gökle deniz… kaostan birleşmeye…

20130216-115202.jpg

Reklamlar

Abdullah Ayan: Şeffaflığa direnerek ipe un seren, suç işleyen kurumlar… 13.2.2013

Şeffaflığa direnerek ipe un seren, suç işleyen kurumlar…

Geçmişte devletlerin tüm kademelerine sirayet etmiş olan her işi kapalı kapılar ardında görme dönemi demokratik olduğunu iddia eden ülkeler açısından çok gerilerde kaldı.

Veya tersten söylemek gerekirse demokratik olmanın en önemli ilkelerinden biri uzun zamandır şeffaflık ve hesap verebilirlik olarak kabul ediliyor.

Biz 90 yıllık Cumhuriyetimizle övünsek te çok geç kavuştuk demokrasinin bu olmazsa olmaz uygulamasına.

Bilgi Edindirme kanununun hayatımıza girmesi toplasanız on yıllık bir zamanla sınırlı.

Kanun yürürlüğe girdi de, kurumlar şeffaflığın yasayla sağlanmaya çalışıldığı sürece aynı duyarlılıkla yaklaşabildi mi?

Yazılarımı takip edenler şu geçen on yıl içinde dile getirdiğim nice trajikomik olayları okuyarak sorunun cevabını rahatlıkla bulabilirler.

Ne benim ısrarlı takibim bitti ne de bazı kurumların direnişi…

Yönettiği kurumu dokunulmaz sanan, bilgi talebini adeta hakaret olarak algılayan o kadar çok örnekle karşılaştım ki, kendime sormadan edemiyorum “aynı filmi seyretmek zorunda mıyım?”

Aslında kurumların kapalı devre yönetim anlayışı çok eskilere dayanan bir hastalık.

Yüz yılın başında Weber; bürokrasinin, bilgi ve niyetlerini gizli tutarak, kadroların üstünlüğünü artırmaya çalıştığını, bürokratik yönetimlerin her zaman için ‘gizli oturumlar’ yönetimi olmak eğiliminin bulunduğunu ve bürokratların eylemlerini eleştirel gözlerden olabildiğince saklamaya özen gösterdiklerini ifade eder.

Ancak zaman içinde gelişen demokrasi ve modern devlet olarak tanımlamaya çalıştığımız yeni yönetişim anlayışı o hesap vermeyi aşağılanma olarak algılayan anlayışı tarihin çöplüğüne attı.

Kaldı ki, bilişim çağının baş döndürücü gelişmeleri özgürlükle birlikte anılmaya başlanan şeffaflığa karşı direnenleri de boşa düşürmekte, hatta çaresiz kılmakta…

Wikileaks’ ın, Çin’den ABD’ ye kadar tüm dünyada çok gizli tutulan nice bilgi, belgeyi ortalığa dökerek, halklarından bir şeyler saklayanların ipini pazara sermesi, bürokratik cimriliği bekleyen acımasız sonu da koyuyor ortaya…

Bunları anımsatma,  anlatma nedenim, son yaşadıklarım…

Aralık ayı ortalarında Mersin Orman Bölge Müdürlüğüne başvurarak son beş yıl içinde özel ve tüzel kişilere tahsis edilen orman arazileriyle ilgili listeyi bunun yanında bir isme verilen alanla ilgili yapılan sözleşme örneğini talep ettim.

Geçmiş yıllarda da aynı kurumdan benzer talepte bulunmuş ve isteğim itirazsız yerine getirilmişti.  O gün “gizli hayatın sırları” olarak görülen bilgi geçen zaman içinde nedense mahremiyet kazanmış olmalı ki, farklı cevapla karşılaştım.

2012 Aralık ayının son günü Mersin Orman Bölge Müdürlüğü istediğim tüm bilgileri “özel hayatın gizliliği” mazeretine sığınarak geri çevirdi.

On yıldır benzer durumlarda yüzlerce kez başvurduğum ve artık gerçekten sıkıldığım yöntemi kendi kendime ‘yine mi?’ sorusunu sormama rağmen uyguladım.

Alanında uzman dokuz üyeden oluşan Bilgi Edindirme Kurulu başvurumu değerlendirdi ve her zaman yaptığı gibi, “özel hayatın gizliliği” ile uzaktan yakından ilgisi olmayan talebimin yerine getirilmesini ve Orman Bölge Müdürlüğünün uyarılmasını kararlaştırdı.

Müdürlüğe gönderdiği gerekçeli kararda; “kiraya verilen sahaların nereler olduğu ile kiraya verilen kişilerin kimler olduğu bilgisinin açıklanmasının özel hayatın gizliliğini ihlal etmesinin söz konusu olmadığı değerlendirilmiştir” ifadesine yer verdi.

Bununla da yetinmedi Yüksek Kurul…

“Siyasi ayağı da olan bir vatandaşın kardeşine tahsis edilen” alanla ilgili tahsis söz konusuysa sözleşmenin kişiyle ilgili adres, banka bilgileri bölümlerinin karartılarak tarafıma gönderilmesine de karar verdi.

Bürokrat bu kadar açık, sokaktaki vatandaşın anlayacağı dille verilen hatta neyi nasıl yapacağını en ince ayrıntısına kadar tanımlayan karara karşı ne yaptı dersiniz?

Beş yıl içinde tahsis edilen alanlarla ilgili genel listeyi göndermeyi aklına bile getirmedi. İstediğim sözleşme yerine ise somut hiç bir bilginin yer almadığı muğlak ifadelerle talebi geçiştirdi.

Buna karşın sanki bir özellik, bulunmaz hasletmiş gibi, arazi başvurularının titizlikle incelendiği, yasa ve yönetmelik kapsamında değerlendirildiği vaazını verdi.

“Tahsisleri yasa ve yönetmelik kapsamında titizlikle değerlendiriyoruz” ifadesi ister istemez “yok bir de tersini yapsaydınız” söyletti ama onu yapmadım.

Bölge Müdürlüğüne “yasal sorumluluğunu” hatırlatan yeni başvuruda bulundum. “Yasa ve yönetmeliğe uymak” Bilgi Edindirme Kurulunun verdiği karara daha açıkçası hukuka saygılı olmaktır ve aksine davranış yasalarımıza göre en hafifinden görevi ihmal suçudur.

Bekleyip göreceğiz ve sonuç ne olursa paylaşacağım. Beni asıl düşündüren kimi kurumların aslında övünerek vermeleri gereken bilgileri saklamak için gösterdikleri aşırı gayret. Neyi kimden saklıyorsunuz? Vermediğiniz bilgiler aslında aylardır kamuoyunda aşırıya varan boyutlarıyla konuşuluyor. Kısacası gizlilik, söylentileri, söylentiler ise kurumlara daha büyük zarar veriyor.

