Suriye üzerinden gelecek krize hazır mıyız 22.11.2011 tarihli yazı

Suriye üzerinden gelecek krize hazır mıyız?

Arap baharı diye tanımlanan ve Kuzey Afrika’ dan Ortadoğu’ ya demokratik olmayan tüm ülkeleri yakan dalganın nerede duracağını kestirmek hayli zor.

Ama şimdiden ortaya çıkan bir gerçek var; Yeni Dünya düzeninde baskıcı rejimlerin yeri yok.

Dün Tunus-Libya, bugün Mısır-Suriye ve eninde sonunda kendi insanına zulmeden, ülke varlıkları üzerinde keyif çatan bölgede ne kadar baskıcı yönetim varsa gidecek.

Süreç bunu gösteriyor…

Düne kadar başta ABD güç sahibi Ülkeler baskıcı rejimlerle işbirliği yapıyordu. Artık silah kartellerinin yerini bilişimciler alacak. Silahın müşterileri ile bilgisayarları, akıllı telefonları satın alan toplum kesimleri bile farklı…

Ortadoğu’ nun son Baas’ çısı Esad’ ın gidip gitmeyeceğini tartışmak bile bana göre anlamsız. Mesele ne zaman ve nasıl gideceğidir?

Mersin’ i ve merkezini oluşturduğumuz Hinterlandı ilgilendiren yanıtını aramamız gereken asıl soru da budur…

Suriye, Türkiye ve özellikle bölgemiz açısından çok önemli…

Çünkü Suriye stratejik konumu itibariyle sadece iki ülke ilişkileri açısından değil, ülkemiz ihracatçısının Ortadoğu ve körfez ülkelerine bağlantısının da en önemli güzergâhının can damarı.

Lübnan’ a, Ürdün’ e, Suudi Arabistan, Kuveyt başta olmak üzere tüm körfez ülkelerine her gün Suriye üzerinden on binlerce ton ürün sevk ediliyor.

Ve bölge ihracatçısı açısından yaşamsal öneme sahip geçiş ülkesiyle ilgili bir yerlerde yazılan senaryolara bakıldığında en uzun olmasıyla övündüğümüz sınırın hiç te güvenli olmadığını, şiddetin artmasıyla ateşten çembere dönme olasılığının yüksekliğini ortaya koyuyor.

Kısaca yakın zamanda iki hamlenin ortaya çıkması da sürpriz olmamalı.

Şiddetin artmasıyla halk en güvenli saydığı Türkiye sınırına doğru akabilir. Sayının yüz binleri bulması halinde, Türkiye hem onların güvenliğini hem de sınırı geçerek yaratacakları olumsuzlukları minimize etmek amacıyla sınırın Suriye tarafında güvenliği askerlerce sağlanan tampon bölge oluşturmak zorunda kalır.

Bu zaten yazılıp çizilen, olasılığı yüksek senaryo…

Asıl konuşulmayan tehlikeli adımın ayak sesleri ise Suriye’den geliyor son günlerde.

Suriye’ nin Türk sınırı boyunca askeri yasak bölge ilan etmesi korkulan senaryolardan biri.

Böylesi bir adım, Hatay’ ın Cilvegözü ve Gaziantep’ in Öncüpınar kapıları başta olmak üzere Urfa üzerinden Mardin’ in Nusaybin’ ine kadar uzanan tüm gümrük kapılarının kapanması anlamına gelir.

Bu gelişme sadece Suriye’ ye yaptığımız ihracatı durdurmakla kalmaz, bölge ihracatçısının Suriye üzerinden üçüncü ülkelere yaptığı ihracata da altından kalkılması zor darbe vurur.

Bu tür krizlere karşı tedbirli olmak, alternatif planlar oluşturmak zorundayız.

Üstelik yaklaşmakta olan tehlikeden habersiz, süreci “Ortadoğu’ da kayıplar uzun vadede kazanca vesile olacak*” rahatlığıyla geçiştireceğini sanan Ankara’ daki karar vericilere de rehber olmak gibi zor ve ciddi bir görevi üstlenmeli bölge dinamikleri…

Bana göre; Adana, Osmaniye, Hatay, Gaziantep, Maraş gibi ekonomilerinin temeli ihracata dayalı bölge Ticaret ve Sanayi Odaları bir araya gelmeli ve diğer sivil toplum örgütleriyle birlikte yaklaşmakta olan risklere karşı alternatif çözümler üretmeli.

Ulaştırma Bakanı Yıldırım’ ın Suriye yerine Irak’ ı, Ekonomi Bakanı Çağlayan’ ın Süveyş veya Mersin-İskenderiye Ro-Ro seferlerini alternatif olarak önermesi önemli ama iki modelin de kendi içinde sorunlar barındırdığı akıllardan uzak tutulmamalı.

Fransa’ nın önerdiği Suriye içinde güvenli koridor oluşturulması kısa zamanda hayata geçerse, o durumda Mersin ve İskenderun üzerinden Lübnan’ ın güneyindeki Sayda ve Sur limanları çok daha avantajlı hale gelir.

Tüm kurumların kafa yorması gereken bir konu bu.

Suriye’ de mevcut rejimin gitmesi uzadıkça ve uygulanması düşünülen ambargo uzadıkça bölge ihracatçısının etkilerini çok daha derinden hissedeceği konuyu şimdiden her platformda gündeme getirmek ve çözüm yollarını aramak zorundayız.

 

Kruvaze işi abartılmıştı, dersimizi aldık…

Kruvaze işi abartılmıştı, dersimizi aldık…

Yanaşan ilk gemiyle ilgili gözlemlerini kaleme alan arkadaşım “İlk kruvaziyer gemisi bugün Mersin’e geldi. Ama tabir yerindeyse dağ fare doğurdu.”  diye yansıtıyor hayal kırıklığını…

Yazdıkları aslında yaşananları özetliyor…

Aylardır durmadan büyütülen beklentiler, abartılan hayallerin ciddi zemine oturmadığı ilk günden çıktı ortaya.

Estirilen havaya bakılırsa Mersin’e gelecek her biri kasaba büyüklüğündeki gemiler, binlerce zengin turist karaya çıkaracak, ceplerdeki binlerce dolar çarşılarda savrulacak, Mersine sihirli değnek dokunacaktı.

Adının önüne başında yer aldığı derneğin statüsünü ekleyen sayısız nice sivil toplum örgüt temsilcisi, ne menem şey olduğunu bilmese de, kruvaze turizminin önemini defalarca kafamıza kakmış, bugüne kadar turizmden nasiplenmeyen Mersinin başına nasıl bir talih kuşu konacağını anlatıp durmuştu.

Son bir yılda bu konuda verilen demeçler bir araya toplansa mütevazi bir kitap çıkardı ortaya.

Yetmemiş, dünyanın kruvaze alanında en büyük başarı mucizesini yaratarak, yılda 1400 kruvaze gemiye ev sahipliği yapmış Pire limanı elimizi uzatsak dokunulacak yakınlıktayken yetkililerimiz binlerce kilometre öteye inceleme seferine çıkmış, oradan bizi bekleyen akıl almaz potansiyeli anlatıp durmuşlardı.

Heyetin içinde yer alan turizmle ilgisini hiçbir zaman anlamadığım bir temsilciyi gidilen turizm vahasında evlendirmeye kalkacak kadar ciddi çabalara bile tanık olduk ama değmişti onca özveriye. (Bu arada ilk günden beri tüm mesaisini bu projeye hasreden, gecesini gündüzüne katarak tam bir yıl karınca gibi sürecin her aşamasına katkı veren, omuzlayan Numan Olcar’ın hakkını vermek gerekiyor. Emeğe saygı adına bunu inkar, Olcar’ ın çabalarını yakından izleyen biri olarak kendi adıma nankörlük olurdu, hakkını verme adına belirtmek zorundayım)

Onca hengame içinde kaleme aldığım İzmir’ in kruvaze başarısının nasıl gerçekleştiği konusundaki yazıları konuya vakıf olanlar dışında okuyan oldu mu? Sanmıyorum…

Öyle olsa en azından cevabını vermeye çalıştığım “İzmir kruvaze turizminde nasıl başarılı oldu?” sorusuna kafa yorardı demeçleriyle projenin sahipleriymiş gibi ortaya çıkan nice medyatik isim.

Ve öylece İzmir’ in kruvaze projesine entegre ettiği Kemeraltı çarşısı canlandırma çalışmasını da öğrenir, Kemeraltı ile büyük benzerlik taşıyan ve karaya ayak basanların ilk adımda görecekleri Bit Pazarı, Uray Caddesi, Balıkçı Pazarı ve çevresi gibi yıllardır bir türlü ayağa kaldıramadığımız tarihi dokunun canlandırılmasıyla ilgili başarılı deneyimden dersler çıkarırdı.

Elimizde Türkiye’ nin ayağa kaldırılması bakımından en avantajlı projesi varken, çaresiz izleyen yoksullar olarak neler kaçırdığımızın biz farkında değiliz ama merak etmeyin gelen her yabancı meraklı bakışlarla sorgulamıştır mutlaka…

Allahtan gelen turistleri otobüslere bindirip hızla Tarsus’ a uzaklaştırmışlar da, işlediğimiz cinayetleri görmeleri engellenmiş.

Örneğin 12 Eylül darbesiyle birkaç gün içinde camiye çevirdiğimiz Maruni kilisesini merak etselerdi ne yapardık?

Mersin’in kısacık tarihini bağrında taşımış, sökülen her taşında nice öyküyü taşıyan Azak hanı sorsalardı, enkazını bile yok ettiğimiz mekânla ilgili neler anlatırdık?

Allahtan götüreceğimiz bir Alışveriş Merkezi var da, mahallenin namusunu kurtarma belasına oraya götürmüşler. Umarım otobüsle giderken etrafı kamuflaj çadırlarıyla örtülü sahildeki orduevinin önünden geçmemiştir garibanlar. Yoksa savaşın ortasına düştük diye gemiye kapağı atarlardı.

Ya adamlar bir zamanlar ülke literatürüne “en yüksek bina” sıfatıyla soktuğumuz gökdelene gitmeye, Karaçi’ yi aratmayan işportacı tezgahlarından, eteklerinden çekiştiren işportacı tezgahlarından fırsat bulup bizim bile girmekte zorlandığımız Mersinin simge binasına girmeye kalksalardı.

Rant düşkünlerini zengin etmek için üzerine siteler kondurulmasına göz yumduğumuz dört bin yıllık Pompeipolis harabelerini, yeni dönem surlarını andıran yüksek yapılarla canını yaktığımız Eloza Sebaste’ yi, tahrip ettiğimiz Roma Yolunun sonundaki Abba Kraliçesinin Olba’ sını sıralayarak daha fazla can sıkacak değilim.

Dediğim gibi Allah Mersin’in yüzüne baktı bir kere daha.

Yeni oyuncak çıkıncaya kadar birkaç gün daha kruvaze sakızını çiğner, sonra bir başkasına koşarız hep birlikte.

Geçmişle ilgili zihinleri yoracak değilim.

Ama şu son on yılı gözlerinizin önünde bir canlandırın.

Suriye, Irak, İran, Dubai veya başka nice geziden sonra verilen müjdeleri, Mersin’i uçuracak nice ortaklık haberlerini, yatırım projelerini, kardeşlik ilişkileriyle ilgili söylenenleri anımsayın.

