Mağrurlara karşı mağdurların sesi olmak, yeni güne uyanmak…

Mağrurlara karşı mağdurların sesi olmak, yeni güne uyanmak…

Ulus devleti yarattığı Kült nedeniyle çok eskilere dayanan bir sistem gibi okuyoruz, oysa öyle değil.

Binlerce yıllık insanlık tarihinin toplasanız son 250 yılına tekabül ediyor ve kapitalizmin sanayileşme ile tanıştığı günlerden günümüze uzanıyor.

Oysa üzerimizde yarattığı etki itibariyle sanki ulus devletten öncesi yoktu ve sonrası da olmayacak gibi yanılgıya kapılanın haddi hesabı yok.

Bu yanılgı Ulus devletin ezeli ve ebedi olduğu kanısını pekiştiriyor ki, tarih okyanusu içinde bir damla anlamına gelen bir dönemin bizi esir almasına yol açıyor yaşadıklarımız.

Ulus devlet bu konuda epeyi de başarılı.

Çocukluktan başlayarak her sabah ettirilen yeminlerle, neredeyse her toplantı, hatta futbol maçı başlarken okutturulan marşlarla, neredeyse kutsanan sınırlarla ve her ülkenin vatandaşına “kendi askerinin en cesur, en yiğit” olduğu beyin yıkama yöntemleriyle istenen biçimde şekillenmesi sağlandı, sağlanıyor.

Fikir babalarından Max Weber ulus devleti tanımlarken “şiddeti elinde bulundurma” özelliğini öne çıkarır ama bu kadarla sınırlı değildir mutlakiyetçiliğin yerini alan yeni devlet biçimi.

Kim ne derse desin, ulus devleti kendisinden öncekilerden ayıran en önemli özellik, ulus devletin sınırları içinde yer alan tüm kesimleri, bireyleri homojenleştirme olarak tanımlanacak sosyal proje olmasıdır.

Ulus devlet tek dili konuşan, tek kültürlü insan modeli yaratmakla çıktı yola. Kısaca kutsadığı vatan toprakları üzerinde yaşayan tüm insanlara aynı üniformayı giydirmeye kalktı.

Durkheim’ de ulus devleti sanayi döneminin yarattığı insani dayanışma nedeniyle ahlaki örgütlenme olarak görür ama gerek Durkheim gerek Max Weber’ in en yaman çelişkisi kutsadıkları modelin şiddet yüzünü görmezden gelmeleri gerçeğidir.

Türk ulusalcılığının da ilham aldığı bu ikilinin önerdiği ve egemenlerin dayattığı ulus devlet modeli, mucidi Avrupa tarafından terk edilmeye başlanalı epeyi zaman oldu.

Özellikle ulusların birbirinin kanını içtiği ikinci dünya savaşı bu alanda yeterince ders verdi, almasını bilenlere, aklı olanlara…

Yeterince yol aldı mı insanlık, elbette hayır…

Ama halkları ulus adı altında birbirine düşman ederek boğazlama yerine 60 milyon insanın kanı üzerinde yeni ve birleşik bir Avrupa yükseliyor bugün.

Elbette insanların dili, dini, rengi ne olursa olsun sınırlara aldırmaksızın insan oldukları için birlikte yaşama, yardımlaşma, geleceği omuz omuza kurma hedefi için daha gidilecek çok yolumuz var ama süreç kimi yol kazalarına rağmen işliyor.

Türkiye ise ulus devlet üzerinden toplumu dizayn etme, homojenleştirme projesini Avrupa’ nın AB üzerinden geliştirmeye çalıştığı modele inat ısrarla son yıllara kadar sürdürdü.

Cumhuriyetten önce İttihatçıların başlattığı Ermeni tehciri, Cumhuriyetle birlikte Rumların mübadelesiyle sürdü, 1940′ lardaki varlık vergisi uygulamaları, 1950′ lerdeki 6-7 Eylül olaylarını hatırlatmaya gerek bile yok.

Bin yıllık nusayrilere, “siz Arap değil, Eti Türkü’ sünüz” beyin yıkamalarıyla küçük azınlıkların asimile edilme girişimleri başarıya da ulaştı.

Ama proje gelip Kürtlere dayanınca işler sarpa sardı.

Özellikle 70′ li yıllarda Kürtlere yönelik baskılar, Diyarbakır cezaevinde tanık olunan insanlık dışı işkencelerle, Kürtleri çözüp Türkleştireceğine, ayrıştırmayı derinleştirdi.

Kürtler Türk ulusalcılığın tek tipleştirme, tek üniforma giydirme dayatmalarına hayatlarını koyarak direndi.

Çok basit ama sembolik anlamı olduğu için vermem gereken bir örnekle anlatmak gerekirse; “tek tip kıyafeti giymekten, her sabah “Türküm, doğruyum, çalışkanım” diye başlayan andı okumaktansa bedenlerini ateşe veren, işkenceye karşı insanlık onuru adına kendini yakan insanların varlığı cuntacılar üzerinden Türkiye’yi tek kültürün var olduğu, tek dilin konuşulduğu ülke haline getirme projesinin çanına ot tıkadı.

Kısaca zor “zoru”, şiddet “şiddeti üretti ve geldik bugüne…

Öcalan’ ın gecikmeli de olsa -o gecikmenin altında seçilmiş hükümetlere rağmen iktidarı elinde bulunduran ve AK Partinin iktidara gelmesiyle o iktidarın ellerinden kaydığını gören seçkinci muktedirlerin bir kaç darbe girişiminden kaynaklandığını, kalıcı barışa giden sürecin ancak Ergenekon operasyonuyla önünün açıldığını söylemeye gerek yok sanırım- açıkladığı yol haritası ve dile getirdiği “silahlı çatışma döneminin sona erdiği” görüşü, 90 yıllık Cumhuriyetin “tek tipleştirme, homojen toplum yaratma” modelinin de iflasıdır aslında…

Başlayan yeni süreç kendisini solda diye yutturan Türk ulusalcılığının sembolü CHP’ yi de derinden etkileyecektir ama bugün itibariyle CHP ortaya çıkan tablonun analizini yapmaktan hayli uzak.

Sadece CHP değil, bugün sol cephede yer alan hiç bir hareket Öcalan’ ın başlattığı yeni değişim hareketinin farkında değil.

Oysa Öcalan Diyarbakır’ da okunan manifestoda dile getirdiği görüşler itibariyle; mağdur Kürtler yanında bugüne kadar unutulmuş, yok sayılmış, ciddiye alınmayacak kadar azalmış tüm kesimleri de içine alacak yeni bir siyasi hareketin ipuçlarını veriyor.

Kapitalist modernleşme yerine demokratik modernleşmeyi önermesi, tam olarak bu yazının kısıtlı çerçevesi içinde dile getirmeye çalıştığım ulus devlet modelinden daha ileri, daha demokratik tüm bireylerin haklarını savunan yeni bir modeli dile getirme çabası.

Bir terör örgütünden ve onun hapishanedeki liderinden yola çıkarak böylesi bir değişimi beklemek mümkün mü ve ne derece başarıya ulaşır?

Cevabı hayli zor sorular bunlar.

Ama Türkiye’ nin fazla seçeneği de yok. Ya sonuna kadar “savaş” diyerek enerjisini yok edilmesi imkânsız bir halkı etnik temizlik yoluyla tek tipleştirmeye harcayacaktı ya da, çağın gerçeğine ve ruhuna uygun yeni bir yol haritasıyla bireye ve haklarına saygılı, demokratik paradigmaya geçecekti.

Türkiye ikinci yolu daha doğru bir ifadeyle aklın gereğini yerine getirmektedir.

Erdoğan 2002 yılında yola çıkarken kendisini destekleyen o günlerdeki araştırmaların gösterdiği haliyle ülkenin en tutucu kesimlerini değiştirip dönüştürmeyi başarmış bir insan olarak karşımızda duruyor.

Öcalan da son açıkladığı yol haritasıyla kendisine umut bağlayan bir başka kesimi değiştirip dönüştürmeyi hedefliyor.

Erdoğan ve Öcalan bu sürecin başarıya ulaşması halinde yakın geleceğin Türkiye’ sinde yadsınamaz güçlü isimler olarak sürdürecekler konumlarını.

Erdoğan’ ın hitap ettiği kesimle ilgili yeterince söz söylendi, analizler yapıldı.

Ama Öcalan başta elbette Kürtler olmak üzere, şu anda ciddi anlamda boşluğu ortaya çıkan tüm mağdurları içinde barındıran, vicdan ortak paydasında buluşan yeni bir solun da önünü açabilir.

Süreci okumaktan ısrarla kaçınan ve bildik ulusalcılığın ezberleriyle solculuk kisvesi altında statükonun bekçiliğini sürdüren CHP için yol bitmiştir. Ya yeni toplum kesimlerini içine alan harekete dönüşecek ya da bugünden geriye düşerek, zaman içinde her varlığın bir gün tatmak zorunda kaldığı kaçınılmaz sonla yüzleşecektir.

Geçmişin sınırları içine hapsolmuş Türkiye’si Kürtlerin güçlü biçimde sahnedeki yerlerini almasıyla 90 yıldır giydirilmeye çalışılan tek tip elbiseye sığamaz artık.

Bölgedeki değişimi ve yıkılmakta olanın yerini nasıl bir oluşumun alacağını bir de bu pencereden okumakta yarar var…

 

 

 

 

 

 

Mersin Ergenekon’un ne yanına düşer? -6-

Mersin Ergenekon’un ne yanına düşer? -6-

Süreç ne yazık ki, yasaklamaları yöneticilerin işgüzarlığından ibaret olup olmadığını sorgulayan Alaybeyoğlu’ nu değil, Mersin’e özel konsept biçildiğini iddia eden Yıldız’ ı haklı çıkaracaktı.

Ülke hızla yaklaşan Kasım seçimlerine koşarken seçmen kütükleri üzerinden Muhtarlara yönelik başlatılan operasyon akıl tutulmasının zorladığı sınırları göstermesi bakımından hayli ilginç örnekler sunmaktaydı.

1999 yerel seçimlerinde büyük başarı elde eden ve kimi iddialara göre aslında Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanmış olmalarına rağmen kapalı kapılar ardındaki sayım oyunlarıyla o Başkanlığın ellerinden alındığı HADEP tarafından sıkça dile getiriliyordu.

Bu iddianın yerelde mi kaldığını yoksa Ankara’ ya taşınıp önemli mahfillerde de konuşularak, Mersin için özel bazı görevlendirmeler ve hazırlıklar yapılıp yapılmadığını ne yazık ki MGK kararları açıklanmadığı sürece bilmek mümkün değil.

Ama bilinen bir şey var: Kürtlerin Mersin’ deki siyasi ağırlığı ve yerel siyaseti belirleme potansiyeli birilerini rahatsız etmiş olmalı ki, seçmen listeleri askıya çıkarıldığında ilginç bir operasyon daha başlatıldı kentte.

Akın küçükbarak’ ın oluşturduğu ekip seçmen listelerinde yer alan kimi isimlerle ilgili yazılı adresleri kontrol ediyor, buradan veya nüfus formlarından hareketle pek çok muhtar hiç bir gerekçe gösterilmeden Vali emriyle görevden alınıyor, şikayetler üzerine aynı muhtarlar hakkında Emniyetin hazırladığı ‘evrakta sahtecilik’ fezlekeleriyle davalar açılıyordu.

Vali Tığ’ ın görevden alma operasyonundan Kürtlerin yoğun yaşadığı ve 1999 seçimlerinde HADEP adayı Fazıl Türk’ün seçilmesine yol açan Kürtlerin ağırlıkta olduğu 31 mahallenin muhtarları da nasibini aldı.

