28 Şubatın Mersin Üniversitesi… Uğur Oral’ a yazılan mektup…

28 Şubat sürecinin Mersin ayağında nelerin yaşandığını anlatmamı isteyen kimi taleplerle karşılaşıyorum.

Dönemi bildiğim perde arkasıyla anlatmak elbette boynumun borcu, üstelik bu konuda “pilavdan dönenin kaşığı kırılsın” modundayım yıllardır.

Hele ülke bir dönemin irinlerini temizlemeye çalışırken, o mazlum istekleri geri çevirmek bana özgü bir tavır değil.

28 şubatın en acımasız günlerinde kimseye eyvallah etmedim ki, bugün susayım…

O nedenle 2003 yılından başlayarak dönemin Mersin Üniversitesi Rektörü Uğur Oral merkezli yaşananları ve o günlerde bile susmamış biri olarak yaşananları yeniden anımsamakta ve geçmişi unutmakta pek mahir nice insanı rahatsız etse de yarayı kaşıma anlamına gelse de anımsatmakta yarar var derim.

O nedenle neredeyse bir yıl önce aldığım bir mektuba verdiğim cevabı paylaşmakta yarar olduğuna inanıyorum.

O inançla 28 şubat süreci ve sonrası Mersin’ de yaşananlara ışık tutulmalı derim.

En iyisi Uğur Oral’ dan aldığım e-postaya verdiğim cevapla bir yerlerinden başlamak ve bir dönemi korkuları, kaygılarıyla yaşamak, yaşatmak.

27 Mayıs 2010’ da o günler kaleme aldığım bir yazıdan yola çıktığını söyleyen 28 Şubat sürecinin Mersin Üniversitesi Rektörü Uğur Oral’ dan bir mektup aldım.

Yayınlanan ve böylece kamuoyuna mal olmuş bir yazıya gelen cevabın da kamuoyunca paylaşılmasının geldiğimiz süreçte çok anlamlı olacağı düşüncesiyle ve noktasına dokunmadan yayınlıyorum.

Mektuba verdiğim yanıt ta 28 şubat sürecinin tüm toplum kesimlerince sorgulanmaya başlandığı bugün her zamandan daha anlamlı. Uğur Oral’ ın yazdıklarıyla başlayacak ve birkaç gün sürecek yazı dizisiyle dizayn edilmeye çalışılan Mersin’ in fetret dönemine karınca kararınca ışık tutmayı murat ediyorum.

Önce Mayıs 2010’ da bir yazım üzerine Uğur Oral’ dan aldığım e-mektup:

Merhaba

Sizinle 4 yıldan beri görüşemedik. Mersinde görev yaptığım dönem içerisinde sizinle tatlı sert de olsa asgari müştereklerde anlaşamasak da, içilmiş bir fincan kahvenin kırk yıllık hatırı olduğu düşüncesiyle bu satırları yazma ihtiyacı duydum.

Mersin Üniversitesin de iken kendimce bana vereceğiniz desteğin önemli olduğunu düşünüyordum. Olmadı sağlık olsun. Ben Ankara ya yerleştim. Geriye dönüp baktığımda ülkemdeki insanlara eğitim ve sağlık konularında harcadığım emek ve çabalardan dolayı son derece mutluyum. Dünkü yazınızda benim Çetin Doğan ve Faik Türünle kaderimin kesiştiğini vurgulamışsınız. Doğrudur. Ancak sadece Çetin Doğan la kaderim kesişti. Ahmet Yesevi Üniversitesinde 7 Ay süre ile görev yaptım. İlkesel nedenlerden dolayı ayrıldım. Kırgızistan’da ise 2 yılı aşkın süre ile çalıştım. Dünyayı yönetmeğe niyetli olan Uluslararası bir cemaatin düzenlediği gerçek dışı bir komplo ile karşı karşıya kaldım. Günün birinde ilahi adaletin tecelli edeceğine inancımı korumak istiyorum. Yaptığım her şey ülkemin yürürlükte olan yasa ve düzenlemeleri çerçevesinde hayata geçirilmiştir. Dolayısıyla son derece mutluyum. Geleceğe ilişkin olarak bekleyip, gerekli değerlendirmeleri yapacağımı zannediyorum.

