Hamdi akın Mersin’ in geleceğini okuyamadı…

Hamdi akın Mersin’ in geleceğini okuyamadı…

Konu bir kez daha kruvaze limanı veya daha basit ifadeyle rıhtımı…

Malum İzmir bu alanda başarılı oldu ya, hadi benzerini Mersin’ de uygulayalım diyen arkadaşlar var.

Allah için fikri ortaya atanlar taşın altında parmağı olanlar aynı zamanda.

O nedenle saygı duymak, görüşlerine, önerilerine kulak vermek gerekiyor.

Ama bakıyorum durumdan vazife çıkaran bir başkası daha var.

O da mevcut liman işletmesini üstlenen, ortak olarak Hamdi Akın’ ın da yer aldığı MİP ve kendisine yakın çevre…

Hamdi Akın Mersin limanının 36 yıllık işletme hakkını devraldı, Mersin’ in geleceğini değil.

Mersin’ in Hamdi Akın’ a vermeye kimsenin gücünün yetmeyeceği projeleri var oysa.

Bunlardan biri Konteyner terminal limanı, diğeri de yeni bir alanda düşünülen Kruvaze projesi…

Akın’ ın MİP’ i “konteyner limanına ne gerek var, biz zaten her türlü hizmeti sağlıyoruz” diyor ama bizim hayal ettiğimiz Mersin ile liman işletmecisinin sınırlarını belirlemeye çalıştığı kentin potansiyel fonksiyonları arasında ciddi farklılıklar hatta uçurumlar var.

Örneğin Türkiye’ nin 2023’ te ulaşmayı hedeflediği 500 milyar dolar ihracat, 1,2 trilyon dolarlık dış ticaret hacmine mevcut limanla ulaşmak mümkün değil.

Bunu Hamdi Akın’ da biliyor ortak olduğu dünyanın önemli liman işletmecisi partneri de…

Ama gerçekleri bilmekle, günlük kazançlar uğruna başka şeyleri savunmak ne yazık ki, Türkiye gibi ülkelerin kaderi..

O tek başına dilediği tarifeyi uygulayacağı, tek başına bölge hâkimi olacağı bir liman düşünüyor. Bizi ise daha zenginleşen, karnı tok, sırtı pek Mersin’ in geleceğini kurgulamaya çalışıyoruz…

Mevcut liman iki bilemediniz üç milyon konteyner elleçlediği gün tıkanacak oysa Serbest Bölge karşısında deniz üzerine yapılması düşünülen yeni liman başlangıçta on beş milyon, sonraki aşamalarda otuz belki basit eklemelerle 50 milyon konteyner elleçleme kapasitesine sahip olacak.

Ve bu kapasite zaten en güvenli unvanına sahip Mersin’ i, doğu Akdeniz’ in en büyük konteyner terminal limanı haline getirecek.

Hamdi Akın işletme ortağı girişimci olarak bu rekabet yaratacak projeye karşı çıkabilir.

Bizim derdimiz Akın’ ı mutlu etmek, tek başına dilediği artırımlarla, dilediği kadar para kazanmasını sağlamak değil ki…

Derdimiz Mersin’ e hangi yatırımın neler getirip neler götüreceği…

Ve bu konuda konteyner terminal limanı Mersin’ in geleceğe özgü kaderini değiştirecek projeyse onu sonuna kadar desteklemek.

Başlangıçta dediğim gibi Hamdi Akın’ ın günlük hesaplara dayalı ve “bir an önce koyduğum parayı nasıl amorti ederim”  düşüncelerine daldığı mevcut liman restorasyonuyla, bizim tam yüz iki yıllık, Osmanlı İmparatorluğu döneminden miras, 1909 yılından beri hasretini çektiğimiz Hallaçyan ve Cavid Bey’ in rüyalarını süsleyen doğu Akdeniz’ in en büyük terminal limanı aynı şeyler değil.

İnanmayan, merak eden, 1910 yılında Cavid Bey’i büyük heyecanla, geldiği istasyon binasından geçeceği tüm yollara kırmızı halılar döşeyerek, güller atarak karşılayan bir avuç Mersin’ linin hayallerini süsleyen o muhteşem projeye bir kez daha göz atar…

Aslında kruvaziyer projesini anlatacaktım ama hayal proje heyecanı bazen kalemimin önüne geçiyor ki, bu konu da onlardan biri…

İzninizle bir sonraki yazıda da şu ortak hayalimiz olan ama birileri eliyle netameli hale getirdiğimiz kruvaziyer konusuna değineyim…

 

Türkçe konuşamayanlara gerçekten hoşgörülü müydük? -3-

Türkçe konuşamayanlara gerçekten hoşgörülü müydük? -3-

Günümüzde Mersin’ in çok renkliliğiyle övünür, üç dinin mezarlığına ölülerimizi gömmekle gururlanırız ya, bu övünç kaynağı “kozmopolitlik” azınlıklara karşı en kışkırtıcı yazıların konusuydu bir zamanlar. Örnek mi 30 Temmuz 19331 günü Yeni Mersin’ de yer alan makale şöyle sona eriyordu:

“Seneler geçti. Yeni inkılâplar, eserler meydana geldi, her şey değişti. Fakat Mersin’ in saf ve temiz alnına vurulan damga değişmedi: Kozmopolit Mersin…”

Bugün her vesileyle zenginlik hanesine yazdığımız kozmopolitlikle ilgili kışkırtıcı köşe yazıları sistematik biçimde bıkmadan, usanmadan sürdürülüyordu. Şu ifadeler de Mayıs 1935’ te Yeni Mersin’ de yer alan dönemin iktidarı Halk Fırkasını da işin içine katan yazıdan:

“Kozmopolitlik damgası Osmanlı tuğrasıyla bir günde silindi. Pıtraklı döküntüler kaldıysa onları da Mersinli altı okun ışığı altında tırnaklarıyla temizliyor.”

Halkın farklı diller konuşanlara yönelik nefret duygularını köpürten yazılar uzun yıllar sürdü. Aşağıdaki ibretlik makale 27 Temmuz 1937 günü yayınlandı:

“Türkçe konuşma üzerine;

Geçen gün bahçede oturuyordum. Yanımda iki bayan Fransızca konuşuyordu. Arkadaşıma ‘bunların lafları kulaklarımı tırmalıyor’ dedim. Biraz sonra bayanların Türk olduklarını anlayınca ‘yazık, yazık diye mırıldandım.

Öte tarafta Yahudi bir grupta aralarında Fransızca konuşuyordu. Fakat iki Türk bayanın Fransızcayı böyle umumi yerde çekinmeden hem de yüksek iş yapıyormuş gibi serbestçe konuşmaları beni çok müteessir etti.

Memleketimizde bilhassa İstanbul, İzmir, Mersin gibi ticaret merkezlerinde toplu halde yaşayan gayri Müslim veya Türk ırkından olmayan azınlık ve cemaatlere gelince bunların Türkçe konuşmaları için çok yazıldı, temennilerde bulunuldu. Türkçeden gayri konuşmak adeti bunların o kadar liflerine işlemiştir ki, zamanın eski zaman olmadığı, ancak bizlere uyarlarsa ekmek yiyebileceklerini anlamak istemiyorlar.”

