Mersin’ i uydu üzerinden dünyayla buluşturacak TV yayıncılığının önemi, gerekliliği…

Mersin’ i uydu üzerinden dünyayla buluşturacak TV yayıncılığının önemi, gerekliliği…

Bazı kentlerin coğrafi şartları gelişme potansiyelini beslemez, desteklemez. O durumdaki kentler kendi şanslarını kendi dinamikleriyle yaratmak zorundadır.

Bazı kentler ise konumları itibariyle saklı hazineyi andırır.

Mersin; konumu, taşıdığı potansiyeli ve doğu Akdeniz’in öneminin dünyaca yeniden keşfedilmesiyle çok önemli bir çıkışın eşiğindedir.

Günümüzde 30′ a yakın ilin dünyaya açılan kapısı, gülümseyen yüzü olarak öne çıkan Mersin, yakın gelecekte sadece Türkiye’nin değil, Doğu Akdeniz’ in en önemli dış ticaret merkezi, bölgenin lojistik üssü haline gelecektir.

Irak ile ülkemiz arasındaki ticaret hacmindeki gelişme ortaya koyuyor ki, aylarla ifade edilen bir zaman diliminde yakın komşumuz en önemli alıcımız olacak ve bu gelişme bile Mersin’i hayal edilmeyecek yerlere taşıyacak.

Mersin’ i 21. yüzyılda bölgenin yıldızı haline getirecek gelişmeler bundan da ibaret değil.

2013 Akdeniz Oyunları sayesinde dünyanın ilgi odağı haline gelecek kent, yakın zamanda tamamlanacak bölgesel hava limanı sayesinde yine çevre illerin ve tüm bölgenin dünyaya ulaşımını sağlayacak.

Yılda 12 milyon kontayner elleçleme kapasitesine sahip yeni terminal limanın en geç beş yıl içinde devreye girmesiyle Mersin, kaçınılmaz biçimde ülkemizin ve Doğu Akdeniz’ in en önemli ve en güvenli merkezi olacaktır.

Kazanlı-Seyhan Turizm vahası, çeşitli alanlarda uzmanlaşmış nitelikli serbest bölgeleri, tarihi ve doğal güzellikleriyle Mersin, Cumhuriyetin yüzüncü yılında ülkenin İstanbul’dan sonra gelen, taşıdığı potansiyeli iyi değerlendirirse çoğu alanda İstanbul ile boy ölçüşecek tek kenttir.

Gıda sanayinin bölgesel anlamda en önemli üretim ve pazarlama üssü, turizmde yılların ihmalini kısa zamanda fırsata çevirecek 323 km lik sahili, el değmemiş bâkir koylarıyla keşfedilmeyi bekliyor Mersin.

Ama Mersin bu potansiyelini, gelişme trendini, yakın gelecekteki konumunu Türkiye ve dünyaya anlatmakta ciddi sıkıntı yaşıyor.

Bu anlamda lobi gücünü pekiştirecek, dünyaya tanıtacak en önemli araçlardan biri belki de ilki, uydudan yayın yapan yerel televizyonu yok.

Çok daha küçük ve gelişme potansiyeli düşük pek çok kent yıllardır uydudan yayın yapan bir ve hatta bir kaç televizyon kanalına sahipken, geçmişe özgü her alandaki ihmal edilmişlik bu alanda da kendisini büyük bir eksiklik olarak hissettiriyor.

Yayıncılık konusunda deneyimli yerel televizyonlarımızın bu eksikliği görerek ortaya koydukları çabaları desteklemek, bir an önce Mersin’ i potansiyel zenginlikleriyle dünyaya tanıtacak ve uydu üzerinden özleyen, izlemek isteyen herkesi kentle buluşturacak yayıncılara her zamandan daha çok ihtiyacımız var.

Bu anlamda başlayan girişimleri desteklemek, bir an önce Mersin’i uydu üzerinden dünyayla buluşturacak adımların atılmasını sağlamak zorundayız.

Siyasetçilerimizden sivil toplum örgütlerimize, bu kentte faaliyet gösteren tüm kuruluşlardan duyarlı halkımıza, yerel yönetimlerimizden yetkililerimize herkese hepimize düşen görev; yeterince gecikmiş ve ihmal edilmiş uydu üzerinden tüm dünyaya Mersin’ i anlatacak ve tanıtacak yayıncılık adımının atılmasını sağlamaktır.

Abdullah Ayan

abdullahayan@gmail.com

Mersin’ in patent sayıları, gelişmişlik sıralamasındaki pür melal halini özetliyor…

Mersin’ in patent sayıları, gelişmişlik sıralamasındaki pür melal halini özetliyor…

Patent sayılarından yola çıkarak dünya, Türkiye, Mersin’in bugünkü durumunu karşılaştırmak için kimi rakamlara dikkatlice bakmak gerekiyor.

Öncelikle şunu belirtmekte yarar var. Eskiden kentlerin sosyo ekonomik gelişmişlik sıralaması kişi başına düşen milli gelirle ölçülürdü, artık öyle değil…

Son yıllardaki hastane yatağı, doktor, dişçi, okul, öğretmen hatta daha sonra devreye giren banka şubesi, kişi başına mevduat, kredi vs gibi kriterler de yetmemeye başladı gelişmişliği ölçmeye…

Yarın elbette çok daha farklı etmenlerin devreye gireceğine kuşku yok ama günümüzde eskisinden farklı olarak SEGE kısaltmasıyla sembolize edilen (sosyo ekonomik gelişmişlik endeksi) endeks  artık 61 faktöre bakılarak ölçülüyor. Bunların içinde “Hane başına ADSL abone sayısı, internet bankacılığı, marka ve patent oranları” gibi kimisinden habersiz olduğumuz kriterler var.

Konumuz patent sayıları olduğu için yeniden dönüp küreselden yerele rakamlara bir göz atalım:

2002 yılında dünya genelinde 1,4 milyon olan patent başvuruları içinde Çin 89 bin, ABD 334 bin, Japonya 421 bin ile ilk üç sırayı paylaşırken Türkiye’ deki yerli yabancı toplam başvuru 1874…

2005 yılında dünya 1,7 milyona ulaşırken, Çin üç yıl içinde 89 bini 184 bine, ABD 334 bini 390 bine çıkarmış, Japonya ise 6 binlik artışla 427 bine ulaşmış. Türkiye de kendi içinde yaklaşık %100 büyüdüğüne sevinmiş ama yıllık başvuru sayısı 3461…

2010′ da dünya 2 milyona dayanmış küresel patent başvurularında (1,980 milyon)…

Rakamlar gerçekten çarpıcı: ABD 490 binle açık ara önde, ikinci sırada 345 bine gerileyen Japonya’ nın yerini alan ve gümbür gümbür ayak sesi duyulan 402 binlik Çin var. Türkiye deseniz  8343 başvuruyla dünyada kendisine model seçebileceği ülkelerin hayli gerisinde.

Örneği ABD, Japonya, Çin’ den değil, hayli benzer yanımız olan üstelik 1950′ de kurtarmaya gittiğimiz Güney Kore’ den vereceğim. 1995′ te 80 bin olan yıllık patent başvurusu 2005′ te 163′ bine 2010′ da ise 178 bine ulaşmış…

Patent sayılarıyla ülkelerin durumu karşılaştırılırken bir başka çarpıcı veri milyon kişiye düşen patent sayısıyla ölçülen kriter.

