Tevfik Sırrı Gür efsanesi yalanlar, gerçekler…

Tevfik Sırrı Gür’ü efsane halinde bize anlatan detaylı bilgiler Şinasi Develi’ nin kaleminden çıkma…

Develi dışında sesini çıkaranlar olmamış mı?

Olmuş ta, ne hikmetse yazıya, kağıda dökememişler…

Aslında Gür, kendisinden önce gelenlerden de, sonrasında baş tacı ettiklerimizden de çok farklı biri değil.

Ama çok önemli bir özelliği var. Develi gibi yazdıklarını referans kabul ettiğimiz bir isimle hem anlatılmaz, anlaşılmaz yakınlığa sahip, hem de 1950’ de Demokrat partinin iktidara gelişiyle Valilik dönemi tüm boyutlarıyla masaya yatırılan biri, Demokrat partinin devrilmesiyle bir anda anlaşılması güç biçimde efsane haline getiriliyor.

Üstelik 1960 darbesinin ardından unutulan bu Valiye birileri kendisinin Mersin’den ayrıldığı dönemde bile verilmeyen payeleri layık görmeye başlamışlar…

Örneğin daha kendisi Mersin’e gelmeden yıllar önce biriktirilmeye başlanan ve Valilik emrine verilen İhracatçı Birliklerinin büyük katkısıyla yapılan Lise binası…

Yıllar boyu üst üste koyulan ve sonunda 100 bin lirayı bulan bu paraya ilaveten ithalatçılık yapan ve ithalat izinleri Vali Tevfik Sırrı Gür’ün iki dudağının arasında olan iş adamlarının da payı var elbette.

O iş adamları ki, 2.dünya savaşının toz dumanı içinde bürokrasinin icat ettiği yöntemle ithal ettikleri malları belirlenmiş kâr oranlarını ekleyerek Valilik eliyle devretmek zorunda kalmışlar…

Böyle bir düzende iş adamı kendisinden bağış yapmasını isteyen, astığı astık/kestiği kestik, üstelik gücünü devletten alan, ilin devletle özdeş ismini geri çevirebilir mi?

Hayır deme şansı var mı?

Zaten salınan Varlık Vergisiyle devletin ve onun kentteki gölgesinin nelere kadir olduğunu yaşayarak görmüş…

Miskavi’ ye, Gandur’ a 600 bin lira, Şevket Sümer ile Fuat Morel’ e 500 lira vergi salan bir düzen bu…

Sümer ile Morel’ in özelliği ne derseniz, söyleyeyim.

Tek parti döneminin en güçlü isimleri…

İstanbul’dan Mersin’ e kapağı attığında, manifatura ithalatçısı iş adamlarının tezgahtarı olarak işe başlayanların bir süre sonra köşeyi döndükleri, fırsatlardan yararlanmayı bildikleri bereketli vahanın kahramanları…

Belediye Meclisi, il genel meclisi, Ticaret Odası meclisinin, yönetim kurullarının, Tüccar Kulübünün, aklınıza ne tür güçlü örgüt gelirse oranın hakimleri, değişmez aktörleri, başkanları…

Üstelik başında il Valisinin bulunduğu 5 kişilik “Varlık Vergi miktarlarını belirleme komisyonun da  üyeleri, ne hikmetse hep aynı isimler…

Kanun oluşturulacak komisyonda halktan iki kişinin de yer almasını uygun bulmuş ya, tek parti, dönemin ruhuna uygun halk temsilcilerini çıkarmakta gecikmemiş…

Tek partinin Belediye ve Ticaret Odasını oluşturan gücü, Varlık vergisi komisyon üyelerini de Vali marifetiyle atamış oraya…

Vali dediğinizin zaten o günlerde taşıdığı iki şapkası var.

Hem devlet adına her türlü kararı alacak, hem de partinin il başkanı aynı zamanda…

İşte böyle bir dönemin yangın yerine çevirdiği günlerde Tevfik Sırrı Gür Muş’ tan Mersin’e atanmış…

Daha önceki yazılarda tek kalem kalmışların bize anlattığı efsane Valinin marifetlerini anlatmaya başlamıştık. Tek taraflı biçimde yıkanmaya çalışılan beyinleri karıştırma adına yıllardır resmi tarih gibi ezberletilenin dışındaki o bürokratın gerçek yüzünü anlatmayı sürdürmekte yarar var…

Efsane Valinin her şeye hakim olduğu, piyasayı kontrol ettiği, ithal mallarını en uygun koşullarla halka intikal ettirmesi gereken dönemle ilgili en çarpıcı örnekler Mersinin ekmek ve şekerde yaşadıklarıdır.

