin nüfuslu Mersin’ de su sıkıntısını dönüşümlü olarak günün belli saatlerindeki dağıtımla gidermeye çalışmıştır 1920’ lerden 50’ lerin sonuna kadar.

1950’ de Müfide İlhan’ ı eleştiren muhalefetin yönelttiği okların çoğu su sorununa yöneliktir.

Belediye Meclisinde bir muhalif şöyle seslenir İlhan Başkana:

“DP muhalefeti CHP Belediyeciliğini tenkid ederken ‘evlerimizin ikinci katına su çıkmıyor’ diyorlardı. Biz şimdi tenkid bile etmeden diyoruz ki,  ikinci kattan vazgeçtik, birinci kata çıkacak suya bile razıyız”

Razıydı Mersin her türlü fedakarlığa ama, yanı başında 1 milyar 150 milyon metreküp suyunu denize deliler gibi akıtan Berdan ırmağına bakıp susuzluk içinde kıvranan şehrin sorununun çözümü ancak 1980’ lerin ortalarında o çılgın ırmağın üzerine kurulan tesisle mümkün olacaktır.

Berdan ırmağı üzerine kurulan baraj ve arıtma tesisi sayesinde Mersin 1984’ ten itibaren ülkenin en sağlıklı içme suyunu, hiçbir sınırlamaya bağlı kalmamaksızın kavuşacak ve kentin yüz yıllık su sorunu bir daha anımsanmamak üzere tarihin tozlu raflarına gömülecektir.

Abdullah Ayan

abdullahayan@gmail.com

 

 

Akdeniz oyunları: Durum felaket ama ciddi değil…

Akdeniz oyunları: Durum felaket ama ciddi değil…

Günlerdir neresinden başlasam, nasıl anlatsam diye düşünüyordum, imdadıma Slavoj Zizek yetişti.

ABD ile başlayan ve AB’ ye sirayet eden yangını yorumlarken örneği birinci dünya savaşı günlerinden bir anekdotla veriyor:

Savaşta birlikte hareket eden Alman ve Avusturya Genel kurmayları durumlarını yolladıkları telgraflarla yansıtmaya çalışırlar birbirlerine:

Almanlar ”burada, cephedeki durum ciddi, fakat felaket değil”  raporunu geçerler Avusturyalılara;

Telgrafı alan Avusturyalılar cevapla özetlerler durumu: ”bizde tam aksine durum felaket, fakat ciddi değil.” 

Sözü bu öyküden yola çıkarak günümüzdeki küresel krize getiren Marksist Zizek soruyor yazısında: “Felaket olan da bu değil mi ? Borçlarımızı ödemekten aciziz, fakat durum ciddi değil..”

2013 Akdeniz Oyunları ile ilgili yaşanan gelişmeleri izledikçe Mersin’ in durumu tam da bu dedim kendi kendime…

“Durum felaket ama ciddiye alınacak yanı yok..”

Özetleyeyim gelişmeleri, isteyen hak verir bana, isteyen de kızar, küfreder… Herkesin konumuna, algılayışına göre takınacağı bir tavır vardır, keyifleri bilir…

Aşama aşama gidelim izninizle..

2002 yılında Akdeniz Oyunları diye bir etkinliği ve Mersin’ e ne kadar yakışacağını dile getirdiğimizde, o da ne? Diye soranlardan, dalga geçenlere kadar geniş yelpazenin aralığında gezinip duran Mersin Kürşat Tüzmen’ in bakan oluşu ve pası iyi değerlendirmesiyle projeyi bambaşka kulvarlara taşıdı.

Pescara’ ya Mersin’ in yaptığı çıkarma vizyon sahibi bir siyasetçinin kenti arkasına alarak neleri başarabileceğini de anlatıyordu ama o güçlü irade bile yetmedi hedefe varmaya..

Yunanistan’ ın küçücük kasabası Volos, Mersin’ i sollayıp 2013 oyunlarının ev sahibi olmayı başardı. İster lobi gücü deyin, ister o günlerdeki Yunanistan rüzgarı, adı ne olursa olsun acımasız bir gerçekle yüzleştik.