Şevket Sümer, Hâl, Güneş, Çay, Çilek, Kurdali ve daha nice muhtar hiç bir gerekçe gösterilmeden görevden alınıyor, üstelik haklarında mahkemece kesinleşmiş yargı kararı olmamasına rağmen sanki suç işlemiş mahkûmlarmış gibi kamuoyuna afişe ediliyordu.

Tüm muhtarlar uygulamanın yasa dışılığı iddiasıyla yargıya gitti ve tümü “evrakta sahtecilik” gerekçesiyle hem açılan davalardan beraat ettiler, hem de görevlerine iade kararlarıyla döndüler yerlerine.

Uğradıkları maddi, manevi kayıplar nedeniyle Tığ hakkında suç duyurusunda bulundular ama İç İşleri Bakanlığı o yargılamanın yapılması için gereken izni bir türlü vermedi.

Ama Tığ görevden alındığı güne kadar kenti dizayn etme, karşısına çıkan herkese haddini bildirme kararlılığından vazgeçmedi.

Fazıl Türk’ te nasibini alacaktı o dönemden…

8 Marttan nevruza ve 1 Mayıs’a, seyyar satıcılara kentin yasaklanmasından muhtarların sindirilmesine kadar sürdürülen operasyonlara karşı, ö günlerin Büyükşehir Belediye Meclisinde söz alan Akdeniz Belediye Başkanı Fazıl Türk; Vali ve Emniyet Müdürünün yetki sınırlarını zorladıklarını dile getiren bir konuşma yapmaya kalkınca bakın neler oldu…

Konuşmanın ertesi günü; Büyükşehir Belediye Başkanı Özcan, Yenişehir Belediye Başkanı Zekeriya Özgür, Toroslar Başkanı Mustafa Demirci ve Jandarma alay komutanı ile emniyet Müdür Vekili küçükbarak’ ı yanına, 60 köy ile 137 mahalle muhtarını da arkasına alan Tığ basın toplantısı düzenliyor ve Türk’ün “Vali ile Emniyet Müdürü yetkilerini aşıyor” eleştirilerine yanıt veriyordu:

“Ben bu ilin Valisiyim, her şeye karışırım. Kimse yeşillenmesin, kimse kraldan çok kralcı olmasın”

Kimin kraldan çok kralcı olduğu tartışmalı olsa da, yeşillenme konusunda kenti kimseye hele Kürtlere kaptırmama konusunda kararlıydı Vali. Ömrü yetse o günlerdeki 3 merkez ilçeyi ikiye indirip, Müftü deresinin doğusu ile batısından ibaret yeni sınırlarla yeniden oluşturmaya yönelik projeler tasarlıyordu. Kim o aklı verdiyse böylesi bir yapılanma HADEP’ in Akdeniz gibi önemli bir Belediyeyi kazanmasına engel olacaktı.

Türk’e yönelik sindirme politikaları bununla da sınırlı kalmadı. 2002 Temmuzunda HADEP Tarsus ilçe kongresine girerken kitleye saygısından çantasına koyduğu ve şoförlüğünü yapan emekli polise emanet ettiği ruhsatlı silahına el koyuldu. Gerekçe çok basitti. Silah ona aitti ve çantasında da olsa bir başkası tarafından silahın yer aldığı çantanın taşınması yönetmeliklere aykırıydı. Savcılığa sevk edilen şoför tutuksuz olarak yargılanmak üzere serbest bırakıldı ama mevzuata aykırı hareket eden Türk’ ün 16 yıl süreyle taşıma, bulundurma bir yana silah ruhsatı için başvuruda bile bulunamayacağı haberleri yansıdı medyaya.

Bununla da kalınmadı. Seçim kampanyası sırasında toplantı düzenleyecek tüm siyasi partilere eşit mesafede durması gereken bürokrasi gizli açık uygulamalarla taraf olmayı tercih etti.

Örneğin kimi partilerin yasal konvoylarına katılan ticari araçlara ceza kesilirken, iktidara şirin görünme uğruna koalisyon ortağı partilerin konvoy ve miting alanları düzenlemelerini memur kimliklerini unutan birileri üstlendi.

İç İşleri Bakanlığını zorunlu olarak devreden ve düz Milletvekilliğinden başka sıfatı kalmayan Yücelen’ in Emniyet Genel Müdürlüğünce tahsis edilen resmi helikopterle Mersin’in ilçelerine taşındığına bile tanık oldu bu gözler…

Etkili yetkililerin gözü kara kampanyasına aldırış bile etmedi seçmen. Tek başına iktidara geleceklerini söyleyen Yücelen’ e o günlerde değerlendirme yaptığım bir televizyon kanalında dile getirdiğim: “İktidar olmak bir yana ANAP barajı aşsın, yoğurt pazarında etek takıp dolaşırım” iddiası bugün gibi aklımda…

Süreç Yücelen, Tığ ve Küçükbarak’ larla simgelenen iktidar sahiplerini değil beni haklı çıkardı.

İktidarı paylaşan üç koalisyon ortağı partiyi de bu halk sandığa gömdü. Öyle bir tokat attı ki, sesi on yıldır kulaklardan gitmiyor…

3 Kasım 2002 seçimlerini sisteme kafa tutan AK Parti kazandı. İktidara gelen AK Partinin ilk işi resmi gazetede yayınlanmayan kararnameyle Mersin’ e gönderilen Küçükbarak’ ı görevden alıp geldiği yere iade etmek oldu. Kısa süre sonra da Tığ’ ın Bayburt Valilik atamasıyla ilgili kararname yayınlandı.

Küçükbarak geldiği gibi döndü Ankara’ ya…

Tığ ise Bayburt’ a gitmektense emekliliğini isteyip Mersine yerleşti.

Bu arada Küçükbarak ayrılırken Tığ onun onuruna bir otelde veda yemeği verdi medya mensuplarına.

Yemeğin ardından henüz İl Valisi sıfatını taşıyan Tığ, mikrofon ve kameraları kapatılmasını istiyor ve cebinden çıkardığı bir gazete kupürünü okumaya başlıyordu. Özenle kesip sakladığı köşe yazısı bana aitti. Ve kendisi ile Küçükbarak’ı bazı uygulamalarından dolayı dikkatli bir dille eleştiren o yazımdan dolayı akıl almaz sözler sarf ediyordu.

Suçlamaları nedeniyle yargıya gidebilirdim, yapmadım. Onun yerine “Yakıştı mı sayın Vali?” başlıklı yazıyı kaleme aldım ama yazı gelen bir telefon ardından yayından çekildi.

Onun yerine Tığ’ ın; “Küçükbarak’ la uçurumun eşiğine gelmiş Mersin’ i nasıl çekip çıkardıkları, kurtardıkları” üzerine methiyelerle dolu başlıklar süsledi ertesi günkü çoğu gazeteyi…

Acıları yanında trajikomik olaylarıyla bir dönem böylece kapandı mı?

Hayır, Mersin’in çilesi ve üzerinde oynanan oyunlar öylece sona ermedi.

Ergenekon sürecine giden yol, 2005′ teki bayrak provokasyonuyla açılacak yeni perdede sahneye koyulan oyunla tehlikeli aşamaya geçerken, o karanlık senaryoda Mersin’ in omuzlarına sanılandan fazla yük bindirilecekti.

“Mersin Ergenekon’ un ne yanına düşer?” sorusuna cevap bulmaya çalıştığım yazı dizisi o yeni dönemdeki ortaya koyulan eylemler ve eylemleri ortaya koyan aktörlerle sürecek ama kısa bir aradan sonra…

 

Mersin Ergenekon’ un ne yanına düşer? -5-

Mersin Ergenekon’ un ne yanına düşer? -5-

8 Mart Emekçi Kadınlar günü ile 21 Mart nevruzunu kimi bahanelerle yasaklanıp görevin ilk iki perdesi başarıyla kapanınca sıra üçüncü perdeye, tüm kısıtlamalara rağmen son on yıldır kazasız kutlanan1 Mayıs’ ı yasaklamaya geldi.

Önceki etkinlikleri “bölücülerin provokasyonu” gerekçesiyle yasaklayan anlayış için 1 Mayıs’ a mazeret üretmek zor olmadı.

Günler öncesinden hazırlıklar yapan ve yaptığı kutlama başvurusuna cevap bekleyen Emek Platformuna hayli zengin! içerikli ve epeyi kapsamlı “her türlü etkinliğin yasaklandığı” kararı 24 saat öncesinden tebliğ edildi.

Valilik kararında “8 Mart emekçi kadınlar günüyle 21 Marttaki nevruzu provoke eden bölücülerin 1 Mayısta da  benzer tavrı sürdürecekleri” iddiası, bir başka ifadeyle henüz gerçekleşmemiş kutlamalara yönelik niyet okumayla yasaklanıyordu etkinlikler ama bununla sınırlı değildi gerekçe…

Tertip Komitesine gönderilen ibretlik belgede sadece bölücüler değil, irticai gruplar da 1 Mayısı karıştıracak potansiyel tehlike suçlamasından nasibini almıştı.

Kısaca tek tip konseptine uymayan ne kadar kesim varsa hedef tahtasına oturtulmuştu, Ankara’ nın siparişini yerine getirmeye çalışan kadro tarafından.

Aşağıdaki cümleler Valiliğin 1 Mayıs 2002 etkinliklerini yasaklama kararından bir bölüm;

“Bugüne kadar yapılan 1 Mayıs yürüyüş ve mitinglerinin yukarıda da arz edildiği üzere yasadışı gruplarca provoke edildiği, her türlü yasadışı sloganın atıldığı ve tertip komitesince görev alan şahısların da yasaya göre bildirimde bulunup yürüyüş ve miting düzenledikleri halde aynı yasanın kendilerine yüklediği sorumluluklarını yerine getirmedikleri, hükümet komiserinin ikazlarına duyarsız kaldığı görülmüştür.

Amacı görünürde masumane istekleri birtakım tavizler koparmak ve nihayetinde ülkeyi bölmek olan yasadışı unsurların, taraftarlarını ya da demokratik haklarını kullanan kitleleri devlete karşı kışkırtarak, istekleri doğrultusunda kendilerince planlanmış hedeflerine doğru kanalize edip, yapılan yasadışı eylemleri taraftar kazanmak için propaganda malzemesi olarak kullandıkları ve olayların sorumlusu olarak güvenlik kuvvetlerini ve dolayısıyla devleti gösterdikleri sık görülen davranışlar haline gelmiştir…

İlimizin kozmopolit yapısı göz önüne alınarak 8 Mart 2002 günü ve 21 Mart 2002 günü emellerine ulaşamayan bölücü, yıkıcı ve irticai gruplar 1 Mayıs 2002 günü yapılmak istenilen yürüyüş ve mitinge katılmak suretiyle masum vatandaşlarımızı provoke ederek olayların içine çekebilecekleri, genel asayiş ve kamu düzeninin bozulabileceği, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün tehdit edilebileceği, halk arasında telafisi mümkün olmayan bir gerginliğe sebebiyet verebileceği muhtemel provokasyonlara karşı doğabilecek bir olayın şehrin muhtelif yerlerine sıçrayabileceği ve telafisi mümkün olamayan kanunsuz her türlü eylemin önlenmesi açısından…”

Bunca zengin gerekçeyi hükümle taçlandırıyordu Valilik: “bu gerekçeler ışığında 1 Mayıs kutlamalarına izin verilmeyeceğine”

2002′ de Olağanüstü hal bölgelerinden İstanbul’ a kadar tüm yurtta kutlanan 1 Mayıs etkinliklerini 1992’den beri coşkuyla kutlayan Mersin, 10 yıl sonra Vali Tığ emriyle yasaklamaya tanık olacak ve mitinglere kapatılan Cumhuriyet meydanı yaşanan nice gerginlik, acının ardından ancak 2010 yılında yeniden açılacaktı kitlelere…

Yasaklama ardından Tığ-Küçükbarak dönemine ilişkin çarpıcı değerlendirmelerden birini sendikacı  Adil Alaybeyoğlu yapacak ve şunları söyleyecekti:

” Mersin Türkiye’de en demokratik illerin başında geliyordu. Çok değişik kültürlerin kaynaştığı bir bölge ama son 1.5 yıldır Mersin üzerinde bir oyun oynanıyor. Mersin’in yapısına yönelik bir saldırı gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Değişik kültürlerin birbiriyle anlaşarak yaşadığı ilimizde provokasyonlar yaratılmaya çalışılıyor. Geçmişte de bunlar denendi. Ama tutmadı. Bizce kabul edilebilir bir yanı bulunmayan yasaklamalar başladı. 1980 sonrası ilk 1 Mayıs’ın kutlandığı Mersin, bu yıl 1 Mayıs kutlamalarının yasaklandığı ender yerlerden biri oldu. Sanki adı konulmamış bir olağanüstü hal ilanı ile karşı karşıyayız. Mersin’in geleceği açısından karamsar bir tablo bu. Eğer yapılanlar bilinçli değilse, Mersin’in bu çok kültürlü yapısıyla oynanmamalı.