Buna göre 2000′ lerin başında bir milyon kişiye 24 patentin düştüğü Türkiye 2010 yılında bunu 100 civarına çıkarmış ama, Güney Kore de aynı oran 3643…

Kısaca Kore’ de her bir milyon kişiye düşen patent sayısı 3643…

**

Dünya ile Türkiye yanında Mersin’ in durumu ne diye soruyorsanız…

Ne yazık ki durum parlak değil hatta vahim.

Türkiye’ nin dünyadaki durumu ne kadar kötüyse Mersin’ in ülke içindeki yeri bundan da beter…

Türkiye Patent Enstitüsüne yapılan 2011 başvurularına göre Mersin, 81 il arasında 21. sırada…

Mersin’ in yıllık patent başvuru sayısı 2002′ de 4 iken 2011′ de 12…

Bir milyon kişiye 8 patentin düştüğü Mersin gerçeğiyle karşı karşıyayız anlayacağınız…

Nüfusta, toplanan vergide, kişi başına düşen gelirde daha pek çok kriterde Türkiye 6. lığı ile 8. liği arasında dolaşan Mersin’ in patent sayısında yuvarlandığı 21.lik dipsiz kuyusundan hareketle ilin 2011 sosyo ekonomik gelişmişlik sıralamasındaki 24. lüğüne şaşırmamak gerekiyor…

İsterseniz en başa dönelim ve özetleyelim: “Bana patent sayını söyle, sana gelişmişlik sıralamasındaki yerini söyleyeyim”

Keşke bu kadar basit olmasaydı tabloyu gösteren formül…

Ama acımasız gerçek bu kadar çıplak günümüzde, biz kabul etsek te, etmesek te…

 

 

 

 

Gelişmişlik ve patent sayıları…

Gelişmişlik ve patent sayıları…

Her ne kadar “bana icat çıkarma” diyen bir ırkın ahfadıyız diye övünsek te, dünyadaki gelişmenin ayak sesleri icatlarla, yenliklerin habercisi patent sayılarıyla ölçülüyor.

Bu konuda ABD istatistiklerin tutulmaya başlandığı 1800’lerden beri tartışılmaz üstünlüğünü koruyor.

Her hafta binlerce mucit, buluşlarına patent almak için projelerini DC Washington’ daki Patent Dairesine ulaştırıyor. Buluşları pek çok açıdan inceleyen uzmanlar onların yeni ve kullanılabilir olduğuna inanırsa onaylıyor.

Bir patentin ömrü 20 yılla sınırlı. O süre geçtikten sonra isteyen herkes keşfedildiği iddia edilen şeyi yapıp satmakta özgür. Kısaca mucidin kullanım inhisarı 20 yıl, sonrasında ise, bulunan ne ise o artık tüm insanların…

Patent konusu Amerikalılar için o derece önemli ki bizim “icat çıkarma” diye çocukluktan başlayarak insanımızı frenlediğimiz, uyardığımız alanda ülkenin kurucuları bu konuya ilk günden itibaren kısacık anayasalarında özel yer ayırmışlar.

İlk patent ne zaman, kime ve ne için verildi sorusunun yanıtına gelince…

İlk patent 1790 yılında Samuel Hopkins’e kaliteli yapay gübre çalışması için verilmiş. Zamanla patent için başvuranların sayısı o kadar artmış ki, bu iş için özel bir daire oluşturulması büyük bir gereklilik halini almış. 1793 yılında ilk başvurular alındığında bu iş ilk olarak dışişleri bakanlığının bir grup çalışanına verilmiş ama kısa zamanda sistemin yetersizliği görülmüş.

1802 yılında bakanlıktan tek memurun kontrolüne verilen ofis kısa zamanda kendi başına bir daire haline gelerek Amerika’nın ilk patent ofisi olarak kabul görmüş.

Ofis o günden beri milyonlarca patent başvurusuna onay verdi. Bunların arasında Thomas Edison’un elektrik ampulü, Alexander Graham Bell’in telefonu ve Orville ve Wilbur Wright kardeşlerin uçağı da bulunuyor.

Patent başvurularında sistem şöyle çalışıyor:

Örneğin buluşunuzun çalıştığını kanıtlamak zorunda da değilsiniz. Dikkat edilen ilk kriter buluşunuzun yeni bir fikir içermesi… Buna en büyük örnek de Thomas Edison’un ilk elektrik ampulü… Öyle ki patent alınan o ilk tasarım pratikte hiç bir zaman çalışmamış. Anlayacağınız bugün bile dünyayı aydınlatan ampulün o ilk patent alınan dizayn ile ilgisi yok.

İcat, mucit, patent dendiğinde Edison’un ilk akla gelen isim olması boşuna değil.

Çünkü Edison 1093 adet patent ile bu alanda halen kırılmamış eşsiz rekora sahip en önemli isim.

Dünya patent sıralamasında eski dönemlerin rakipsizi olan ABD önce Japonya, son yıllarda ise Çin tarafından sıkıştırılmakta. Hatta Japonya’ nın öne geçtiği zaman da oldu ama bu uzun sürmedi.

Örneğin 1995 yılında ABD’ de gerçekleşen 176 bin başvuruya karşı Japonya 415 bin başvuruyla baş döndürmüştü.

2005′ ten itibaren Çin’in ayak sesleri duyulmaya başlandı.

Çin son on yılda ortalama %22,6 büyüyerek Japonya’nın önce durup, sonra da gerilemesine inat 2011 yılında 400 binin üzerinde patent ile “icat çıkardı” ve dünya ikincilik koltuğuna oturdu.

Dünya sıralamasında en ilginç tablo ise Kore’ ye ait.

1950′ lerde kurtarmaya gittiğimiz, 1970′ lere kadar yoksulluk, köylülük arası sürünen Güney Kore ardından gösterdiği gelişmeyle sanayide dünyaya parmak ısırtmakla kalmadı. Patent istatistiklerinde de benzer mucizeyi gerçekleştirdi.

1995’te 80 bin olan patent sayısı, 2005′ te 163 bin, 2010′ da 178 bine ulaştırarak ve üstelik Almanya’yı geride bırakarak dünya 4.lüğüne yerleşti.

Peki ya Türkiye ve Mersin?

İzninizle bir sonraki yazıda o acınası tabloyu ele alalım…

 

 

 

Mersin’ e Sanayi Odası fantezi mi, gerekli mi?

Mersin’ e Sanayi Odası fantezi mi, gerekli mi?

Yıllardır girişimci dostlarla sohbet ederken sıkça Mersin’ e Sanayi Odası’ nın gerekliliğini tartışırız.

Bana kalırsa sadece sanayiciler değil, lojistik ağırlıklı Taşımacılığın da Odası olmalı ve MTSO çatısı altında çözülmesi bir yana, yeterince dillendirilmeyen sorunlar ülke gündemine taşınarak, bilgilenme konusunda yetersiz kalan kamu otoritesine de yardımcı olunmalı.

