Menderes’in son Mersin ziyareti… -1-

Menderes’in son Mersin ziyareti… -1-

1946’dan başlayarak çok sevdiği ve her fırsatta gelmekten mutluluk duyduğu Mersin’e, son ziyaretini 5 Ocak 1960 günü gerçekleştirdi Menderes..

Kurtuluş günü törenine (o günlerde Adana ve Mersin’in kurtuluşu aynı tarihte kutlanıyordu) katılmak üzere geldiği Adana’ da kendisini görmek için cadde ve meydanları dolduran on binleri selamladıktan sonra öğleyin yüzlerce arabalık konvoyla Mersin’e doğru yola çıktı.

Yenice ve Tarsus’ ta toplananların yoğun ilgisiyle geciken konvoy saat 15 civarında girdi kente.

Lütfi Oğuzcan başyazarlığını yaptığı Yeni Mersin gazetesinde Menderes’in gerçekleşecek ziyaretiyle ilgili aynı gün şunları yazacaktı:

“Bu büyük bayramımızı değerli Başvekilimiz Adnan Menderes’ in şereflendirmesi bizim için ayrı ve çok manalı bir sevinç ve gurur kaynağı olmuştur. Kendilerini Türkiye Cumhuriyetinin Başvekili, yapıcı ve yaratıcı bir devlet adamı olduğu kadar Kuvayi Milliye günlerinin bir mücahidi, istiklal savaşının gazisi olarak hürmetle selamlarız.” (Aynı Oğuzcan’ ın altı ay sonra gerçekleşecek darbenin ardından Menderes ve DP için yazdıkları ile yukarıdaki cümleleri yan yana koyup okumak vicdan kanatır ama bu konuya ileride değineceğim.)

6 Ocak tarihli gazeteler; “Menderes’i bağrımıza bastık” başlığıyla ve arka sayfalarını bile kentin spor sorunlarını Başbakana iletmek üzere yazılarla, dileklerle doldurarak bu tarihi ziyareti hayli geniş biçimde yansıtmaya çalışırlar okurlarına.

“Başvekilimize şehrimizde şimdiye kadar görülmemiş şekilde tezahürat yapıldı” başlığı altında verilen bilgiler ilginç:

“Başvekilimiz Adnan Menderes dün beraberlerinde Devlet Vekili ve Başbakan Yardımcısı Medeni Berk, Devlet Vekili İzzet Akçal (yıllar sonra Özal’ın siyasete sokacağı ve Başbakanlığa kadar yükselecek Mesut Yılmaz’ ın amcası a.a.) , Maliye Vekili Hasan Polatkan, Çalışma Vekili ve Basın Yayın ve Turizm Vekili Haluk Şaman, İçel Mebusları, İçel ve civarı Valileri, Basın Yayın ve Turizm, Vakıflar, Karayolları, Devlet Su İşleri, Etibank, İller Bankası Umum Müdürleri ve basın mensupları olduğu halde şehrimize teşrif etmişlerdir. Başvekilimiz Yenice’ de Mersin ve Tarsus’ tan 300′ e yakın vasıtayla gelenler tarafından coşkun tezahüratla karşılanmış ve muhteşem bir konvoy halinde Mersin’e hareket etmişlerdir. Yol boyunca binlerce vatandaşın sevgi ve bağlılık hislerine tercüman olarak onlara iltifatta bulunmuştur”

Menderes’ in Mersin ziyareti kuru bir protokolden ibaret değildir. Toprak Mahsulleri Ofisinin ülke genelindeki en büyük depolama silolarının devam eden inşaatını yerinde inceleyecek ve o güne kadar ülkenin görmeye alışık olmadığı yabancı ortaklı Ataş Rafinerisinin temelini atarak, limanla birlikte şehrin çehresini değiştirecek iki yatırımın önünü açacaktır…

O akşam dönemin Belediye Başkanı Zeki Ayan’ ın Tüccar Kulübünde onuruna verdiği yemekte, Ayan’ ın ardından Menderes söz alır, Mersin’in konumunu, verdikleri önemi ve yapılacakları detaylı biçimde dile getirir.

Tarihe iz düşme adına, noktasına dokunmadan yayınlanması gerektiğine inandığım hitabında Menderes şunları söyler:

“Muhterem arkadaşlarım, aziz Mersinliler;

Mersin’de bulunup kurtuluş bayramını beraber kutlamaktan büyük bahtiyarlık duydum. Şimdi de bu neşeli topluluğunuzda bulunmaktan ne kadar memnunum.

Muhterem Mersinliler,

 Şu noktayı belirtmek lazım gelir ki, siz Mersinliler bizi Mersine liman yaptık diye değil, silo yaptık diye değil, Mersine mahalli olarak şu hizmeti bu hizmeti yaptık diye değil, bütün Memleket ölçüsünde 0n seneden beri devam eden hizmetlerimizin millet nazarında makbul olduğuna kanaat getirdiğiniz için Hükümetimize ve iktidarımıza sevgi gösteriyorsunuz.

Aziz Mersinli arkadaşlarım;

Hükümet eliyle yapılan hizmetlerin yanında Belediyece ve mahalli idarelerce yapılacak hizmetler de mevcuttur. Mersin limana, büyük bir siloya, rafineriye ve diğer çeşitli tesislere kavuşmak üzere bulunduğu şu sıralarda nüfusunun süratle artması, büyük bir şehir haline gelmekte olması neticesinde, şehir olarak üzerine düşen bir takım yeni ve ağır vazifeler karşısında kalmaktadır ve kalacaktır.

Çok geniş hinterlandıyla Mersinin memleket ekonomisinde yapmaya namzet bulunduğu vazifeleri hakkıyla yerine getirmesi için merkezin yardımlarına ihtiyacı bulunduğu şüphesizdir. Hükümet olarak derhal faaliyete geçeceğimizden emin olmanızı rica ederim.

Aziz arkadaşlarım, bu cihetleri böylece tespit ettikten sonra sözlerime başlarken ifade ettiğim gibi, bu topluluğumuzun fevkalade neşeli olması bahsine bir an için avdet edeceğim. Bu neş’e ve saadetimizin memleket işlerinin iyiye gittiğine dair vicdanlarımızın huzur içinde olmasından ileri geldiğine şüphe yoktur. O halde bunun sebeplerine kısaca işaret etmek yerinde olur. Mersin rafinerisi Türk milli ekonomisinde mühim hizmetler ifa edecektir. Görülüyor ki burada kısa bir zaman evvel hayal olan büyük eserler birbirini takip ederek abideleşmektedir. Yine vicdanen hükmediyoruz ve kabul ediyoruz ki, memleket ufuklarında huzurumuzu bozacak bir gölge dahi yoktur. İşte bu sebeplerden dolayı toplantımız neş’e ve huzur içinde geçmektedir. Hâlbuki sevinilecek memleket bahisleri ve meseleleri karşısında aksine olarak huzursuzluk duyan ve adeta bir felakete uğramış gibi kendisini bedbaht hissedenler de vardır.

En sevinilecek işlerimiz karşısında, evinde ve ailesinde bir kayba uğramış gibi üzülen, kaşları çatılan, yumrukları sıkılan, çehreleri takallüs eden bu gibi insanların haline kızmamak lazım gelir. Bilakis onların tıbbın henüz tedavi çaresi bulamadığı bu dertlerine çare aramak için vatandaşlık hisleriyle ve bu vatanın evladı olma hasiyetiyle gayret sarf etmemiz icap eder. Onların delalet içinde bulunduklarını bir an için hatırdan çıkarmayarak kızmak yerine bu dertlerinin tedavisinde yardımcı olmalıyız.

Ne mutlu Türküm diyene vecizesinin ifadesindeki şu manayı unutmamak gerekir: Türk olan Türklüğe ait bütün mesut hadiselerde saadet bulur. Biz memlekette yapılan iyi işlerle, iyi hizmetlerle mesut olurken, mübahi olurken kardeşlerimiz olan bir takım insanlar bir politika şaşkınlığı içinde adeta aykırı bir telakki ile malul olarak bu sevinilecek hadiselerin kıymetini hakikatte takdir etseler dahi bunu gizlemeyi niçin bir politika hüneri sayarlar. Bu delaletin bu memleketten bir an evvel uzaklaşmasını en samimi temennim olarak ifade etmek isterim.

Politika mutlaka aka kara demek değildir. Siyaset mutlaka karşısındakini kötülemek değildir. Eğer öyle olsaydı mesele çok basit olurdu. Basit olduğu kadar da memleket aleyhine tecelli eden bir iş olurdu. koskoca bir milleti iyi olan işlerin kötü olduğuna inandırmak mümkün olsaydı, politika bütün memleketleri felakete sürükleyen en fena bir çığır olurdu. İyi işleri kötü demek suretiyle kötü gösterilemez. Güneş balçıkla elbette sıvanamaz. İşte onun içindir ki siyasette en yüksek ahlak kaidelerinin hâkim olması, hususiyle vatanperverlik hislerinin birinci derecede tutulması icap eder. Bunun aksine hareket edenler belki günlük geçici bir kazanç elde edebileceklerini zan ediyorlar. Fakat uzun vadeli çalışmalarının hasılası olarak karşılaşacakları sadece ve sadece hüsrandır. Çünkü aldatmak ta aldatılmak ta uzun müddet devam edemez. Hakikatin nuru ve meşalesi er geç ortalığı tenvir eder.

Bu sözlerimi muayyen bir şahsa, muayyen hadiseye tevcih edilmiş tenkitler olarak kabul etmemenizi rica ederim. Sözlerim, bu toplantıdaki müşterek saadet ve neş’eden doğan ilhamın ifadesidir.

Bu güzide heyet arasında böylesine müstesna bir toplantıda hissettiğim derin bahtiyarlık içinde hepinizi muhabbetle hürmetlerimle selamlarım”

Tüccar Kulübünde kendisini sevgi dolu gözlerle dinleyen 500’ü aşkın davetliye hitabının ardından yemek gece geç saatlere kadar sürer…

Menderes’ in kentin imarına dönük girişimleri, limanın bitirilmesine dönük talimatları ve ATAŞ rafinerisinin temel atma etkinliklerinde yaşananlarla devam edecek yazı dizisi…

Kürt sorununu Sri Lanka modeliyle ‘hal’ etmek…

sri lanka tamil

AK Parti barış sürecini ilk telaffuz ettiğinde de  “Kürt sorununu Tamil Modeliyle çözelim” önerisi sıkça duyulmuş, kimi uzmanlar! ciddi ciddi alternatif olarak önermişti.

Son günlerde de Milliyetçi kesimden kimi modelistler yeniden ısıtıp masaya getirmekte beis görmüyor.

İyi de nedir bu Sri Lanka’nın Tamil modeli?

Hikaye hayli uzun ve derin ama ben köşe yazısı sınırlarını zorlayarak özetlemeye çalışacağım:

Sri Lanka Hindistan açıklarında ve sanki Hindistan’ın güneyinden kopmuş gibi duran bir ada ülkesi…

Uzun yıllar İngiliz sömürgesi olarak ünlü Seylan çaylarını yetiştirip lordların sofrasına sunan ülke.

Hindistan’ la aynı yıllarda 1948′ de bağımsızlığını kazanıyor ama Sri Lanka Cumhuriyeti adını alması 1972’yi buluyor…

Ülkede Sinhali dilini konuşan çoğunluk Budizme inanıyor, bir de Hindistan’dan göçüp gelmiş daha koyu renkli Hindu dinine mensup Tamiller var. (%10 civarında Müslüman da yaşıyor ama onlar bu yazının konusu değil)

21 milyon nüfuslu ülkenin %74’ü kendisini ülkenin kurucusu, asli unsuru sayan Sinhaliler ve %10-15 arası olduğu iddia edilen Tamilleri hep ikinci sınıf olarak görüyorlar. (Tamil dilini konuşanların oranı %18 ancak etnik olarak kendisini Tamil sayanlar %10,5 civarında)

Sinhaliler ile Tamiller arasındaki kavga çok eskilere dayanıyor ama ilk ses getiren Tamil eylemi ülke Başbakanının suikast sonucu öldürülmesi, yıl 1959…

Ama asıl kopma 1972′ de ülkenin Seylan’ dan Sri Lanka Cumhuriyeti haline dönüşüyle başlayan yeni anayasal dönemle başlıyor.

Yeni anayasada Budizmin resmi din ilan edilmesi, Tamilce’nin resmi dil kabul edilmeyip neredeyse silinmeye çalışılması, Tamil’li gençlerin üniversitelere girişinin pratikte imkânsız hale getirilmesi, Tamiller’e yönelik kamusal alandaki ayrımcılık gibi nedenler birikti ve sonunda bir araya gelen Tamil grupları 1976’da Tamil Kaplanları (LTTE) örgütünü kurdular. Başlangıçta hedef, ülkenin kuzeyinde kalan, zaten fiili olarak kontrollerinde olan %30’luk kısmı üzerinde bağımsız devlet kurmaktı.

Sadece kontrol ettikleri bölgede ordu güçleriyle savaşmadı Tamiller, büyük şehirlerde de ses getiren, devlet yetkililerini hedef alan büyük saldırılar, suikastlar da düzenledi.

1983′ te ise kaplanlar Sri Lanka’ ya savaş ilan etti.

Gittikçe şiddetlenen savaş boyunca uluslararası insan hakları örgütleri, Sri Lanka ordusunun LTTE militanları yanında sivil Tamilleri de hedef aldığı eleştirilerini sıklıkla dile getirdi.

Gerçekten de iç savaşın en büyük mağduru siviller özellikle de hem örgüt hem devletin baskı ve zulmünü üzerinde yoğun hisseden Tamil kadınlarıydı.

El altından savaşın durdurulması, kimi hakların verilmesi karşılığında silahların susması için yürütülen temaslar 1985 yılından itibaren hayli gizli görüşmelere yol açtıysa da, hayal edilen her ateş kes, taraflardan birinin şiddet saldırısıyla başka baharlara ertelendi.