Uygulamalar şüphelerimizi artırıyor. İçişleri Bakanı’nın bu ilden olması da düşündürücü. Bunların bilinçli bir politika olmamasını diliyoruz. Uygulamaların kabul edilebilir bir yanı yok.”

alaybeyoğlu yasaklamanın “bilinçli” olup olmadığı sorusuna yanıt arıyordu ama sahneye konulanları çok daha açık biçimde dillendirenler de vardı.

Bir başka sendikacı Ünsal Yıldız Vali ve Emniyet Müdürünün gelişiyle başlayan yeni süreci algılamıştı ve ilginç tespitlerde bulunuyordu:

“Mersin’de daha önceden de çok olumlu bir ortam yoktu, ama özellikle üst düzey yöneticiler değiştikten sonra çok farklı, mevcut hukuku, anayasayı aşan uygulamalara maruz kaldık. Bu 8 Mart’la başladı, Nevruzla da çok ilginç bir noktaya geldi. Oysa bugüne kadar hem 8 Mart’lar hem de Nevruz çok büyük katılım ve coşkuyla yapılır, hiçbir olumsuz olay da yaşanmazdı. Anlaşılan o ki, herkesin dillendirdiği gibi Mersin’de özel bir konsept adı verebileceğimiz bir politika üzerinde uzlaşılmış bir hukuk dışılık var. Bu hukuk dışılığın sadece Vali ile sınırlı olmadığını, onu da aşan bir merkezden planlandığını düşünüyoruz.

Biz, Mersin’deki bu özel politikanın iki nedeni olduğunu düşünüyoruz. Birincisi son yıllarda ilimizdeki demokrasi mücadelesinin, demokratik kitle örgütlerinin ve sendikaların vermiş olduğu haklar ve özgürlükler mücadelesinin çok direngen ve güçlü bir şekilde yaşamda yer bulmasının yönetenleri rahatsız etmesi. İkinci neden ise Mersin’in çok yoğun bir iç göç alması sonucunda demografik yapısının değişmesi. Valinin basında yer alan “Bu kenti gerçek Mersinlilere teslim edeceğiz” şeklindeki söylemi doğru ise, bu söylemin asıl kendisi hukuk dışıdır. Söylemi suç duyurusu olarak kabul etmek gerekir”

Sendikacıların dikkat çektiği Mersin’ e özgü ‘özel konseptin’ adım adım hayata geçirilmesi ve bu konsept için üzerinde uzlaşılmış hukuk dışılığa çok daha çarpıcı bir örnekle tanık olacaktı Mersin…

Üç önemli, anlamlı etkinliğin yasaklanması yetmezmiş gibi, yaklaşmakta olan 3 Kasım seçimleri öncesinde özellikle Kürt ağırlıklı mahallelerin muhtarlarına yönelik operasyonlar ve tam 31 muhtarın göz altıyla sonuçlanacak görevden alınma operasyonu…

Bir sonraki yazıda da onu kaleme alıp, 2002 dönemini noktalamak istiyorum…

 

Mersin Ergenekon’un ne yanına düşer? -4-

Mersin Ergenekon’un ne yanına düşer? -4-

“derin acıların, kitle halinde göçlerin ve açlığın yol açtığı bir yeni enternasyonal’ in çağrısına kulak vermeliyiz” Jacques Derrida

21 Mart 2002 Nevruzunda yaşanan travma, ölüp giden dört candan ibaret değildi.

Ülke hatta dünya kamuoyuna yansıyan “kara algı” o günden beri Mersin’ in üzerine öyle yapıştı ki, yıllardır tüm çabalarımıza rağmen ne yapsak silinmiyor, gitmiyor.

Günümüz penceresinden baktığımda sağlıklı bir aklın kabul etmeyeceği o süreç neden yaşandı diye soruyorum yıllardır? Daha da önemlisi yaşanmak zorunda mıydı?

Sorunun cevabını vermek için 2002 nevruz ve sonrasına daha açık ifadeyle ‘o kara perşembenin’ yaralarını sarmak yerine, kendisini mazur göstermeye ve kimi çevreleri suçlamaya hatta hedef göstermeye çalışan Tığ-Küçükbarak yönetim anlayışının zorladığı ‘sınırları’ ve tuz basılan toplumsal sinir uçlarını anlatmak gerekiyor.

Kanlı nevruz sonrası ilgili özeleştiri şöyle dursun, “keşke olmasaydı” nedametinden eser bile yoktu Valinin açıklamalarında…

Tığ, Nevruz’ da, kendilerinin son derece sağduyulu davrandığını, polisin halkın üzerine değil, halkın polisin üzerine yürüdüğünü söylüyor, polisin olaylarda aşırı güç kullanmadığını, yaşanan birtakım münferit olayların ise bu tür toplumsal olaylarda yaşanmasının normal olduğunu iddia ediyordu.

Dört kişinin ölümüyle sonuçlanan ve önemli dış ticaret, turizm potansiyeli yüksek kentinin yerli yabancı milyonlar üzerinde yaşanacak telafisi imkânsız algı hasar faturasını da birilerine yakma girişimini Valiliğin ileride ele alacağım 1 Mayıs’ ı yasaklama gerekçesinde de yeterince anlatmaktaydı:

“21 Mart 2002 tarihinde meydana gelen olaylar ülke ve dünya kamuoyunda ilimizin imajını zedelemiştir. Avrupa Birliği’ne girme hazırlığında olan ülkemiz için yeniden olumsuz imaj yaratabilecek olayların meydana gelmesi muhtemel görünmektedir. Yine turizm sezonunun başlangıcına rastlayan bugünlerde meydana gelmesi muhtemel olaylar turizmi de doğrudan etkileyecektir.”

Tespit bu olsa da, 8 Marttan 21 Marta oradan da 1 Mayıs’a giden yasaklarla Mersin’ i yeniden dizayn etme stratejisi, mola vermeden devam etti…

Valiliğin 1 Mayıs’ ı yasaklama kararıyla ilgili düzenleme komitesine ilettiği gerekçeli tebliğ özellikle Kürt seyyar satıcılara karşı nasıl bir senaryonun sahneye konulmak istendiğini çok iyi özetliyordu:

“21 Mart 2002 tarihinde seyyar satıcıların hiçbirisinin il merkezine satış yapmak için çıkmadıkları, bunların çoğunun Siteler bölgesinde meydana gelen kanunsuz olaylarda görüldükleri ve hatta gözaltına alınan (227) kişiden (189) kişinin tutuklandığı, bunlardan (9)’unun seyyar satıcı oldukları tespit edilmiş, son zamanlarda seyyar satıcılar üzerinde yapılan uygulamalardan rahatsız olan şahısların toplu olarak yürüyüşe katılarak olay çıkaracakları yönünde duyumlar alınmış…”

Valiliğe göre 227, o günlerin medyaya yansıyan yansız bilgilerine göre 300′ ü aşkın protestocu arasında yalnızca 9 kişinin seyyar satıcı olması kesilecek faturanın habercisiydi aslında.

Kurt kuzuyu yiyecekti ve bu %3′ lük oran bile yemek için yeterli gerekçeydi.

Hemen işe koyuldu Emniyet Müdürlüğü…

Evrak eksikliği gerekçesiyle Valiliğin kapattığı Seyyar Satıcı ve İşportacılar Dernek Başkanının ifadesine göre hayata tutunmalarının tek aracı el arabası olan 3 bin kişi söz konusuydu. Aileleriyle birlikte 20 bin kişinin ekmek teknesi oluşturulan güvenlik ekibince toplanmaya başlanmış, kimin aldığı tam olarak belirlenmeyen o nedenle itirazı da mümkün olmayan yasaklama kararına uymayanların kent merkezinden temizlenmeleri sıfır tolerans uygulamasıyla sağlanmıştı.

Belediyeye ait bir yetki Belediyelerden habersiz bir sabah vakti Emniyet güçlerince kullanılarak amaca ulaşılmış, kısaca yetkililer adına görev yerine getirilmişti.

Ama çocuklarına ekmek götürecekleri tek geçim kapıları bir daha açılmamak üzere kapanan on binlerce insan, göç etmek zorunda kaldıkları kentte ne yapacaklarını bilmez halde olmayan geleceklerinin kabusunu iliklerinde hissediyorlardı.

Yakılan yıkılan köylerinden kaçıp gelmişlerdi ve geriye dönmeleri imkansızdı, Mersin’ de barınmalarını da istemiyordu devlet, iki ateş arasında ne yapabilirdi insanlar?

Can yakıcı soruyu o günlerde de dile getiriyorduk ama kapalı kapılar ardında seyyar satıcıların arabalarında terör örgütüne ait silahları sakladıkları masalı mazeret olarak anlatanların bu türden insani sorulara ayıracak zamanı yoktu.

Akif Tığ’ a göre ortada zaten sorun da yoktu…

Kendisine yakın bir gazeteciye anlattıkları köşe yazısında şöyle yer alacaktı:

Geçtiğimiz yıllarda asayiş yönünden sorunlar yaşayan Mersin şu günlerde bu konuda çok rahat. Mersin’de her ilde, ilçede olduğu gibi adi olaylar yaşanıyor şimdi. Ancak polis burada etkinliğini ve gücünü göstererek bu olayları anında bastırıp, aydınlatılmasını sağlıyor. Sokaklar, caddeler ve mahalleler eşkıyaların değil, artık polisin kontrolü altında. Adeta kuş uçurtulmuyor. Eşkıyalar ve serseriler ellerini kollarını sallayarak faaliyetini sürdüremiyor. Polisin nefesini ensesinde hisseden kötü emelli kişiler bu emellerine ulaşamıyorlar. Serseriler ve şehir eşkıyaları polisin yaptığı etkin çalışmayla adım bile atamaz duruma geldi.

Anlayacağınız Mersin’de ‘Asayiş Berkemal’.

Evet Tığ-Küçükbarak penceresinden gerçekten asayiş berkemaldi.