Mersin bu alanda çok özel bir kent…

Örneğin Türkiye’deki iki Deniz Ticaret Odasına sahip ama Türkiye kara nakliyeciliğinin tartışılmaz en önemli üssü olmasına rağmen bu alanda yeterince temsil gücü olan bir çatı örgütüne sahip değil.

Elbette UND gibi ülke çapında örgütlerin İstanbul dışındaki en önemli bileşenleri Mersin’ de ama bu potansiyel, yeterince temsil ediliyor mu derseniz, hayır…

Deniz Ticaret Odasının nasıl kurulduğunu burada irdeleyecek değilim. Darbelerin has adamı, öldüğü güne kadar gölgesiyle derin devlet yapısının önemli aktörü İrfan Solmazer’ in özel katkısı, rolü bambaşka yazıların hatta yapılmaya değer araştırmaların konusudur.

Tam burada konuyu başka türlü açmak ve sormak gerekiyor.

Deniz Ticaretiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan, 1960 darbesiyle 71 muhtırasının yargılanmayan mimarlarından, 12 Mart muhtırasından bir gün önce Almanya’ ya gönderilip oradan zengin iş adamı ve TIR filosu sahibi kimliğiyle ülkeye avdet eden, bir emekli binbaşı nasıl oldu da ve hangi hesaplarla Deniz Ticaret Odası kurulmasına öncülük etti?

İstanbul dışında ikinci Oda neden başka illerde -örneğin İzmir’de- değil de Mersin’de kuruldu? (Bilmeyenler için belirteyim, İzmir bile çok istemesine rağmen yıllardır Deniz Ticaret Odası kuramadı, İstanbul Deniz Ticaret Odasına bağlı bir şube kurmasından öte izin vermedi etkin ve yetkin güçler)

Dediğim gibi soru hayli fazla ama konumuz o değil, Mersin’ de iş adamlarının MTSO dışında en güçlü biçimde nasıl örgütlenecekleri?

Eğer Mersin’ de Deniz Ticaret Odası kurulabildiyse en kısa zamanda lojistik ihtisas Odasına da sahip olmalı ve devasa sorunlara sahip, üstelik Türkiye’ yi 2023′ te 1,3 trilyon dolarlık dış ticarete ulaştıracak, en önemli lokomotif olan taşımacılık ağırlıklı lojistik kuruluşları bir an önce MTSO dışında tıpkı Deniz Ticaret Odası gibi bir çatı örgüte, kendi odalarına kavuşmalıdır.

Bu tespiti yaptıktan sonra gelelim Mersin’ de Sanayi Odası kurulması konusuna…

Yıllardır, bazen sıcak gündemin en önemli maddesi haline gelir ardından da küllenir giden genelde kapalı mahfillerde sıkça tartışılan mevzuu hatırlamama bir haber yol açtı.

Habere göre Çerkezköy, Çorlu, Hayrabolu, Malkara ilçelerindeki Sanayiciler Tekirdağ Sanayi Odasını kurmak üzere harekete geçmiş.

Gerekçeleri, Mersin Sanayicilerinin aşina olduğu türden.

Sorunu rakamlarla ortaya koyuyorlar: Çerkezköy Ticaret ve Sanayi Odasına kayıtlı 3 bin üye var ama odaya kayıtlı sanayici sayısı 500.

Çorlu’da da durum farklı değil; Odaya kayıtlı 5 bin üye içindeki sanayici sayısı 700…

Tekirdağ merkezli Sanayi Odası kurmaya hazırlanan sektör temsilcileri haklı olarak bu matematiksel gerçek gereği Ticaret ve Sanayi Odalarında azınlıkta kaldıklarını ve yönetimlerde yeterince temsil edilmediklerini söylüyor.

Yeni Oda kurulmasına öncülük edenlerden Çorlu OSB Başkanı “Kurulacak odanın sanayici beklentilerine yoğunlaşması ve çözüm odaklı çalışması sağlanacak” diyor ve altına imza atılacak asıl tespiti dile getiriyor:

“Yer aldığımız Ticaret Sanayi Odalarında ekmekçi esnafının sorunlarından, otopark ücretlerine kadar her şey konuşuluyor ama Sanayicilerin problemleri farklı ve bunlar gündeme yeterince gelmiyor.”

Peki, Oda kurmak kolay mı?

Yasal prosedüre göre belli koşullar yerine geldiğinde evet ama fiiliyatta siyasi iradenin iki dudağına bakıyor bu işler.

Yasal kural şu: TOBB kanununa göre bir ilde Sanayi Odası kurulması için 1000 sanayi kuruluşuna sahip olmak temel kriter…

Türkiye’ de bugün 12 Sanayi Odası var, Tekirdağ ilçelerini sanayicilerin talebi doğrultusunda aynı çatı altında birleştirirse sadece Çorlu ve Çerkezköy 1200 sanayicisiyle çatı örgütü gerekli sayıyla 13. Odaya kavuşacak.

Mersin’ in durumu ne derseniz?

Rakamlarla anlatayım:

Bilim Teknoloji ve Sanayi Bakanlığının 2011 raporuna göre Mersin il genelinde 6 Ticaret Sanayi Odası var ve bunların kayıtlı üye sayısı şöyle:

MTSO 20.684, Tarsus TSO 3.142, Erdemli 1.649, Silifke 1.499, Anamur 1.084, Mut 744 olmak üzere toplam 28.802…

Bu sayı içindeki Sanayi Sicil Belgesine sahip sanayici sayısı yine 2010 kayıtlarına göre 1139…

Kayıtlı sanayi işletmeleri göz önüne alındığında; İstanbul, Bursa, Ankara, İzmir, Konya, Gaziantep, Denizli arkasından %2’lik payıyla Türkiye 8. si olan Mersin için Sanayi Odası talebi fantezinin ötesinde anlam taşıyor.

Üstelik Mersin ülkenin en büyük limanına, Serbest bölgesine sahip ve daha da önemlisi yıllardır bürokrasi çarkları ile MTSO rafları arasında gidip gelen Organize Sera ve Lojistik Organize Bölgeleri talebiyle inlemekte…

Bilinen Serbest Bölgelerin ötesinde Nitelikli Bölgelerin de sıkça gündeme getirildiği günümüzde bu konuda en hazırlıklı ve istekli il Mersin ama bu konuda sektörlerin talebinin çatı kuruluşlarca ne ölçüde dile getirildiği tartışmalı.

Büyükşehir Belediye sınırlarının il sınırlarına dönüşmekte olduğu bugünlerde Ticaret ve Sanayi Odaları da bu yeni yapılanmadan kaçınılmaz biçimde etkilenecek.

Hazır iş bu aşamaya gelmişken Mersin yeniden ve daha ciddi olarak Tarsus’undan Anamur’una kadar tüm ilçelerini de kapsayacak bir Sanayi ve Lojistik Oda fikrini her platformda tartışmalı ve en doğrusuna sektörlerin emektarları karar vermeli diye düşünüyorum…

Doğrunun ne olduğuna, odalardaki temsil edilme biçiminde nicelik yerine niteliğin sağlanacağı bir yöntemin nasıl olduğuna o parmağı taşın altında olanların vereceği karardan sonra yeniden ve hep birlikte bakarız.