Amerika’daki oğluma ilişkin zaman zaman köşenizde gündeme getirdiğiniz devlete olan borcu konusuna gelince: Oğlum Amerika’ da çalışarak borcunu kuruşu kuruşuna ödemiştir. Bu satırları yazarken buruk buruk tebessüm içerisindeyim. Zaman çok çabuk geçti.

Hep ilkeli ve onurlu olmak benim en büyük servetim oldu.

Gençliğimde savunduğum Türkiye ve Dünya sorunlarına ilişkin görüşlerim halen aynı şekilde devam etmektedir.12 Mart ve 12 Eylüllerde çok sıkıntı çektiğim doğrudur. Bu doğruları savunmak, hiç sapmadan savunmak benim mutluluk kaynağımdır.

İleride daha güzel günlerde görüşmek dileğiyle, kim bilir belki yarın belki yarından da yakın. . . Selamlar…

UĞUR ORAL

**

 

Bu mektubu cevapsız bırakmak, pilavdan dönme anlamına gelirdi. Kaşık kırma pahasına oturdum aynı gün aşağıdaki cevabı yazdım:

Sevgili Oral;

Mektubunuzu ilgiyle okudum. En azından beni bile okuma fırsatı bulduğunuza göre, onca yoğunluktan sonra kendinizi dinleme şansınızı bulmuşsunuz demektir ki, bu geçmişle yüzleşme adına her düşünen insan gibi sizin, benim herkes için önemlidir.

Bazen sakin limanlarda demirlemek, enerji depolama ve eski rotaları, limanları değerlendirme olanağı sunar, ders almak isteyen usta kaptanlara…

Öncelikle bana gönderdiğiniz notlardaki ince dokundurmalarınıza kıyısı, köşesinden kısaca değinmeye çalışayım:

Faik Türün ile doğrudan yollarınızın kesişmediği doğru. Ben kaderin sizi bir araya getirdiği Çetin Doğan’ dan yola çıkarak Faik Türün’ü anmak, anımsatmak istemiştim.

Gelin görün ki; Çetin Doğan ile Faik Türün’ ün buluşma noktası sizinkinden çok daha ağır, çok daha dokunaklı:

Ölümünün ardından cenaze töreni Selimiye kışlasında yapılıyor. Ve zamanın 1. ordu komutanı Çetin Doğan o yazıma alıntıladığım konuşmayı yaparak, Ziverbey köşkünü bildiğini ancak Türün paşanın Ziverbey’in yolunu bile bilmediğini, 12 Mart muhtırasında işkencelere de karışmadığını söylüyor, kısaca kefil oluyor alıştığımız moda deyimle…

Oysa biz Ziverbey köşkünü en iyi bildiğini iddia eden İlhan Selçuk’ tan dinlemiştik Türün işkencelerini. Hem de akrostiş şiirin dize başlarına koyduğu harfleri şifre niyetine çözerek.

Ve kadere bakın ki Türün’e kefil olan o Çetin Doğan yıllar sonra Türün’ ün işkence yaptığı İlhan Selçuk’un kendisine açtığı köşede yani devrimin yılmaz bekçisi Cumhuriyet’ te “tehlikenin farkında” olan yazılar döşeniyor, balyoz darbe planının ortalığa saçılmadığı o günlerde demokrasimizi şahlandıracak, ülkeyi gericilerden kurtaracak inciler döktürüyordu.

Faik Türün’e kefil olan bir Cumhuriyet başyazarı vardı karşımızda anlayacağınız…

Kader dediğiniz böyle bir şey galiba hocam…

O Faik Türün’ ki, gözaltına alındığında kendisine Mustafa Zehir adlı arkadaşımı, yoldaşımı sapasağlam teslim etmiştik 1971 de…

O Mustafa Zehir’ ki, Antep’ te bir mercimek fabrikasında hamallık yapan babasının tek umuduydu. Sırtında her gün onlarca ton yük taşıyarak okutmuştu oğlunu. Allah var Mustafa’ da babasını mahcup etmedi. Fen Lisesi giriş sınavlarını birincilikle kazanmasına rağmen gitmedi, Antep lisesini birincilikle bitirip İTÜ Mühendisliğe girişi birincilikle kazandı.