Bu yazıdan üç gün sonra aynı gazetede yayınlanan bir başka makale artık “Türk Gençliğini Vazife Başına” çağıracak kadar provokasyon kokuyordu. Şöyle diyordu Enginsel imzasıyla gençliği göreve çağıran zat:

“…Türk Mersin’ de niçin Türkçe konuşulmaz? Mersin nüfusuna nazaran pek mahdut olan ekaliyetler senelerce bu topraklarda yaşamış, hâlâ da yaşayan bu vatandaşlar Türkçe konuşmak için kendilerine ne yapılmasını bekliyorlar acaba?

…Görüyoruz ki yazılar saygı ve utanma hissini kaybeden kimselere bir tesir icra etmiyor. Fatih devrinden beri bunlara gösterdiğimiz sükut artık kafi değil mi? Asırlarca bu topraklarda yaşayan, nimetlerinden istifade eden bu sözde vatandaşların Türk lisanına karşı gösterdikleri kayıtsızlığı hâlâ afla mı karşılayacağız?

…On dört seneden beri içimizdeki bu ufak sivilceleri söküp atamadık. Bunu yapmamak aczimize delalet etmez. Sadece müsamaha gösterdiğimizi ifade eder. Karşımızdaki insanlar katiyen müsamahaya layık değil. Onlar Türklüğü benimsemiş olsa on dört seneden beri bu kadar gayrete, ihtara rağmen hiç olmazsa kendilerinde bir saygı hissi uyanır ve umumi yerlerde olsun Türkçe konuşma lüzumunu duyarlardı.

Bu nankör insanlara karşı daha fazla susmak onların hareketlerine tahammül etmek mukaddes Türk varlığı aleyhine işlenmiş bir cürümdür.

Türk Gençliği bu cürmü işleme! Haydi vazife başına. Dumlupınar’ da yatan binlerce Mehmetçiğin ruhu bu kötü sesten azap duyuyor. Ona azap verme. “

Develi ne derse desin dönem “Türkçeden gayri dil konuşanı sivilce gibi görüp, sökülüp atılması için gençliği göreve çağıran” bir dönemdi. Bugün zenginlik olarak kabullendiğimiz, tek suçu ana dilini konuşmak olan insanlarımızı cürüm işlemiş göstererek durumdan zaten vazife çıkarmakta çok mahir yetkililere gammazlamak.

Böyle bir gerçek tablo vardı karşımızda ve söylenenler kısa zaman sonra Varlık Vergisi uygulamalarıyla kimi insanların hayatını karartacak yolun kilometre taşlarını döşemekteydi zaten.

O nedenle Şinasi Develi tarihçilerin tüm gerçekleriyle ortaya çıkarması gereken bir dönemi aklama gayretine girişebilir. Ama iş İlyas Halil’ in anılarını, duygularını ifade etmeye çalıştığı sanal kahramanlı öyküden yola çıkıp, kendine özgü koşulları olan bir dönemi, acıları, iyi kötü yanlarıyla olduğu gibi yansıtma yerine aklama derdine dönüşünce başka bir yana savruluyor konu…

Yakın tarihe ışık tutmanın kimi gerçekleri ters yüz etmekten çok daha önemli olduğuna inanıyorum.

Yazıyı da bu inançla kaleme aldım zaten…

 

Türkçe konuşamayanlara gerçekten hoşgörülü müydük? -2-

 

Türkçe konuşamayanlara gerçekten hoşgörülü müydük? -2-

Arapça konuşan ‘fellahlardan’ Hars Komiteleri eliyle “Eti Türk’ ü” yaratma projesi 1935’ ten itibaren adım adım uygulamaya koyulur.

Şu cümleler Temmuz 1931 tarihli Yeni Mersin gazetesinden:

“Postanede bir Arabın yüksek sesle Arapça konuştuğunu işittim. Başımı çevirdiğimde adamın telefonda Arapça muhabere ettiğini görünce o kadar müteessir oldum ki. Türkün ekmeği ile karnı doyan birinin Resmi Dairede Türkçeden başka lisanla görüşmesine, görüştürülmesine hayret etmemek mümkün mü?

Bu müessif hale çarşıda, pazarda da çok tesadüf edilmektedir. Resmi, umumi mahallerde Türkçeden başka lisanlarla konuşanlardan ağır ceza almak çok doğru, milli ve vicdani bir harekettir. Alakadar zevat (yetkililer) niçin lakayt davranıyor?” 

Elimde o günlere ait gazetelerde yer alan benzer o kadar örnek var ki, uzatmanın âlemi yok. Dönem gereği “alakadar zevata, ağır cezaların varlığını ve cezaları uygulamanın nasıl bir milli hareket olacağını” anımsatmanın, kısaca var olan cezaları uygulamakta tereddüt eden görevlileri göreve çağırmanın o günlerde ne anlama geldiğini bilen bilir, benim burada yeniden hatırlatmamın ne anlamı ne de yararı var.

Arapça konuşanlara yönelik uygulamalar bundan mı ibaretti?

Elbette hayır. Tek parti döneminin her alanda faaliyet gösteren Halkevleri desteğiyle Valinin başkanlığında kurulan Vilayet Hars Komiteleri var bir de…

Devlet geçmişin ‘Fellahları’ olarak tanımlanan, Arapça konuşan kimi vatandaşlarını ‘Eti Türk’ ü’ olduklarına inandırmak, bilmedikleri o ana!  dillerini yani Türkçeyi ne pahasına olursa olsun öğretmek üzere Mersin ve Tarsus’ ta “Hars Komiteleri” adı verilen yapılanmalarla özel programları uygulamaya geçtiler.

O Hars Komitelerinin çalışmaları sonucu elde edilen başarıları da sıralamakta yarar var:

Mersin ve Tarsus’ ta oluşturulan Hars komiteleri 16 maddelik bir plana yoğunlaşır.

-Örneğin Mersin’ de, Nusayrîlerin oturduğu Bahçe, Kiremithane gibi mahalleler yanında, Kazanlı, Kelahmet, Deli Minnet, Çatalkili köyleriyle, Tarsus’ ta yoğun olarak yaşadıkları mahallelerde ilkokul binaları inşa ettirilerek eğitim-öğretim hizmetine açılır.

-Mersin’deki Isıyuva adlı çocuk yuvasına ücretleri devlet tarafından ödenmek suretiyle Nusayri ailelerin çocuk kaydedilir, çocukların burada aldıkları eğitim, öğretimin etkisiyle sosyal çevrelerine çabuk uyum göstermesi hedeflenir.

-Devlet bu bölgede sosyokültürel bağların evlilik kurumuyla da geliştirilmesini sağlayabilmek için Nusayrî vatandaşları ile diğer vatandaşların gerçekleştirecekleri evlilikleri teşvik etmek amacıyla, bu türden evlilik yapacak olanlara nakdî yardımda bulunulur.

-Nusayrîlerin yoğun olduğu köy ve mahalle okullarına millî türküler içeren plaklar ve gramofonlar hediye edilir.

-Nusayrîlerin işçi olarak toplu çalıştıkları fabrikalarla birlikte okullarda gerek kendi aralarında ve gerek diğer kişilerle Türkçe dışında konuşmamaları hususunda yetkililerin dikkati çekilir.