Şiddet şiddeti besledi ve özellikle Tamil Kaplanlarının bağımsız devlet talebinin tavsamasıyla anlamını yitiren silahlı mücadelenin son bulması için taraflar üzerinde halklardan gelen baskı, süreci zamanla müzakere masasına taşıdı.

Aralık 2001′ de yapılan seçimler ülke için bir dönüm noktasıydı.

Ulusal Birlik Partisi (UNP) öncülüğünde seçime giren cephe, iktidara geldiklerinde ateşkes ilan edileceği ve Tamil Kaplanları’yla masaya oturulacağını beyan ederek çıktı halkın karşısına.

Özgürlük Partisi (Freedom Party) adayı ve dönemin Başbakanı Ratnasiri Wickremanayake ise seçim kampanyası boyunca  ‘UNP’ nin iktidara gelmesi halinde, ülkenin bölünüp bir bölümünün Tamil Kaplanları’na verileceğini’ dile getirip durdu.

Ancak çatışma yorgunu halk bölünme paranoyasına değil, silahları susturup, barış masasına oturacağını söyleyen UNP’ ye oy verdi.

Yetmiş yaşındaki rakibine fark atan ellisindeki Ranil Wickremasinghe Başbakanlık makamına geçer geçmez, Tamil Kaplanları ateşkes ilan edeceklerini açıkladılar, bir kaç gün sonraysa yeni hükümet de ateşkes müjdesini verdi ve barış süreci başlamış oldu. Bir sonraki adımda taraflar arasında ucu açık ateşkes anlaşması imzalandı.

Barış görüşmelerinin başlaması sadece iç dinamiklere dayanmıyordu. Uluslararası konjonktür, özellikle ABD açısından kritik bir dönemdi.

Kritikti çünkü; ABD Irak işgaline hazırlanıyordu ve ABD gemilerinin pasifikten körfeze güvenli geçişi için Sri Lanka çok stratejik bir noktadaydı.

Özellikle de ülkenin doğu kıyılarındaki istikrar NATO ve ABD için hayatı önem taşıyordu. İstikrar ise ancak savaşan tarafların barışmasıyla mümkün olacaktı. Bush ve çevresi o günlerde ‘Eğer askeri olarak bölgeyi kontrol edemiyorsanız, barışarak çözün ve kıyı güvenliğimizi sağlayın” diye düşünüyordu.

Toplam dört tur süren görüşmelerin ardından 9 Ocak 2003’te imzalanan geçici barış anlaşmasının da ateşkes gibi ucu açıktı ama iki temel üzerine oturuyordu: “Sri Lanka’nın ulusal bütünlüğü (üniter yapısı) korunacak ve Tamiller’ e çeşitli siyasal ve kültürel hakları verilecek…”

Kısaca iki taraf ta kamuoyunca”kazan, kazan” olarak algılanacak tabloyla kalktı masadan.

Halklar hatta dünya Sri Lanka’ da barışın gelmesi için elinden geleni yapıyordu ama savaş tanrısının daha hesabı kapanmamış olmalı, 2004 nisanında barışı savunan UNP seçimleri kaybetti yerine “barış görüşmeleriyle ülkeyi bölecekler” diyen FP iktidar oldu. Yetmedi, bölge dünya tarihinin en büyük tsunami felaketlerinden birini yaşadı. Sumatra adasını vuran dalgalar Endonezya’dan sonra en büyük zararı Sri Lanka’ da Tamillerin yaşadığı bölgeye verirken, halk yardım ulaşmaması nedeniyle bir kez daha açlıkla cezalandırılmış oldu.

Dünyanın dört bucağından ülkeye gönderilen yardımlar adil dağıtılmadı, Tamiller arasındaki açlığın getirdiği yıkım gerginliği körükledi, barış süreci bir kez daha kopma noktasına geldi. Tehlikeyi gören Hükümet örgütle yardım dağıtımını da içeren bir anlaşmaya vardı.

Ancak süreci dinamitleme sırası yargıdaydı. Yardım dağıtma anlaşması mahkemeler eliyle iptal edildi.

Dış konjonktür de değişmişti, Irak işgali sırasında bölgeden güvenli geçiş için barış sürecini destekleyen Bush ve neoconları dünyadaki tüm terör gruplarına karşı küresel savaş ilan edilmesi gerektiğini dillendirmeye, ateşe odun taşımaya başladılar.  Yetmedi, ABD Sri Lanka ordusunun savaşı kazanacağından emindi ki bu kez Tamil Kaplanlarını uluslararası terör örgütleri listesine dâhil ederek zaten patladı patlayacak savaş bombasının pimini çekti.

2004’ten sonra iki yıl boyunca” barış süreci bitti mi, sürüyor mu” sorusunun net yanıtlanmadığı gel-gitlerle süren suskunluk döneminin ardından 2005 kasımında yapılan seçimleri FP kazanmakla kalmadı. Başbakan kim oldu dersiniz? UNP’ nin “barış görüşmelerini başlatacağız” vaadiyle seçimleri kazandığı 2001′ de “ülkeyi bölüyorsunuz” suçlamasını yönelten Ratnasiri Wickremanayakeka…

Herkesin ateşi söndürmeye koştuğu dönem sona ermişti, içerideki savaş lobisi ve dışarıda Neoconlar ellerinden geleni yaparken Tamil Kaplanları da boş durmadı. 2006’da Savunma Bakanı ve üst düzey bir ordu yetkilisine suikast düzenlediler.

Film yeniden başa sarıldı…

2008 başında hükümet, her yıl yeniden yürürlüğe soktuğunu açıkladığı ateşkesi, Tamil Kaplanları’nın ”terör faaliyetlerini” gerekçe göstererek bu kez iptal ettiğini açıkladı ve Sri Lanka ordusu, Tamil Kaplanları’na yönelik havadan, denizden ve elbette karadan tarihte eşine az rastlanır saldırıya girişti.

Militan, masum dinlemeden karşılarına çıkan herkesi yok ettiler. Tarafsız kuruluşlar o savaşta 50 bin civarında sivilin öldüğünü açıklayacaktı. En büyük zulmü savaşan iki tarafın da tecavüzüne uğrayan kadınlar gördü.

Savaşın sonunda örgütün yönetici kadrosu, lideri dâhil öldürüldü.

19 Mayıs 2009’da ordu ve hükümet zaferlerini ilan etiller, yetkililer ‘terörizmin askeri yollarla da bitirilebileceğini dünyaya gösterdiklerini açıkladılar.

Ya sonra?

Kendisi de Sinhalili olmasına rağmen yıllardır barışı savunan, o nedenle de ülkesini terk etmek zorunda kalan insan hakları savunucusu Prof. Fernando özetliyor varılan son durağı;

“Savaş bitmedi, farklı araçlarla devam ediyor”

,

Şehirler iflas eder, Detroit ölür…

detroit iflas terkedilmiş evler

Şehirler iflas eder, Detroit ölür…

Çok sevdiğim şiirlerinden birinde “öldük, mermer de ölür… Ey şarkılar alın bizi” der H.H.Korkmazgil…

Mermerin bile ölümlü olduğu, her şeyin önünde sonunda yitip gideceği bundan daha güzel nasıl anlatılabilir ki?

Ama bir de gözler önünde tanık olunan ölümler var: canlının eriyip gitmesinden, arabanın hurdaya çıkmasına, evinizin kafanıza çökmeye başladığını görmenize… Canlısından cansızına örnekleri çoğaltmak, hayatın her sürecinde her an ölüm olarak karşılanacak olaylarla karşılaşmak mümkün.

Bunlar hayatın gerçekleri ama bir şehrin gözümün önünde öleceğini söyleseler kolay kolay inanmazdım.

Detroit’ in,”ötenazi” anlamına gelen “iflas” haberi de nedense Korkmazgil’ in insanı çarpan dizelerini anımsattı bana; “öldük, mermer de ölür… Ey şarkılar alın bizi…”

Aslında uzun zamandır geçmişin görkemli kenti bitkisel hayatta birinin gelip fişi çekmesini bekliyordu, sonunda “hastane masraflarının” altından kalkamayacağını gören Eyalet yetkilileri düğmeye bastı. 18 Temmuz 2013 öğleden sonra Michigan Eyalet Valisi Rick Snyder iflas sürecini yönetmek üzere yetkili memuru görevlendirdi. Yetkili memur da Federal Savcıdan kentin iflas koruması altına alınması talebinde bulundu.

Ölüm haberi şöyle yer aldı medyada:

“ABD’nin en az 15 milyar dolar borcu (borç konusunda da rivayetler muhtelif. NY Times’e göre 18-20 milyar dolar) bulunan kenti Detroit iflas etti. Otomotiv sektörüyle bir dönem ABD’nin sanayi gücünün simgesi olarak görülen kent, ülkenin bugüne kadar iflas eden en büyük kenti unvanını da almış oldu.”

ABD’ de kent veya şirketin iflasında benzer prosedür işliyor. (Türkiye’de şirketler iflas edebilir veya konkordato talebinde bulunur da siz hiç borcu ne olursa olsun, bir Belediyenin iflas ettiğini duydunuz mu? Son örneği Antalya Büyükşehir Belediyesi… Nice festivale, binlerce dolarlık aynı cephede slogan atan piyanist konserlerine, şarkıcı, manken resmi geçitlerine sahne olan kent geçtiğimiz günlerde yaptırdığı işlerin parasını ödeyemeyince alacaklı müteahhit haciz için kapıya dayanıp, Büyükşehir Başkanının makam odasındaki koltuk ve televizyonu haczetmişti. Haczetse de ötesinde bir şey yapamaz. Örneğin yasa gereği, haciz memuru belediyenin çöpünü bile kaldırıp götüremez.)

Aslında Detroit durup dururken bugüne gelmedi. Bir zamanlar gelişmişlik ve refahla övünen, dünya otomotiv endüstrisinin kalbinin attığı kent, 1950′ lerde keyfini sürdüğü saltanatı ağır aksak 1990′ lara kadar sürdürse de, artan maliyetler, başka ülkelerin kimi avantajları nedeniyle şirketlerin kaçışına engel olamadı.

Hele 2000′ li yıllar tam bir kâbus oldu. Özellikle de Detroit ile birlikte anılan General Motors ve Chyresler gibi iki dünya devinin 2009′ da iflas etmesi gelmekte olan felaketi hızlandırdı.

1950′ de yaklaşık 2 milyon olan nüfus bugün 700 bin civarında ve kaçışlar sürüyor… Kentteki üç ambulanstan ikisi çalışmıyor, iki sokak lambasından biri yanmıyor. Ve aynı Detroit 2011’de Amerikanın suç rekortmeni oldu.

Kent içindeki iş ve alışveriş merkezleri başta olmak üzere tam 78 bin bina oturanlar tarafından terk edilmiş, harap vaziyette…

Detroit’in ölümü iki sembol devin batmasıyla zaten bekleniyordu ama böylesi bir trajedik sonu hiç kimse tahmin etmemişti.

7 Eylül 2012′ de “Detroit’ in hüznünü” kaleme aldığım yazının bir bölümünde şöyle demişim:

“Hüzünlü bir şarkı dinliyorum Detroit’ e ağlayan ve o şarkı her şeye rağmen umutsuzluğun içinde umudu yeşertmekte: “Başka bir Detroit olacak” diyor buğulu ses,  gerçekleşmesi neredeyse imkânsız bir hayale yelken açıyor belki de…

Ama o hüzünlü şarkının beslediği umutlardan o kadar uzak ki Detroit’in bugünkü acımasız, yalın, çıplak hali…

Bir zamanlar ABD’nin en önemli şehirlerinden Detroit, kente hayat veren Amerikan otomotiv endüstrisinin çöküşüyle artık bir hayalet şehri andırıyor…

Şimdi merkezdeki caddelerde sıra sıra yer alan terk edilmiş oteller, yüzme havuzları, sinemalar ve okullar, bir zamanların‘ABD büyümesinin Motor Kenti’nin yaşadığı trajik çöküşün simgesi durumunda.”

**

Ve 6 Nisan 2013 günü bir kez daha “şehirler de ölür” başlığıyla anlatmışım Detroit’i bekleyen kaçınılmaz sonu:

“Bir zamanların dünya otomotiv başkenti, yıllar içinde gittikçe önemini yitirerek son küresel krizle dibe vurdu ve hayalet şehir adıyla tanımlanmakta.

Şehir merkezindeki dev gökdelenlerin ve binaların neredeyse dörtte üçü boş.

Daha çok kazanmak ve rekabet etmek için ucuz iş gücü peşinde koşan dev şirketler, tesislerini dünyanın başka yerlerine taşıyınca, varlık sebebi otomotiv sayılan kent 8 milyar dolarlık Belediye borçlarıyla iflas etti. Son on yılda nüfusunun %25’ini kaybeden şehir, kredi derecelendirme kuruluşlarının notunu her yıl biraz daha düşürmesiyle artık tahvilleri çöp kabul edilen müflis durumunda.

ABD’ de şehirlerin tahvil ihraç edememesi, borçlanamaması bizim pek alışık olmadığımız sonuçları da getiriyor. Örneğin Belediye çöp toplayamıyor, itfaiye hizmet veremiyor, maaş verilemeyince yerel polis bile istihdam edilemiyor. Salgın hastalık risklerinden tutun da polisin çekilmesiyle ortalığa dökülen çeteler ve daha pek çok olumsuzluk.

Ortaya çıkan kaos demografik bozulmayı doğurmakla kalmıyor. “Kötü iyiyi kovar” misali, nispeten nitelikli nüfusun kaçışıyla kent ekonomik, sosyal anlamda dibe vuruyor.

Detroit şimdilik iç karartan bir hikâyeyi anlatıyor. Şimdilik diyorum çünkü sonunun ne olacağını bugünden kestirmek hayli zor.”

