1946’da CHP Mersin’i neden kaybetti?

Günümüzde oyunuzu kapalı bir bölmede, vicdanınızla baş başa kalıp kullanırsınız.

Sayım ise herkesin gözleri önünde, aleni yapılır.

1946’ da bunun tam tersi söz konusuydu.

Oy kullanma açık, sayım kapalı kapılar ardında ve gizli…

Sonra ilin Valisi çıkar sonuçları açıklardı.

Çok partili hayata geçtiğimiz ilk seçim 21 Temmuz 1946 Pazar günü gerçekleşti.

Tek parti döneminin ve Cumhuriyetin ilk gününden beri iktidarı elinde bulundurma gücünü arkasına alan CHP ile çiçeği burnundaki DP…

Seçim akşamı sandıklar açıldığında sürpriz olmadığı görüldü.

Türkiye genelinde CHP açık ara ipi göğüslemişti.

Ama aralarında Mersin’in de bulunduğu iç İlde tablo çok farklıydı.

Afyon, Eskişehir ve Mersin’i o günlerin deyimiyle demokratçılar kazanmıştı.

Özellikle DP’ nin Türkiye’ de tulum çıkardığı tek il olan Mersin’in CHP’ ye attığı tokat unutulacak gibi değildi. DP il genelinde %60 oy alırken, oran Tarsus’ta %85’i bulmuştu.

CHP yaşadığı şokun etkisini atlatmaya çalışıyor, duygusal davranan halkın ilk fırsatta yanlıştan döneceğine inanıyordu.

Çok değil 40 gün sonra bir daha sandık geldi halkın önüne…

1 Eylül 1946 günü yapılacak İl Genel Meclisi seçimlerinin halkın yanlışı düzeltme şansını doğurması bekleniyordu.

O havada yapılan seçimlerle ortaya çıkan sonuçlar, artık şüpheye yer bırakmayacak biçimde tabloyu kalıcı kaldı. (Mersin’de CHP’ nin yüzü 1973’te Ecevit’in Türkiye genelindeki patlamasına kadar bir daha gülmedi zaten)

18 kişilik Mersin İl Genel Meclisi seçimleri sonucunda DP 13 sandalye kazanırken, CHP ancak 5 üyelik alabilmişti.

İki seçim, iki hezimet, iki ağır tokat…

Ne olmuştu da, Mersin Türkiye’nin tersine hareket etmişti?

Tevfik Sırrı Gür’ün sihirli elinin! Dokunduğu kent, nasıl olmuştu da CHP’ yi böylesine ağır biçimde cezalandırmıştı?

4 ve 5 Eylül günlerinde Rıza Atilla imzasıyla Yeni Mersin gazetesinde yayınlanan iki yazı, bu sorulara yanıt bulmaya çalışıyordu.

O günlerdeki CHP’ nin Mersin’deki resmi sözcüsü gibi davranan, kaleminden adeta kan damlayan Rıza Atilla ve yazdıkları bu nedenle çok daha anlamlı ve önemli.

Özellikle Tevfik Sırrı Gür dönemini bugünlerde yeniden kutsamaya çalışanlar açısından.

Şöyle diyor 5 Eylül 1946 günkü yazısında Rıza Atilla:

“İçel’de Halk partisine karşı bir hoşnutsuzluğun vücudunu inkâr edemeyiz.

Yirmi bu kadar yıldan beri Vatan Partisi hüviyeti ile azametli inkılâplar yapan, bu topraklar üzerinde nefes alan her vatandaşın minnet duygusuna layık olan bir partiye karşı şamatalara uyarak yüz çevirdiği yolundaki iddiaları kabul etmek güçtür.

Bu şamata ortasında şaşırmak, ne istediğini, nereye sürüklendiğini bilmeyenler de olabilir.

Yine de ve her şeye rağmen onurlu bir millet topluluğunun varlığını kabule mecburuz.

Muhalefeti inanarak veya inanmayarak tutan halk çoğunluğunun nasıl bir ümitle bu kör dövüşüne katıldığını araştırma zahmetini gösterirsek hadiseleri daha iyi kavrayabiliriz.