1937 yılında Behçet Kemal Çağlar’ ın Halkevi Müfettişi sıfatıyla Mersin ve Tarsus’ u ziyareti anısına kaleme aldığı iki şiir aslında o dönemi ve Tek Parti idaresinin günümüzde ‘Arap Alevisi’ olarak ta tanımlanan Nusayrilere bakışını yeterince anlatmaktadır. “Eti Türk’ ü olduklarına inandığı ve inandırmaya çalıştığı insanlara şiirlerin kimi bölümlerinde şöyle seslenir Çağlar:

“Etili gel öğren ana dilini

Türklük dünyaya tam birlik göstersin.

Etili kayıpken bulduğum kardeş,

İnan ki bendensin, benimsin, bensin”

Tarsus’ a ithaf ettiği şiire daha da etkin biçimde yansıtır ruh halini:

“Her yerde Türk dilini işitsin kulaklarım

Kaygısı, faydası bir, dileği duygusu bir

İnsanların dilinde ayrılık ne demektir!

Gafletten silkinmenin sırasıdır Etili!

Boynuna borç, tezelden öğrenmek ana dili!

Budur yurtseverliğin ilk izi, ilk hedefi

Türk ki bu dünyanın en bulunmaz şerefi

Hücceti dolduracak kendi gayretin kendin;

‘Kaç kişiye öğrettin ve kaç ayda öğrendin!’

Kafamız ve gönlümüz bağlı ise tek inana

Ne demektir ayrılık bugün mezhepten yana!

Bu köhne sınırları yıkmaya taşmak gerek

Kaynaşmak gerek Tarsus, Tarsus kaynaşmak gerek”

Şinasi Develi, geçmişi farklı olarak hatırlayabilir. Ruhunu dinginleştirecekse ne beni ne de başkasını ilgilendiren bir sorun da yok ortada…

Gelin görün ki 1930’ lar gazete köşelerinden fışkıran nefret dolu yazılarla öylesine kirletilmişti ki, bugünün penceresinden bakıldığında anlatmaya hicap duyar insan.

O örneklerle devam edecek yazım…

 

Türkçe konuşamayanlara gerçekten hoşgörülü müydük? -1-

Türkçe konuşamayanlara gerçekten hoşgörülü müydük? -1-

İSK dergisinin Aralık sayısında İlyas Halil’ in Doktor Attasi başlıklı öyküsü yer aldı.

Halil’ in bu yazısı üzerine Şinasi Develi’ nin dergi yayın yönetmeni Bülent Akbaş’ a hitaben kaleme aldığı mektup ta İSK’ nin Ocak sayısında yayınlandı.

Aslında tam olarak bir tartışma yok orta yerde. Özellikle de yurt dışında yaşayan İlyas Halil açısından.

Halil 1930’ ların sonunda Mersin’ deki bir doktoru anlattığı öyküyü şöyle bitiriyordu:

“Bahçe mahallesinden Arapça konuşan hastalar kapısını çalmaya başlayınca Doktor Atesu’ nun mesleğinin sonu geldi.

Sokakta, iş yerinde yabancı dil konuşmanın yasak olduğu yıllardı. Doktorun hastaları ile Arapça konuştuğu tespit edilince Mahkeme doktorun 6 ay hapsine, ruhsatının bir yıl iptaline karar verdi”

İşte Şinasi Develi “zaman zaman bu tür iddialar hep olur, ancak bu hepsini geçti” diyerek Halil’ in yazdıklarını çürütmeye çalıştığı mektupta; “Uray Caddesinden ve Arapça, Fransızca konuşan tüccarlardan, Bahçe-Kiremithane-Karacailyas-Adanalıoğlu-Kazanlı-Karaduvar mahallelerinde Arapçadan başka lisan konuşamayan insanlar yaşıyordu. Bu insanlar hep suskun mu yaşıyorlardı?” diye sormasa ve devamında;

 “eğer Türkçe konuşmayanlar eleştirilirdi denilse olabilirdi denilebilir, polisin, jandarmanın zaman zaman uyarıları olduğunu biliyorum. Ama bunu yasal kuraldan ziyade gayretkeşliklerine saymak daha uygun olur.

Yine de merakımı yenemedim aslen Arap alevisi olan bir meslektaşımı telefonla arayıp, dergiden bahsettim. Kendisi de bu türden söylentilere yabancı değil. ‘Ben böyle bir şey duymadım, görmedim’ dedi.”

Diyerek o dönemde yaşanan acıları, birkaç görevlinin işgüzarlığıyla izah etmeye, hele o dönem, dillerini konuşmama konusunda her türlü baskıyla karşılaşan Arap Alevilerinden kimi tanıklarla iddiasını güçlendirmeye çalışmasa iki kişi arasındaki tartışmadan ‘bana ne’ diyecektim.

Zaten Halil de sanatçı duyarlılığı ile yazdığı öykünün içinde geçen doktorun gerçek olduğunu da iddia etmiyor. Sonuçta bir hikâye bu, herkes kahramanına dilediğini yaşatır, konuşturur da, keyfine kalmış.

Ama konu bu kadar basit değil. Üstelik o dönemle ilgili araştırma yapanların tarihe not düşmek ve gelecek nesillere objektif biçimde yaşananları yansıtma gereğine inanan biri olarak susmaya hakkım olmadığını düşünüyorum.

Gerçekten son olarak İlyas Halil’ in hikâyelendirdiği olaylar “bu türden iddiaları da aşan hayal ürünü” şeyler mi, gerçekten 1930’ ların Mersin’ inde Türkçeden gayri ama özellikle de Arapça konuşanlara baskı uygulanmadı mı?

Sözü çok fazla uzatmayacağım, derginin sınırlı sayfalarını da zorlamaya niyetim yok.

1930’larda Mersin’ de Arapça konuşanlara, kendisini devlet gören kimi kurumların, başta Halkevi olmak üzere ne tür çalışmalar yürütüldüğüne, gazete köşelerinde yazılıp çizilenlere birkaç örnek vermeye çalışacağım.

1931 Haziranında Yeni Mersin gazetesinde yayınlanan başyazıda özetle şu görüşler yer alıyordu:

“Pazarda Arapça, limanda Arapça, Hükümetin ortasında, koridorlarında bile muhtelif lisanların çıkardığı sesler var.

Memlekete yabancı, hem de çok yabancı olan bu lisan kumkumasının sonu ne zaman gelecek?

Türkün ekmeği ile adam olan, Türk nimetlerinden istifade ederek bekalarını temine çalışan bu yabancı şahsiyetler Türkün harsına, lisanına ne zaman hürmet edecek veya ettirilecekler?

…Yapılan neşriyata rağmen hala kendilerine gelemeyen veya getirilemeyen bu yabancı kimseler yine Arapçasını, Fransızcasını konuşuyor.

…Bunlara niçin mani olunmuyor? Kanunlarımızda bu kadar müsamahası yoktur zannındayız.

…Artık yeter. Türk memleketinde yabancı bir lisanın terennümlerini kulaklarımız duymak istemiyor.

Türk vatanının nimetlerinden istifade ettikleri halde Türk diline yabancı kalan varlıklar susturulsun, Resmi makamat bunlara nihayet versin.