**

Ne olacağını görmek için fazla beklememize gerek yokmuş meğer…

Kentin iflas etmesi yerel polisin, itfaiye memurunun, ambulans şoförünün, yaşlı bakıcısının maaş alamaması, parklardaki ağaçların, çimenlerin sulanmaması, havuzların temizlenmemesi, çöplerin toplanmaması, çıkacak yangının söndürülememesi, suçlunun yakalanmaması demek…

Son yıllarda kurtarma adına alınan paraların harcanmasında ortaya çıkan yolsuzluk iddiaları, şaibeli işler de tabloya eklenince insanların Detroit’ te yaşamaları için akıllarını yitirmiş olmaları gerekiyor.

Soru şu: Hayatın değişmez kuralının işlemesiyle, kötünün iyiyi kovması sonucunda hâkim olan kaosun, yaşamı kabusa çevirdiği Detroit küllerinden bambaşka dinamiklerle yeniden doğar mı?

Yoksa o eski kovboy filmlerinde gördüğümüz hayalet kasabaların yeniçağ versiyonu olarak mı çıkacak karşımıza…

Detroit’ in başına gelenler; rekabete ayak uyduramayan, değişim ve dönüşümü algılayamayan, geçmişin yükselen sanayileşmiş ülkelerinin, kentlerinin kapitalizmin tüketip bir yana atma acımasız ilkesi karşısında aczidir aslında.

Er, geç başlarına neyin geleceğini merak eden dünün anlı şanlı sanayi kentlerinin dünde kalan paradigmanın yerine ayakları yere basan yeni modeller geliştirmedikçe neyle karşılaşacaklarını tahmin etmek zor değil.

Detroit’e baksınlar, yeterince dersler bulacaklardır…

Bakanın unuttuğu Hub Limanını 10.plan hatırladı… Abdullah Ayan 18.7.2013

Bakanın unuttuğu Hub Limanını 10.plan hatırladı…

Liman ve kontayner terminal limanı birbirinden ayrı ve işlev yanında büyüklüğü, göreceği hizmet bakımından da çok farklı…

Mersin limanı, 2007′ de özelleştirilerek yeni işletmecisine devredilen, bugün itibariyle yılda 1,2 milyon kontayner elleçleyen mevcut tesis…

Kontayner Terminal liman ise projesi tamamlanmış, günü geldiğinde yapımına başlanacak ve bittiğinde11 milyon kontayner elleçleme kapasitesiyle Mersin’i Doğu Akdeniz’in en büyük hub limanı konumuna taşıyacak, önümüzdeki on yılın kent adına en önemli yatırımı…

Önemli çünkü; milli gelirde Türkiye ortalamasının gerisinde debelenen Mersin’i bir anda sıçratıp, iki katına çıkarması işten bile değil.

Sadece bu da değil.

Bugün herhangi bir ‘Hub limanına’ sahip olmadığı için Türkiye kendi dış ticareti yanında bölgesel geçiş trafiğini de Güney Kıbrıs limanları üzerinden gerçekleştiriyor ve aktarma limanına sahip olamadığı için uzak doğudan Amerika kıtasına uzanan düzenli hat taşımacılığında devre dışı kalmakta…

Oysa Mersin konumu itibariyle orta doğu ve Kafkasya bölgesinin dünyaya açılacak en önemli kapısı, geçiş üssü olabilecek konumda.

Cebelitarık boğazı ile Süveyş kanalı arasında oluşturulacak böylesi bir terminal limanın Mersin ve Türkiye yanında dünyanın hayli önemli bölgesi için ne anlama geldiği açık…

Tüm bu gerçekler ortadayken ve kontayner liman projesi ÇED sürecini bile 2009’da tamamlamışken, yapım aşamasına neden geçmez?

Sorunun net bir cevabı olmasa da kimi emareler kafa karıştırıyor.

Bunların içinde en somutu mevcut liman işletmesini üstlenen şirketin tavrı. 20009 yılında kontayner terminal limanıyla ilgili tanıtım toplantısından karalar bağlayarak çıkan MİP yetkilileri, kendilerinin her türlü hizmeti verdiklerini, yeni liman yatırımının gereksizliğini öylesine bir tavırla anlatmaya girişmişlerdi ki, daha o gün yeni projeyi bekleyen en büyük handikapı görmüş ve tehlikeden habersiz Mersin adına eyvah demiştim.

Mevcut liman işletmecisi MİP kendi açısından elbette haklıydı. 36 yıllığına aldığı bir limana koyduğu parayı üç beş yılda çıkarmış, özelleştirilmeden önce 50 dolara yapılan hizmeti 150 dolara çıkararak altın yumurtlayan tavuğu keşfetmişti, bunu kolay kolay yedirmeyecekti.

Mersin gibi lobi gücü zayıftan da öte hastalıklı bir kentin, mevcut liman işletmesi üzerinden para basan bir şirketle baş etmesi mümkün müydü?

Tüm süreç tahmin ettiğim gibi gelişti. Zaman içinde kontayner terminal liman projesi unutuldu, uyutuldu.

Hatta böylesi bir projenin Mersin adına sahiplenilmesinin önemini anlattığım AK Parti il başkanı, Ankara dönüşünde, görüştüğü yetkililerin “böylesi bir proje bugün itibariyle fizibıl değil” minvalli bir şeyler söylediğini aktarmıştı da ağzım açık dinlemiştim.

Daha önce de yazdım bunları, son olarak kaleme aldığım “Terminal limanın önemi, mevcut liman üzerinden Mersin’ e kurulan tuzak” yazısının mürekkebi kurumamışken aynı konuyu yeniden neden yazdığıma gelince…

O yazının ardından Ekonomi Bakanı ve Mersin Milletvekili Çağlayan haziran ortasında Mersin’de düzenlediği bir toplantıyla Mersin’de iki yıl içinde yapılanları, yapılacakları anlatırken liman konusuna da değinip şunları söyledi:

“Limanı alan Akfen firmasıyla geçen gün bir araya geldik. Genişleteceği yönünde açıklama yaptı.. (…)Bunun için 130 milyon dolarlık yatırımla 475 metre uzunluğunda rıhtım yapılacak. Bu projenin Eylül ayında temelini birlikte atacağız. 2014 sonuna bitirmeyi hedefliyorlar…”

Konuşmaya bakınca, kentin milli gelirini ikiye katlama yanında Mersin’i Akdeniz’in en önemli geçiş üssü ve aktarma noktası haline getirecek yeni liman projesinin, Akın’ ın mevcut liman işletmesine yenik düştüğünü ve rafa kalktığını anlamak güç değildi.

Oysa aynı Çağlayan son aylara kadar kontayner terminal limanının önemine sıkça değiniyor, konuşmalarında az veya çok yer veriyordu.

Mersin’ in geleceğine ilişkin yapılacakları küçük, büyük demeden sıraladığı böylesi bir sunumda, tek kelimeyle kontayner terminal limanından söz etmemesi, üstelik Mersin için can suyu olacak projeyi kalbine gömüp, Akfen’ in rıhtım uzatma projesini öne çıkarması düşündürücüydü.

Çağlayan gibi ülkenin ihracatı için gecesini, gündüzüne katan ve 500 milyar dolarlık ihracat hedefinin yakalanmasında kontayner terminal limanının önemini ve yaratacağı rekabetçiliğin en çok ihracatçıya yarayacağını bilen birinin sergilediği tavır açıkçası bende Hükümetin hub limanından vazgeçmiş olduğu izlenimini yarattı ve elbette hayal kırıklığını…

Derken çok önemli bir gelişme oldu…

Bilindiği gibi 5 yıllık kalkınma planlarının hayata geçtiği 1963’ten beri her 5 yılda bir hazırlanan ve TBMM’ de görüşülüp onaylanarak yayınlanan planlar ülkenin gelecekle ilgili vizyonunu ortaya koyan en önemli perspektif dokümanı niteliğinde.

Demografiden ekonomiye, sosyal politikalardan eğitime, sağlığa, ulaşımdan tarıma ülkenin yakın geleceğini şekillendirecek, bu yolda atılacak adımları belirleyecek 5 yıllık planlar, gelecekte yapılacakların temel taşları…

6 Temmuz 2013 tarihli Resmi Gazetenin mükerrer sayısında 2014-2108 yıllarını kapsayan 10.Kalkınma Planı TBMM’ den geçen haliyle yayınlandı.

222 sayfadan oluşan plan metninde Mersin’in adı tek bir yatırımla anılıyor ve aynen şöyle deniyor:

“Türkiye’nin artan dış ticaretini karşılamak ve bölgesel bir aktarma merkezi olmasını sağlamak için büyük ölçekli limanlardan Mersin Konteyner Limanı ve Filyos Limanının etüd-projeleri tamamlanmış ve Çandarlı Limanının yapımına başlanmıştır.

10. plan döneminde Çandarlı Konteyner Limanı tamamlanacak, Mersin Konteyner Limanı ve Filyos Limanının yapımına başlanacaktır. “

Ve yine aynı planın “Taşımacılıktan lojistiğe dönüşüm” bölümünde “Çandarlı Konteyner Limanının tamamlanması, Mersin Konteyner Limanı ve Filyos Limanının yapımına başlanması” hedefi herkesin anlayacağı kadar açık ve net yazılı…

Bir yandan Devletin yatırım anayasası olarak kabul edilen metinde yer alan ve öneminin altı çizilerek vurgulanan “Mersin Kontayner Terminal limanı” yatırımı, öte yandan da aynı Devletin Ekonomi Bakanının yakında Hamdi Akın ile birlikte temelini atacaklarını söylediği mevcut liman işletmecisinin “rıhtım uzatma” projesi…

​Biri Mersin’ i Akdeniz’in en önemli aktarma limanı ve lojistik üssü haline getirecek, öbürü mevcut liman işletmecisini ​50 dolarlık hizmeti 150 dolara çıkardığı ​değneksiz köyde biraz daha güçlendirecek…

Ve 500 milyar dolarlık ihracat, 1,2 trilyonluk dış ticaret hedefini yakalamak için tüm gayretiyle koşturan Ekonomi Bakanı Devletin öngördüğü Hub limanını unutup, mevcut liman rıhtımının uzatılmasıyla yetin​ir gibi hedef koyuyor​ önümüze…

Ben bu tablodan bir şey anlamadım, anlayan beri gelsin…

Kamil Ocak Stadının geleceği TSG’ ün geleceğini belirleyecek… 13.7.2013 Abdullah Ayan

Kamil Ocak Stadının geleceği TSG’ ün geleceğini belirleyecek…

Şehirlere yeni stadyum kazandırılması sadece Türkiye’nin değil dünyanın tartıştığı bir konu.

Tartışılıyor çünkü futbol kitleleri etkiliyor, büyülüyor ve stadyumlar bu popülizmin mabetleri.

Brezilya’ da ülkeyi krize sürükleyen son olayların temelinde stadyumlara aktarılan milyarlarca dolarlık kaynak israfı yatıyordu ve meydanları dolduran yüz binler “stadyuma değil, sağlığa, eğitime para” sloganları atıyordu.

Özellikle 80 sonrası dünyayı saran neoliberal politikalar futbol sahalarını da değiştirip dönüştürdü. Lüks localarda zenginlerin keyif çattığı bölümleriyle modern statlar, eskilerin derme çatma tribünlerini dolduran yoksul ve orta gelir düzeyindeki insan profilinden çok farklı…

Türkiye’ de son yıllarda stadyum yenileme, eskileri yıkıp yerine modernlerini yapma modasına hızlı giriş yaptı.

Şehirlerin en cazip yerlerinde yer alması ve yıkılmalarıyla ortaya çıkacak alanlara yapsatçıların akıl almaz paralar önermesi, bu yenileme projelerini daha da çekici hale getiriyordu.

Mecidiyeköy stadyumunun TOKİ eliyle konut dikecek firmalara satılması ve yerine Seyrantepe’ de yeni stat yapılmasıyla sonuçlanan belgeseli kıskandıracak öyküyü bilmeyen yok.

Aslında tüm dünya bu zaman içinde şehir merkezlerinde kaldığı için gittikçe değerlenen eski stadyumların nasıl değerlendirileceği tartışmalarında somut ve herkesin kabul edeceği bir sonuca ulaşmış değil.

Kimisine göre stadyumlar mevcut yerlerinde yenilenip elden geçirilmeli. Bir başka görüş ise bunların kent merkezine daha uzak hatta kent dışı sayılan, araba park derdi olmayan yeni alanlara taşınması.

Konu münazaraya uygun, ne kadar tartışılırsa tartışılsın, iki görüşün de doğru ve yanlışlarıyla birbirini mat edemeyeceği özellikte. Dünyada da bugün genel kabul gören bir görüş yok.

O nedenle, bu her tarafa çekilmeye uygun mevzuu bir yana bırakıp Mersin’ in bugünlerde sanki yeni ortaya çıkmış gibi herkesin dert etmeye başladığı T.S.Gür stadyumunun ne olacağı konusuna göz atmakta yarar var.

TOKİ’ nin şubat ayında Mersin Büyükşehir Belediyesine ulaşan ve Şehircilik Bakanlığı üzerinden gerçekleştirdiği imar değişikliğinin onaylanmasını isteyen yazısının Haziran ayında tam da Akdeniz Oyunları arifesinde ortaya çıkmasıyla kamuoyu eski Stadyumun yerine Alışveriş Merkezi (AVM) vs öğrendi ve tepkiler ortaya çıkmaya başladı.

Özellikle de Gezi Parkına benzer şekilde AVM yapılacağı haberleri ardından patlayan olaylarla aynı günlere denk gelmesi Mersin’ de “TSG stadı yıkılmaz, AVM yapılmaz” gibisinden görüşlerin de yüksek sesle dillendirilmesine yol açtı.