Değer mi bunca çabaya derseniz, “demokrasi kuru sloganlarla gelişmiyor” Emek sarf etme, hatta bedel ödeme gerektiriyor.

Tüm kurumların şeffaf ve hesap verebilir konuma geldiği günlere kavuşma umuduyla…

Fenerbahçe’ nin 71 yıl önceki Mersin çıkarması…

Fenerbahçe’ nin 71 yıl önceki Mersin çıkarması…

1942 Ekim ayı Ramazanı bitirip bayrama hazırlanan Mersin’e haber bomba gibi düşmüştü.

BGörselulabildikleri radyonun başına geçip anlatılan maçlarını soluk almadan dinleyen nice hayranın rüyası gerçek olmuş, Fenerbahçe Mersin’in yaptığı daveti kabul etmişti.

Mersin İdmanyurdu’ nun davetini kabul eden Fenerbahçe, Ramazan bayramındaki boşluktan da yararlanarak yoğun istek üzerine Mersin’ in yolunu tutuyordu…

Bugün bile efsane olarak anılan Kaleci Cihat (Arman), Ali Rıza (Sporel), Lebib (Elmas), İbrahim (İskeçe), Naci (Bostancı), Müjdat (Yetkiner), Halit (Deringör) lerden oluşan tam kadrosuyla Fenerbahçe’ nin Mersin’ e geleceği haberi bile kentte deprem yaratmaya yetmişti.

Tam 10 gün boyunca İstanbul ve özellikle Mersin gazeteleri Fenerbahçe’ nin ilk kez çıkacağı Mersin seferiyle yatıp kalktı.

Toros Ekspresiyle gelmesi planlanan Fenerbahçe’ ye Demiryolları yeteri sayıda vagon tahsis edemeyince, kafile Haydarpaşa’dan kalkan kara trene binmek zorunda kalmış bir gün gecikmeyle gelmişti Yenice’ye…

Durumdan habersiz cumartesi sabahı karşılamaya giden Mersin heyeti Yenice istasyonuna saat 12’de yanaşan Toros Ekspresinden beklediği misafirleri inmeyince küçük bir şaşkınlık geçirecek, durumun anlaşılması üzerine bir gün sonra gelmek üzere dönecekti…

11 Ekim 1942 Pazar günü Yenice’de karşılandı kafile.

Fenerbahçe’ yi karşılayan Mersin heyetinde Mahmut ve Celal Abaç, Tevfik Büke, Halit Ateş, Vasfi Ongun yer almaktaydı.

Sadece futbol takımı değil, atletlerini de düzenlenecek müsabakalar için getirmişti İstanbul’un ünlü kulübü.

Yenice’den hareket eden hayli kalabalık konvoyu taşıyan vagonlar Tarsus’ tan geçerken toplanan sporcular ve halk tarafından selamlanıyor, Mersin garından yoğun sevgi gösterileri arasında karşılanıp kalacakları Asya oteline kadar omuzlarda taşınıyordu.

Vali, Belediye Başkanı, İdmanyurdu yetkililerini, Viranşehir harabelerini, portakal bahçelerini ziyaret turları…

12 Ekim aynı zamanda Ramazan bayramının ilk günü, Mersin’ deki Deniz Harp Okulu ile karşılaşıyor ve sahadan 5-0 lık galibiyetle ayrılıyor…

13 Ekim Salı günü ise İdmanyurdu maçı gelip çatıyor…

16 Ekim 1942 günkü Yeni Mersin Gazetesi şehrin tanık olduğu olağanüstü hareketliliğe tüm sayfalarını ayırmak zorunda kalıyor.

Gazete haberlerine göre derme çatma tahtalardan yapılmış tribünlerde 10 bin seyirci yer alıyor.

Toplam nüfusu 30 bin olan şehirde tam 10 bin seyirci dolduruyor stadyumu*

Tarsus, Adana, Hatay, Gaziantep o günlerin kuş uçmaz kervan geçmez yollarından çıkıp Mersin’ e geliyorlar Fenerbahçe maçını seyretmek için…

Aşağıdaki satırlar tümüyle 16 Ekim 1942 günkü Yeni Mersin gazetesinden:

“Pazar günü Fenerbahçe’ nin geldiğini duydukları andan itibaren meraklılar, sporcuları görmek için sabırsızlanıyor, yemek yedikleri, misafir oldukları, gezdikleri her yerde onları alkışlıyorlardı.

Maçın yapıldığı gün Mersin’in en heyecanlı anlarıydı. Stadyum kâmilen bayraklarla donanmış, maçın saat dörtte başlayacağı ilan edilmesine rağmen, saat 1 de halk akın akın stadyumu doldurmuştu. Saat 3 e doğru artık stattan içeri girmenin imkânı kalmamıştı. Tam manasıyla iğne atacak yer yoktu. Tribün kâmilen dolmuş, yan taraftaki yerler dolmuş, çocuk bahçesi bile hıncahınç dolmuştu.”

Sonuçta 1942 yılının ramazan bayramının ikinci günü olan 13 Ekim’de Fenerbahçe, İdmanyurdu’ nu şehri sallayan tezahürat altında 3-1 yendi…

Fenerbahçe’ nin bugün bile adı dillerden düşmeyen efsane kalecisi Cihat, İdmanyurdundan Kemal’in (Kemal Tinli’ nin) 38. dakikada kaydettiği ve tarihe MİY’ nun FB’ ye attığı o ilk gole engel olamadı…

Ve hepsinden önemlisi, futbol organizasyonlarının İstanbul’la sınırlı olduğunu sanan herkese ders olacak bir yazı yayınlandı ülkenin o günlerdeki en etkin gazetelerinden biri olan TAN’ da…

Böylece futbol yanında Mersin’in tarihi ve doğal güzelliklerinden de haberdar oldu ülke…

Gazetenin köşe yazarı ve aynı zamanda Fenerbahçe’ de oynamış ve yöneticilik yapmış Firuzan Tekil** Mersin çıkarmasının ardından köşesinde yaşananları şöyle anlatacaktı:

“Takımda yer alan sporcular “ne çabuk ayrılıyoruz” diyorlar. “Vaktimiz olsaydı da biraz daha kalabilseydik, doyulmaz Mersin’e biraz olsun kanar olsaydık” diyorlar.

Mersin’in daveti, sporcu kabulü Mersin’in içli samimiyeti hepimiz için görülmemiş bir haldir.

En ince protokol kaidelerine itina eden, ecnebi memleketlerde bile bu derece dakik bir programı görmüş değiliz”

Devam ediyordu Tekil:

“Mersinlilerin misafirperverliğini ve Fenerlilere gösterdikleri yakınlığı anlatacak kelime mevcut değildir. Otel ve yemeklerdeki intizam, Valinin (Saip Erge a.a.) bir spor idarecisi kadar yakından alakadar oluşu, karşılayan heyetin şehrin güzel yerlerini gezdirmesi…

Portakal bahçeleri, palmiyeleri ve tam bir Akdeniz incisi haliyle Mersin üzerimizde fevkalade bir tesir bırakmıştır. Bütün bunları yazmamıza sebep sporsever bir muhiti takdir etmek kadar hatta ondan da ziyade böyle yerlere büyük takımlarımızın seve seve koşmaları lüzumuna işaret etmektir.