…Türkün harsına riayet etmeyenleri gözlerimiz görmek istemiyor. Kulaklarımız bu yadırgı varlıkların çıkardığı yabancı seslerden artık tiksiniyor.

Türkün hislerine hürmet etmeyenler içimizde de durmasınlar, artık çekip gitsinler. Gitmek istemiyorlarsa mukaddesatımıza hürmet etmeyi öğrensinler. Bu güzel yurdun sakinlerini yabancı lisanlarıyla tiksindirmesinler.

Lisanın keşmekeş şekli Belediyemizin nazarı dikkatini çekmiş olmalı ki, Belediye faaliyetnamesinde satıcılardan, başka lisan konuşan kimselerin yüksek sesle satış yapmaları men ediliyor”

‘Tiksindiği’ o dili konuşanları ‘varlık’ olarak gören, kendisi gibi olmayanlardan nefret eden anlayışın gazetelerde kalem oynattığı, Belediyenin Arapçadan başka dil bilmeyen gariban satıcıları yasakladığı, ceza verdiği bir dönemi yeterince anlatıyor aslında yukarıdaki sözler.

Bu kadar da değil, o yazının hemen ardından bir başka makale daha yayınlandı aynı gazetede.

Derin mevzuu anlatmayı bir sonraki yazıyla sürdüreceğim.

 

Yeni anayasayı tartışıp sistemi konuşmamak…

Yeni anayasayı tartışıp sistemi konuşmamak…

Doludizgin anayasa tartışmalarını izliyoruz, belli ki daha bir süre devam edecek görüş beyanları.

Büyük olasılıkla da Nisan sonu gibi bu ham çalışmalar bitecek, iş belirlenen komisyonun bir masa etrafında toplanıp yeni metni yazmasına gelecek.

İşte bugün büyük heyecanla görüş bildirenler dâhil, sıranın o yazım aşamasına geleceği gerçeği karşısında çok umutlu görmüyorum insanları nedense.

“Değişmez değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddelerini Kanije Kalesini korur gibi beklemeye niyetli kesimin ve Anayasa komisyonundaki temsilcilerinin niyetlerini görüşlerini üç aşağı beş yukarı biliyoruz.

Dolayısıyla konu o zurnanın zırt dediği noktaya geldiğinde, neler yaşanacak komisyonda.

Veya anayasanın Türklüğe vurgu yapan maddeleri yerine belki Türkiye’ lilik kavramı koyulmaya kalkışıldığında aynı komisyondaki MHP’ liler, “elinize sağlık, zaten bizi de rahatsız ediyordu bu ırkçılık vurgusu” mu diyecekler?

Ana dilde eğitim, yerel özerklik gibi Kürtlerin asla taviz vermeyecekleri konular nasıl çözülecek?

Sorular çok ve dört ayrı dünyayı temsil eden komisyonun, bunca çetrefilli, yüz yıldır uzlaşılamamış meseleler üzerinde ortak bir metin üzerinde mutabık kalması çok zor hatta imkânsız.

Kimi kesimleri temsil ettiğini söyleyen siyasi partilerin masadan kalkması en akla yakın olasılık olduğuna göre, kalanlarla mı yapılacak, yazılacak yeni anayasa?

MHP’ nin kalkması halinde BDP ile mi ortak metin hazırlanacak, yoksa BDP’ nin olmazsa olmaz gördüğü konulara dokunulamayacağı için BDP dışında MHP’ nin damgasını vurduğu statüko ile kol kola bir anayasa ile mi yakalayacağız 21. Yüzyılın baş döndüren değişim sürecini?

Rahatımızı kaçırması gereken sorular bundan da ibaret değil…

100 yılı aşkın süredir temsili demokrasiyi bile doğru dürüst uygulayamamış Anadolu coğrafyasını gelecek yüzyıla hangi sistemle hazırlayacağız?

Daha basitçe sorayım: Dünyada geçerliliğini yitiren temsili demokrasinin yerine katılımcı demokrasiyi nasıl bir yol haritasıyla, hangi vadede hayata geçireceğiz?

Herkes 2014’ ten başlayarak Cumhurbaşkanını halkın seçeceğini biliyor da, o halkın seçtiği Başkanla nasıl bir yönetim tarzının ortaya çıkacağı konusunda, eminim Çankaya’ ya çıkma hayalleri yapanların bile somut bir planları yok.

Cumhurbaşkanını Meclisin seçtiği temsili demokratik yöntemden, halkın seçtiği katılımcı demokrasiye iyi kötü bir geçiş olacak ve halkın seçtiği bir Cumhurbaşkanının geçmiştekilerden farklı olacağını bilmek için müneccim olmak gerekmiyor…

Verseniz de vermesiniz de kendince halkın verdiğini iddia edeceği ve kullanmaya kalkacağı yetkilerle 90 yıllık Cumhurbaşkanlarının tümünden farklı konuma ve kullanmak isteyeceği güce sahip olacağını şimdiden görmek gerekiyor.

Gerçekten merak ediyorum. Yeni anayasa yazılırken Cumhurbaşkanının seçimi, yetkileri ile ilgili nasıl bir ortak görüş çıkacak ortaya?

Cumhurbaşkanlığına biçilecek rol ile ilgili yeni anayasada çizilecek çerçeve, başlayacak önümüzdeki dönem adına bana kalırsa sanılandan çok daha önemli…

Önemli çünkü, bu Türkiye’ deki tüm yapıyı en yukarıdan en aşağıdaki mahalle yaşayanlarının seslerini nasıl çıkaracakları, görüşlerini, temsillerini nasıl ortaya koyacaklarıyla da ilgili…

Katılımcı demokraside oyun tümüyle değişecek çünkü…

Bugün biz bir siyasi partiye, hatta o parti aracılığıyla bir lidere oy veriyor ve sonra sahneden yeni seçime kadar çekiliyoruz.

Her şeyin doğrusunu bizim adımıza iktidara getirdiğimiz veya ortak ettiğimiz insanlar biliyor, kararı onlar veriyorlar.

Nükleer santrale yöre halkı karşı çıksa da, eğer Başbakan karar vermişse, halkın değil onun dediği oluyor.

Örnekleri çoğaltmak mümkün:

Bırakın Başbakanı, seçtiğiniz bir Büyükşehir veya ilçe, belde Belediye Başkanlarının günümüz Türkiye’sindeki yönetim anlayışlarına, uygulamalarına bakın.

Örneğin İstanbul’ a açılacak yeni kanaldan tutun da, bir mahalleye yapılacak park veya spor tesisine kadar kim ve kimler karar veriyor?

Bir kent sahiline turizm tesisi mi, tehlikeli atık yaratacak sanayi tesisi mi kurulacağını kim hangi önceliklerle, kaygılarla onaylıyor veya red ediyor?

Temsili demokraside sandığın açılmasıyla ipleri seçtiklerimize veriyoruz. Katılımcı demokrasi ise oyunun her aşamasında yer almamız anlamına geliyor.

İsviçre’ deki son referandumlardan birinin konusu “kötü muamele gören köpeklerle” ilgiliydi. Ve önüne sandık koyulan halk “kötü muamele gören hayvanlar için mahkemelerde devlet tarafından avukat atanmasına ilişkin öneriyi” oyladı.