Tek suçu yurtseverlik olan mustafa’ dan bir daha haber alamadık sevenleri, arkadaşları olarak.

Kimisi kafayı yediğini söyledi, kimisi intihar ettiğini…

Ama 1971 muhtırasından sonra her birimiz bir yerlere savrulduk. Can derdine düştük. Üzerimizden geçen sıkıyönetim tanklarının bir süre sonra kökümüzü kurutmak üzere 1980′ de bir kez daha geleceğini nereden bilebilirdik ki? Ama o da oldu…

Sizi bilmem ama aynı zaman diliminde dolaştığımız kuşağımız büyük acılar yaşadı, büyük bedeller ödedik siz kimi sürecin içinde olsanız habersiz davransanız da.

Ve fırsat bulsa birilerinin bir kez daha gelip bizim gibi ayrık otlarını biçmeyeceklerinin garantisi de yok üstelik.

Sizin Adana’ dan Mersin’ e gelişinizi ve Kemal Gürüz’ le başlayan o döneminizi anımsıyorum, gerçi anımsatmama da gerek te yok.

Üzerinde çok fazla konuşulmamış, tartışılmamış o 28 Şubat süreciyle başlayan ve Ankara’ da kimi gösterilere uzanan hayli ilginç “orduyu göreve” çağıran kimi pankartların gölgesindeki mitingleri de..

Faik Türün’ le kesişmese de, 1971 den sonra karşınıza bir kez daha çıkan İrfan Solmazer ile Mersin’ de buluşmanızı ve o buluşmaların gerçek tesadüfler mi, kimi dizaynların mı sonucu olduğunu

Almanya’ ya beş parasız postalanan MBK üyesi yüzbaşıyı yıllar sonra Mersin’ i şekillendirmeye çalışan    “güçlü emekli asker” ve zengin iş adamı kimliğiyle bir kez daha görünce ne hissettiniz gerçekten?

Biliyor musunuz, -nereden bileceksiniz?- Rektörlüğünüz döneminde size ulaşmak isteyenler önce Solmazer’ in kapısını çalıyor, ona bağlılıklarını bildirdikten sonra “selamımı götür” tavsiyeleriyle postalanıyorlardı size.. (Bu sizin suçunuz değildi, sadece bir realiteyi vurgulaması için yazıyorum)

Son günlerde 27 Mayıs ile ilgili okuduğum bir kitapta İrfan Solmazer’ in 27 Mayısın hemen ardından gazetelere verdiği demecinden bir paragraf yer alıyor:

“‘Ben 11 gencin öldürüldüğünü gördüm… İkisinin cesedini bulduk. Diğerlerini çeşitli yerlere gömüp üzerlerinden yol geçirmişler’. “

Darbeyi gerekçelendirmek ve mubah göstermek için söylenen binlerce yalandan sadece biriydi söyledikleri oysa ve kendisi de o yalanların en canlı simgesiydi…

Sonra 1970′ te bir kez daha çıktı karşımıza Solmazer, Ankara’ da 9 Mart darbesini hedefe ulaştırmak isteyen yoldaşların bombaladığı okulların patlayıcıları ve kahramanlarını arabasında dolaştırdığını kendisi itiraf edecekti yıllar sonra…

“Hain! DP’ lilerin kıyma makinesinden geçirdiği, yollara gömdüğü gençlerin! Cesetleri” yalanlarının ne denli korkunç provokasyonlar olduğu çıktı ortaya ama yol demişken benim aklıma her sabah geçtiğim GMK Bulvarı ve yıllardır o yoldaki bir sahne geliyor gözlerimin önüne ve bir türlü kazıyamıyorum hafızamdan nedense…

Yer: PTT’ den Üniversiteye kazandırılmasında karınca kararınca fikir babalığı yaptığım Yenişehir Kampusunun PTT ile ortak kullanılan giriş kapısı…

O giriş kapısında gölgesi muhteşem bir dut ağacı var, -mutlaka anımsarsınız-…

O dut ağacının altına her sabah başı bağlı kızlar gelir, dut ağacına sakladıkları kırık aynaları çıkarır, duvarın üstüne diker ve karşısına geçerler.

