Tevfik Sırrı Gür partizan mıydı?

Vali Tevfik Sırrı Gür partizan mıydı?

Son yıllarda farklı bir Tevfik Sırrı Gür portresini ortaya çıkarmaya ve bunu da tek taraflı biçimde şartlandırılmaya çalışılan kamuoyuyla paylaşmaya çalışıyorum.

Kimseyle kişisel derdim yok.

Ama çok eski dönemlere bile gitmeyen, böylesine yakın tarihe ait gerçeklerin ters yüz edilmesi, çoğu yalan yanlış bilgilerin geçen zaman içinde gerçekmiş gibi iz bırakma tehlikesini barındırıyor.

Tek parti dönemini cilalayıp önümüze getirenlerin tek tipleştirmeye çalıştıkları ve tarih diye dayattıkları dışında yaşananlar var. Karınca kararınca bunu ortaya çıkarmaya çalışıyorum.

Zorlukları olan bir çaba bu, farkındayım. Ama bedeli ne olursa olsun, gelecek nesillerin olanları ayna tutar gibi görmeleri gerekiyor. Ancak o zaman acı, tatlı yanlarıyla bir dönemi aydınlatmış aydınlatmakla da kalmayıp bizden sonrakilere daha bir “hoş seda” bırakacağız havasını soluduğumuz gök kubbeden.

Yıllardır cevap bulmaya çalıştığım soru şuydu:

Eski dönemlerden vazgeçtim Cumhuriyet’ ten itibaren onca Valinin gelip geçtiği Mersin’ de neden hiç birinin adı Gür kadar etki yaratmadı? Toplasanız tüm hizmeti 3 yılı bulmaz bir Vali, üstelik kentin en yokluklarla geçen en karanlık, en baskıcı döneminde görevliyken nasıl oldu da Mersin’den ayrıldıktan uzun yıllar sonra efsane haline getirildi?

İhracatçıların yıllarca okul yaptırma fonunda biriktirdikleri paralara, iş adamlarının katkısını sağlayarak tamamlanan Mersin Lisesine veya temelini atmaktan başka katkısı olmayan üstelik kendisinin kentten ayrılmasından beş yıl sonra ve DP Hükümetinin aktardığı kaynakla tamamlanan Şehir Stadyumuna nasıl oldu da uzun yıllar sonra bir sabah “efsane” ilan edilen Valinin adı verildi?

Soruların yanıtı 1960 darbesinden sonra estirilen rüzgâra ve o rüzgârın Mersin’ deki önemli yaratıcılarından Şinasi Develi’ nin çabalarında gizli.

Hakkını vermeliyim. Şinasi Develi ve onun kaleme aldığı bir dönem Mersin’ini yansıttığını iddia ettiği kitaplar olmasa Tevfik Sırrı Gür’ün esamisi okunmazdı.

4 Ağustos 1951 günü Demokrat Parti Mersin teşkilatının yayınladığı tarihi belgedeki hepsi birbirinden ağır 11 maddelik bildirinin bir yerinde ifadesini bulan;

 “Memleketin ticaret âlemi adeta haraca bağlanarak, ihracat ve ithalat malları üzerinden yüzde bir buçuk prim alınmış; bisiklet, otomobil, kamyon sahipleri lastik buhranı içinde kıvranırken 4-5 liralık bir bisiklet lastiğinden ayrıca 10-20 lira, bir tek kamyon lastiğinden 1500 liraya kadar vergi alınmıştır. Mersin’den sevk edilen sebze, limon ve portakalın her sandığından 15-25 kuruş, kadınlarımızın dikiş makarasından, köylünün dokuyacağı bez ipliğinden, Sümerbank’ın basma ve bezlerinden muayyen zoraki vergiler toplanmış, köylülerimiz gaz bulamadıkları için çıra yakarken petrolün tenekesinden 100 kuruş alınmıştır. Hatta ve hatta -Mersin’de o günlerde bulunmayanlar inanmayacaklardır- halkın yiyeceği bir lokma ekmek bile ihmal edilmemiş her ekmekten bir kuruş vergi zam edilmiştir.” İddialarına muhatap olan birinden kahraman yaratan sihirli değnekten söz ediyorum.

Aslında T.S.Gür dönemi ile ilgili sorulacak yığınla soru, araştırılması gereken o kadar konu var ki; ileride o sancılı günlerin başlı başına araştırma konusu yapılacağına inanıyorum. Örneğin Lise inşaatından kaydırılan malzeme, Ermeni Kilisesinin sökülen taşları ve iş aleminden nazik biçimde toplanan paralarla yapılan ve Lise, Stadyumdan çok damgasını vurduğu her şeyiyle Gür’ ün eseri kabul etmemiz gereken Halkevi –günümüzdeki Kültür Merkezi- dururken Valinin adı neden oraya değil de 1960 darbesinin ardından kimlerin gayreti, talimatı, eliyle Şehir Stadyumuna ve Mersin Lisesine verildi?

Bunlar daha önce de ele aldığım ve mutlaka yanıtı bulunması gereken zor sorular.

Bu kez bambaşka yanıyla ele almak istiyorum Tevfik Sırrı Gür’ ü…

Ülkenin ilk kez gittiği çok partili “oyların açık, sayımın gizli” olarak bildiğimiz 1946 seçimleri sırasında Mersin Valiliği koltuğunda oturan Gür’ ün o seçimlerde yüklendiği rol ve geniş halk kesimlerine, özellikle de muhalif diye yaftalanan Demokrat Partililere reva görülen muamelelere.

Propoganda çalışmalarına katılan Demokrat Partilileri yayınlandığı bildiriyle Ceza Kanununun 141-142. Maddeleri uyarınca yargılanacakları tehdidinde bulunacak kadar kendisini tek parti ile özdeşleştiren, Celal Bayar’ı dilekçedeki imza eksik diye Mersin’de konuşturmayacak kadar ileri giden Vali Gür’ü hem de öyle birilerinin hafızalarına güvenip, kurdukları hayallerle değil, tümü gerçek belgelerle yansıtmaya çalışacağım.

İlk belge 2.dünya savaşı nedeniyle riskli İstanbul Heybeliada’ dan Mersin kışlasına nakledilen Deniz Harp Okulu Komutanlarından Celaleddin Orhan’ ın “Bir Bahriyelinin anıları” adı altında topladığı ve 2001 yılında yayınlanan kitabından…

Orhan bu kitabında yaklaşmakta olan 1946 seçimleri arifesinde Mersin’de yaşadığı hayli önemli bir olayı tüm detaylarıyla yazmakta.

Anlattıklarından yola çıkarsak aylardan Temmuz ve Mersin çok partili yaşamın ilk demokrasi sınavına çok renkli, heyecanlı, hatta yer yer bel altı vuruşların tansiyonu tehlikeli doruklara çıkardığı bir seçime doğru adeta koşmakta.

Yukarıda alıntıladığım 1951 Demokrat Parti bildirisinden yıllar önce muhalifler CHP’ yi Gür’ün halkı canından bezdiren uygulamaları, Deli Dumrul misali saldığı vergiler nedeniyle yerden yere vurmakta.

İşte bu ahval ve şerait içinde ve sıcaktan bunaldığı bir Temmuz ikindisi Deniz Harp Okulu Komutanlığına vekâlet eden Orhan’ın kapısı çalınır. Komutanlık Mersin genelinde taşıdığı rütbe sebebiyle o günlerde Garnizon Komutanlığı sıfatını da taşımaktadır ve hiyerarşi gereği il sınırlarındaki tüm askeri birlikler ona ve o da emir komuta anlamında şekil olarak Mersin Valisine bağlı.

Gerisini ve yaşananları Orhan’ın katıldığı Kurtuluş Savaşından başlayarak tanık olduğu tüm olayları anlattığı “Bir Bahriyelinin Anıları” kitabındaki bölümden okuyalım:

**

Bir sonraki bölümde, Garnizon komutanı sıfatıyla Orhan’dan askeri güç desteği isteyen Valiye “Milletin düşmana karsı kullanmak üzere askerine verdiği silah, hiçbir zaman kendisine tevcih edilemez. Tabi millet ve memleket hainleri hariç. Milletimin kanını dökmektense; tahrikçi ve müşevvikleri bertaraf etmeyi tercih ederim olur biter.” Diyecek kadar onurlu,

“tahrikçi kim?” diye soran Gür’e “baş tahrikçi sizsiniz” cevabını yapıştıracak kadar cesur Orhan’ın anılarını bulacaksınız.

 

 

Son yıllarda farklı bir Tevfik Sırrı Gür portresini ortaya çıkarmaya ve bunu da tek taraflı biçimde şartlandırılmaya çalışılan kamuoyuyla paylaşmaya çalışıyorum.

Kimseyle kişisel derdim yok.

Ama çok eski dönemlere bile gitmeyen, böylesine yakın tarihe ait gerçeklerin ters yüz edilmesi, çoğu yalan yanlış bilgilerin geçen zaman içinde gerçekmiş gibi iz bırakma tehlikesini barındırıyor.

Tek parti dönemini cilalayıp önümüze getirenlerin tek tipleştirmeye çalıştıkları ve tarih diye dayattıkları dışında yaşananlar var. Karınca kararınca bunu ortaya çıkarmaya çalışıyorum.

Zorlukları olan bir çaba bu, farkındayım. Ama bedeli ne olursa olsun, gelecek nesillerin olanları ayna tutar gibi görmeleri gerekiyor. Ancak o zaman acı, tatlı yanlarıyla bir dönemi aydınlatmış aydınlatmakla da kalmayıp bizden sonrakilere daha bir “hoş seda” bırakacağız havasını soluduğumuz gök kubbeden.

Yıllardır cevap bulmaya çalıştığım soru şuydu:

Eski dönemlerden vazgeçtim Cumhuriyet’ ten itibaren onca Valinin gelip geçtiği Mersin’ de neden hiç birinin adı Gür kadar etki yaratmadı? Toplasanız tüm hizmeti 3 yılı bulmaz bir Vali, üstelik kentin en yokluklarla geçen en karanlık, en baskıcı döneminde görevliyken nasıl oldu da Mersin’den ayrıldıktan uzun yıllar sonra efsane haline getirildi?

İhracatçıların yıllarca okul yaptırma fonunda biriktirdikleri paralara, iş adamlarının katkısını sağlayarak tamamlanan Mersin Lisesine veya temelini atmaktan başka katkısı olmayan üstelik kendisinin kentten ayrılmasından beş yıl sonra ve DP Hükümetinin aktardığı kaynakla tamamlanan Şehir Stadyumuna nasıl oldu da uzun yıllar sonra bir sabah “efsane” ilan edilen Valinin adı verildi?