Şu sözler de sorunu kökünden çözdüğüne inanan Tığ’ a ait:

“Güneydoğudan gelen vatandaşlarımızı ben çok seviyorum. Onlar da bizim insanımız. Ancak vasıfsız oldukları için tek yapabildikleri seyyar satıcılık olmuş. Şehrin dört bir tarafı seyyar satıcılarla dolmuş taşmış. Bu da beraberinde kayıt dışı ekonomiyi getirmiş. Onları şehrin merkezinden kaldırdık ve çoğu kendi dükkanlarına, işyerlerine kavuştu. Hepsi memnun. Hep beraber asayişe el attık. Şimdi eskisi gibi kapkaç olayları, hırsızlık olayları yaşanmıyor. Kentte yaşamanın kuralları var, olmalı. Hep birlikte bu kenti yeniden oluşturacağız”

Her konudaki görüşlerini çok rahat hatta fütursuz cesaretle dile getiren Tığ, nasıl bir kent oluşturulacağını çok veciz “Mersin’ i gerçek Mersin’lilere teslim edeceğiz” cümlesiyle kafalarımıza kazıyordu…

Mersin’ i ‘gerçek sahiplerine’ teslim için seyyar satıcılardan sonra çok fazla! konuşan, her şeye ‘yeşillenen’ sendikacılara, muhalif siyasi parti temsilcilerine gelmişti sıra…

27 Mart günü sabaha karşı sendikacı Mithat Fahlioğulları’ nın evi basılarak gözaltına alındı. Gerekçe olarak Nevruz’ da çıkan olaylar gösteriliyordu ancak unutulan bir kaç küçük ayrıntı! gözlerden kaçmış, kaçırılmıştı: Fahlioğulları başında olduğu sendika adına demokratik bir hak için başvuran komitede yer alıyordu ve Valiliğin izin vermemesiyle o komitenin de sorumluluğu sona ermişti. Daha da önemlisi Fahlioğulları Nevruz günü Mersin dışındaydı.

Nitekim aynı Fahlioğulları 4 ay tutuklu kaldıktan sonra hakim huzuruna bile çıkarılmadan ve hakkında iddianame bile hazırlanmasına gerek kalmadan Savcılığın “takipsizlik” kararıyla özgür kalacak, cezaevinde yattığı günler ve yaşadıkları yanına kâr kalacaktı.

Tığ sürecinde yaşananları büyük pencereden okumaya çalışan dönemin ÖDP İl Başkanı Osman Yılmaz’ ın analizi ve tespitleri gerçekten çarpıcıydı. Şöyle diyordu Yılmaz:

“Farklı kimlik ve kültürü barındırmasına rağmen, iktisadi olarak her geçen gün gerileyen, barış, kardeşlik ve huzur kenti kimliğini korumak için direnen, ülke genelinde ise dikkate değer bir demokratik ses ve tavır kenti olan kimliğini savunmaya çalışan Mersin; kaos, kargaşa ve huzursuzluk merkezi haline sokulmaya çalışılmaktadır. Mersin’deki ekonomik ve sosyal yaşama; hukuki, ahlaki, bilimsel ve insani ölçütlerden çok, dağ kuralları ve kuralsızlık egemen olmaya başlamıştır. Mersin’de yaşanan sorunları, sistemin Mersin’e yönelik hesaplarını, Mersin’le ilgili bir sorun olarak görürsek yapılması gerekenleri de doğru tespit etmiş olamayız. Mersin’de olanlar valiyi ve bürokrasiyi aşan, ulusal programın Mersin’deki provasıdır. Bu duruma yerel politikalarla genel politikaların genelleştirilerek karşı çıkılabileceği politika ve eylemler geliştirilmelidir.”

“Valiyi ve bürokrasiyi aşan bir ‘projenin’ uygulamaya koyulduğuna dair ipuçları; yasaklamalar, seyyar satıcılar, sendikacılara yönelik operasyonlarla sınırlı kalmayacaktı.

1980 darbesi ardından Türkiye’ de ilk 1 Mayıs kutlamasına sahne olan Demokrasi tutkunu Mersin’ de 20 yıllık gelenek Tığ dönemi yasakçılığıyla yıkılacak, 8 ve 21 Mart yasaklamaları 1 Mayıs kutlamalarına meydanların kapatılmasıyla doruğa çıkacaktı.

Bununla da kalmadı Mersin’ in sinir uçlarıyla oynamakta kararlı zihniyet…

2 Kasım seçim dönemi yaklaşırken seçmen listeleri bahane edilerek, Muhtarlar soruşturulmaya hatta gözaltına alınmaya kalkışıldı.

Tam bir cadı avı başlamıştı kentte.

Görevi yanında üstüne farz olmayan işlere bile kalkan yönetim anlayışını eleştirenlere “kimse yeşillenmesin, ben bu kentin Valisiyim, herkesin işine de karışırım, yardımcı da olurum” diyen Tığ’ ın sınır tanımayan müdahaleleri yanında kimlere yardımcı olduğunun da izini sürmeye devam edeceğim ama bir sonraki yazıda…

 

Mersin Ergenekon’ un ne yanına düşer? -3-

Mersin Ergenekon’ un ne yanına düşer? -3-

Küçükbarak’ ın gelişiyle uyum konusunda sorun kalmayınca ikili ilk iş olarak 8 Mart Emekçi Kadınlar gününü yasaklamakla başladı Mersin’ i yeni baştan dizayn etmeye…

İstanbul, Ankara, İzmir, Adana bir yana olağan üstü hal ile yönetilen kentlerde bile yasaklanmayan etkinliklerin Mersin’ de yasaklanması demokratik örgütler üzerinde şok etkisi yaratmakla kalmadı. Vali Tığ daha sonra Nevruz kutlamalarında başvuracağı yöntemi ilk kez 8 Martta uygulayarak gelmekte olan kara bulutların ne taşıdığını da haber veriyordu aslında.

EMEP, ÖDP, HADEP, İHD, EKB’ den temsilcilerin oluşturduğu Tertip Komitesine izin vermeyen Valilik bununla da kalmadı. Yasaklamaya karşı yaptıkları basın açıklaması nedeniyle Tığ’ ın yaptığı suç duyurusu ardından Savcılık zorunlu olarak harekete geçiyor ve dava açmaya hazırlanıyordu.

Yasağın gerekçesini soranlara Vali’ nin söyledikleri akıl alır gibi değildi. 81 il içinde tek yasağın uygulandığı Mersin’ de Vali şunları söyleyecekti medya mensuplarına:

“Valilikçe düzenlenen kutlama programına katılmayarak alternatif kutlama çerçevesinde ilimizdeki bazı sendika, siyasi parti, dernek yöneticilerinin yaptığı miting başvurusu gösteri yürüyüşleri kanunu 17. madde uyarınca 8.4.2002 tarihine ertelenmiş, Valilik bünyesinde düzenlenen programa alternatif olarak düzenlenmek istenen yasadışı etkinlikler alınan en üst düzeydeki emniyet tedbirleri ile de menfi maksatları belli gruplar amacına ulaşmamıştır”

1940′ lardaki Nevzat Tandoğan tipi Valilik anlayışı bu kez Mersin’ de hortluyordu. Gözaltına alınan solculara “siz mi kaldınız ulan, bu memlekete komünizm gelecekse de biz getiririz” diyen Ankara Valisinin ruhu 60 yıl sonra Tığ ile bambaşka yerde ortaya çıkacaktı.

Emekçi kadınların direniş gününü resmi olarak kutlamaya kalkan Tığ, o davetine icap etmeyenleri Savcılara şikâyet etmekle kalmıyor, o güne kadar tüm provokasyonlara rağmen oyuna gelmeyen kentin gerginliklerle nereye götürüleceğini de haber verir gibiydi…

8 Mart’ ın yasaklanma yöntemi ve gerekçeleri yaklaşmakta olan Nevruz kutlamalarının nasıl bir havada geçeceğini gösteriyordu aslında.

Günler öncesinden hazırlık komitesinin Nevruz etkinlikleri için yaptığı başvuruya Valilik 19 Mart günü “hayır” dedi.

OHAL kapsamındaki Diyarbakır’ da bir milyon insanın barış içinde kutladığı gün, Türkiye’ de sadece İstanbul ve Mersin’ de yasaklanıyordu nevruz ve ne ilginçtir olaylar da yasaklamanın olduğu iki kentte yoğunlaşıyordu.

Valilik tıpkı 8 Mart komitesi gibi Nevruz kutlama başvurusunu geri çevirirken “başvuruyu yapanların yasa dışı örgüt üyeleri olduğu, kamu düzeninin sarsılacağı ve hepsinden önemlisi aynı gün kentte ‘RESMİ Nevruz’ kutlamasının yapılacağı” gerekçesine dayandırdı.

Valiliğin resmi açıklaması böyleydi ama çıkan olayların ardından inceleme yapan İHD heyetine Tığ rahatlıkla “kutlama için başvuruda bulunan tertip komitesindeki şahısların tümünün yasadışı örgüt bağlantıları olduğunu, aynı tertip komitesinin aslında HADEP adına başvurduğunu tespit ettiklerini” söyleyecekti.

Bununla da sınırlı değildi Valinin faş ettiği perde arkası gerçekler!: “PKK Mersin kenti için birtakım emeller besliyordu ve Newroz’u bu emellerine alet etmek istediğini” tespit etmişlerdi.

Yasağın ardından çeşitli illerden takviye getirilen binlerce güvenlik görevlisinin kentin her noktasını tutmasıyla yaklaşmakta olan Nevruzun nelere gebe olduğunu anlamak için müneccim olmaya gerek yoktu.

Yasaklama haberinin duyulmasıyla kenti kuşatan varoşlardan 20 Mart akşamı yakılan ateşlerin dumanları yükselmeye başladı. Kürtlerin yoğunlukla yer aldığı pek çok mahallede ateşler yakılırken aynı saatlerde Tığ uzatılan mikrofonlara şunları söylüyordu:

“Tertip komitesindeki isimler MLKP, TKPML, PKK terör örgütlerine üye olmak ve faaliyette bulunmak, yardım yataklık ve kılavuzluk yapmak, halkı devlet aleyhine kışkırtmak, yasak yayın bulundurmak ve örgüt propagandası yapma suçu işlenmektedir”

Tığ bunca ağır ithamla da kalmadı. Ellerinde yeterince delil olduğunu iddia ettiği komite üyeleriyle ilgili 21 Marttan 9 gün sonra Emniyet terörle mücadele ekipleri operasyon düzenledi. Tertip komitesinde yer alan ve aralarında Genel İş Şube Başkanı Mithat Fahlioğulları’ nın da bulunduğu 7 kişi evlerine yapılan baskın sonucu, göz altına alınacak ardından tutuklanarak Mersin Cezaevine koyulacaklardı… (Fahlioğulları ilk sorgusunun ardından Mahkeme huzuruna çıkarılmadan hatta hakkında dava bile açılmasına gerek görülmeden ve ne ile suçlandığını bilmeden 116 gün Cezaevinde çile dolduracak, tahliyesinin ardından Adana DGM’ den aldığı takipsizlik kararı ve Tığ’ ın televizyon kayıtlarında yer alan silinemeyecek ifadeleriyle suç duyurusunda bulunacaktır)

Parantezi burada kapatıp 21 Mart sabahına dönecek olursak…

Cumhuriyet Meydanının ortasına yığdırdığı odunları tutuşturarak kamera eşliğinde Devletin resmi Nevruz ateşini tutuşturan ve üzerinden atlayan Tığ, ardından mahallelerdeki lokal korsan gösterilere yönelik operasyonları izlemek üzere Küçükbarak’ ın yanına intikal edecekti. Gerginlikler, yer yer çatışmalar, bir sürü yaralı ve 300′ den fazla gözaltı ile sınırlı değildi Mersin’ in tarihi boyunca daha önce tanık olmadığı savaşı andıran inanılmaz tablo…

Bir gün sonra ortaya çıkan bilançoya göre; ikisi polis, biri ailesinin ekmeğini simit satarak çıkarmaya çalışan ikisi sivil; dört ölü… Mersin dört cenazeyle sabahladı…

Nevruz nedeniyle izinsiz gösteri yapan grupla polis arasındaki çatışmada polis panzeriyle duvar arasına sıkışan simitçi Mehmet Şen ve Ömer Aydın olmak üzere iki gösterici hayatını yitiriyordu ama bununla da bitmeyecekti o gün Mersin’ in üzerine çöken kâbus… (Ölen Mehmet Şen’ in cesedinin hastane morgundan adeta kaçırılarak ailesinden habersiz Çavuşlu mezarlığına gömülmek istenmesi yaşanan onca acının küçük detayı olarak kalacaktı)

İki polisin ölüm hikâyesi de inanılır gibi değildi.