O günlerde kaleme aldığım teselli yazısının başlığı özetliyordu her şeyi aslında: “2013’ ü bırakalım, 2017’ ye bakalım…”

Ama süreç öyle işlemedi…

Yunanistan adım adım iflasa koşarken, Volos kenti havlu attı. Oyunları düzenlemekten vazgeçmişti komşu…

İki güçlü aday kalmıştı sahnede: Mersin ve Kaddafi’ nin Tripoli’ si…

Sonrasını anlatmaya gerek yok sanırım…

Mersin birden bire kucağında buluverdi o çok istediği, alamayınca yıkıldığı oyunları, 2013 Akdeniz Oyunlarının ev sahibiydik artık…

Ardından gelen seçimler…

Değişen sadece Spor Bakanı değildi. Mersin’ in yeni lokomotifi de sahneye çıkmıştı artık: Zafer Çağlayan’ ı ve 2011 seçimleri sonunda AK partinin Mersin’ in en büyüğü konumuna gelişini yeniden anımsatmaya gerek yok sanırım.

Aslında 2013 Akdeniz Oyunları, kime niyet kime kısmet misali, Kürşat Tüzmen’ e yaramamıştı ama Çağlayan’ ın direksiyonunda yer aldığı AK Parti’ nin Mersin serencamı açısından hayli önemliydi…

2011 seçim kampanyası boyunca Oyunlar vesilesiyle kaderi değişecek kentle ilgili projeler havada uçuştu.

Örneğin 4500 kişilik Olimpiyat Köyü, örneğin 33 bin kişilik Stadyum, örneğin kapalı spor salonları başta olmak üzere, dokunacak sihirli değnek sayesinde kaderi değişecekti Mersin’ in…  Ve etkinliklerin estirdiği rüzgarı arkasına alacak AK Partinin Büyükşehir başta olmak üzere yerel yönetimlerine damgasını vurmasıyla ilgili öylesine hayaller, planlar yapılmaya başlandı ki, inanılmaz…

Sonra ne mi oldu?

Yapılacak yeni stadyumu finanse etmesi adına  feda edilenleri, “30 bin kapasiteli yetmez size 33 bin kişilik stadyum yapacağız” diye seçim kampanyalarını süsleyen rüyaların bir süre sonra yerini hayatın acımasız gerçeklerine bırakma sürecini de anlatalım istiyorum ama sonra devam edelim izinizle…

 

 

Çin ve Bill Gates, nükleer enerjide devrime mi hazırlanıyor?

Çin ve Bill Gates, nükleer enerjide devrime mi hazırlanıyor?

Amerikalılara mal edilen bir söz “Zengin olmak değil, zengin ölmek ayıptır”  der özetle…

Gerçekten de girişimciliğin neredeyse kutsandığı topraklarda para kazanmak “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” felsefesiyle özetlenecek biçimde özgür kılınmıştır.

Buna karşın aynı ABD’ nin, kurulan Vakıflar itibariyle de kazanılanı araştırmalara, hayır işlerine aktarma konusunda dünyaya parmak ısırtacak düzeyde olduğu yadsınamaz bir başka gerçek…

Bill Gates bu alanda son ama en başarılı isim olarak çıkıyor karşımıza.

Bir ara, nice züğürdün, işi gücü bırakıp; yılda, ayda, haftada hatta her dakika kazandığı paraların hesaplarıyla çenesini yorduğu bilişim çağının çığır açan bu öncü ismi, zaman içinde duruldu. Yoktan yarattığı Microsoft’ u profesyonel ellere bırakıp, kendisini ve daha da önemlisi servetini insanlığın ihtiyaç duyduğu farklı alanlara yoğunlaştırdı.