Dün bir köy muhtarı ile görüştük. Köyünün 135 hanesi 851 nüfusu varmış.

Resmi vergiler, çeşitli köy işlerine harcanan paradan başka Milli Eğitim davasının gerçekleştirilmesi için altından kalkamadıkları külfetin hesabını verdi: 15 bin lira sarfıyla bir okul binası yapılmış, kadın, erkek bütün köylü aylarca çalışmış.

Bina emredilen zamanda yetiştirilmiş, okulun yanında öğretmene oyalama tarlası olacak demişler, 6 dönümlük bir tarlayı 5 bin lira ödeyerek istimlâk etmişler.

İstenmiş, 5 bin liraya bir köy odası, 9 bin liraya birinci öğretmene ev yapmışlar.

İkinci öğretmen evi için 4 bin lira harcanmış, ama önümüzdeki ay tamamlanması emredildiğinden şimdi bin lira daha bulmaya çalışıyorlarmış.

Dahası var.

Ayrıca iki öğretmen için ikişer bin lira, başöğretmene verilecek 30’ ar dönümden 150 dönüm için 7500 lira daha lazımmış. 50 dönüm orman yapacaksınız denmiş. Bunun da istimlâk ve yetiştirilmesi için mevhum köy bütçesine 5 bin lira koyulmuş.

Yetmemiş.

Öğretmenlere ayırdığınız oyalama tarlası azdır, genişleteceksiniz denmiş.

Öğretmen ve eğitmenlerin hayvanları için ikişer bin lira sarfıyla 3 ahır, ayrıca ikişer bin liralık 3 sanat evi, üç samanlık, 5 bin liraya da bir sağlık evi yapılacakmış.

Yalnız eğitim işleri için hem de çok acele olarak, bu köyün toplayıp harcamağa mecbur olduğu para aşağı, yukarı nüfus başına 100 lira ve her hane için 500 liradır.

135 evlik bu köyde toprağa sahip vatandaşların %10’ u geçmediğini, ötekilerin rençber veya yarıcı olarak hayatlarını kazandıklarını kaydedelim.

Gene Muhtar söyledi. Son seçimlerde bu köyde 255 vatandaş reyini kullanmış.

Halk Partisine 4, Demokratçılara 251 rey çıkmış.

Bu köye yükletilen eğitim parasının dolgun rakamıyla, partilerin aldığı rey sayısı arasındaki münasebeti kavramadıkça realitelere değer vermiş sayılmayız.”

CHP’ nin Mersin’deki en etkili kalemi, iki seçim hezimetini bir köyün yaşadıklarından yola çıkarak böyle özetliyor.

Hırslı Valilerin, Hükümetin gözüne girmek için, halka çektirdikleri, ödenmesi neredeyse imkansız yükler…

Kendileri yoksulluktan inler, yiyecek ekmeği bulamazken, Valilerin dayatmalarıyla oyalama tarlalarından, samanlıklara, ahırlara, kalacakları evlere kadar öğretmenlere hem de birkaç ay içinde sunulması istenen olanaklar.

Halkın o günlerde geliştirdiği “geldi İsmet, kesildi kısmet” tablosunun yerel aktörleri ve halka yüklenen faturaların sorumluları elbette

Mersin özelinde ilin Valisi, yani Tevfik Sırrı Gür’ dü.

Sümerbank’ın sattığı kefen bezine, güç bela bulunan ekmeğe bile başka hiçbir kentte eşi benzeri olmayan harçlar yükleyen efsane! Vali…

Köylünün bu zulme karşı tek silahı vardı;

Önüne gelen sandık.

Cezayı öylesine verdi ki, attığı tokadın sesi Ankara’ yı bile çınlattı.

Ya Tevfik Sırrı Gür? O, yıktırdığı Rum kilisesinin taşlarını Halkevi binasının cephesine döşetmekle meşguldü.

Derken beklenmedik bir şey oldu.