 

 

 

 

 

AK Parti yerel seçimler öncesi Mersin’de ne yapıyor?

AK Parti yerel seçimler öncesi Mersin’de ne yapıyor?

Önce Ekonomi Bakanı Çağlayan’ın Büyükşehir Belediye Başkanı olup olmayacağı yolundaki soruya verdiği cevapla gireyim mevzua…

Mersin’ de bu türden fanteziler gelişti son yıllarda. 2009 yerel seçimlerinden önce de Tüzmen’ i yemek isteyen kimi taktisyenler  “Büyükşehir’in ancak onunla kazanılabileceği” iddiasını ortaya koyarak tutması mümkün olmayan mayayı çalıyorlardı güvendikleri göllere…

Tüzmen kurulan tuzaklara düşmedi ama gitti en beterinden bir senaryonun içine daldı. Eyiceoğlu gibi beş yaşında çocuğa sorulsa kazanmayacağını söyleyeceği birine oynadı, oynamakla da kalmadı, ne hikmetse tüm siyasi kariyerini poker masasında beş benzemeze yatırır gibi “en berbat” ele yatırdı.

Sonrasını herkes biliyor, yeniden yazıp hatırlatmanın kimseye faydası yok.

Şimdi de o sonu hüsran oyunu canlandırma adına Çağlayan’ a adaylık yakıştıranlar hatta onu mindere çekmek isteyenler var.

Ama Çağlayan verdiği yanıtla hayal kırıklığına uğratıyor piyasa kızıştırıcılarını.

Partiyi 2011 seçimlerinde 3.sıradan 1. sıraya taşıdıklarını söylüyor ve hedefinin Belediye Başkanlığından çok 500 milyar dolarlık 2023 ihracat hedefine odaklanmak olduğunu söylüyor. (Ki siyasi başarı adına söyledikleri gerçek değil. AK Parti 2007 genel, 2009 yerel seçimlerinde il genel meclis oranlarına göre 3. değil, 2. sırada idi. Ortada nisbi bir başarı vardır ama başarı MHP’nin kaybettiği oyların CHP ile paylaşımından kaynaklıdır ve eğer oy artışından kaynaklı bir başarı söz konusuysa CHP daha büyük sıçrama kaydetmiştir Mersin özelinde)

Kısacası Çağlayan birilerini üzse de Mersin Büyükşehir Belediye Başkan adayı değil. Ama bu gerçek Ekonomi Bakanımızın kenti bu anlamda boşladığı anlamına gelmiyor.

Sürecin dikkatli izleyicileri biliyor ki; Çağlayan, Tüzmen’ in durumuna düşmek istemiyor. Bunun için de günü geldiğinde sergilenecek “Mustafa Sever” planını adım adım yürümesine çalışmakta.

Son yapılan anketlerde rüyalarını AK Parti adaylığı süsleyen nice isim dururken Sever’ in öne çıkması doğrudan Çağlayan çabalarının ürünü…

Bunları eleştirmek amacıyla söylemiyorum, meşru çerçevede kaldığı sürece siyasette yapılacak her hamleyi saygıyla karşılamayı düşünenlerdenim.

Ama anlamakta zorluk çektiğim bir soru var ki, son zamanlarda gelen açıklamalarla kafamı daha bir karıştırıyor.

AK Parti’ de sadece Sever değil adaylığa hazırlanan. Şu andaki il başkanı Mekin Salt’ ın da gönlünden adaylığın geçtiği değil.

Cevaplandırılması gereken soru da burada ortaya çıkıyor:

Aday olmak isteyen Salt’ a rağmen nasıl oluyor da Salt’ın yakın çevresi olarak tanımlanan ve il yönetimi adına açıklamalar yapanlar, basın toplantılarında neden Salt veya bir başkasını değil de Sever’i cilalayıp parlatma gayretine girişiyorlar?

Üstelik bu parlatma gayretine girişenlerin kimisi il yönetimini oluştururken Salt’ın tüm eleştirilere karşın ısrarla listesine koyduğu isimler.

Daha önceki basın toplantılarında benim “Mustafa Sever” adaylığı üzerinden yaptığım değerlendirmeye ateş püskürenlerin, son toplantıda aynı Sever’ i “Mersin’ in yetiştirdiği nadir bürokrat” statüsüne yükseltme gayretini gördükçe şaşkınlığım bir kat daha artıyor.

Beş ay önce ismini anımsamakta zorlandıkları bir daire müdürünü şimdi “nadir bürokrat” katına çıkarmak Türkiye tarzı siyaset yapmanın ve gücü yüceltmenin yansıması olsa gerek.

Oysa bilinçli siyaset yapan bir il yönetimi Mekin Salt adına “ahde vefa” hasleti bir yana, akıl tutulması içinde değilse böyle mi davranmalı?

Tüm cilalama çabalarına inat Genel Merkez ve daha da önemlisi farklı kriterleri olduğuna yakından tanık olduğum tek seçici Erdoğan yarın, öbür gün bir başka ismi aday gösterirse “kral öldü yaşasın kral” ilkesiyle mi hareket edilecek?

Oysa akıllı siyasetin;  “teşkilat ve halk temayülüne saygılıyız, genel Merkez ve karar vericilerimiz kimi münasip görürse biz onunla çalışır ve kazanması için gayret ederiz” biçiminde özetlenecek söylemi dile getirmesi gerekmez mi?

Böylesi bir söylem kimseye bir şey kaybettirmez, aksine başta parti teşkilatı olmak üzere herkese bir şeyler kazandırır ve çıkacak farklı adaylarla birlikte yarışı önde bitirme heyecanını da öldürmez.

Gerçek bu kadar açıkken hangi gerekçe Salt’ ın kader birliği ettiği ve eleştirileri sineye çektiği isimlerin bu acul tavrını izah edebilir?

Salt’ ın aday olmak istediğini yakından bilen ve merkez çevrede yer alan kimi isimlerin, basın toplantıları vesilesiyle almaya çalıştıkları pozisyon gerçekten ilginç…

Mekin Salt ve benzeri AK Parti’ nin içinde yer alan veya yakın duran, Mersin’in çoğu sorununa iyi kötü vakıf onca isim dururken, Mersin’ in defalarca sandıkta ortaya koyduğu “ithal aday” tepkisini görmezden gelip “nadir bürokratları” yarışa rakipsiz sokmaya kalkmak nasıl bir hesabın ürünüdür?

Yoksa “nasıl olsa aday olacak bari yakınında duralım” ilkesi tüm etik ilkelerin ve aklın önüne mi geçti?

“Birinci Mustafa” hüsranı ortadayken ve henüz o dönemin doğru dürüst hasar tespiti bile yapılmamış, yaraları sarılmamışken yenisine pupa yelken koşmak neyin nesi?

Soruların yanıtlanma zorluğu karşısında gelin de Mersin’ de gittikçe güçlenen şehir efsanesine inanmayın!

“AK Partinin Mersin’ de seçim kazanma derdi yok” iddiasını ortaya atan münafıkların değirmenine su taşıma başkalarının işi olabilir ama İl Yönetiminin izlediği politikayla kafaları karıştırmaya hakkı olduğuna inanmıyorum.