Mersinli, efsane Valinin bitirmekle övündüğü Halkevi’ nin döner sahnesinden çok farklı yerlerde resmi fiyatın beş katına almaya razı olduğu şeker ve ekmeği aramakla meşguldür.

5 Şubat 1947 günü Yeni Mersin gazetesinin birinci sayfasını iki haber süslemektedir:

“Vagonsuzluk yüzünden, 120 Vagonluk limon ve portakalın çürüyor”

“Piyasada sebebi meçhul bir kriz daha: Karaborsada toz şekerin kilosu 300 kuruşa satılıyor. Piyasada şeker yok. İşin garip tarafı bu yokluğun sebebini izah edecek bir makam da yok” (Karanlık dönemde şeker fiyatlarının 480 kuruşa kadar çıktığına da tanık oldu o dönemde insanlar –aa-)

O günün koşullarında kağıdını da Valinin tahsis ettiği gazetelerin doğrudan Tevfik Sırrı Gür’ ü doğrudan telaffuz etmek ne haddine?

Gazeteler yine de dolaylı biçimde gerçeği ortaya koymaya çalışıyor.

İş adamının durumu çok daha farklı…

O günlerde büyük kısmı karaborsaya bir biçimde yansıyan tatlı kazançlı ithalat var ama bunun yanında Varlık vergisi yaraları da kanamaya devam ediyor.

Yaşanan depremin enkazı daha kalkmamış ki…

Varlık vergisinin ocak söndüren, bir günün içinde insanları bitirip ardından Aşkale’ ye süren acımasız uygulamasının can yakıcı ateşi henüz sıcaklığını korurken, Mersin gibi ithalat cenneti bir yere gelen Valinin hangi talebi geri çevrilebilir ki?

Çevrilmiyor da zaten…

Bir yandan İthalat ve İhracatçıları aynı çatı altında toplayan Birlikler, öte yandan hambezin bile bulunmaması nedeniyle, insanların kefensiz gömüldüğü o günlerde ithal ettikleri her üründen inanılmaz paralar kazanan ve bunların bir kısmını doğal olarak Valinin parmağını oynatması karşısında bağışlayan iş adamları…

Derme çatma biçimde de olsa bitiyor lise binası…

Ama kimsenin aklına gelmiyor “hamiyetli iş adamlarının” bağışlarıyla, yapımı süren binaya Tevfik Sırrı Gür’ ün adını vermek…

Zaten bir biçimde kendisini getiren partinin bile artık göğüsleyemediği uygulamaları ve yoksul halka zulme varan baskıları nedeniyle Mersin’ den uzaklaştırılan Valiyi efsane ilan edip, adını okula verme cesaretini kim gösterebilir ki?

O cesareti gösterecek olanların 27 Mayıs darbesini beklemeleri gerekiyordu…

Darbe sayesinde siyaset sahnesini rakiplerinden temizleyenlerin boş buldukları arenada hayata geçirdikleri uygulamalardan biri de Tevfik Sırrı Gür’ den efsane yaratıp adını Mersin Lisesine ve Şehir Stadyumuna verme yönünde kampanyalar başlatmaktı…

İtiraf etmek gerekirse başardılar da…

Liseyi anlattık ta, Stadyumun Tevfik Sırrı Gür ile bağlantısı çok daha ilginç bir hikâyeydi aslında…

**

Yıllardır bu kentte tek yanlı bir efsane balonu şişirildi.

1940’ ların toz dumanı içinde Mersin’de Vali olarak hüküm süren, Türkiye’ nin en büyük Halkevi’ ni konduracağım diye, halkın zaten aynı hükümran sayesinde ancak karaborsadan temin ettiği ekmeğe bile haraç gibi harç salan, saracağı bezi bulamadığı için, halkın ölüsünü kefensiz gömmesine seyirci Tevfik Sırrı Gür’ün gerçek yüzünü anlatmayı kendi adıma namus borcu olarak görüyorum.

Bu nedenle kaldığımız yerden devam edelim.