Oysa konu yeni gündeme gelmiş değil… En azından eskiden beri yazılarımı okuyanlar Nisan 2008′ de “Tevfik Sırrı Gür Stadı kaç para eder” başlıklı iki yazımı hatırlayacaktır. (https://abdullahayan.wordpress.com/2008/04/19/tevfik-sirri-gur-stadi-kac-para-ederkayseri-ve-­mersin%E2%80%99in-yeni-stadyum-projeleri-2%E2%80%A6/ )

TSG Stadyumunun TOKİ’ ye devir hazırlıklarının sessiz sedasız sürdüğü o günlerde, Kayseri’ nin mevcut stadyumunun yerine yenisini yaparken uyguladığı modelden yola çıkıp şu temel soruya cevap aranması gerektiğini yazmıştım:

“Stadyumun yerini devlet kuruluşu bile olsa TOKİ’ ye vermeye hazırlanan Mersin’in öncelikle bir araştırma yapması gerekiyor…
Yeni tesisler yaklaşık 55 trilyon* civarında bir paraya yapılabileceğine göre acaba mevcut Tevfik Sırrı Gür stadyumu bugün kaç para eder…(*Gerçekten de yeni stadyum 4 yıl sonra 61 trilyona ihale edilecekti)”

 

O günlerde meseleyi dert etmeyen, ya da tehlikenin farkına varmayan Mersin kamuoyu, sanki TOKİ yeni stadyumu babasının hayrına yapmış gibi yeni tesise sevinirken, eski Stadyuma da dokunulmamasını istiyor.

Üstelik talep Akdeniz Oyunlarına ev sahipliği yapacak tesislerin açılışı için Mersin’ e gelen Erdoğan’ a kim tarafından konu nasıl yansıtılıyorsa, Başbakan konuşmasında deyim yerindeyse esip gürlüyor:

Ben buradan Mersin’e sesleniyorum, mevcut stadın yıkılamayacağına dair bize ferman veriyorlar. Ben buradan bir şey söylüyorum, her şeyden önce meselelere lütfen aklı selim yaklaşın birilerinin kayığına binmeyin. Mevcut stadın mukayese edilemeyecek bir stat yapılacak sen öbür taraftan ilkel bir stadın yapılmasına karşı çıkacaksın. Birileri bir şey diyebilir biz bu oyunlar için bütün projelerimizi hazırladık. Siz ne yaptınız şu Mersin’e? Bu kadar tesisler yapılacak geleceksiniz oranın önünü keseceksiniz? Efendim neymiş park olacakmış onu git belediye başkanına söyle park yapsın. Bugüne kadar mezarlıklar dışında ne kadar ağaçlandırma yapılmış bir bakın. Bu proje kapsamında hem bu tesisler yapıldı hem de ağaçlandırma yapıldı. Bu stadyum 94 milyon lira ile projelendirilen bir stat.”

Ve geldik bugüne…

Bir yandan TOKİ’ nin eski TSG stadyumunun yıkılıp yerine AVM yapılmasının önünü açacak, bölgede emsali olmayan 3 yoğunluk hacminde ve mevcut alanı tek metrekaresini inşaat dışına terk etmeyen imar talebi, öte yandan stadyumu mevcut haliyle korumaktan tutun da, yeşil alana, müftü Deresiyle uyumlu kreasyon düzenlemesine kadar fikirlerin uçuştuğu Mersin kamuoyu…

AK Parti yerel teşkilatlarının, yöneticilerinin hatta Milletvekillerinin de benzer düşünceler taşıdığını biliyorum.

Böylesine güçlü bir toplumsal tepki ve karşısında yasal olarak dilediğini yapabilecek olan, üstelik devir işlemi yapılırken kimsenin sesini çıkarmadığı TOKİ…

Bu durumda sorunu nasıl aşacağız, nasıl bir yol haritası izleyecek, işin içinden nasıl çıkacağız?

Sorunun cevabı kısa zaman öncesine kadar hayli zordu ama bugün artık değil.

Çünkü bu hafta ortaya çıkan benzer tartışmalardan öğreniyoruz ki; Mersin’in eski stadyum ile ilgili başına ne geldiyse, geliyorsa Gaziantep te birebir aynısını yaşıyor.

TOKİ, Gaziantep’ e yeni ve modern bir stadyum yapmaya başlıyor. Hem de 33 bin kişilik…

Ancak kısa zamanda anlaşılıyor ki, TOKİ bunu babasının hayrına değil, şehrin göbeğindeki Kamil Ocak Stadyumunun arazisi karşılığında yapıyor.

Bunu da Antepliler Haziran ortalarında Valilik ve Büyükşehir Belediye Başkanlığına TOKİ tarafından gönderilen “stadyum yerinin 3 yoğunluk, serbest yükseklik esasına göre imar değişikliğinin gerçekleştirildiği” yazısıyla öğreniyorlar. Tıpkı Mersinlilerin yıllar önce yapılmış protokol ve devir işleminden haberdar oldukları günlerde…

Antep ayağa kalkıyor…

Tüm kurum ve kuruluşlarıyla bir şehir siyasi görüşleri, ayrılıkları, gayrılıkları bir yana itip kenetleniyor. Kamil Ocak Stadyumunun yerine AVM kondurulmasına karşı tek ses tek yürek birleşiyor şehir.

Bu hafta başında toplanan Gaziantep Büyükşehir Belediye Meclisinde de bir ilk yaşanıyor. Tüm parti temsilcileri kendisi de TOKİ emrivakisine isyan eden Asım Güzelbey’ e, TOKİ’ nin imar değişikliğine karşı çıkılması ve buranın meydan olarak düzenlenmesi için tam destek veriliyor.

Yıllardır kavga edip duran Muhalefet ve İktidar Milletvekillerini bile birleştiriyor TOKİ hamlesi.

“Stadyumun yerine AVM yapılmasını kimseye anlatamam, yıllar sonra böyle bir hikayeyle hatırlanmak istemem” diyen Büyükşehir Belediye Başkanı Güzelbey yanına AK Parti Milletvekillerini alıp TOKİ başkanı Karabel’ in kapısını çalıyor.

Bu yazı kaleme alınırken de devam eden gelişmelerde son durum şöyle:

Asım Güzelbey; AK Partili Milletvekilleri ve TOKİ Başkanıyla yaptıkları görüşmenin ardından TOKİ’ nin Gaziantep’e bir heyet göndererek inceleme yapacağını açıklıyor. Devam ediyor Güzelbey “TOKİ Başkanına işin yanlışlığını anlattık. Kendisi anlayışla karşıladı. Belediyeden yer istedi ve bununla ilgili haftaya Gaziantep’e heyet göndereceğini söyledi”

Karabel, ortaya çıkan tepkiler üzerine çözüme yönelik bir öneri atıyor ortaya: “Yeni stadyumu yaparken harcanan parayı karşılayacak, kısaca Kamil Ocak stadyumundan beklediğimiz geliri karşılayacak bir başka arsa verilmesi”

Güzelbey öneriye sıcak bakıyor ve; “TOKi Başkanı Karabel’ in, sorunu çözmek için belediyeden yer talebinde bulunması çözüm için yeterli bir adım. Belediyenin imkanı da arsası da var. TOKİ’yle anlaşmak üzereyiz” derken Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in de Çevre ve Şehircilik Bakanı ile görüştüğü bilgisini verip ve ekliyor: “Sayın Fatma Şahin de çaba gösteriyor. Bu konu sadece bizim değil, Gaziantep’in meselesi. Tavrımız net. Şehirlere meydan lazım, gerisi nasıl olsa olur”

Gaziantep başka konularda olduğu gibi burada da güçlü lobi desteği sayesinde istediğini elde eden iradesiyle, Mersin’ e ilham verecek örnek olarak duruyor karşımızda.

Mersin en azından böylesi bir konuda tek yürek olup birleşir mi?

AK Parti Mersin Milletvekilleri TSG stadı konusunda benzer tavır sergiler mi? Bakan Çağlayan, Fatma Şahin gibi halkın sesini duyar, gereğini yerine getirir mi? Bu ve benzer durumlarda Mersin’ in sicili parlak değil, o nedenle şimdiden gösterilecek tavırla ilgili tahmin yapmak zor…

Ama bildiğim bir şey var: Macit Özcan, Güzelbey gibi Karabel’ in kapısını çalmalı, gerekirse TSG stadı yerine başka bir arsa önermeli veya Büyükşehir belirlenecek fiyat üzerinden gerekirse TOKİ’ ye borçlanmalı ama stadın bulunduğu alan yağmadan kurtarılmalı.

Üstelik kısa zamanda karşımızda başarmış bir Antep modeli olacak ki, ne TOKİ, ne başkası o çözüm modeli ortadayken bize kabul etmeyeceğimiz şeyler dayatamaz.

Üzerimize düşeni yapmamıza rağmen, TOKİ Antep’e gösterdiği anlayışı Mersin’ e göstermezse ne mi olur?

Onu da TOKİ düşünsün…

Mersin, 13 Haziran 2013

 

Haberci gazetesi manşet

MESİAD başkanı mı, Koordinatörlüğün avukatı mı? Abdullah Ayan 10.7.2013

MESİAD başkanı mı, Koordinatörlüğün avukatı mı?

Akdeniz oyunları ardından yaptığı açıklamalara bakıp, “MESİAD Başkanı; hangi kaygılarla kimsenin pek üstlenmek istemediği bir role neden soyunur?” diye de sormak mümkün ama mesele bu kadar basit değil…

Akkurt’  un Akdeniz Oyunlarıyla ilgili sergilediği tutum, bu kentte bir an önce oluşturulması gereken lobinin zorunluluğu yanında güçlüklerini de göstermesi bakımından üzerinde durulması gereken ibretlik örnek aslında.

MESİAD başkanı oyunlarla ilgili sürece şaşı bakmakla kalmıyor, eleştirilerle neyin anlatılmak istendiğinden de habersiz gibi davranıyor. O nedenle kendi cephesi dışında kalan eleştirileri ya anlayamıyor, ya da tarafsız iyi niyetliyi oynamayı tercih ediyor.

Onun içindir ki, şaşkın biçimde “ne olmuş ki?” gibisinden alışkın olmadığı sahaya dalıp, belli bir taraftar tribününden alkışlarla izlediği oyunun tarafsız hakemliğine soyunuyor.

Şu sözler Akkurt’ un:

“Akdeniz Oyunlarını başarıyla tamamlamışken bunu başarısızlık gibi gösterme çabaları kime ne kazandıracak? Öyle olmuş, böyle olmuşları bırakalım biz sadece Mersinin imajına odaklanalım.”

“Öyle olmuş, böyle olmuş” diye küçümsediği, “ben mesele yapmadım, siz de kafanıza takmayın” diye hepimize ayar vermeye kalktığı tavrı ortaya koyuyor ki, Akkurt’ un meseleye bakışıyla bizim bakışımız arasında derin uçurumlar var.

Bugüne kadar dillendirilen eleştirilere, kendince cevap yetiştirme gayretinin yankı bulacağı hatta alkışlanacağı yerler mutlaka vardır, ama o tezahürat Akkurt’ a geçici şeyler bahşetse de, Oyunlarla ortaya çıkan yapısal sorunların çözümüne ne yararı olur, ne katkısı…

Akkurt’ u okurken AK Parti il başkanının bile girmekten geri durduğu kimi yanlışları savunma çabasına bakıp “neden?” diye sormak gerekiyor ama cevabını bildiğim sorularla vakit geçirmektense, gelin neler söylendiğine, o söylenenlerdeki mantık dışı düşüncelere göz atalım:

Örneğin Mersin Büyükşehir Belediye Başkanının açılışta dışlanmasını, iki kelimeyle de olsa gelen konuklara ev sahibi kimliğiyle “hoş geldiniz” deme olanağının verilmemesi eleştirilerine karşı bakın ne diyor Akkurt:

“Böylesi bir organizasyonda Büyükşehir Belediye Başkanının ev sahibi gibi kritik görevi olduğu herkes tarafından kabul edilirken, başkan yok sayıldı davet edilmedi diye olumsuz görüşler bildiriliyor. Ev sahibinin, davet edilip edilmemesi söz konusu bile olamaz. Kaldı ki, Büyükşehir Belediye Başkanımız Organizasyonun tam içindeydi ve bunu defalarca sözlü, basınla ve bilbordlarla yayınladı.”

Açıklamadaki mantık hatalarına mı yanarsın, cümle bozukluklarının yarattığı anlamsızlıklara mı, üzerine farz olmayan bir konuda yüklendiği gönüllü avukat duruşuna mı?

“sözlü, basınla, bilboardlarla yayınladı” sözüyle ne demek istediğini kendisi dışında anlayan çıktı mı, emin değilim.

Ama Akkurt’ un cevap yetiştirme gayretine karşı bu kent adına söylenmesi gereken şeyler var:

Macit Özcan’ ı beğenirsiniz, beğenmezsiniz, siyasi görüşleriniz, hizmet bazında beklentileriniz hayli farklı olabilir. O farklı dünyalar nedeniyle Akkurt’ un sesi, soluğu duyulmazken o eleştirileri dile getiren insanlarız zaten.

Ama bu kez durum farklı…

Çünkü söz konusu olan; Özcan’ ın kişisel pozisyonu değil, hepimizin havasını soluduğu Mersin’in Büyükşehir Belediye Başkanı daha doğrusu kurumsal olarak Başkanlık makamı…

Saygıda kusur edilen de Özcan’ ın kendisi değil, kurumsal kimliği itibariyle hepimizin simgesi olan ve her ne kadar üstüne alınmadıysa da MESİAD Başkanı dâhil kendini Mersinli sayan herkes…

Şu gerçeğin bilinmesinde yarar var: Olimpiyatlar özellikle de Akdeniz Oyunları ülkelerin değil, kentlerindir. Ve Kentlerin de sembolik anlamda temsilcisi Belediye Başkanlarıdır…

Bu evrensel kuralı ben koymadım. Akkurt “birilerini yıkama, aklama” derdine düşeceğine oturup araştırsa veya son gün kendisinin de gözleri önünde tanık olduğu gibi, Akdeniz Oyunları kapanış seremonisinin en önemli bölümünde bir sonraki oyunlarla ilgili bayrak devir teslim teatisi yapıldı.