Köpek sahiplerinin kursa gitme zorunluluğu olan, muhabbet kuşlarının tek başlarına kafeste tutulmaları gereken, başı sıkıştıkça en küçüğünden büyüğüne tartışılan her konuyu halkın oylarıyla çözmeye çalışan (son referandumlardan biri köpeklerle, bir diğeri ise zorunlu askerlikle ilgiliydi), neredeyse her hafta bir konunun referanduma götürüldüğü bir ülkeden söz ediyorum.

Milletvekillerini hane halkıyla birlikte belirleyen, hanımefendilere veya bir parti başkanının sekreterine bir şeyler hediye etmenin Meclise kapağı atmada en kestirme yol olduğu bir başka ülke halkının anlamakta zorlandığı konular bunlar.

Ama zor da bu çağımızın gereği anlayışa uygun yeni yöntemleri hayata geçirmek için vakit geldi, geçiyor…

 

 

Tek Parti döneminin Mersin’i üzerine yazdıklarım ve bir yorumun düşündürdükleri…(2009)

Tek Parti döneminin Mersin’i üzerine yazdıklarım ve bir yorumun düşündürdükleri…

Açıklama veya düzeltilmesi yaşamsal önem taşımadıkça, yanlış şeyler içerse de hiç bir yorumla ilgili şeyler yazmadığımı köşe yazılarımı okuyanlar bilir.

Ancak bazen açıklama zorunlu hale geliyor.

Son yazılarımdan birine gelen yorumlardan biri de bu anlamı taşıyor benim için..

Tevfik Sırrı Gür hakkında yazdıklarımın tümü, 1929-1969 yılları arasındaki Mersin’in sosyal ve ekonomik durumunu araştırırken yaptığım çok zahmetli çalışmalara dayanıyor.

Yaklaşık 3 ay boyunca tam 40 yıllık yerel gazete arşivlerini gün gün elden geçirdim.

Özellikle varlık vergisi döneminde yaşananlar, çekilen çileler, vergi salma komitesinin haksız, insafsız uygulamalarını ortaya çıkarmaya çalıştım.

Yaklaşık 25 bin sayfa gazeteyi tek tek taramanın, önemli bulduklarımın ileride değerlendirmek üzere elektronik ortama taşımanın ne demek olduğunu anlatmama gerek yok.

Bilen biliyor…

Bugüne kadar Mersin’in bu konudaki hafıza kaybını andıran sessizliğini, Şinasi Develi’nin iki kitabı dışında tek bir referansı olmayışının çıldırtıcı çaresizliğini yenmek gerekiyordu.

Yapmaya çalıştığım şey budur.

Tevfik Sırrı Gür’ün kutsanması, buna karşın dünyanın en heyecanlı maceralarından birine imza atmış, Türkiye’nin ilk seçilen Belediye Başkanı sıfatını kazanan Müfide İlhan’ın unutulma, unutturulma çabalarınadır isyanım biraz da.

Demokrasiye karşı oligarşiyi öne çıkarma gayretleri elbette boşuna yapılmamış, bugün de sürdürülüyor bu gayret.

Mersin’in özellikle 1929-1950 ve 1950-1963 dönemlerini tamamen yalan yazmaz günlük gazete arşivlerinden yola çıkarak kitaplaştırmaya gayret edeceğim.

O gün herkes resmi tarih dışında gerçeklerin nasıl da saptırıldığını bir kez daha görecektir.

Gelelim Tevfik Sırrı Gür ile ilgili söylediklerinize.

Tevfik Sırrı Gür’le ilgili tüm yazdıklarım da tamamen belgelere ve arşivlere dayanıyor.

Kaldı ki, Mersin Lisesi ve Mersin Şehir Stadyumunun adlarının değiştirilmesi ve adının veriliş tarihleri bile zaten yazdıklarımı destekliyor.

Mersin Lisesi 1960 darbesinin ardından bir Müdürler kararı ile 1963 yılında sessiz sedasız gerçekleştiriliyor. Sahipsiz Mersin’de kimsenin kılı kıpırdamıyor üstelik.

Stadyumun hikayesi daha da ilginç.

Yapımı ile Gür’ün uzaktan yakından ilgisi yok. 1951/52 yıllarında

DP iktidarının sağladığı kaynaklarla yapılıyor stadyum.

1965′ e kadar Şehir stadyumu adıyla anılan tesis yine ilginç bir ince çalışma sonucunda T.S.Gür tabelasıyla donatılıyor.

Asıl amacım varlık vergisi döneminde yaşanan acılar.

Varlık vergisinde kimin ne kadar ödeyeceğini belirleyen komite.

O komitede yer alan kimi ismin kendisine ve o yıllarda iş yapan rakip olarak gördükleri diğer insanlara belirledikleri vergi rakamları…

Mersin’i 1940′ lara getiren ve sonrasını oluşturan koşullar…

Hepsini konuşmamız, gerçekleri bilmemiz gerekiyor.

Bin yıldır arapça konuşan fellahlara, ana dillerini yasaklayan, siz Eti Türküsünüz diyen tek tipleştirme politikaları.

Türkçe konuşmayanları çalıştırmayın diye o günlerin sanayi tesislerine talimatlar gönderen HARS komiteleri…

Kazanlı, Karacailyas, Tarsus’un pek çok mahalle ve köyünü mercek altına alarak neredeyse ev ev işaretleyen Halkevine bağlı örgütler.

Günü geldiğinde yüzleşeceğimiz, gerektiğinde özür dileyeceğimiz gerçekler…

1960 darbesinin ardından tutuklanıp Yassıada’ ya götürülen günahsız Hüseyin Fırat’ı, fırsat bu fırsat deyip Mersin Barosundan ihraç edenlere inanacaksınız da, Abdullah Ayan’ ın tümü belgelere dayalı yazdıklarına inanmayacaksınız.

Böyle bir tavradır isyanım.

Bir kaç kişinin yönlendirdiği, beyin yıkama gayretlerini boşa çıkarıp, dünya gözüyle gerçekleri ortaya çıkarmaya son nefesime kadar devam edeceğim.

Bana bu açıklamayı yapma fırsatını veren arkadaşa bu nedenle ne kadar teşekkür etsem az.

Abdullah Ayan

Mersin, 30 Aralık 2009

 

İktidar ve muktedir olmak, AK Partinin bürokrasi ile imtihanı -2-

İktidar ve muktedir olmak, AK Partinin bürokrasi ile imtihanı -2-

12 Haziran seçimlerine özgü belirlenen Mersin AK Parti listesinde lokomotif konumundaki Bakan Çağlayan’ı dışarıda tutarsak; Mersin’i bilen, sorunlarla yoğrulmuş, kent dinamikleriyle birlikte kenti ileriye götürecek, kısacası hamallık yapacak özellikte kimse yoktu listede…

İstanbul’ da çile doldurmuş iki eğitimci ve Tarsus’ u temsilen listeye hakkiyle giren bir isim…

Peki Mersin’ in sorunlarını gerçekten Ankara’ ya taşıyacak, zaten yeterince yoğun gündemi olan ve yılın büyük kısmını yüklendiği görev gereği yurt dışında geçiren Ekonomi Bakanının zorlandığı kulvarı dolduracak bir misyoneri var mıydı AK Partinin…

Sorunun cevabını aklı eren herkes bugün yaşananlar ışığında yanıtlayacak durumda…

O çok eleştirilen arka bahçe meraklısı Milletvekilleri evlerine gönderildi de, sorunlar çözüldü mü?