Mersinliler muhakkak ki böyle büyük spor organizasyonu yapmakla muhitlerine büyük fayda temin etmişlerdir. Memlekette spor seferberliği için böyle teşebbüsleri her bölgenin yapması şarttır.”

1940’ların dünyasında henüz dişe dokunur profesyonellik yokken, futbolun hayatın tüm alanlarındaki etkisini ortaya koyan Mersin ve gördükleri ilgiden yola çıkarak bunu ülke gündemine taşıyan bir kalem…

Ekim 1942’de Fenerbahçe’nin Mersin’de estirdiği rüzgâr o ünlü sözü çok daha anlamlı kılıyor aslında:

“Futbol sadece futbol değildir”

*(Günümüzdeki Tevfik Sırrı Gür lisesinin batısında ve Özgür çocuk parkının doğusundaki kapalı otoparkın üzerindeki boş alan o günlerde tahta tribünlerin yer aldığı futbol sahasıydı)

**Firuzan Tekil: (1913, İstanbul)FB atletizm takımında 400 metre koştu, yöneticilik yaptı. Fener isimli dergiyi çıkardı. 1950-1957 arası iki dönem Demokrat Parti Milletvekilli, 1960 darbesi sırasında Anadolu Ajansı Genel Müdürü, 1976-77 yıllarında Futbol Federasyon Başkanlığı da yapacak olan gazeteci, yazar, siyaset adamı

Proje mezarlığı Mersin… 6.2.2013

Proje mezarlığı Mersin…

Hayal zenginliğimiz mi, ete kemiğe büründürememenin yarattığı yoksulluk mu bilemem ama bildiğim bir şey var; proje yaratma konusunda özel yeteneğe sahip bir kentte yaşıyoruz.

Son örneği yıllardır üzerinde söylenmemiş söz kalmayan ama MESİAD sayesinde sanki yeni bir şeymiş gibi konuşmaya başladığımız “Müftü deresi ıslah” hikayesi…

Amerika’yı yeniden keşfeder gibi hem haberleştirildi, hem hepimiz karınca kararınca kalem oynattık üzerinde.

Proje olarak ortaya atılan düşünce başlangıçta “Mersin’ i Petersburg” yapma iddiasındaydı, sonra vites küçüldü, Eskişehir’ deki Porsuk çayının bir benzeri yaratma seviyesine indirildi.

İyi de oldu, kurvaziyerlerin dolaştığı, yolcuların on günlük tur sonunda Moskova’ya kadar ulaştığı bir nehirden ilham alarak, sandala binenlerin karaya oturacağı Müftü deresine olmayan işlev yüklemek çok komik kaçacaktı, kısa zamanda çark edildi.

Umarım MESİAD yarın öbür gün daha cazip bir proje ortaya çıktığında, “Mersinden Petersburg, Müftü deresinden Porsuk” yaratma hedefini çayda çıra niyetine yakıp heder etmez de gittiği yere kadar istikrarla takip eder.

Bu dilek, o projenin önem düzeyini tartışmamıza da engel değil.

Denize ulaştığı yerin solunun orduevi, sağının Vakıf tesisleri adı altında birilerince işgal edilmiş bir derenin düzenlemesini, o işgalcilerin kaldırılması ve halka açılması yönünde tek kelime etmeden projelendirmeye kalkanları alkışlamaktan çok sorgulamamız gerekmez mi?

Bir dereyi kente kazandırmayı düşünüp, iki yakasının halka açılması konusunda “aman arı kovanına çomak sokmayayım” hesabıyla tek kelam etmemek, ucu nereye varırsa varsın çözüm önermemek, tutarlı davranış mıdır?

Eskişehir’ in tek Porsuk’ u var, orada başka yerden kum taşıyıp kumsal yaratma çabası bile anlamlı olabilir oysa Mersin öyle mi?

Siz kent içi tüm kumsallarınızı dolgu alanları ve o da yetmezmiş gibi el değmemiş plajları imtiyazlı birilerine sunma adına feda edeceksiniz sonra da kalkıp sanki denizi olmayan Eskişehir gibi su yoksulu kentmiş gibi sığ derelerden medet umacaksınız.

Porsuk çayı Eskişehir’ e nefes aldırmaya aldırır da, dere düzenlemesinden kenti geliştirecek projeler üreten ve o projeyi kurtarıcı sananların kafa yorması, sorgulaması gereken el birliğiyle göz ardı edilmiş zenginliklerimiz var.

Örneğin arıtma tesisi sayesinde son yıllarda denize 323 km lik kıyısı olan Mersin’ in ‘en temiz denizi’ kent içinde ama denize girecek bir metrelik kumsala bile sahip değiliz.

Özcan’ ın “bu sahillerden denize girilecek” iddiasının “temiz deniz” gibi en zor aşamasını geçtik ama o temiz denize ulaşmaktan yoksun ve bir o kadar yoksuluz nedense…

Mersin’ in proje konusunda baş döndüren hayal gücü nedense çok eski yıllara götürüyor beni…

Bana göre bu kentin en vizyoner kalemlerinden birini ve onun estirdiği rüzgârların etkili gazeteciliğini bu vesileyle hatırlamanın tam zamanıdır.

Fuat Akbaş’ tan ve onun 1930′ ların Mersin’ inine mizahi dille yaklaşan önerilerine göz atalım hep birlikte:

Göz atalım ki, 83 yıl boyunca nelerin değişip, nelerin değişmediğini görüp derin düşüncelere dalmaya çalışalım veya o derinliklerde boğulacaksak ta en azından eğlenelim…

Haziran 1931′ de yaklaşan İl Genel Meclisine aday olacağını ve seçilmesi halinde neler vaat ettiğini! “Meclisi Umumi Azası olursak” başlıklı yazısında İl Genel Meclisine seçildiği hayaliyle şöyle sürdürmekteydi düşüncelerini:

“Muhteşem salonda baş katip, diğer katipler dudaklarımızı oynatırken beraberce yazacaklar..

Biz neler söylemeyeceğiz, neler teklif etmeyeceğiz..

Her pınar başına bir söğüt dikilmesine, her ağanın bir at almasına, atı olmayanlara ceza atılmasına kararlar verilmesine çabalayacağız.