Öyle olduğu için de kapanıştan iki gün önce altından kalkılmaz skandala yol açmama adına Spor Bakanı Kılıç, Mersin Büyükşehir Belediye Başkanını ziyaret edip, gönlünü aldı ve ilk günde yapılan yanlışı son telafi etmeye çalıştı…

Gerçekten açılışta söz verilmesi şöyle dursun, adının tek kelimeyle anılmamasını dert etmeyen ve ziyaret sonunda kapanış törenlerine katılan Özcan Mersin adına taşıdığı bayrağı 2017’deki Akdeniz Oyunlarına ev sahipliği yapacak İspanya’nın Tarragone Belediye Başkanına teslim etti. O devir teslimin yapılmasıyla da uluslararası bir skandalın önüne geçildi.

Akkurt’ un, ne anlama geldiğinden ne kadar haberi olduğunu bilmiyorum ama açıklamasında yer verdiği, kendisininki dahil pek çok dile pelesenk olmuş “Marka Kent” olmanın yolu; öncelikle kente, kent adına da sembolik anlamda Mersin anahtarını taşıyan Belediye Başkanına kurumsal anlamda sahip çıkmaktan geçiyor.

Bunun için dünyaya bakmaya gerek yok. Etkinlikler Mersin yerine Gaziantep veya Kayseri’ de düzenlenseydi o iki kentin Belediye Başkanları bu şekilde dışlanır mıydı?

Sorunun cevabını Akkurt kadar beş yaşındaki çocuk bile bilir de, diyorum ya, sorun başka…

Akkurt bununla da yetinmiyor…

Şu sözler de aynı açıklamadan:

“Oyunların başlamasına bir kaç hafta kala tesislerin yetişmeyeceğine, organizasyonun başarısız geçeceğine dair dedikodular yapılmasının motivasyonu bozacağı ve Mersin’e zarar vereceğinin bilinmesine rağmen neden bu şekilde davranıldığının iyi sorgulanması lazım.”

Tamam, o zaman, stadyumun yetişmeme tehlikesini hem de bir kaç hafta öncesinde değil, ilk günden itibaren yazıp çizen biri olarak Akkurt’ un bilmediği veya onu ilgilendirmediğini gördüğüm bir kaç küçük! detayla hatırlatmaya çalışayım:

-O ufak tefek bilgiler senin umurunda olmayabilir ama örneğin; hiç “stadyum kaç paraya mal oldu?” diye sormak aklına geldi mi? Mersin’ den daha komplike 33 bin kişilik Kayseri Stadyumuyla 25 bin kişilik Mersin stadyumu arasında hiç fiyat mukayesesi yapma zahmetine giriştin mi?

Yoksa o ünlü toplumsal hastalığımızın emaresi olarak sıkça duyduğumuz: “kardeşim adamlar yapmış ya, gerisinden bana ne?” kafasıyla dolaşanlardan mısın?

-Süreç tam da korktuğumuz doğrularcasına gelişirken ve yapımcı havlu atıp giderken TOKİ ihalesiz, pazarlıksız çağırdığı yeni müteahhide yapım işini hangi koşullarda devretti? 61 trilyona verilen stadyumun 95 trilyona mal olduğundan haberin mi yok? Yoksa yukarıda tanımladığım “beni kazanılan tesis ilgilendiriyor, gerisi teferruat”  diyenlerden misin?

Ve hepsinden önemlisine geldi sıra:

Onun tesislerin geleceğiyle ilgili söylediklerini biz Akdeniz Oyunlarının Mersin’ de düzenleneceği ilk günden beri yazıp çiziyoruz…

Zaten temel mesele tam da bu, o geçmişteki Mersin’ in unutulmuşluğunu sorgulayacağına, gelecek ufukların hayalini kuruyor.

Biz ise geçmişteki hatalardan gerekli dersleri çıkarıp, geleceği sağlıklı kurgulama derdindeyiz.

Onun eleştirilerimize kızarken, tümünü geleceğe ilişkin yol haritasına monte etmeye çalışmasını kendi ifadesiyle “sorgulayacak” değilim.

Ama isminde iş adamlarının yer aldığı MESİAD’ ın; Mersin esnafı, işadamları Akdeniz Oyunlarında dışlanmasına bugüne kadar tepki vermeyen başkanına birinin hatırlatması gerekmiyor mu?

Başkanı olduğu kurum üyelerinin taşımacılıktan konaklamaya, reklamcılıktan güvenliğe, ağırlamaktan eşantiyona hiçbir işten pay almaması, bu kentte ayakta durmaya çalışan nice girişimcinin 300 trilyonluk organizasyon bütçesinden yararlanmamasını Akkurt içine sindiriyor mu?

Başka görevleri, şapkaları olabilir ama ben soruyu MESİAD Başkanı sıfatını taşıyan Akkurt’ a soruyorum.

Umarım o sıfatın anlamını, giydiği şapkanın önemini kavrar da, bu tür açıklamalarda konumuna göre davranır. Böylece iş adamları ve esnafın dışlanmışlığına mazeret üreten tavrından vazgeçip, daha sağlıklı duruş sergiler.

Yok, eğer Oyunlarla ilgili açıklamasını AK Parti Yenişehir Meclis üyesi sıfatıyla yaptıysa iki şapka arasındaki farkı bundan sonra daha dikkatli gözetmeli…

Dilerim, 2009′ daki Eyiceoğlu faciasının gizli kahramanlarından biri olarak yaşadığı hüsranı bu kez AK Parti Yenişehir Belediye Başkan adaylığıyla taçlandırır da, en azından öykünün sonu iyi biter.

10 Temmuz 2013, Mersin

Bakandan Belediye başkanı yaratmak ya da cübbenin kerameti… 5.7.2013 Abdullah Ayan

Bakandan Belediye başkanı yaratmak ya da cübbenin kerameti…

Hayır, İstemihan Talay’ ı yazacak değilim.

Talay’ ın hangi özellikleriyle Mersin’e Büyükşehir Başkan adayı olmak istediği konusu da beni ilgilendirmiyor.

Genel Başkanın 72 yaşındaki Talay’ a CHP rozeti taktığı günün ertesinde hem de ziyaretine gelen Talay’ ın hemşehrisi Tarsus’ lu gazeteci dostlara verdiği demeç ortada: ” gençleri siyasetin içine almamız lazım. Siyaseti gençleştirmemiz lazım. Yaşlı birini aday yapacak değiliz”

Talay kendisini herkesten genç hissedemez mi? Veya Kılıçdaroğlu’ nun dillendirdiği kriterden muaf tutmuş olamaz mı? Neden olmasın ki? Dediğim gibi mevzu Talay’ da değil zaten…

Mevzu, AK Parti’ nin Mersin’ deki Büyükşehir Belediye Başkanlığıyla ilgili aday arayışları…

Şu anda ortada dolaşanlarla birlikte kesin aday olacağı konuşulan belli başlı isimler; Çağlayan’ ın daire başkanlığından alıp Bakan yardımcılığı koltuğuna oturttuğu Mustafa Sever ve İl Başkanı Mekin M. Salt…

Başka aday yok mu?

Gönlünden adaylık geçen onlarca isim var ama kimse cesaret edip “evet ben de adayım” diyerek sahaya inemiyor.

2004 ama özellikle de 2009′ da bunun sıkıntısını çok çekti AK Parti…

Özellikle 2009′ da Milletvekillerinin parsellediği sahalara yerleştirilen isimler üzerinde bırakın halkı, aynı vekillerin bile doğru dürüst bir isim üzerinde mutabık kalmaması, önce kaosa ardından da zamana karşı yarış nedeniyle paniğe yol açtı.

Panik sonunda da en olmaz denilen isim getirilip iktidarın adayı olarak seçmene dayatıldı. Sonrasını biliyoruz. (O adayın nasıl belirlendiği, belirlenirken kimlerin hangi duygusal saiklerle hareket ettikleri bu yazının değil, çok daha derin ve bilmecelerle dolu başka bir öykünün konusudur)

2009′ u boşuna anlatmıyorum.

Çünkü AK Parti bu seyrettiğimiz dramatik filmin yeni versiyonuna dolu dizgin koşuyor gibi bir hava hâkim yine.

Partinin Mersin örgütündeki rehavet, “analar ne aslanlar doğuruyor, günü geldiğinde herkesin parmak ısıracağı bir aday çıkarırız nasılsa” şımarık havasına dönmüş durumda ve her yana sinmiş hava öyle anlaşılıyor ki yumurta kapıya gelinceye kadar sürecek gibi.

Hava böylesine kaygısızlık kokuyor ama söz ettiğimiz Mersin’in son seçimdeki birincisi ve üstelik iktidar partisi…

İl genelindeki tüm seçmenlerin oyuyla belirlenecek Büyükşehir Belediye Başkanlık yarışı söz konusu ve bu durumda 2011 Milletvekili seçimlerini referans alarak en iddialı partinin AK Parti olacağını söylemek için müneccim olmaya gerek yok.

Bu nedenle şimdilik ortada dolaşan Sever ve Salt dışında da gerek parti içinden gerek Mersin kamuoyunda; “bu elbise bu vücuda da ama uyar” misali yakıştırmalar da yapılmıyor değil.

Mantık aslında çok basit: Aday aranırken ilk akla gelen o gün Bakan kimse, onu Başkan koltuğuna oturtma, daha doğru ifadeyle “seninle siler süpürürüz” gibisinden hem kendilerini hem aday yapmak istedikleri ismi gaza getirmek…

Bu 2009′ da Kürşat Tüzmen üzerinde yoğun biçimde denendi. İsmi öne süren çevrelerin farklı hesapları olsa da, sonuçta dillendirdikleri iddia değişmiyordu: “Seçimi ancak Tüzmen’ le alırız”

Tüzmen’ in neredeyse memur muamelesi çektiği, bazen kamuoyu önünde azarladığı kimi milletvekilleri ondan “Başkanlık adaylığına” iterek kurtulma hesabı yapıyordu. Kimisi de güce tapınma ateşiyle kavrulduğu için  samimiyetle ve yürekten istiyordu aday olmasını…

İster beğenin, ister yerden yere vurun, Tüzmen geç girdiği siyaseti çabuk öğrenmiş, hesabını kitabını bilme yanında bu türden gazlara gelmeyecek kadar da gördüğü fotoğrafı okuyan biriydi.

O nedenle sarmalayan dost, düşman çevrenin tuzağına düşmedi.

O günlerde Tüzmen’i Antep’lilerin o çok sevdiğim deyimiyle “süyükten itme” operasyonunun aynısı bir ara halefi Çağlayan üzerinde denenmeye çalışıldı…

Hem de 2009′ da ‘Büyükşehir’i ancak Tüzmen’ le kazanabiliriz’ diyen aynı simalar, yüzler tarafından…

Çağlayan’ da tıpkı Tüzmen gibi ilk günden farkına vardığı tuzağı boşa çıkardı.

Kendisi kapıları kapattı ama Mersin’ deki “terzi kalfalarının” elbise dikme merakı sona ermedi.

Malum çevre son bir yılda kimleri Büyükşehir adayı olarak sahneye sürmedi ki?

Ertuğrul Günay’ dan Binali Yıldırım’a, Egemen Bağış’tan Faruk Çelik’ e kadar uzanan geniş yelpazede isimler dolaştırıldı hem de her birine Mersin’e ne kadar yakışacağı üzerine efsaneler yazılarak…

Kendisini siyaset ustası sanan terzi kalfalarının son keşfettikleri isim Suat Kılıç.

Akdeniz Oyunları nedeniyle 20 gün Mersin’i mesken tutması durmadan aday arayan kimi kafalarda şimşekleri çaktırdı, hele veda yaklaşırken yaptığı bir kaç konuşma vardı ki, ilham perilerini birilerinin penceresine kondurmakta gecikmedi.

Rüzgâr da fena değildi hani. Aklı başında kimi arkadaşın “neden olmasın?” türünden anlamlı! soruları karşısında ben de soruya soruyla karşılık verdim: “Bakan olması dışında Mersin’ e katkı yapacak ne özelliği var, neden olsun ki?”

Eskiz üzerinde epeyi kafa yoranların cevabı da hazır: “Baksana hem genç hem de ne kadar iyi hatip, kağıda bakmadan konuşuyor”

Öne sürülen gerekçe karşısında dayanamıyorum:

“O zaman Muğdat Camiinden Ali hoca’yı aday yapalım, hem daha iyi konuşuyor, hem de hiç olmazsa Mersin’i tanıyor, Hastane caddesine bıraksak, yolda kaybolmaz, vaaz vereceği Caminin yerini bulur”

Bakandan Başkan yapma hastalığı aklı başında sandığım kimi çevrelere sirayet edince ister istemez karşıma alıp anlatma ihtiyacı hissediyorum:

“Bakan dediğiniz insanlar öyle ermiş, derviş falan değil, sizin benim gibi acıkan, aşık olan, tuvalete giden, zaafları, korkularıyla normal insanlar, onlardan koltuğa bakarak keramet arayacağınıza Mersin’ den ortalama bir vatandaşı aday yapın. İnanın onlardan daha başarılı olur, kentin sorunlarını bilir, dinamiklerini tanır, iyiyi kötüden ayırır, en azından şehrin ruhunu dinler”

“Siz Başkan aramıyorsunuz, Bakanların oturdukları koltuktan kaynaklanan kutsal gücü olduğunu sanıyorsunuz. Öyle olmasa 2009′ da Başkan yapmak için kapısında yattığınız Tüzmen işte sakin köşesinde oturuyor, hem de dinlenmiş, ayakları daha yere basar, olgunlaşmış olarak. Gelin onun adını telaffuz edin, Tüzmen Bakanken hangi özelliklere sahipse bugün dinlenmiş, iç hesaplaşmasını yapmış haliyle daha fazlasına sahip”

Sakın bu yazdıklarımdan yola çıkıp,  Tüzmen’ i önerdiğim sonucu çıkarılmasın.