Bu siyasi mühendislik gayretleri “nadir bulunan bürokratları” aday yapmaya yeter mi?

Hadi aday yapmaya yetti diyelim, Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesini sağlar mı?

Bu benden çok gizli, açık içinden adaylık geçenlerin ve hepsinden önemlisi Mekin Salt yönetiminin üzerinde kafa yorması gereken bir sorudur.

 

Petrol, Irak, Türkiye…

Petrol, Irak, Türkiye…

2000′ li yılların başında herkesi kara kara düşündüren şehir efsanesi kaplamıştı dört yanı.

Çılgınca tükettiğimiz petrol rezervleri hızla eriyordu ve bu gidişle en geç 50 yıl sonunda dünya eğer yeni bir enerji türü geliştiremezse yandığımızın resmiydi.

O korkunun üzerinden 12 yıl geçti ama ne petrolün yerine elle tutulur alternatif bulunabildi ne de çılgınca artan fiyatlar tüketimi frenledi. Daha da önemlisi petrol tükenmek şöyle dursun artan rezervlerle umut olmayı sürdürdü.

Üstelik Çin ve Hindistan gibi her gün biraz daha talebi artan iki dev başta olmak üzere gelişmekte olan ülkeler de artık devrede ve belli ki, daha uzunca süre petrole bağımlılık gittikçe şiddetlenecek.

1985’te 5200 araba üreten 1,3 milyar nüfuslu Çin’in 2012 sonunda 18 milyonu aşması sürpriz olmayacak. (2012 Ocak-Ekim arası on aylık rakam 15,7 milyon adet)

On yıl önce 70 kişiden birinin arabası olan ülkede bugün 12 kişiye bir araba düşüyor ve yakın zamanda baş döndürücü hızla değişmesi kaçınılmaz oranları göreceğiz.

1990′ da dünya enerji pastasının %11’ini tüketen Çin ve Hindistan’ın 2030 yılında aynı pastadaki payının %34’e çıkacak olması gelmekte olan dip dalganın boyutlarını anlatmaya yeter.

Otomotiv bir yana, hayatın her alanını vazgeçilmez biçimde işgal eden petrol arzının tüketime ne kadar dayanacağı elbette çok önemli ama uzmanlar bu konuda geçmişten farklı olarak yüreklere su serpen açıklamalar yapıyor, projeksiyonlar sunuyorlar.

Örneğin “eyvah tükeniyor” korkusuyla yürekleri ağızlara getiren dünya petrol rezervleri 1980 yılında 683 milyar varil iken 1990 rezervi 1 trilyon 28 milyona, 2000 yılında 1 trilyon 258 ve 2011 rezervi 1 trilyon 653 milyar varile ulaşmış durumda. (BP 2030 raporu)

Çarpıcılık bununla da sınırlı değil. 1965-85 yılları arasında her gün 10 milyon varil üretirken sonrasında üretimde hız kesen ancak tüketimini hiç azaltmayan ve günümüzde küresel tüketimin %20’sini tek başına yapan ABD suyunu çeken rezervlerine yeniden yönelmiş durumda. ABD rezervleri 31 milyar varil ile küresel toplamın %2 sinin az altında ama yeniden kendi kuyularını çalıştırıp 2017’de Suudi Arabistan’ı geçip yeniden dünyanın en büyük üreticisi konumuna gelecek.

Projeksiyonlar ABD’nin günlük petrol üretimini 2015’e kadar 10 milyona, 2020’ye kadar 11,1 milyon varile çıkaracağını, 2035’te hız keserek 9,2 milyon varile gerileyeceğini gösteriyor. (Bu trendle yılda 3,6 milyar varil çıkaracak ve 30 milyar varillik rezervi on yılda tüketmesi kaçınılmaz bir ülkenin 2035 rezerv rakamları kafa karıştırabilir ama onun da cevabı sürekli keşfedilen yeni sahalar ve mevcutları daha iyi değerlendiren teknolojik gelişmeler)

Dünya enerji dağılımında 1990’larda %39 luk paya sahip olan petrolün 2030’da %27’lere gerileyeceği öngörülse de 2012’de günlük 88 milyon varil olan küresel petrol tüketiminin 2035’te 99 milyon varil/gün’e çıkacağı kara altının hayatımızdaki yerini daha uzunca süre işgal edeceğini gösteriyor.

Günümüzde petrol üretiminin öne çıkan üç ülkesi; Suudi Arabistan, Rusya ve ABD…

%16 rezerve sahip Suudi Arabistan günde 11,2 milyon ve %5,3 rezerve sahip Rusya 10,3 milyon varil üretiyor.

Suudi Arabistan dünyanın bilinen en yüksek rezervlerine sahip olmasının da avantajıyla 2035’te de dünyanın en büyük üreticisi olacak.

Ancak 2035’in sürpriz ülkesi o yıllarda Rusya ve ABD’ yi geride bırakıp 2.sıraya oturacak Irak…

Irak sadece üretimde değil, son 30 yılda keşfedilen yeni petrol rezervleriyle de parmak ısırtan bir ülke:

1980′ de 168 milyar varillik rezerve sahip Suudi Arabistan’ın 2011 rezervleri 265 milyar varil. Kısaca %57 lik bir artış söz konusu. Oysa 1980’de 30 milyar varil rezervi olan Irak’ın 2011’de belirlenen rezervleri 143 milyar varile çıkmış durumda.

Üstelik varil başına 1,5 dolarlık çıkarma maliyetiyle kimi rakiplerine 30-40 kat fark atacak kadar da avantajlı.

Irak’ın yeni Suudi Arabistan olma potansiyeli ve 2035’e kadar petrolden sağlanması beklenen 5 trilyon dolarlık gelir…

Özellikle Irak petrolünün bugün itibariyle %10’unu ama taşlar yerine oturursa %20’sine ulaşması sürpriz olmayacak bölümüne sahip Kuzey Irak’ ın konumu ve Türkiye ile ortak geleceği…

Bugün 3 milyon varile yaklaşan üretimiyle Irak Türkiye’nin ihracat yaptığı ülkeler arasında ikinci sırada. 20 yıl içinde 10 milyon varil petrol üretimine ulaşacak olan komşumuzun kuzey bölgesi de zenginleşecek. Bir başka hesapla 2035’e kadar elde edileceği tahmin edilen 5 trilyon doların yaklaşık bir trilyon dolarlık dilimine sahip olacak bir komşumuz var bugün.

Bu zenginlik günümüzün çok daha ötesine taşıyacak birlikteliği, ortak refahı..

