Kentten kopuk etkinlikler zincirine bir halka daha: KAP-Mersin Bisiklet Yarışı…

Kentten kopuk etkinlikler zincirine bir halka daha: KAP-Mersin Bisiklet Yarışı…

Mersin’ deki her etkinlikten iyi kötü haberim olur.

O nedenle 23 mart sabahı evin önündeki sokağın Adnan Menderes Bulvarına açılan noktasına güvenlik şeridi çeken polise şakayla karışık “hayırdır, operasyon hazırlığı mı?” yollu esprime gayet ciddi cevap alınca uyandım.

“Hayır” dedi, polis yeleği giymiş kot pantolonlu görevli ve ekledi: “yarış mı varmış ne? Adnan Menderes Bulvarını tümüyle trafiğe kapatıyoruz.”

Sabahın köründe güvenlik şeridi, hafif kirli sakallı kot pantolonlu polis yeleği giymiş kişi görüntüleri her ne kadar operasyon türünden hazırlığı çağrıştırsa da, ne türden bir yarışın böylesine büyük hazırlıklara neden olabileceğini bilmediğim için daha bir meraklandım.

Neyse bir iki telefon görüşmesi sonunda aradığım cevaba ulaştım:

Bisiklet Federasyonunun 2012 faaliyet programı kapsamında düzenlediği ulusal yol yarışlarından birine ev sahipliği yapacaktı Mersin ve 2013 Akdeniz oyunlarından önce kent adına bu tür organizasyonların yapılma potansiyeli nedeniyle önemli bir sınav olarak nitelendiriliyordu.

Sınavın bisiklet sporu ve daha da önemlisi böylesi önemli etkinlikler açısından başarısı veya başarısızlığına birazdan değineceğim ama itiraf etmeliyim Beden Terbiyesi Spor Müdürlüğünden çok Emniyet Müdürlüğü işi biraz da fazlasıyla ciddiye almıştı.

O ciddiyet nedeniyle Cuma günü Liman’ dan Mezitli sahiline kadar uzanan Deniz kıyısındaki ana bulvar trafiğe kapatıldı ve kent içi araç yükünü taşıyan en önemli ana arter kullanılamaz hale gelince Mersin kelimenin tam anlamıyla felç oldu.

Bunda her zaman olduğu gibi bilgilendirilmeyen ve o nedenle hazırlıksız yola çıkan vatandaşın ne yapacağını bilmez durumda, bulduğu her güzergahı denemesi ve bir yerden kaçayım derken başka yerde tıkanıklığa yakalanması rol oynadı.

Madem özel araçların en çok kullandığı güzergahı trafiğe kapatacaksınız? Bunu daha önce vatandaşla paylaşsanız bir şeyler mi eksilirdi?

Dünyada bu türden binlerce etkinlik yapılır her yıl ama tek farkla: O etkinlikler çok önceden kamuoyuyla paylaşılır ve değil günler aylar öncesinden herkes günü geldiğinde ne yapacağını bilir.

Mersin’ de ise bir kez daha KAP-2102 Bisiklet yarışlarıyla ortaya çıktı ki, etkinlikleri düzenleyenler şöyle dursun, onlara yardımcı olmak amacıyla trafiği yönetenler bile halkı bilgilendirme konusunda kimseye karşı en küçük bir sorumluluk duymuyorlar. (Burada yerel medyanın eksiği, gediği var mı? Bilgilendirme konusunda görevini yapmış mı? Soruları da önem kazanıyor ama o bambaşka önemde ele alınması gereken bir konu)

Ne Büyükşehir Belediyesinin, ne Valilik ve ona bağlı kurumların, ne de sorumluluk duyması gereken diğer kuruluşların sokaktaki vatandaş umurunda bile değil.

İlginçtir; Mersin’ de bu duyarsızlığa tepki gösteren tek kesim ise Yat limanı içinde yer alan işletmeler başta olmak üzere, trafiğe kapatılan bulvar nedeniyle üç gün boyunca sinek avlayan esnaf oldu ve bu anlamlı tepki açıkça itiraf etmeliyim beni çok sevindirdi.

Üç günlük bisiklet yarışları organizasyonunun trafiğe dönük bu dibe vuruştan çıkaracağımız dersler oldu elbette ve bu olumsuzlukların içinde hayli olumlu bir gelişmeydi parmağı taşın altında olanların bu tepkisi.

2013 Akdeniz Oyunlarına alt yapı ve kent organizasyonu olarak ne kadar hazırlıksız, kamuoyunun bilgilendirilmesi açısından ne kadar yetersiz olduğumuz da çıktı ortaya…

Halkın bilgilendirilmesinin yetersizliği nedeniyle bisiklet yarışlarına kent ilgisizliğini söylememe gerek bile yok.

Felç olmuş trafik nedeniyle halk etkinliklere, o etkinlikleri düzenleyenlere duyulması epeyi kulakları tırmalayacak biçimde tepki gösterdi ama yarışlara dönüp bakan bile olmadı.

Pazar günü muhteşem bir hava vardı Mersin’ de. Buna rağmen son gün yarışları kriteryumu için parkur olarak seçilen Adnan Menderes Bulvarının Mezitli girişini her hafta sonu dolduran insanlardan eser bile yoktu.

372 sporcu pedal salladı ama onları izlemeye gelen 20 kişi bile yoktu. Abartmıyorum çünkü şansım gereği yarışları tribün niyetine evimin balkonundan izledim.

Çok ta üzüldüm. İnsanların haberi olsa, eminim çoğu anne baba, çocuklarının ellerinden tutup rengarenk görüntüleri, inanılmaz performanslarıyla o parkur üzerinde mücadele sporcuları izlemeye gelir, hem keyifli bir Pazar geçirir hem de ileride bu sporla ilgilenmek isteyenleri teşvik eden bir tablo yaratılabilirdi.

Bunların hiç biri olmadı ve Mersin, Mersinlilerden habersiz bir ulusal etkinliği daha “iş olsun” anlayışıyla karşılayıp, savuşturdu.

Bir sonraki halktan kopuk yeni etkinliğe kadar…

 

20120403-115818.jpg

Reklamlar

Balık pazarının dünü, bugünü…

Balık pazarının dünü, bugünü…

Bugünlerde balık pazarı olarak anılsa ve kullanılsa da, Hoca Ahmet Efendi’nin Belediye başkanlığı döneminde bir İtalyan şirketince yapılan ve 1923’te hizmete giren Hâl binası, başlangıçta kasaplarla, sebze meyve ticareti yapanlara tahsis edilmişti.

1945 yılına kadar Belediyeye ait olan dükkânların düşük fiyatlarla kiralanması hep şikâyet konusuydu.

Haziran 1943’te Mersin’e atanan Tevfik Sırrı Gür tam da o günlerde 100 eser kazandırma söylemiyle adım attı kente.

Hedef büyük ama kaynaklar kısıtlıydı. Savaşa girmemesine rağmen, yokluğun pençesinde kıvranan halkın verecek bir şeyi kalmamıştı devlete…

Vali, olumsuzluklara rağmen hayalini süsleyen eserleri kazandırmakta kararlıydı.

Halkevi, İnönü anıtı, Tüccar Kulübü, Ak Otel gibi geniş yığınların şaşkınlıkla izlediği yapıları tamamlamaya çalışıyordu ama Belediyenin de yapması gereken pek çok iş, bunlar içinde alabildiğine kaynak gerektiğinin farkındaydı.

Yol ve meydanların temizliğinden yeni cadde ve kaldırımlara, kanalizasyondan içme suyuna, parklardan Pazar yerlerine kadar el atılacak bir sürü proje ve bunlara para bulmak zorunda olan bir yerel yönetim.

1929-42 yılları arasındaki 12 yıl boyunca Başkanlık görevini sürdüren Mithat Toroğlu’ nun ardından gelen Hakkı Deniz ancak 2 yıl oturdu koltukta. 1944’te de yerini Fuat Morel’e bıraktı. Morel, hırslı Valinin hızına yetişmenin güçlüğünü biliyordu. O nedenle kurtarıcı gibi yapıştı Gür’e ve kaynak yaratma önerilerine can simidi gibi sarıldı.

29 Ekim 1944 günü Cumhuriyet Bayramı vesilesiyle gazetecilerin sorularını yanıtlayan T.S.Gür projelerini, beklentilerini şöyle anlatacaktı:

“Mersin’de Atatürk Anıtı kuruldu, İnönü anıtı da kurtuluş bayramına kadar tamamlanmış olacak. Tüccar Kulübü binası yükseliyor, diğer imar işleri de bunu takip edecektir.”