Soruların yanıtı 1960 darbesinden sonra estirilen rüzgâra ve o rüzgârın Mersin’ deki önemli yaratıcılarından Şinasi Develi’ nin çabalarında gizli.

Hakkını vermeliyim. Şinasi Develi ve onun kaleme aldığı bir dönem Mersin’ini yansıttığını iddia ettiği kitaplar olmasa Tevfik Sırrı Gür’ün esamisi okunmazdı.

4 Ağustos 1951 günü Demokrat Parti Mersin teşkilatının yayınladığı tarihi belgedeki hepsi birbirinden ağır 11 maddelik bildirinin bir yerinde ifadesini bulan;

 “Memleketin ticaret âlemi adeta haraca bağlanarak, ihracat ve ithalat malları üzerinden yüzde bir buçuk prim alınmış; bisiklet, otomobil, kamyon sahipleri lastik buhranı içinde kıvranırken 4-5 liralık bir bisiklet lastiğinden ayrıca 10-20 lira, bir tek kamyon lastiğinden 1500 liraya kadar vergi alınmıştır. Mersin’den sevk edilen sebze, limon ve portakalın her sandığından 15-25 kuruş, kadınlarımızın dikiş makarasından, köylünün dokuyacağı bez ipliğinden, Sümerbank’ın basma ve bezlerinden muayyen zoraki vergiler toplanmış, köylülerimiz gaz bulamadıkları için çıra yakarken petrolün tenekesinden 100 kuruş alınmıştır. Hatta ve hatta -Mersin’de o günlerde bulunmayanlar inanmayacaklardır- halkın yiyeceği bir lokma ekmek bile ihmal edilmemiş her ekmekten bir kuruş vergi zam edilmiştir.” İddialarına muhatap olan birinden kahraman yaratan sihirli değnekten söz ediyorum.

Aslında T.S.Gür dönemi ile ilgili sorulacak yığınla soru, araştırılması gereken o kadar konu var ki; ileride o sancılı günlerin başlı başına araştırma konusu yapılacağına inanıyorum. Örneğin Lise inşaatından kaydırılan malzeme, Ermeni Kilisesinin sökülen taşları ve iş aleminden nazik biçimde toplanan paralarla yapılan ve Lise, Stadyumdan çok damgasını vurduğu her şeyiyle Gür’ ün eseri kabul etmemiz gereken Halkevi –günümüzdeki Kültür Merkezi- dururken Valinin adı neden oraya değil de 1960 darbesinin ardından kimlerin gayreti, talimatı, eliyle Şehir Stadyumuna ve Mersin Lisesine verildi?

Bunlar daha önce de ele aldığım ve mutlaka yanıtı bulunması gereken zor sorular.

Bu kez bambaşka yanıyla ele almak istiyorum Tevfik Sırrı Gür’ ü…

Ülkenin ilk kez gittiği çok partili “oyların açık, sayımın gizli” olarak bildiğimiz 1946 seçimleri sırasında Mersin Valiliği koltuğunda oturan Gür’ ün o seçimlerde yüklendiği rol ve geniş halk kesimlerine, özellikle de muhalif diye yaftalanan Demokrat Partililere reva görülen muamelelere.

Propoganda çalışmalarına katılan Demokrat Partilileri yayınlandığı bildiriyle Ceza Kanununun 141-142. Maddeleri uyarınca yargılanacakları tehdidinde bulunacak kadar kendisini tek parti ile özdeşleştiren, Celal Bayar’ı dilekçedeki imza eksik diye Mersin’de konuşturmayacak kadar ileri giden Vali Gür’ü hem de öyle birilerinin hafızalarına güvenip, kurdukları hayallerle değil, tümü gerçek belgelerle yansıtmaya çalışacağım.

İlk belge 2.dünya savaşı nedeniyle riskli İstanbul Heybeliada’ dan Mersin kışlasına nakledilen Deniz Harp Okulu Komutanlarından Celaleddin Orhan’ ın “Bir Bahriyelinin anıları” adı altında topladığı ve 2001 yılında yayınlanan kitabından…

Orhan bu kitabında yaklaşmakta olan 1946 seçimleri arifesinde Mersin’de yaşadığı hayli önemli bir olayı tüm detaylarıyla yazmakta.

Anlattıklarından yola çıkarsak aylardan Temmuz ve Mersin çok partili yaşamın ilk demokrasi sınavına çok renkli, heyecanlı, hatta yer yer bel altı vuruşların tansiyonu tehlikeli doruklara çıkardığı bir seçime doğru adeta koşmakta.

Yukarıda alıntıladığım 1951 Demokrat Parti bildirisinden yıllar önce muhalifler CHP’ yi Gür’ün halkı canından bezdiren uygulamaları, Deli Dumrul misali saldığı vergiler nedeniyle yerden yere vurmakta.

İşte bu ahval ve şerait içinde ve sıcaktan bunaldığı bir Temmuz ikindisi Deniz Harp Okulu Komutanlığına vekâlet eden Orhan’ın kapısı çalınır. Komutanlık Mersin genelinde taşıdığı rütbe sebebiyle o günlerde Garnizon Komutanlığı sıfatını da taşımaktadır ve hiyerarşi gereği il sınırlarındaki tüm askeri birlikler ona ve o da emir komuta anlamında şekil olarak Mersin Valisine bağlı.

Gerisini ve yaşananları Orhan’ın katıldığı Kurtuluş Savaşından başlayarak tanık olduğu tüm olayları anlattığı “Bir Bahriyelinin Anıları” kitabındaki bölümden okuyalım:

**

Bir sonraki bölümde, Garnizon komutanı sıfatıyla Orhan’dan askeri güç desteği isteyen Valiye “Milletin düşmana karsı kullanmak üzere askerine verdiği silah, hiçbir zaman kendisine tevcih edilemez. Tabi millet ve memleket hainleri hariç. Milletimin kanını dökmektense; tahrikçi ve müşevvikleri bertaraf etmeyi tercih ederim olur biter.” Diyecek kadar onurlu,

“tahrikçi kim?” diye soran Gür’e “baş tahrikçi sizsiniz” cevabını yapıştıracak kadar cesur Orhan’ın anılarını bulacaksınız.

 

 

Kruvaziyer turizminde Mersin’ in şansı…

Dünya turizm trendlerinde çok hızlı değişim hatta devinim yaşanmakta.

Bunun en önemli yansıması ise yenilik ve çeşitlilikte ortaya çıkan ve her gün artan talep…

İkinci dünya savaşının ardından özellikle İspanya ile başlayan, Türkiye’ nin de Özal döneminde yarışa katıldığı; deniz, kum, güneşten oluşan artık klasikleşmiş turizm trendinin yerine farklı arayışlar, turizm anlamında her türlü inovasyona açık yeni bir anlayış gelişmekte.

Günümüzdeki yeni trend; kültür, tarih, sağlık, kongre, yatçılık, eğlence, heyecan, kumar gibi hayli geniş yelpazeden oluşan farklı turizm dilimlerinde oluşmakta.

Kısaca, kıyı turizminin yerine tüm ülkenin, sezonluk seyahatlerin yerini de yılın tümüne yayılan turizm hareketleri almakta…

Bunun ülkemize yansıması henüz tüm ağırlığıyla hissedilmese de, Antalya merkezli kum, güneş, denizden ibaret, kitlelerin havaalanından alındığı, yedirilip içirilerek, çok kaliteli mekânlarda ağırlandığı ve yeniden ülkelerine gönderildiği, konaklama alanı dışında hiçbir yeri görmedikleri anahtar teslimi turizm anlayışı tüm dünyada yerini farklı yeni anlayışa terk etmekte…

Zengin dokusunu öne çıkaran Kapadokya bölgesi, tarihin taşa işlendiği Mardin ile gelişen butik turizm vahalarındaki yoğun talep, henüz yolun başında olan Anadolu’ yu nasıl bir geleceğin beklediğini göstermesi bakımından önemli dersler içeriyor.

Dünya turizmindeki bir başka küresel gelişme ise uzun mesafeli deniz aşırı seyahatlerdeki gözle görülür artış ve buna bağlı turizmin ekonomik, sosyal kültürel ve ekolojik etkileri üzerinde daha yüksek bilinç ve duyarlılıkla egemen oluşu…

Harcayacak parası ve geçireceği zamanı daha fazla, buna karşın zor beğenen, gittiği yeri gözlem ve inceleme düzeyi yüksek kısacası hayli seçici ama çok anahtar teslimi ortalama turistlere oranla çok harcayan yeni bir turist portföyü doğmakta.

Yeni turizm anlayışı; artık klasik hale gelen kum, güneş, denize dayalı turizm sektörünün geri kalmışı Mersin açısından hayli fazla fırsatı barındırıyor.

Kısaca 323 km lik sahile rağmen dövünüp durduğumuz tesis yoksulluğu belki de geleceğin potansiyel zenginliğini taşıyor içinde…

İşte son günlerde Mersin Turizm Platformunca dile getirilen kruvaziyer eksenli turizm ile ilgili beklentiler yukarıda anlatmaya çalıştığım küresel trendler ışığında değerlendirildiğinde daha bir anlam kazanıyor.

Platformun öncü isimlerinden Numan Olcar’ ın son günlerdeki söylemleri, Mersin’ deki tüm kesimlerin üzerinde düşünmesi, tartışması gereken önemde.

Mersin limanındaki yolcu gemilerine ayrılan rıhtımın yeniden düzenlenmesi, 300 metre ve üstü kruvaziyerlerin yanaşmasına uygun hale getirilmesi gibi önerilerin hızla hayata geçirilmesi yönünde hepimize büyük görevler düşüyor.

Madem ki, deniz aşırı seyahat eden ve güneşli kumsallardaki lüks oteller yerine binlerce yıllık Anadolu coğrafyasına, bu coğrafyadaki dinlere, tarihe ilgi duyan yenilikçi bir turizm anlayışı gelişiyor, Mersin kaybettiği zamanı telafi etmekle kalmaz yeni sürecin öncüsü haline gelebilir.

Yine Olcar’ ın dile getirdiği Mersin’ e yanaşacak kruvaziyerlerdeki turistleri Kapadokya başta olmak üzere çevre kentlerdeki tarih zengini lokasyonlara taşıma projesi de pek ala hayata geçirebilir.

Bunlar artılarımız…

Ama hayallerin gerçekleşmesinde işler hiç te sanıldığı kadar kolay değil.