Bakın ne oldu?

Çağlayan prensibimdir diyerek hiçbir bürokratın atamasına karışmıyor.

Diğer Milletvekillerinin zaten Mersin merkezle uzaktan yakından ilgileri yok.

Bu durumda önceden kestirilemeyen iki boyutlu süreç gelişti ister istemez…

Ankara’ da bürokratik çevrede dayısı olan Mersin’ de bir yerlere gelmekte…

Son zamanlarda ise daha farklı yönlere doğru savrulma riski taşıyor gelişmeler.

En azından gittikçe yükselen kimi sesler ve bana anlatılanlar bu konuda işaretler taşımakta…

İktidar ve muktedir olmak, AK Partinin bürokrasi ile imtihanı…

İktidar ve muktedir olmak, AK Partinin bürokrasi ile imtihanı…

Yıllardır yeni bir anayasaya nasıl kavuşuruz, nasıl yaparız sorularına kafa yoruyor, konuyu tüm boyutlarıyla her platformda tartışıyoruz.

Herkesin kendine göre öncelikleri var. Kimisi tümden değiştirelim diyor, kimisi rötuşlarla yetinelim, kendimize özgü koşullarımız var bahaneleriyle ipe un sermekte çok mahir…

Ana dilde eğitimi “Türkiye Türklerindir” çerçevesi içinde boğmaya çalışan da var, Kürtler’ de Araplar da dillerini konuşsun boyutlarına genişletmek isteyen de…

Elbette bu konu çok önemli. Dünyanın en büyük on ekonomisinden biri olma niyetiyle yola çıkmış, bölgesinin lideri olmaya niyetli bir ülkenin kanayan bu en ciddi sorununu çözmeden küresel kulvarda bırakın koşması ağır aksak yürümesi bile olanaksız…

Bu nedenle Etnisite sorununun çözümü bana göre önümüzdeki dönemin olmazsa olmazı ve yeni anayasanın konuyu bir daha tartışılmaz biçimde tarihe gömmesi gerekiyor.

Ama yeni anayasa hazırlıkları çerçevesinde beni ilgilendiren çok daha farklı ve bir o kadar önemli bir başka konu var…

Bu da; gündelik hayatımızı, Mersin’ in geleceğini etkileyecek “yerinden yönetim” bir başka ifadeyle netameli diye yanına yaklaşılmaktan korkulan yerel özerklik meselesi…

Her cümlenin içine demokratik türünden sözcük yerleştirmeye çalışan BDP ve benzeri yapılar yüzünden özerkliğin demokratiğine bile “buna da kendi kafalarındaki demokratik jargonunu yapıştırdılar ya, demokrasi diyerek yine baskıcı bir şeyler gelecektir” şüpheciliğiyle yaklaşıyorum. Ama yine de inanıyorum ki, yerel yönetimlerin özerklik şartı olarak eninde sonunda varılması kaçınılmaz tarzı durağa erişmemize engel değil, olmamalı diye düşünüyorum.

Bu yerel özerklik meselesine daha önceki birkaç yazımda da değinmiştim. Bugün üzerinde durmak istediğim konu daha farklı…

Yeni anayasanın Türkiye’ nin yönetilmesine ilişkin nasıl bir anlayış getireceği, kısacası bürokratik Cumhuriyetten bireyi ön plana çıkaran gerçek anlamda demokratik Cumhuriyete nasıl geçireceği gibisinden sorular hayli önem kazanıyor, kazanmalı da şu tartışmaların yoğunlaştığı dönemde. Ama iş bununla bitmiyor.

Yıllardır tanık olduğum bürokrasinin bu değişim sürecinde nasıl yapılanacağı, ne yöne evrileceği mevzuu ile ilgili de kafam hayli karışık. En büyük korkum ise son on yılda gördüğüm/izlediğim çıplak modellerin yarattığı tablo…

Örneği Mersin’ den vereceğim, ama eminim 81 ilin tamamında hatta ilçelerde benzer tablolar, öyküler yaşanıyordur/yaşanmakta…

Bu nedenle yazıma bakıp, herkes tanık olduğu olaylardan yola çıkarak kendince çok daha çarpıcı örnekler verebilir.

Ama benim anlatacaklarım klasik bürokrasinin davranış biçiminden biraz daha farklı. Çünkü Mersin özelinde öykünün öyle bir siyasi boyutu var ki, üzerinde tartışılmaya değer…

2002 yılında AK Parti’ nin ilk iktidar döneminde iki farklı anlayışın temsilcisi iki Milletvekilinin merkezi yönetimin yerel yansıması anlamına gelen bürokrasiyi kafalarına göre tanzimiyle ilgili mücadelelerine tanık olduk/oldum…

Bir arka bahçe düzenlemesiydi aslında izlenen.

Tüm Daire Müdürlüklerine hâkim olma yarışına girmişti iki Vekil ve sanki tek partinin değil koalisyon ortaklığının dişe diş mücadelesini sürdürüyorlardı.

İsimlerini burada somutlaştırmama gerek yok. Yazımı okuyanlar da, biliyor kimleri kast ettiğimi…

Örneğin Milli Eğitim, örneğin Sağlık örneğin Tarım hatta Çevre Müdürlükleri veya millete hizmet versin diye kurulmuş hastaneler bile kimi AK Parti Milletvekilince parsellenmiş, arka bahçe yapılmaya yönelik çalışmaların sürdürüldüğü bir dönemdir anlattığım.

Zaman zaman, mal ve hizmet ihalelerinin bu parselasyona göre dağıtıldığı, Şubelerden, birimlerden geçtim Okul Müdürlüklerine kimlerin atanacağı hatta okul kantinlerinin kimler tarafından işletileceğinin bile bu Milletvekillerinin tavrına bakılarak belirlendiğini sıkça duyar olmuştuk.

Bu da geçer yahu diye sabredilen iki ibretlik dönem geçti.

Kimisi için deldi geçti ama sonunda her şey gibi o isimlerin sahneden çekilmesiyle belli bir dönem sona erdi.

Mersin’ in son yıllara damgasını vuran tablodan Erdoğan’ da bıkmış olmalıydı ki, 2011 seçimleriyle birlikte düdüğü çaldı, maçı bitirdi,  bırakın ikisini dört vekili de soyunma odasına gönderdi AK Partinin güçlü lideri…

Ama sonrası daha da ilginç hikâyenin…

Ona da devam ederiz bir gün kaldığımız yerden…

Mersin’in konteyner liman hayali MİP’ e bırakılamaz…

Bunun iki nedeni var:

Birincisi KTL olmanız için yıllık 10 milyon ve üstü konteyner elleçleme kapasitesine ulaşmanız gerekiyor. İkincisi ise konteyner gemilerinin taşıma kapasiteleriyle ilgili baş döndüren süreç…

2 bin konteyner taşıyan gemilerin büyük olarak nitelendirildiği günler hayli gerilerde kaldı. 4 bin 8 bin 12 bin derken bugünlerde denize 18 bin konteyner kapasiteli gemiler indirilmekte.