Ve devam etti:

“Yollar bakımsızlıktan yok olup gitmiş, şimdi malzeme pahalılığı, işçi noksanlığı gibi bahaneler asla devam ettirilmeyecek, o güzel yollar yeniden vücuda getirilecektir”

İyi de nasıl yapılacaktı bu işler?

O sorunun yanıtı 1945 Şubat dönemi Belediye Meclis toplantısına teşrif eden Valinin yaptığı konuşmayla ete kemiğe büründü:

 “Şehir içinde yer alan depoların, hanların, arabacı, demirci, sandıkçı, keresteci gibi şehrin güzelliğini bozan iş yerlerinin en kısa zamanda şehir planında işaretlenmiş yerlerine bir an önce gönderilmesi için planda gösterilen yerlerde iş yerlerinin derhal yapılması gerekiyor.”

Herkes sorunu ve çözümü Vali kadar biliyordu. Asıl mesele on binlerce lira ek kaynak gerektiren paranın nereden bulunacağıydı?

Merakla kendisini dinleyen Meclis üyelerine çözümü de göstedi Gür:

“Temiz ve güzel Mersin’i yaratmak için gerekli kaynağı sağlamak amacıyla Meclisten bir karar çıkarın. Ben incelettim 70 dükkânın bulunduğu Hâl binası belediyeye yılda toplam 3600 lirayı zor getiriyor. Bu mekânları kiralama yerine satalım, elde edilecek parayla yeni iş yerlerini yapalım.”

Mesaj alınmıştı, kollar sıvandı.

6 Şubat 1945 Salı günü toplanan Mecliste, şehrin güzelliğini katleden iş yerlerinin planda işaretlenen yeni alanlara taşınması, bunun için gerekli paranın temini amacıyla; hâl, hangar, köşker dükkanları gibi belediyeye ait emlakin satılması, buradan sağlanacak kaynakla da yeni yerlerin yapılması önerisini tartışmaya açıldı.

Yapılacak yeni yerlerin de bilahare satılmasını ön gören teklifle ilgili olarak Meclis üyesi Mithat Toroğlu söz aldı: “Hareketli sermaye” olarak nitelendirilen çözüm formülünün Encümene sevk edilmesini ve oradan gelecek görüş doğrultusunda Mecliste oylanmasını istedi eski Belediye Başkanı…

12 Şubat 1945 Pazartesi günü Fuat Morel başkanlığında toplandı Meclis. Encümene sevk edilen ve orada kabul gören Belediyeye ait emlakin satılarak ek kaynak yaratılması kararını görüştü, oy çokluğuyla geçti karar. Beş senelik program ve programa eklenecek yeni işler, projeler de görüşülüp onaylandı.

Beş senelik programın birinci yıl hedeflerine bir sıhhi hamam ve çocuk bahçeleri yapımıyla, dördüncü yıl yatırımlarına daha önce belirlenen 10 bin m2 yol inşaatının 15 bin m2’ ye çıkarılması kararları eklendi.

Meclis kararları arasında 73 dükkân yanında Azak Han karşısındaki Taş iskele başında yer alan Hangar binasının satılması da yer alıyordu.

11 Mart 1945 günü hangar ve 73 iş yerinin satış ilanı yayınlandı. İlanda yer alan bilgilere göre 752 m2 kapalı alana ve 440 metre uzunluğundaki rıhtıma sahip hangar binası için 80 bin liralık muhammen bedel koyulmuştu.

Hal kompleksinde yer alan dükkânlara gelince: 105. Sokaktakilere 3500/4000, 150.sokaktakilere 3000/3500 ve iç mekanda kalanlara 2500-4000 lira arasında değişen değer biçildi.

3 Nisan 1945 günü Belediyede yapılan ihalelere beklenen ilgi gösterilmedi. 73 dükkânın yarısından fazlası (37’si) satılmayınca, elde kalan dükkânlar ihale yerine pazarlık usulüyle satışa çıkarıldı. 14 Nisandan başlayarak her haftanın Salı ve Cuma günleri Belediye Encümeni hâl dükkânlarının elde kalanlarını taliplilere pazarlıkla satmaya çalıştı.

O günlerde dükkânları satın alanların buralarda Belediyece belirlenen işler dışında da faaliyet gösterecekleri dedikoduları yayıldı.

3 Nisan 1945 günü toplanan Mecliste bu yöndeki eleştirileri değerlendiren Başkan Fuat Morel, üyeleri şu sözlerle teskin etti:

“Hiçbir dükkânın mevcut durumunda değişiklik olmayacak. Dükkânların bugün gördüğü işler dışında faaliyet göstermesine izin vermeyiz. Kullanımın şu veya bu şahsa geçmesi Belediyenin tayin ettiği iştigal mevzuunu değiştirmez. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da kasaplık, sebze ve meyvecilik yapılmaya devam edilecek.”

Sözler verildi ama bir süre sonra büyüyen Mersin’in ihtiyaçlarına yanıt veremeyince sebze ve meyve tüccarları için bugünkü Akdeniz Belediye binasının bulunduğu alana 125 iş yerinden oluşan yeni Hâl binası kuruldu. Tarihler 1957’yi göstermekte, Belediye Başkanlığı koltuğunda Demokrat Partiden seçilen Zeki Ayan oturmaktaydı.

Kasaplar eski yerlerinde kalmaya devam ettiler ama sebze ve meyvecilerin yerini balıkçılar alır…

2013 Akdeniz oyunlarına hazırlanan Mersin’in bugünlerdeki en güzel rüyalarından biri, artık Balıkçılar pazarı olarak anılan 90 yıllık tarihe sahip mekânı, İstanbul Çiçek Pasajı benzeri bir yaşam alanına çevirme…

Daha önce de rahmetli Okan Merzeci’ nin hayata geçirmeye çalıştığı ama bir türlü başaramadığı o güzel rüya bu kez gerçek olur mu?

“İnsanlar umut ettiği sürece yaşar”

Biz de o umudun peşinde koşacağız yarınlara…

abdullahayan@gmail.com

Eğitim Turizmi… Tarihi fırsatların farkında mıyız?

Eğitim Turizmi… Tarihi fırsatların farkında mıyız?

Uzun zamandan beri Mersin’ i bekleyen fırsatları dile getirdiğim çalışmalarımda yabancı öğrencilerin bölge adına taşıdığı potansiyeli anlatmaya çalışıyorum.

Özellikle New York taki ikiz kulelerin vurulduğu saldırının ardından Ortadoğulu öğrencilere ABD başta olmak üzere İngiltere ve benzer gelişmiş ülkelerin bakışlarında meydana gelen radikal değişimle birlikte konu daha bir önem ve anlam kazandı.

Müslüman kimliğini potansiyel tehdit olarak gören yeni güvenlik anlayışından başta Arap öğrenciler olmak üzere, dışarıdan okumaya gelen herkesin nasibine düşeni alması kaçınılmazdı, on yıldır yaşanan süreç biraz da budur.

Türkiye; coğrafi konumu, yemeklerinden, müziğine ve yaşam tarzına kadar kültürel dokusu, hoşgörülü insanları, iklimiyle bu alanda söz sahibi olabilecek zengin bir ülke. Özellikle de her türlü düşünceye beşiklik etmiş mozaik konumundaki Mersin, ulaşım olanakları ve yakınlığı sebebiyle Ortadoğulu öğrenciler için biçilmiş kaftan…

Peki, Mersin bir yana ülkemiz farkında mı eğitim turizmi olarak ortaya çıkan bu potansiyelin?

Rakamlar ne yazık ki iç açıcı değil.

DEİK Eğitim İş Konseyinin yaptığı araştırmaya göre dünya üzerinde eğitim alan 3,2 milyon öğrenci söz konusu. Bunların da 2 milyondan fazlasını dört ülke paylaşıyor: ABD 750 bin, İngiltere 500, Almanya ve Fransa 400’ er bin öğrenciye ev sahipliği yapmakta.

Üstelik bu 3,2 milyon öğrencinin %80’ i başta Ortadoğu, Türk cumhuriyetleri, Pakistan, Hindistan ve Çin ile Afrika ülkelerinin zengin aile çocuklarından oluşuyor.

Kimisi ile bölgesel yakınlık, komşuluk hatta akrabalık, kimisiyle de gelişen ekonomik ilişkiler nedeniyle geçmişten çok farklı konumdayız.

Eğitim turizmi çok mu önemli sorularına da bir iki rakamla açıklık getirmeye çalışayım: Günümüzde bir öğrencinin yukarıda saydığım ülkelere okuma amaçlı bıraktığı yıllık döviz ortalama 40 bin dolar.