Tarsus, Mersin yoluna iki taraflı ağaçlar diktireceğiz. Ağaçlar büyüyecek, dallar birbirine kavuşacak ve bu uzun yolda yolculuk edenler güneş yüzü görmeyecek…

Palta baş dostumuzun Riyaseti altında Veysel kahya, Ekrem Onbaşı, Süvariler Ağası, Yılmaz efe, Cevat Usta, Paltalı Zeki, Abdulrahman Ağa, Üstad Avukat Fikri* Beylerden müteşekkil bir heyet teşkil ettirecek ve geceleri köy yatı odalarında söylenmek ve okunmak üzere hikayeler yazdıracak, maniler düzdüreceğiz.

İşsizlere iş bulmak ve servetimizi arttırmak üzere şehrimizin Ulu Ağası Toroğlu** beyin riyasetinde kalafatçı Fesih, denizci Hakkı***, cüce Asım, çemişgezekli Elhaç Hafız, Martavalcı Amca bey, bahçeci Refik, çiftçi Selah ve tavlacı başı Rıfat ağaları toplayacağız. Derhal deniz martılarını ıslah edeceğiz.

Bunları da tavuk, kaz, ördek gibi ehlileştirecek, yumurtalarından, tüylerinden, civcivlerinden istifade edeceğiz.

Biz iki akıl ve müdir ahbap… Neler icat etmeyecek, neler ne hayırlı şeyler düşünmeyeceğiz!…

Denizden mi istifade etmeyeceğiz?

Ağaçların yapraklarından mı faydalı şeyler çıkarmayacağız?

Çam havasını mı borularla şehre getirtmeyeceğiz?

Bunları ve bunlara benzer nice şeyleri biliriz…

O zaman… Az müddette Mersin şehrini cennete döndüreceğiz, refah, saadet içinde herkes bizden ve biz herkesten memnun ve müsterih yaşayacağız”

Müsterih yaşadığından şüpheliyim ama müsterih uyu Akbaş…

83 yıl önce kurduğun hayallerin benzerlerini bir 83 yıl daha kurmaya niyetli hatta kararlı Mersin bıraktığın yerde duruyor…

Daha kaç yıl dönüp duracağımızı da bilse bilse, Allah bilir…

 

*TBMM 4 ve 5. dönem Mersin Milletvekili Fikri Mutlu

**1929-42 yılları arası Mersin Belediye Başkanlığı yapan Mithat Toroğlu

***1942-44 yılları arasında Belediye Başkanlığı da yapacak olan Hakkı Deniz

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Proje mezarlığı Mersin… 6.2.2013

Proje mezarlığı Mersin…

Hayal zenginliğimiz mi, ete kemiğe büründürememenin yarattığı yoksulluk mu bilemem ama bildiğim bir şey var; proje yaratma konusunda özel yeteneğe sahip bir kentte yaşıyoruz.

Son örneği yıllardır üzerinde söylenmemiş söz kalmayan ama MESİAD sayesinde sanki yeni bir şeymiş gibi konuşmaya başladığımız “Müftü deresi ıslah” hikayesi…

Amerika’yı yeniden keşfeder gibi hem haberleştirildi, hem hepimiz karınca kararınca kalem oynattık üzerinde.

Proje olarak ortaya atılan düşünce başlangıçta “Mersin’ i Petersburg” yapma iddiasındaydı, sonra vites küçüldü, Eskişehir’ deki Porsuk çayının bir benzeri yaratma seviyesine indirildi.

İyi de oldu, kurvaziyerlerin dolaştığı, yolcuların on günlük tur sonunda Moskova’ya kadar ulaştığı bir nehirden ilham alarak, sandala binenlerin karaya oturacağı Müftü deresine olmayan işlev yüklemek çok komik kaçacaktı, kısa zamanda çark edildi.

Umarım MESİAD yarın öbür gün daha cazip bir proje ortaya çıktığında, “Mersinden Petersburg, Müftü deresinden Porsuk” yaratma hedefini çayda çıra niyetine yakıp heder etmez de gittiği yere kadar istikrarla takip eder.

Bu dilek, o projenin önem düzeyini tartışmamıza da engel değil.

Denize ulaştığı yerin solunun orduevi, sağının Vakıf tesisleri adı altında birilerince işgal edilmiş bir derenin düzenlemesini, o işgalcilerin kaldırılması ve halka açılması yönünde tek kelime etmeden projelendirmeye kalkanları alkışlamaktan çok sorgulamamız gerekmez mi?

Bir dereyi kente kazandırmayı düşünüp, iki yakasının halka açılması konusunda “aman arı kovanına çomak sokmayayım” hesabıyla tek kelam etmemek, ucu nereye varırsa varsın çözüm önermemek, tutarlı davranış mıdır?

Eskişehir’ in tek Porsuk’ u var, orada başka yerden kum taşıyıp kumsal yaratma çabası bile anlamlı olabilir oysa Mersin öyle mi?

Siz kent içi tüm kumsallarınızı dolgu alanları ve o da yetmezmiş gibi el değmemiş plajları imtiyazlı birilerine sunma adına feda edeceksiniz sonra da kalkıp sanki denizi olmayan Eskişehir gibi su yoksulu kentmiş gibi sığ derelerden medet umacaksınız.

Porsuk çayı Eskişehir’ e nefes aldırmaya aldırır da, dere düzenlemesinden kenti geliştirecek projeler üreten ve o projeyi kurtarıcı sananların kafa yorması, sorgulaması gereken el birliğiyle göz ardı edilmiş zenginliklerimiz var.

Örneğin arıtma tesisi sayesinde son yıllarda denize 323 km lik kıyısı olan Mersin’ in ‘en temiz denizi’ kent içinde ama denize girecek bir metrelik kumsala bile sahip değiliz.

Özcan’ ın “bu sahillerden denize girilecek” iddiasının “temiz deniz” gibi en zor aşamasını geçtik ama o temiz denize ulaşmaktan yoksun ve bir o kadar yoksuluz nedense…

Mersin’ in proje konusunda baş döndüren hayal gücü nedense çok eski yıllara götürüyor beni…

Bana göre bu kentin en vizyoner kalemlerinden birini ve onun estirdiği rüzgârların etkili gazeteciliğini bu vesileyle hatırlamanın tam zamanıdır.

Fuat Akbaş’ tan ve onun 1930′ ların Mersin’ inine mizahi dille yaklaşan önerilerine göz atalım hep birlikte:

Göz atalım ki, 83 yıl boyunca nelerin değişip, nelerin değişmediğini görüp derin düşüncelere dalmaya çalışalım veya o derinliklerde boğulacaksak ta en azından eğlenelim…

Haziran 1931′ de yaklaşan İl Genel Meclisine aday olacağını ve seçilmesi halinde neler vaat ettiğini! “Meclisi Umumi Azası olursak” başlıklı yazısında İl Genel Meclisine seçildiği hayaliyle şöyle sürdürmekteydi düşüncelerini:

“Muhteşem salonda baş katip, diğer katipler dudaklarımızı oynatırken beraberce yazacaklar..