Ankara’dan Mersin’ e takviye gelen güvenlik elemanlarını taşıyan panzer kentin doğu girişindeki üst geçidi hızlı geçmeye kalkınca geçitten aşağı uçacak Ankara Emniyet Müdürlüğü kadrosunda görevli polis memurlarından 28 yaşındaki Hasan Yılmaz olay yerinde, 32 yaşındaki Çetin Ayaz ise hastaneye götürülmek istenirken yolda ölecekti. (Tığ o ölümleri de mühendislik hatası var dediği üst geçite yıkıp çıkacaktı işin içinden)

Akın Küçükbarak ve Akif Tığ ikilisi ya ortaya çıkan vahim tablonun farkında değildi ya da, ikiliye verilen sözler fütursuz davranmalarının gerekçesiydi. (O kadar ki, seçildiği ilin kan gölüne dönmesinin ardından sorumlular hakkında soruşturma başlattığını söyleyen Yücelen’ in gerilimin gazını almaya yönelik olduğu, o soruşturmalardan hiç bir sonuç çıkmamasıyla anlaşılacak, Emniyet Müdürü ve ardından Valiye el çektirilmesi ancak 3 kasım seçimleri ertesi iktidarın el değiştirmesiyle mümkün olacaktı)

Ülkenin başka hiç bir yerinde yaşanmayan gerginlik ve onca ölümün, cenazenin ardından Tığ kameraların karşısına geçip, gönül rahatlığıyla duruma hakim olduklarını açıklıyordu.

Yarattığı gerilimin kan gölüne çevirdiği kent “devlet duruma hâkim” diyecek kadar da her eleştiriye cevap yetiştirecek Valisiyle ülke gündemine düşüyor, Filistin benzeri görüntülerin yarattığı ve kolay kolay silinmeyecek sancılı algıyla ünleniyordu Mersin.

Kendisini gaza getirenler dışında kalan yerel, ulusal tüm medyanın, 80 ilde yaşanmayan gerginliğin nasıl olup ta Mersin’i baştan aşağı sarıp sarmaladığını sorgulaması da etkilemiyordu ikiliyi…

BDP’ nin yaptığı başvurunun neden ret edildiğini daha önce dile getirdiklerinden çok daha trajikomik gerekçeyle açıklayacaktı Vali:

Hazırlanan etkinlik afişlerinde yer alan ‘nevruz’ sözcüğündeki ‘V’ harfinin ‘W’ olarak yazılması affedilir gibi değildi ve kendisiyle görüşen dönemin BDP il başkanı Muzaffer Akad’ a yasaklama kararında o suç unsuru ‘W’ harfi etkili olduğunu ifade etmişti.

O günlerde kimseye taviz vermeyen Valinin yıllar sonra kent genelinde usulsüz biçimde dağıttığı silah ruhsatları ve bunların kimlere verildiği soruşturma ile ortaya çıkacak ve hep birlikte bilinmeyen bir başka yüzüyle tanışacaktık sürecin. (O silah izinleri nedeniyle Valinin başı epeyi ağrıyacak, ruhsatlarına imza attığı 431 kişinin 76’sının sabıkalı olduğu Yargıtay’da görülen dava sonucunda ortaya çıkacaktı)

Cezanın kesinleşmesi ardından 1 Eylül 2008 tarihinde Aksiyon Dergisi Tığ ile ilgili haberi “Mersin tezgâhında vali parmağı!”çarpıcı manşetle duyuracak ve şu çarpıcı analizle sürdürecekti:

“Türkiye’de sinir uçlarıyla oynanan birkaç şehirden biri Mersin. Türk-Kürt kavgasının ateşlenmek istendiği yer. İlde valilik yaparken 431 kişiye silah ruhsatı veren Akif Tığ’ın çarptırıldığı 11 ay 20 günlük hapis ve 333 YTL’lik para cezasını Yargıtay onayladı.

Tığ, 2002’de valiyken Mersin, tarihinin en büyük Nevruz gerginliğini yaşamış, ikisi polis dört kişinin öldüğü olaylar sonunda değişen iktidarla birlikte Tığ’ın görevden alınması ardından atanan Vali Atilla Osmançelebioğlu, 3 yıl boyunca sadece 10 kişinin ruhsat talebini imzalayacaktı.”

21 Mart 2002 nevruzunda yaşananların, Kürtleri sindirmeye hatta Mersin’ den uzaklaştırmaya yönelik büyük projenin adımlarından biri olduğu o kanlı günün ardından çok daha iyi anlaşılacaktı.

Demokratik kitle örgütleri Vali Tığ’ ın nevruzda yaşanan olaylarla ilgili bilgileri bilinçli olarak çarpıttığını, kendisini Mersin’ in gardiyanı gören Vali eliyle kentin hapishaneye çevrilmek istenmesinin kimseye yarar getirmeyeceğini açıklayadursun, Tığ ve Küçükbarak olaylara lojistik destek verdikleri gerekçesiyle seyyar satıcıları yok etmeye yönelik yeni adımları atmaya girişti.

Kanlı 21 Mart ile yeni yasaklara ve olaylara gebe 1 Mayıs arasında seyyar satıcılık üzerinden işsiz, aşsız Kürtlere yönelik operasyonu anlatarak sürecek yazı dizisi…

 

 

 

Ergenekon Mersin’ in ne yanına düşer? -2-

Ergenekon Mersin’ in ne yanına düşer? -2-

Nedenlerinin sorgulanması bir yana, Arenada matadorları izleyen seyirciler gibi, Pamuk’un görevden alınması için hep birlikte tempo tutulan akılların dışlanıp duyguların öne çıkarıldığı netameli bir o kadar da netameli dönem…

Turgay Pamuk’un görevden alınmasını prestij kazancı olarak görmeye hazır, popülist rüzgarlara kapılmaya zaten meyilli kamuoyu penceresinden bakıldığında “işlediği suç!” gerçekten affedilecek cinsten değildi.

Emniyet müdürünün oğlu, yanında bir arkadaşıyla gece yarısı ehliyetsiz ters yola girmiş, onları enseleyen trafik ekibine, olayı öğrenen Pamuk’ un telsizden tüm büyük kulakların duyacağı biçimde hakaret ettiği gazete manşetlerine bomba gibi düşmüştü.

Arenadaki alkışları duyan Yücelen fırsatı kaçırmadı, müdürü merkeze alıp, yerine Ankara’da günlerdir konusu “çok farklı ama homojen Mersin yaratma derslerine çalışan” akın Küçükbarak’ ı Emniyet Müdürü vekili olarak görevlendirdi.

Bu tayin operasyonu sırasında ufak ama hayli ilginç bir ayrıntı da dikkatlerden kaçmış, toplumsal isteriğe uygun olarak göz ardı edilmişti.

Ters yola giren Pamuk’un yanındaki arkadaşının Vali Akif Tığ’ın oğlu olması gerçeği…

Madem çocukların cezasını babalar ödeyecekti, Tığ’ın “suç ve cezada” Pamuk’tan farkı yoktu.

Müdür memurlarını azarladı diye görevden alınıyorsa gece yarısı polisleri makamına çağırıp fırça atan Tığ’ ın da ödemesi gereken daha büyük fatura olmalıydı.

21 Şubat 2002 tarihli Milliyet’teki haber, bu gerçeği yorum gerektirmeyecek kadar açıktı, hep birlikte okuyalım:

“İçel Valisi Akif Tığ’ın oğlu Atilla ile Emniyet Müdürü Turgay Pamuk’un oğlu Çağlar’ın içinde bulunduğu ve ters yönde giden otomobili durduran polislerin başına gelmeyen kalmadı. Üzerlerinden ehliyet ve kimlik çıkmayan çocukları karakola götürmek isteyen 3 polis memuru, gece saat 01.00’de valiliğe çağrılarak “makamda fırça yerken”, amirleri de başka bir karakola sürüldü.”

Haberden anlaşılacağı gibi görevli memurları makama çağırıp fırça atan Müdür Pamuk değil Vali Tığ’ dı ama gönderilen Tığ değil, Pamuk olacaktı nedense…

O günlerde Pamuk’ u yiyecek operasyon öyle ince kurgulanmıştı ki, aynı gece oğlu ile Tığ’ ın oğlu Atilla’ nın ters yola girdikleri noktaya gelip, çağırdığı Trafik ekibine bizzat ceza yazdırması bile Emniyet Müdürünün işlediği bağışlanamaz! günahın hafifletici nedenleri arasına koyulmamıştı.

Memurlara reva görülenlerin faturasını Pamuk öderken, Tığ ileride büyük işlere birlikte imza atacağı müdür vekili Küçükbarak’ ı dört gözle bekliyordu. (Kimi söylentilere göre Tığ ve Küçükbarak’ ın ataması Milli Güvenlik kurulunda alınan Mersin’e özgü bir karar çerçevesinde yapılmıştı. O MGK dönemine ilişkin tutanaklar yayınlanmadığı sürece söylenti iddiadan ibaret kalacaktır. Ama örneğin aynı dönemde Kürt bölgesi Kuzey Irak’ a yapılan ihracata aracılık eden Mersin Serbest Bölgesinin Gıda ithalat ve transit işlemlerine yasal hiçbir dayanağı olmayan yine yarı gizli kararnameyle yasaklanması böyle bir MGK kararının olabileceği ihtimalini güçlendiriyor. Ve bir başka gerçek Küçükbarak’ ın Mersin’ de göreve geldiği dönemin tüm Resmi Gazete arşivlerini taradım, Küçükbarak’ ın Müdür muavini sıfatıyla da olsa atandığına dair herhangi bir kararnameye rastlamadım)

Bu türden basit! ayrıntıları bir yana bırakıp konuya dönecek olursak;

Nedeni pek anlaşılmayan tayin furyalarından kafası karışan kamuoyu, Vali ve emniyet müdürlerinin Yücelen’ in İç İşleri Bakanı oluşuyla birlikte hızlanan bürokrat değiştirme trafiğini sorgulamadı.

Örneğin, göreve hızlı başlayan Emniyet müdür vekili Akın Küçükbarak’ ın yüklendiği, üzerine farz olmayan misyonunun gerçek yüzünü, perde arkasını sorgulamak bir kaç haddini bilmez benim gibi insanın aklına düşecekti.

O günlerde neler göz ardı edilmiyordu ki?…

Türkiye’ nin en büyük akaryakıt depolama çiftliğini Mersin Karaduvar’ da kurarken istim arkadan gelsin misali ruhsat işlerini çözmeye çalışan Fikret Öztürk’ ün büyük ortağı olduğu TV kanalında sahnelenen bir başka ince operasyonla uzaklaştırdığı genel yönetmen Mirza Turgut ve söyleşiler yapan benim gibilere kapanan ekranın arka yüzünde dönenlerin gerçek yüzünü öğrenmemiz için epeyi zaman gerekecekti… (Burada açtığım parantez içinde kalmak üzere küçük bir detay daha: dönemin İç İşleri Bakanı ve Mersin Milletvekili Rüştü Kazım Yücelen 6 Haziran 2001 yılında getirildiği Bakanlığa 6 Ağustos 2002 tarihinde veda etti. 2Kasım 2002 seçimlerinde de kendisi ve partisi Meclis dışı kaldı. Kadere bakın ki, aynı Yücelen İş Bankasında müfettiş yardımcılığından aldığı ücretle yaşamaya çalışan oğlu Ali ile Ankara’ da bir akaryakıt istasyonu açacak, OPET şapkası giydirilen milyonlarca dolarlık istasyonu işletecek şirket ve istasyona FİKRET Petrol adı verilecekti.)