Günde 650 bin varil petrol ihtiyacı olan 75 milyonluk Türkiye ile günde 10 milyon varil petrol üretecek Irak’ın kaderlerini birleştirip ortaklaşa yapacağı o kadar şey var ki…

Yeter ki, tuzaklara düşülmesin, yeter ki kurda kuşa yem edilmesin bu tarihi süreç…

 

Yıl Irak petrol rezerv milyar varil Irak günlük üretimi milyon varil İhracatımız milyon $
1980   30 2,658   135
1985   65 1425   961
1990 100 2149   215
2000 112 2614   371
2005 115 1833 2750
2010 115 2480 6042
2011 143 2798 8272

 

 

 

Bilgi vermekten kaçınan kurumların tepesindeki sopa: BEDK…

Bilgi vermekten kaçınan kurumların tepesindeki sopa: BEDK…

Akdeniz Oyunları çerçevesinde kafa kurcalayan kimi soruların resmen belgelenmiş yanıtını arıyor, bürokrasinin engelleme girişimi karşısında, bıkkınlıkla karışık hak arama mekanizmasını bir kez daha işletmeye çalışıyordum.

Sorduğum soruya verilen cevabın içeriğini aşağı yukarı kestiriyordum da hızı karşısında gerçekten şaşırmıştım.

1 Ağustos 2012 tarihinde Başbakanlık vasıtasıyla Akdeniz Oyunları Koordinatörlüğüne çok kısa, masum bir soru yöneltip yanıtını istemiştim.

Sorumda; Kuruluş bünyesinde, kaç koordinatör yardımcısı ve kaç personel çalıştırıldığını, oyunlar çerçevesinde toplam ne kadar ücret ödendiğini, kısaca toplam personele ilk günden beri ve ayda yapılan toplam ödemeleri gösterir listenin tarafıma gönderilmesini talep etmiştim.

Spor Bakanlığı haddini bilmez vatandaşa istediği cevabın verilmesinden çok ağzının payının verilmesi konusunda daha hassastı.

Bakanlık Bürokrasisi hiç vakit kaybetmiyor, başvuruya 6 gün sonra,7 Ağustosta elektronik postama Bilgi Edindirme Kanununa ek 36 madde gereğince başvurumun yanıtlanmayacağını bildiriyor, üstelik bana iyilik yaparak 36. maddenin ne olduğunu da yazının sonuna ekliyordu.

36. maddeye göre “Kurum ve kuruluşların, kamuoyunu ilgilendirmeyen ve sadece kendi personeli ile kurum içi uygulamalarına ilişkin düzenlemeler hakkındaki bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkının kapsamı dışındadır”

Oturup o cevabı verene talebimle ne ilgisi olduğunu sormaya kalkmayacak kadar deneyimliydim. Her zaman olduğu gibi Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulunun yolunu tuttum.

Talebimi ve gelen yanıtı eklediğim başvuruda;

“kurum içi uygulamalarla ilgili özel bir bilgiyi değil, aksine kamu kaynaklarıyla düzenlenmekte olan bir etkinliğe ayrılan paraların nasıl harcandığı, hangi personel gruplarına kümülatif olarak ne kadar ödendiği ve sonuçta personel giderlerinin sağlıklı miktarını öğrenmek ve bir yurttaş olarak adı geçen kurumun şeffaflık ilkesine uyması anlamında hesap vermesi gerektiğini” de belirttim.

12 Ekim 2012 tarihinde Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu başvurumla ilgili kararını iletti.

Tüm Kamu Kurumlarının ders alması gereken yanıt aynen şöyleydi:

“Söz konusu başvuruda talep edilen bilgilerin kapsam dışında tutulabilmesi öncelikle bu bilgilerin kamuoyunu ilgilendirmeyen kurum içi düzenlemelere ilişkin olması gerekir.

Bu bağlamda bir kamu kurumunca çalıştırılan personelin sayısı ve yapılan ödemelerin kamuoyunu ilgilendirmediğinin kabul edilmesi imkânı bulunmamaktadır. Esasen 4982 sayılı kanunun 1. maddesi belirtilen şeffaf yönetim ilkesi de herhangi bir gizliliği bulunmayan bu tür bilgilerin kamuya açık tutulmasını gerektirir.”

Anlayana sivrisinek saz misali, Hukukçulardan ve uzmanlardan oluşan kurulun kararı ardından Bakanlık gereken mesajı almış olmalı ki, Akdeniz Oyunları Koordinatör ve yardımcılarıyla diğer personele yapılan ödemeleri gösterir listeyi gönderdi.

Lafı uzattığımın farkındayım ama ne yaparsınız aslında sorulmadan kamuoyuyla paylaşılması gereken bilgiyi verme konusunda bürokrasi hazretlerinin çektirdiklerini detaylarıyla anlatmak zorundaydım.

**

İşte onca çabanın ardından ulaştığım bilgiler:

-2013 Mersin XVII. Akdeniz Oyunları genel Koordinatörlüğünde şu anda 124 sözleşmeli personel,9 tam zamanlı olmak üzere toplam 166 başka kurumlardan görevli olarak koordinatörlük bünyesinde çalışmaktadır.

-2 sözleşmeli 1 görevli olmak üzere toplam 3 genel koordinatör yardımcısı çalışmaktadır.2 sözleşmeli koordinatör yardımcısının aldıkları brüt ücret 5.998 TL dir

-Aylar itibariyle yapılan toplam ödeme ise Ekim ayından itibaren aşağıdadır;

2011 yılı: Ekim 108.900,77, Kasım 128.040,74, Aralık 164.154,86

2012 yılı: Ocak 218.647,52, Şubat 266.121,04, Mart 317.384,91, Nisan 332.713,60, Mayıs 365.265,25, Haziran 395.708,11, Temmuz 456.996,73, Ağustos 483.694,32, Eylül 449.794,21

 

Ben sormaktan yoruldum, bürokrasi ipe un sermekten yorulmadı…-1-

Ben sormaktan yoruldum, bürokrasi ipe un sermekten yorulmadı…-1-

Sanırsınız ki kurumlar babalarının malı…

Oysa vatandaşın merak ettiği sorulara cevap vermelerini isteyen iradenin yasayı hayata geçirmesinin üzerinden de yıllar geçmiş.

Yani sorana haddini bildirmek yerine gerçek neyse yalnızca onu sunmanın görev olduğunu her kurum boyuna bakmadan bellemiş olmalı.

Olması gereken bu da uygulama böyle mi?

Bilgi Edindirme kanununun hayata geçmesinin üzerinden dokuz yıldan fazla zaman geçmiş.

Unutmak mümkün mü? Bürokrasinin ilk yıllardaki feveranını,  kimi yetkililerin hakaret dolu sözlerini, vatandaşa tepeden bakma buyurganlığı, kibir kokan tavrı nasıl unuturuz.

İlk başvurulardan birini 2003 yılı sonlarında Mersin’deki hayli önemli bir daire müdürlüğüne yapmıştım da, kurumun yetkilisi başvuru formundaki telefonumdan aramıştı beni.

Başlangıçta vıcık vıcık yağcılık kokuyordu sesi:

-Buyursam da bir kahve içsem…

“-Ben kahve değil, soruma cevap istiyorum” diye tersleyince dilinin altındaki baklayı çıkarmıştı:

-“İyi de devlete ait döner sermayedeki paranın nereye, nasıl harcandığından sana ne”

O insanı isyan ettiren buyurganlığın canını acıtma amacıyla tersleyen yanıt vermiştim:

“Annem bu tür bilgilere meraklı, cevabı alınca ona vereceğim çerçeveletip duvara asacak”

Karşıdan küfretmemek için kendisini zor tutan adamın narasını duymuştum ama gerisini kurumun Müdürü sonradan anlatacaktı bana:

“Cevabımı alan yetkili sinir krizi geçirmiş, rapor alıp bir süre izne çıkmıştı.”