Daha nice nefes tüketilen demeci, diller döndüğünce anlatılan ama hiçbir zaman ötesine geçmeyen nice çabayı…

Sonra hep birlikte oturup o can alıcı soruyu soralım hepimiz:

Bu işlerde ters giden bir şeyler yok mu?

 

 

Sever Büyükşehir adayı mı?

Sever Büyükşehir adayı mı?

Kolay cevap arayanların merakını giderecekse hemen söyleyeyim: “Evet”…

Bakan yardımcısı olarak atanması ardından Bakanlığına bağlı olmayan resmi kurumlar başta olmak üzere tüm ilçeleri kapsayacak biçimde kuruluşlara yapılan ziyaretlerin görünen yanında perde arkası en önemli nedeni de adaylık projesiyle ilintili.

Aday olup olmadığı sorusunun kolay yanıtlanması sürecin de kolay işleyeceği anlamına gelmiyor.

Aksine yanıtlanması hayli zor iki soruyu akıllara düşürüyor bu kolay cevap: Adaylığa niyetlenmek yerel seçimlere AK Parti adayı olarak girmeye yetecek mi? Daha da önemlisi geçmişte yeterince hüsranla sonuçlanmış bu tür dışarıdan empoze aday belirleme yöntemleri Sever’ i Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığına taşır mı?

Sever’ in, diğer pek çok isimle birlikte gireceği partisinin adayı olma yarışında, bugüne kadar tanık olduğumuz Mersine özgü koşullar göz önünde bulundurulduğunda sanıldığı kadar kolay değil.

Sever veya onu destekleyenler bilmeyebilir ama onu bugünden Büyükşehir Belediye Başkanı olmuş gibi kucaklayanların farkında olmadığı veya bilinçli olarak görmezden geldiği süreç AK Parti cephesinde hayli karmaşıktır ve son dakikaya kadar inanılması zor sürprizlere gebedir. (2004 seçimleri sürecinde Başbakan Erdoğan’ ın gönlünden geçmesine rağmen Kadri Şaman’ ın son dakika devre dışı kalması bu konuda nice dersle dolu çarpıcı örnek olarak yazılmayı bekliyor)

Hayli çetrefilli adaylık ta, Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı olmanın ön koşuludur ama ipi göğüslemek için sanılandan çok daha fazla engelin aşılmasını gerektiren koşunun sadece ilk evresidir.

İki bölümden oluşacak bu yazıda önce AK Parti’de artık gelenekselleşmiş aday adaylığından adaylığa uzanan sürecin nasıl geliştiğini ve o süreç içinde Sever’ in şansını ele almaya çalışacağım.

Hayli gecikmeli de olsa –sanırım Bakan yardımcıları arasında en son atamadır- Sever’ in Ekonomi Bakan yardımcısı yapılması Çağlayan’ın sabırlı ısrarıyla gerçekleşmiştir ve Erdoğan’ın Siyasi Müsteşarlık olarak adlandırdığı genel tanımdan çok, Çağlayan ile Mersin arasında köprü olacak, Bakana ulaşmakta güçlük çeken teşkilat taleplerini karşılamaya yönelik olasılığı daha yüksektir.

Sever’ de atandığı günden itibaren Ankara’dan çok Mersin performansıyla Bakan yardımcılığından çok, AK Partinin yaklaşan yerel seçimlerdeki adaylarından biri izlenimini vermektedir. (En azından atanmasının ardından çevresini sardığını şaşkınlıkla izlediğim kimi simalar bu havayı yaymaya çalışmakta)

Büyükşehir adaylığı açısından Çağlayan’ ın Sever’ i Bakan yardımcısı atama süreci, belli ki uzunca zaman tasarlanmış, kimi hesaplara dayalı bir adımdır ve aday sıkıntısı yaşanması halinde “ masada B planı bulunsun” düşüncesini çağrıştırıyor. Tüzmen’in düştüğü yanlışlardan belli ölçüde dersler çıkarıldığı da anlaşılıyor ki, bu açıdan kendi içinde tutarlı hamledir de.

Gerçekten Çağlayan, Tüzmen’ in Eyiceoğlu ile yaşanan hüsrandan etkilenmiş olmalı ki, en uygun zaman ve zeminde Sever’ i aslında Bakan yardımcısı olarak atamakla kalmıyor. Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığı yarışı için kamuoyuna yönelik anketlerle başlayacak seçim potasına erkenden sokarak, kapalı kapılar ardında adaylık teklifi bekleyenlere de, tercihiyle ilgili dillendirilmemiş mesajlar veriyor.

Satranç deyimiyle ifade edersek hamlenin doğruluğu tartışılmaz.

Ama hamlenin doğruluğu süreç içinde mutlaka gerçekleşeceği anlamına gelmiyor. En azından geçmişteki iki dönem Büyükşehir Belediye Başkan adayının belirlenme yöntemi bu konuda Mersin adına öylesine çarpıcı derslerle dolu ki, o dersleri bilmeyenlerin yaşayacakları hayal kırıklığı nice hayatı karartabilir de.

Çünkü AK Parti’ de Bakan da olsa, özellikle Büyükşehir Belediye Başkan adaylarının belirlenmesinde belli oranda etki söz konusu. (Dört Milletvekilinin bir isim üzerinde uzlaşmaması sonucu ortaya çıkan Tüzmen’ in 2009 seçimlerindeki Eyiceoğlu ısrarı ekstrem bir durumdur ve gereksiz angajmanın neye mal olduğu hafıza sorunu yaşamayanların unutacağı türden değildir)

Başkan adayları için son kararı verirken Erdoğan’ın aradığı kamuoyunca bilinen bilinmeyen pek çok özellik bir kez daha devreye girecek.

Kamuoyuna pek yansımaz ama 2004’ten başlayarak tanık olduğumuz tüm seçimlerde Erdoğan tartışılmaz tek seçiciliğini ortaya koydu ama masaya da elini güçlendiren belge, bilgilerle geldi.

Kriterlerin ilki ve belki de en önemlisi doğrudan Erdoğan’ ın sıkça başvurduğu ve halkın genel kanaatini ortaya koyan tarafsız kurumlara yaptırılan kamuoyu anketleridir.

Erdoğan’ın göz önünde bulundurduğu ikinci ölçüt, partiye örgütlerinin görüşlerini yansıtan temayül yoklamalarıdır. Kimi yönlendirmeler söz konusu olduğu için Kamuoyu anketleri kadar etkili değildir ama teşkilatların gazının alınması bakımından hep ciddiyetle başvurulan yöntemdir. Kısaca adayların kazanmasına yetmese de devre dışı bırakılmalarına yol açan veriler olarak ta özetlenebilir.

Üçüncü kriter Milletvekilleri ve il başkanının görüş ve kanaatleridir. Bu aşamada da Başbakan tüm aktörleri dinler ama Mersin gibi geçen iki seçimde uzlaşmanın yaşanmadığı illerde pek kıymeti harbiyesi yoktur.

Üç aşamanın sonunda Erdoğan genel merkezdeki çekirdek ekibi toplamakta, yukarıdaki kriterler yanında kurmay kadrosunun adaylarla yaptığı mülakatlar da masaya yatırılarak sonuçta bir isim üzerinde karar kılınır. (Bu arada adayın ekonomik anlamda kimseye bağımlı olmaması da Erdoğan’ın son kararını etkileyen en önemli tercihlerden biridir)

Görüldüğü gibi Bakan bile olsa Çağlayan’ın desteklediği ve uygun bulduğu bir adayı tek başına empoze etme şansı belli koşullarda ve bir yere kadar geçerlidir.

Mersin yerelinde 2009’daki aday belirleme sürecinin farklı gelişmesi genel yöntemin önümüzdeki seçim döneminde de uygulanmayacağını göstermez. Aksine sandıkta ortaya çıkan hezimet nedeniyle yeterince dersler içermesi bakımından epeyi sağlıklı olduğunu ortaya ama o koyar.

Kamuoyunun benimsemediği, teşkilatın asla yönelmediği Eyiceoğlu adaylığı Tüzmen’in Rus ruleti olarak tanımlanacak cesaretiyle mümkün olmuştur ama seçmen beklentileriyle uyuşmayan aday tercihinin nelere mal olduğunu sanırım hatırlatmaya gerek yok.

**

Erdoğan’ın üç ayrı kamuoyu şirketine Mersin’in de içinde yer aldığı mevcut ve yakın zamanda Büyükşehir ilan edilecek 29 il seçmenine “kimi Büyükşehir Belediye Başkanı görmek istersiniz” sorusunun yöneltildiği araştırmayla Sever atamasının aynı günlere denk gelmesi sadece tesadüflerle izah etmek çok inandırıcı değil.

Belli ki geçmiş dönemlerde ve Mersin özelinde yaşananlar Çağlayan’ı kimi yanlışlara düşmeme ve erken adımlar atılması doğrultusunda önlem almaya yöneltmiş.

Bu açıdan Sever’ in diğer Bakan yardımcılıklarına göre gecikmiş atama kararnamesini farklı misyonuyla birlikte ele almak ve zamanlaması akıllıca bir hamle olarak nitelendirmek gerekiyor.

Erdoğan’ın üç ayrı kamuoyu şirketine Mersin’in de içinde yer aldığı mevcut ve yakın zamanda Büyükşehir ilan edilecek 29 il seçmenine “kimi Büyükşehir Belediye Başkanı görmek istersiniz” sorusunun yöneltildiği araştırma ile Sever’ in atamasının aynı döneme denk gelmesi ilginç bir tesadüften öte anlam taşıyor.

Sever’ in atandığı günden itibaren Mersin’ de kimi kurum ve kuruluşlara gerçekleştirdiği ziyaretler, resmi kurum yetkilileriyle yaptığı toplantılar, neredeyse kentteki tüm etkinliklere katılmış olması “Bakan Yardımcılığı “ ötesinde kamuoyundaki tanınırlığına yönelik adımlardır ve kendi içinde tutarlı hamlelerdir. (Hamlenin doğruluğu sorunlu olmasını ortadan kaldırmaz. Örneğin Ekonomi Bakan Yardımcısının Bakanlığıyla ilgisi olmayan resmi kurum yetkililerini toplayıp brifing alması gibi)

Güç faktörünün bazen tapınma derecesine ulaştığı Türkiye’de,  söz konusu “Bakan Yardımcılığı” da olsa kitlelerin etkilenmesi kaçınılmaz. Üstelik her şeyin devletten beklendiği, bir hemşirenin hastane içindeki yer değiştirmesinin bile Ankara merkezli iradeye bağlı olduğu ülkemiz gerçeğinde bu etkilenmenin boyutu sanılandan da büyük.

Çağlayan’ ın Sever hamlesinin zamanlaması kamuoyu anketleri ve AK Parti teşkilatlarının olası temayül yoklamalarını etkileyecektir ama bu aday olmasını ve daha da önemlisi adaylığın ötesinde Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesini sağlar mı?

Sever’ i yönlendirmeye çalışan kimi aklı evvellerin çizdiği stratejiyle şimdiden potansiyel Büyükşehir adayı hatta yakın geleceğin Başkanı gibi kamuoyuna lanse etme girişimleri, Mersin gibi hayli karmaşık denklemlerin etkin olduğu coğrafyada ne derece tutar?

Daha da önemlisi bugüne kadar kenti hiçbir zaman dikkate almayan dayatmacı anlayışla tepeden aday tayin etme girişimlerini hatırlatan –en azından kamuoyu algısının o yönde oluştuğu- zoraki tercihlere Mersin seçmeni boyun eğer mi?