Yerel TV konusunun nefes kesen bir kaç el değiştirme öyküsünü ve Yücelen ile iki oğlunun sigaradan akaryakıta uzanan hikâyesini ileride anlatmak üzere biz yeniden 2002 Mart ayına ve Akif Tığ-Akın Küçükbarak Mersin’ ine dönelim…

Olacakların ilk işareti 8 Mart 2002 Dünya Kadınlar günü öncesinde verildi. Yıllardır sorun yaşanmayan o anlamlı günün kutlaması için yapılan müracaat geri çevrildi, o günden sonra Mersin’ in nasıl yasaklar şehri olacağının habercisiydi bu.

8 Martın aslında yaklaşmakta olan 21 Mart Nevruz kutlamaları için sahneye koyulacak planın girizgah bölümü olduğunu kısa zamanda çok acı deneyimlerle tanık olacak, yaşayacaktık…

Küçükbarak hızlı başladı işe.

21 Mart yaklaşırken de ilk radikal adım geldi. O güne kadar kimi şikayetlere neden olsa da, Güneydoğudan göç eden nice yoksulun, mağdurun, mazlumun tek ekmek teknesi olduğu için hoş görülen seyyar satıcıların el arabaları bir sabah yasaklandı, yasağı delmeye kalkışanların arabaları araçlara doldurulup belirlenen bir alanda parçalandı.

Yasağı sorgulayanlara verilen resmi cevap Mersin Cadde ve kaldırımlarını yürünecek hale getirmekti ama kapalı kapılar ardında kulaklara, neredeyse tamamı Güneydoğu’dan göç etmiş Kürtlerden oluşan satıcıların arabalarını silah zulası olarak kullandıkları, terör örgütüne lojistik destek verdikleri fısıldanıyordu…

Alternatif üretmeden, Belediyelerle ortak çözüm geliştirmeden bir sabah ekmek tekneleri ellerinden alınan insanların trajedisine tepki göstermek şöyle dursun, çoğu insan ve kent dinamikleri için alkışlanacak girişim olarak yansıdı o operasyonlar…

Belediyeleri yok sayan, -Akif Tığ’ ın o günlerde övündüğü kendi söylemiyle mahallenin tek horozu edasıyla- sergilenen, el arabalarına el koyulurken incitilen, horlanan insanların çaresiz bakışlarıyla ezildiğimiz o günlerde ne kadar yalnız olduğumuz, kaldığımız anlatılır gibi değildi.

Sadece potansiyel örgüt mensubu gibi algılanan seyyar satıcılar nasibini almadılar, kendini kentin tek hâkimi gören Müdürün uygulamalarından…

Gün geldi Küçükbarak arkasına düşen Fikret Öztürk’ ün büyük ortağı olduğu yerel televizyonun yetkilisi  iş adamları eşliğinde Belediye Başkanı edasıyla kaldırım teftişlerine çıktı…

O televizyon kameralarının eşliğinde sadece seyyar satıcıların fatura ibraz edemediği mallarına el koymasını, dükkânının önünde sakatat sergileyen kasaplara attığı fırçaları akşam o televizyon ekranlarında canlı yayın heyecanıyla nutkumuz tutulmuş izliyorduk…

İster inanın ister inanmayın, kafasına göre koyduğu ölçülerle bağdaşmayan kimi tabelaları bile söktürmeye kalkışacak kadar yerel yöneticiliğin havasına girip benimsemişti bu kent teftişini.

Büyüğünden küçüğüne hiç bir Belediye Başkanı ve yöneticisi dur demediği için de değneksiz köy misali çıtayı her gün biraz daha yükseltti.

Ankara’ dan kendisine verilen yetkilendirme sınırının nerede başlayıp nerede bittiğini bilmeyen benim gibi bir kaç saf insan dışında kendisine dur diyen çıkmayınca önce Nevruz, ardından 1 Mayıs ve sonunda seçmen listelerini düzenleyen muhtarlara düzenlenen operasyonlara gelecekti sıra…

Hepsini tek tek anlatacağım ama bir sonraki yazıda…

 

Mersin Ergenekon’un ne yanına düşer? -1-

Mersin Ergenekon’un ne yanına düşer? -1-

Bir yandan Özel Kuvvetlerin yasal örgütlenme olduğunu, yasa dışı işlere bulaşmadığını söyleyen Genel Kurmay, öte yandan Kozmik Oda soruşturmalarını tamamlayan, edindiği bilgileri Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç suikast girişimi ışığında iddianameye çevirmeye hazırlandığı söylenen Savcılığın girişimleri düşüyor gündeme…

O iddianamede kimi kardeş silah ve seri numaraları birbirini takip eden mühimmattan da söz edileceği yansıyor medyaya…

Mersin Mezitli’ deki bir düğün salonunda masaya koyduğu silahın üzerine el basarak “Bu uğurda ölmek var, öldürülmek var, öldürmek var” şeklindeki şiddet ve nefret dolu yemin merasimini yaptıran Fikri Karadağ’ ın tüyler ürperten görüntülerini izleyinceye kadar hangimiz farkındaydık tehlikenin ve daha da beteri üzerimizde denenmeye hazırlanılan ölümcül oyunun?

Sorunun somut yanıtı hem zor hem hayli karmaşık…

İyisi mi, asıl söylenmesi gerekeni sona bırakıp şu günlerde gittikçe sulandırılan, hayatımıza kan doğramaya kast edenleri neredeyse cami kapısından toplanmış masumlarmış gibi kutsayanların unutturduğu Ergenekon iddianamesine yeniden ve farklı yanlarıyla ve özellikle de Mersin penceresinden göz atmak…

Mersin önemli çünkü 21.yüzyılda Türkiye’ yi hiç bir aykırı sesin duyulmadığı tek tipleştirme senaryosunun sahneye koyulduğu en önemli merkezlerden biri olmasına rağmen, bu konuda o kadar az şey biliniyor ki…

Bu bilinmezliğin ileride kimi hafıza kayıpları ve yaşananları unutturma tehlikesine karşı kayıt altına alınması, en azından iddianamelere yansıyan resmi dağarcıktaki bilgilerle sınırlı da olsa yazılması gerektiğine inanıyorum.

Dilerim günün birinde Mersin üzerine tezgâhlanan oyun ciddi bir araştırma konusu olur ve benim karınca kararınca yapmaya çalıştığım çalışma, çok daha kapsamlı biçimde yapılarak bilinmeyenlerin de gün ışığına çıkarıldığı araştırmaya dönüşür.

Yapılacak araştırma kapsam olarak; önemli kilometre taşlarından biri olarak saydığım Emniyet Müdürü Turgay Pamuk’un görevden alınmasına yol açan operasyonla başlar, bayrak provokasyonu, şehit cenazelerinde yaşananlar ve ardından Mersin’ i mesken tutan kan dökecek kadar gözü dönmüş kimi Kuvvacı örgütlerin Ergenekon kapsamında saf dışı edilmesiyle son bulur.

Onca acı, ölüm, kan ve gözyaşına mal olan 6 yılı aşkın süreci tek cümlelik bir paragrafa sığdırdığıma bakmayın.

Neler yaşanmadı ki, o dönemde…

İyisi mi fazla gerilere gitmeden bir yerinden ele almak…

Mersin adına taşları yerinden oynatan süreç 2001 Şubatının son günlerinde bir Emniyet Müdürünün görevden alınmasıyla başladı.

2001-2002 yılları arasındaki kısacık zaman diliminde aslında tam 4 Emniyet Müdürü değişikliğine tanık olduk.

İlk işaret fişeği 28 Şubat 2001 günü sekreteriyle aşk yaşadığı iddia edilen 3 çocuk babası Haluk Bahçekapılı’ nın görevden alınmasıyla başladı, yerine de Kars Emniyet Müdürü Turgay Pamuk atandı.

Dönem 28 Şubatın ardından kurulan nice hükümetten birinde İç İşleri Bakanlığına getirilen Sadettin Tantan’ ın etkili olduğu günlere denk geliyordu ve Pamuk’ un atama kararnamesini imzalayan Bakan Sadettin Tantan’ dı…

Türkiye’ nin netameli ve çalkantılı döneminde hiç kimse Bahçekapılı yerine Pamuk’ un atamasının gerçek nedenlerini sorgulamadı bile.

Sadece Mersin değil Türkiye çok ilginç bir dönemden geçiyordu. Yolsuzluk, hırsızlıkların ayyuka çıktığı, Tantan imzalı operasyonların tüm ülkeyi kapladığı günlerde Cumhuriyet tarihinde eşine az rastlanır bir farklı operasyona tanık olduk…

DSP-MHP-ANAP Hükümetinin küçük ama güçlü ortağının başındaki Mesut Yılmaz, diğer ortakların karşı çıkmasına rağmen radikal değişikliğe imza attı. Arı kovanlarına çomak sokmakta mahir ve baskılara rağmen geri atmayan Tantan’ ı görevden aldı. Yerine Tekelden sorumlu Devlet Bakanıyken iki oğluna Mersin Phillip Morris (dünyanın en büyük sigara üreticisi) bayiliği alarak hepimizi şaşırtan ve konuyu TBMM’ ye taşıyan Mehmet Bekaroğlu’ na verdiği cevapta “yapılan işlemin hukuki olduğunu söyleyen kendisine çok yakın isimlerden Rüştü Kazım Yücelen’ i getirdi…

Değişikliğin yapıldığı günlerde Bahçekapılı yerine Tantan’ ın Mersin Emniyet Müdürlüğüne atadığı Turgay Pamuk Mersin Emniyet Müdürlüğü görevini sürdürüyordu.

Rüştü Kazım Yücelen herkesi şaşırtan ve o günlerde çok ta anlam verilmeyen bir atamayla başladı işe. Yücelen’ in İç İşleri Bakanlığına kaydırılmasına en çok sevinenlerin başında gelen Mersin Valisi Şenol Engin bir anda görevden alınıp merkeze çekildi.

İkilinin geçmiş ilişkilerini bilenler için, Valilikten Bakanlığın önemli koltuklarından birine getirilmesi beklenen Engin’ in kızağa çekilmesi gerçekten şaşırtıcıydı.

Milletvekilliğinde 20 yıllık rekorun sahibi, Yücelen gibi tecrübeli biri çok ta önemsediği kendi seçim bölgesi Mersin’ e Engin gibi kentin tüm hassasiyetlerini, özelliklerini bilen biri yerine ilk Valilik deneyimini Kütahya’da yaşayan Akif Tığ’ı getirerek şaşkınlığı şoka çevirecekti.

Akif Tığ kısa süre sonra Mersin’e gelip valilik koltuğuna otururken en büyük yardımcısının Emniyet Müdürü Turgay Pamuk olacağı kent kamuoyunun ortak kanaatiydi.

Ancak öyle olmadı.

Tıpkı Bahçekapılı’ nın tayin operasyonu gibi yerine Tantan tarafından atanmış Pamuk’un kellesine mal olacak o hayli ilginç, bugüne kadar da gerçek anlamda tartışılmayan bir başka gelişme yaşandı. Ve o günün koşullarında o gelişmeyle sahneye koyulanlar şaşırtmak şöyle dursun, aksine çok olağan karşılandı nedense…

Nedenlerinin sorgulanması bir yana, Arenada matadorları izleyen seyirciler gibi, Pamuk’un görevden alınması için hep birlikte alkış bile tutuldu o günlerde…

Turgay Pamuk’un görevden alınmasını prestij kazanımı olarak görmeye hazır, popülist rüzgarlara kapılmaya zaten meyilli kamuoyu penceresinden bakıldığında “işlediği suç!” gerçekten affedilecek cinsten değildi.