Ve burada öylesine eksiklerimiz, almamız gereken o kadar yol var ki, o gerçekleri bilmeden ve özellikle yerel dinamiklerin bu alandaki rollerini ortaya koymadan adım atmak olanaksız.

Son yıllarda kruvaziyer turizmde hayli mesafe kat eden İzmir’ deki yerel inisiyatiflerin nasıl roller üstlendikleri, hangi bedelleri yüklendikleri Mersin’e ilham verecek derslerle dolu örneğin…

Tıpkı Mersin gibi 1980’lerin ortalarından ibaret başlayan turizm hamlesinde sınıfta kalan İzmir, 2003 yılında Ticaret Odasının öncülüğüyle kruvaziyer turizmi hamlesi başlattı.

İşler fena da gitmedi. 2004 yılında 33 yolcu gemisinin getirdiği 76 turiste ev sahipliği yapan kent, 2006 yılında gemi sayısını 105’ e, yolcu sayısını ise 186 bine çıkardı. 2008’ de ise 150 gemi ile 400 bin yolcu indi İzmir’ e…

Bu inanılması güç mucizeyi yaratan İzmir Ticaret Odası idi. İzmir ekonomisini canlandıran proje gündeme geldiğinde ayakta alkışlayan tüm kurumlar iş para koymaya geldiğinde arazi olmuş, yükün tümü İZTO’ nun üzerine yıkılmıştı.

Kruvaziyer gemilerinin kente gelmesinin nasıl faturası olur diye merak edenleri bilgilendireyim. Türkiye’ deki kahrolası mevzuat hazretlerinin toprak bastı diye tanımlanan ve bugün de geçerliliğini koruyan bir acayip vergi türü var. Her yolcunun Türkiye topraklarına ayak basarken ödemesi gereken bu vergi nedeniyle kruvaziyerler yıllarca Türkiye yerine Yunanistan’ ı tercih ettiler.

İşte İzmir 2003 yılında başlattığı hamlenin ilk adımı olarak bu toprak bastı paralarını kent dinamiklerinin oluşturduğu platformun üstlenmesini kararlaştırdı.

4 yıl sonunda İZTO, İzmir’ e gelen 606 bin yolcu için tam bir milyon doları kurum kasasından ödedi ama başlarda heyecanlı vaatlerde bulunan örgütlerin hiç biri tek kuruşluk katkı yapmadı.

Ve artık bıçak kemiğe dayandı derken, yetkililer uyanıp baş belası vergiyi yolcu başına 15 dolarlardan 1 dolara indirdiler. Bu sayede İzmir 2011 yılında 272 sefer ve 503.898 yolcu ile kruvaziyer turizmin başkenti konumuna geldi.

Bugün Mersin, İzmir’in yaşadığı acı tatlı deneyimlerden dersler çıkararak çok daha kolay geçireceği bir sürecin eşiğinde. Üstelik Çağlayan gibi konuya vakıf bir Bakana sahip. Özellikle Çağlayan’ ın önerisiyle Ekonomi Bakanlığının son aşamaya getirdiği yeni nesil serbest bölgeler çalışması, kruvaziyer turizmi ile buluşturulduğunda Mersin’e bu alanda çok daha büyük ivme kazandıracak.

Kısaca Mersin kruvaziyer turizminde kısa zamanda doğu Akdeniz’in cazibe merkezi haline getirilebilir. Olcar’ ın dile getirdiği yıllık 400 gemi seferi ve 1,2 milyon yolcu hedefleri de, İzmir’ deki mucize göz önüne getirilirse hayal falan değil.

Ama yapılması gereken çok şey, atılması gereken hayli fazla adım var. Sadece limandaki rıhtımın değil, özellikle liman ile Müftü Deresi arasında kalan tüm bölgenin bu yeni konsepte uygun biçimde ele alınması, bozuk diş gibi duran Orduevi çevresinin düzenlenip Aqua Parka uyumlu hale getirilmesi, İstasyondan, Fenere uzanan tarihi dokunun gün yüzüne çıkarılıp canlandırılması ilk aklıma gelenler.

Kruvaziyer turizmi konusuna yıllardır kafa yoran, yazılar yazan biri olarak Turizm Platformunun bugünlerde yeniden gündeme taşıdığı proje fazlasıyla heyecanlandırdı beni…

Tüm boyutlarıyla konuşmak, tartışmak, öneriler geliştirmek gerektiğine inandığım konu hakkında daha yazılacak çok şey var. Onları da paylaşmak umuduyla…

İzmir’in Kruvaziyer seferleri ve bu gemilerle gelen yolcu sayıları:

Yıl

Gemi sayısı

Yolcu sayısı

2004

32

77.000

2005

26

58.042

2006

94

183.198

2007

122

288.017

2008

128

321.279

2009

127

309.603

2010

141

355.899

2011

272

503.898

Emasya, Derin Mersin, 28 Şubatın yerel yüzü…

Emasya, Derin Mersin, 28 Şubatın yerel yüzü…

Kimi arkadaşlar Emasya protokolünden hareketle Mersin’in son yıllardaki dibe vuruşunun bir başka yanına, derin nedenlerine parmak basmaya çalışmaya başlamışlardı, yoklamaları çok sığdı bana göre…

Üstelik bunu yaparken de, Adliyenin bomba ihbarıyla boşaltılıp, oyların o dönemin Bakanlarından İstemihan Talay refakatinde yeniden sayıldığı ve 1999 Belediye seçimlerinin altın tepside DSP adayı Özcan’a sunulduğu halen perde arkasının aralanması şöyle dursun dokunulmasının bile zina kabul edildiği bir dönemi milat olarak almışlar.

Örneğin Mustafa Güler’ in bugüne kadar halının altına süpürülen, herkesin aslında çok detaylı vakıf olduğu ama bir avuç Don Kişot dışında konuşulmaya korkulan bu netameli konuyu ucundan, bucağından da olsa son zamanlarda ele alması elbette önemli.

Ama Mersin’in son 15 yılını yiyip bitiren, tüm dinamiklerinin törpülendiği, ülkenin en büyük zenginliklerine sahip olmasına rağmen, diri diri gömülerek, üzerinin toprakla örtüldüğü o netameli dönem çok daha ciddi biçimde ele alınmalı, sorgulanmalı diye düşünürüm hep…

Bunu yaparken de milat olarak kabul etmemiz gereken tarih yeni baştan araştırılmalı ve doğru dürüst belirlenmeli.

Bu nedenle Güler’ in ilan ettiği ve 1999 yerel seçimleriyle başlayan dönemi biraz daha geriye doğru işletmek, filmin geriye sarılması adına en azından 28 Şubat “post-darbesine”  doğru eskilere çekmek zorundayız.

Bana göre Mersin’le ilgili asıl düğmeye o günlerde basıldı.

Yaşananları önemi bakımından yeniden anımsamakta yarar var.

1992 yılında kurulan Mersin Üniversitesi ve başında yer alan Rektör Vural Ülkü’ ye yönelik operasyon, yıllar sonra adı Ergenekon iddianamesinde yer alacak YÖK Başkanı Kemal Gürüz tarafından 1997 yılında başlatıldı.

Hani televizyonların canlı bağlantılarla tüm ülkeye izlettikleri, Vural Ülkü’ nün ekranlarda göz yaşlarıyla naklettiği Gürüz’ e ait hakaret dolu inciler gelmekte olan dalganın işaret fişeği gibiydi:

“Sen insan mısın?, haysiyetsiz, şerefsiz!

Laiklik, demokrasi size mi kalmış bunlar sizin tekelinizde mi zannediyorsunuz?

Siz kim oluyorsunuz da bu konularda konuşuyorsunuz. Orada Rektör olarak bir gün bile kalacağınızı mı sanıyorsunuz? Devlet sizin hesabınızı görecektir. Sizde namus, ahlak utanma duygusu yok mu? Yöneticiliğin ne olduğundan haberiniz bile yok! Sizin üniversitenin ‘Ü’ sünden bile haberiniz yok. Sizden bütün bunların hesabı sorulacaktır. Bundan sonrasını göreceksiniz.”

Gürüz’ ün ilan ettiği savaş gecikmez.

Gerçekten de birikmiş hesap! kısa zamanda görülür.

Revir odasından yoksun Üniversiteye Tıp Fakültesi kurdurulur Ankara patentli operasyonla.

Olmayan Fakülteye de ihdas edilen kadrolarla 40 civarında öğretim elemanı alınır derhal.

Ve Rektörlük seçimlerine o çakma kadroların oy potansiyeliyle girilir.

Tüm derin çabalara rağmen sonuç değişmez. Çukurova Üniversitesinden transfer edilen emekli asker Uğur Oral ile Onur Bilge Kula’ nın çekiştiği seçimleri 81 oy farkla Kula hoca kazanır.

Ancak YÖK’ ün başında Kemal Gürüz vardır. Gürüz günler öncesinde “tek oy bile alsa Oral Rektör olacak” müjdesini çevresine yaymaktadır zaten.

Dediği olur. En yüksek oyu alan Bilge Kula tasnif dışı bırakılır, Çankaya’ ya Demirel’in huzuruna çıkarılan listede adı bile yoktur.

Kısa zamanda Cumhurbaşkanı Demirel, Uğur Oral’ ın Mersin Üniversitesine atanma kararnamesini imzalar. Ardından büyük temizlik başlatılır.

Onur Bilge Kula, Zafer Üskül, Türker Özsayar ve Ahmet Özer gibi öğretim üyelerinin uzaklaştırılmasıyla sonuçlanan süreç için düğmeye basılmıştır.

İlginçtir, adı geçenlerin tümü CHP’ ye yakın, solcu olmakla övünen ama bir başka solculuk maskesiyle dolaşan ulusalcı ekibe geçit vermeyecek demokrat özelliklere sahip isimlerdir.

O güne kadar, kentin tüm platformlarında boy gösteren ve her türlü tartışma, araştırmaya karınca kararınca katkı sunan demokratik vahanın Üniversite kanalı kapatılır.

Anadolu’ ya örnek olacak Üniversite-Kent ortaklığı bir daha kurulmamak üzere dinamitlenir.

Bir takım yerlerde hazırlanan ve Mersin’ de sahneye koyularak başarıyla yürütülen senaryoyu doğru dürüst okumadan bu kentin düştüğü derin uçurumu anlamak ve algılamak mümkün değildir.

O senaryonun başlangıcı da Mersin Üniversitesine 1997’ de Gürüz eliyle dikilip Oral tarafından giydirilen elbisedir.