1990’ larda çok daha fazla konuşuluyordu ama Forbes-2010 sıralamasına göre, 53 milyar dolarlık servetiyle halen dünyanın en zengin ikinci isminin kendisini emekliye sevk ederek bambaşka alanlara yönelmesi hem önemli hem ilginç…

Saniyede 250 dolar kazandığı iddialarının şehir efsanesine dönüştüğü bir adamın son zamanlarda hangi işlerle uğraştığına gelince;

Yoksul Afrika ülkelerinin açlığına çare olacaklardan, yeşil enerji projelerine kadar çeşitli alanlarda geçiyor adı…

Ama son hamlesi gerçekten şaşırtıcı ve eğer beklenen hayaller gerçek olursa dünyayı değiştirecek muhteşem bir adım.

Aslında bugün bir milyar dolar sermayeyle iştirak ettiği projeyle ilgili gelişmeler 2008’ de TerraPower* adlı Şirkete ortak olmasıyla başladı.

Kendisi bu şirkete ortak olurken neleri hedefliyordu bilinmez ama nükleer enerji konusunda çalışan Çin’ li bilim adamları son bir yıl içinde inanılması zor bir buluşu hayata geçirdiler.

Günümüze kadar faaliyette bulunan tüm nükleer santraller zenginleştirilmiş uranyumu yakıt olarak kullanıyor, ortaya çıkan büyük miktarda atık değerlendirilmesi bir yana, bertaraf edilmesi hayli yüksek maliyetlere ve çevresel anlamda telafisi olanaksız zararlara yol açıyordu.

İşte Çin’ li bilim adamları bu atıkları ve zenginleştirilmesine gerek olmayan uranyumu yakıt olarak kullanabilecek santraller konusunda teknoloji geliştirdiklerini duyurdular kısa zaman önce…

Okuduğumda heyecanlanmıştım habere ama hayata geçmesi mümkün olur mu? Olsa bile ne zaman? Sorularının ardından nice benzer haber gibi geçip gitmişti.

Derken Bill Gates Aralık ayı başında Pekin’ de çıktı ortaya…

Çin’ de bir araya geldiği Bilim ve Teknoloji Bakanlığı yetkilileri ile yaptığı toplantıların ardından medyanın karşısına geçip son yılların en heyecan verici açıklamasını yaptı:

Ortağı olduğu TerraPower Şirketiyle Çin Nükleer Kurumu birlikte çalışacak ve yeni nesil nükleer santrallerle ilgili bugüne kadar bildiğimiz ezberi değiştirecek travelling-wave (gezgin dalga) yöntemiyle çalışacak yeni tip reaktörler konusunda işbirliği yapacak…

Üstelik işbirliği öyle “Pekin’ den geçiyorduk, uğradık” türünden bir nezaket ziyareti değil. Gates’ in şirketi projeye bir milyar dolarla destek verecek.

Bu yeni nesil santralleri eskilerden ayıracak özellikler neler sorusunun cevabı öykünün en heyecanlı bölümü aslında…,

Çin’ de geliştirilmesi hedeflenen yeni nesil kendisi küçük, ürettiği enerji hayli büyük reaktörler, günümüzde faaliyet gösteren nükleer elektrik santrallerinden çıkan uranyum atıkları başta olmak üzere, zenginleştirilmemiş uranyum ve toryumla çalışacak…

Bir taşla birkaç kuş avlanması söz konusu:

-Nükleer karşıtlarının ve çevrecilerin yıllardır nükleer santralleri yerin dibine batırırken dile getirdikleri bertaraf edilmesi neredeyse olanaksız ve çevreye ciddi radyoaktif madde salan atıklar artık tehdit olmaktan çıkıp, yakıt olarak değerlendirilecek.

-Uranyum zenginleştirmesi söz konusu olmayacağı için bu yeni reaktörler, silah üretiminde kullanılamayacağı gibi canlılar açısından da tehlike oluşturmayacak.

– Hayaller gerçekleşmesi ve seri imalata geçilmesi halinde; çok düşük maliyetlere sahip yeni tip reaktörlerin başta Afrika ve Asya’ nın yoksulları olmak üzere, petrole bağımlı tüm ülkelere nefes aldırması bekleniyor.