Emniyet müdürünün oğlu, yanında bir arkadaşıyla gece yarısı ehliyetsiz ters yola girmiş, onları enseleyen trafik ekibine, olayı öğrenen Pamuk’ un telsizden tüm büyük kulakların duyacağı biçimde hakaret ettiği gazete manşetlerine bomba gibi düşmüştü.

Arenadaki alkışları duyan Yücelen fırsatı kaçırmadı, müdürü merkeze alıp, yerine Ankara’da günlerdir konusu “çok farklı bir Mersin yaratma derslerine çalışan” akın Küçükbarak’ ı Emniyet Müdürü vekili olarak görevlendirdi.

Bu tayin operasyonu sırasında ufak ama hayli ilginç bir ayrıntı da dikkatlerden kaçmış, belki de toplumsal isteriğe uygun olarak göz ardı edilmişti nedense…

Ters yola giren araç Tığ’ın özel arabasıydı ve direksiyonun başında Emniyet Müdürünün oğlu Çağlar değil, Valinin oğlu Atilla oturuyordu.

Yalın gerçeğe ve polisleri makamına çağırıp azarlayan Tığ’ ın görmezden gelinip, Pamuk’ un polislere sarf ettiği tek kelimenin bürokratik hayatına mal olması ve görevden alınmasıyla yerine vekâleten atanan Akın Küçükbarak’ ın Tığ ile uyum içinde Mersin üzerine kâbus gibi çökmesinin ardındaki sır perdesi neydi?

Asıl konuşulması, irdelenmesi gereken mevzu buydu ama Mersin işin o kısmına hiç girmedi.

O sorunun cevabını ve Pamuk’ un yerine getirilen Emniyet Müdürü Akın Küçükbarak’ ın Mersin özeline has uygulamalarını anlatarak sürdüreceğim yazıyı…

 

Çukurova havaalanı “kâhinlere” havale…

Çukurova havaalanı “kâhinlere” havale…

Son günlerde medyaya yansıyan açıklamalar merak edilen soruyu yanıtlamaktan çok kafaları hayli karıştıracak cinsten.

AK Parti Milletvekillerine hatta Bakan Çağlayan’ a bakarsanız, yapımcı firmanın kredi sorunu işi geciktirdi ancak o sorun çözüldü ve yakında çalışma başlayacak.

Bu “yakında” tabirini o kadar uzun süredir duyuyoruz ki, neyin yakın, neyin uzak olduğunu bile kestirmek gittikçe güçleşti.

O güçlükleri ve iktidarı temsil eden siyasetçilerin kamuoyuna estirmeye çalıştıkları iyimser rüzgârları bir yana bırakıp, edindiğim bilgiler çerçevesinde dilimin döndüğünce son durumu anlatmaya çalışayım.

Kargılı yer seçiminin ardından (bunun ne kadar yanlış bir seçim olduğunu daha işin başında yazmıştım, ona da değineceğim) YİD -Yap İşlet Devret- modeline göre 14 Aralık 2011 günü ihale yapıldı. Genel kanaat 20 yıl civarında işletme karşılığı teklifler geleceği yönündeydi. Ancak ihaleye tek firma katıldı ve işin tamamlanmasını müteakip 9 yıl 10 ay süreyle işletip devredeceği yönündeki şaşkınlıkla karşılanan o teklif uygun bulundu.

Beklentiler hemen yer tesliminin yapılacağı ve yapım işinin hızla tamamlanıp bölgesel havaalanının kısa zamanda devreye gireceği yönündeydi.

Hükümet te bu konuda üzerine düşeni fazlasıyla yapmış, hızlı kamulaştırma kararı resmi gazetede yayınlanarak yer teslimi konusunun çözümüne yönelik en ciddi adım atılmıştı.

İhaleyi kazanan firmanın 36 ay içinde tamamlayacağını taahhüt ettiği Havaalanı ne durumda derseniz hemen yanıtlayayım: Aralık 2011’in üzerinden yaklaşık 27 ay geçti ama işe başlanacağı konusunda hiç bir somut adım gelmedi, gelmiyor.

İlk günlerde esen umutlu havanın yerini belirsizlik hatta karamsarlık almış durumda. Bir ara 2013 Akdeniz Oyunlarına yetişip yetişmeyeceği bile tartışılan tesis için geniş zamanlı dil kullanan AK Parti cephesi dışında iyimserlik kokan bir şey söyleyen de yok.

Gittikçe yoğunlaşan belirsizliği kimisi medyaya yansıyan demeçlerdeki bilgi kırıntılarından yola çıkarak gidermeye çalışalım:

Başta Bakan Çağlayan olmak üzere iktidar Milletvekilleri sürekli olarak ve bıkmadan “yapımcı firmanın zorlandığı kredi sorununu çözdüğünü ve en kısa zamanda yer tesliminin yapılacağını” söylese de, yazının kaleme alındığı bugünlerde, Çukurova Bölgesel Havaalanı Genel Koordinatörü  “Bankalardan kredi temin edilmediği” iddiasını kesinlikle yalanlıyor ve “yer teslimini” beklediklerini söylüyor.

Bu durumda kime mi inanacağız?

Üzülerek belirtmeliyim; Sürecin her yönüyle asıl muhatabı, izleyicisi, gözleyicisi konumundaki Devlet Hava Meydanları İşletmesi yetkilileri bugüne kadar 8 bin dönüm arazi kamulaştırması için 145 trilyon harcandığını ancak henüz yer teslimi aşamasına gelinmediğini söylüyor…

DHMİ adına konuşan yetkili; “Tarih belirlenmiş değil incelemeler sürüyor. Yer teslimi öncesinde bazı bilgi ve belgeler gerekiyor. Tarih konusunda bir şey söylemek kehanet olur” diyor…

Kehanet tabiri ister istemez, 2009 yılına ve yıllarca Baharlı’ daki Hazine arazisi üzerine kurulmasını önerdiğimiz, beklediğimiz Havaalanı ile ilgili şapkadan Kargılı tavşanını çıkaran bürokratlara karşı kaleme aldığım yazıyı hatırlattı bana…

Merak edenlerin https://abdullahayan.wordpress.com/2009/12/31/cukurova-havaalani-projesinde-son-perde-sapkadan-kargili-cikti%E2%80%A6/ adresinde tümünü okuyabileceği o yazıda bugün yaşanacakları görmüş gibi şunları yazmıştım:

“Baharlı gibi, tamamı hazine arazisi üzerinde yer alan, üstelik tarım alanı olarak kullanılmayan bir yerden vazgeçip, Kargılı gibi neredeyse tamamı özel mülkiyete ait, üstelik tümü sulama kanallarıyla ve tarım alanlarıyla dolu bir alanı önermenin nedeni ne olabilir?

Soruları merak eden o kadar çok insan var ki…

Yanıtlamaya çalışayım…

Bana göre bunun iki nedeni olabilir…

Ya bilmediğimiz çok etkili birilerinin, Kargılı civarında devlete kazıklanacak ve bu yolla ceplerini dolduracakları arazileri vardır ki, Senaryonun mutlu sonu kamulaştırma ile bitecektir.

Veya “Küçük olsun bizim olsun, Şakirpaşa bize yeter, Mersin’e havaalanını kaptırmayız” lobisinin kısır anlayışı hâkim olmuştur yer seçimine…

Bu işin olmayacağını doğrudan söylemeye çekinenler, kamulaştırma gibi ucu açık sürece mahkûm Kargılı’ yı öne çıkararak, ipe un sermektedirler.

Ne devletin bugünkü kaynaklarla bu kamulaştırmayı kısa zamanda yapması mümkün, ne de bölgenin bu akıl dışı süreci beklemeye sabrı…”

Uyarılarımın üzerinden üç yılı aşkın süre geçmiş… Keşke süreç beni haksız çıkarsaydı da yazdıklarımdan dolayı mahcup olsaydım.

O günlerde sadece yazarak değil, MTSO büyük salonunda yapılan toplantıda seslendirmeye ve dilimin döndüğünce uyarmaya çalıştığım ama ne yazık ki kulak ardı edilen yer seçimi yanlışıyla boğuşuyoruz.

Eleştirilerime karşı “zemini iyi olmayan Baharlı” mazeretine sığınanlar; su kanallarıyla örülü, narenciye bahçelerinin ortasına kondurulacak tesisin sadece kamulaştırmasına ve şimdilik 145 trilyon para akıttı. “Şimdilik” kaydını düşüyorum çünkü kamulaştırmanın ne zaman tamamlanacağı ve işin açılan kimi davalar nedeniyle sonunda kaç paraya çıkacağı gerçekten de “kâhinlere” kalmış…

Dünyanın en büyük havaalanlarının bataklıklara hatta deniz üzerine kurulduğu gerçeği ortadayken bürokrasinin Kargılı ısrarını sorgulamakta zorlanan AK Parti, seçimlerde birilerinin anlamsız inadının ve o inadın yarattığı belirsizliğin faturasını ödemek zorunda kalacak.

“Kendi düşen ağlamaz” diyeceğim ama düşen başta Mersin olmak üzere tüm bölge ve günahımız olmadığı halde ağlamak ta bize kalıyor sonunda…

 

Taşucu Belediyesinin arazi satışı, “tuzun koktuğu durumlar”

Taşucu Belediyesinin arazi satışı, “tuzun koktuğu durumlar”

Yılın ilk günlerinde bir yazı kaleme almış ve Taşucu Belediyesinin 2002 yılında Hazineden hizmet alanı olarak aldığı 186 dönümlük araziyi birilerine satma hikâyesini ve o satıştaki akıl almaz çarpıklıkları kaleme almıştım.

Belediye tüzel kişiliğinin sona erdiği 6 Aralık 2012 tarihinden bir gün sonra yani 7 Aralık günü ihaleye çıkarıp, 27 Aralık 2012′ de satmıştı taşınmazı…

Ne var bunda diyebilirsiniz?

Öyle ya, yerel yönetimlerin nice başına buyruk uygulamasına tanık olmanın olağanlaştığı bir ülkede yaşadığımız bilinmeyen bir şey değil.

Ama burada “daha neler” dedirtecek, şaşkınlıktan küçük dilimizi yutacağımız öylesine gelişmeler yaşanıyor ki, yazmasam olmaz…

Nitekim 5 Ocak 2013 günü; Belediyenin 36 trilyon tahmin edilen araziyi 6 trilyona satmasını anlattığım yazıda 6 Aralık 2012 yürürlüğe giren yasa maddelerine atıfta bulunmuş ve aynen şunu söylemiştim:

“Kanunun geçici 1. maddesi kapanacak Belediyelerle ilgili düzenlemeleri kapsamaktadır ve o maddenin 26. bendi hiç bir tartışmaya yol açmayacak, ilkokul çocuğunun bile anlayacağı dilden neyin, ne zaman ve nasıl yapılacağını tarif etmektedir.

Şöyle der geçici 1. maddenin 26. bendi:” bu kanunla tüzel kişiliği kaldırılan belediyeler, kanunun yayımı tarihinden itibaren kendilerine ait taşınmaz malları satamazlar.”

Konu bu kadar açıkken herhangi bir yerel yönetim yasayı çiğneme adına satmaya kalkarsa ne olur?

Türkiye bir hukuk devleti olduğuna göre (en azından öyle olduğunu sanıyoruz) yasal yollara başvurulur.