Çorap söküğü gibi gelir gerisi:

-1999 yerel seçimleri, dönemin DSP’li Bakanı İstemihan Talay’ ın gözcülüğünde ve bomba ihbarı yapılarak boşaltılan Adliye’ de sonuçlanan Mersin Büyükşehir Belediye seçimleri…

-2001 yılında Akif Tığ’ ın kente gelişi, Emniyet Müdürü Turgay Pamuk’un, oğlunun işlediği incir çekirdeğini doldurmaz bir trafik vukuatının ardından (üstelik o kaza sanılan operasyon sırasında Pamuk’ un oğlunun yanında Akif Tığ’ ın sonradan MİT görevlisi olduğunu öğreneceğimiz oğlu vardı) görevden el çektirilmesi, yerine gönderilen Akın Küçükbarak’ ın Kürtlere yönelik akıllara seza uygulamaları, projeleri:

-Yolları işgal eden el arabacıları adı altında çoğu Kürt ekmeğini taştan çıkaran binlerce insanın tezgahlarına el koyulması…

-Serbest bölgeyi işlevsel anlamda tamamen bitiren operasyonlar, gizli açık uygulamalar…

-AK Partinin iktidara gelişinin ardından kurulan, kurdurulan ‘Kuvva’ cı, ulusalcı pek çok dernek…

-Bayrak provokasyonu ile sahneye koyulmaya çalışılan, o güne kadar tüm oyunlara rağmen barış içinde bir arada yaşama iradesini gösteren Kürt ve Türkleri çatıştırmaya yönelik senaryolar…

Yukarıda sıralananların hepsi başlı başına birer kilometre taşıydı Mersin adına…

Bu sürecin sonunda, ülkenin en önemli zenginliklerine, jeopolitik avantajına rağmen dibe vuran bir kent yaratıldı.

Türkiye’ nin en geri kalmışları dahil, başka hiçbir İl, 5 yıl içinde sosyo-ekonomik gelişmişlik sıralamasında Mersin’in yuvarlandığı derinliklere düşmedi.

Tam 7 basamak aşağıya, Türkiye onunculuğundan 17. Sıraya dibe vurma mucizesi gerçekleştirildi Ankara-Mersin ortak hattının operasyonuyla…

Güler’ in sorgulamaya başladığı Emasya adıyla özdeşleştirdiği Mersin senaryosunu tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarmak, tarihin derinliklerine gömmek zorundayız.

Önümüze çıkan tarih fırsatı değerlendirmenin ve Türkiye’ nin 21. Yüzyıldaki yükselmeye en önemli aday yıldızını hak ettiği yere taşımanın öncelikli ve olmazsa olmaz koşuludur bu…

Mersin’in aydınlık ve refah dolu geleceği, bir yerlerde yazılıp çizilen ve artık geçerliliğini yitirmiş senaryoların çöpe atılmasından, giydirilen deli gömleğinin yırtılıp atılmasından geçiyor**

**Bu yazı Mersin’in yükselişe geçtiği son dönemden önce 2009’ da kaleme alınmıştı. Ancak 28 şubat sürecinin sorgulandığı bugünlerde yeniden anımsanması ve sıcak gündeme taşınmasında yarar gördüğüm için bir kez daha yayınlanmasında yarar var diye düşünüyorum.

 

Çin, Suriye… Geçmişten anılar…

Çin, Suriye… Geçmişten anılar…

Çin’ e 27 yıl sonra giden ilk Başbakan olarak anılıyor Erdoğan…

22 milyar dış ticaret hacmine ulaştığınız üstelik bunun 20 milyar dolarının ithalattan oluştuğu yani açık verdiğiniz ve bu açığı kapatmak için mal, hizmet satmak zorunda olduğunuz bir ülke var ve siz bu topraklara Özal’ dan sonra ilk kez ayak basıyorsunuz…

Ne denir ki?

Başbakanın son on yıla sığdırdığı yurt dışı seferlerine baktıkça ve ülkenin dış ticaretine bu temasların etkisini gördükçe geçmişte Özal’ a kimi çevrelerin reva gördüğü haksız eleştiriler geliyor aklıma.

Şubat 1982…

Türkiye’ nin üye sayısı itibariyle en büyük İhracatçılar Birliğinin o güne kadar seçilen en genç başkanıyım.

Özal’ ın başlattığı ilk ihracat seferberliği sayılan İran’ dan yeni dönmüş yorgunluğunun rehaveti içindeyiz ama onun enerjisine dayanmak ne mümkün?

Daha kendimize gelmeden yeni program masamda beni bekler buldum: Suriye’ ye gidiyoruz. Mazeretler de işe yaramadı. İstanbul’ dan yola çıkacak kafileye Ankara’ dan katılacağım. Seferden bir gün önce Sani Konukoğlu “hadi” dedi, “Beyefendiye gidiyoruz”

Beyefendi dediği o günlerin siyaset yasaklısı Demirel…

Elimizde bir buket çiçek ben, rahmetli Konukoğlu, Gaziantep Borsa Başkanı Mustafa Şahin Demirel’ in kapısını çaldık.

Hoşbeşten sonra söz döndü dolaştı,  yeni döndüğümüz İran ve ertesi gün gideceğimiz Şam seyahatlerine geldi..

“Hayırdır” dedi Demirel kızgın ses tonuyla: “Maşallah ne işi varsa Tahran’ ı bitirdi, şimdi de Şam’ a götürüyor sizi, bir mehteran takımınız eksik” ve aklımdan çıkmayacak soruyla devam etti: “Satacak neyimiz var da oradan oraya koşturuyor?”

O gün anlamlandırmaya çalıştığım soruyla bir kez daha gördüm Demirel ile Özal arasındaki farkı:

Biri klasik anlayışı temsil ediyordu, diğeri geleceği…

Biri duvarlar arasında korunan iç piyasaya dönük montaj ağırlıklı sanayiyi savunuyordu, diğeri ihracat ağırlıklı küresel oyuncu olmamızı…

Güniz sokaktan çıkarken ülkeyi taşımak istediği konum itibariyle yüreğimin en sıcak yerine koymuştum Özal’ ı…

Düşünüyorum da Özal’ ın o vizyonu, çoğu insanın farkına bile varmadığı paradigma değişikliği, ülkeyi 1980’ lerdeki 3 milyar dolar ihracattan 30 milyar dolara taşıdı.

Sonrasındaki kayıp yıllar ve ardından gelen yeni hamle…

30 milyar dolarlık ihracatı 133 milyar dolara çıkaran Türkiye, bu hedefe durup dururken gelmedi.

Sadece 2010/2011 yıllarında 700 bin km yol kat eden, kendi ifadesiyle bir yılda dünyayı yedi kez dolaşan Bakan Çağlayan öncülüğündeki ihracat seferberliğine inanan, dünyanın dört yanına koşan yürekli insanlar yarattı mucizeyi.

Basın toplantılarından birinde işi biraz da şakaya vurarak şöyle anlatacaktı Bakan Çağlayan yurt dışı temasların özetini:

“Yıl içinde 600 saatlik bir uçuş gerçekleştirdik. THY’nin pilot ve hosteslerinin sağlıkları nedeniyle yılda 800 saatten fazla uçamadıklarını da belirtmek istiyorum. Bütün gayretimizi, çalışmamızı müşterimizin ayağına giderek, ‘gidemediğin yer, gidemediğin pazar senin değildir’ ifadesiyle yapmaya çalıştık. 47 ayrı seyahatimizde 35 farklı ülkeye, 56 şehre gittik. Bazı ülkeleri kapı komşusu yaptık. 133 üst seviye görüşmesini de bu arada gerçekleştirdik. **

Ve bugünlerin gündemini işgal eden Suriye’ deki gelişmeler nedeniyle yine Özal merkezli bir anekdot daha…

1982 Mart ayının son günleri…

Demek ki üzerinden tam 30 yıl geçmiş…

Sanayicisinden, pazarlamacısına tüm iş adamlarını tek kurtuluşun ihracattan geçtiğine inandıran Özal liderliğinde Şam’ daydık.

30 bin masum insanı öldüren Hafız Esad’ ın yaptıklarından habersiz iş kovalayan heyettekilere yardımcı olmaya çalışıyor, oradan oraya koşturuyorum…

Karargâh olarak nitelendirdiğimiz Otel lobisine geç vakit yaptığı görüşmeden döndü Özal ve asansöre doğru ilerlerken bize dönüp korumasına bir şeyler fısıldadı. O asansöre binerken koruması geldi Özal beni bekliyordu.

“Bizim pamuğa ihtiyacımız var Suriye’ nin de epeyce stokları, satmaya niyetleri varsa, anlaşmaya çalışalım, fazla da vakit yok, bir yokla bakalım”

Gerçekten de o günlerde pamuk fiyatları biraz da spekülasyon amaçlı stokçular yüzünden aşırı yükselmişti ve tekstil ihracatçısı rekabette zorlanıyordu.

O gece pamuk dahil tarım ürünlerinin alınıp satılmasında faaliyet gösteren kuruluşlarda ağırlığı olan yetkili birkaç isimle görüştüm, sadece o yılın değil, geleceğin ürününü de Sovyetlere vermeyi taahhüt etmişlerdi, kısaca bize verecek ürünleri yoktu.

Beni beklediğini biliyordum, gecenin ilerleyen saatinde yeniden odasına çıktım, edindiğim bilgileri aktardım Özal’ a…

Dalgındı, tepelerden seyrettiği Şam’ ın soluk ışıklarından sıyrılıp bana döndü: “Yazık, o kadar değerli varlıklarını, demode Rus silahlarına yatırıyorlar beyhude yere”

30 yaşımda duyduğum o unutulmaz tesbitin üzerinden tam 30 yıl geçmiş…

3 milyar dolardan 133 milyara çıkardığımız ülke ihracatının temelini atan büyük usta Özal’ ın anısına yazayım istedim anımsadıkça hüzünlendiren hikâyeyi…

Nelerin değişip, değişmediğine siz karar verin…

Akkuyu atıkları… Birileri bizi kandırıyor…

Akkuyu atıkları… Birileri bizi kandırıyor…

Yıllardır nükleer güç santraliyle ilgili gelişmeleri izliyor, konuyu tartışıp duruyoruz ama bir sorunun doyurucu yanıtını ne dün ne de bugün alabilmiş değiliz.

Son olarak CNN Türk’ te sorulan soruyu yanıtlayan Enerji Bakanını dinlerken kaygılarım azalacağına çok daha fazla arttı.