Üstelik bu paranın dörtte biri eğitim kurumlarına ödenirken, asıl büyük bölümünü kira, yeme içme, alışveriş ve benzeri kesimler oluşturmakta.

Buna çocuklarını okuduğu ülkede ziyaret eden ailelerin harcadığı paralar dâhil değil.

Türkiye ne durumda diye merak edenlere “ne siz sorun ne ben söyleyeyim” ötesi bir iki rakam vereyim: İçinde bulunduğumuz 2011-2012 Eğitim yılında Türkiye’ nin ev sahipliği yaptığı yabancı öğrenci sayısı 30 bin…

Bunların 10 bini özel anlaşmalar ve kimi yakınlaşma politikaları gereği Türk Cumhuriyetleri başta olmak üzere yeni keşfetmeye çalıştığımız Afrika ülkelerinden gelen ve neredeyse tamamına burs sağlanan gençler…

Kısacası bugün bölge liderliğine soyunan, yaşam kalitesi yanında eğitim olanakları da gelişen Türkiye’ nin eğitim turizmi olarak tanımlanan sektörden aldığı pay 20 bin öğrenci ile sınırlı.

DEİK Eğitim İş Konseyine göre bu sayı, 2015’ te rahatlıkla 100 bin öğrenciye ulaşabilir. Bu ise kaba hesapla 4 milyar dolar döviz girdisi demek…

Bana göre coğrafi konumu, iklimi, genlerine sinmiş hoşgörüsüyle her dil, din, insana kucak açan Mersin 323 km lik sahili, yılın 300 günü güneş alan iklimi, ucuzluğuyla eğitim turizminde en iddialı kentlerden biri haline gelmemesi için hiçbir neden yok.

Sahil boyunca uzanan ve yaz tatili dışında kullanılmayan 80 bin konutluk potansiyeli de cabası.

Taş çatlasa 100 gün kullanılan sonrasında kilitlenip bir sonraki yaz mevsimine kadar terk edilen alt yapısı, sosyal dokusuyla 300 bin öğrenciye ev sahipliği yapmaya hazır 80 bin konut…

Sadece bu da değil Mersin’ in bu alandaki zenginliği…

Yeni nesil veya bir başka tanımlamayla nitelikli serbest bölgelerin öneminin dile getirildiği ve çalışmaların belli aşamaya geldiği bugün, Mersin kıyılarında seçilecek özel bir alan eğitim turizmine ayrılabilir.

21. yüzyılın yükselen yıldızı Mersin sadece dış ticarette veya yılların ağır ihmalinin kurbanı turizmde değil, eğitim alanında da hem Türkiye’ nin hem de bölge ülkelerinin en önemli cazibe merkezi olarak uyandırılmayı bekliyor.

Umarım bu konuda geç kalınmaz, başka kentler koşmaya hazırlanırken, bu alanda en iddialı olması gereken doğu Akdeniz ve özellikle Mersin bu fırsatı da ıskalamaz…

abdullahayan@gmail.com

 

 

 

Akdeniz oyunları mı, Mersin’i oyuna getirme girişimi mi?

Akdeniz oyunları mı, Mersin’i oyuna getirme girişimi mi?

Başlığı boşuna kullanmadım ve açıkçası en sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim; Akdeniz Oyunlarının gidişi gidiş değil ve bu beni kaygılandırıyor.

2000’ li yılların başında “Akdeniz Oyunları Mersin’ de yapılmalı” fikrini ortaya attığında ayıp olmasa deli damgası yiyecek biri olarak izlemekte olduğum süreç zamanla bu kaygıları gidermek şöyle dursun, gün geçtikçe arttırıyor.

Bu kadar da değil, yine balık hafızalı birilerinin yadırgamadığım tepkisi gereği Kürşad Tüzmen gibi verdiğimiz pası çok iyi değerlendiren bir golcüye sahip olmamızı unutanların bol olduğu bir kentte yaşıyoruz ve itiraf etmeliyim bu özelliğimiz en ciddi zaafımız.

Gün oldu, devran döndü, oyunları bel altı oyunlarla alan kentler ülkelerinin krize düşmesi nedeniyle havlularını ringe attılar. Attılar da ne oldu demeyin? O sayede adaylığı unutulmuş Mersin birden bire hayallerini süsleyen Akdeniz Oyunlarının sıradan adaylıktan sahiplik konumuna geliverdi…

“İyi mi, kötü mü oldu?” diye sormanın yararı yok. Cevabını benim gibi rüyalarını bile Akdeniz Oyunlarının Mersin’ de yapılacak olmasıyla süsleyen birinin “2013 olmasın 2017’ yi isteriz”  tepkisini neden gösterdiği üzerinde durmak gerekir.

Dediğim gibi korkularım boşuna değil.

Boşuna olmadığını son günlerdeki gelişmeler ortaya koyacak cinsten.

Hayal kırıklığı oyunların Mersin’ e kazandırılmasıyla başladı…

Spor Bakanı sıfatıyla sürece gereğinden fazla müdahil olan Suat Kılıç’ ın oyunlara Koordinatör olarak uygun bulduğu isim, o ismin belirlenme yöntemi, kimi organizasyonların kimlere nasıl verildiği –daha doğrusu dağıtıldığı- ve işin logo belirlemeyi Bakanın geniş ufuklarına bırakacak boyutlara ulaşması…

Akdeniz Oyunlarına ev sahipliği yapma sarhoşluğu sadece sokaktaki vatandaşı sarmamıştı, kimi medya mensubu arkadaşımız da dile getirdiğimiz ilk gün uyarılarını abartılı buluyordu.

Örneğin düzenlenen Hilton Toplantısında o medya mensuplarının temsilcisi konumundaki Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Ahmet Ünal’ ın Bakan Kılıç’ ı yere göğe sığdıramaz övgüleri sonradan benim iyi niyetli eleştirilerime karşı koz olarak kullanılacaktı kimi kesimlerce.

Oysa benim tek derdim vardı: Mersin’ den habersiz kimi ellerle organize edilmeye çalışılan oyunlarla ilgili zaten sıkışık olan takvim ve tesislerin bazılarından vazgeçilirken, bazılarının yanlış ihale şartnameleriyle zamanında yetişmeyecek olması…

Her platformda yapılacak stadyumun eğer 2013 Akdeniz Oyunlarına yetişmesi amaçlanıyorsa en fazla 400 günlük yapım süresinin olmazsa olmaz koşul olarak şartnameye koyulması gerektiğini söyledim.

Söyledim de ne oldu?

2011 yılının Kasım ayı sonlarında yapılan ihalenin yer teslimi 2012 Ocak sonlarını buldu. Şartnamedeki tesisin bitirilme tarihi ile ilgili bölümde ise 800 gün ibaresi o günlerin sarhoşluğu içinde dikkat bile çekmedi. Uyarılarımın havada kaldığını söylememe gerek bile yok.

Asıl ilginci ise güreş, boks, tekvando gibi TV’ lerde en çok izleyiciyi ekran başına çekecek olan etkinliklerin yapılacağı yer ile ilgili seçimdi.

Mersin’ i tesise boğacaklarını söyleyenlerin etkinliklerin can damarı gösteriler için buldukları mekân Yenişehir Fuar Merkezi…

Seçim kararından kısa süre önce Fuar işletmeciliğini üstlenen şirket dışında sevinen olmadı ama ne gam!, Oyunlara ev sahipliği yapacağız ya birilerinin sıkça ve pişkinlikle dile getirdikleri tabirle söyleyeyim: “gerisi teferruat”

Stadyum yetişmezse ne olacak sorularımı bir süre sonra konunun muhatapları “yeni stadyum şart değil, sadece açılış ve kapanış törenlerine ev sahipliği yapacağına göre, eski stadyum da işimizi görür” demeye başladılar. Bir Allahın kulu da çıkıp “yüz arabanın park edeceği bir alandan yoksun stadyum yere göğe sığdıramadığınız dünya çapında oyunlara nasıl ev sahipliği yapacak?” sorusunu sormayınca konu arada kaynayıp gidiyor. Dedim ya Akdeniz Oyunlarına ev sahipliği yapacağız ya, gerisi teferruat.

Bu arada Suat Kılıç’ ın bulduğu Koordinatör en tepeleri rahatsız etmiş olmalıydı ki, onu başka yere kaydırıp sessiz sedasız İzmir’ de daha önce Üniversite oyunlarının organizasyonunda çalışmış eski AKP Vekillerinden Taha Aksoy getirildi.