Kişilerin ne düşündüğü umurumda değildi. Madem devlet geç kalmış hesap sorma, verme, kurumların şeffaf olması doğrultusunda düzenleme yapmıştı, vatandaş olarak ben hakkımı kullanacaktım, devlet kurumları da hesap vermeleri gerektiğini anlayacaktı.

On yıl boyunca bunu etkin biçimde yapmaya çalıştım.

Artık süreci de ezberlemiş durumdayım. Devletin kurumlarını ikiye ayırmayı öğretti yaşadığım deneyimler:

Kimi Kurum boynu kıldan ince sorduğum soruları cevaplandırıyor. Kimisi ise kanun ve yönetmeliği yanlış değerlendirerek hatta suistimal ederek, nasıl kaçar, kaytarırım derdinde.

Geçen onca yıllık süre içinde neredeyse tez yazacak kadar deneyim kazandım, yüzlerce kuruma yasanın tanıdığı hakka istinaden bini aşkın soru sordum.

Genelde kurum yetkilileri başlangıçta sinirlendiler, yasaya aykırı biçimde cevapların beni ilgilendirmediği yönünde kamu ciddiyetiyle bağdaşmayan cevaplar verdiler.

Örneğin Uğur Oral  dönemindeki Mersin Üniversitesi, örneğin Mersin Büyükşehir Belediyesi…

Ama cumhuriyet tarihi boyunca ilk kez birey haklarını devlete ve onun dokunulmaz varsayılan kurumlarına karşı savunan bir kurumu çıktı karşıma ve ilk günden bugüne hakkımı arama girişimlerime destek verdi, ışık tuttu.

Yüzlerce kez başvurdum bugüne kadar hiç kapısından dönmedim.

Ne bir kaç metre hortumu Rektör yardımcısına yakın şirketten alan yetkililerin kaçamaklarına fırsat verdi, ne de” hayvan bakım evine aldığı bayat ekmekleri sıcak ekmeğin satıldığı fırından daha pahalıya mal eden” bir başka kurum yetkilisinin yanıt savsaklamasına aferin dedi.

Bugüne kadar üşenmeden yaptığım tüm başvuruları değerlendiren, hepsinde de –bazen gecikmeli de olsa- vatandaşı devletin kurumlarıyla eşit gören Bilgi Edinme Değerlendirme Kurumu bir kez daha yanıltmadı, sağolsun…

Son başvurulardan birini aylar süren muhatap arama seanslarının ardından Gençlik Spor Bakanlığı’na yapmış Akdeniz Oyunları Koordinatörlüğünün akçalı kimi konuları hakkında bilgi istemiştim.

Masum, basit sorulardı bunlar, cevabın da gecikmeden, gönül rahatlığıyla verileceğini sanıyordum. Öyle olmadı.

Yaşadıklarımı ve sonunda almaya nail olduğum cevabı da anlatacağım ama bir sonraki yazıda…

 

Narenciye festivaline demeç var, para yok!

Narenciye festivaline demeç var, para yok!

17- 18 Kasım günlerinde üçüncüsü düzenlenecek Narenciye Festivali ile hazırlıklar tam gaz…

Çalışmaların önemlisi Abdullah Özdemir’in başında yer aldığı karınca ekiple sessiz sedasız sürdürülüyor ama etkinlikleri bahane ederek kamuoyuna selam çakmaya çalışanlar da yok değil.

Bunlardan biri de Ziraat Odası Başkanı Cengiz Gökçel…

 

Anadolu Ajansı’ na verdiği demeçte noktası virgülüne dokunmadığım cümlelerle Gökçel şunları söylemekte:

“Mersin bu konuda şanslı. Mersin merkezde bulunan 4 ilçe belediyemiz ve Büyükşehir Belediyemiz festivale büyük kaynaklar aktarıyorlar. Ticaret Borsamız, Ziraat Odamız, Mersin Ticaret ve Sanayi Odamız ile diğer bazı odalarımız bu konuda katkı yapmaya çalışıyor ama tabi ki Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın da bu festivallere mutlaka destek vermesi gerekir diye düşünüyorum”

 

Samimi olarak okudunduğunda yukarıdaki demeç akıllara ne getirir?

Herkes kendi cephesinden dilediği biçimde yorumlama özgürlüğüne, vicdanına göre kafasına eseni söyler doğal olarak ama örneğin ben gerçeği bilmesem Gökçel’in sözlerinden yola çıkıp şunu algılardım:

“Mersin’de bir festival düzenleniyor. Buna Belediyeler büyük kaynaklar aktarıyor ama onların yanında Borsa, Ziraat Odası ve MTSO’ da gücü oranında bir şeyler veriyor”

Gökçel’in uzunca demecinden aklı başında herkesin çıkaracağı sonuç bu ama kazın ayağı bu değil…

O nedenle ben gerçeği yazayım da, belki birilerinin vicdan telleri titrer, çıkar gerçeği haykırırlar…

**

Mersin Narenciye Festivalinin 2012 bütçesi 750 bin lira…

Eski parayla 750 milyar…

Bu bütçeye kurumların katkısına gelince:

-240 milyar Mersin Büyükşehir Belediyesi,

-Merkezdeki dört ilçenin eşit olarak paylaştığı 330 milyar (Akdeniz, Toroslar,    Yenişehir ve Mezitli belediyeleri 82,5 milyarı kardeş payı koyuyorlar)

-Ve işin tüm yükünü çeken kurum ve başkanı Abdullah Özdemir’in katkılarıyla Mersin Ticaret Borsasının aktardığı 180 milyar…

Başka para veren var mı?…

Bildiğim, duyduğum, başka tek kuruş veren bir Allahın kulu yok…

İster kurum ister kişi çıkıp ta ben verdim diyen varsa özür diler, karşısında ceket iliklerim.

Keşke olsa ama yok…

Cengiz Gökçek’ le demecinin ardından konuştum…

“Demeçteki ifadeden yola çıkıp ‘Belediyeler büyük kaynak aktarıyor ama onların yanında Borsa, Ziraat Odası, MTSO’ da gücü oranında katkı yapıyor’ dersen, ben de doğal olarak ‘Ziraat Odası ve büyük bütçeye sahip MTSO kaç para vermiş’ sorusunu yöneltirim” dedim.

Gökçel de, Ziraat Odasının nakdi katkı yapmadığını, lojistik destek verdiğini söyledi (Lojistik desteğin ne olduğunu etkinliğin hamallığını sürdüren Özdemir’e sordum, ne anlama geliyorsa sadece güldü.)

Hadi lojistik destek verdiğini iddia eden ve o lojistik destek! Katkısını festival nedeniyle demeç verme hakkına çeviren Gökçel’i anladık diyelim.

Cümlelerinde yer alan “gücü oranında katkı yapan MTSO hikayesini nereye koyacağız?

Gücü oranında katkı yapmanın ne anlama geldiğini Abdullah Özdemir Borsa’nın yaklaşık 3,6 trilyon bütçesinin %5’ ini koyarak göstermiş zaten.