Artık şundan eminim: Nükleer santralden çıkacak tehlikeli atıklarla ilgili bırakın “B” , “C” türünden alternatif çözümleri hiçbir somut planımız yok.

Bu konuda ülke adına en azından dertlenmesi gereken yetkililerin “merak etmeyin bize bir şey olmaz” dışında ortaya koydukları somut bir projenin olmaması gerçekten üzücü…

13 Nisan 2012 akşamı katıldığı programda Enerji Bakanı Taner Yıldız şunları söyledi:

“Aslında ortaya çıkacak nükleer atıklar da zenginleştirilip değerlendirilebilir. Ama anlaşma gereği yakıtın kendisi Rusya’ dan getirilecek ve atıklar da Rus şirketince geri götürülecek”

Bakan Yıldız’ ı dinlerken neredeyse “keşke atıklar bizde kalsa” pişmanlığındaymış izlenimine kapıldım.

Gelelim şu atıklar konusunda kafa karışıklığının da ötesine geçen hayli karmaşık, karanlık ve sonu meçhul tabloya…

Önce TBMM’ den geçen ve Resmi Gazetede de yayınlanarak Uluslararası kategorisine, daha açık bir ifadeyle ulusal hukukun üstünde kimi ayrıcalıklara sahip olma özelliğine mazhar olan anlaşmanın atıklarla ilgili maddesine göz atmakta yarar var:

T.C. Hükümeti ile Rusya Federasyonu arasında Akkuyu’ da Nükleer Güç Santrali tesis ve işletimine dair anlaşmanın 12. Maddesi aynen şöyle:

MADDE 12 YAKIT, ATIK YÖNETİMİ VE SÖKÜM

1. Nükleer Yakıt, Proje Şirketi ve tedarikçiler arasında yapılan uzun dönemli anlaşmalar bazında tedarikçilerden temin edilir.

2. Taraflarca mutabık kalınabilecek ayrı bir anlaşma ile Rus menşeli kullanılmış nükleer yakıt, Rusya Federasyonu’nda yeniden işlenebilir.

3. Taraflar, devletlerinin yürürlükteki kanunları ve düzenlemeleri izin verdiği ölçüde, nükleer yakıt, kullanılmış nükleer yakıt veya herhangi bir radyoaktif materyalin sınır ötesi taşınması da dahil olmak üzere, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla, nükleer materyallerin sınır ötesi taşınmasına ilişkin gerekli tüm ilgili onay, lisans, kayıt ve rızaların alınmasında Proje Şirketi’ne yardım eder.

4. Proje Şirketi, NGS’nin sökümü ve atık yönetiminden sorumludur. Bu çerçevede, Proje Şirketi yürürlükteki Türk kanun ve düzenlemeleri ile öngörülen ilgili fonlara gerekli ödemeleri yapacaktır.

Nükleer yakıtın temini ve özellikle de eninde sonunda ve ömrünü tamamladığı gün tesisin sökülmesi de hayli ciddi, üzerinde durulması, tartışılması gereken netameli bir konu ama ben bugünlük sadece atık konusuyla yetineceğim.

Tarafları bağlayan ve iki parlamentonun onayından geçen anlaşmada atık konusu tek bir cümleyle geçiştirilmiş. Bir başka ifadeyle dile getirmeye çalışayım: Laf kalabalığına getirilip, nereye istenirse oraya çekilecek biçimde sündürülmüş.

“Taraflarca mutabık kalınabilecek ayrı bir anlaşma ile kullanılmış nükleer yakıt (biz buna radyoaktivite içeren tehlikeli atık diyoruz) Rusya’ da yeniden işlenebilir”  de ne demek?

Mutabık kalınan ve kalınacak böyle bir anlaşma yok henüz orta yerde. Mutabık kalınabilecek ayrı bir anlaşmadan söz ediliyor ki, mutabık kalınabilme tabirinin kesin olmadığını başka olasılıkları içerdiğini beş yaşında çocuk zekasına sahip olanlar bile kavrar. (kavrayabilir mi? Demeliyim)

Sözcükler üzerinde oynama bununla da bitmiyor. Rusya’ da yeniden “işlenebilir” öngörüsünün “işlenir” kadar bağlayıcı olmadığını sanırım söylememe gerek yok…

En ciddi sorun anlaşmada böylesine yuvarlak tek cümleyle geçiştirilmiş te geçtiğimiz günlerde Akkuyu’ nun yer aldığı Büyükeceli Beldesinde toplantısı yapılan –yapılamayan- Çevre Etkilenme Değerlendirme- ÇED raporunda nasıl yer almış diye merak edenler çıkabilir.

Öyle ya anlaşma konuyu ana hatlarıyla ortaya koyar. Oysa ÇED raporu –ki yaklaşık 117 sayfadır- projeyi ve başta tehlikeli atıklar olmak üzere tüm çevresel sorunları en ince detayına kadar irdelemek, olumlu olumsuz yanlarıyla konuyu herkesin anlayacağı ve tatmin olacağı biçimde yanıtlamalıdır.

Peki rapor bu açıdan bakıldığında yeterli mi?

117 sayfalık raporda Mersin’ in tarihine kadar her şey var ama tehlikeli atık tek sayfanın tek bölümünde iki kısacık cümleyle yer alıyor.

İşte o iki cümle ve atıkların geleceğiyle ilgili izlenecek yol haritası, daha doğrusu serencamı:

-Kullanılmış nükleer yakıt, reaktör binasında kullanılmış yakıt havuzunda kalır. Havuzda kullanılmış yakıtın 10 yıl süreyle depolanması için yer bulundurulur.

-Gerekli bekletme süresinden sonra kullanılmış nükleer yakıtın sahadan götürülmesi anlaşma hükmüne göre gerekli onaylar ve her türlü güvenlik analizleri yapıldıktan ve gerekli tedbirler alındıktan sonra gerçekleştirilecektir.

Özetlemeye, herkesin anlayacağı dilden tercüme etmeye gerek var mı?

Adamlar on yıl boyunca tehlikeli atıkları tesis içinde bulacakları bir yerde depolayacak, sonra Allah ömür ve izin verir, iki taraf hükümetlerinin mevzuat hazretleri bir engel çıkarmazsa “gerekli tedbirleri” alıp Akkuyu’ dan Rusya’ ya taşıyacaklar…

Nasıl mı?

Dünyada bugüne kadar benzeri uygulama olmuş mu?

Kafanızı takmayın bu tip sorularla…

Bir defa bize bir şey olmaz. Olacak olanlar da on yıllar sonrasının meseleleri…

Büyüklerimiz yerimize düşünmüşlerdir.

Onlardan iyi mi bileceğiz?

Kamuya ait caddelerin otoparka dönüştürülmesi yasal mı?

Kamuya ait caddelerin otoparka dönüştürülmesi yasal mı?

Hikâye yeterince eski ve sorun kangren ama Başbakan Erdoğan’ ın gündeme getirmesiyle yeniden hatırlamakta hatta anlatmakta da yarar var…

Üstelik mevzu çeşitli yönleriyle herkesi bir biçimde etkileme özelliğine sahip.

Otopark olarak ayrılması gereken alanları rant amaçlı yerlere çeviren ve yasal boşluklardan da yararlanarak imar iznini aldığı belediyelere üç kuruş otopark bedeli yatırıp sorumluluktan kurtulan dahi müteahhitlerin inovasyon ödüllerini hak ettiği bir ülke…

Bıçak kemiğe dayanmış olmalı ki, Erdoğan geçtiğimiz günlerde gidişe dur deneceğini ve bundan böyle yapılacak inşaatlara kapalı otopark zorunluluğunun getirilmesiyle sokak işgallerine son vereceklerini kesin ifadelerle açıkladı. Erdoğan bir zamanlar çocukların oyun oynadığı alanların yeniden halkın kullanımına sunulacağını da ifade etti.

Başbakanın bu mesajından gerekli dersi ilk çıkaran da İstanbul Büyükşehir Belediyesi oldu. Başkan Topbaş otopark yönetmeliğinin yeniden düzenlenerek 4acak inşaatlara kapalı otopark zorunluluğunun getirilmesiyle sokak işgallerine son vereceklerini kesin ifadelerle açıkladı. Erdoğan bir zamanlar çocukların oyun oynadığı alanların yeniden halkın kullanımına sunulacağını da ekledi.

Başbakanın bu mesajından gerekli dersi ilk çıkaran da İstanbul Büyükşehir Belediyesi oldu. Başkan Topbaş otopark yönetmeliğinin yeniden düzenlenerek 400 m2 üstü inşaatlarda bundan böyle kapalı otopark zorunluluğunun getirileceğini söyledi.

Kurduğu şirketle tüm kamunun ortak kullanımına açık olması gereken yolları otoparka çevirme becerisini gösteren ve bunu kurumsallaştıran Belediyenin, başbakanın yaptığı çıkışla kış uykusundan uyanması ve durumdan vazife çıkarması her şeye rağmen olumlu bir gelişme…

Aslında bu konuda yasal boşluklar olmasına rağmen, hukuki anlamda hakkını arayıp sonuca ulaşanlar da yok değil.

Örneği anlı şanlı Büyüklerden değil Bolu’ dan vereceğim…

Bolu Belediyesinin caddeleri otoparka çevirmesine karşı dava açan ve talebi haklı bulunan bir avukatın yaşadığı süreç tüm Belediye sınırları içinde benzer tablolardan rahatsızlık duyan herkese ders olacak nitelikte.

Bolu’ da Belediyeye karşı açtığı davayı kazanan Avukat Reşat Bulut ta 2007 yılında vatandaşı şu sözlerle hakkını aramaya çağırıyordu “İstanbul’ da herkes kış uykusunda. Şehir içindeki tüm yollar kamunun ücretsiz kullanımına tahsislidir. Sokaklardaki, caddelerdeki tüm otoparkların kalkması gerekir” dedi.

Avukat Bulut’a göre evinin önünün Büyükşehir Belediyesi tarafından ücretli otoparka çevrildiğini gören herhangi biri, eğer bu konuda idare mahkemesine dava açarsa kazanır.

Aslında Bolu’ da yaşananlar bugünlerde Mersin’ de tanık olduğumuz kimi caddeleri otoparka çeviren uygulamayla bire bir örtüşüyor.

Bolu Belediyesi 10 yıl kadar önce ‘kentsel tasarım amaçlı düzenlemeyle’ tek yöne çevirdiği İzzet Baysal Caddesi’yle bazı caddelere cep otoparkları oluşturur. Belediye bir süre kendisi işlettiği ücretli otoparkları bir süre sonra sembolik parayla Boluspor’a, Boluspor da ayda 30 bin YTL’ye bir otopark firmasına kiralar.