Aksoy her fırsatta Başbakan’ ın talimatıyla Mersin’ e geldiğini söyleyerek, işe koyuldu. Gücünü en tepeden alınca ne onun ne de İzmir’ den getirdiği isimlerin hangi ücretleri aldığını sorgulamak kimsenin haddine düşmedi. Bunlar da teferruat hanesine yazıldı. Hatta bu tür şeyleri merak etmek bile kimi arkadaşımızı rahatsız etmiş olmalı ki, “eleştiri kültüründen yoksun” vaazları verir oldular son günlerde…

Ne Aksoy’ un ne de yanında getirdiği isimlerin Mersin’ i bilmemesi, kent dinamiklerinden habersiz oluşu, ortaya çıkan kimi akçalı işlerin dağıtımına da yansıdı, ister istemez…

Ne de olsa Mersin, “Mersin’ lilerin Mersin’ e sahip çıkınız” tavsiyesiyle ödüllendirilecek kadar sahipsiz bir kentti. Başka özelliklerinden habersiz de olsalar, bu özelliğini çabucak öğrendi etkinliklerle ilgili çalışmaları yürütenler…

Ve şimdi geldiğimiz noktada fütursuz, başına buyruk, kentten habersiz, hatta kopuk bir koordinasyon merkezi 2013 Akdeniz Oyunlarına hazırlıyor Mersin’i…

Nasıl mı hazırlıyor derseniz başka bir yazıda somut örneklerle anlatırım yapılanları…

Kimi ihalelerin ilginç öykülerini, tesisler dışında kalan ve yerel boyutta kalan kimi hizmet alımlarının nasıl yapıldığına dair de yazacaklarım da olacak çünkü…

Ama şu kadarını söyleyeyim de herkes kendisini uğrayacağı büyük şoka hazırlasın. Oyunlara yetişmeyecek stadyumun finansmanı nasıl sağlandı diye merak edenlerin merakını gidereyim: Yeni stadyuma karşı TOKİ’ ye kentin en değerli alanında yer alan mevcut Stadyum arazisinin verildiği konuşuluyor kapalı mahfillerde..

Umarım ben yanılırım. Aksi durumda Mersin’ in bu “yüzük taşı” yaklaşık 60 milyon TL değer biçilerek TOKİ’ ye devredildiği gerçeğiyle yüzleşme anlamına gelir ki, sonrası korkarım “yandı gülüm keten helvadır” haberiniz olsun…

 

 

 

 

Nükleer atıkları nerede, nasıl saklayacağız?

Nükleer atıkları nerede, nasıl saklayacağız?

Akkuyu’ da kurulacak nükleer santral ile ilgili temel sorun atıkların nasıl bertaraf edileceği sorusunda gelip düğümleniyor. Ne yazık ki, bu konuda önümüze getirilen somut bir çözüm önerisi yok. Önceleri atıkların Rusya’ ya götürüleceği gibisinden yuvarlak şeyler söyleniyordu. Yapımcı şirketin önümüze getirip koyduğu ÇED raporuna baktığımızda bundan çark edildiği, yok olması olanaksız, bertarafı şöyle dursun bir yerden başka yere nakliyesi için bile her partide ve en az yılda bir kez 100 milyon dolara yaklaşan faturayı gözden çıkarmanız gereken belalı bir işten söz etmek gerekiyor.

Fukişama ardından Almanya’ nın atık nakli, çevrecilerle, güvenlik güçleri arasındaki meydan savaşlarına sahne oldu, çoğunuz bu atıkların özel tasarlanmış vagonlarla taşınması sırasında demiryolu raylarına yatan bedenleri televizyon ekranlarında izlemiş olmalısınız.

E. Miessen*’ in yalancısıyım: Daha güvenli bir bölgeye taşınması için bin kilometrelik yol kat etmesi gereken atıkların yol güvenliği için görevlendirilen polis sayısı 17 bin. Bu kadar insanın çalıştırılması işgücü maliyetinin yüksek olduğu Almanya’ ya maliyeti ise 50 milyon Euro…  Her atık nakliyatı için harcanan 50 milyon Euro…

Bugün yüz binlerce gösterici ve on binlerle ifade edilen güvenlik gücünü harekete geçiren nükleer atıklar geçmişte nasıl saklanıyor, naklediliyordu derseniz, o kısım tüyler ürpertici:

Başlangıçta küçük bölümlere ayırıp, çaktırmadan denize dökmeyi denemişler. (Aslında yabancısı değiliz o yöntemlerin. Kromsan’ cılarımızın kulakları çınlasın. Yıllarca onlar da kanserojen Cr6 atıklarını yanı başında turizm vahası yaratmaya çalıştığımız sahillerdeki denize boca etmemişler miydi?)

Bir süre sonra uyanık işletmelerin denize atık döktüğü çıkmış ortaya. Tehlikenin farkına varanlar “atıklar avladığımız balıklarla soframıza geliyor” deyince yetkililer nazikçe uyarmışlar santralcileri “yapmayın, bari denize dökmeyin” diye…

Uyarı işe de yaramış. 40 yıldır denize dökmekten vazgeçen Almanlar atıklara yeni, uygun yer aramakla meşgul.

Gözden uzak olan gönülden de uzak olur misali denize dökme kesin çözümü! Hüsranla bitince bu kez binlerce yıl güvenli biçimde saklamanın mümkün olduğu yalanına kapılıp kullanılmayan tuz kuyularına yönelmişler. (Bakarsınız Akkuyu atıkları için de yakında birileri Soda Sanayinin ham maddesini sağlayarak boşalan derin, büyük mağaraları önerir mucize çözüm niyetine)

Neyse biz dönelim Almanlara, ne de olsa deneyimlerinden çıkaracağımız dersler var:

Test niyetine, tecrübe olsun diye tarihi tuz kuyularına gömülen nükleer atıklar birkaç yıl sonra yağan şiddetli yağmurlar sonrası kuyulara inmiş, yeryüzüne “her derde deva!” radyoaktif su olarak dönmüş. Almanya siyasetçileri bizim Çernobil dönemindeki Sanayi Bakanımızın çay içip “bana bir şey olmadı” benzeri gösteriye girişmemiş ama daha beteri olmuş…

Uzunca zaman saklanmış gerçekler, çevreye duyarlılık bugünkü seviyede olmayınca “susma hakkını” kullanmış yetkililer Almanya’ da…

Tartışmaları geçiştirip hem konuyu hem tuz depolarını kapatmışlar sessizce…

Denize dökme, tuz depolarına gömme formülleri tutmayınca, santralleri durduracak halleri yok ya, daha masraflı çözümler geliştirmiş, “bizden uzak olsun da, neresi olursa olsun” diye düşünüp Doğu Almanya sınırına yakın Garleben kasabasına trenle sevk etmeye başlamışlar.

Aslında mantık olarak yabancısı olmadığımız bir çözüm bu; çöplerimizi evden uzak, komşuya yakın yere çaktırmadan dökme alışkanlığından söz ediyorum.

Teknoloji mucizelerine imza atan Almanlar bu yöntem sayesinde yıllarca tek taşla birkaç kuş vurduklarını sanıp övünmüşlerdir de; atıklardan kurtulup, doğudaki Komünist akrabaları hasta etme uyanıklığı…

Uzun sürmemiş kestirme çözüm mutluluğu. 1990’ da Berlin duvarı sadece doğu Almanya üzerine yıkılmamış, yıllarca gözden en uzak yere doğulu komşunun burnunun dibine dökülen atıkları da ortaya çıkarmış, üstelik sınır Garloben ülkenin ortası konumuna da gelmiş bir anda.

Atıklar konusunda Almanya, İsviçre’ den çıkaracağımız epeyi dersler, ÇED için yöre halkının kapısını çalacaklara sormamız gereken epeyi soru var. Enerjimizi tribünlere yönelik söylemlerden, bu alana yönlendirip hukuki mücadeleye yoğunlaşmamız gerekiyor.

Umarım söylemek istediklerimden herkes payına düşen dersleri alır, aksi halde biz havanda su döverken birileri atı alıp Üsküdar’ ı geçer de “Basra harap olduktan sonra” uyanırız…

*Konu hakkında hayli etkileyici yazı kaleme alan Esen Miessen’ in yazdıklarına aşağıdaki linkten ulaşabilir merak edenler: www.esenmiessen.com

Nükleer atıkların yok olması için bir milyon yıl gerekiyor…

Nükleer atıkların yok olması için bir milyon yıl gerekiyor…

Akkuyu nükleer santrali ile ilgili ÇED sürecini kaleme aldığım ve 38 yerleşimdeki insanımızın vereceği kararının önemine dikkat çektiğim yazım olumlu, olumsuz epeyi tepki çekti.