– Sıfır karbon salınımı sayesinde çevreye nefes aldıracak projeyi nasıl bir geleceğin beklediğini bugünden söylemek zor ama başarıya ulaşması halinde enerji savaşlarından başını alamayan sanayi çağı dünyasını yeni ufuklara taşıyacağı kesin…

*TerraPower 2011itibariyle patent sayıları bakımından 30 bin patent ile ABD’ nin en büyük 5 şirketinden biri konumunda.

abdullahayan@gmail.com

Nüfus artışı gerçekten Mersin’in başına bela mı?

Nüfus artışı gerçekten Mersin’in başına bela mı?

Ya da başka biçimde sorayım: “Nüfus artışı, gerçekten Mersin için bir sorun mu?”

2000’ lerin başında kimileri, dibe vurmakta olan kentin adı koyulmaz düşüşünü tanımlamak için işin kolayını bulmuştu…

Her fırsatta suçu göçe yüklemek gibi kolaycılığa kaçmak aslında sadece onların değil neredeyse herkesin işine geliyordu.

O dönemin çoğu STK’ una göre Mersin’ de aslında işler yolunda gidiyordu ama bir göç dalgası gelmiş, rayında giden her şeyi allak bullak etmişti.

Mersin’ in özellikle 1985-95 döneminde göç aldığı doğruydu ama belli dönemi kapsayan süreç, bir süre sonra durmuş, iş ve aş umuduyla gelen insanların umduklarını bulmamalarıyla dalga tersine dönmüştü…

Örneğin pek çok kurum göçü eleştiriyordu ama, 1996 yılında gerçekleştirilen “İllerin sosyo ekonomik gelişmişlik sıralamasında” Mersin’ in 6 sıra aşağı düşmesini anlatmak için yeterince açıklayıcı değildi bu kimi kurumların sarıldığı göç hikayesi…

2000’ li yıllarda o kurumlar kentin dibe vurma gerekçesi olarak göç olgusunu ortaya serdikçe ben de çıkıp, Mersin’ in dibe vuruşunda bunun etkisi olmadığını, aksine akıllı biçimde yönetilecek göçün kentlerin gerilemesine değil, yükselmesine yol açacağını savunuyordum.

Küçük bir kitabı oluşturacak yazılar kaleme aldım bu konuda. Üstelik tümü de bilimsel verilere, örneğin TÜİK araştırmalarıyla ortaya çıkan rakamlara dayanıyordu.

Zaman içinde her kötülüğü göçe dayandıran, başarısızlıkları ve becerisizlikleri bu olguya ihale edenlerin sağlam temellere dayanmayan iddiaları çöktü.

Özellikle de son yıllarda Mersin’ de artık bu türden başarısızlığı başkalarına ihale etme yöntemlerinin iflas ettiğini görenler, işsizliğin hızla düşmesiyle ne kadar yanıldıklarını gördüler.

Üzüldüler mi, mahcup mu oldular gibisinden zor sorulara yanıt arama niyetinde değilim. Sadece bir dönem Mersin’ de yaşamak zorunda kaldığımız ipe sapa gelmez tartışmalarla ilgili defterleri kapattığımızı –böylelikle ne de iyi yaptığımızı- Mersin Valisi Güzeloğlu’ nun son açıklamalarından yola çıkarak müjdelemek istiyordum.

Öyle olmadı…

Güzeloğlu’ nun yanına MTSO ve Borsa Başkanlarıyla, Organize Sanayi Bölgesi Yöneticileri ve Esnaf Derneklerini yanına alarak işsizlik konusunda çok değil iki yıl önce %20’ lerde dolaşan Mersin’ in bugün aynı verilerde tek haneli oranlara indiğini açıkladığı dönemde e-mail adresime bir açıklama düştü.