Bu durumda eğer ölçü Özdemir’in sergilediği performans ise, MTSO’ ya düşen Borsayı beşe/ona katlayan bütçesine yakışır bir meblağı bu işe ayırmasıdır.

MTSO ne mi koymuş?

Henüz bu sene bir şey yok orta yerde…

Geçen yıl bütçesine festival için 20 milyar koymuş ama onu da komite yetersiz bularak “istemez sizde kalsın” demiş.

Hayatı boyunca turizmin hiç bir alanında faaliyet göstermemiş insanları durmadan dünya turizm fuarlarında dolandıran bir odamız var ama iş narenciye festivaline gelince “işler nanay” diyen de bir kuruma sahibiz.

Bir yandan 3,6 trilyonluk bütçesinden 180 milyarı bu işe ayıran öte yandan Borsanın bir kaç katı bütçesiyle sahiplenmesi gereken festivale 20 milyardan fazlasını vermeyen kurumlarımız var.

Bu işin çözümü ne?

Çözüm kişilerle kaim olmayan kurumsal kimlikten bir başka ifadeyle VAKIF’ tan geçiyor.

O mevzu ise çok daha derindir ve başka bir yazı konusudur…

 

 

Uyar’ın ‘direnişi’, Akar’ın ‘sağduyu’ teşekkürü…

Uyar’ın ‘direnişi’, Akar’ın ‘sağduyu’ teşekkürü…

Gecikmiş bir değerlendirme yapacağımın farkındayım.

Ankara’da Kılıçdaroğlu’ nun da yer aldığı grupların 29 Ekim günü ortaya koyduğu eylemin güvenlik güçlerince dozu yüksek müdahaleyle engellenmesi üzerinde yeterince konuşuldu.

Perde arkasındaki niyet neyi amaçlarsa amaçlasın “Keşke olmasaydı” pişmanlığıyla özetlenecek o gösterilerin her şeye rağmen biber gazı kullanılarak bastırılmaya çalışılmasını kabul etmek mümkün değil.

Derdim bu konuda görüş belirtmekten çok Mersin’de yaşananlarla ilgili kimi gerçekleri ortaya koymak.

Bunun çeşitli nedenleri var ama en önemlisi CHP Akdeniz İlçe Başkanı Ünal Uyar’ın bana da gönderdiği iki açıklama.

“direnişçi Başkanlar omuz omuza” gibisinden hayli merak uyandıran başlıklı açıklamaya göz atınca anladım ki, direnişçi başkanlardan biri Uyar, diğeri ise Mersin’i ziyaret eden CHP Genel Başkan yardımcısı Adnan Keskin…

Omuz omuza nasıl direndiklerini şöyle anlatıyor Uyar:

“29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sırasında barikatları aşarak alana girmek isteyen, CHP Genel Başkan Yardımcısı Adnan Keskin Ankara Ulus Meydanında, CHP Mersin Akdeniz İlçe Başkanı Ünal Uyar ise Mersin Cumhuriyet meydanında polislerin fiziki müdahalelerine maruz kalmışlardı. Polisin sert müdahaleleri sonucu Adnan Keskin’in yakasına yapışılıp biber gazı sıkılmış, Ünal Uyar’ın ise gömleği parçalanmıştı. Yapılan fiziki müdahalelere rağmen 2 direnişçi başkan barikatları aşarak, Cumhuriyet Bayramını coşkuyla kutlamışlardı.”

Daha önce; “Mersin’de CHP Akdeniz örgütü ile polis arasında arbede!” açıklamasını yapan da aynı abartılı dili kullanan da aynı Uyar…

Şunları söylüyordu o açıklamada:

“Mersin Akdeniz İlçe Başkanı Ünal Uyar ve örgütünün de yer aldığı etkinlikte, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının yapıldığı alana girmek isteyen partililere polis engel olunca, kısa süreli arbede yaşandı.

O sırada polis engelini aşmaya çalışan Akdeniz ilçe başkanı Ünal Uyar ve örgütü polisle arbede yaşayınca, polis tarafından sert müdahalelere maruz kalan Başkanı Uyar’ın gömleği parçalandı.

Barikatı aşıp alana doğru yürüyen partililer bu kez, Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı (TOMA) destekli ikinci bir barikata takıldı. Partililer bunun üzerine beklemeye geçti. Bu sırada parti aracından İstiklal Marşı ve 10’uncu Yıl Marşı çalındı.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz bunları hak etmiyoruz. Biz 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımıza sahip çıkıyoruz. Az önce burada resmi kutlamalar yapıldı. Yapılan konuşmalarda Türkiye’nin en büyük bayramını kutladıklarını söylediler ama Türkiye’nin en büyük bayramında ne yazık ki, halk yoktu. Biz Cumhuriyet Bayramı’na yönelik anlamsız yasağı Mersin’de büyük bir coşku ile kırdık”

Uyar bunları anlatıyor, Genel Başkan Yardımcısı ile kendisini aynı kefeye koyup, “direnişçi başkanlar omuz omuza” diyor da gerçek bu mu?

Açıklamasında “Vali istifa” sloganlarının atıldığını da ifade eden Uyar’ın anlattıklarıyla gerçekler ne ölçüde bağdaşıyor sorusuna cevap bulmaya çalışalım.

Birincisi Mersin’de herhangi herhangi yasaklama söz konusu değil.

CHP il binasından hareket eden bir grupun Büyükşehir Belediyesi önüne geldiğinde polis engeliyle karşılaştığı doğru. (Uyar onu da abartmış, 5 bin kişiden söz ediyor ama tarafsız gözle izleyenlere sordum en iyimseri 300 kişi dedi)

Engelleniyor çünkü o sırada meydanda protokolün de yer aldığı resmi tören sürmekte. Polis yetkilileri de gelen grubu o resmi kutlama sona erdikten sonra buyur ediyor meydana.

Uyar’ın “halk yoktu” dediği resmi kutlamada Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Macit Özcan ve CHP il Başkanı Faruk Akar’ ın bulunması işin bir başka trajikomik yanı.

Daha da çarpıcı gerçek ise şu:

Dün görüştüğüm Akar; Uyar’ın açıklamalarının tam aksine, güvenlik güçlerinin ve Vali ile Emniyet Müdürünün gösterdiği anlayış ve sağduyulu yaklaşım nedeniyle eleştirmek bir yana, teşekkür etmek gerektiğini, en kısa zamanda Vali ve Emniyet Müdürünü ziyaret ederek bunu yerine getireceğini söyledi.

Gömleğininin yırtıldığını, “Vali istifa” sloganlarının atıldığını iddia eden ilçe başkanıyla, “sağduyulu yaklaşım nedeniyle “teşekkür edeceğini açıklayarak bana göre gösterdiği sağduyu nedeniyle alkışı hak eden CHP İl Başkanı Akar…

Peki gerçeği bilen biri olarak Uyar, buna rağmen bu türden hayli abartılı açıklamalara neden gerek görür?

“Yaklaşan yerel seçimleri, Akdeniz Belediye Başkan adayının kim olacağı?” sorusuna kafa yorarak aradığınız cevabı siz bulacaksınız artık…