Başlarını açar, saçlarını düzeltirken baktıkları aynayı tekrar ağacın bir dalına tutturup güvenlik kontrolüne doğru titrek birer güvercin tedirginliğiyle ilerlerler…

İşte benim gibi hayatı, yaşam tarzı çok farklı uçlardan gelen birini o görüntüler, Üniversiteler gibi dünyanın her yerinde başkasına zarar vermediği sürece her türlü düşünceyi, kılık kıyafeti, dili, dini özgürce yaşatan vahaların Türkiye’de ve Mersin’de sizin döneminizde geldiği durum buydu…

Ben emir kuluyum ne yapabilirim diye savunmanız elbette mümkün kendinizi.

Saygı duyarım buna…

Ama ben başörtülünün, mini eteklinin, ayyaşın, dinsizin, namaz kılanın, faşizme ve insanları öldürmeye uzanmayacak, şiddete bulaşmamış tüm görüşleri ve her yaşam tarzını kutsal kabul ediyorum.

Özgürlük ve demokrasi… İşte benim pusulalarım ve kabe kabul ettiğim zulme karşı direnen vicdanım elbette…

Gelişmiş dünyada nasıl yaşanıyorsa benim ülkemde de öyle yaşansın her şey istiyorum…

Evrensel hukuk benim ülkeme de en güzel iklimiyle hâkim olsun…

Bildiğim kadarıyla siz 1970 lerin devrimci öğrencisi olsanız da, benden farklı olarak aileniz muhafazakâr, üstelik kardeşlerinizden biri de İslamcı! AK Partinin kurucularından…

Yılların ardından bugün baktığınız yerden bir kez daha baksanız: Nasıl görünüyor o Mersin Üniversitesindeki uygulamalar, kozmik odalar, birilerine yazdırılan imzasız mektuplarla açılan kurum içi soruşturmalar…

Örneğin o günlerde çok savunduğunuz Tamer Gök’ün kızının adrese teslim tek kişilik sınavla M.Ü. ne alınışına bugün nereden nasıl bakıyorsunuz?

Gerçekten merak ediyorum.

Bana gönderdiğiniz notun giriş bölümünde Mersin ve Üniversite için birlikte çok iş yapma fırsatını kaçırdığımız gibi bir nedamet hissinin kırıntılarını duydum bir an. -Belki de ben yanılıyorum- Ama hocam zaten siz tercihinizi çok farklı bir kulvardan yana kullanmış, duvarların arkasına hapsettiğiniz bir Üniversiteyi kentten soyutlama adına bir çabaya girişmiştiniz. Bu nedenle çok farklı pencerelerden bakan iki insanın bir araya gelmesi hayli zordu.

Keşke dediğiniz gibi gelişseydi her şey… Tüm çabamızı örneğin Üniversite araştırma hastanesinin bitirilmesi için gösterseydik sadece siz ve ben değil tüm kent, tek yumruk olsa ve o sizden, bizden bir dönemden geriye kalacak olan en kalıcıyı bırakabilseydik…

Süreçler çok ağır işliyor hocam, iş alan müteahhitler de eski havasında değil, yeterince ödenek aktarılmasını sağlayacak bir irade de sergilenemiyor ne yazık ki…

Ve son serzenişinizle ilgili küçük bir not: Sizinle girdiğimiz o tartışmaların oğlunuzun burs parasıyla uzaktan yakından ilgisi yoktu ama her ne hikmetse ve durup dururken gündeme taşıdınız.