Bu durumda da KTL olabilmeniz için liman sahalarınız yanında rıhtım uzunluk ve derinliğinin bu yeni gemilere uygun olması gerekiyor.

Örneğin 14 bin konteyner taşıyan bir geminin yanaşacağı rıhtım yaklaşık 400 metre civarında…

Dünya baş döndüren küresel ticaretin bu en önemli taşıyıcılarına ayak uydurmaya çalışıyor.

2010 yılında dünya limanlarında elleçlenen konteyner sayısı 560 milyon adete ulaştı, on yıl içinde bunun 1 milyar konteynere ulaşacağı var sayılmakta.

Bugün 10 milyon ve üstü konteyner elleçleme kapasitesine sahip 13 limanın 11’ i uzak doğuda, 8’i ise Çin’ de…

Yılda 20 milyon üzeri konteynere ev sahipliği yapan 4 liman var dünyada ve üçü Çin’ de diğeri ise Mersin limanı ortağı da olan Singapur…

Ağır işleyen bürokrasi bile Türkiye dış ticaretinin önündeki en önemli darboğazın ve güvenli bir bölgesel aktarma limanının öneminin farkında.

Bu nedenle doğu Akdenizin yeni KTL için Mersin Serbest Bölgesi karşısında deniz üzerindeki alan belirlendi. Belirlenmekle de kalmadı, fizibilite çalışmaları hatta ÇED raporları dahil neredeyse tüm prosedürler tamamlandı.

İlk etapta yıllık 4,5 milyon konteyner elleçleme kapasitesine sahip, 350 metre ve üstü rıhtımlarıyla KTL sadece Türkiye’ nin başlattığı dış ticarete dayalı büyüme modelinin en önemli lokomotifi olmakla kalmayacak, Mersin’ i Doğu Akdenizin en önemli merkezlerinden biri haline getirecektir.

Hamdi Akın’ ların mevcut limanla yetinmeleri ve “yenisine ne gerek var?” demeleri gayet doğal. Onların beklentileriyle Türkiye’ nin ve Mersin’ in gelecek vizyonu arasında ciddi farklılıklar hatta uçurumlar var…

Ama bizi şirketlerin değil, ülkenin ve özelinde Mersin’ in geleceği ilgilendiriyor.

Dilerim Mersin dinamikleri de önlerinde açılan bu büyük fırsat kapısının bilinciyle hareket eder…

Dubai’ nin 15 milyon konteynere ev sahipliği yaptığı ve on yıl sonunda 30 milyonu hedeflediği dünyada 1 milyon konteyner kapasitesiyle yetinemez Mersin, yetinmemeli…

Herkes çıkıp en azından kendisine şu soruyu sormalı:

Dubai’ den Mersin’ in neyi eksik?

Geniş bir vizyona sahip kent dinamikleri ve mevcutla yetinmeyen büyük düşünen lider kuruluşlar dışında, tabii…

 

Mersin limanını işleten MİP adlı şirketin eşit paylara sahip iki ortağından biri dünya devi Singapur’ lu PSA, diğeri ise TAV işletmeleriyle büyüyen AKFEN’ in sahibi Hamdi Akın…

Akın son Mersin ziyaretinde Genç İş Adamlarının konuğu olmuş ve orada hükmünü vermiş: “Mersin mevcut limanı doldurdu mu ki, yeni liman gündeme geliyor”

Akın’ ın o konuşması bana yıllardır Çukurova Havaalanına karşı çıkan Adana insiyatiflerinin tavrını hatırlattı nedense…

2,2 milyon yolcu kapasitesine dayandığı için tıkanan, büyüme olanağı olmayan, üstelik çevresindeki düzensiz yerleşim nedeniyle küresel hiçbir havayolu şirketinin dönüp bakmadığı bir havaalanının yerine ülkenin en büyük iki havalimanından birine sahip olma fırsatına neden ve hangi reflekslerle karşı çıkılabilir ki?

Aslında sorunun yanıtı basit: Adana’ lı eski dönem alışkanlıklarıyla hareket etmekte. Küçük olsun ama bizim olsun mantığı bu… Oysa yeni Havaalanı da Mersin sınırlarında yer almasına rağmen Adana’ ya daha yakın. Üstelik sadece Adana ve Mersin’ e değil, tüm bölge kentlerine ve komşu ülke insanına da hizmet verecek bir potansiyele sahip…

Adana’ lı dostların “hizmet veren iyi kötü havaalanımız mevcut, yenisine ne gerek var?” tavrını geçmiş alışkanlıklara “küçük olsun bizim olsun” mantığına bağlayıp hoş görmek mümkün… Ama Hamdi Akın’ ın yeni konteyner terminal limanına karşı çıkışı o kadar masum mu?

Ya onu davet eden, sessizce boyun büküp dinleyen, ama konteyner terminal limanıyla kaderi değişecek, doğrudan küresel oyuncu olma şansına sahip Mersin’ in kimi dinamiklerine ne demeli?

Öncelikle mevcut limanın bugünkü ve yakın gelecekteki durumunu anlatmakta yarar var.

Özelleştirmenin ardından 2007 yılında yeni sahibiyle tanışan Mersin limanı 2011 yılını 1 milyon konteyner elleçleme ve 100 milyon dolar civarında kazançla kapatacak.

2007 yılında 56 milyon lira kazanırken 2008’ de bunu %50 arttırarak 98 milyon liraya çıkaran ve küresel krizin küçülttüğü ekonomiye, daralan ticarete rağmen 2009 yılında da istikrarlı büyümesini sürdürerek kârını 117 milyon TL’ ye ulaştırma başarısını gösteren bir şirket var karşımızda.

%50’ sine Hamdi Akın’ ın patronu olduğu AKFEN ve %50’ sine de Singapur’ lu PSA’ nın ortaklığında kurulan MİP’ in mevcut limanla ilgili sorunu yok aslında.

2009 gelirlerini 2010’ da %21 arttırması da bunu gösteriyor zaten. 36 yıllık işletme hakkını 755 milyon dolara aldığı bir limanın yılda 100 milyon dolar kazanacak konuma gelmesi bir şirket adına “bundan iyisi Şam’ da kayısı” dedirtecek cinsten.

Haklı olarak ta Hamdi Akın çıkıp “ne gereği var yeni limanın, buranın kapasitesini 2 milyon konteynere çıkardığımızda dolacak mı?” diye savunabilir işletmesini…

Yaptığı yatırımlara rağmen borcunu azaltan, (2009’ da kullandığı kredilerden dolayı 474 milyon TL borcu olan MİP, 2010 yılında bunu 450 milyon liraya düşürmüş) 2010 yılında elleçlenen 1 milyon 30 bin konteynerin %96’ sı (%43 ihracat, %43 ithalat, %10 transit) dış ticarete konu olan bu nedenle de gelirleri dövize bağlı bir liman var karşımızda…

Bir başka deyimle işletmecileri adına “altın yumurtlayan tavuk” söz konusu…

Oysa bölgesinin lideri olmaya hazırlanan Türkiye’ nin çok daha büyük hedefleri, beklentileri var.