Biz neler söylemeyeceğiz, neler teklif etmeyeceğiz..

Her pınar başına bir söğüt dikilmesine, her ağanın bir at almasına, atı olmayanlara ceza atılmasına kararlar verilmesine çabalayacağız.

Tarsus, Mersin yoluna iki taraflı ağaçlar diktireceğiz. Ağaçlar büyüyecek, dallar birbirine kavuşacak ve bu uzun yolda yolculuk edenler güneş yüzü görmeyecek…

Palta baş dostumuzun Riyaseti altında Veysel kahya, Ekrem Onbaşı, Süvariler Ağası, Yılmaz efe, Cevat Usta, Paltalı Zeki, Abdulrahman Ağa, Üstad Avukat Fikri* Beylerden müteşekkil bir heyet teşkil ettirecek ve geceleri köy yatı odalarında söylenmek ve okunmak üzere hikayeler yazdıracak, maniler düzdüreceğiz.

İşsizlere iş bulmak ve servetimizi arttırmak üzere şehrimizin Ulu Ağası Toroğlu** beyin riyasetinde kalafatçı Fesih, denizci Hakkı***, cüce Asım, çemişgezekli Elhaç Hafız, Martavalcı Amca bey, bahçeci Refik, çiftçi Selah ve tavlacı başı Rıfat ağaları toplayacağız. Derhal deniz martılarını ıslah edeceğiz.

Bunları da tavuk, kaz, ördek gibi ehlileştirecek, yumurtalarından, tüylerinden, civcivlerinden istifade edeceğiz.

Biz iki akıl ve müdir ahbap… Neler icat etmeyecek, neler ne hayırlı şeyler düşünmeyeceğiz!…

Denizden mi istifade etmeyeceğiz?

Ağaçların yapraklarından mı faydalı şeyler çıkarmayacağız?

Çam havasını mı borularla şehre getirtmeyeceğiz?

Bunları ve bunlara benzer nice şeyleri biliriz…

O zaman… Az müddette Mersin şehrini cennete döndüreceğiz, refah, saadet içinde herkes bizden ve biz herkesten memnun ve müsterih yaşayacağız”

Müsterih yaşadığından şüpheliyim ama müsterih uyu Akbaş…

83 yıl önce kurduğun hayallerin benzerlerini bir 83 yıl daha kurmaya niyetli hatta kararlı Mersin bıraktığın yerde duruyor…

Daha kaç yıl dönüp duracağımızı da bilse bilse, Allah bilir…

 

*TBMM 4 ve 5. dönem Mersin Milletvekili Fikri Mutlu

**1929-42 yılları arası Mersin Belediye Başkanlığı yapan Mithat Toroğlu

***1942-44 yılları arasında Belediye Başkanlığı da yapacak olan Hakkı Deniz

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1931′ de o kafataslarını neden topladınız?

1931′ de o kafataslarını neden topladınız?

Tartışmayı biliyorsunuz.

Ermeni soykırımının tezgahtarlarından Talat Paşa adına kurdukları dernekte Rauf Denktaş’ tan Doğu Perinçek’ e pek çok ismi toplayan anlayışın Türkiye temsilcilerinden Mümtaz Soysal’ ın kurduğu TCP’ nin genel başkan yardımcısı iken CHP’ ye sıçrayan Birgül Ayman Güler’in Meclisteki sözleri…

Mahmut Esat Bozkurt döneminden beri belki de ilk kez bu kadar açık sözlerle dile getirdi Türklerle Kürtlerin eşit olmadığını…

Sadece o da değil… Günler öncesinden hazırlanmış ve akademisyen titizliğiyle oya! gibi işlenmiş o konuşmada pek üzerinde durulmayan çok daha vahim tehditler de vardı:

“Bundan sonra meşru müdafaa için saldırıdayız”

Tehdide karşı bir Allahın kulu çıkıp ta “hanımefendi kimlere karşı ve hangi silahlarla saldıracaksınız” sorusunu sormadı. Sormayınca da gariban biri etse, savcıların karşısına kelepçeli çıkaracak böylesine tüyler ürpertici cümle güme gitti.

Ali Bayramoğlu’ nun köşesinde sorduğu “Süheyl Batum, dönemin YARSAV Başkanı keza… Bu isimler ulusal kanadı, hatta Ergenekon ruhunu temsilen milletvekili yapılmadılar mı, CHP yönetimi tarafından?” sorusu aslında yeterince anlatıyor çok şeyi.

Bal gibi ırkçılık kokan o sözler ve tehditler yeterince değerlendirildi, tartışıldı. Hatta Güler, Batum ve Emine Tarhan’ ı Meclise taşıyıp partinin en önemli noktalarına getiren Kılıçdaroğlu’ nun çıkıp CHP’ yi zora sokan konuşma nedeniyle disiplin mekanizmasını çalıştıracağı bile kimi saf arkadaşlarca iddia bile edildi.

Allahtan Meclisteki grup toplantısında konuşan Kılıçdaroğlu, bırakın cezalandırmayı, sadece üsluba dikkat edilmesi uyarısıyla yetindi ve siyaset yapanların Üniversitedeki gibi konuşmamaları gerektiğini söyledi.

Yani Güler Akademisyen olarak ırkçılığı yüceltebilirdi ama iş Meclis veya miting kürsüleri olunca daha usturuplu konuşulması gerekiyordu.

Hepsi bu mu?

Kılıçdaroğlu ayar çeken o konuşmasında çok önemli bir iddiada daha bulundu:

“Türkiye hiçbir zaman ırk ve kafatası esasına göre yönetilen bir ülke olmamıştır”

Açıkçası bütün tartışma içinde ne “ulusalcılıkla, sosyalist enternasyonali “bağdaştırması ne “Biz 90 yıl önce bu Cumhuriyeti kurduk… Hiçbir zaman kimseyi etnik kimlik ve inanç anlamında ötekileştirmedik” gibisinden söylemlerin hiç biri beni o kafatası konusu kadar düşündürmedi hatta eğlendirmedi.

Neden mi?

Tek bir örnek verip yorumu okuyana bırakacak ve kapatacağım konuyu.

Derdim aşağıda yer vereceğim gazete haberinin digital arşivlere geçmesi. Gün gelir çocuklarımız bu topraklarda bir zamanlar nelerin yaşandığını bilmeli.

Öğrenmeli ki, tatlı yalanlar üzerine oturtulan bir dönemin gerçek yüzüyle tanışsın gelecek nesiller…

Tarih 15 ikinci kânun (ocak) 1931, günlerden perşembe…

Mersin’ de yayın yapan MERSİN Gazetesinin 734. sayısının birinci sayfasında yer alan “Eski mezarlardan ölü kafası isteniyor” başlıklı haberin içeriği noktası virgülüne kadar aynen şöyleydi:

“İstanbul Darülfununda (Üniversitesinde) Antrapoloji Enstitüsü teşkil edilmiştir.