Aslında itiraf etmeliyim beni çok ta fazla ilgilendirmiyordu kişilerin özel durumları. Ama bir yandan gençlerin Türk Üniversitelerinde kalması yolunda her yıl Üniversite açılırken konuşmalar yapıp, sıra  tıp bayramında şapka çıkarılacak sözler söyleyen bir yöneticinin kendi oğluna gelince, ortaya koyduğu tavır ve kişiye özgü söyledikleri bana göre çelişkiydi.

Bu tartışmaların hiç bir yerinde olmaması gereken bir insana bilmeden haksızlık ettiysem, üzdüysem kendisinden ve sizden özür dilemek namus borcumdur. Kabul edin lütfen. Ama benim kişisel özürlerim bir vatandaşın devlete olan borcunu ödemiş olmasını, doğal olanın ötesine taşımıyor. Sonuçta borcunu ödeyerek, normal olanı yapmış…

Ve son bir kişisel not: Hakkımda tıpkısının aynısı iki dava açtınız. Üstelik ikincisi birincisinden beraat etmemin hemen arkasından geldi. Ve mahkeme, ikimizin avukatları, zaten sırtında yeterince yük olan yargı, bence anlamını yitirmiş olan o davaya zaman ayırıyor. Her hangi bir amaçla söylemiyorum, sadece bilmenizi istedim…

Elbette en kısa zamanda görüşelim.

Kan davalılar bile zaman içinde oturup barış çubuğu tüttürüyor. Kaldı ki benim sizinle kişisel bir sorunum olmadı hiç bir zaman bildiğim kadarıyla sizin de olmamıştır.

Dünyanın bambaşka bir çağa evrildiği, uzlaşma ve konuşmanın öne çıktığı ve çok daha önem kazandığı bu günlerde farklı yöntemler, ayrı görüşleri savunsa da, tek derdi ülke ve ülkenin geleceği olan bizler oturup konuşmayacağız da kim, nerede, nasıl konuşacak?

Saygı, sevgi ile…

Esen kalın Oral hoca…

Abdullah Ayan

Mersin 2010

**

Hamiş: Bir gün Mersin Üniversitesinin o kara kaplı kitabına konu olacak günlerini kitaplaştıracak biri çıkar da kaleme alırsa utanılası dönemi; diğer yazılarım yanında umarım bu mektubu da ilginç belgeler arasına koyar ve kitabına ekler umudundayım…

Bu mektubu uzunca zamandır yayınlamadım. Korkumdan değil dönem öylesine kötüydü ki yararı olmayacağına inanmıştım. Oysa artık bir dönemin cerahatleri, irinleri akıtılıyor hem de yargı eliyle…

Ve o döneme ilişkin görüntüler akarken televizyonlardan hep bir kare gelip dikiliyor gözlerimin önüne üstelik gitmiyor da mahutluğu, nalet olası ihtimalleriyle.

Kemal Gürüz ve tek tornadan çıkmış diğer aslında bilimle uğraşmaktan başka meşgalesi olmaması gerekenlerin çoğu  siyah, siz ise beyaz cübbenizle salınıyor, Ankara rüzgârlarına kanat çırpıyordunuz ya, tam da o görüntülerdi bana kabus size o günlerde gurur vesilesi o acımasız tablo…

Oysa dikkatli gözler beyaz cübbesini çekiştirirken dikkatli gözlerden ırak olmaya çalışan Oral’ ı öylesine aleni deklanşörle yakalamıştı ki, başka söze gerek bile yoktu.

Kilitlendiğim veya kenetlendiğim diyelim o itici görüntüler nedeniyle ilk günden beri söylemek istediklerimi söylediğim, söyleyemediğim çıplaklığıyla tekrar edeyim.

Kavga öyle birilerinin sandığı gibi Oral ile Ayan arasında yaşanan çekişmeden ibaret değil.

Kâbe olarak vicdanı seçmiş birinin; nereden, kimden gelirse gelsin ve kime reva görülürse görülsün her türlü haksızlığa, zulme karşı çıkma refleksinden kaynaklanıyor ortaya koyduğum tavır.

Dün de böyleydi, son nefesimde de öyle olacak…

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s