15 yıldır isim önermedim, bundan sonra da önermem. (ama kimlerin olmaması gerektiğini bugüne kadar söyledim bundan sonra da söylerim)

Benimkisi konu rahat anlaşılsın diye verilmiş basit bir örnek. Herkes kendi penceresine, beklentisine göre çok farklı isimler bulabilir, önerebilir de…

Örnek olduğunun altını çizmeme rağmen Tüzmen adını telaffuz ediyorum ya… Kaşlar kalkıyor hemen. Gelecek tepkileri kestirmek zor değil. Ama o tepkilerin en şiddetlileri Bakanken gidip kapısının önünde yatanlardan gelmiyor mu? Bir kez daha pes ediyor insan…

 

Çünkü cahilinden, okumuşuna, insanımız ne yazık ki; bilgiye, deneyime değil, güce yöneliyor.

Bakın bugün her ne kadar tavsadı, gündemden düştüyse de halen etrafında dolananların tamamı Mustafa Sever’ den çok iyi Büyükşehir adayı olur iddiasını ısrarla yaymakta. Oysa Sever’ i zirvelere taşımaya çalışanların çoğu Sever’ i gerçek anlamda yaptıkları yapacaklarıyla tanımaz bile, öyle bir dertleri de yoktur zaten… Onların genelde de; birikim, deneyim, vizyon, çalışkanlık gibi özelliklerle ilgili sorunları da yoktur.

Bakan yardımcısı olduğu güne kadar ne iş yaptığını bilmediği bir insanın etrafını kısa zamanda elli yıllık aşinaymış gibi saranların ilkel yöntemleri, yöntemin sakatlığını anlatmaya yetiyor zaten.

Bana yetiyor da; Sever’ e ve Severgillere, Kılıç’a ve son zamanlarda sayıları hızla artan Kılıç muhiplerini kesiyor mu?

Daha açık anlatayım: Vizyonu, dünyadaki gelişmeleri okuması, genlerinde ticaret dolaşan Mersin’le uyumu, ilişkileri göz önüne alındığında elini vicdanına koyacak biri Tüzmen’ i mi, Sever’ i mi tercih eder?

Dün Bakanken Tüzmen ile aynı fotoğraf karesine girmek için birbirini ezenlerin bugün Çağlayan’ı, o da yoksa buldukları Sever’ i omuzlara alma gayreti nasıl ruh halidir?

Sorunun cevabı belli ve “cübbenin kerameti” darbımeselinde saklı…

Seçimlere epeyi zaman, anlatacak yeterince hikâye var.

Gün gelir “Cübbenin kerametini” de anlatırız nasılsa…

Mersin 5 haziran 2013

Gezi’yi yönlendirip, Sharp’ ı tanımamak… 27.6.2013 Abdullah Ayan

Gezi’yi yönlendirip, Sharp’ ı tanımamak…

Gezi eylemleriyle ilgili çok şey yazıldı, daha uzun yıllar bunun bin katı yazılıp çizilecek…

Başlangıçta iş herkese sempatik gelecek masum “çevreye saygı, bir kaç ağacın kesilmesi” ile başlasa da, sonrasında boyutun bambaşka kulvarlara savrulduğu, küresel boyutuyla finansal kimi operasyonlarla Türkiye ve Brezilya’ yı zora sokacak isyan hareketlerine dönüşme temayülü taşıdığı yadsınamaz gerçek.

Beni asıl şaşırtansa Gezi eylemlerinin asıl amacının Gezi parkı falan olmadığını, attığı “‘Mesele sadece Gezi değil hala anlamadın mı?’ twitleriyle özetleyen üstelik sanatçı kimliğiyle ortalıkta dolanan vatandaşa yöneltilen sorulara verdiği cevaplar…

Ortaya koyduğu aktivist etkinliklerin, Gene Sharp’ ın 198 maddelik risalesine benzetilmesi karşısında “ben Gene Sharp adını bu olaylardan sonra yazılıp çizilenler üzerine duydum” demesi beni ister istemez Arap baharının Tahrir’e ulaştığı günlere ve o günlerde kaleme aldığım “Yeni devrimlerin bilinen bilinmeyen yanları, Gene Sharp etkisi” başlıklı yazıya götürdü.

Yazı 7 Mart 2011 günü yayınlanmıştı ama bugünlerde Türkiye’ de Gezi’yle başlayıp, Brezilya’ ya sıçrayan isyan hareketleri nedeniyle güncelliğini korumakla kalmıyor. Okuduğunuzda göreceksiniz ki, çok daha anlamlı ve önemli hale geliyor.

En iyisi o yazıya dönmek…

Sharp inkar etse de ABD’ nin 41 milyon dolara ihale ettiği Miloseviç’ i devirme projesi ve Sırpçada direniş anlamına gelen ‘otpar’ eylem planındaki rolüyle ilgili 27 ay önce şunları yazmışım:

Sharp 1928 doğumlu, 2009 yılında Nobel Barış ödülüne aday gösterilecek kadar pompalansa da, gerçek yüzü tam olarak hiç bir zaman anlaşılmamış, bugünlerde emekliliğin keyfini süren Siyasi Bilim Profesörü, Ohio doğumlu Amerikalı…

Her ne kadar kendisi ününü 1993’te Birmanya’daki diktatörlüğe kafa tutan Suu Kyi ve taraftarlarına rehberlik eden “Diktatörlükten Demokrasiye” kitabına borçlu olduğunu iddia etse de, CIA Ajanı damgasının gölge gibi kendisini izlediği Sharp’ ın kitabında dile getirdiği barışçı mücadele yöntemleri, kapsamlı biçimde ilk kez Sırp lider Miloseviç’e karşı kullanıldı.

1993 yılında Birmanya’da Suu Kyi taraftarları Sharp’ın 198 şiddet içermeyen yöntem içeren kitabını başucu kılavuzu gibi kullandılar. Hayatı boyunca görmediği, yaşam tarzlarından dinamiklerine varıncaya kadar özelliklerinden haberdar olmadığı Birmanya’nın ardından Tayland ve Endonezya’ya oradan Balkanlara, Doğu Avrupa’daki tüm ülkelere yayıldı “Diktatör Devirme Kılavuzu” olarak nitelendirilebilecek risalesi…

Rusya gibi ülkeler, kitapçığın içerdiği tehlikelere karşı önlem olarak basıldığı matbaaları kapattılar, satış yapan çoğu kitapevlerinde ise bir türlü aydınlatılmayan esrarengiz yangınlar çıktı…

Kendisi inkar etse de, Sırbistan’da Slobodan Miloşeviç ve Ukrayna’da Viktor Yanukoviç’i düşüren hareketlerde yer alanlar, eylemler başarıya ulaştığı için bugün gönül rahatlığıyla en azından Sharp’tan ilham aldıklarını kabul ediyorlar…

Zaten tarafsız gözlemciler, Miloseviç ve Yanukoviç’ in devrilmesinde CİA patentli tüm eylemlerin Sharp ilhamlı olduğunu kabul etmekte.

Örneğin ABD’ nin Miloseviç’i devirme operasyonunu 41 milyon dolara satın aldığı uzmanlarca dile getirildi zaman içinde. Bu bütçe neleri mi kapsıyordu?

Sırp öğrenci liderleri gizli bir takım seanslardan geçirildiler. Grev ve boykotları örgütleme, simgelerle iletişim kurma, korkuyu yenme konularında eğitimler verildi öncü potansiyeli taşıyanlara…

Sırpça direniş anlamına gelen Otpar adı verildi çekirdek ekibe… 5 bin püskürtme boya spreyi, 70 bin şiddetsiz direniş kılavuzu kitapçığı dağıtıldı. Sırbistan’ın uygun bulunan her noktasına yapıştırılmak üzere Miloseviç’i hedef alan ‘Gotov Je!(O bitti)’ yazılı 2,5 milyon çıkarma kağıdı basılıp kitlelere dağıtıldı.

Bugün Tunus ve Mısır meydanlarını dolduranların yeniymiş gibi keşfettiği yöntemler ilk kez Sırbistan’da kullanıldı. Kitleler bir grup öncü tarafından yönlendiriliyor, kalabalıkları dalgalandıran öncüler hızla ve sürekli yer değiştirerek, güvenlik güçlerinin ve istihbarat örgütlerinin dikkatini çekmeden girip, çıkıyor, gerektiğinde arazi olup, gerektiğinde meydanın bir yerinde bitiveriyorlardı.

Uzmanlara göre Sharp yöntemin ilhamını Cengiz Han’dan almıştı. Arı Kovanı olarak adlandırılan taktikle insanlar tıpkı kovanlardaki gibi birbiriyle bağlantılıydı ama aynı zamanda birbirinden bağımsız hareket yeteneğine sahipti. Ve çekirdek kadro dışında kimse kimseyi tanımıyordu bile.

Kitabın tüm dünyaya yayılıp böylesine etkili olmasında her dile kolayca çevrilebilir ve farklı durumlara göre esnetilebilir uygulamalara uyması en önemli özellik olarak çıktı ortaya.

Şiddet içermeyen bu CIA ağırlıklı devrimlerin teorisyeni Sharp’ın 30’dan fazla dile çevrilen kitapları sınırlardan gizli olarak geçirilmiş, dünyanın her yerinde peşine düşen güvenlik örgütlerinin, istihbaratçıların takibinden kurtulmuş risaleler.

Miloseviç’ in devrilmesinin ardından daha da geliştirilen ve Tahrir Meydanına varıncaya kadar 198 farklı yönteme ulaşan bu ülkeden ülkeye durmadan değişip, dönüşen ‘Diktatör Devirme Kılavuzunun’ taşıdığı tehlikenin sadece Rusya değildi farkına varan…

2009 yılında İran; renkleri kullanmaktan, temsili cenazelere, boykotlara, simge isimlerin meydanlarda yakılmasına kadar buram buram ‘Sharp’ kokan 100 civarında yöntemi eylemcilerle birlikte öğrenince işin peşine düştü ve sorgulamalar sonunda elde ettiği bilgilerden yola çıkarak kapsamlı operasyon başlattı…

İşin sonunda eylemleri durdurmak için ‘ABD şeytanının bu yeni oyununun’ üstüne acımasızca gidilmesi gerektiğine kanaat getirildi. Ardından kimi failler casuslukla suçlanarak, eylem koydukları meydanlarda sallandırıldı.

Tabii ki, ele geçenlerin tümü bu dış mihrak iddiasını son ana kadar yalanladılar ve asıl çekirdek kadroda yer alıp izini kaybettiren asıl aktörler dışında kalan bu aktivistlerin tümü samimiydi de…

Ama sonuç değişmedi. Dış bağlantısından habersiz oldukları bu devrimin bedelini canlarıyla ödedi çoğu…

Kimi zaman Miloseviç’ te başarıya ulaşan, kimi zaman da Rusya ve özellikle İran’ da hüsranla sonuçlanan bu ‘Şiddet içermeyen devrim projesi’ Arap baharında da devreye sokuldu mu?

İyi de, şiddet içermeyen diktatör devirme yöntemleri Mısır ve Tunus’ta kullanıldı mı? Kullanıldıysa ne ölçüde etkili oldu?

Tunus’taki 7 Kasım, Kahire’deki Tahrir meydanını dolduran gençlerin Sharp’tan veya onun kılavuz kitabından haberi var mıydı?

Soruların cevabına yardımcı olan gelişmeleri o 2011şubat sonunda kaleme aldığım yazıda ele almıştım.

O araştırmanın Arap Baharlarıyla ilgili bölümünü bir sonraki yazıda bulacaksınız…

2011 başlarında Sharp ile ilgili hazırladığı belgeseli vizyona sokmaya hazırlanan Yönetmen Ruadith Arrow’ un 2 Şubatta gittiği Tahrir izlenimleri çok merak edilmesi gereken sorulara ışık tutacak cinsten:

“2 Şubat günü Tahrir Meydanı’na vardığımda, Sharp’ın yaklaşımını benimseyen göstericilerden çoğu gözaltındaydı.

Gözaltında olmayanlar ise istihbarat tarafından yakından takip ediliyordu ve onları ziyaret eden gazeteciler sivil polis tarafından saatlerce alıkonuyordu.

Organizatörlerden birine ulaşabildiğimde, kamera karşısında Sharp ile ilgili konuşmayı reddetti.

Amerikan etkisinin yaygın olarak bilinmesinin hareketi sarsacağından endişeleniyordu ancak kitabın Arapça baskısının dağıtıldığını doğruladı.

Sharp’ın teorisinin Mısır’daki harekete olan etkisini ise şöyle anlattı: “Sharp’ın rejimin dayanaklarını tespit etme fikrini kullandık. Eğer Mübarek rejiminin en büyük dayanağı olan ordu ile ilişki kurup, onları kendi tarafımıza çekebilirsek, Mübarek’in işinin biteceğini biliyorduk.”

O akşam Tahrir Meydanı’nın bir köşesinde, göstericilerin yanında uyumaya hazırlanırken, bana telefonlarına gelen mesajları gösterdiler. Ordu, göstericilere ateş etmeyeceğini açıklamıştı.

Mahmut isimli göstericiye 198 yöntemin fotokopisi verilmişti, ancak Mahmut listenin nereden geldiğini bilmiyordu. Ona şiddet içermeyen silah listenin Amerikalı bir akademisyene ait olduğunu söylediğimde, karşı çıktı.

“Bu Mısırlıların devrimi” diyordu Mahmut, “Amerikalılar bize ne yapacağımızı söyleyemez.”

Zaten Sharp’ın istediği tam da bu.”

Kuzey Afrika’daki devrimleri sadece dış etkenlere bağlamanın, ölümü göze alan yüzbinlerce cesur insana en hafif deyimle hakaret olduğunun farkındayım.

Ama bu isyan ateşlerinin tutuşturulmasında bir takım organize öncüleri yok saymak ta fazlaca safdillik…

Bush’un zücaciye dükkanına giren aç filden beter vahşi Büyük Ortadoğu projesi Irak hüsranıyla rafa kalktığı da doğru.

Acaba diyorum, bilgi çağının ve değişimin simgesi Obama ile birlikte, enerji ve silah kartellerinin öne sürdüğü vahşi Neocon’ların yerini, daha fazla demokrasi daha fazla özgürlük diyen yeni bir dünya hedefleyen anlayış almış olamaz mı?