Sanılandan çok daha karmaşık denklemlere dayanan, seçim sonuçlarının pamuk ipliğine bağlı olduğu Mersin de yerel seçimleri etkileyen faktörleri bilmeyen adayların kazanma şanslarını hesaplamadan Sever’ e ateşten gömleği giydirmek, hem geleceği parlak bir bürokratı, hem de 21.yüzyıl hedeflerini bu seçimlere bağlamış Mersini risk altına sokmaz mı?

Tartışılması gereken can alıcı sorulardır bunlar.

Sever’ in adaylık olasılığı yanında kendisini bekleyen asıl tehlikeyi, daha kararnamesinin yayınlanmasıyla etrafını saran, geçmişte de benzer tavrı sergilemiş, güce tapma, bal alma yeteneği yüksek, her devrin adamı becerisiyle müsemma kimi simaların baş döndüren parlatma girişimlerini, o siyasi akıldan yoksun çabaların getirip götüreceklerini sorgulamaya başka bir yazıda devam ederiz.

 

 

 

Olimpiyatı atletizmle, atletizmi Seyfi Alanya ile hatırlamak…

Olimpiyatı atletizmle, atletizmi Seyfi Alanya ile hatırlamak…

Aslında gecikmiş bir yazıdır bu. Nevin Yanıt sadece kendi adını değil, Mersini de atletizm tarihine yeniden yazdırdığında kaleme alınmalıydı.

Kaleme alınmalı ve bu kenti atletizmde var eden bir adamı yeniden anmak için vesile olmalıydı. O gün yapamadığımı şimdi yapmaya çalışayım.

İki kızımız Londra olimpiyatlarında ilk iki sırayı aldıklarında yüreğimin bir yanı sevinçle dolarken bir başka yanı o anı göremeyen Seyfi Alanya’ nın anısıyla burkuldu.

Birileri istediği kadar “spor kenti” sloganlarıyla övünsün, böylesi hayal hedefler yerine Mersin’i hem de en zor koşullarda ülke atletizminin başkenti yapmış birine ne kadar haksızlık, vefasızlık, kadir kıymet bilmezlik ettiğimizin farkında mısınız?

Kendisini geç tanıdım. 2000 yılı ortalarıydı ve rahatsızlıkları nüksetmeye başlamıştı, ama o yıllar öncesinin şaşmaz azmiyle ulaşabildiği herkese “Akdeniz Oyunları Mersin’e kazandırılmalı” fikrini aşılamaya çalışıyordu. İşe de yaradı doğrusu, kendisiyle bir iki sohbetin ardından artık ben de Seyfi ağabey kadar projenin kararlı savunucusu, adı koyulmamış lobinin isimsiz ferdiydim.

1928 doğumlu Seyfi Alanya’nın adını elbette duymuştum ama özellikle atletizmde yaptıklarını öğrendikçe şaşkınlığım bir kat daha artıyordu. Anlatacaklarım kendisinin Mersin atletizm destanını yazdığı günlerde yanında yer almış, başarılması güç mucizenin nice kahramanının anlattığı olaylardır ve tümüyle gerçektir.

Okuyanların bazen hayrete düşecekleri, bazen “vay be” diyecekleri uzun soluklu bir öykünün özeti niyetine okuyun derim…

Mersinin hali vakti yerinde, bugün de hayatını sürdüren fırınlarından bir kaçını işleten Alanya ailesinin çocuklarından biridir Seyfi.

Olanaklar çerçevesinde bölgenin en iyi eğitim veren kurumuna Tarsus Amerikan Kolejine gönderilir.

Ortaokulu burada, lisenin son yıllarını ise İstanbul’daki Yeni Kolej’de tamamlar. Tarsus’taki okul döneminin ilk yıllarında futbol oynarken, süratli driplinglerin farkına varmış olmalı ki, sonra koşmaya yönelir. Özellikle 100 metrede çok iyidir.

1946-48 yıllarında Mersin İdman Yurdunda futbol oynarken dikkatleri çekmiş olmalı ki, 1949’da Galatasaray’a transfer olur. (transfer dediysem şimdi ki anlamda çuvalla para vermezler futbolcuya ama üç büyükler o zaman da üç büyüklerdir ve onlardan birine bedava da olsa gitmek, gidebilmek önemlidir)

Hayatının akışını değiştiren İstanbul’a gidiş kadar, 1951’de girdiği 100 metre seçmeleridir. Burada Türkiye şampiyonunu geçerek birinci olunca yarışları izleyen Federasyon Başkanı Naili Moran’ın dikkatini çeker. Moran kendisini milli takımla Atina’ya götürür. Girdiği yarışı 11 saniye civarında koşarak kıl payı birinciliği kaçırır, ikinci olur.

Yine 1951’de Türkiye şampiyonası ve bu kez 100 metreyi 10,8 ile birinci, 200 metreyi ise 22,7 de tamamlayarak ikinci gelir.

1953 Balkan Oyunlarında kendisinin de yer aldığı milli takım 4×100 bayrak yarışını 43,2 ile 3. Olarak tamamlarken aynı yıl Brüksel’de katıldığı Dünya Ordular arası Şampiyonada 100 metre şampiyonu, 200 metre ikincisi olarak madalyalarla döner ülkesine.

İstanbul’da düzenlenen 1955 Balkan Şampiyonasında da 4×100 bayrak yarışında takım arkadaşlarıyla birlikte 42,5’luk dereceyle, 2. olurlar.

Son resmi yarışa 1956’ da katılır ama spor hayatına dur diyecek gelişmeyi Mersin’den alacağı haberle yaşar. Babası rahatsızdır ve ailenin, sürdürülmekte olan işlerin başına büyük olarak kendisinin geçmesi istenmektedir.

Döner Mersin’e…

Yıllar sonra Burhan Özacun Mersin Lisesinin (1960 darbesinden sonraki adıyla T.S.Gür lisesi) penceresinden dışarıyı seyrederken gördüğü manzarayı şöyle anlatacaktır:

“Futbol dışında nadiren basketbol ve voleybol dışında spor dalının bilinmediği 1957’de sınıfın penceresinden bakarken toprak sahada milli formalı bir gencin koşmakta olduğunu gördüm. Milli forma o günlerde rüyalarımızı süsleyen bir hayal. Teneffüste yanına gittik birkaç arkadaş, meraklı gözlerle sorgularken öğrendik ki Atina Bayrak yarışlarıyla adını duyduğumuz Seyfi Alanya’ dır formanın kendisine çok yakıştığı genç.

O günlerde stadyum şimdi ki yerine taşınsa da, Lisenin batı tarafındaki emektar futbol sahası yerinde durmaktadır. Biz gençlerin ilgisi Seyfi ağabeyi yeni stadyum yerine o sahaya bağladı. Uzunca süre antrenmanlarını orada yaptı.”

Aslında Seyfi Alanya’ yı Lisenin bahçesi niyetine kullanılan eski sahaya taşıyan çok önemli bir neden daha vardır. Ailenin işlettiği fırın lisenin Silifke Caddesine bakan yan tarafına komşudur. O nedenle ulaşım derdi olmadığı gibi, işten kaçamak yapmasına da uygun yakınlıktadır.

Antrenmanlarla sınırlı kalmaz atletizmle kurduğu kader bağı. Dönemin simge isimlerinden Beden Terbiyesi Mersin Bölge müdürü Edip Buran kendisine Atletizm Federasyonu Bölge Temsilciliğini teklif eder. Israrlar sonucu 1975’lere kadar fiilen sürdüreceği kentin atletizm tarihine damgasını vuracak soluksuz yolculuk böyle başlar.

Federasyon Temsilciliği ile tohumları ekilen çalışmalar 1962’de Mersin Lisesine atanacak Beden Eğitimi Öğretmeni Hasan Tekin ile tanışınca bambaşka evreye taşınır. Lisenin alt yapısı yanında Alanya’nın kendi maddi, manevi katkılarıyla sağlanan olanaklar efsane gibi yayılır, Anadolu’nun çeşitli kesimlerinden koşup gelen kimi deneyimli, kimi istekli nice isimden bir kadro oluşturulur. Öyle bir kadrodur ki bu, tam 13 yıl Mersin T.S.Gür Lisesi atletizm şampiyonluğunu kimselere kaptırmaz.

Tanıklar anlattıkça gözümün önüne, o unutulmayan kimi Amerikan filmlerindeki eski askerlerin bir önemli olay nedeniyle toplanıp yüklendikleri zor işleri başarma öyküleri canlanıyor nedense.

Örneğin kendisinden sonra yetişse de, en az kendisi kadar 100 metreyi hızlı koşan Adananın efsane ismi Mehmet Çetiner’i çağırır Mersine. Silifke Caddesindeki Alanya Fırınının üst katını dışarıdan gelen sporcuların yatıp kalkacağı bir pansiyona çevirme fikri böylece gerçek olur.

Bununla yetinmez. Türkiye’de belki de ilk kez Mersin Amatör Atletizm Kulübünün kurulmasını sağlayarak, lise takımı yanında milli takıma sporcu gönderecek ortamın hazırlanmasına öncülük eder.

Nurullah İvak ve Osman Çiftçikara geceleri fırının üstünde yatıp, gündüzleri lisede okuyarak Türkiye atletizm tarihine isimlerini yazdırırlar.

Nurullah İvak’ ın yürek taşıyan herkesi ağlatacak macerasını anlatmadan yazılacak tüm Seyfi Alanya hikâyeleri eksik kalır diye düşünüyorum. O nedenle bu yazıda açmam gerekecek parantezlerden ilkini İvak’a ayırmak zorundayım: Bakamadığı ailesi bir gün Malatya’dan kalkan trene atarak kurtulmayı dener Nurullah’tan. Yol bilmez, iz bilmez, okuma yazma bilmez Nurullah trenin götürdüğü son durak olan Yenice’de bulur kendisini, oradan da Mersin’e giden vagonlardan birinde. İstasyonda iner, sokaklara vurur kendisini. Dolaşırken Seyfi Alanya’nın ilgisini çeker yapılı çocuk. Kısa bir soru sual faslından sonra fırının üst katına yerleştirir. Sonrasında okutur, cüsseli genç hem okul hem spor hayatında Seyfi babasının yardımıyla başarıdan başarıya koşar. Beden Eğitimi Öğretmeni olmakla kalmaz, atıcılık sporunda Türkiye’nin kolay erişilmeyen rekorlarına imza atar. 1964’te başladığı çekiç atmada tam 50 kez milli formayı giyer, 65-72 yılları arasında 12 Türkiye rekoru kırar, 1994’ te beklenmedik kalp kriziyle hayata gözlerini yumar ama Atletizm Federasyonu unutmaz onu, adına her yıl düzenlenen Atıcılık Şampiyonası ile ölümsüzleşir. (Her şeylerini paylaştıkları kader birliği ettikleri İbrahim Kabal İvak’ ın Mersin’e gelişi ve bulunmasıyla ilgili Seyfi Alanya’nın kendisine anlattığı çok daha dramatik öyküyü nakleder: Malatya’dan trene bindirirken boynuna bir not asmışlar. ‘bu çocuğu bulan Allah rızası için sahip çıksın’ notu boynunda dolaşırken buluyor Seyfi babası Nurullah İvak’ı..)

Biz dönelim Seyfi Alanya-Hasan Tekin ikilisine ve kısa süre sonra onlara katılan Mehmet Çetinel ile birlikte yakalanan inanılmaz başarıya…

Liseli gençlerden oluşan kadro bir yıllık çalışmanın ardından 1963’te girdiği Liselerarası Şampiyonada Mersin’i Türkiye ikincisi yapar.