Darbe sayesinde siyaset sahnesini rakiplerinden temizleyenlerin boş buldukları arenada hayata geçirdikleri uygulamalardan biri de Tevfik Sırrı Gür’ den efsane yaratıp adını Mersin Lisesine ve Şehir Stadyumuna verme yönünde kampanyalar başlatmaktı…

İtiraf etmek gerekirse başardılar da…

Liseyi bir önceki yazıda anlattık ta, Stadyumun Tevfik Sırrı Gür ile bağlantısı çok daha ilginç bir hikayeydi aslında…

Hazineye ait Müftü Deresinin batısında yer alan kumluğu işaretlemekten ibaretti efsane Valinin stadyum üzerindeki HAKKI…

O kadar ki, bırakın Gür’ ü, ondan sonra gelen Valilerin bile stadyum yapımıyla ilgili beş yıl boyunca buldukları tüm kaynak 16 bin lirayı aşmamıştı…

Derken 1950’ de Demokrat Partinin iktidara gelmesiyle Mersinin şansı bir anda döndü.

1946-50 yılları arasında muhalif partinin kazandığı üç ilden biri olan Mersin’in aforoz edilme süreci Demokrat Partinin iktidara gelişiyle sona erdi.

Mersin’in varlık sebebi ve her şeyi olan limanın yapımı için düğmeye basılmasıyla sınırlı değildir yapılanlar…

Stadyuma da el atılır.

5 yıl boyunca toplam 16 bin lira harcanan stadyuma 1951 yılında 156 bin lira kaynak ayrılır.

Böylece bitirilir stadyum…

19 Mayıs 1952 yılında hizmete açılır…

Tevfik Sırrı Gür’ ün Mersin’den uzaklaştırılmasından tam beş yıl sonra…

O günlerdeki adıyla Mersin Stadyumunun açılışına davet edilen Galatasaray yoğun program nedeniyle olumsuz yanıt verince, o günlerin güçlü İstanbul takımlarından Beykoz ve İstanbulspor’ a teklif götürülür..

5 bin lira karşılığında gelmeyi kabul eden Beykoz* kulübüyle anlaşma imzalanır.

-İstanbul liginin en enerjik ve en uyumlu takımı olarak tanıtılan Beykoz’ un o yıl üç büyüklerin ardından klasmanda dördüncü olduğu yazılmaktadır o günlerdeki gazetelerde-

Mersin gazetelerinde yayınlanan İçel Beden Terbiyesi Bölge Müdürlüğü ilanlarında şöyle duyurulur etkinlik:

“Mersin Karması-Beykoz ile 18 Mayıs 1952 Pazar günü saat 16’ da ve 19 Mayıs 1952 pazartesi günü saat (17) de karşılaşıyor.

Yurt ölçüsünde büyük önemi olan bu heyecanlı maçları takip etmek fırsatını kaçırmayalım.”

17 Mayıs günlü nüshasında maçlarla ilgili ilginç detaylara yer verir Yeni Mersin:

“Şehrimiz Beden Terbiyesi Bölge Müdürlüğünün davetlisi olarak iki maç yapmak üzere bugün saat 20’ de Mersin’e gelmesi kuvvetle muhtemel olan Beykoz takımı yarın yeni stadyumdaki ilk maçı takviyeli Demirspor takımı ile yapacaktır”

Sonuç mu?

Hadi onu da söyleyelim:

Takviyeli Demirspor’u 2-1 yenen Beykoz, İdmanyurdu ile 2-2 berabere kalır.

-Türkiye’ nin nefesini tutarak beklediği Fenerbahçe-Galatasaray maçının 2-2 bittiği gün İdmanyurdu’ nun yeni stadyumdaki ilk maçını da aynı skorla sonuçlandırdığını tarihe not düşme adına vurgulamakta yarar var.-

Yıllarca Lise yanındaki derme çatma sahada yapılmaya gayret edilen maçlar, kumluk ta olsa, iyi kötü bir stada kavuşur.

İşte Mersin stadyumunun yapılışının gerçek öyküsü…

Efsane Tevfik Sırrı Gür masalını değneksiz köyde yıllardır başarıyla anlatmayı sürdürenlere umarım ders olur.

Elbette bununla sınırlı değildir Tevfik Sırrı Gür ile ilgili anlatacaklarımız…

Ayrıldığı günlerde Belediye Meclisinde Bahri Ok’ un yaptığı konuşmanın satır araları Halkevi yapacağım diye kentin en güzel parkına kıyan, ağaçlarını kesen, garibim köylüleri taş çekmeğe zorlayan, yandaki kilisenin kanunla korumaya alınmış alanına tecavüz eden, bir başka kilisenin taşlarını söküp bu binaya döşeten bir efsaneyi tüm boyutlarıyla ve bugüne kadar yutturulanın dışındaki yüzüyle anlatacak ibretlikte…

 

*Tevfik Sırrı Gür’ü efsane olarak anlatan en önemli yazılı doküman Şinasi Develi’ nin kaleminden çıkma…

Gerçekçi bir ifadeyle objektif bir anlatımdan çok “çakma” bir Tevfik Sırrı Gür destanı var elimizde…

Mersin Valiliğinden ayrıldıktan sonra bir dönem Gür’ün avukatlığını da üstlenen Develi’ nin, efsaneyi! Anlattığı kitabına göz attığımda maddi pek çok hataya rastladım.