Bu anlayışın harekete geçirdiği kitleler, Sharp’tan ve onun şiddet, silah yerine barışçı ama çok daha etkili yöntemlerinden etkilenmemeleri mümkün mü?

İster vahşi Bush, ister barışçı Obama başta olsun daha epeyi zaman dünyanın süper gücü olması kaçınılmaz ABD’ nin derin, açık yapılarının kaynamakta olan kazanı uzaktan seyretmesi ne derece mantıklı?

Soruları uzatmak mümkün…

Ama en yalın ve taze haberler çok uzaklardan üstelik ABD ile süper güç yarışına girdiği çoğumuz tarafından iddia edilen Çin’den geldi…

İster inanın ister inanmayın 2011 şubat sonlarında üzerinde çalıştığım bu yazımı noktalarken ABD’ nin Resmi yayın organı sayılan “Amerikanın Sesi” adlı yayın organındaki habere takıldı gözlerim:

İnternet denetimini gideren artıran Pekin hükümeti, mesleki paylaşım sitesi Linkedln’e Çin’den erişimi kısa bir süre engelledi.

LinkedIn, üyelerinden birinin ‘Çin’de Yasemin Devrimi’ konulu bir tartışma forumu başlatmasından kısa süre sonra kapatıldı.

‘Yasemin’ kelimesi Internet topluluklarında Tunus, Mısır ve Libya’daki halk ayaklanmaları için kullanılıyor.

Amerikan LinkedIn şirketinin tüm dünyada 90 milyon kullanıcısı var bunlardan 1 milyonu Çin’de.

Çin hükümeti geçen hafta Internet üzerinden yapılan ‘Yasemin protestosu’ çağrıları üzerine on binlerce güvenlik gücünü harekete geçirmişti.

Çağrılar sonrasında en az 80 rejim muhalifinin tutuklandığı veya ev hapsine konulduğu bildirildi.

Yasemin protestolarına ondan fazla kentte yüzlerce kişi katıldı.

Amerika’nın Pekin Büyükelçisi Jon Huntsman’ın geçen Pazar günü başkentte gösterinin yapıldığı alanda görülmesi dikkat çekti. Büyükelçilik yetkilileri, Huntsman’ın tesadüfen orada bulunduğunu ve ailesiyle birlikte alışverişe çıkmış olduğunu söyledi.”

Kendi Büyükelçisinin protesto gösterilerinin yapıldığı meydanda tesadüfen bulunduğunu söyleyecek kadar ilginç bir ülke ABD…

Çin patentli sanal protestolar ve Katı Yönetimin bu türden saldırılara! karşı geliştirdiği yöntemler “yasemin” sembolüyle de sınırlı değil.

New York Review of Books isimli sitede blogları yayınlanan Perry Link’in yazdıkları daha da ilginç ve pek bilinmeyen bilgiler içermekte…

Link, Çinli liderlerin vatandaşlarını Ortadoğu devrimlerinin “olumsuz etkilerinden” korumak için önlemler aldığını ve bunların başında internet ortamını kontrole yönelik önlemler olduğunu yazıyor. Link’in Pekin’deki kaynaklarından aldığı bilgilere göre zaten sıkı internet filtreleme stratejisi kullanan Çin bu önlemleri artırarak yaratacağı sanal abluka sayesinde vatandaşlarını “korumayı” amaçlıyor.

Bunun yanında sms kullanımını da denetlemeyi amaçlayan Pekin yönetimi ilk etapta birçok kişiye aynı anda zincirleme sms mesajı yollamanın önünü aldı. Çin yönetimini elinde tutanların gerektiğinde tıpkı son bir yıldır Sincan bölgesinde yaptığı gibi interneti tamamen yasaklaması mümkün mü? Tüm gelişmesini küresel ticarete endeksleyen bir ülke böyle bir çılgınlığı yapabilir mi? Yaparsa bu ülkede üreten, ihracat yapanların durumu ne olur?

İmkansız anlamına gelecek böylesi gelişmeyi bir yana bırakıp son sanal yasaklamaların gülümseten anekdotlarıyla bitirelim geleceği hatta çoğumuzun kaderini belirleyecek netameli konuyu…

Örneğin Çin son bir haftadır ‘Mısır’ çağrıştıran tüm sözcükleri yasakladı. Yasak dalgasına karşı sanal aktivistler yaratıcılıklarını konuşturmakta: Örneğin her ne hikmetse filtrelenmeye başlanan Mübarek’ ten esinlenerek Çin Devlet Başkanını Mu Jintao olarak adlandırmaya başladılar bile…

Ve tabii önce Mübarek son olarak ta Kaddafi’nin işaret ettiği dış düşmanlara karşı Çin Propaganda Bakanlığı meydana gelen olayların arkasında sadece toplumsal düzeni bozmayı amaçlayan bazı eşkıyaların olduğu fikrini topluma çok etkili biçimde yaymaya çalışmakta…

Anlatmaya çalıştığım gelişmelerin çoğu kafaları karıştırması kaçınılmaz…

Ama perde önünde izlediklerimizin perde arkasıyla ilgili olasılıkları karmaşıklıklarına rağmen anlamak, en azından anlamaya çalışmak…

Geleceğin vizyonu biraz da komplo kokan teorilerden geçiyor, elden ne gelir?

Mersin 27 Haziran 2013

Brezilya öfkelileri ve futbol… 26.6.2013 Abdullah Ayan

Brezilya öfkelileri ve futbol…

Önceki yazıda önce Türkiye’ de gezi parkıyla özdeşleşen sonra bambaşka kulvarlara savrulan eylemleri ve Türkiye’den hemen sonra Brezilya’ da ortaya çıkan isyan hareketlerini ele almış, hareketleri oluşturan farklı sosyal dinamiklerden örnekler vermiştim.

İki hareket ayrı sosyal tabanlardan beslense de, ilk günlerinde ortaya çıkan ortak bir kesim var ki, mutlaka değerlendirilmeye, incelenmeye değer yeni bir damar bu ve adı futbol…

Futbol Türkiye’ de de toplumu hayli ilgilendiriyor ama Brezilya’ nın olmazsa olmazı, çoğu insanın hayattaki en önemli eğlencesi…

Darbe günlerinde Brezilya, çoğu derdini futbola sarılarak unutma yolunu seçmiş.

Diktatörlerin de işine gelmiş toplumun bağımlılığı; tıpkı İspanya, Portekiz gibi ama onlardan daha yoğun biçimde ülke yıllarca ‘f’ lerle uyutulup, avutulmuş.

Futbol ve fiesta Brezilya’ nın halen en vazgeçilmezi…

Ama son isyan hareketinde ortaya çıktı ki, sokağa dökülen milyonlar futbolun en büyük küresel fuarı olan Dünya kupasına harcanan paraya, futbolun mabedi sayılan stadyumlara ayrılan inanılmaz bütçelere tepkililer.

O nedenle “stadyumlara değil, sağlığa daha çok para” diye özetlenecek sloganlar yeni toplumsal öfkenin en sık duyulan ortak sesi olarak çınladı meydanlarda.

Zaten ülkedeki eylemlerin ilk patlaması da, 2014 Dünya Kupasının provası kabul edilen Konfederasyon Kupası kapsamında oynanan Brezilya-Japonya maçından hemen sonra bir araya gelen bin kişilik protestocunun gösterileriyle başladı.

Sonrasında tüm ülkeye yayılan ve milyonların sokağa döküldüğü eylemlerin en sık dile getirilen gerekçesi de 2014 Dünya Kupası ve 2016 Yaz Olimpiyatları nedeniyle harcanan on milyarlarca dolar…

Sadece olimpiyatlar için 20 milyar dolarlık bütçenin ayrılmış olması, ‘parasız sağlık’ vaadini kaynak yetersizliği nedeniyle bir türlü hayata geçirmeyen sol iktidara karşı umutsuzların tepkisinin en ciddi nedeni.

İş bununla da sınırlı değil.

Stadyumlar nedeniyle medyada öylesine iddialar ve rakamlar yer alıyor ki, sağlık hizmetinden yararlanamayan, “paran yoksa öl” diye özetlenecek biçimde hastane kapılarından kovulan yoksular biriktirdikleri öfkelerini gün gelir nasılsa bir yerde açığa çıkar diye içlerinde hapsedip duruyorlar.

Örneğin, 2007’de stadyumların yenilenmesi ve yenilerinin yapılması için devletin tek kuruş ödemeyeceği en yetkili ağızlardan dile getirildi, tüm yatırımların tamamen özel yatırımla yapılacağı söylendi. Oysa halk gerçeğin öyle olmadığını kısa zamanda öğrendi ve bugün ortaya çıktı ki, Stadlara harcanan paranın bırakın tamamını tek kuruşunu bile özel sektör karşılamamış. Aksine tesis yapımını üstlenenlerin çaldıkları da dahil tüm para halkın ödediği vergilerden karşılanıyor.

Aşağıda vereceğim bir kaç örnek ülke onca yoksullukla boğuşurken iktidardaki sosyalistlerin milyarlarca doları nasıl savurduğunu ve gözü önünde yapılan bu soygun karşısında genç yoksulların neden isyan noktasına geldiğini anlatmaya yeter:

Brezilya şu ana kadar 13 stadyuma 3,3 milyar dolar harcadı.

en az üç tanesinin dünya kupasından sonra ne işe yarayacağı tartışmalı olan bu stadyumlara ayrılan bütçe, Güney Afrika’nın 2010 yılında yaptığı yatırımın üç katından daha fazla. Güney Afrika o tesislere döktüğü paranın acısını bugün bile bütçe açığı olarak iliklerinde hissediyor.

Stadyum yatırımlarının bir başka handikapı da var. Bu tip yeni dünya arenalarının futbol dışında kullanım alanı yok. Yılda oynanacak 15-20 maç dışında kapalı duran bir alan ve yapımı için saçılan yüz milyonlarca dolar…

Örneğin Brezilya hükümeti başkent Brasilia’ ya tam 600 milyon dolarlık stadyum konduruyor ama Brasilia’ da o stadyumu dolduracak futbol meraklısı olmadığı gibi kentin liglerde mücadele eden bir kulübü bile yok. Kısacası 600 milyon dolara mal olan stadyum dünya kupası maçlarının bir kaçına ev sahipliği yapacak ama sonrası yok.

Bir başka örnek; Fonte Nova olarak bilinen 50.000 kişilik Salvador stadyumu…

Stadyum 600 milyon real (yapıldığı günün kurlarıyla yaklaşık 300 milyon dolar) bir maliyetle yeniden inşa edildi, yapımı sırasında yedi kişi öldü ve bir maç sırasında en modern diye övünülen stadyumu sel bastı.

Örnekler futbola düşkün olmayan eyaletler, kentlerle de sınırlı değil.

Sadece Brezilyanın değil dünya futbolunun en önemli sembollerinden biri kabul edilen Maracana Stadyumunun başına gelenler ve bugünkü konumu bile Mersin dahil tüm kentlerin ibret alacağı hikayeye sahip.

2.dünya savaşından çıkan dünya, futbolu da küreselleştirme anlamında FIFA şemsiyesi altında organize etmeye karar verince, 1946′ da toplanan kuruluş ilk dünya kupasının 1950′ de Brezilya’da yapılmasına karar vermişti. (Küçük bir not: o kupaya katılma hakkını elde eden iki ülke, Türkiye ile Hindistan yolculuk için gerekli parayı bulamadığı için katılamadı finallere)

O günlerde ayaktakilerle birlikte 199 bin kapasiteye sahip olduğu tahmin edilen Maracana stadyumu 16 Temmuz öğleden sonra saat 3’te nefesini tutan tam 203 bin seyircinin önünde Uruguay- Brezilya maçına ev sahipliği yaptı.

1950′ de 2,4 milyon nüfuslu Rio De Janerio’ da neredeyse her on kişiden biri stadyumdaydı. (Bugün Rio’ nun nüfusu 15 milyon ve yeniden düzenlenen 1950′ nin her renkten, sınıftan 203 bin insana ev sahipliği yapan Maracana stadı 80 bine inmiş durumda)

Özellikle işçiler ve elbette orta sınıf düşük tutulan bilet fiyatları sayesinde hıncahınç doldurduğu stadyumu o gün başı önde terk etmesine rağmen (Brezilya unutulmaz maçta komşusu Uruguay’ a 2-1 yenilmişti) hep futbolla yaşadı ve mabetteki her maça cebindeki son kuruşu harcama pahasına koştu.

Yoksullar ve dar gelirliler için önemli olan sahada oynanan futbolu izlemek ve takımlarına çılgınca tezahürat yapmaktı. Ancak zaman seyirciyi müşteri, stadları da gösteri arenalarına dönüştürdü.

1990′ larda FIFA düzenlediği futbol etkinliklerine yeni standartlar, küresel boyutlar eklemeye başladı. Artık o 1950′ lerde stadları dolduran işçiler ve yoksulların dar bütçelerine göre değildi maçlara gitmek.

203 bin seyircinin maç izlediği stadyum tam 50 yıl sonra 2000 yılında yeni standartlara uygun hale getirilirken para ödeyen herkesin oturacağı koltuğun yerinin belirlendiği biçimde elden geçirildi. Arada yürüme yerleri, merdiven boşlukları, güvenlik şeritleri derken kapasite 103 bin kişiye düşürüldü.

Değişim ve dönüşüm! bununla kalmadı.

2007′ de düzenlenecek Panamerican oyunlarına ev sahipliği yapsın diye Ocak 2005-Nisan 2006 arasında bir kez daha hazırlanan proje kapsamında tribünler yeniden düzenlendi. Artık localar, hatta zengin seyirciler için yatar koltuklar bile yer aldı ama izleyici sayısı değişikliğin ardından 82 bine indi.