1964’te Antalya’da bu  kez Türkiye şampiyonudur Mersin T.S.G Lisesi…

Kimler yoktur ki o günün atletizm takımında: 400 metrede Tayfun Saybaşılı, 3000 metrede Hüseyin Alpan, 400 metre engellide Mehmet Yılman, yüksek atlamada Avni Nar, uzun atlamada Naşit Yakan, disk ve çekiç atmada Nurullah İvak, İbrahim Kabal, 800 metrede Ali Karagöl, 100 metrede Ertül Erdin, sırık atmada İsmet Yürekli, 400 metre engelli ve sırıkta Osman Çiftçikara, Necdet Demirdelen, Yener Söker, Yavuz Vardar, Caner Açıkada, Aykut Soybaşlı ve daha nice isim.

O dönem Mersinde Seyfi Alanya’nın yarattığı ekip başarıdan başarıya koşar, atletizm milli takımının nüvesini oluşturur, 40 kişilik milli takım kadrosuna 21 kişi verir Mersin ve gerçekten atletizmin başkenti olur.

Başkent lafın gelişi diye kullanılmış bir sözcük değil. Gelen onca başarının ardından Atletizm Federasyon Başkanlığı önerilir Seyfi Alanya’ ya… Düşünür “tek şartla kabul ederim” der. “Federasyon merkezini Mersin’e alırsanız”…

Başkent yapmanın gereklerini de yerine getirir. Ülkede ne kadar yetenekli sporcu varsa Mersin’e gelmelerini sağlar. Aşkın Tuna, Nurullah Candan ve sonradan Mehmet Terzi onun hatırına ve sağlamaya çalıştığı olanaklar nedeniyle gelirler Mersin’e…

**

Gelen başarılar, kentte dalga dalga yayılırken çocukların, gençlerin o dönem en büyük hayali olan futbol Mersin’de yerini atletizme bırakır. Ortaokul, liselerin Beden Eğitimi öğretmenleri her gün yüzlerce öğrenciyi çeşitli branşlardaki yeteneklerini göstersinler diye Stadyuma taşır gün boyu.

1960’ların efsanevi Mersin İdmanyurdu (o günlerde ülkenin en büyük birkaç sanayi kuruluşundan biri olan Çukurova Sanayi İşletmeleri patronu Mehmet Kemal Karamehmet –Mehmet Emin Karamehmet’ in babası- başkanlığını üstlendiği adıyla Çukurova İdmanyurdu) Başkanı ve yakın dostu Kemal Karamehmet dalga dalga yayılan atletizm efsanesini yerinde görmek üzere Stadyuma gelir.

Atletlerin koştuğu zemine bakar acı acı söylenir Seyfi’ ye: “benim atlarım bile daha iyi zeminde koşuyor, çocukları koşturduğunuz zemine bak? Bu reva mı?”

Seyfi Alanya bir yandan yanında duranlara toprak zemini ıslatmaları talimatını verir bir yandan cevap yetiştirir: “Yakında tartan pistimiz olacak, dünya standartlarında koşacak çocuklar ve dünya klasmanında yer alacaklar”

1965’ te kendisine verilen sözle avunması 2005’te hayata gözlerini yumduğu güne kadar sürer ama 40 yıl boyunca kendisi avunur, Mersin kandırılır…

1970’lerin başında ısrarlar üzerine Beden Terbiyesi Bölge Müdürlüğünü kabul eder. Artık sadece atletizme değil, çok emek verdiği boks, güreş, yüzmeye de gereken mesaiyi ayıracaktır.

Ancak Mersin’in en sinsi hastalığı nükseder o arada.

1975’te Ecevit hükümetinin yerine Demirel’in Milliyetçi Cephesi geçince Mersin’deki kimi çevreler Seyfi Alanya’nın yerine siyasi görüşlerine yakın birini getirmek üzere Ankara’nın yolunu tutarlar. Spor Bakanı Ali Şevki Erek’ten Alanya’yı görevden almasını isterler.

Erek’ te gelenleri kıracak değil ya… Kaldırır telefonu karşısına çıkan Mersin Valisi Bayram Turan Çetin’e direktif verir: “Bir Beden Terbiyesi Bölge Müdürün varmış, onu görevden al”

Ve Çetin’den aldığı beklenmedik cevabın şokuyla kapanır telefon: “Ben Mersin Valisiysem Seyfi Alanya’ da sporun Valisi. Vali Valiyi görevden almaz.”

Kısa zaman sonra sadece Seyfi Alanya değil, demokrat Çetin’de merkeze alınır. İdarenin haksız tutumu karşısında açacağı 115 bin liralık tazminat davasını 1978’de kazanır ama kendisi 1977’de Bolu’dan Milletvekili seçilmiştir zaten.

Çetin ile Alanya arasında geçen bir olayı daha anlatır o günlere tanıklık edenler:

Alanya’yı makamına çağıran Vali, odanın kapısını kilitleyerek içeride dertleşirken “kalk şu anahtar deliğinden dışarı bak, orada gördüğün ve az önce seni bağırlarına basan dost bildiklerindir Bakana gidip görevden alınmanı isteyenler.”

Sadece görevden aldırmakla kalmaz kindarlar. Ardından uyduruk bir 100 liralık usulsüz harcama gerekçesiyle Mahkemeye verilmesini sağlarlar. Amaç haksız yere yaptıklarını mazur gösterme, kılıf uydurmadır.

Dava açılır, hâkim huzuruna çıkar…

Hâkim eskiden beri tanıdığı ve daha birkaç ay önce kazandığı bir milyon liralık piyango ikramiyesinin 370 bin lirasını spor camiasındaki arkadaşlarına, genç sporculara dağıtacak kadar bonkör olan adama bakar, dosyaya eğilir ve seslenir: “Seyfi bey o oturduğun yerden kalk, yerin orası değil”

Dürüstlüğünden en küçük şüphe duymadığı koca adamı sanık sandalyesinde görmek yargılayanı bile isyan ettirmiştir.

Üzerine titrediği atletlerin sadece sportif başarıları değil, dersleri, özel hayatları, hatta ne yiyip, içtikleri bile onun derdidir.

Oğulları gibi gördüğü sporcular da mahcup etmez kendisini.

İşlettiği fırından çıkan ekmeklerin bakkallara dağıtımını at arabasıyla Nurullah İvak ve İbrahim Kabal yapar çoğu zaman. At arabasında ekmek dağıtan milli formalı gençler…

Kabal, 1969’ da İdmanyurdu’ nu çalıştırmak üzere Mersin’e gelen efsane kaleci Turgay Şeren’in dikkatini çeker. “Gel seni kaleci olarak yetiştirelim, yeteneklisin” der. Teklifi duyan Alanya sinirlenir. “Bu gencin zaten önü açık, yakında atletizmde Avrupa şampiyonu olacak

Antrenmanlarda kaytaran Mehmet Yılmam’ ın “hocam doğru dürüst karnımız doymuyor, nasıl idman yapalım?” gerekçesine üzülüp, tüm sporcularına beslenme programı hazırlayan,  o programın uygulanması için cebinden para veren, Üniversiteye kadar takip edip, ihtiyaç duyanlara çevresindeki zenginlerden burs ayarlayan biridir Seyfi Alanya…

Çamur deryasında rekortmen yetiştirirken rüyasını gördüğü ve kırk yıl özlemiyle yanıp tutuştuğu tartan piste Mersinin onun ölümünden sonra kavuşması elbette ağır ihmalin sonucudur ama adını 2013 Akdeniz Oyunları vesilesiyle yapılmakta olan tesislerden birine vermemek çok daha büyük vebal gerektirir.

Kimse o vebalin altına girmemeli ve Seyfi Alanya adı ölümsüzleştirilmeli…

 

2014 yerel seçimlerine doğru Mersin…

2014 yerel seçimlerine doğru Mersin…

MHP’nin de ‘desteklerim’ demesiyle AK Partinin yerel seçimleri erkene almasının önünde fazla engel kalmadı.

Meclis Ekim ayında toplanır, AK Parti teklifini getirir ve MHP desteğiyle gerekli anayasa değişikliğini yapar ve Türkiye Kasım ayının ortalarında sandığa gider.

Ancak bu yerel seçimler 1984’ten beri sadece öne çekilmesiyle farklılık arz etmeyecek. Başbakanın gittiği kimi illerde söz verdiği 13 yeni Büyükşehir Belediyesi de ihdas edilecek ve seçmen 29 Büyükşehir Belediye Başkanını seçecek.

Bu kadar da değil. Yine kamuoyuna yansıyan haliyle AK Parti’nin yerel yönetimlerle ilgili hayli radikal kimi değişikliği de bu yerel seçimlerle hayata geçirmeye hazırlandığı biliniyor. Bunların içinde; seçimlerin erkene çekilmesinden de fazla tartışmalara yol açacak; Büyükşehir Başkanlarının il sınırları içindeki tüm seçmenlerce seçilmesi ve İl Genel Meclislerinin kaldırılarak illere özgü İl Belediye Meclislerinin oluşturulması bunların dikkat çekeni.

Kısaca Ekim ayından itibaren, mevcut sıcak gündem maddelerimiz yetmezmiş gibi Türkiye önce Eylül sonunda AK Parti Büyük Kongresiyle yaşanacak hayli geniş çaplı olacağını tahmin ettiğim kadro değişimini konuşacak, tartışacak. Ardından da yerel seçimlerin sathı mailine girecek.

Yerel seçimlerle ilgili AK Parti’ nin getireceği Büyükşehir Belediye sınırlarının mevcut halinden çıkarılıp İl Geneline genişletilmesine CHP’ nin sıcak bakacağını sanmıyorum.

Elinde olan sınırlı sayıdaki Belediyelerden Antalya ve Eskişehir’i kaybediyor buna karşı değişiklik sayesinde ilave kazanacağı pek il görünmüyor. (2011 MV seçimlerinde Eskişehir’i 9, Antalya’yı 6 puan farkla önde bitirmişti AK Parti. Farkın kapandığı veya kapanacağı konusunda işaret yok)

Geriye kala kala İzmir ve Mersin kalıyor.

İzmir’ de hizmete bakmıyor seçmen, AK Parti algısı nedeniyle CHP’ ye oy veriyor. Bunun değişip değişmeyeceğini 2011’deki 7 puanlık farkın yerel seçimlerde kapanıp kapanmayacağını kestirmek zor ama Binali Yıldırım gibi, son yıllarda İzmir’i ulaşım yatırımlarına boğan bir isimle sanılandan yüksek oy alacağını tahmin etmek zor değil.

Gelelim Mersin’ e…

Bugüne kadar Büyükşehir seçimlerinde Türkiye’nin başka hiçbir ilinin görmediği dört farklı görüşün çoğu zaman birbiriyle yarıştığı siyasi dokuya sahip Mersin. Son on yıla sığan 5 seçim ve bir anayasa referandumunda ortaya çıkan tablo bunu yeterince özetliyor zaten. AK Parti, CHP, MHP ve BDP…

Türkiye’de AK Parti, CHP, MHP, BDP’nin çekiştiği pek çok il var ama Mersin dışında hepsinin çekiştiği tek il yok.

Bu nedenle Mersin siyaseten de hem çok zor, hem de ülkenin alışkın olmadığı tepkiler ortaya koyan ilginç sonuçların ortaya çıktığı özelliklere sahip deyim yerindeyse siyasi, sosyal, ekonomik açıdan incelenmeye değer laboratuar niteliğinde.