Örneğin yukarıda bitirilme öyküsünü tümüyle yazılı arşivlere dayanarak verdiğimiz Mersin Şehir Stadyumunun açılışıyla ilgili de yanlış bilgiler içeriyor Şinasi Develi’ nin kitapları…

17.500 kişilik olarak tasarlanan stadyumla ilgili olarak Gür’ün eleştiriler aldığı…

1952 yılında Galatasaray-İdmanyurdu maçıyla açıldığı…

Gibi bilgiler…

Birincisi Tevfik Sırrı Gür dönemini bırakın, 1951 yılına kadar 6 yıl boyunca komik paralar harcanmış ve tribün adına hiçbir şey yapılmamış bir stadyumun gerçek anlamda bugünkü tribünlere kavuşması 1952 resmi açılışının bile çok sonrasına denk geliyor.

Açılış ise yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi 19 Mayıs törenleri de fırsat bilinerek 18 Mayıs günü saat 16’ da yapılan takviyeli Mersin karması-Beykoz maçı ile gerçekleşir.

Zaten o açılışa Galatasaray’ ın gelmesi mümkün değildir. Çünkü aynı gün ezeli rakibi Fenerbahçe ile nefeslerin tutulduğu bir maça çıkmış ve 2-2 berabere kalmıştır Sarı kırmızılılar…

**

Tevfik Sırrı Gür daha önce Valilik yaptığı Elazığ ve Muş’ ta da tüm kaynakları zorlayarak bir takım işler yapmaya çalışan biriydi ama kıt kanaat geçinen iki ilde de olanaklar sınırlıydı.

Oysa geldiği Mersin çok farklı, deyim yerindeyse çok bereketliydi.

Özellikle savaşın yarattığı karaborsa, ithalat ihracata dayalı liman kentini daha bir zengin kılmış, bu zenginlikten nemalanan iş adamları yeni varlık vergilerinin başlarına gaileler açmasındansa, kazançlarının büyükçe bölümünü adına kim ne derse desin, şehrin en güçlü isminin parmağını şaklatması halinde vermeye hazırlardı…

Bağış, dershane yapımı, Kızılay’a yardım, Stadyum yapımına destek, özellikle de Sırrı Gür’ün ve o dönem CHP’ sinin her şeyden önde tuttuğu Halkevi’ nin yapımı…

Tevfik Sırrı Gür Mersin bir yana tüm ülkeyi etkileyecek kalıcı eser yaratma hedefi doğru belirlemişti. Kaynak konusunda yokluğu çekilen ürünlere ek vergiler, ithalat üzerinden devletin aldığı vergiler ötesinde narh koyma, varlık vergisi nedeniyle titreyen iş adamları emre amade duruyordu nasılsa…

Kendisinden önce yeni Halkevi binasının yapımı kararlaştırılmıştı ama, üç yıl boyunca toplanan para 4 bin liradan ibaretti…

İşte bu ruh haliyle çıkar yola…

Öncelikle dönemin CHP Genel Sekreteri Memduh Şevket Esendal’ ın kapısını çalar.

Kendilerinden yardım almadan, projesi dahil her şeyiyle yapımını üstleneceğini söyleyen gözü pek Vali’ ye istediği desteği fazlasıyla verir…

Şimdi sıra söz verdiği biçimde ve parti ile devletten para almadan mucizeyi gerçekleştirmeye gelmiştir…

Şöyle anlatır durumu:

“Teknik sorumluluğu göze alarak projeleri hazırlamak ve bu şekilde yapılmasına karar vermek; muhiti, alakadarları bu karara inandırmak mümkün olabilirdi. Ancak, emsali inşaata göre işin muhtaç olduğu milyonları temin etmek mevzuun en hayati tarafı idi.”

Kısaca para dışında diğer mevzuların teferruattan ibaret olduğunu çok iyi bilmektedir..