Hepsine saygı duyduğum tepkilerin içinde beni en çok etkileyeni atıklar konusunda kaleme aldığı inanılmaz etkileyici yazılarını gönderen Esen Miessen oldu…

Miessen’ i farklı kılan yanları var. Almanya’ nın nükleer deneyimi sırasında yaşadıklarını yakından izlemiş kendisi ama daha da önemlisi Akkuyu’ ya komşu bir başka doğa harikası cennette Tisan’ da yaşamakta oluşu…

Aşağıda Miessen’ in gönderdiği yazılarındaki kimi bilgilerden de yararlanarak (itiraf etmeliyim çok şey öğrendim o yazılardan) kaleme aldığım yazımı okuyacaksınız. Umarım kendisini en bilgili sananlardan, bilgisiz çığırtkanlara kadar herkes karınca kararınca dersler çıkarır bu ve benzeri yazılardan…

**

Her şey 1986’ da Çernobil nükleer santralini örten 2800 tonluk reaktör kapağını havaya savuran patlamayla ve ardından bölgeyi saran yangınla başladı.

Nükleer felakete ilk kurban verdiklerimiz de yangını söndürme amacıyla bölgeye sevk edilen ve yangın sahasında hayatını kaybeden o itfaiyecilerdi. Çernobil’ in isimsiz kahramanları…

Yangını söndürmek için santral betonunun üzerine dökülen 17 bin ton kurşun geliyorum diyen küresel felaketin işaret fişeğiydi aslında.

Kor haline gelen reaktörleri soğutmak için dökülen suyu yer altına indirmek için 150 metrelik tünel kazıldı ama kısa süre sonra radyoaktivite içeren o suların mevcut yer altı rezervine karıştığı çıktı ortaya.

Patlama sonunda çevreye savrulan parçacıkları toplamak için bölgeye getirilen beş bin askerin ve geçici olarak görevlendirilen 600 bin civarında yerel gönüllünün akibetini bilen, merak eden var mı? Emin değilim.

Merak edilmeyen bir ufak detay daha var: Çernobil’ den yola çıkıp Karadeniz üzerinden Avrupa’ ya ulaşan radyoaktif yüklü bulutlar, o bulutların yağdırdığı, yağdıramadığı kanserojen yağmurlarının zaman içindeki etkileri…

Doğaya karışan iyot’ un yarılanma ömrü 8 gün. Kalan yarısının yarısı 16, onun da yarısı 24 gün ve böyle uzayıp gidiyor doğal kaos dengesi…

İyot iyi de sezyum daha inatçı. Sezyum-137 izotopunun ilk yarılanma süresi 30 yıl. Geriye kalanı anlatmama gerek yok.

Ya nükleer santrallerden yayılan plütonyumun ömrü ne kadar dersiniz? İlk yarılanma süresi 24 bin yıl. Kalan yarısının yarılanması için 36 bin yıl gerekiyor ve böyle uzayıp gidiyor kaos hesabı: 48 bin yıl, 60 bin yıl derken tümünün yok olması için gereken zaman TAM BİR MİLYON YIL… Miessen daha çarpıcı ifadeyle anlatmaya çalışıyor olası süreci ya da bekleyen tehlikeyi: 40 bin nesil gerekecek atık olarak bir yerlere saklamaya çalıştığımız plütonyumun tümüyle yok olması için…

Tabii bu arada başka Çernobil’ ler, Fukişama’ lar yaşanmazsa…

Almanya’ nın Çernobil’ den alması gereken ders için fukişama’ yı beklediği artık sır değil.

Sovyetlerin Çernobil’ e göndereceği “öl” deyince ölecek 600 bin insanı vardı da, Almanya’ nın böyle ölüme gidecek “bana bir şey olmaz” diyen kaç kahramanı var?

Sorunun cevabını en iyi bilenlerden biri Şansolye kimliği kadar Fizikçiliğiyle bilinen Angela Merkel. Ve Merkel Fukişama ardından Almanya’ nın nükleer macerasının vadesini de açıkladı: 2022 yılı. Anlayacağınız Almanya 10 yıl sonunda ölüm duasını okuyacak son santralin.

Nükleer santralleri en güvenli, sağlıklı enerji kaynağı görenler dahil hiç kimsenin yanıtını bulamadığı, somut ve kamuoyunu tatmin eden formül geliştiremediği temel mesele “atıkların ne olacağı?” sorusu…

Rusların bize sunmaya –isterseniz yutturmaya da diyebilirsiniz- hazırlandıkları ÇED çalışmasında bertaraf tabiri var ama, dünyada nükleer atıkların bertarafıyla ilgili mucizevi bir çözüm bulunmuş değil henüz…

Bu nedenle bertaraf değil ama güvenli bir yerlerde saklanması günümüzde ulaşılan neredeyse tek çözüm…

Peki, bu saklama, depolama yöntemi çok mu sağlıklı? Sorunun cevabı ve ince mevzunun diğer yönlerini bir sonraki yazıda sürdürelim izninizle.

 

Akkuyu’ da nükleer atıklar konusu nasıl çözülecek?

Akkuyu’ da nükleer atıklar konusu nasıl çözülecek?

Sloganlarla konuşmayı, tartışır gibi yaptığımızı sanıp kavga etmeyi tercih ediyoruz.

Oysa eleştiri dediğiniz inandırıcı olduğu, ete kemiğe büründüğü sürece kamuoyunda yankı bulur. Biz öyle yapmıyoruz.

Güncel bir kaç örnek var önümüzde ve bu örnekler olaylara yaklaşımımızın ne yazık ki çok ta sağlıklı olmadığını ortaya koyuyor.

Örneğin Nükleer santral ve özelde Mersin’ i hayati önemde ilgilendiren Akkuyu yer seçimi…

Öncelikle Akkuyu ve çevresindeki kırka yakın yerleşimde yaşayanlar olmak üzere tüm Mersin’ in izlemesi gereken bir konuyu kendilerini Nükleer karşıtı platform olarak adlandırılan belli sayıda insana emanet etmiş bulunmaktayız.

Oysa karşı çıkacaksak ta, destekleyeceksek te konu yalnızca NKP’ nin değil, doğrudan dolaylı etkilenecek herkesin, hepimizin sorunu…

Bu temel gerçeği ortaya koymak ta yetmiyor…

Nükleer santrale neden karşı çıktığımızı, bu karşı çıkışı hangi hukuki süreçlerle destekleyip, dört başı mamur biçimde engelleyeceğimizi, haklarımızın ne olduğunu da bilmemiz, daha önemlisi insanlara bu haklarını anımsatma yanında neyi nasıl yapacaklarını da anlatmamız gerekiyor.

Geçtiğimiz aylarda Akkuyu Nükleer Santrali konusunu anlatıp bizi ikna etmeye gelen yatırımcı firma yetkilileriyle girdiğimiz tartışmaları, onların iknadan uzak söylemleri karşısında şahsen kendi adıma duyduğum kaygıları ve cevaplandırılması gereken soruları kaleme aldığım yazılarım sanırım konuya ilgi duyan hafızalarda duruyor.

Yine de özetleyeyim:

-Atık sorunu nasıl çözülecek?

-ÇED süreci nasıl işleyecek ve bu aşamada doğrudan etkilenmesi kaçınılmaz yöre halkı Nükleer Santrale karşı çıkarsa ne olacak?

-Soğutma suyu ve Rusya’ dan getirilecek ekipman konusunda lojistik bakımdan dezavantajlı Akkuyu israrı neden?

Son soruda Ruslara haksızlık yaptığımı, yatırım yerinin belirlenmesinde onların seçme şansı olmadığını, konunun geçmiştekilerden günümüzdekine iktidarların tercihi ile ilgili olduğunu itiraf etmeliyim.

Bu saptamadan sonra gelelim doğrudan yatırımcının yanıtlaması gereken atık ve ÇED süreci ile ilgili soruların yanıtlarına. Daha doğrusu son günlerdeki çok önemli gelişmelere…

Hangi STK’ lerin, derneklerin, odaların, kurum ve kuruluşların haberi var bilmiyorum ama Akkuyu ÇED süreciyle ilgili orta boy kitabı andıran “ÇEVRESEL ETKİ DEĞERLENDİRMESİ BAŞVURU DOSYASI “ Çevre ve Şehircilik Bakanlığı internet sitesine koyuldu. Bir başka ifadeyle halkın bilgisine sunuldu. Bundan sonrası biraz da yukarıda sıralamaya çalıştığım kurumların konuyu halka nasıl anlatacaklarına ve Nükleer Santral konusunda fikir sahibi olmasını arzu ettiğimiz yöre halkının ne diyeceğine bağlı…

Gelişmiş ülkelere imrenirken sıkça dile getirdiğimiz yöresel bir referandum ve o referandum sonunda sandıktan çıkacak iradeyle de doğrudan alakalı bir süreçten geçeceğiz.