Burada da öyle olmuş.

Tüzel kişiliğinin sona ermesiyle Taşucu’ nun bağlandığı Silifke Belediyesi satış işleminden haberdar olunca, Mersin İdare Mahkemesine başvurup satış kararının iptalini ve yürütmenin durdurulmasını talep eder.

Konunun hassasiyetini gören İdare Mahkemesi beklemeden ve başvuruyu alır almaz 15 Ocak 2013 günü satışla ilgili yürütmeyi durdurma kararı alır.

MHP’ den AK Parti’ ye transfer olan Taşucu Belediye başkanının yargıya saygı göstereceğini sanıyorsanız yanıldığınızın resmidir.

Sanki böyle bir Mahkeme kararı yokmuş gibi oturur İç İşleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğüne başvurup satış işleminin onaylanmasını ister.

Genel Müdürlük başvuru üzerine 23 Ocak 2013 tarihli yazı ile konunun asıl muhatabı Silifke Belediyesinden görüş ister.

Silifke Belediyesi yasal olmayan, üstelik Mersin İdare Mahkemesinin yürütmeyi durdurma kararıyla herkesin durması gerektiği satış işlemine onay vermediğini bildirir.

Sonra mı?

İster inanın ister inanmayın; İç İşleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü 15.2.2013 tarihinde satışı onaylıyor.

Silifke Belediyesi seçilmişinden, bürokratına nutku tutulmuş vaziyette izliyor süreci…

Şu soruya yanıt verilemiyor çünkü: “Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü madem bildiğini okuyacaktı, bizim görüşümüzü neden sordu? Madem sordu, neden gereğini yerine getirmedi?”

Konuyu yakından izleyen biri olarak bana gelince…

Günlerdir dilime pelesenk olmuş soruyla dolaşıyorum:

“Et kokarsa tuzlarız, ya tuz kokarsa?”

 

On beş aya üç buçuk Koordinatör sığdıran şehir…

On beş aya üç buçuk Koordinatör sığdıran şehir…

Dünya üzerinde böylesi bir başka rekor kırıldı mı bilmiyorum. Konu edilmediği için Guinness rekorlar kitabına da girdiğini sanmıyorum.

Ama Akdeniz Oyunları nedeniyle egale edilmesi hayli zor bir rekora imza attığımız tartışılmaz.

Yaklaşık bir yıllık zaman dilimine üç koordinatör (hatta bir de yardımcı koordinatörü katarsak üç buçuk) ataması sığdırıldı da, gıkımızın çıktığını duyan oldu mu?

Dünya üzerinde böylesine vurdum duymaz başka kent var mıdır, sanmıyorum.

Olmayınca da iş abartıldıkça abartıldı. 1,6 milyon nüfusa üstelik hayli zengin, birikimli kadrolarına sahip bu kentte sanki koordinatörlüğü yürütecek yeterince insanımız yokmuş gibi, üçünü de kentin en işlek caddesine bıraksanız kaybolmaları mümkün başka yerlerden isimler bulunup işin başına getirildi.

Önce Suat Kılıç’ ın hemşehrisi Ali Yener bir iki dayandı sonra kimi iddialara göre Başbakan işlerin iyi gitmediğini görünce müdahil oldu ve Yener’ in yerine AK Parti eski İzmir il başkanı ve eski Milletvekili Taha Aksoy’ u görevlendirdi.

Ancak ne hikmetse Aksoy’ da bir kaç ay sonunda havlu attı.

Aksoy Mersin’ e yabancıydı ama bu iş için bulunabilecek en birikimli insanlardan biriydi. Gerek kariyeri gerekse de İzmir Üniversite Oyunlarında gösterdiği performans yadsınamazdı. Ancak hikmetse, Kılıç’ ın bir Mersin ziyaretinin hemen ardından Aksoy Başbakana gidip aldığı emaneti geri verdi.

(2012 Eylülünde 2002 ve 2007′ de Bolu AK Parti Milletvekilliği yapan Metin Yılmaz isimli zatın da başladığı günlerde sona eren ve ancak medyaya o günlerde yansıyan demeçleriyle haberdar olduğumuz atama macerasını da not edeyim unutmadan)

Aksoy’ un ardından yine Mersin’de bu işi yapacak kapasitede uygun biri bulunmamış olmalı ki, çok uzaklardan Bekir Korkmaz getirildi (hem de aylık on milyarı aşkın maaş bağlanarak) Koordinatörlüğe…

İlginçtir diğerleri gibi Bekir Korkmaz’ ın da özelliği AK Parti cephesine yakın isim olması…

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde önce Zabıta Dairesi Başkanlığı ve ardından belediyeye bağlı kimi şirketlerde yer alan biri.

2009 yerel seçimlerinde Erzurum Büyükşehir Başkanlığı için aday adayı oluyor ama Erdoğan mevcut Belediye Başkanıyla yola devam etmeyi tercih edince o hayal suya düşüyor.

Erzurum macerası orada bitmiyor. Erdoğan işlerin iyi gitmediği Erzurum Kış Oyunları koordinatörlüğüne birini arayınca Korkmaz hatırlanıyor.

Korkmaz’ ın Erzurum’ da yapıp yapmadıklarına gelince. En iyisi o günlerdeki kimi gazetelere göz atmak:

İşte onlardan biri:

“Daha önce spor ile ilgili hiçbir geçmişi olmayan Korkmaz, bizzat Başbakan Erdoğan tarafından görevlendirildiğini söyleyerek ve iddiaya göre 14 bin TL maaşla geldiği Erzurum’da tüm yetkileri eline aldı. Korkmaz göreve geldiği sırada, akademisyenlerden oluşan bir danışman kadrosu organizasyonun mutfağında yoğun bir çalışma yürütmekteydi. Gönüllülük esası ile ve cüzi bir danışmanlık ücreti ile çalışan bu akademisyenler, bir yandan bağlı oldukları kurumdaki görevlerini yürütürken, bir yandan da her hafta Erzurum’a gidip gelerek çeşitli teknik konularda organizasyona katkı sunmaktaydı.

Korkmaz, bu akademisyenlerle bir süre iyi geçindi. 2010’un sonuna doğru çalışmaların tamamlanması ile birlikte, başından beri organizasyona emek veren bu kadronun işine keyfi olarak son verilmeye başlandı. Korkmaz, AKP’ye yakın olmayan bu kişilerle çeşitli bahanelerle yollarını ayırdı. Yaptıkları yoğun çalışmaya karşın işin dışına itilerek rencide edilen bir dizi isim, bu durumu onurlarına yediremeyerek istifalarını verdi.”

Bunlar oyunlardan önce hakkında dile getirilen iddialardı ve yalanlamayan bölümü tek kelimesine dokunmadan taşıdım köşeme.

Ama “kol kırılır yen içinde kalır” ilkesine yürekten bağlı Erzurumlular oyunlar bittikten sonra “bu kol yen içinde kangren olmuş” diyerek öylesine eleştirilerde bulundular ki ve eleştiriler bugünlerde “atı alanın Üsküdar’ı geçmemesi” adına Mersinlileri o kadar yakından ilgilendiriyor ki…

Herkesin ama özellikle de oyunları sihirli değnek gibi bekleyen esnafın, medyanın, bir biçimde etkilenmesi kaçınılmaz küçüğünden büyüğüne iş yapan herkesin bilmesinde yarar var.

Örneğin basın toplantısı düzenleyen bir partinin il başkanı şunları söylüyordu:

“Oyunlar bittiğine, evli evine, köylü köyüne döndüğüne göre, aslen Şenkayalı olan, hemşehrimiz olmasından övünç duyduğumuz Sayıştay Başkanı sayın Dr. Recai Akyel’den Erzurumlular olarak beklentimiz, Oyunlar Koordinatörlüğü’nün hesaplarını büyüteç altına alması şeklindedir. Umarız bu beklentimiz karşılık bulur. 750 trilyon lira olduğu söylenen bütçenin nerelere harcandığını öğrenmeyi de, halkımız adına kendimizde bir “hak” olarak görüyoruz.”

O “hesap sorma hakkı” genel harcamayla da sınırlı değildi.

Bugünlerde Mersin’ in pek ilgilenmediği, görmezden geldiği çok önemli bir konunun Erzurum versiyonuna yönelik eleştiriler şöyle sıralanıyordu:

“Böylesi büyük meblağdan damla misali pay alan lokantacımızı, otelcimizi, hediyelik eşya satan insanlarımızı, yerel gazetelerimizi suçlayacak ve itham edecek değilim. Kaldı ki, aklımızdan böyle bir şey de geçmez. Zor bir coğrafyada ve her türlü çileye katlanarak yaşayan insanımızın, ayrılan 2011 bütçesinden hakkı olan payı fazlasıyla alması gerektiğine inansak ta sormamız gerekiyor:

” Oyunlar nedeniyle şehrimize gelen sporcu ve yabancı delegasyonunu taşımak için açılan ihaleye neden Erzurum taşıyıcıları sokulmamış ve neden 5 trilyon 400 milyar lira gibi son derece büyük bir paranın şehir dışına gitmesine göz yumulmuştur?,

Oyunlar süresince ihtiyaç duyulan ve yapımı için yüzlerce milyarlar lira harcanan kitap, dergi ve broşürler neden Erzurum matbuatı yerine dışarıda, başka şehirlerde bastırılmıştır? Baskı tekniği ve kalitesi adına başarıyı yakalayan ve fedakârca çalışan matbaacılarımız ödül beklerken, niye cezalandırılmıştır? Yoksa memlekete yatırım yapmanın ve kaliteyi yakalamanın ödülü bu mudur?

Tekstil anlamında bölgesinin cazibe merkezi olan Erzurum’da marka haline gelmiş firmalar dururken, beresinden eldivenine, kaşkolundan elbise, çanta ve çorabına varıncaya kadar yığınla ürün niye dışarıdaki şirketlere yaptırılmış, esnafımızın kasasına girmesi gereken para neden başkalarının cebine akıtılmıştır?”

Bütün bunları niye mi yazdım…

Olur ya birileri okur da, Korkmaz döneminde Erzurum’ da yaşananlardan gerekli dersler çıkarılıp şu bir kaç ana başlıkta da olsa Erzurum’da yapılan yanlışlar Mersin’ de tekrarlanmaz:

-Örneğin; Mersin matbaaları sinek avlarken baskı işleri başka kentlere verilmemeli,

-Sporcu ve yabancı delegasyonu taşıma işi Mersin’ li kuruluşlar dururken başkalarına yaptırılmamalı,

-Erzurumluların deyimiyle “Marka haline gelmiş firmalar dururken, beresinden eldivenine, kaşkolundan elbise, çanta ve çorabına varıncaya kadar yığınla ürün dışarıdaki başka şirketlere yaptırılmaz, esnafımızın kasasına girmesi gereken para başkalarının cebine akıtılmamalı”

Umarım Erzurum’ da yaşanan filmin aynısı vizyona girmez Mersin’ de…

Ve dilerim şu yazdıklarımdan gerekli dersler çıkarılır da sürecin sonunda ben mahcup olurum.

Ama gidişat öyle mi?

97 Seyahat şirketinin (ki içlerinde Türkiye’ nin ilk 50′ si içine girenleri var) bulunduğu Mersin’e inat gelip giden delegasyon ve her türlü personelin uçak biletleri bile Mersin’ deki acentalar üzerinden değil Ankara’ daki bir kuruluş üzerinden temin ediliyor.

Kısaca adam olacak çocuğun ne olacağı şimdiden değil çok önceden belli aslında. Yaptığımı biraz da ajitasyon niyetine kabul edin…

Bakarsınız bu kışkırtmalar! işe yarar da etkinlikler sonunda ben yanılırım, kazanan Mersin olur…