Detay olmasına detay ama yine de bazı konular daha başta canını sıkar…

Örneğin Arap Ortodoks cemaatine ait kilise ile girdiği mücadele…

Bugünlerin İstiklal Caddesi üzerinde, İleri İlkokulunun karşısındaki mekanda yer alan Halkevi binasının yetersizliği yeni ve modern Halkevi yapımını gündeme getirdiğine göre öncelikle yeni bir alan bulunmasının farkındadır.

En uygun yer olarak o günlerin Çardak mahallesi olarak ta adlandırılan gecekondu bölgesini keşfeder.

Zaten bir bölümüne daha önce Vali Konağının yapıldığı bölgeyi gecekondulardan temizlemek istimlak gibi para isteyen uygulamalardan çok daha kolaydır.

Ancak Gür’ün tasarladığı Halkevi binası için yeterli değildir belirlenen alan.

Gayri Müslimlerin oturduğu teneke barakalardan oluşan parsele komşu Arap Ortodoks kilisesini katma fikri gelir aklına.

Cemaate kendince geri çevrilmeyecek bir teklif götürür.

Nader ailesince kiliseye bağışlanan 2 bin m2 lik arsanın Halkevine katılmasına rıza gösterilmesi halinde, kendilerine şimdi ki Bit pazarının kalbinde yer alan Rum Ortodoks kilisesini vermeyi önerir…

Bir zamanların Mersin’ inine damgasını vuran Mavromati ve Bodossaki gibi zenginlerin katkısıyla yapılan ve mermerleriyle, taşları bile yurt dışından getirilen bu kilise 1. dünya savaşının ardından çekip gitmek zorunda kalan Rumların tükenmesiyle! Zaten kullanılmamakta, her gün biraz daha yıpranmakta, özellikle de yıpratılmaktadır.

Teklifi değerlendiren Arap Ortodokslar biraz da Lozan’ ın verdiği güvencenin cesaretiyle geri çevirir. Aslında cazip gibi görünen öneriyi ret etmelerinin çok haklı bir nedeni daha vardır.

Devlet adına verdiğini söylediği söze inanmamaktadırlar çünkü…

Daha önce kendisinden yedikleri kazığı unutmaları mümkün değildir.

Tevfik Sırrı Gür’ ün Mersin’deki ilk işi Vali konağı ile şimdinin Çamlıbel’i –o günlerin Kışla Caddesi- arasında kalan yolu genişletmektir…

Genişletirken kiliseye ait yolun bir kısmını yola katar ama istimlak falan bir yana izin bile istemez kimseden.

Kilisenin hayli önemli bir kısmını kendilerinden habersiz yola katan ve en küçük özrü bile aklına getirmeyen Valiyi asla bağışlamazlar.

Kiliseyi Halkevine katma önerisini o nedenle tereddütsüz geri çevirirler…

Gür ise intikamını Rumlara ait Ortodoks Kilisesini taş üstünde taş bırakmayacak biçimde söküp, yaptırmakta olduğu unutulmaz esere malzeme yapar.

Tüm dış cephesi dünyanın en kaliteli mermerleriyle kaplı, çift çan kulesine sahip, bir zamanlar Mavromati’ nin her dönüşünü çan çalarak kutlayan bu kilise tarih sahnesinden bir daha izine  rastlanmayacak biçimde silinir…

Taşları ve mermerleri Rumlara ait Ortodoks Kilisesinden alınan Halkevi binasının kiremitleri de kaderin garip cilvesi olsa gerek Yunanlılara ait batan bir gemiden sağlanır.

Balkan savaşı sırasında Anamur kıyılarında Marsilya cinsi kiremit dolu bir Yunan gemisinin batırıldığı ve batağın Gilindere açıklarında bulunduğu o dönemin öykülerindendir.

Birkaç dalgıçla anlaşır Vali, gemiden çıkardıkları 200 bin kiremit Halkevi binasının çatısını örter…

O günlerin maliyetleriyle 2 milyon Liraya çıkacağı hesaplanan ancak bu türden ince ayarlarla 1 milyon 28 bin liraya mal edilen Halkevinin taş, mermer, kiremit dışındaki nakit para ihtiyacı nereden sağlandı derseniz…

Asıl anlatılması gereken de işin o yanı…

Ekmek bulamayan halkın süpürge sapındaki tohuma talim ettiği günlerde aynı halk opera dinlesin diye yola koyulan Valinin ilk işlerinden biri, geniş kesimlerin temel ihtiyaç maddelerine zam yapmak olur.