Örneğin Mersin’li seçmen özellikle son dönemlerdeki yerel seçimlerde hizmete değil, farklı kaygılarla oy kullandı.

Seçmen tercihinde daha iyi hizmeti kim getirir? Sorusu değil, çok daha başka etkenler rol oynadı. Örneğin başka hiçbir kentte rastlamadığımız benim “kaos dengesi” olarak tanımladığım, Milliyetçilerle-Kürtlerin “birbirinin ayağına basmama, hassas dengeyi bozmama” refleksi Mersin’deki tüm ilişkilerinde olduğu gibi siyasete de yansıdı, yansıyor. Bu davranışın sosyal, siyasal, ekonomik yapılanmalar üzerindeki etkisini anlayabilmek özellikle de dışarıdan birilerinin baktığı pencerelerden görülecek kolaylıkta bir şey değil.

 Kısaca başka yerde rastlanmayacağı gibi, kentin gen dokusunu bilmeyen çoğu insanın algılamakta zorlanacağı özellikleri var Mersin’ in ve bu gidilen her sandığa yansıyor ama özellikle de yerel seçimlere damgasını vuruyor.

Örneğin MHP’nin yıllarca kazandığı Toroslar ve BDP’nin söz sahibi olduğu Akdeniz ilçe Belediye seçim sonuçları bu konuda hayli çarpıcı mesajlar verdi okumasını bilenlere yıllarca.

Bu nedenle 2009’ da MHP’li seçmenin bir kısmı Toroslar ilçesinde kendi adayını desteklerken, Büyükşehir’ de MHP’li Mahmut Tat’a değil, CHP’nin adayı Özcan’ a oy verdi (Toroslar ilçesinde MHP adayı Hamit Tuna 45.530 oy alırken Büyükşehir adayı Tat 40.573’te kaldı. Aynı ilçede ne ilginçtir CHP Büyükşehir adayı Özcan partinin ilçe adayının 23.126 oy aldığı seçimde 5 bin fark atarak 28.255 oy topladı. Kısaca Toroslar’da MHP’li 5 bin seçmen ilçe adayı ve il genel meclisinde kendi adaylarını tercih ederken Büyükşehir’de CHP adayı Özcan’a oy verdi. Benzer bir durum da Akdeniz’de görüldü. BDP –DTP- adayı Fazıl Türk partisinin BŞ adayından 2 bin fazla oy alırken Özcan CHP ilçe adayına göre 2.668 fazla oy topladı)* Tıpkı 2004’te aynı Özcan’ı AK Partinin gösterdiği Mahmut Arslan’a sırf Kürt kökenli gerekçesiyle tercih etmesi gibi.

Bunun da nedeni aslında çok basit: Mersin Kürt veya Milliyetçiliği algı biçiminde de olsa öne çıkanı değil siyasi söylemleri fazla sırıtmayan ortalama bir adayı tercih ediyor.

Son zamanlarda Mersin’i tıpkı İzmir gibi modernite veya laiklik üzerinden CHP kalesi gibi tanımlayanlar da büyük yanılgı içinde. Mersin seçmeninin tercihinde İzmirlinin öncelikleri yok. –olan bir kesim var elbette ama sonuçları İzmir kadar etkileyecek düzeyde değil-

Gelelim 2013 Kasım bilemediniz 2014 Mart ayında yapılacak yerel seçimlere ve Mersin’de hangi siyasi partinin nasıl bir aday profiliyle seçim kazanacağı yönündeki değerlendirmelerime.

Dediğim gibi bu kez Mersin eskisinden farklı olarak ve değişecek Büyükşehir sınırları nedeniyle il genelindeki tüm seçmenlerin oy kullanacağı bir yarış sonunda belirleyecek yeni Büyükşehir Belediye Başkanını.

Bu nedenle bugüne kadar geçerli olan tüm hesapların yeni baştan gözden geçirilmesi gerekiyor. İş bununla da bitmiyor. Siyasette 24 saatin bile hayli uzun olduğu Türkiye gibi bir ülkede ve özellikle de her türlü iç ve dış siyasi gelişmeye açık Mersin’ de, Kürt sorununun önümüzdeki dönem ne yöne evrileceğinden tutun da Kuzey Irak ve Suriye’deki gelişmelerin bile gerçekleşecek seçim üzerindeki etkisi yadsınamaz.

Mersin’in bu özelliğini sandık sonuçları çok iyi biçimde anlatıyor aslında.

Eskisinden farklı olarak stabil hale gelen nüfus değişiminden yola çıkarsak 1 milyon 670- 1 milyon 700 bin civarında nüfus ve 1 milyon 150- 180 bin civarında seçmenimiz olacak ve bunların yaklaşık 950 bini sandığa gidecek.

1999’ da DSP adayı olarak girdiği seçimleri 42 bin oyla kazanmıştı Özcan. Aynı Özcan o seçimlerde 40 bin oy alan CHP’nin adayı olarak ve artık siyaset sahnesinde olmayan DSP’den kaçan (bu seçimde DSP’nin toplayabildiği oy 920 dir) oyları da toplayarak 79 bin oyla ve rakiplerini hayli geride bırakarak ipi göğüsledi. 2009’da da MHP’den 6, AK Partiden 10 puan farkla ve 135 bin oyla kazanan bir Özcan vardı karşımızda.

Yapılacak yerel seçimde kimin başkan olacağı il genelindeki 950 bin civarında seçmenle belirleneceğine göre benim tahminim 300 bin oy gerekecek Büyükşehir koltuğuna oturmak için.

Ve Mersin’ e 240 km uzaklıktaki Anamur’ un Kaledran Köprüsünden Adana’ ya yakın Yenice’ye, Mut, Gülnar’dan Torosların tepesindeki Arslanköy’ e kadar uzanan 323 km lik sahil şeridine sahip bir coğrafyanın oy kullanacağı ve yönetimini, başkanını belirleyeceği hayli zorlu bir seçim.

Bugüne kadar Mersin merkez ve mücavir alanlarındaki sınırlar içinde gerçekleşen seçimlerin önemli partilerinden biri olan BDP bu değişiklikten en fazla etkilenecek parti. Mersin merkezde %18 civarında olan oyu %10 civarına gerileyecek. Bu durumda BDP’ye oy veren Kürtlerin ne kadar iddialı olduklarından çok ikinci tercihlerini hangi yönde kullanacakları sorusu öne çıkacak. Yaklaşık 100 bin oydan söz ediyoruz ve bu oy seçim kazanmaya yetmezse bile seçimlerin kaderini belirleyecek büyüklükte. Unutmayalım ki 2011 seçimlerinde de gördüğümüz gibi Mersin’de kimin kazandığı kıran kırana geçecek yarış sonunda belki de bin civarında hatta çok daha az seçmenin tercihiyle ortaya çıkacak.

İl sınırlarının genişlemesinin Mersin’de en çok MHP’ ye yarayacağı iddiasını farklı kesimdeki bu işlere kafa yoran insandan duyuyorum ama ben o kanıda değilim.

MHP oyları 2007 Milletvekili ve 2009 İl Genel Meclisi seçimlerinde %30-31 bandında tavan yaptı.

Buna karşın Mersin merkezde %30 civarında oya sahip CHP il genelinde %24’lerde kaldı. (2007 MV seçimlerinde %24,6, 2009 il genel meclisi seçimlerinde ise %22,6 oy aldı CHP)

2010 Anayasa referandumu bana göre Mersin MHP’ de çok ciddi kırılma yarattı. Ne %37 evet’in tümü AK Partinin , ne de %63 Hayır diyenlerin tümü CHP’nin di. Ama “Evet” ve “Hayır” diyen MHP’li bir kesim 2011 Milletvekili seçimlerinde yeniden MHP’ ye dönmedi. Kısaca Referandumda yaşanan ayrışma Mersin özelinde MHP’ nin ciddi anlamda oy kaybına yol açtı. (2007 MV ve 2009 yerel seçimlerinde il genelinde %30-31 oy alan MHP 2011 MV seçimlerinde %23’e düşerken aynı dönemde CHP’nin 22-24 ve AK Partinin 25-27 bandından 30-31’lere çıkması tamamen MHP’nin kaybettiği 8 puanın iki parti arasında kardeş payı paylaşılmasından kaynaklı)

Bu oylar 2014’te yeniden MHP’ ye döner mi? 2011’de yanaştığı limanlarda mı kalır?

Yanıtı hayli zor gibi görünen soruya cevap bulmak için birkaç faktöre göz atmak gerekiyor. Bunlardan biri yukarıda değinmeye çalıştığım gibi Mersin dışındaki konjonktüre özellikle de Kürt sorununun hangi yöne doğru evrileceğine bağlı.

 Ama ondan da önemlisi CHP ve AK Parti’nin nasıl bir Büyükşehir aday profiliyle yarışa girecekleri belirleyecek Mersin’in geleceğini.

Evet yapılacak yerel seçimler il genelindeki tüm hizmetleri, 323 kilometrelik sahil düzenlemesinden arıtmasına, en ücra köşeye içme suyu ve alt yapısından kentleşme projeksiyonuna, ulaştırma ağına kadar Mersin’i etkileyecek, bu hayli zor coğrafyanın kaderini belirleyecek.

AK Partinin 2009’ daki gibi akıl tutulmasına yakalanmaması ve o gün belirlediği adaya benzer hataya düşmemesi halinde yerel seçimlerin CHP ve AK Parti arasında geçmesi sürpriz sayılmamalı.

Dileğim bu yarışta hangi sonuç çıkarsa çıksın,  akılcı projeler yarışsın ve kazanan Mersin olsun… 

*2009 yerel seçimlerinin Akdeniz, Toroslar oy dağılımı:

 

CHP

MHP

AK P

BDP

Akdeniz BŞ

39853

27423

29293

39112

Akdeniz ilçe

37185

25932

26651

41159

Toroslar BŞ

28255

40573

32016

23916

Toroslar ilçe

23126

45530

28509

24473

 

YSK resmi verilerinden derlenmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

Mersin için nasıl bir festival?

Mersin için nasıl bir festival?

Mersin aslında festivallere yabancı bir kent değil.

Örneğin Narenciye festivaliyle üç yıldır tanışıyor ama 1940’larda Portakal Bayramı yapma fikrini tartışmış ve 1948’de bando gösterileri, resmigeçit ve en iyi portakal yetiştiricisinin seçildiği etkinlikler zincirini düzenlemiş, dolusundan yaşamış.

Bu kadar da değil…

1965 yılında Ticaret Sanayi Odası öncülüğünde Portakal Festivali düzenleme kararı alıyor Mersin. Film ve fotoğraf yarışması, portakal güzeli seçme etkinlikleri dikkat çekiyor.

Kaya Mutlu’ nun Belediye Başkanlığıyla gelen dönemde 1975’ten itibaren çok daha dolu, sadece Mersin’in değil tüm ülkenin dikkatini çekecek Akdeniz Tekstil ve Moda Festivali dönemi başlıyor ve 80 darbesiyle Mutlu görevden alınıncaya kadar tartışmaları, sanatçı kavgaları, magazin gazetelerine konu olmasıyla epeyi ilgi çekiyor. Bugünlerde yorgun düştüğümüz televole kültürünün temeli Mersin’in o festivallerinde atıldı dersem abartmış sayılmam.

O festivalin yeri de ilginç: Günümüzde Atatürk Parkı olarak adlandırdığımız Kongre Merkezi ile Taş Bina arasında kalan sahil kesimi, deniz kıyısında olmasıyla dünyada farklılık yaratan etkinlikler.