Birincisi 1960’ lardan kalma yılda 10 milyar dolarlık dış ticaretin yapıldığı günlerdeki limanlarla Türkiye 21. Yüzyılın önemli küresel oyuncusu olamaz. Limanlar dış ticaretin en önemli vahaları ve unutmayalım ki bu ülkenin Cumhuriyetin 100. Yılı olarak belirlediğimiz 2023 hedefinde 500 milyar dolarlık ihracat, 1 trilyon dolarlık ithalat var.

Bu hedeflerden de önemlisi doğu Akdeniz’in güvenli ve tüm bölgeye hitap edecek bir Konteyner Terminal Limanına –KTL- duyduğu ihtiyaç her gün biraz daha önem kazanmakta.

Mevcut Mersin limanı kapasitesini ne kadar arttırırsa arttırsın hiçbir zaman geleceğin beklentileri doğrultusunda bir KTL olamaz.

Yıllık 500 bin konteyner kapasitesini, 1 hatta 2, 3 milyona çıkarsanız da bu sizi küresel limanlar kategorisine sokmaz.

Neden sokmayacağını ve tam da bu aşamada Mersin’ in ayağına gelen tarihinin en önemli fırsatını heba etmemesi gerektiğini, (korkarım ki sürecin farkında olmayan kurumlarımız nedeniyle bu alanda ciddi risk var) bu aşamada anlatmak gerekiyor.

Bir başka yazıda da bunlara değinirim nasılsa…

 

Mersin’ in Konteyner Terminal Liman hayali MİP’ e kurban edilemez…

Mersin’ in Konteyner Terminal Liman hayali MİP’ e kurban edilemez…

Mersin limanını işleten MİP adlı şirketin eşit paylara sahip iki ortağından biri dünya devi Singapur’ lu PSA, diğeri ise TAV işletmeleriyle büyüyen AKFEN’ in sahibi Hamdi Akın…

Akın son Mersin ziyaretinde Genç İş Adamlarının konuğu olmuş ve orada hükmünü vermiş: “Mersin mevcut limanı doldurdu mu ki, yeni liman gündeme geliyor”

Akın’ ın o konuşması bana yıllardır Çukurova Havaalanına karşı çıkan Adana inisiyatiflerinin tavrını hatırlattı nedense…

2,2 milyon yolcu kapasitesine dayandığı için tıkanan, büyüme olanağı olmayan, üstelik çevresindeki düzensiz yerleşim nedeniyle küresel hiçbir havayolu şirketinin dönüp bakmadığı bir havaalanının yerine ülkenin en büyük iki havalimanından birine sahip olma fırsatına neden ve hangi reflekslerle karşı çıkılabilir ki?

Aslında sorunun yanıtı basit: Adana’ lı eski dönem alışkanlıklarıyla hareket etmekte. Küçük olsun ama bizim olsun mantığı bu… Oysa yeni Havaalanı da Mersin sınırlarında yer almasına rağmen Adana’ ya daha yakın. Üstelik sadece Adana ve Mersin’ e değil, tüm bölge kentlerine ve komşu ülke insanına da hizmet verecek bir potansiyele sahip…

Adana’ lı dostların “hizmet veren iyi kötü havaalanımız mevcut, yenisine ne gerek var?” tavrını geçmiş alışkanlıklara “küçük olsun bizim olsun” mantığına bağlayıp hoş görmek mümkün… Ama Hamdi Akın’ ın yeni konteyner terminal limanına karşı çıkışı o kadar masum mu?

Ya onu davet eden, sessizce boyun büküp dinleyen, ama konteyner terminal limanıyla kaderi değişecek, doğrudan küresel oyuncu olma şansına sahip Mersin’ in kimi dinamiklerine ne demeli?

Öncelikle mevcut limanın bugünkü ve yakın gelecekteki durumunu anlatmakta yarar var.

Özelleştirmenin ardından 2007 yılında yeni sahibiyle tanışan Mersin limanı 2011 yılını 1 milyon konteyner elleçleme ve 100 milyon dolar civarında kazançla kapatacak.

2007 yılında 56 milyon lira kazanırken 2008’ de bunu %50 arttırarak 98 milyon liraya çıkaran ve küresel krizin küçülttüğü ekonomiye, daralan ticarete rağmen 2009 yılında da istikrarlı büyümesini sürdürerek kârını 117 milyon TL’ ye ulaştırma başarısını gösteren bir şirket var karşımızda.

%50’ sine Hamdi Akın’ ın patronu olduğu AKFEN ve %50’ sine de Singapur’ lu PSA’ nın ortaklığında kurulan MİP’ in mevcut limanla ilgili sorunu yok aslında.

2009 gelirlerini 2010’ da %21 arttırması da bunu gösteriyor zaten. 36 yıllık işletme hakkını 755 milyon dolara aldığı bir limanın yılda 100 milyon dolar kazanacak konuma gelmesi bir şirket adına “bundan iyisi Şam’ da kayısı” dedirtecek cinsten.

Haklı olarak ta Hamdi Akın çıkıp “ne gereği var yeni limanın, buranın kapasitesini 2 milyon konteynere çıkardığımızda dolacak mı?” diye savunabilir işletmesini…

Yaptığı yatırımlara rağmen borcunu azaltan, (2009’ da kullandığı kredilerden dolayı 474 milyon TL borcu olan MİP, 2010 yılında bunu 450 milyon liraya düşürmüş) 2010 yılında elleçlenen 1 milyon 30 bin konteynerin %96’ sı (%43 ihracat, %43 ithalat, %10 transit) dış ticarete konu olan bu nedenle de gelirleri dövize bağlı bir liman var karşımızda…

Bir başka deyimle işletmecileri adına “altın yumurtlayan tavuk” söz konusu…

Oysa bölgesinin lideri olmaya hazırlanan Türkiye’ nin çok daha büyük hedefleri, beklentileri var.

Birincisi 1960’ lardan kalma yılda 10 milyar dolarlık dış ticaretin yapıldığı günlerdeki limanlarla Türkiye 21. Yüzyılın önemli küresel oyuncusu olamaz. Limanlar dış ticaretin en önemli vahaları ve unutmayalım ki bu ülkenin Cumhuriyetin 100. Yılı olarak belirlediğimiz 2023 hedefinde 500 milyar dolarlık ihracat, 1 trilyon dolarlık ithalat var.

Bu hedeflerden de önemlisi doğu Akdeniz’in güvenli ve tüm bölgeye hitap edecek bir Konteyner Terminal Limanına –KTL- duyduğu ihtiyaç her gün biraz daha önem kazanmakta.

Mevcut Mersin limanı kapasitesini ne kadar arttırırsa arttırsın hiçbir zaman geleceğin beklentileri doğrultusunda bir KTL olamaz.

Yıllık 500 bin konteyner kapasitesini, 1 hatta 2, 3 milyona çıkarsanız da bu sizi küresel limanlar kategorisine sokmaz.

Neden sokmayacağını ve tam da bu aşamada Mersin’ in ayağına gelen tarihinin en önemli fırsatını heba etmemesi gerektiğini, (korkarım ki sürecin farkında olmayan kurumlarımız nedeniyle bu alanda ciddi risk var) bu aşamada anlatmak gerekiyor.