Gaz, tuz, bez diye adlandırılan üçlü…

Tüm petrol ürünleri, demir mamulleri, çimento, yiyecek maddelerinden belli oranda para alınır..

Yetmez…

Deli Dumrul’un köprüden geçenden iki, geçmeyenden bir akçe alma misali, Mersin Limanından ihraç edilen ve limana gelen her türlü emtiadan da Halkevine katkı ayağına para toplar…

İş o boyutlara ulaşır ki, yoksul halkın kuyruğa girerek ve nüfus cüzdanını ibraz ederek Sümerbank’tan satın aldığı üç beş metre bezden bile –sinekten yağ misali- katkı payı alır.

2 yıl 8 ay süren inşaatın ardından açılışta topladığı paralarla ilgili bizzat şunları söyler:

Bu milli mabedin yapılmasına ve tamamlanması için ne dedimse, ne istedimse inanarak verdiniz. Bazılarınızdan doğrudan doğruya mal ve para teberru istendi. Sevinerek verdiniz. Birçoklarınızdan muhtaç olduğumuz Petrol, Benzin, otomobil, kamyon lastiği, şu ve bu malı alırken bir teberru dileğinde bulunduk. Az ve çok demeden ödediniz.

Varlık vergisi korkusunun yürekleri sardığı o belalı dönemde iş adamlarının da elini cebini atmasını ister efsane Vali…

Bağış yapan isimleri de anar açılış konuşması sırasında:

Mustafa Gazioğlu, Nazım Miskavi, Muhittin Aynaz, Gandur kardeşler, Şefik Kabaş, Arel Şirketi şeriklerinden Emrullah, Ahmet Gönen, Şadi Eliyeşil, Mustafa Erdiş, Hamit Demirel, Şefik Hariri, Necati Hancıoğlu, Kadri Sabuncu, Fuat Barbur…

Az, çok demeden 10 bin-40 bin lira arasında değişen miktarlardaki bağışlara teşekkürlerini sunar…

Yine kendi ifadesiyle köylülerden bile yararlanılmıştır ‘kudsi mekan’ ın tamamlanması için.

Efsane Valinin zulme varan uygulamalarından yaka silken halk durmadan Ankara’ ya şikayetler yağdırır ama sonradan hakkında 1 soruşturmanın açıldığı öğrenilecek olan Gür’ e Ankara dokunmaz…

Aksine, para vererek yapılması düşünülen Halkevi’ nin beleşe çıkarılmasından memnun kalan CHP Genel Merkezi mefruşat için 89 bin lira bağışta bulunur…

1944 Şubatında başlayan inşaat, büyük hızla tamamlanır.

Türkiye’ nin döner sahneli üçüncü salonuna sahip yapısının açılışı 29 Ekim 1946 günü yine Tevfik Sırrı Gür’ün konuşmasıyla hizmete açılır…

Ya sonra…

Halkevi binasının tamamlanmasının birinci yıl dönümünü kutlamaya hazırlandığı günlerde Kastamonu’ ya atandığı haberiyle sarsılır.

Mersin’den Kastamonu’ ya tayin bal gibi sürgün deyim yerindeyse tenzili rütbedir aslında…

Orada da rahat durmaz.

Uğradığı soruşturmalar nedeniyle durmadan maaşının bir kısmı kesilen Gür, 1950 seçimlerinin ardından iktidara gelen Demokrat Parti tarafından ilk Valiler kararnamesiyle görevden alınıp emekliye sevk edilir…

 

Valinin diğer uygulamaları…

Gözne yolunun yapılması sırasında köylülerin çalıştırılma yöntemine karşı isyanı andıran tepkiler…

Onu efsane olarak lanse edenlerin kendisine mal ettikleri, Çocuk Esirgeme Kurumu binasının Lozan hükümlerini hiçe sayılarak gerçek sahiplerinden alınışı, kiliseye ait kız okuluna, mezarlığa, bahçeye vs. el koyuluşu…

Birilerinin darbe gölgesinde ortaya attıkları efsane ile gerçekler epeyi farklı…

Benim de karınca kararınca ışık tutmaya çalıştığım şey; yıllarca efsaneleri gerçek sananlara, farklı pencerede olup bitenleri anlatmaya çalışmak.

İsteyen efsanelerle avunmaya devam eder, isteyen de acı gerçeklerle yüzleşir…

Tercih gelecekte “siyah beyaz Mersin’i” farklı yanlarıyla okuma arzusu duyanlara kalmış…

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s