1984’te seçilen Okan Merzeci de o festivali kalınan yerden sürdürmeyi denedi ama sanırım bir yıl dayanabildi, İstanbul’dan gelen sanatçıların kapris ve masraflarına. (O günlerde mankenlere sponsor olan iş adamı arkadaşlarımın kulakları çınlasın)

Mersin halkın ilgi duyduğu, geniş katılımlı o festivaller defterini kapatırken 1990’ ların ikinci yarısında Hanri Atat’ ın girişimiyle bambaşka bir festival dönemini başlattı. Bir avuç elit zümrenin müzik zevkine hitap edecek, toplumu kendince müzik alanında eğitip, batı müziğini sevdirecek bir projeydi bu. (Perde arkasında herhangi bir toplumsal mühendislik girişimi miydi, Atat’ ın kendi başına başlattığı bir çaba mıydı, kesin şeyler söylemem zor. Nevi şahsına münhasır, hasından beyefendi bildiğim, dostluğundan mutluluk duyduğum bay Hanri’ ye de haksızlık etmek istemem)

Atat o festivali yaşadığı sürece kendi olanaklarıyla ve maddi katkılarıyla sürdürmeye çalıştı, kendisinden sonra bir süre birileri elinde bocaladı, sonrasında sanırım kimi akçalı konulardaki sert eleştirilerimizin de katkısıyla işin başına MTSO’ yu temsilen Faik Burakgazi geçti, organizasyona yönelik tartışmalar bir derneğin kurulması ve etkinlikleri üstlenmesiyle sona erdi ama festivalin temel temasında aksayan, geniş kitleleri bir türlü içine çekemeyen temel bir sorun vardı ve bu sorun hiç giderilemedi.

Örneğin kimi konserler boş salonlara seslendi, kimi zaman sahnede yer alanların sayısı izleyenlerden fazlaydı.

Çünkü bana göre festival adıyla düzenlenen etkinliklerin temelinde sorun vardı. Genleri Akdenizli, damarlarında kıpır kıpır Akdeniz dolaşan insanlara soğuk oda müziğini bırakın sevdirmeyi dinletemezsiniz.

Yıllar ve yıllar boyu Mersin gibi, yakın gelecekte Doğu Akdenizin en önemli noktası, çekim merkezi olacak bir kentin, müzik festivalini de bu doğrultuda ve yükselen Mersin dalgasına uygun biçimde   tasarlaması gerektiğini savundum. Bugüne kadar meramımı anlattığım kanısında değilim.

Aslında ne demek istediğimi 2012 festivali benden çok daha anlattı. Bu yıl en büyük kalabalığı, ilgiyi Portekiz halkının acılarına FADO söyleyerek tercüman olan Cristina Branco çekti. Salonu dolduran insanlar gizemli Branco’ da hoyratı, Barakı, bozlakı, mayayı, gazeli, uzun havayı, ağıtı buldu da ondan.

Ve geldik bugüne…

Şu anda Mersin kurumsallaşmamış Büyükşehir konserleri olarak adlandırılacak etkinlikleri de sayarsak üç ayrı festivali aynı yılın farklı dönemlerinde yapmaya çalışıyor. Yapmaya çalışıyor çünkü dernekleşse de Mersin Müzik Festivali dahil kurumsal anlamda yapılanamıyor.

Örneğin yine Abdullah Özdemir’in şahsi girişimleriyle yapılmaya çalışılan Narenciye Festivali de kurumsal değil, kişilerle kaim. Günün birinde o kişi sıkılır, bıkar veya kendisine başka meşgale bulursa festivallerin ne olacağı bile değil.

Böyle bir yapı, anlayış olabilir mi?

Ne yapılmalı diye soranlara getireceğim öneri aslında çok yalın ve herkesin anlayacağı türden olacak.

Mersin üç festivale ayırdığı kaynakları –ki bunlar yaklaşık bir milyon dolar civarındadır- tek bir havuzda toplar, tek festival yapmak üzere geniş katılımlı bir Vakıf kurulur. Bu Vakıfta merkezi idarenin de yerel yönetimlerin de temsilcileri yer alır. Vakıf profesyonellerin de yer aldığı birkaç çalışma komitesi kurar ve Mersin kalıcı biçimde on, yirmi, elli yıl kesintisiz ve tüm kente hitap edecek, kucaklayacak, halkın katılımını sağlayacak konseptte festivale kavuşur.

Aslında tarihi bir fırsat, bir daha zor bulunur şans ta var önümüzde.

2013Akdeniz Oyunları bu bakımdan bir önemli başlangıca vesile olma yanında ilham da verebilir.

Oyunlara katılacak tüm ülke sanatçılarını, müziklerini, kültürlerini, acılarını, sevinçlerini bir araya getirecek, dokusuyla Akdeniz kokan bir festivale ev sahipliği yaparak işe başlayabilir ve aynı ruhla yıllar, yıllar boyu sürdürebilir.

Bu konuda ilk adımın atılması, mayanın çalınması için iki kişiye çok önemli görev düşüyor; Vali Güzeloğlu ve Büyükşehir Belediye Başkanı Özcan…

Tüm kurumları ve yapılmakta olan, yapılmaya çalışılan festivalleri düzenlemeye çalışanları bir araya getirerek, kıt kaynakları hoyratça savurma yerine optimum biçimde değerlendirerek, en az bütçeyle en iyiyi yapacak dirayette birikimli kadroların yaratılması sağlanabilir.

Ortadoğu’da başlayan değişim rüzgarı Mersin’i her geçen gün doğu Akdenizin en önemli noktası taşıma dalgasını güçlenerek sürdürecektir. Bundan istesek te kaçamayız.

Yapılması gereken tarihin ve sürecin sizi getirip bıraktığı tepelere her şeyinizle uyum sağlamak, üzerinize düşeni yapmaktır.

Mersin sadece ekonomisiyle, dış ticaretteki yeri, yakın gelecekteki yükselen konumuyla değil, kültür ve sanatta yaratacağı ivme ile de 21. Yüzyılın yükselen yıldızı olacaktır.

Tarih bize bunu dayatıyor, umarım konumumuzun gerektirdiği vizyonun farkındayızdır.

 

 

 

Ağlama Haleb… 01.08.2012

Ağlama Haleb…

Beyrut’a sesleniyordu Feyruz ama “ağlama Beyrut” teselliden çok ağıt gibi yüreğimi yaktı yıllarca.

Beyrut biraz da Feyruz’ du o aslında. Beyrut Feiruz ile sembolleşmiş, tek varlığa bürünmüştü.

Günlerdir Haleb’ in hem de kendi diktatörü tarafından bombalanışını izledikçe Haleb’ i en iyi kim anlatır, hangi cümle tanımlar diye düşünüyorum.

Evliya Çelebi’ nin “Evsaf-ı nazargah-ı enbiya, taht-ı hulefa, şehr-i azim, belde-i kadim” teşbihleri yeterince ifade eder mi?

Haleb’ in o kadar çok derin etkileri olmuş ki üzerimde, özellikle şu son günlerde yaşadığı trajediyi yüreğimde hissetmek hiç te şaşırtmıyor beni…

Genlerime işlediğini hissettiğim bir ilişkim var bu kadim şehirle…

Sanırım 1958’du. eski bir sinemasında Fransız katliamına direnen yiğit Leyla’ nın bir filmiyle uyanmıştım zulme isyan bayrağı açanlara.

Haleb her ayrı düşüldüğünde özlenen bir yâr, belki de hasretiyle yanıp tutuştuğum, beni emziren anneyi hatırlatan, sihriyle beni durmadan çağıran şehir, saf temiz Halib*…

Kokusunu sevdim, her gidişimde serin bilinmezlerinde kaybolduğum çarşısında soluklandım.

Bazen insanı ürperten, sanki önceki hayatında gördüğü bir anı yeniden yaşatan VUDAJU halleri vardır ya, ben Haleb’ in taş kokan sokaklarında kendimi kaybederken soludum her seferinde o duyguyu.

Sanırım önceki hayatımda bir Halebliydim ben…

Yıllar yıllar geçti, uzun ayrılıklar, hoyrat hayatın kopardığı sevgiler, anneye duyulana benzer hasrete rağmen o aşina olduğumuz kahrolası “erteleme, öteleme” gayretleri, günlük gaileler derken çok uzun bir ara…

2008’de bir daha koştum sevgiliye affeder mi diye hiç düşünmeden.

Biliyordum kucağına alıp hasretle saracaktı beni, benliğimi, belki birkaç sitem dolu söz, ardından soluklanıp konuşacaktık, eskilerden, günümüzden ve hepsinden önemlisi gelecekten.

Yüz yıllık kokusunu taşıyan eski vagonlarıyla beni ona götüren yorgun tren 12 saatlik yolculuğun ardından belki de vuslat heyecanım dinsin diye molalarla, aşina duraklarda soluklanarak sabah serinliğinde homurdanarak girmişti istasyona.

Trenden indiğimde sanki Abdulhamid selamlıyordu beni itinayla yaptırdığı muhteşem gar binasında. Yüksek tavanlı taş bina, genlerime işleyen şehre beni bağlayan köprülerden sadece biriydi.

Nasıl da umutla sarılmıştı, geçmişin yorgunluğunu güzelleştiren asil, kadim şehrim.

Kaleye çıkmıştım soluksuz, koşar adımlarla. Gelip geçenler halime bakıp gülüyordu “nerede tıkanıp çökecek” diye…

Dinlenmek ne kelime ışığa koşan kelebekler gibiydim, bir an önce tepeden Halebi seyretmek, içmek istiyordum. Sonrası umurumda değildi.

Tırmandım yukarılara, mazgallardan birinden kaleyi çevreleyen kurumuş su bendine daldım bir an.

Dünyanın en eski kalesi olarak anılsa da, zindanlarından şifa odalarına, kütüphanelerinden tapınaklarına dalmadan önce mazgallardan kurumuş su bendinde Timur’ un öldürdüğü on binlerce Haleb’ linin kafatasları** sanki oradaymış gibi canlanmıştı gözümde. O kale binlerce yıllık direnişi, teslim olmamayı anlatıyordu aslında.

En tepesine tırmanmış, surların üzerinden esmekte olan rüzgarla selam yollamıştım götürebildiği her yere…

Beriye***’de dedem duydu mu, serin esintinin taşıdığı hasretiyle gözü açık gittiği torun kokusunu? Soramadım, mezarlar duyar da bizi, ben duyamadım dedemi…

Çarşıya indim sonra, kaleye çıkışın heyecanı yerini dinginliğe bırakmıştı.

Yıllar öncesinde babamın hiçbir yere değişmediği kasap yerinde duruyordu, girdim içeri, tanımış mıydı bana mı öyle geldi, sipariş bile almadı eskiden olduğu gibi, sadece hazırladığı etleri pişirip getirdi koydu masaya.

Onca yorgunluğa rağmen otelde uyku tutmamıştı, yıllar süren hasretin ardından sevdiğiniz biriyle oturur sabaha kadar geçmişten konuşursunuz ya, Haleb ile dertleştik, havadan sudan konuştuk, sabahın ilk ışığıyla fırladım sokağa.

Ermeni mahallesi çağırıyordu beni, kiliseler bütün ihtişamıyla duruyordu karşımda. Sokaklar bomboştu henüz uyanmamıştı Haleb, tadını çıkardım yalnız başıma sorgusuz, sorusuz, korkusuz dolaşmanın.