Enstitü Anadoluda yaşamış olan Türk ırkı hakkında kıhıf morfolojisi (kafatası biyolojisi) tetkikatına başlamıştır.

Vilayete gelen tahriratta Vilayet dahilinde, kaza ve köylerde mevcut metruk mezarlardan toplanacak en az on ölü kafasının doğruca Tıp Fakültesine gönderilmesi bildirilmiştir.

Vilayet makamı tebliğatı Belediyeye havale etmiştir.

Şehrimizden yakında bu kafaların İstanbul’a gönderileceği haber alınmıştır”

Neymiş?

1925’te açılan biyolojik-ırkçı bir “ilim yuvası” olan Türk antropoloji tetkikat merkezi 1931’den itibaren “enstitülüğe” dönüştürülünce kolları sıvar ve ilk iş olarak Valiliklere talimat yazıp sahipsiz mezarlardan belli sayıda kafataslarının toplanarak gönderilmesini talep eder.

Enstitüyü kimlerin kurduğunu, verilen görevi yazmaya gerek var mı?

Mersin’ in payına 10 kafatasının düştüğü ırkçılık araştırmasında iş bir süre sonra öylesi boyutlara ulaşacaktır ki, Mimar Sinan’ın mezarındaki kafatası bile ölçülecektir…

İddia odur ki, o dönem ülke çapında ölçülmek üzere tam 65 bin kafatası toplanıp getirilmiştir merkeze…

Valilere talimat verip kafatası isteyecek kadar cüretleşen kurumlar o cesareti durup dururken mi kazanmışlardı?

Kılıçdaroğlu geçmişe balıklama dalarken daha dikkatli olmalı.

Dönem her bilgiye herkesin rahatlıkla ulaştığı acımasız bilgi çağı…

Kendini akıllı, milleti sersem sananların defterleri çoktan kapandı.

 

 

Yelkencilerin yer sıkıntısına ‘köklü çözüm’ bulmak zorundayız…

Yelkencilerin yer sıkıntısına köklü çözüm bulmak zorundayız…

Yat limanı yanındaki alanın, etrafının tel örgülerle çevrilerek bir yelken kulübüne tahsis edilmesine karşı çıkmış, sahillerin tüm insanlığa açık olması ilkesine aykırı, elde sopalı bekçiyle denize girmek isteyenleri taciz edenleri ve onlara kol kanat gerenleri eleştirmiştim.

Eleştirimin temelinde Mersin’ in kent içindeki en güzel ve temiz kıyısının “mavi bayraklı plaj” halinde düzenlenerek tüm kent halkına açılması mümkünken, aslında yelkencilerin de gerçek amacına hizmet etmeyecek biçimde tahsisi yatıyordu.

Üstelik o sahilin tahsisi ve tel örgülerle çevrilip dikilen bekçiyle gelen geçenin kovalandığı çarpık görüntü yetmezmiş gibi dozerle düzenleme adına tahrip edilmesi, her sabah önünden geçen bir insan olarak beni ziyadesiyle rahatsız etmişti.

Dile getirdiğim eleştirinin temelinde yelkencilere daha sağlıklı yer tahsis önerisi vardı ama nedense o önerim kulak ardı edilip, sanki benim yelken sporuna ve bu konuda çaba gösteren, alın teri dökenlere karşıymışım gibi bir tavır sergilendi.

Onunla da kalınmadı.

Görüşlerimi dile getiren yazılarımın ardından yapılan kimi yorumlarda “dağdan gelen adam, deniz sporundan ne anlar” gibisinden hakarete varan, bel altı vuruşlar da yapıldı.

Yazan veya yazdıranların canı sağ olsun, alışkınım bu söylemlere, tavırlara, pek etkilemez beni ama açıkçası yazılanlara değil, konunun çarpıtılmasına üzüldüm.

Çünkü benim derdimle, Mersin’i yelken sporunda hak ettiği yere getirmeye çabalayanların hedefi aynı…

O yazılarımı dikkatle okuyan insaf sahipleri aslında benim tam da; Müftü deresi yanında ve Marina’ya komşu küçücük, kıytırık alanlara sıkışıp kalan yelken sporunun, mevcut görüntünün aksine Mersin’in gelecekteki “spor ve özellikle su sporları kenti” iddiasını güçlendirecek, pekiştirecek bir yerde olmasını istediğimi görürlerdi.

Üzerinde duracak değilim, görenlerin görmeyenlerin, anlayanların anlamayanların canı sağ olsun…

Tüm bunlara rağmen Mersin Tenis, Yelken, İhtisas ve Yat Spor Kulübü adına Başkan Yardımcısının düzenlediği basın toplantısını ve orada dile getirdiği görüşleri çok önemsiyorum.

Özellikle dile getirdiği görüşleri üzerinde durulmalı, talepler değerlendirilmeli ve gereği için projeler üretilmeli diye düşünüyorum.

Başkan yardımcısı Kurtuluş’ un “Yelken Kulübünün kurulduğu ilk günden itibaren becerili ve ilgili olan bireyleri ulusal ve uluslararası yelken sporcusu olarak yetiştirmeyi misyon edindikleri” görüşü önemsenmeli, özellikle de “Mersin’de maalesef halen yelken sporuna hizmet verecek bir tesis yok” sitemine yürekten katılmamak mümkün değil.

Katılmak ta yetmez…

Deniz kenti Mersin’ de denizden habersiz ve sahile sırtını dönmüş, adeta küsmüş kitlelerin denizle buluşması, barıştırılması için mutlaka büyük düşünülmeli, büyük projeler geliştirilmeli ve bunların hayata geçirilmesi için herkes üzerine düşeni yapmalı, derim…

Karaduvar, Mezitli gibi iki sahilimizde su sporlarına tahsis edilecek çok uygun alanlara sahibiz.

Karaduvar sahilinde mevcut balıkçı barınağının bitişiğinde doğal, yelken sporuna uygun bir yerimiz var.

Viranşehir, Mezitli arasında da bir değil, bir kaç yelken sporuna tahsis edilecek alanımız var. Bunlar hızla belirlenmeli, Büyükşehir Belediyesi eliyle düzenlenerek su sporlarının hizmetine sunulmalı.

Varoşlarda denizden habersiz binlerce gencimizi Mersin’ li yapmanın en önemli yollarından biri belki de ilki onları sahillerle ve deniz sporuyla tanıştırmaktan geçiyor.

Hadi el birliğiyle bunu yapalım.

Cumhuriyetin kurulduğu yıllardan 1970′ lere kadar su sporlarında ülkenin en önemli etkinliklerine imza atmış Mersin’ e tarihi borcumuz var.

El birliğiyle ödeyelim.