Açıklama; Mersin’deki iki Genç İş Adamları Derneğinden birinin başkanı sıfatıyla Armağan Öner’ den geliyordu. Aslında her gün benzeri yüzlerce elektronik postaya alışkın biri olarak gönderiyi ciddiye almayabilirdim. Ama açıklamanın “Mersin iş dünyası nüfus sorununa çözüm arıyor” gibisinden iddialı başlıkla gelmesi ve içeriğindeki hiçbir temele dayanmayan cümleler oturup önce sevgili Öner’ e sonra da o vesileyle Mersin kamuoyuna bir kez daha gerçekleri yansıtma sorumluluğunu anımsattı bana…

Öner açıklamasında aynen şu ifadeye yer vermekte:

“20 yıldır bir iç göçe ev sahipliğini yapan Mersin, Türkiye’de kent merkezi nüfus artış sıralamasında en yoğun nüfus artışı ile ilk sıraları almış durumda. Mersin’deki nüfus artışında, kentleşmenin hızlı gelişiminde sanayileşme süreci büyük önem arz ediyor. Sanayileşmenin henüz tamamlanmadığı bir kentte iç göçün devam etmesi, Mersin’in gelişimini de sekteye uğratacaktır.”

Öner böyle söylüyor da, anlattıkları gerçeği yansıtıyor mu?

Soruya yanıt olsun ve Öner’ in kapıldığı artık iflas etmiş bu kanaatten kurtulsun diye kendisine bir e-mektup gönderdim.

Kısa olmasına rağmen o mektupta yer alan istatistiki verilerin Öner başta olmak üzere, halen 1990’ ları yaşayan herkesi günümüzdeki gerçek tabloyla tanıştırmasını diliyorum.

Örneğin Mersin TÜİK’ in son üç yıldır açıkladığı iç göç rakamlarına bakıldığında göç alan değil, göç veren* bir kent görünümünde…

Öner’ e yazdığım not aslında Mersin’ in göç macerasını yeterince özetliyor. Herkesin o yazılanları bilmesinde yarar var diye düşünüyorum:

“Sevgili Öner;

Mersin’de hızlı nüfus artışını ele alan ve iş dünyasının nüfus sorununa çözüm aradığını iddia eden basın açıklamanı şaşkınlıkla okudum.

Mersin keşke göç almayı sürdüren dinamiklere sahip olsaydı.  Ne yazık ki son 10 yıldır bana göre bu çok olumlu özelliğini, – gelen insanların yaşadığı hayal kırıklığı nedeniyle-  kaybeden bir kentle karşı karşıyayız.

Aslında bilimsel rakamlara bile gerek olmaksızın son seçimlerde Milletvekili sayısının 12’den 11′ e düşmüş olması gerçeği bile başka söze gerek bıraktırmayacak en ciddi veridir.

Ve ne yazık ki, Mersin Büyükşehir sıfatını taşıyanlar içinde Milletvekili sayısı azalan tek ildir.

 

Bu veriler tatmin etmediyse TUİK 2008-2009 ve 2010 iç göç rakamlarını da vereyim:

2008 de 46.776 kişilik göç alan mersin 50.110 göç verdi. Kısaca net göçte %2 nin üzerinde bir rakam vardı karşımızda.

2009′ da 48.377 göç aldık 49.209 göç verdik diğer illere…

Ve 2010 TUİK verileri de tabloyu değiştirmedi:

50.430 kişilik alınan göçe karşı 51.739 kişilik göç verdik.

Ben göçlerin kentleri harekete geçiren en önemli dinamik olduğuna inanırım. ABD’ nin %30′ u her yıl yer değiştirir ve ABD’ yi ayakta tutan önemli faktörlerden biridir bu göç…

Önemli olan alınan göçün niceliği değil niteliğidir.

Ama almadığımız göç nedeniyle artık bu konuda da ne sizin ne başkasının dertlenmesine gerek yok.

Her konuda elbette kurum kimliğine bile gerek olmadan A.Öner olarak ta açıklama yapabilirsiniz ve bu beni sadece sevindirir.

Çok sesliliğe önem veren biri olarak bunu zenginlik kabul eder, saygıyla karşılarım.

Ama araştırarak ve gerçeklerden uzaklaşmadan yapılması koşulu, dileğiyle…”

 

abdullahayan@gmail.com

 

*Mersin’in üç yıllık göç rakamları:

 

Yıl aldığı verdiği net göç
2008 46.776 50.110 -3334
2009 48.377 49.209 -832
2010 50.430 51.739 -1309