Yavaştan uyandı Haleb ve ful yemeyi hatırlattı, teklifsiz ikram etti.

Yorgun Zekeriya caminin kapısında buldum kendimi.

Ayakkabılar elimde, girdim şadırvanların zikre durduğu kocaman avlusunda serinledim.

Ah genlerime işleyen kadim şehrim, dünyaya önceki gelişlerimde beni emzirdiğini hissettiğim nice şehre analık etmiş, Halebîm…

Hoyrat eller tarih boyunca kıydı, şimdi de kıyıyor sana…

Timur’dan beter yakıp yıkıyorlar binlerce yılın sabrıyla dokunmuş oya zarafetindeki tarihini…

“Ağlama Beyrut” diyordu Feyruz…

Ağlama Haleb, ağlama günün birinde ruhumu teslim etmeyi dilediğim, kendimi bildiğim, kendimi bulduğum ezeli dost, kadim şehir…

Nelere dayanmadın ki, bu da geçer, küllerinden doğarsın sen.

Daha hasretimiz dinmedi, yine geleceğim sana, yine sabahlayacağız serin kiliselerindeki ağaç gölgelerinde, cami avlularında, söz bir daha buluşmadan ölümden söz etmek yok…

Unuttun mu ne diyordu ruhunu sende yıkamış Nabi: “Seninçün ettiğimiz ah ü zarı biz bilürüz/ Firak içinde geçen rüzgârı biz bilürüz”

Diren tüm şehirlere ilham veren en kadim, en kadir bilir şehir, diren ve dokunla, kokunla ayakta kal…

Kal ki, dünya gözüyle bir kez daha göreyim seni, bir başka vuslata yelken açacaksak ta sonra düşelim yollara.

Sakın yıkılma… Hoyrat ayaklarıyla binlerce yıl kimler ezmeye kalkmadı ki seni…

Hiç biri yok, ama sen varsın, sadece sen.

Bu da geçer, geriye yine sen kalırsın, kiliselerin, camilerin, kalen, çarşın, kokun kalır…

Diren kalbimin en derin yarası ve sakın unutma…

Karanlığın en koyu anı aslında şafağın ışıdığı andır…

Ve yine hatırla Nabî’ yi; “Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz/ Biz neşatın da gamın da rüzgârın görmüşüz”

Halib* Arapçada süt demektir, Haleb’ in adını buradan aldığı söylenir.

**Bugün bile anlatılır: Halep kalesini çepçevre saran su bendi Timur’u epeyi zorlamış, çok ta zayiat vermiş ordusu. Bakmış olacak gibi değil, Halep’te esir alınan tüm erkeklerin kafasını kestirip hendeğe doldurarak askerlerin kaleye girişi sağlanmış.

***Beriye; Mezopotamya ovası, Mardin’den başlar, günümüz Suriye toprakları boyunca uzanır. Dedemin mezarı tel örgülerle bölünen o toprakların Suriye tarafındadır.

Turunçgil Zırvası… 30.7.2012

Turunçgil Zırvası…

Daha önce de yazmıştım ama ne benim, ne de sağlıklı gözlem yapanların uyarıları bir işe yaramamış.

Yarasa yanlış yapılmaya devam edilir mi?

Özellikle son zamanlarda daha bir dikkat çekmeye başladı; Herkes yapacağı her türlü etkinliği Bakan Çağlayan’ın Mersin’e gelişine denk getiriyor, böylece başka işe yaramasa da, daha çok insan toplanıyor, daha dikkat çekiyor.

Ama bu etkinliklerin Mersinden vazgeçtim siyasetçi yönüyle de olsa Bakana bir yararı var mı? Çok emin değilim.

Eşarp dükkanı açacak olan açılışını, üç beş kişinin oluşturduğu esamisi okunmaz dernek te genel kurulunu Bakanın Mersin’de bulunacağı zamana endeksliyor.

Bir de gelmişken Bakanın gününü dolduracak etkinlikler yapalım derdine düşenler var.

Bunların sonuncusunun bir bölümünü bu hafta sonu izleme şansım oldu.

Geldiğine değsin diye üç ayrı etkinlik sığdırılmış Cumartesi gününe.

Bunlardan birinin adına Turunçgil Zirvesi adı verilmiş. Öğleden sonra da başarılı ihracatçılara ödül vermesi sağlandı Bakanın.

Oysa daha 14 Haziran’ da yine AKİB salonunda, yine Çağlayan’ın katılımıyla düzenlenen bir başka toplantıda yine “Başarılı İhracatçılara” ödül verilmişti. (Ödül verilen ihracatçılarla ilgili kriterler, kapsama alanları değişebilir, ben kamuoyundaki genel algıdan söz ediyorum)

Dost acı söyler, ben de son söyleyeceğimi tam da burada söylemek zorundayım.

Bilmem Çağlayan farkında mı veya çevreden cesur biri çıkıp onu uyarıyor mu, uyarır mı? Emin değilim.

Artık kanıksanmaya başlandı bu tek güne sıkıştırılmış ve “geçiyorduk uğradık” babından etkinlikler.

Aynı yüzler, aynı minval üzere konuşmalar, yakın çevreyi kuşatan o dar çember…

Mersin ilginç bir yer. Bakanlar değişiyor ama sahneye çıkmaya çalışanlardan geçtim, izleyenler bile aynı.

Çok değil üç yıl öncesine kadar Tüzmen’ in çevresinde kim varsa, “kral öldü, yaşasın kral” misali şimdi Çağlayan’ın yanında boy göstermeye çalışıyor.

Tüzmen vakası bile başlı başına bir ders oysa.

Okyanuslarda yüzme iddiasındaki birini yerel seçimler uğruna bir parmaklık derede boğacak kadar farklı bir yapısı, dokusu var bu kentin.

Şimdi Çağlayan’ın çevresini kuşatan yüzlere baktıkça şaşkınlıkla bir şeyin değişmediğini görmek tüm samimiyetimle itiraf etmeliyim beni üzüyor.

Oysa Mersin’in bu türden günlük etkinlikler dışında çözülecek dünya kadar sorunu var ve yerel seçimlere yaklaşık bir yıllık süre kaldı.

Şimdilerde herkes işin kolayını bulmuş. İktidar ve Mersin’deki sözcüleri her olumsuzluğu yerel yönetimlerini üzerine yıkıyor, yerel yönetimler de merkezi idarenin ellerini kollarını bağladığını söyleyerek geçiştiriyor.

Bu türden günü kurtaran söylemlerle her cephe kendi siperindekileri avutabilir ama gerçek çok daha farklı bir yerlerde.

Mersin’in gerçekten küçük dokunuşlarla, yerinde basit müdahalelerle çözüme kavuşacak o kadar çok sorunu var ki…

Ve bunların hepsi yerel yönetimlerin değil merkezi idarenin çözeceği sorunlar.

En basit bir iki tanesini sıralayayım, ne demek istediğim daha kolay anlaşılır.

Defalarca yazdım, sıkıldığınızın da farkındayım ama bir kez daha yazayım: Yılan hikayesine dönen Mersin-Antalya yolu resmen durmuş, kimse parmağını oynatmıyor.

Çağlayan’ı Adana hava alanından karşılayıp AKİB salonuna esir edenler rahat bıraksalar da, hafta sonunun bir iki saatini öyle çok uzaklara gitmeye de gerek yok: Taşucu-Yeşilovacık arasına ayırsa, müteahhitlerle, kara yolları temsilcilerini bir araya getirip kilitlenen sorunun ne olduğunu anlamaya, çözüm doğrultusunda bir iki müdahalede bulunsa, eminim sanılandan çok daha çabuk çözülür sorun.

Çukurova Havaalanı beklemede, Kazanlı Turizm bölgesi yaza inat kış uykusunda.

2013 Akdeniz oyunlarının yerel seçimlerde kullanılabilecek en etkin silahı yeni Stadyumun tribünleri üzerinde yüksek gerilim hattı sallanıyor. Kaldırılacak mı diye sorduğumda “bize bir şey olmaz abi” mantığıyla karşılaşıp ürperiyorum.

AK Parti bu kafayla mı kazanacak önümüzdeki en geç 18 ay içinde yapılacak yerel seçimleri? Hem de artık il özel idarelerinin, genel meclislerin olmadığı gerçekten Mersin’in 2020’sine damgasını vuracak tarihi süreci yönetmeye bu tempoyla mı talip olunacak?

Turunçgil Zirvesi adı altında, kendi bölgesinin narenciye üretim rakamları bile birbiriyle milyon tonluk çelişkiler barındıran birkaç kişinin boş konuşmalarını dinleyerek mi hazırlayacağız Mersin’i 2023’e?

O Mersin ki, 21.yüzyılın yükselen yıldızı olarak daha yukarılardan dünyaya göz kırpmak için çırpınıp duruyor. Narenciyedeki en ciddi rakibi İspanya havlu atmış durumda. Çukurova havzası Allahın bahşettiği su potansiyeliyle geleceğin en büyük üreticisi olma yolunda sadece vizyoner hedeflere koşacak, hayalleri gerçeğe dönüştürecek büyük oyun kurucuları bekliyor, dar kalıplara sıkıştıran günlük hesaplar peşinde koşanları değil.

Bütün Turunçgil zirvesinden geriye aklımda ‘verilecek ihracat desteğinin kimlere nasıl dağıtılacağıyla ilgili tartışma’ kalmışsa, bunun adı zirve değil zırvadır.

Narenciyede nelerin, nasıl yapılması gerektiği konusunda son on yılda yüzü aşkın yazı kaleme aldım. Narenciye ihracat desteğinin nasıl olması gerektiği konusuna da değindim defalarca, bir başka yazıda yine değinirim, faydası olacaksa…

Ama inanın Mersin bir yana narenciyenin de sorunu bu değil.

Mersin’in çok daha ciddi, beklemeye tahammülü olmayan çok daha ciddi sorunları var. Bakanın da çevresini kuşatan alkış çavuşlarından kurtulup acı da olsa daha ciddi uyarılara kulak kabartmaya…

Zor mu bu?

Hem çok kolay hem hayli zor…

Bu biraz da Çağlayan’ a kalmış…

 

 

Adana-Mersin’in kaderi ortak… 27.7.2012

Adana-Mersin’in kaderi ortak…

Koşullar bazen birbirine rakip kişileri, kurumları, kentleri ortak hedef doğrultusunda bir araya getirir.

Mersin ve Adana’ nın durumu da böyle.

1967’de Çukurova Radyosunu hangi kent alacak tartışmasının iki ili neredeyse kan davasına sürüklediğini hatırlayan bile yok.

Son üç yılda hararetlenen “Adana’daki Şakirpaşa dururken yenisine ne gerek var?” sorularına da artık fazla ilgi duyan görülmüyor.

Yapılacak Uluslararası Hava Limanının iki kent bir yana, tüm bölgeye hatta Doğu Akdeniz havzasında yer alan ülkelere hizmet vereceği ve dünyaya bağlayacağı gerçeğini herkes kavramış durumda.

İki yıl içinde tamamlanacak, otoban bağlantısı yanında iki kent yolcusuna demiryoluyla da hizmet verecek olan bu liman, en büyük gövdeli uçakların inmesine uygun pistleri ve 30 milyon yolcu kapasitesiyle tam bir çekim merkezi olacak.

Hızlı tren bağlantısı sayesinde zaten aralarındaki mesafe daha da kısalacak Adana-Mersin havalimanı sayesinde artık iki yakalı metropolün iki semti haline gelecek.