 

 

368 milyon dolardan 152 Milyar dolara…

368 milyon dolardan 152 Milyar dolara…

İlki 1962, ikincisi 2012′ ye ait, 50 yılda ihracatımızın geldiği yeri gösteriyor yukarıdaki rakamlar.

Başkaları için ne anlam ifade eder bilmem ama bu yazıyı 24 Ocak günü kaleme aldım. Türkiye’ yi dünya ligine sokmaya kararlı Turgut Özal’ ın damgasını vurduğu 24 Ocak kararlarının 33. yıl dönümünde…

Gün böylesine anlamlı olunca insan düşünmeden edemiyor: “Nereden nereye…”

Babamın beni daktilonun başına oturtup ilk ihracat lisansını doldurttuğu 1962′ de ülkenin yaptığı dış satımın tümü 381 milyon dolar…

24 Ocak kararlarının yayınlandığı gün açıklanan 1979 ihracatını hatırlıyorum; 2,2 milyar dolardı.

Ve bu ihracatın %58’i tarım, %36’sı sanayi ürünlerinden oluşuyordu…

24 Ocak 1980 kararlarının ardından hazırlanışına katkı yaptığım ilk ihracatı teşvik kararnamesinde çemen, çöven, mahlep gibisinden bugün ancak sözlüklere bakarak ne olduğunu bulacağınız kimi ürünlerle dünya ligine hazırlanıyorduk.

Hadi o yıllar çok gerilerde kaldı, hatırlayan kaç kişi kaldı diyebilirsiniz. O zaman çok daha yakınlardan 2002′ den çarpıcı bir kaç rakam vereyim: 2002′ de 36 milyar dolar ihracat yapan Türkiye’ de, bir milyar dolar üzeri ihracat yapan il sayısı beş ve bu beş ilin toplam ihracatı 30 milyar dolar…

Anlam ifade eder mi! bilmem ama en büyük iller sıralamasında zaten ilk üçe giren Ankara ile İzmir’i saymazsak, diğer üç il birbirine komşu ve aynı havzanın üç ayağı olan İstanbul, Bursa, Kocaeli’ den ibaretti ihracat haritamız…

**

1962′ de 381, 72’de 885 milyon dolar ihracat yapan Türkiye 2012 yılını 2011’e oranla %12,57 arttırarak 152 milyar dolara ulaştırdı.

İhracatın sektörlere göre dağılımında birinci sırayı 19 milyar dolarla otomotiv alıyor, onu 17,5 milyar dolarla kimyevi maddeler ve 16,1 milyar dolarla hazır giyim, konfeksiyon ihracatı izlemekte.

152 milyar dolarlık ihracat içinde tarımın payı %12. Rakamsal olarak 19,2 milyar dolar. Bir başka ifadeyle 1980′ de ihracatın %58’ini teşkil eden tarım ihracatı 2012 Türkiye’ sinde otomotiv sektörüyle neredeyse aynı rakamda…

Tarım içinde yaş meyve sebze ihracatı ise 2,2 milyar dolar. Rakamı yazının girişinden anımsayacaksınız: 1979′ daki Türkiye toplam ihracatıyla 2012 yaş meyve sebzeden elde ettiğimiz döviz bire bir aynı…

**

Rakamlara bakıldığında 2012 ihracatının ilginç notları da şöyle:

– 2011′ de 1kg üründen 1,46 dolar elde edilirken 2012′ de 1,58 dolara eriştik. Elbette 500 milyar dolara ulaşmak için yakalamak istediğimiz kg başına 3 dolarlık 2023 hedefinin daha çok gerisindeyiz ama yıllık bazda artış sağlıklı ve umut verici.

– Suriye’ nin kendisi yetmiyormuş gibi bu ülke üzerinden Ortadoğu’ ya ihracatın da hayli zorlandığı, Ekonomi Bakanı Çağlayan’ ın “ihracatçı tekeden süt çıkardı” diye tanımladığı bir yılda, En büyük pazarımız AB’ ye ihracat, %7 lik düşüşle %46′ dan 38’e geriledi…

Buna karşın Almanya’ nın ardından en fazla ihracat yaptığımız ikinci ülke konumuna Irak oturdu. 2000 yılında 371 milyon dolar mal sattığımız komşumuza 2011 yılındaki 8 milyar 272 milyon doları da kıskandıran 11 milyar dolarlık ihracat yaptık.

– 2002′ de 36 milyar dolarlık ihracatının %80′ ini bir milyar doların üzerine çıkan 5 ille gerçekleştiren Türkiye’ nin son on yılına damgasını vuran Anadolu kaplanları ihracata da yansıttılar potansiyellerini. 2012′ de 16 il bir milyar doların üzerine çıkardı ihracatını. Bunların arasında Suriye krizine aldırmadan %19’luk artışla 4,9 milyar doları aşan Gaziantep, 2002′ deki 620 milyon dolara göre 8 kat arttırdı ihracatını.

İnanılmazı başaran bir başka il ise yine Irak’ ın etkisiyle mucize yaratan ve bir milyar doları aşan Şırnak…

Mersin ise 2011 ihracatının %1,1 gerisine düşerek 1,3 milyar dolarlık ihracatla yetinmek zorunda kaldı.

Ortadoğu’ da kartların karılıp yeniden dağıtılacağı, doğu Akdeniz’ in geleceğinin yeniden yazılacağı yeni on yıla giriyoruz.

Hedefi 500 milyar dolar ihracat olan Türkiye’ de İstanbul-Bursa-Kocaeli arasına sıkışan ekonomik eksen, gelecek on yılda Doğu Akdeniz ve Güneydoğuya kayacak.

Herkes stratejisini ihracata ve ihracatın bu kayan eksenine göre belirlemeli, geleceğini buna göre kurgulamalı.

Yıllara göre Türkiye İhracatı                      

Yıl

milyon dolar

1962

       381

1972

       885

1982

    5.746

1992

  14.715

2002

  36.059

2012

152.000

 

Milyar dolar üzeri ihracat yapan iller:

İlin adı

2002 ihracat mil dolar

2012 ihracatı

İstanbul

20970

60999

Kocaeli

  1269

13080

Bursa

  3456

11916

İzmir

  2778

  8484

Ankara

  1515

  6550

Gaziantep

    620

  5879

Manisa

    312

  4314

Denizli

    681

  2739

Hatay

   350

  2083

Adana

   461

  1802

Sakarya

   428

  1740

Kayseri

   352

  1597

Mersin

   320

  1324

Konya

   130

  1270

Trabzon

   234

  1117

Şırnak

     21

  1077

 

 

 

 

Çağlayan Mersin’de yeni ne söyledi?

Çağlayan Mersin’de yeni ne söyledi?

Son altı aydır Mersin’le bağını siyasi yardımcı konumundaki Mustafa Sever üzerinden sürdürmeye çalışan Çağlayan, sonunda kente gelip sahaya çıktı.