Bolu Barosu avukatlarından Reşat Bulut bardağın taştığı, bıçağın kemiğe dayandığı o son anda müdahil olur ve uygulamanın Otopark Yönetmeliği ile İmar Planı’na aykırı olduğu gerekçesiyle mart ayında Sakarya 2. İdare Mahkemesi’nde dava açar.

Bulut, şehir içi yolların kamunun ücretsiz kullanımına tahsisli olduğunu, yaya kaldırımlarının daraltılmak suretiyle otopark alanı oluşturulduğunu, cadde üzerindeki tüm binalardan otopark bedeli alınmasına rağmen, bu güne kadar bölge, ada, parsel bazında otopark yapılmadığını belirterek, uygulamanın hukuka ve mevzuata aykırı olduğunu iddia eder.

İddia eder de ne olur derseniz olumlu cevap tam burada çıkar ortaya:

Başvurduğu Mahkeme Belediye Kanunu uyarınca belediyelerin yol, cadde, sokak, meydan ve benzeri yerler üzerinde araç park yerlerini tespit etmek, işletmek veya işlettirmek yetkisi bulunsa da, otopark olarak tespitinde hukuka uygunluk bulunmadığı, ücretli otopark uygulamasına yönelik işlemin de hukuka aykırı olduğu yönünde karar alarak yolların otopark olması sürecine son verir.

“İstanbullular kış uykusunda” diyen avukat Reşat Bulut, dava açılması halinde aynı kararın İstanbul için de geçerli olabileceğini öne sürüyor:

“Vatandaşın ulaşım hakkı engellenemez. Bir yolun ücretli otopark sahası için tahsis edilmesi mümkün değildir. Dava açıldığında idare mahkemesi bunu iptal eder. Bolu örneği tüm Belediyelere emsal teşkil eder. Türkiye’de belediyeler otopark yönetmeliğine göre her binadan otopark ücreti alıyor. Bu para ile sadece otopark yapılması gerekir ancak başka amaçlar için kullanılıyor. Belediyeler bu konuda da yasalara aykırı hareket ediyor.”

Caddelerin otoparka çevrilmesi ve üç kuruşa birilerine verilmesi bir yana, Bolu’ lu hukukçunun son uyarısı da Mersin’ i derinden ilgilendirmekte.

Sahi şu Yenişehir Belediyesiyle sembolleşen ilçe belediyelerinin toplayıp Büyükşehir Belediyelerine aktarmaları gereken ve sadece otopark yapımında kullanılması gereken trilyonların akibeti ne oldu?

Örneğin Mersin Büyükşehir Belediyesinin ilçe belediyelerinden otopark bedeli adı altında ne kadar alacağı var?

Bu paraların tahsili konusunda kim ne yaptı, ne yapar, ne yapacak?

Aslında cevabı belli basit sorular bunlar ama Mersin’ de her konuyu olduğu gibi bunu da içinden çıkılmaz hale getirmede çok yetenekli olduğumuzu gösteriyoruz  bir kez daha…

İtalya faşizmine övgü günleri, 1930’ lar Mersininden bir yaprak…

İtalya faşizmine övgü günleri, 1930’ lar Mersininden bir yaprak…

Başbakan Erdoğan’ın partisinin grup toplantısında gösterdiği gazete sayfaları kendisine faşist diyen Kılıçdaroğlu’ na karşı siyaseten iyi hamle…

Erdoğan’ ın kürsüden gözlerimize soktuğu kupür; Başvekil İsmet İnönü’nün İtalya gezisine çıktığı 22 Mayıs 1932’de yayımlanan Cumhuriyet gazetesiydi.

Birlikte göz atalım yazılanlara:

Aslında gazetenin, bugünkü ölçülerle “dokuz sütuna” çektiği –çaktığı- manşey fazla söze gerek bırakmıyor:

“Kemalist Türkiye’den faşist İtalya’ya selam!”

Manşetteki bu başlığın altında, gemiyle yapılacak gezi için “Başvekil bu sabah şehrimizden geçerek İtalya’ya gidiyor” spotu kullanılmış ama gazete günler öncesinden büyük anlamlar yüklediği o geziyle ilgili hayli önemli kalemlerinin köşelerini de seferber etmiş.

Gazetenin sahibi Yunus Nadi, Falih Rıfkı ve diğerleri…

Örneğin Falih Rıfkı şunları söylüyordu köşesinden:

“Korkaklar ve hayatlannda bir defa cesaret hissetmemiş olanlar: Bu korkaklar faşist rejiminin hadden aşırı ileri gittiğini ve ipin çok gerildiğini zannederler. Bunlar kendilerini besiye bırakanlardır ve artık inkılâp havasını teneffüs edemezler.”

Cumhuriyet’in 22 ve 23 Mayıs 1932 sayılı nüshalarında faşizme övgüler köşe yazılarıyla da sınırlı değildi. İtalya’ nın ekonomik mucizesi, tarımda elde ettiği başarıları anlatan nice haber…

Peki, bu yayınlar durup dururken mi ortaya çıkmıştı?

Elbette hayır… Musollini ile başlayan milli şefliğe dayalı faşizm dalgası pek çok ülke yanında Türkiye’ yi de etkilemiş ve bu etkilenme gazete manşetlerini, köşe yazılarını, kısaca kimi ruhları derinden sarmalamıştı.

1932’ de İnönü’ nün çıktığı geziden önce Türkiye ve İtalya ilişkileri ilerlemiş, yükselmeye başlayan ve Musollini ile simgeleşen faşizm dalgasının muhipleri fütursuzca beyin yıkama faaliyetine girişmişti.

Mussolini yetiştirdiği 30 bin civarında kara gömlekliyle tüm İtalya’ ya deli gömleği giydirmeye kalkıştığında beslendiği en verimli tarla milliyetçilik sahasıydı.

Kara gömlekliler bir yandan parti karşıtlarıyla ama daha çok  komünistlerle ilgileniyor, şiddete başvurmaktan kaçınmıyordu. Ülkede komünist düşmanlığı arttıkça ve sokakları ele geçiren faşist militanların yarattığı korku toplumu sardıkça umutlar Duçe’ ye bağlandı.

Ekim 1922’de Mussolini Kralın yönetimi kendisine devretmesini aksi takdirde 26.000 taraftarı ile Roma’ya yürüyeceğini söyledi. Komünist tehlikenin! önüne geçmek isteyen Kral bu teklifi kabul etti ve İtalya’da Faşistlerin iktidarı başka ifadeyle Duçe’ nin Milli Şeflik dönemi başladı.

Mussolini’ nin başa geçmesiyle, kadınlar çalışma hayatından çekilip evlerinde yapabildikleri kadar çocuk yapmaya teşvik edildiler. Duçe tüm ülkeyi demiryollarıyla ördü adeta. Çiftçiler teşvik edilirken tarım ve endüstride canlanma sağlandı, bu ise ülkenin temel sorunu olan işsizliği azalttı. Tüm bunlar Mussolini’nin popülaritesini arttırdı.1930’ların başında o artık tüm ülkenin sevgilisi, kimi ülke siyasetçilerinin de ilham kaynağıydı.

Sevgi İtalya’ dan Türkiye’ ye dönemin CHP yönetimine örneğin parti Sekreteri Recep Peker üzerinden neredeyse parti programına kadar yansıtılmaya çalışıldı.

Musollini hayranlığının ve Türkiye’ den İtalya’ ya atılan dostluk öpücüklerinin İstanbul basınıyla sınırlı kalmadığını, örneğin Mersin’e nasıl ulaştığını göstermesi bakımından tek bir örnek vereceğim.

Aşağıda Mersin’ de yayınlanan bir gazete manşetini ve birinci sayfasının önemli bölümünü işgal eden haber yeterince fikir verecektir sanırım.

14 Eylül 1931 tarihli Yeni Mersin gazetesinin manşetini “Faşist izcilerin Mersin’ i ziyaret edecekleri” haberi süslüyordu.

Ve bugünkü algımızla şaşkınlıktan küçük dilimizi yutmamız gereken ilginç haber devam ediyordu:

“Mersin gençliği dost memleket çocuklarını kendisine layık bir şekilde istikbal etmelidir.

İstanbul gazetelerinde okuduğumuza göre ‘800’ Faşist İzcisi bir İtalyan Generalin kumandasında oldukları halde İstanbul’ a gelmişlerdir.

İzcilerin İstanbul’ dan sonra diğer bir kısım Akdeniz limanlarını gezeceklerini ve bu meyanda Rodos’ a ve ardından limanımıza uğrayacaklarını öğrenmekteyiz.

Mersin’ e uğrayacakları kati şekilde anlaşıldığı takdirde Mersin ve Mersinin gençlerinin dost Memleket izcilerini Mersin’ e layık bir şekilde karşılayacaklarını tabii bulmaktayız. İzciler Mersine uğradığı takdirde Mersin ve Türkiye hakkında iyi bir intiba edinmeleri için şimdiden faaliyete geçmek ve tedbir almak lazımdır.

Bilhassa İdman Teşkilatımızın bu ziyaret ve ziyaretçilerle yakından alakadar olması çok şayanı arzudur.

Bu hususta alacağımız mütemmim malumatı ayrıca bildireceğiz”

Sonradan bildirmesine gerek kalmadı gazetenin. Musollini’ nin Faşist izcileri ya da gerçek tanımıyla komünistlere karşı mücadelede kullanacağı “kara gömleklileri” Rodos’ a gittiler ama Mersin’ e uğramadılar.

O günlerin ruh halini yansıtmak istedim 1931 Eylülüne ait Mersin’ li bir gazetenin kupürüyle…

Tabii anlayanlara…

Mersin’ in Kardeş Şehir maceraları…

Mersin’ in Kardeş Şehir maceraları…

Bu yazıyı yazmamın nedeni; 26 Mart 2012 günü medyada yer alan; Mersin ile Şili’ nin Valparaios kenti arasında ‘kardeş şehir anlaşması’ imzalandığına dair Vali Güzeloğlu’ nun açıklamasıdır.

Yazmam gerekiyor çünkü başka kentlerde de oluyor bilmiyorum ama bu kardeş şehir ilanı konusunda son zamanlarda özellikle Mersin’ de büyük bir hata yapılıyor.