Yıllardır iki kenti en sağlıklı biçimde birleştirmeye çalışan otobanın ardından bu havalimanının artık kaçınılmaz kılacağı ve zorunluluk haline getireceği hızlı trenle getireceği katkı yadsınamaz.

Havalimanının yanında doğacak lojistik üsleri, soğuk hava depolama alanları, tüm bölgeyi kucaklayacak uluslararası fuar bölgesi, denize kadar ulaşacak nitelikli serbest bölge ve elbette Dünya Ticaret Merkeziyle söz konusu cazibe merkezinin 10 yıl sonrasını hayal edin.

Mersin limanına eklenecek HUB Konteyner terminal limanı, Yenice tren bağlantılı lojistik köyü, Mersin ve Adana lojistik üsleri…

İşte 21. Yüzyılın lider ülkesinin Ortadoğu ve Doğu Akdeniz liderliğini pekiştirecek konjonktüre uygun yeni Çukurova Metropolü böyle doğacak.

İstanbul-İzmit ekseninde gelişip büyüyen ve artık tıkanan Marmara projesi 20.yüzyıla aitti, şimdi önümüzde Adana-Mersin eksenli 21. Yüzyıl rüyası var.

Elbette aydınlık geleceğin rüyası sadece lojistikten oluşmuyor.

Adana-Mersin’ in yer aldığı ve İspanya’ya kadar uzanan iklim kuşağı önümüzdeki yıllarda küresel ısınmanın yaratacağı pek çok sorunla başa çıkmak zorunda.

İspanya bu konuda şimdiden çoğu üründe havlu atmış durumda. Son yıllarda Barselona’nın su ihtiyacını Marsilya’dan gemilerle sağlaması, Murcia bölgesindeki narenciye vahasının kurumaya başlaması, rakiplerimizi nasıl bir geleceğin beklediğini ortaya koymakta.

Oysa Adana ve Mersin Toroslardan beslenen ve dünyadaki örnekleriyle kıyaslanmayacak kadar yüksek debilerle çok kısa mesafede denize ulaşan dört önemli ırmağın zenginliğine sahip.

Adana’ nın doğusundaki Ceyhan’dan, Mersin’in batısındaki Göksu’ya ve elbette Adana’yı var eden Seyhan ile Tarsus’un Berdan’ı. Sadece Berdan’ ın yılda Akdeniz’ e akıttığı 1 milyar 150 milyon m3 suyun henüz daha 150 milyon m3’ ünden yararlandığımızı ve yapılacak barajlarla yakın zamanda çevresindeki tüm toprakları sulayacak duruma geleceğini bir hayal edin.

Ceyhan’dan başlayarak Adana-Tarsus ve Mersin’i de içine alarak Silifke’ye kadar uzanan ve Çukurova Metropolünün doğal sınırlarını da çizen bu vaha sadece narenciyenin değil, tüm sübtropikal meyvelerinin yetişeceği ve dünyaya ihraç edileceği en yüksek potansiyele sahip vahasıdır ve Toroslardan beslenen dört nehir sayesinde geleceğin yaşanabilir en önemli bölgelerinden biri olma özelliğini sürdürecektir.

Çukurova Metropolü sadece Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun değil, yakın zamanda Kuzey Irak’ ın da dünyaya açılan kapısı konumuna gelecektir.

Kazanlı-Seyhan turizm projesi bile Adana-Mersin’i kaderin nasıl ayrılmaz biçimde birleştirdiğini ortaya koyması bakımından ilginçtir.

Kazanlı’ dan başlayacak ve ileride Yumurtalık’ a kadar uzanacak 100 km’ yi aşan bir sahilden ve bu sahilde doğacak yeni turizm bölgesi tıkanmış olan Antalya’ya tek alternatif  olarak ortaya koymakta.

Yakın zamanda gerçekleşmemesi için hiçbir neden olmayan tüm projeler ortaya koyuyor ki, Adana-Mersin ortak bir geleceğin eşiğinde.

Bu ise iki kentin kaçınılmaz biçimde yüz binlik planlarının ortaklaşa ele alınmasını gerekli kılıyor.

Arıtma tesislerinden, tarım alanlarına, sulama projelerinden korunması gereken havzalara, ulaşımdan lojistik üslere kadar bölgenin her noktasını ortak değerlendirmek, hedefe tek yürek koşmak zorundayız.

Tarih hiç bir dönemde iki kente böylesine şans tanımamıştı.

Şimdi bir rüyayı gerçek kılmamın eşiğindeyiz.

Ya başaracak, ya da on yıllar boyunca dövünüp duracağız.

 

Bankacı dediğin… Anılar… 26.7.2012

Bankacı dediğin… Anılar…

Son günlerde Mersin’de gıda sektörünün Bankalarla ateşten imtihanı ve Mersin’deki kimi banka yöneticisinin ateşe benzinle gitmesi ister istemez çok gerilere götürdü beni.

1970’li yılların sonu, büyük olasılıkla da 1980 olmalı…

O günlerde ne tüketici kredileri var, ne kredi kartları…

Bankalar güç bela bulabildikleri dış krediler dâhil, tüm kaynaklarını sanayicilere akıtmışlar, ancak durmadan yükselen döviz fiyatları nedeniyle bırakın borç kapatmayı, kimse devre faizini bile ödeyemiyor.

Anlatacağım hikâye de o günlere ait.

Yapı Kredi Karamehmet’ te, sadece Mersin değil, Tarsus sanayicisinin de dış kaynaklı kredilerine Mersin Şubesi bakıyor.

Tarsus’tan belalı bir müşterileri var.

Belalı dediysem mafyöz falan değil. Aksine çok centilmen, iyi giyinen, iyi konuşan, Tarsus’un önde gelen ailelerinden birinin oğlu.

O günlerde çoğu zenginin rüyasını süsleyen son model pahalı arabalara biniyor.

Adı sanırım Cumhur…

Bu Cumhur dünya kadar döviz kredisi almış sonra dolar 16,25, 35 derken ipin ucu kaçmış. Anlatacağım olaylar olduğunda zaten 24 Ocak kararlarıyla dolar 70 lira olmuştu ve geçmişin baş tacı sanayicileri bankaların artık sırtında yüktü, biz ihracatçılardık yeni trendin gözbebekleri…

Yapı Kredi Merkez şubesi (Gümrük Meydanı veya Ulucami kavşağındaki yerini bugün de korumakta) iki katlı, altta normal mevduat müşterileri, havale işlemleri gibisinden rutin işler, yuvarlak merdivenle çıkılan ikinci kat ise ihracat, ithalat, sanayici gibisinden VİP müşterilerin işlemlerine bakıyor.

Aşağıdaki hengâmeye inat, sessiz huşu içinde sanırsınız Banka değil, manastır…

O ağır hava sadece Cumhur girdiğinde dağılırdı.

Cumhur’un görünmesiyle üst kattaki tüm servis elemanları yerinden fırlar, her birinin derdi ayrı.

Her servisin işi, soracağı şeyler vardı.

Şefler ödenmeyen kredi taksidinin akibetini, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek ihracatın ne zaman yapılacağını sorarken daha alt memurlar tamamlamaları gereken damga pulu, bürokratik işlemlerle ilgili masrafların derdine düşerdi.

Cumhur’un herkese verecek cevabı vardı…

Damga pulu, dönem faizi gibi paralar için “mevcut krediye ekleyin” derdi. Eski borçları yenileriyle çevirmek geliştirdiği tek yöntemdi.

Bununla da kalmaz, gelmişken yeni kredi, bekleyen çek, senetlerin ödenmesi için ek kaynak isterdi Müdür Andre’ den…(Türkiye’de inanılmaz çok bankacı tanıdım, kambiyo başta olmak üzere, dış ticaret konusunda onun kadar birikimli az insan bulunurdu. O dönemde Genel Müdür H.Soydan çok ısrar etti, İstanbul’a gel, bankanın gelişen Türkiye ihracatına paralel gelişmekte olan dış operasyonundan sorumlu Genel Md. yardımcısı ol diye. Ama annesine çok düşkün Andre elinin tersiyle itmişti. O günlerde yabancı dil bilen ve dış ticarete vakıf insan o kadar azdı ki, üç yabancı dili ana dil niyetine bilen Andre o nedenle de farklıydı. Sonradan öğrenecektim yüz yıl önce Beyrut’tan Mersin’e gelen Nader ailesini. Dedeleri o kadar çok arazi almıştı ki, artık ööö diyecek hale gelince dostları zengin Sursoukları çağırmışlardı gayrimenkul almaya )

Cumhur’un bu az veya çok para isteyen herkesi borçlu çıkarıp, kendisinin onlardan bir şeyler istemesi sonunda tüm şubenin kimyasını bozdu.

Hatırlarım da Cumhur kapıdan göründüğü vakit herkes ya bir dosyaya dalar, ya da muhatap olmamak için meşgale icat ederdi.

Zaman içinde “cumhur geliyor” personel arasında sıkça kullanılan espri halini aldı.

Derken işlerim için bir sabah girdiğimde üst katta olağanüstü bir şeyler olduğunu gördüm.

Andre’nin odasına girdiğimde iki kulağında iki telefon ahizesi telaş içinde konuşur buldum:

Hocalar bulundu mu,  helikopter hazır mı, kalkış ne zaman? Sorularını peş peşe sıralıyor bir yandan da odada bekleyen birkaç kişiye arabalar hazır olsun, havaalanına gidilecek diye telaşla talimatlar veriyordu.

Andre’ yi o güne kadar hiç o halde görmemiştim Soluklanmak üzere koltuğa yığılmasından istifade sordum:

-Ne oldu?

-Ne olacak Cumhur akşam arabasıyla bir tırın altına girmiş, Hastanede komada şimdi.

-Eee bu helikopter, hocalar, havaalanı telaşı neyin nesi?

-İstanbul, Ankara’ dan beyin cerrahları getirtiyoruz, ne yapılacağına onlar karar verecek…

Bir kat daha arttı şaşkınlığım.

-Ya kardeşim, Cumhur’u görünce masanın altına saklanan siz değil miydiniz, ne bu muhabbet, bu ilgi?

Saflığıma şaşırmış gibi tuhaf tuhaf baktı bana ve hayatta unutmayacağım dersi verdi:

-Dünya kadar kredi riski, teminatlısı var, teminatsızı var. Cumhur’ a bir şey olursa banka onca riskin altından nasıl kalkar?

En ünlü beyin cerrahlarını getirdi banka, sonunda Cumhur’a bir şey olmadı, ayağa kalktı. O günlerde Mersin-Tarsus arasına kuracağı çok büyük bir tesisin getirdiği makinelerini ithal etmeye çalışıyordu.

Sonunda ne o krediler ödendi, ne tesis devreye alınabildi.

Yıllarca Mersin’den Adana’ya giderken etrafı tel örgülerle çevrili, üzerinde paslanmaya yüz tutmuş tabelasıyla Cumhur’ un ölü fabrikasına bakıp, onu görünce köşe bucak kaçanların o kaza günü nasıl da yaşatma derdine düştüklerini anımsadım.

Bugünlerde dükkan dükkan, firma firma dolaşıp batan, çıkan büyük kredi müşterilerinin çetelesini tutan Bankacıları ve kaynatılan dedikodu kazanını gördükçe 30 yıl öncesine gidiyor ve acı tatlı anılarıyla Andre’nin başında olduğu o Bankayı ve bankacılığı yâd ediyorum…