105 sayfadan oluşan ve ekleriyle birilikte neredeyse kitap halini alan ÇED raporu en geniş boyutuyla çeşitli toplantılarda tartışılmalı, yöre halkı eksiği fazlasıyla konu hakkında sandığa gitmeden bilgilendirilmeli. Hepsinden de önemlisi yapılacak oylama şaibelerden uzak, baskısız koşullarda tarafsız biçimde yapılmalı.

Nükleer santral konusundaki ÇED hazırlık çalışmasını tümüyle okudum. Halen atıklar konusuna açıklık getirilmiş değil. Aşağıya olduğu gibi taşıdığım ifadeler çok muğlâk ve atık bertarafını izah etmekten hayli uzak:

Örneğin “Kullanılmış nükleer yakıt, reaktör binasında, reaktörün yanındaki kullanılmış yakıt havuzunda kalır. Havuzda, yakıt bileşenlerinin atık ısısı alınır. Kullanılmış yakıt havuzunda, kullanılmış yakıtın 10 yıl süreyle depolanması için yer bulundurulur.” Deniyor denmesine de, 10 yıl süreyle tehlikeli statüsündeki atıkların insanları etkilemeden hangi koşullarda ve nasıl depolanacağı konusunda bir açıklık yok.

Konu çok önemli ama iş bununla da bitmiyor…

“Paket atık su arıtma tesisinden kaynaklanacak arıtma çamuru en yakın katı atık düzenli depolama sahasına götürülerek bertaraf edilecektir.” Dense de, çamurun bölgede bugün ve yakın gelecekte olma ihtimali pek te bulunmayan hangi düzenli depolama sahasına taşınacağı konusu yukarıda örneklemeye çalıştığım biçimiyle yuvarlatılacak cinsten değil.

Şu bölüm daha da önemli ve çözüm konusuna getirdiği açıklamayla çok daha vahim:

“Tehlikeli atıklar, atık yağlar, bitkisel atık yağlar ve atık piller sahada belirlenen alanlarda geçici olarak depolanacaktır. Bu atıklar, toplama lisansına sahip firmalarca toplanarak lisanslı geri kazanım ve bertaraf tesislerine götürülecektir.”

Bırakın yakın bölgeyi Türkiye’ de bugünkü haliyle İzmit’ teki İZEYDAŞ kuruluşu dışında tehlikeli atıkları bertaraf edecek tek bir tesis bile yok. Kaldı ki İzeydaş mevcut kapasitesiyle bu türden atığı bertaraf edebilir mi? İlk kez karşılaşacağı nükleer atıkları konusunda yeterince deneyime sahip mi? Sorularına keşke olumlu anlamda yanıt verebilsek…

Yıllardır kafaları karıştıran ve bundan sonra da en fazla yoğunlaşmamız gereken nükleer atık konusunun ÇED hazırlık dosyasıyla nasıl da geçiştirildiği, zamana ve dolayısıyla da hafızaların unutkanlığına emanet edildiği ortaya çıkıyor.

Yüklenici firmanın itirafnamesinden yola çıkarak özetleyeyim isterseniz: Bir zamanlar Rusya’ya gerisin geri iade edeceğimizi iddia ettiğimiz atıkları olmayan bertaraf tesislerinde yok edeceğimiz hayaline kapıldığımız “kendimize özgü, dünyada eşi benzeri olmayan bir nükleer tesis rüyasıyla yanıp tutuşuyoruz”

Tanrım serencamımızı hayreylesin…

 

Sisler arasında kaybolan Mersin’ le hayat bulan sanatçı: İlyas Halil…

Sisler arasında kaybolan Mersin’ le hayat bulan sanatçı: İlyas Halil…

İlyas Halil’ in Mersin’ i de akşamları hüzzam, sabah şafağında sabâ makamında bestelenmeyi hasretle bekleyen şiir tadındadır aslında…

Bakın nasıl anlatıyor o sislerin arasında kaybolan şehri:

“Mersin’ i şiir kenti yapan, babaların hoşgörüsü idi. Mersin’ de her akşam çiçek yataklarına çiçek eken, parkları sulayan bahçıvan değildi. Geceleri uyumayan şairler, ressamlardı.”

Halil sadece şiirlerde, hikâyelerde yaşatmaz Mersin’ i. Bir misyoner gibi dünyanın dört bucağında avuçlarına sinmiş Mersin’ i sunar insanlara…

O okudukça gözlerimi nemlendiren satırlarından seçtim aşağıdaki cümleleri:

“Yatırım uzmanı olarak çalıştığım yıllarda, bir Rus devlet adamı Abu Dabi’ ye gelmişti. Ben de Büyükelçi ile ziyaretine gittim. Rus Büyükelçi bana “şiir kitabını götür”  dedi. “Yakışıksız olur” dedim. Büyükelçi “olmaz” dedi. “O da senin, benim gibi şiir seven bir insan”

“Dört damla bahar yağmuru” isimli şiir kitabımı götürdüm. Kısa şiirlerdi, yalın dille yazılmıştı, İngilizce çevirileri de aynı sayfadaydı.

Ertesi gün Rus sefaretinde o devlet adamını yeniden gördüm. Geleceğimi biliyordu herhalde.

“Hüznü, kızıl damı ak güvercin dolu evimizin çocuk ayağı değmemiş bahçesinde öğrendim..” Şiirimi bir kağıda yazmıştı.

Bana “Mersin neresi?” dedi. Cevap vermedim. Daha doğrusu verdiğim karşılık değildi. “Ne bileyim Mersin nerede? Bilsem yitirir miydim Mersin’ i” dedim herhalde.

Mersin kent değildi ki, bir ruh haletiye idi. Mersin aşk yeri, aşkın ilk doğduğu yerdi herhalde. Her nasılsa aşık olunacak tüm kızlar orada toplanmıştı. Mersin Nirvana yeri… Mersin elli yıl önce sevdiğim kadın, şiir kitabımın sarı sayfaları arasında hala on dokuz yaşında…

Mersin taştan, yoldan, sokaktan olsaydı, çamurdan sivrisinekten olsaydı “Deniz çekildi, ay sahilde su birikintisi” der miydim hiç?

Avusturya Ticaret Müsteşarı bir gün “Seninle Mersin’ e gençleşmeye gideceğim” dedi.

“Neden?” dedim.

“Mersin tılsımlı suya benziyor” dedi. “Senin Mersin’ inde aç olmak isterdim…” Ve ardından şiirimi mırıldandı: “Yemek pişirmesini bilmediğin yıllar, yüzüne bakarak yedim ekmek, peyniri”

Fransız Chantal “Beni Mersin’ e götürür müsün?” dedi.

“Ne yapacaksın, Mersin küçücük bir şehir?” dedim.

“Dünyanın en büyük martıları Mersin’ de olmalı…” dedi.

Ne demek istediğini anlamadım. Bana bir şiirimi okudu: ‘İki martının kanadı değince birbirine/gök mü küçüldü dedi biri/ hayır dedi ötekisi, aşkımız büyüdü…’

“Martıların ve aşkların insanlardan büyük olduğu şehri görmek isterdim” dedi.

Ve hepimizi daldığımız uykudan uyandırması gereken o tokat gibi sözler:

“Şiirlerimden söz ettiğim için hoş görün. Mersin deyince şiirlerimden başka aklıma ne gelebilir ki? Bir kent sanatçısı ile yaşar. Mersin’ in yetiştirdiği büyük sanatçılardan biri Nuri Abaç… Onun çocuk sevinci dolu resimlerine bakınca insanın mutlu olmamasına imkan yok. Mersin Nuri’ ye sahip çıkmazsa Ankara çoktan hazır Nuri’ nin tapusunu üstüne kaydetmeye.

Kraliçe Viktorya’ ya “Shakspeare mi, Hindistan mı?” demişler.