Hata tanımını daha hafif bir sözcük olduğu için kullanıyorum. Aslında hatadan da öte, atanmışlarla seçilmişler arasında yılların getirdiği yetki karmaşası ve güç çekişmesi de var işin içinde…

Ortaya çıkan tablo bal gibi yetki karmaşasına yol açmaktadır çünkü Valilerin kardeş kent ilan etme yetkileri yoktur. Olmadığını ve kardeş kent ilanının nasıl yapılması gerektiğini Valilerin bağlı olduğu İç İşleri Bakanlığı yönetmelikle belirlemiştir.

2005/36 sayılı yönetmeliğe göre, yurt dışındaki bir belediye ile kardeş kent ilişkisi kurulmasında belediyeler; öneriyi Belediye Meclisinden geçirip Bakanlıktan onaylatmak zorundadırlar.

Kısaca kardeş şehir ilanı konusunda ne il genel meclisinin ne de Valilerin en küçük bir yetkisi yoktur.

Bu somut gerçek karşısında derim ki, Valiler o olmayan yetkiyi kullanma yerine varsa önerilerini Belediye Başkanlıklarına iletip Meclisten geçirme yolunu seçerlerse hukuki açıdan sorunsuz üstelik seçilmiş insanlara saygı açısından daha şık bir yöntem uygulamış olurlar.

Aslında Mersin son yıllarda kimi Bakan, Vali, Belediye Başkanı üzerinden dile getirilen ama yasal sürece uygun davranılmadığı için hiç biri hayata geçmemiş ve resmileşmemiş bir kardeş kentler furyası, bombardımanı altındadır.

Son yıllarda medyada da yer alan kardeş kent hikâyelerini derlerken bile ipin ucunu kaçırdım ama yine de toparlamaya çalışayım:

6 Haziran 2008: Mısır Büyükelçisi Alaeddin Elhadidi, Mersin Valisi Hüseyin Aksoy ve Büyükşehir Belediye Başkanı Macit Özcan’ı ziyaret ederek, Mersin ile İskenderiye şehirlerinin kardeş kent olması için başlayan çalışmalara hız verilmesi gerektiğini söyler.

Büyükelçinin o tarihlerdeki önerisinin karşılık bulduğunu 15 Ekim 2011 tarihli haberlerden öğreniyoruz:

“Mersin ile Mısır’ın İskenderiye kenti, kardeş şehir oldu. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, iki ülke arasındaki ticaret hacminin en kısa sürede 5 milyar dolar seviyesine çıkarılacağını söyledi.

Mersin ve İskenderiye’nin kardeş şehir olması dolayısıyla düzenlenen törene, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ile Mısır Spor Bakanı Hasan Sakr katıldı.”

2008’ de Mısır Büyükelçisi, 2011 sonlarında Türkiye’ nin Ekonomi Bakanı Mersin-İskenderiye kardeşlik nişanını ilan ederler de, bu ilan resmileşmiş midir? Hayır…

Çünkü son üç yılda hiç birini kaçırmadığım Mersin Büyükşehir Belediye Meclis toplantılarının hiç birine kardeş şehirlerle ilgili ne İskenderiye ne de başka kentle ilgili hiçbir öneri gelmedi, getirilmedi. Tek istisnası var bunun…

2010 yılında Mersin’ i ziyaret eden ABD Florida Eyaletine bağlı Palm Beach ile gerçekleşen kardeşlik ilanı… (Gerçekten de Palm Beach kentinin internet sitesine girdiğinizde iki kardeş şehrin adını gururla taşıdığını görürsünüz ki, bunlardan biri İsrail’ in Tzahar kenti diğeri de Mersin’ dir.)

**

Her kente kısmet olmaz ama Palm Beach ile yaşanan süreç.

Örneğin 16 Ekim 2011 günü medyada yer alan haberlere bakılırsa İspanya’nın Tarragone kenti ile Mersin kardeş şehir oluyorlardı.

Üstelik bu kardeşlik ilanı konusunda Mersin’ in acelesi de vardı. Büyükşehir Belediye Başkanı Özcan işlemlerin başladığını anlatırken şunları söylüyordu:

”Tarragone’ nin kardeş kent olması için işlemlere başlıyoruz. Ben mektubu da elden götürüp veriyorum. Onlar da şifahi olarak ‘evet’ dedi. Bu işlemler meclis kararları, Dışişleri Bakanlığı derken 6 ay içerisinde biter ve kardeş şehir ilişkilerine başlarız”

Bugünlerde Mersin Büyükşehir Belediye Meclisi Nisan toplantısını yapacak. Başkanın koyduğu 6 ay hedefi dolmak üzere ama ben bırakın Bakanlıkları henüz Meclise böyle bir öneri geldiğini bile anımsamıyorum.

**

28.11.2011:  Mersin’ e gelen İran Büyükelçisi protokol gereği Valiyi ziyaret eder. Benderabbas ile Mersin’in ticari açıdan ortak yönleri bulunduğuna işaret eden Vali Güzeloğlu, iki kentin limanı ve serbest bölgesiyle ticari ilişkilerini birlikte yürütebilecek kapasiteye sahip olduğunu vurgulayarak, Mersin ile Benderabbas kentlerinin kardeş şehir olacaklarını bildirir.

2012 Ocak ayı sonunda iki kardeş kente daha kavuştuğunu öğrenecektir Mersin…

29 Ocak günü Türkmenistan’ ı ziyaret eden Ekonomi Bakanı Çağlayan Türkmenbaşı adı verilen kent ile Mersin’ in kardeş kent olmaları yönündeki önerinin Türkmenistan Başkanınca heyecanla karşılık bulduğunu açıklar.

Çağlayan Türkmenistan’ da iken MTSO yetkilileri ve kimi bürokratları yanına alarak İran’ a ulaşan Mersin Valisi Güzeloğlu’ nun Hürmüzgan eyaleti ile Mersin’ in kardeş şehir olduklarına dair müjdesi yer alır 30 ocak 2012 günü gazetelerde…

Sonradan Hürmüzgan değil eyalete bağlı Benderabbas ile Mersin’ in kardeş oldukları biçiminde revize edilir haber ancak ortada bu yanlıştan çok daha büyük sorun vardır kimisine göre…

Mersin’ in en deneyimli siyasetçilerinden ve uzun yıllar Belediye Başkanlığı yapmış Kaya Mutlu aynı zamanda İl Genel Meclis üyesi sıfatıyla yapılan hatayı dile getirir…

Mutlu’ nun eleştirileri 13.2.2012 günkü İmece gazetesinde yer bulur: “Mersin İl Genel Meclisi bir ilke imza attı” başlığı ve Nazmi Akdağ imzasıyla yayınlanan yazıda şu noktalara dikkat çekilir.

Vali Güzeloğlu’ nun, İran’ın Hürmüzgan şehrinin kardeş kent olmasıyla iki kent arasında kültürel ve ekonomik gelişme sağlanacağı düşüncesiyle İl Genel Meclisi’ne önerge sunduğu üstelik bu önergenin “istim arkadan gelsin misali” kardeşlik imzaları İran’ da atıldıktan sonra İl Genel Meclisine geldiği bilgileri yer alır yazıda.

Üstelik Meclis komisyon üyelerinden Kaya Mutlu’ nun “il genel meclisleri kardeş şehir ilanı konusunda yetkisi yok” muhalefet şerhine ve uyarısına rağmen Meclisin Şubat toplantısında görüşülür kardeşlik ilanı…

Mersin’ i ziyaret eden Şili Büyükelçisinin gelişi ve ziyaret anısına uzaklardan yeni kardeş kent ilanlarıyla sınırlı değil yıllarca sessiz kalmış kentin son dönemdeki coşkusu…

15 şubat 2012 günü Mersin’ e gelen Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus, ülkesindeki bir şehir ile Mersin’in kardeş şehir olması için gayret göstereceğini belirterek ayrılıyordu kentten…

Klaus ile görüşen Özcan ise Mersin’ in kardeş şehir yolculuğunu şu sözlerle özetlemekteydi:

“Mersin’in Japonya’da 1, Avrupa’da 2 kardeş şehri olduğunu, ABD’deki bir şehirle de kardeş olmaya çalıştıklarını belirten Özcan, ”Kardeş şehir olmanın faydaları oluyor. İki ülkenin insanları, gençleri dayanışma içinde birbirine destek oluyor. Kardeş şehirlerle gençlik değişik programlarımız bulunuyor”

Tüm bunları niye mi yazdım?

Yaptığınız iş ne olursa olsun ciddiye alacaksınız.

Yasal prosedür neyi gerektiriyorsa yerine getirecek ve kardeş şehirlerinizi usulüne uygun biçimde ilan edecek hatta kalıcı olsun diye kentin önemli caddelerini numaralarla adlandıracağınıza o şehirlerin adını vererek kardeşliği ölümsüzleştireceksiniz.

Hele bu alanda şıpsevdiliğe yol açacak tavırlara asla girmeyeceksiniz.

Örneğin 13 Şubat 1964 günü büyük heyecanla ve alkışlarla kardeş şehir ilan ettiğiniz ve Mersin’ in altın anahtarını ilettiğiniz ABD’ li Santa Fe’ nin adını unutmayacaksınız.

2008’ den beri konuyu yazıp duruyorum. Gazete kupürlerini verip duruyorum merak eden, ilgi duyan herkese… Santa Fe Belediyesi Mersin’ le kardeş olduğunun ebedi nişanesi olarak duvarına 50 yıldır sökmediği plaketi asıyor da, Mersin’ de ne bilen ne de “kardeşliğinizi yeniden canlandırın” uyarısını ciddiye alan.

Tüm insanların kardeşliğine inanan ve o kardeşlerin oluşturduğu tüm şehirlerin de kardeş olmaları gerektiğine inanan biri olarak çok ta umurumda değil bu kardeş şehir muhabbetleri, uygulamaları.

Ama madem ki, atanmış, seçilmiş yetkililer böylesine önem veriyorlar kardeş kent olgusuna, bari ciddiye alsınlar ve sonuna kadar takip etsinler ortaya attıkları önerilerinin akibetini…

Yoksa kimi “kardeş ülkelerin” kötü şöhretiyle damgalanırız ki, “şuuyu vukuundan beter” durumdur onun adı ve inanın hiç te üstlenilecek bir yük değildir…

 

Mersin’ in Kardeş Şehir maceraları…

Bu yazıyı yazmamın nedeni; 26 Mart 2012 günü medyada yer alan; Mersin ile Şili’ nin Valparaios kenti arasında ‘kardeş şehir anlaşması’ imzalandığına dair Vali Güzeloğlu’ nun açıklamasıdır.