Gözlerinden rahatsızlandı efsane! Vali…

Hani kimi saf arkadaşlar o dönemde komşulardan aldığı unla beslendiği masalın gerçekmiş sanıyor, hatta anlatıyorlar ya…

Tıbbın Atatürk’ün bile kendisini Türk doktorlarına emanet ettiği 1938’den çok daha geliştiği günlerde tedavi için İsviçre’ ye gittiğini yazıyordu o günkü gazeteler.

Arkasında Aslanköy köylülerinin hapishane feryatlarını bırakarak, 8 Haziran 1947 günü Mersin’den ayrılacak, 16 Haziran günü İstanbul’dan Marsilya’ya kendisini götürecek Ege Vapuruna binecekti.

Marsilya’dan da dünyanın en pahalı kliniklerinin ve doktorlarının bulunduğu İsviçre’ ye…

Gidişinden tam 4 ay sonra dönüş müjdesini veriyordu 17 Ekim 1947 günlü gazeteler…

Gazetelerde yer alan habere göre; 4 aydır İsviçre’de tedavide bulunan Sayın Vali, refikaları Mukaddes Gür ile birlikte Ankara’dan “HUSUSİ OTOMOBİLLERİYLE” Mersin’e avdet buyurmuşlardı.

Çok değil, 20 gün sonra da, apar topar Kastamonu’ ya çıkarıldı tayini Gür’ün…

 

Kimisine göre AK Kahveyi kazandırmıştı Mersin’e…

Oysa sonradan o AK Kahve’nin üstüne yapılmasını istediği AK Otel’in altından kalkılamaz kamburuyla yüzleşmek zorunda kalacaktı Mersin Belediyesi ve kimi isimler epeyi kulağını çınlatacaktı Gür’ ün…

Madalyonun bir yüzüne bakıldığında, halkın kahvelerde oyun oynamasını yasaklayarak çok iyi bir işe imza attığı görülüyordu.

Ama diğer yüzünde yıktırdığı tarihi binanın enkazı üzerine kondurduğu Tüccar Kulübü sırıtıyordu. Halka yasaklanan tavla, dominoya inat iş adamları, bürokratlar, madamlar, kokonalar her türlü denetimden uzak kumar oynasın, kurtlarını döksün diye…

Tüccar Kulübünün yapımını o kadar önemsemişti ki, hızlı biçimde tamamlansın diye vaktinin büyük kısmını verdiği inşaatın denetimi sırasında düşüp ayağını bile kırmıştı…

Mersin’in liseye kavuşması için çaba sarf ettiği doğruydu ama, örneğin kimselerden habersiz şehir dışına yapılmasını emrettiği Tarsus Ortaokulu için hiç kimseyi dinlemeden, sırf aklına esti diye Tarsusluların ulaşması imkansız yere kondurmaya çalıştığı mektep nedeniyle kendisini yâd edenler o kadar çoktu ki…

Aynı biçimde ve Belediye Meclisinin bile haberi olmadan belirlediği Mezbaha yeri nedeniyle Mersin, 20 yıla yakın zaman sağlıklı kesim yapılacak bir tesisten yoksun kalacaktı.

Kısaca tek parti döneminin yönetim anlayışına uygun bir valiydi Gür…

Gerektiğinde yasaları bile kafasına göre yorumlayan, işine geldiği biçimde uygulayan.

Bugüne kadar tek kaynaktan beslenen ve kendisini kutsayanlara inat, eksiği fazlasıyla gerçek yüzünü aydınlatmaya çalıştım Tevfik Sırrı Gür’ün…

Günün birinde resmi tarih dışına çıkıp, gerçekleri yazmak isteyecek yeni nesillere kırıntı düzeyinde de kalsa, bir şeyler bırakmak istedim.

O yıllarda çektiği acıları yüreğine gömen ve bugün de o yaşananları anlatma, yazma konusunda sıkıntılar yaşayan nice mağdurun, mazlumun sesini duyurmak…

Haksızlıklar karşısında yanan yüreklere bir damla su, kanayan vicdanlara tercüman olabilmek…

Ol hikâyat bundan ibarettir…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s