“Hindistan bugün bizim yarın değil, oysa Shakspeare İngiltere” demiş…”

Nuri Abaç’ a sahip çıkabildik mi, hayır…

Ama önümüzde kaçırılmaz, kaçınılmaz bir fırsat var:

Zikreder gibi 60 yıldır dünyanın dört yanında Mersin diye inleyen İlyas Halil’ e sahip çıkmak, şehrin onunla daha bir anlam kazanacak yerlerinden birine adını vermek…

Elinde fırça her akşam rüyalarını Mersin niyetine resmeden birine umarım çok görmeyiz bu kadarını…

Mersin’ i “Gökyüzünde tüy, sevişen iki kuşun unutkanlığıdır. Domateste çiçek sarısı, batacak güneşin unutkanlığıdır” diye anlatan başka kimsemiz yok, yoksuluz, yetimiz çünkü…

 

Mersin biraz da İlyas Halil’ dir aslında…

Mersin biraz da İlyas Halil’ dir aslında…

Şubat ayının son günleri, donan Anadolu’ ya inat baharı yakalamaya çalışan Mersin iklimine yakalanmışız.

İçel Sanat Kulübünün Müfide İlhan adı verilmiş salonunda İlyas Halil’ e yılın Edebiyatçısı ödülü verilecek, onu tanıyan, çoğu da hayran bir avuç insan…

Kendisi Kanada’ da karlar altındaki bir kentte kameradan bizi izliyor, bizler baharı kıskandıran Mersin güneşi eşliğinde selamlıyoruz Halil’ i…

Büyük keyif aldığım o öğleden sonranın ardından biraz şaşkınlık, çokça hüzünle farkına varıyorum ki, çok azımız tanıyor ödüle layık gördüğümüz uzaklardaki insanımızı…

Oysa İlyas Halil çok önemli bir sanatçı…

Hele Mersin özellikle de Mersin’ in sisler arasındaki 1940’ ları, 50’ leri siluetine ayna tutması nedeniyle günümüz yaşayanlarından, miras olarak bir şeyleri bırakacağımız geleceğin nesillerine kadar, anlatmamız gereken edebiyatçı…

1964’ te bırakıp gittiği bir kenti aradan geçen neredeyse 50 yıla inat, böylesine yoğun yaşayan, soluyan, bazen şiir bazen ezgi tadında yüreğimizi titreten bir insana karşı boynuma borç kabul ettiğim bir işi yapmaya çalışacak, dilimin döndüğünce İlyas Halil anlatmaya çalışacağım…

Okuduklarınızdan sonra çoğunuzun ortak kanaati olacağına inandığım bir tanımlamayla başlayayım:

Nasıl Shakespare İngiltere, Baudelaire Fransa, Nazım Türkiye ise İlyas Halil’ de Mersin’ dir aslında…

Hafıza sendromu yaşayan kentin onu tanımaması bu gerçeği değiştirmez.

Kopup gittiği yıllardan sonra kaleme aldığı tüm şiirlerinde, su gibi akan hikayelerinde anlattığı, şarap tadında hüzünle sunduğu, savaş yıllarının yılgınlığına inat sevdaları gök yüzünde dolaştırdığı Mersin’ i böylesine canlı, dokunsam elimi yakacak kadar sıcak hiç kimse bu kadar canlı sunmamıştı, bundan sonra sunan çıkar mı, sanmıyorum…

İyisi mi sözü Halil’ e bırakmak. Ondan alıntıladığım bölük pörçük cümle kırıntıları bile neden böyle düşündüğümü daha iyi anlatacaktır diye düşünüyorum.

**

Bakın bugün Jandarma kışlasına ek binaya feda edilen Vilayet Sarayının arka bahçesindeki Adliye binasını Sudi Abaç çizgilerinin eşliğinde nasıl anlatmakta:

“Adliye sarayının damı ak kumrular tekkesiydi. Mahkeme koridorları kumruların gugukları, köylülerin dertleriyle uğuldardı. Keçisini yitirmiş Fadime Ana, Sudi’ nin kapısına dikilmiş “Kadanı alayım avukat bey” diyordu, “Hâkim beye söyle keçimi bulsunlar”

Ertesi gün Sudi’ nin karikatür defterini gördüm. Sütlü keçi her zaman yolunu şaşıran Fadime Anayı mahkeme koridorlarında aramaktaydı.”

“… Aşık olmaktan başka bildiği bir iş yoktu kimsenin. O yıllarda Mersin’ de yaşamak, yağmurda ıslanan ağaca benzerdi. Sırılsıklam aşık olmak kaçmadığımız bir olaydı. Aysel’ in, Suna’ nın, Nurten’ in güzelliğine kim karşı koyabilirdi?

Biraz daha var olduk her sabah güneş doğunca.

Penceresi açılınca yarin.

Biraz daha var oldu ağaçlar dallarına kuşlar konunca.”

1964’ te bırakıp gittiği kente 40 yıl sonra 2004’ te döner İlyas Halil. Bıraktığı şehri bulamama hayal kırıklığını ben de 1964’ te bıraktığım Mardin’ e 44 yıl sonra döndüğümde yaşamıştım, iyi bilirim…

Yine de yazdıklarını okurken hıçkırıklarıma engel olmadı, o hüsrana aşina olmak:

“2004 yazı Mersin’ deyim. Şiirin renklerin içinde miyim diye bakıyorum. Parklardan renk, koku çaldığımız yılları arıyorum. Aradan elli yılın geçtiğine inanmak güç.

1954 yağmurları yağmıyordu artık. Geçtiğimiz sokaklarda. Pencerelerde bildiğim yüzleri aradım. Petunia saksıları boştu.

1956 denizini aradım. Nereye gittiğini bilen yoktu. Elimle boyadığım denizi alıp götürmüşlerdi. Belediye memurları çöplüğe atmış olmalı. Ellerimde hala o günün mavi lekesi duruyordu.

Nuri Abaç Ankara’ dan haber salmıştı.. “Boşuna arama” diyordu. “Renk sarhoşu kimse kalmadı. Nevin’ in saçını dağıtacak rüzgarı bulamayacaksın. Renkler, kokular göçtü” dedi.

Ne aradığımı bilsem bulurdum herhalde. Gökyüzü açılmış mavi şemsiye ben kuş. Mersin’ i güneş ışınlarında deniz kıyısında bulmak için uçuyorum. Önümde yokluktan büyük bir yokluk.

Elimi sürünce nane yaprağını bulacakmışım gibi ellerime bakıyorum.

Yok, bir şeyi bulmak aradığımı bulmaktan daha kolaydı.

Kumları teker teker kaldırıyor, altlarına bakıyorum. Kayaların üstünde iki çakıl taşı gördüm..

Gözüm ısırıyordu. Daha önce bir yerde görmüştüm. Taşlara dokundum.

Biri Mari’ nin yüzü. Ak, yumuşak..

Bakınca şaşırmayacaktım yolumu. Bir yere varacaktım. Mari’ nin yüzüne dokununca.

..

Çakılları salladım içleri yarı yarıya deniz.

Kollarından bacaklarından damlıyordu denizin getirdiği..

Yarin ıslandığını görmek bugüne kalmış demek.

“Kurunmak ister misin” dedim. Havlu verdim elli yıl sonra..”

Sadece geldiği günlerde anımsadığı bir şehir değildir Mersin…

Bırakıp gittiği yıllardan günümüze, aklında kalan Mersin rengiyle boyar gök yüzünü, ergenliğin sevgilisinin eteğini uçuran haylaz rüzgarı çağrıştırır yâd ellerdeki serseri yel…

Atilla İlhan; “İzmir’ in denizi kız, kızı deniz kokar” diye tanımlar genlerine işlemiş kenti.

Ama kendisi itiraf etmese de İzmir Atilla İlhan’ dır bana göre…

Ve o nedenle Mersin şiir, hikâye o nedenle de İlyas Halil Kokar çoğumuz farkına varmasak ta…

Devam ettiğimde sizler de okuyacak ve okudukça ne kadar haklı olduğumu göreceksiniz…

 

Eski Mersin’ de restorasyon başlarken birkaç uyarı…

Eski Mersin’ de restorasyon başlarken birkaç uyarı…

27 Şubat pazartesi günü Valinin ev sahipliğinde bana göre çok önemli bir toplantı yapıldı.

Davetliydim ama aniden baş gösteren sağlık sorunum nedeniyle çok istememe rağmen katılamadım.

Katılsam görüşlerimi yansıtma şansım olur muydu? Sanmıyorum.

Mersin’ in geleceğini çok yönlü etkilemesi kaçınılmaz olan, bu nedenle de konuya aklı eren pek çok insanın üzerinde konuşması, tartışması gereken bir konudan, Vali Güzeloğlu’ nun “Dönüşüm Başladı” sloganıyla tanıtmaya çalıştığı “Gar binası ile Kültür Merkezi arasındaki bölgesinin” ayağa kaldırılmasını hedefleyen projeden söz ediyorum.