Hastane Caddesindeki esnaf ziyaretinin ardından da kendilerine Mersin Ekonomi Platformu MEP adını veren kimi derneklerin düzenlediği toplantıda dile getirilen kimi sorunları dinledi.

Ardından da çıkıp o sorunlara yönelik düşünceleri de dâhil, ülkenin ekonomik durumundan ihracat rakamlarına kadar çeşitli konular hakkında konuştu.

Aslında Mersin’ in çeşitli ve yaşanan gecikmeler nedeniyle ağırlaşmış, hatta kangren olmuş sorunları var ve bunlar sır değil. Yıllardır dillere pelesenk olmuş konular bunlar ve bir kısmı yerel yönetimleri ilgilendirse de, merkezi idarenin bir başka ifadeyle iktidarın çözmesi gerekenler de var.

Bir çırpıda akla gelenleri sıralayayım:

-Mersin Antalya Akdeniz Sahil yolu

-Kazanlı Turizm Bölgesinde bir türlü başlamayan yatırımlar

-Çukurova uluslararası havaalanı

-Yeni kontayner terminal limanı

İlk üçü yeterince gecikmiş, artık beklemeye tahammülü olmayan projeler.

Üstelik yaklaşan yerel seçimlerde Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanma gibi bir derdi varsa AK Parti’ nin artık mazeret üretme yerine, somut adımlar atması gereken yatırımlar bunlar…

Toplantıda da geciken yatırımlara değinildi, ardından Çağlayan çıkıp, ekonominin nereden gelip nereye gittiğini anlattıktan sonra projelerin geleceği hakkında bir şeyler söyledi.

İtiraf etmeliyim kendi adıma tam bir hayal kırıklığı yaşadım.

Şimdi güce tapınan birileri çıkıp yere göğe sığdıramayabilir ama yukarıda sıraladığım projelerle ilgili gelişmelerin perde arkasını yeterince bilen biri olarak Çağlayan’ın anlattıkları yasak savma dışında hiç bir şey ifade etmedi bana…

Örnek mi? Çukurova havalimanından başlayalım:

Çağlayan, işi üstlenen şirketin kredi arayışının devam ettiğini, en kısa zamanda bu sorunu aşıp temel atma noktasına gelineceğini söyledi. (İster inanın ister inanmayın salonu dolduranlardan yoğun alkış bile aldı bu konudaki izahatıyla)

Bakan bunları anlattı da gerçek böyle mi?

“Nisyan ile malul hafıza-ı beşerlere” yardımcı olup havaalanı projesinin ihale sürecini hatırlatayım:

14 Aralık 2011 tarihinde yapıldı hava limanı ihalesi. Tek teklif geldi masaya, talipli konsorsiyum 357 milyon Euro (yaklaşık 500 milyon dolar) tutacağı varsayılan tesisi 36 ayda bitirecek ve 9 yıl 10 ay 10 gün işletip Devlete devredecekti.

Trafiğin artmasıyla 30 milyon yolcuya göre yer tahsisi yapılan ve ilk etapta 15 milyon yolcuya hizmet verecek olan Hava Limanı sadece Mersin-Adana aksını değil, tüm bölgenin hatta komşu ülkelerin dış bağlantısı için çok önemliydi. Hükümet bunun farkındaydı ve ihaleden önce Kargılı’ da yapılacak alanı hızlı kamulaştırma yöntemiyle yatırımcıya hazır hale getirmişti.

Sözleşmede belli ki Bakan Çağlayan’ın ya farkına varmadığı ya da kendisine anlatılmayan bir ince ayrıntı vardı. Tesisi yapacak konsorsiyuma Ulaştırma Bakanlığının kredi bulma için tanıdığı süre 6 ile sınırlıydı.

O süre sözleşmenin onaylanmasıyla başladı ve 25 Temmuz 2012 akşamı sona erdi. Ve kazmanın vurulması beklenirken Banka kredilerinin bulunmadığı haberi düştü ajanslara.

İhaleye girmekten kaçınan piyasa kurtları 500 milyon dolarlık yatırımın 10 yıllık havalimanı işletme gelirleriyle sağlanmayacağı gerekçesiyle hiç te şaşırmadılar tabloya.

Sözleşme gereği zamanında kredi bulamayıp işe başlamayan konsorsiyumun verdiği teminat neden irat kaydedilmedi, sorun karşısında atılacak adım yok muydu? O soruların yanıtını bir yana bırakıp, iyi niyetle ve umutla o gün bugündür bekliyor tüm bölge…

Ağustos, eylül, geldi geliyor haberleriyle geçti ama 2013’e merhaba dediğimiz bugün bırakıp dozerleri, kazma sesi bile gelmedi alanın yapılacağı Kargılı’ dan…

İşte aylar sonra Mersin’e gelen Bakan Çağlayan’ ın, partisinin yerel seçimlerdeki en prestijli projesinin son durumu ile ilgili “kredi arayışları sürüyor, bu öyle kolay değil” mazereti ve işin gerçeği.

Firma daha kaç yıl kredi arayacak, bölge insanı ne zaman kavuşacak yeni tesise? Soruların yanıtı yok. Zaten kuzuların sessizliğiyle Bakanı dinleyenlerin çoğunun yukarıda özetlediğim süreçten haberi bile yoktu, olanların da soru sormaya mecalleri…

Bu durumda Mersin-Antalya yolunu kamulaştırma sorununa bağlayan ve “kimse nerede tıkandığımızı bilmiyor, birlikte anlatacağız” diyerek beş yaşında bebelerin bile artık dinlemekten sıkıldığı ninniye karşı; “aynı kamulaştırma sorununa karşı pek çok projede uyguladığınız “hızlı kamulaştırma” yöntemini burada neden uygulamadınız, uygulamıyorsunuz?” Diye sormak ta kimsenin aklına düşmedi.

Bu durumda yıllardır kamulaştırma sorunlarıyla boğuşulan ve tamamlansa 10 bin yataklı turizm vahasında yatırım yapmayanların bahanelerini ortadan kaldıracak 5 km lik Kazanlı Turizm Bölgesi bağlantı yoluyla ilgili serzenişte bulunmak ta anlamsızdı.

Allahtan Bakan Çağlayan İdmanyurdu’ na transfer edilmeye çalışılan bir futbolcu ile ilgili yaptıklarını ve sonunda o ismin kulübe kazandırıldığını söyledi de kendi adıma somut ve yeni tek müjde çıktı ortaya.

Çağlayan Bakan kaldığı sürece ne soru soracak Kurum çıkar, ne gerçeği ortaya koyacak ses duyulur..

Ne kadar mı sürer bu? Merak eden Tüzmen’ e sorsun, en iyi o anlatır gerçeği ve doğrular yerine her şeyin toz pembe olduğunu gösteren, güce tapınan hacı yatmazları…

Anlatmakla da kalmaz, isim isim de sıralar, merak edene…