Yazmam gerekiyor çünkü başka kentlerde de oluyor bilmiyorum ama bu kardeş şehir ilanı konusunda son zamanlarda özellikle Mersin’ de büyük bir hata yapılıyor.

Hata tanımını daha hafif bir sözcük olduğu için kullanıyorum. Aslında hatadan da öte, atanmışlarla seçilmişler arasında yılların getirdiği yetki karmaşası ve güç çekişmesi de var işin içinde…

Ortaya çıkan tablo bal gibi yetki karmaşasına yol açmaktadır çünkü Valilerin kardeş kent ilan etme yetkileri yoktur. Olmadığını ve kardeş kent ilanının nasıl yapılması gerektiğini Valilerin bağlı olduğu İç İşleri Bakanlığı yönetmelikle belirlemiştir.

2005/36 sayılı yönetmeliğe göre, yurt dışındaki bir belediye ile kardeş kent ilişkisi kurulmasında belediyeler; öneriyi Belediye Meclisinden geçirip Bakanlıktan onaylatmak zorundadırlar.

Kısaca kardeş şehir ilanı konusunda ne il genel meclisinin ne de Valilerin en küçük bir yetkisi yoktur.

Bu somut gerçek karşısında derim ki, Valiler o olmayan yetkiyi kullanma yerine varsa önerilerini Belediye Başkanlıklarına iletip Meclisten geçirme yolunu seçerlerse hukuki açıdan sorunsuz üstelik seçilmiş insanlara saygı açısından daha şık bir yöntem uygulamış olurlar.

Aslında Mersin son yıllarda kimi Bakan, Vali, Belediye Başkanı üzerinden dile getirilen ama yasal sürece uygun davranılmadığı için hiç biri hayata geçmemiş ve resmileşmemiş bir kardeş kentler furyası, bombardımanı altındadır.

Son yıllarda medyada da yer alan kardeş kent hikâyelerini derlerken bile ipin ucunu kaçırdım ama yine de toparlamaya çalışayım:

6 Haziran 2008: Mısır Büyükelçisi Alaeddin Elhadidi, Mersin Valisi Hüseyin Aksoy ve Büyükşehir Belediye Başkanı Macit Özcan’ı ziyaret ederek, Mersin ile İskenderiye şehirlerinin kardeş kent olması için başlayan çalışmalara hız verilmesi gerektiğini söyler.

Büyükelçinin o tarihlerdeki önerisinin karşılık bulduğunu 15 Ekim 2011 tarihli haberlerden öğreniyoruz:

“Mersin ile Mısır’ın İskenderiye kenti, kardeş şehir oldu. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, iki ülke arasındaki ticaret hacminin en kısa sürede 5 milyar dolar seviyesine çıkarılacağını söyledi.

Mersin ve İskenderiye’nin kardeş şehir olması dolayısıyla düzenlenen törene, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ile Mısır Spor Bakanı Hasan Sakr katıldı.”

2008’ de Mısır Büyükelçisi, 2011 sonlarında Türkiye’ nin Ekonomi Bakanı Mersin-İskenderiye kardeşlik nişanını ilan ederler de, bu ilan resmileşmiş midir? Hayır…

Çünkü son üç yılda hiç birini kaçırmadığım Mersin Büyükşehir Belediye Meclis toplantılarının hiç birine kardeş şehirlerle ilgili ne İskenderiye ne de başka kentle ilgili hiçbir öneri gelmedi, getirilmedi. Tek istisnası var bunun…

2010 yılında Mersin’ i ziyaret eden ABD Florida Eyaletine bağlı Palm Beach ile gerçekleşen kardeşlik ilanı… (Gerçekten de Palm Beach kentinin internet sitesine girdiğinizde iki kardeş şehrin adını gururla taşıdığını görürsünüz ki, bunlardan biri İsrail’ in Tzahar kenti diğeri de Mersin’ dir.)

**

Her kente kısmet olmaz ama Palm Beach ile yaşanan süreç.

Örneğin 16 Ekim 2011 günü medyada yer alan haberlere bakılırsa İspanya’nın Tarragone kenti ile Mersin kardeş şehir oluyorlardı.

Üstelik bu kardeşlik ilanı konusunda Mersin’ in acelesi de vardı. Büyükşehir Belediye Başkanı Özcan işlemlerin başladığını anlatırken şunları söylüyordu:

”Tarragone’ nin kardeş kent olması için işlemlere başlıyoruz. Ben mektubu da elden götürüp veriyorum. Onlar da şifahi olarak ‘evet’ dedi. Bu işlemler meclis kararları, Dışişleri Bakanlığı derken 6 ay içerisinde biter ve kardeş şehir ilişkilerine başlarız”

Bugünlerde Mersin Büyükşehir Belediye Meclisi Nisan toplantısını yapacak. Başkanın koyduğu 6 ay hedefi dolmak üzere ama ben bırakın Bakanlıkları henüz Meclise böyle bir öneri geldiğini bile anımsamıyorum.

**

28.11.2011:  Mersin’ e gelen İran Büyükelçisi protokol gereği Valiyi ziyaret eder. Benderabbas ile Mersin’in ticari açıdan ortak yönleri bulunduğuna işaret eden Vali Güzeloğlu, iki kentin limanı ve serbest bölgesiyle ticari ilişkilerini birlikte yürütebilecek kapasiteye sahip olduğunu vurgulayarak, Mersin ile Benderabbas kentlerinin kardeş şehir olacaklarını bildirir.

2012 Ocak ayı sonunda iki kardeş kente daha kavuştuğunu öğrenecektir Mersin…

29 Ocak günü Türkmenistan’ ı ziyaret eden Ekonomi Bakanı Çağlayan Türkmenbaşı adı verilen kent ile Mersin’ in kardeş kent olmaları yönündeki önerinin Türkmenistan Başkanınca heyecanla karşılık bulduğunu açıklar.

Çağlayan Türkmenistan’ da iken MTSO yetkilileri ve kimi bürokratları yanına alarak İran’ a ulaşan Mersin Valisi Güzeloğlu’ nun Hürmüzgan eyaleti ile Mersin’ in kardeş şehir olduklarına dair müjdesi yer alır 30 ocak 2012 günü gazetelerde…

Sonradan Hürmüzgan değil eyalete bağlı Benderabbas ile Mersin’ in kardeş oldukları biçiminde revize edilir haber ancak ortada bu yanlıştan çok daha büyük sorun vardır kimisine göre…

Mersin’ in en deneyimli siyasetçilerinden ve uzun yıllar Belediye Başkanlığı yapmış Kaya Mutlu aynı zamanda İl Genel Meclis üyesi sıfatıyla yapılan hatayı dile getirir…

Mutlu’ nun eleştirileri 13.2.2012 günkü İmece gazetesinde yer bulur: “Mersin İl Genel Meclisi bir ilke imza attı” başlığı ve Nazmi Akdağ imzasıyla yayınlanan yazıda şu noktalara dikkat çekilir.

Vali Güzeloğlu’ nun, İran’ın Hürmüzgan şehrinin kardeş kent olmasıyla iki kent arasında kültürel ve ekonomik gelişme sağlanacağı düşüncesiyle İl Genel Meclisi’ne önerge sunduğu üstelik bu önergenin “istim arkadan gelsin misali” kardeşlik imzaları İran’ da atıldıktan sonra İl Genel Meclisine geldiği bilgileri yer alır yazıda.

Üstelik Meclis komisyon üyelerinden Kaya Mutlu’ nun “il genel meclisleri kardeş şehir ilanı konusunda yetkisi yok” muhalefet şerhine ve uyarısına rağmen Meclisin Şubat toplantısında görüşülür kardeşlik ilanı…

Mersin’ i ziyaret eden Şili Büyükelçisinin gelişi ve ziyaret anısına uzaklardan yeni kardeş kent ilanlarıyla sınırlı değil yıllarca sessiz kalmış kentin son dönemdeki coşkusu…

15 şubat 2012 günü Mersin’ e gelen Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus, ülkesindeki bir şehir ile Mersin’in kardeş şehir olması için gayret göstereceğini belirterek ayrılıyordu kentten…

Klaus ile görüşen Özcan ise Mersin’ in kardeş şehir yolculuğunu şu sözlerle özetlemekteydi:

“Mersin’in Japonya’da 1, Avrupa’da 2 kardeş şehri olduğunu, ABD’deki bir şehirle de kardeş olmaya çalıştıklarını belirten Özcan, ”Kardeş şehir olmanın faydaları oluyor. İki ülkenin insanları, gençleri dayanışma içinde birbirine destek oluyor. Kardeş şehirlerle gençlik değişik programlarımız bulunuyor”

Tüm bunları niye mi yazdım?

Yaptığınız iş ne olursa olsun ciddiye alacaksınız.

Yasal prosedür neyi gerektiriyorsa yerine getirecek ve kardeş şehirlerinizi usulüne uygun biçimde ilan edecek hatta kalıcı olsun diye kentin önemli caddelerini numaralarla adlandıracağınıza o şehirlerin adını vererek kardeşliği ölümsüzleştireceksiniz.

Hele bu alanda şıpsevdiliğe yol açacak tavırlara asla girmeyeceksiniz.

Örneğin 13 Şubat 1964 günü büyük heyecanla ve alkışlarla kardeş şehir ilan ettiğiniz ve Mersin’ in altın anahtarını ilettiğiniz ABD’ li Santa Fe’ nin adını unutmayacaksınız.

2008’ den beri konuyu yazıp duruyorum. Gazete kupürlerini verip duruyorum merak eden, ilgi duyan herkese… Santa Fe Belediyesi Mersin’ le kardeş olduğunun ebedi nişanesi olarak duvarına 50 yıldır sökmediği plaketi asıyor da, Mersin’ de ne bilen ne de “kardeşliğinizi yeniden canlandırın” uyarısını ciddiye alan.

Tüm insanların kardeşliğine inanan ve o kardeşlerin oluşturduğu tüm şehirlerin de kardeş olmaları gerektiğine inanan biri olarak çok ta umurumda değil bu kardeş şehir muhabbetleri, uygulamaları.

Ama madem ki, atanmış, seçilmiş yetkililer böylesine önem veriyorlar kardeş kent olgusuna, bari ciddiye alsınlar ve sonuna kadar takip etsinler ortaya attıkları önerilerinin akibetini…

Yoksa kimi “kardeş ülkelerin” kötü şöhretiyle damgalanırız ki, “şuuyu vukuundan beter” durumdur onun adı ve inanın hiç te üstlenilecek bir yük değildir…