O toplantıya katılmadığım için Güzeloğlu’ nun sunumu sonrasında dinleyicilerden herhangi bir görüş, öneri gelip gelmediği konusunu merak ediyordum.  Sordum, sunumla sınırlı kalmış tasarlanan proje.

Bu nedenle en azından tarihe karşı sorumluluğumu yerine getirmek amacıyla bu çok önemsediğim, rüyalarıma giren “Restorasyon yol haritası” ile ilgili görüşlerimi dile getirmek zorunda hissediyorum kendimi.

Öncelikle bir tesbiti yapmalıyım: Mersin’ in bırakın çok eski dönemlerini yakın tarihini bile doğru dürüst bilen bir bürokratik yapıya sahip değil.

Bürokrasi dışında uzman geçinen, bazı Akademisyen unvanlı birileri var ama onların da katkıları veya gözlerini kapatmalarıyla Eski Mersin’ in ne hale geldiği, getirildiği hatta yağmalandığı ortada…

Bu nedenle el yordamıyla ve iyi niyetle bir şeyler yapmaya çalışan Vali Güzeloğlu’ nun çabalarını elbette önemsiyorum ama “atılacak taşın, ürküteceği kurbağaya değip değmeyeceği” sorusunu gönül rahatlığıyla yanıtlamam mümkün değil.

Dediğim gibi Güzeloğlu özellikle eski Mersin olarak tanımladığımız çoğu SİT alanı olan bölgeyi ve bölgenin geçmişini doğaldır ki bilmiyor. Bunu eksiklik olarak veya eleştirmek amacıyla söylemiyorum. Ama bu gerçeğin de ortaya konması lazım.

Peki, bu durumda ne yapılmalı?

Bilen ve samimiyetle, hiçbir kişisel çıkara bulaşmadan bu bilgisini paylaşmaya hazır olanların görüşlerine başvurulmalı, yardım alınmalı.

Bu yapılmış mı?

Yapılsa Güzeloğlu’ nun sunumda dile getirdiği kimi değişim önerileri bu şekilde çıkmazdı karşımıza.

Aslında eski Mersin’ in ayağa kaldırılması çabalarının ilki değil bu, sonuncusu da olmayacak.

Kent dinamikleri özellikle de başta Büyükşehir Belediyesi olmak üzere tüm yerel yönetimler sahiplenmediği sürece bu tür çalışmalar kişilerle kaim kalır. Bugün heyecanlı bir Valinin başlattığı çalışmalar yarın kendisi gittikten sonra olduğu yerde de kalabilir, hatta gelen yapılanları yanlış bulup sil baştan düzeltmeye bile kalkabilir.

Doğrusu nedir diye sorarsanız; Antep’ e bakın derim.

Orada öncü, lokomotif atanmış ve her an başka yere atanması muhtemel Vali değildir, şehrin seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanıdır. Gaziantep kalesi eksenli ve eski Hapishane merkezli iki restorasyon projesinin bugün geldiği nokta eski şehirden fışkıran tarihin ışığındaki zengin, muhteşem bir dekora ev sahipliği yapan bir KADİM ŞEHİR’ dir…

Bir hafta sonu üşenmeyin, gidin Antebe; Kale civarındaki düzenlemeleri, eski hapishanede ortaya çıkan kiliseyi, o kilise yolu genişletilirken bulunan Havra’ yı, Kasaplar çarşısını, Şıra Hanını, Bayaz Hanı, beş yıldızlı otele dönüştürülen eski Belediye Binasının son halini görün.

Mersin’ de bu restorasyon çalışmasını üstlenecek Yerel Yönetimler olmayınca, atanan Valiler el yordamıyla bir şeyler yapmaya çalışıyorlar ama bunların ne kadar sağlıklı olduğu, olacağı konusu hep tartışmalıdır, umarım bu kez öyle olmaz.

Kaygılarımı basit bir örnekle dillendireyim;

Bu kentte Gülnar Oteli adlı bir yapı örnek olsun diye restore edilmedi mi?

Bırakın kente gelen yabancıyı, kaç Mersin’ li biliyor o güzelim binayı?

Daha acıklısını sorayım: Gidin bakalım bulabilecek misiniz Gülnar Oteli adı verilen yapıyı? Buldunuz diyelim, yan yana kahvehanelerin sokağa doldurduğu sandalyelere tünemiş işsizler ordusunun arasından kazasız belasız yürüyebilir misiniz?

O Gülnar Otelinin restorasyon parası için kapısı çalınan Kültür Bakanları, harcanan trilyonlar. Bir gün ismi bende kalsın Mersin Valilerinden biri gezdirmişti de kapıları kilitli tutulan binanın üst katlarını, ağlamaklı olmuştum.

Gülnar Otelinin üst katlarından biri restorasyon döneminin Valilerinden birine dinlenme süiti olarak düzenlenmişti ve bırakın birisinin bu butik olarak düzenlenen mekanda konaklamasını, yukarılara çıkması bile yasaktı…

Sanıyorum bugün de yasak ve maaşını vergilerimizle karşıladığımız güvenlik elemanlarınca korunan, belki de Kültür Müdürlüğünce kimi kızak, kimi arazi! Görevine atanan memurların arpalığı olarak yeniden ölümü beklemekte…

Tüm bunları niye mi anlatıyorum?

Güzeloğlu’ nun sunumunda hemen başlanacağını ifade ettiği projelerin içinde eskinin bilinmemesinden kaynaklanan pek çok eksik var. Bunların çalışmalar başlamadan önce göz önüne alınmaması ve aşamalı bir plan çerçevesinde şimdiden tasarlanmaması ileride vahim hatalara yol açar.

Basit bir örnekle noktalayayım bugünkü yazıyı, ama konu farklı mekanlar nedeniyle daha birkaç yazıyı gerektirecek ağırlıkta.

Kültür Müdürlüğü olarak tanımlanan tarihi binanın geçmiş kökleriyle ilgili mülkiyet sorunundan, Balıkçılar Çarşısı ve çevresi ile ilgili düşünülen düzenlemelere, Sursok binalarından Azak Hana kadar elbette söyleyeceklerim var.

Gelelim o basit örneğe: Bugünkü Valiliğin kuzeyindeki tarihi Valilik Binası olarak anılan yapının bu haliyle restore edilmesi yeterli değildir ve mutlaka eski haline çevrilerek insanlığa kazandırılmalıdır.

Ne demek istediğimi 50 yaş üstü her Mersin’ li bilir ama anlatmaya çalışayım:

Bu binanın ön cephesi Uray Caddesine açılır ama arkasındaki Mücahitler Caddesi ile de bağlantılıdır.

Ne yazık ki 12 Eylül darbesinin ‘o kafalarından’ biri, o Mücahitler Caddesini bir gecede kapattı ve Katolik kilisesine kadar uzanan, sağında solunda tarihi binaların yer aldığı yüz yıllık muhteşem caddeyi “çıkmaz sokak” haline getirdi.

“o kafa” bununla da yetinmedi. Hükümet Konağının arka kapısından başlayan avlu ve mekânı yüz on yıllık Hapishaneyi de içine alacak Jandarma kışlası ve binasına çevirdi.

Netameli günlerdi ve bırakın karşı çıkmayı, “ne yapıyorsun” diyenlerin o el konan tarihi dokuya kondurulan çirkin yapılarda işkenceden geçirilmesi kaçınılmazdı.

Oysa bugün dönem farklı.

Tarihi dokunun kalbinde yer alan Jandarma komutanlığı sorumluluk alanına giren bir bölgeye nakledilir. 1898 yılında yapılan Eski Hapishane ile Hükümet Konağı arasına 12 Eylül darbe döneminde kondurulan çirkin yapılar yıkılır, Mücahitler veya eski adıyla Pazar Caddesi çıkmazdan kurtarılıp yeniden nefes alır hale getirilir.

Bu Cadde Mersin Ortaokulu olarak ta anılan Kilise yanındaki tarihi binaya kadar yeniden ulaşır. Ulaştığı yerde ne mi var dersiniz?

Roger Vadim’ in çocukluğunu geçirdiği mekan…

Roger Vadim kim mi?

O kadarını da siz bulun artık…

Google’ e girin; Fransız sineması, ünlü yönetmen, Bardot gibisinden bir şeyler yazın, göreceksiniz.

Çok mu yordum okuyanları, çok mu şey istiyorum?

İnanın ben bile kendime kızıyorum çoğu zaman, ama can çıkıyor, huy çıkmıyor, elimde değil…

Mersin 29 Şubat 2012

abdullahayan@gmail.com