Stadyum sadece spor etkinliklerine değil, konserlere de ev sahipliği yapan çok amaçlı bir arenaydı artık. Brezilya’ nın halktan korkan dolar milyarderleri için kurşun geçirmez camlarla kaplı lüks salonların bile yer aldığı, o izleyicilerin geldiklerinde hiç kimseyle temas etmeden özel park alanlarından, özel geçitlere ve oradan özel asansörlerle beyaz eldivenli garsonların içki servisi yaptığı klimalı sırça köşkleri barındıran futbol stadyumu…

Ve oturdukları yerden, buzlu viskilerini yudumlayan bir avuç şımarık zengini futboldan fırsat buldukça süzen, gördükçe de kinlenen diğerleri…

Brezilya’ da sokağa dökülen öfkeliler ülkedeki gelir adaletsizliğine isyanı aslında her maçta kapısından döndükleri Maracana stadyumu çevresinde yaşayarak büyüttü.

Sosyalist iktidar da, “kör gözüm parmağına” misali o uçurumun aynı çatı altında her seyirci tarafından iliklere kadar hissedilmesini izlemekle kalmadı, körüklenmesine adeta çanak tuttu.

2014 dünya kupası için Brezilya’daki stadyumları inceleyen FIFA, çatısı akan Maracana’ nın elden geçirilmesi ve eksiklerin giderilmesi için yeni taleplerde bulundu.

İstenenlerin yerine getirilmesi için ortaya çıkan fatura ise tam 600 milyon dolar.

Bir zamanlar yoksulları uyutan en etkili afyon olarak içirilmişti futbol…

Bugünlerde ise gelir adaletsizliğinin ulaştığı korkunç uçurumu kitlelerin hissetmesinin canlı deneylerine sahne olmakta Brezilya gibi ülkelerde…

Aynı çatı altında aynı topa odaklanmış, lüks localarında zenginler ve tüm haftalığını o tek maça girmek için feda eden, tüm hafta aç dolaşan milyonlar…

Futbolun kardeşliği mi dediniz?

Güldürmeyin insanı…

Mersin 26 Haziran 2013

İspanya öfkelileri ve Wall Street işgalcileri üzerinden kent isyanlarına bakış… 25.6.2013 Abdullah Ayan

İspanya öfkelileri ve Wall Street işgalcileri üzerinden kent isyanlarına bakış…

Dünyadaki öfkeliler hareketi arap baharının ardından Avrupa’ya sıçradı ve eylemler özellikle 2008′ de ABD’ de başlayan ve tüm dünyayı sarmalayan büyük ekonomik krizin ardından neredeyse her yerde görüldü.

Önce Avrupa’ da İspanya indignados (öfkeliler) ve ardından dünya finans kapitalin kalbi sayılan Wall Street’teki occupy (işgal et) hareketleri birbiri peşi sıra çıktı ortaya.

Hareketlerle ilgili ilk tespit şu olmalı:

Böylesi hareketler çok masum taleplerle ve lokal olarak tutuşturulan küçük bir ateşle başlar ama sonrasında o ateşi yakanları bile tehdit edecek geniş orman yangınlarına dönüşebilir.

Kitle psikolojisi, bastırılmış içgüdülerin bir araya gelerek dışa vurumu ve benzer pek çok şey söylemek mümkün.

Ama hiç biri o geniş çevreleri sarıp sarmalayan yangınların yarattığı tahribatı, yangının ortasında kalan nice canın yitip gitmesini ne mazur gösterir, ne de telafisi mümkün…

Yıllar sonra bu durumlara bakıp iki elini başının arasına koyacak nice insanın mırıldandığı sözcüğü şimdiden yinelemek mümkün: “Keşke olmasaydı”

1929 büyük krizinden sonra – ilginçtir o krizde ABD’ de başlayıp her yanı sarmıştı- kapitalizmin ikinci bunalım çağı 2008′ de başladı ve halen sürmekte.

Önce ABD, ardından Avrupa’ ya sıçrayan bu kriz başlangıçta ekonomi kaynaklı bir finansal krizdi ama orada kalmadı. Borç sarmalı içinde zaten kredi kartı borcunu veya aldığı evin taksitini ödemeye çalışan milyonlar bir gece içinde başlarını soktukları mekanlara bankaların el koyduğunu ve ödeyemedikleri kredi kartı borcu nedeniyle neleri varsa haczedildiğini gördüler.

İş bununla da bitmedi.

Kendisi durmadan para basarak ve bankalar üzerinden piyasaya sürerek ekonomiyi diri tutmaya çalışan ABD, kriz AB ülkelerine sıçradığında har vurup harman savuran ve borcu yarattığı geliri aşmış nice ülkeye “canlanın, çalışıp ödeyin” diyeceğine, İMF ve kredi derecelendirme kuruluşları üzerinden “kemer sıkma” nasihatleri çekti.

Kemer sıkma orta ve dar gelirliler için, sosyal güvenceler başta olmak üzere insanca yaşama için gerekli olan çoğu şeyden vazgeçmek demekti.

Geniş kitleler hiç bir günahları olmadığı halde önlerine konulan ödenmesi imkansız bu fatura nedeniyle isyan ettiler.

2010′ da Tunus’ ta başlayan ve ardından tüm kuzey Afrika’ yı sarıp bugün de henüz tamamlanmamış isyan hareketlerinin 2008′ deki küresel kriziyle doğrudan bağlantısı ve dolaylı nice etkileşimi elbette vardır.

Ama ben henüz tamamlanmamış “Arap Baharları” analizlerini başka zamanlara erteleyip Mayıs 2011′ de İspanya’ da başlayan ve ardından aynı yılın Eylülünde Wall Street işgaliyle farklı boyutlara taşınan hareketler üzerinden İstanbul Gezi Parkı eylemlerine farklı pencereden yaklaşmak istiyorum.

**

Her şey 15 Mayıs 2011 günü internet üzerinde örgütlenen “Gerçek Demokrasi … Şimdi” adlı grubun “15 M” sloganıyla çağrıda bulunduğu protesto gösterisine sanılanın hayli üzerinde ve her kesimden insanın katılmasıyla başladı.

Madrid’ in ortasındaki ünlü Puerto Del Sol’ da ilk kamp kuruldu. Hareket o meydanla da sınırlı kalmadı, ülkenin tümüne yayıldı. Her kentte farklı yerel gruplar oluştu veya oluşturuldu…

İspanya’ da başlayan ve adı bugün “İndignados (öfkeliler)” olarak anılan hareket zaman içinde tıpkı Tunus’ ta başlayan ve tüm Arap ülkelerini saran dalga gibi pek çok ülkeye yayıldı.

Yunanistan, Fransa, İsrail, Belçika ve elbette ABD’ de Wall Street ile simgelenen hareketler başta yükselen tansiyonla ülkeleri gerdi, sonra zaman içinde katılanların da somut sonuç elde edememenin yarattığı hayal kırıklığıyla ilgisini yitirmesiyle küçüldü, çoğu yerde de kayboldu.

İspanya hareketi; ilhamını 2013 Şubat ayında 95 yaşında kaybettiğimiz Stephane Hessel’ den ve onun “öfkelenin” adıyla kaleme aldığı manifestodan alırken, Wall Street İtalyan düşünür Negri’  nin “deklarasyon (duyuru)” başlığını taşıyan kitapçıktan etkilendi.

İspanya Hessel’ den etkilenirken onun 1989′ da Berlin duvarı altında kalan sosyalizm yerine artık işçi sınıfının emek gücünün yerini alan beyin gücü, işsiz milyonlarca okumuş genç insanı kucaklayacak demokratik devrim düşüncesini hayata geçirmeyi denedi.

Hessel 21.yüz solunun; özgürlük, adalet, eşitlik ve çevre gibi ilkelere dayanacağını, sınıfa dayalı mücadele döneminin ve liderle temsil edilen öncü kadroların gerçekleştirdiği veya mücadelesini verdiği devrimler çağının sona erdiğini iddia etmekte.

Gerçekten de İspanya İndignados hareketinin lideri ve sınıfsal bir itici lokomotifi yok.

Üstelik bu öfkeliler hareketi bizim “çarşı her şeye karşı” ile özetlenen tavır benzeri tüm siyasi oluşumları, hatta sendikaları kendilerini satmakla, ihanet etmekle suçluyor.

İsyanın içinde yer alanların tamamının hayatları boyunca desteklediği ve son iki dönemdir iktidara taşıdığı Sosyalist Parti, krizi iktidardayken yönetmenin faturasını ve öfkelilerin gösterdiği kırmızı kartın bedelini ağır ödedi.

Her iki gençten yaklaşık birinin (%47 olarak saptandı son günlerde) ve genelde de her dört kişiden birinin (2011 eylemleri sırasında %21 olan oran bugün %27′ ye dayanmış durumda) işsiz olduğu İspanya’da bu memnuniyetsizliğin sosyalist adını da taşısa iktidara fatura edilmesi kaçınılmazdı, öfkeliler hareketinin gazabı bunu sağladı.

İndignados hareketi yeni ve katılımcı bir demokrasiye kafa yorarken ülke 20 Kasım 2011′ de genel seçimlere gidiyordu.

Öfkeliler içinde yer alan ve sistemden umudunu kesen sivil toplum örgütlerinin 15 Mayıstan itibaren halka yaptığı “oy kullanmayın, kullanacaksanız da boş atın veya küçük partilere oy verin” çağrısı sonunda ne mi oldu?

Sağ görüşlü Halk Partisi (PP) tarihi bir zafer kazanarak tek başına iktidara gelirken, sosyalistler ülkenin Franko zulmünden kurtulmasıyla 1977’de çıktığı demokrasi yolculuğu boyunca gördüğü en kötü tabloyla karşılaştı.

Sosyalist İşçi Partisinin (PSOE) 169 Milletvekiliyle girdiği seçim sonunda elde ettiği sandalye sayısı 110′ a düşmüştü. 1977 yılında uğradığı hezimet sonunda bile 118 Vekili olduğu düşünülürse ortaya çıkan tablo daha iyi anlaşılır.

2011 seçimlerinin iktidar denklemi üzerinde etkisi olmasa da kazananı öfkelilerin “küçüklere oy verin” çağrısıyla hareket eden kimi seçmenin desteklediği komünist çizgiye yakın Birleşik Sol partiydi ve 2008’de yaşadığı hezimetle 2′ ye düşen Milletvekili sayısını 11′ e çıkardı…

Peki, İspanya ve “öfkeliler” bugün ne durumda derseniz?

Ülkeyi sağ iktidar yönetiyor ve hem işsizlik hem krizi atlatma konusunda işler eskisinden beter durumda.

%21 işsizlikten şikâyet edenler her ay yükselen yeni oranları yorumlamaya çalışıyor ve AB resmi verilerine göre son günlerde %27′ yi zorlamakta.

15 Mayıs 2012′ de sağ iktidarın belli saat için açtığı Madrid’ teki Puerto Del Sol Meydanında kendilerine lütfedilen kadarıyla bir yıl önce kurdukları kampın nostaljisini yapıp dağıldılar.

İlk başladığı günlerde hareketi yere göğe sığdıramayan ve meydanda kamp kuran yüz binlerin dünyayı değiştireceği iddiasıyla sunan küresel medyanın bir yıl sonra İspanya ise öfkeliler hareketini hatırlamaması elbette önemliydi ama daha önemlisi İspanyol medyasının bir yıl içinde olayları meydanlardan televizyon stüdyolarına taşıyıp bir kaç kişinin tartışma platformuna dönüştürme gayretiydi.

İki yıl sonrasındaki Mayıs 2013′ mü dediniz?

Hatırlayan bile kalmamıştı…

Dünyayı değiştirme ütopyamız bir başka bahara ertelendi anlayacağınız.

**

İspanya hareketinden bir kaç ay sonra bu kez hiç beklenmedik bir yerde, bambaşka bir eylem çıktı ortaya.

Kapitalizmin mabedi nasıl New York’ sa, New York’ un finans sembolü Wall Street ve onun da simgesi Borsa binasıydı ve bu kez isyan ateşi en tuzu kuruların o binası hedefe koyularak tutuşturuldu.

Wall Street’ te toplanan göstericiler 17 Eylül 2011 günü sabaha karşı çevredeki en uygun yerleşim alanı olan Zuccotti Parkını mesken tuttular.

İspanyollar nasıl düşünür Hessel’ den ilham aldıysa Wall Street eylemcileri de Antonio Negri’ nin ‘Declaration’ (beyanname veya duyuru) görüşlerinden etkilenmişlerdi.

Negri’ nin yeni çağa özgü manifestosu olarak ta nitelendirilebilecek ‘declaration’ u “Failler meydana indi” cümlesiyle başlar…

Ve Wall Street işgalcileri de ‘failler’ olarak 17 Eylül sabaha karşı meydana inip, yanlarında getirdikleri çadırlarla işgal hareketini başlattılar.

İlk günlerde kimselerin umurunda olmadılar.

Aksine masum ve sempatik pasif direniş nice memnuniyetsizin ilgisini çekti.

2008 kriziyle işini, evini yitirip eski yaşam tarzına veda etmek zorunda kalan milyonlarca mağdurun geç kalmış isyanı, tepkisi, ertelenmiş sesi olarak çıkmışlardı meydana… (Araştırmalar o krizde ABD’ nin %10’unun yani tam 30 milyon Amerikalının önce işini ardından başını soktuğu ve yıllardır her ay taksitini ödediği evinin Finans kurumlarınca bir gecede elinden alındığını ortaya koyuyordu)

Ekonomik krizi, küresel ısınmayı, işsizliği ve hepsinden önemlisi tüm bunlara yol açtığına inandıkları doymak bilmez kapitalist sistemi ve sistemin yarattığı sosyal eşitsizliği protesto ediyorlardı.

Başlangıçta mağdur her New York’ lunun kendini bulduğu ve bugünlerde Taksim Gezi Parkındaki eyleme isim babalığı yapan ‘Occupy (işgal et)’ hareketi böyle başladı.

Ancak park işgaliyle sınırlı romantik hareketin düzene göre bardağı taşıran adımı gecikmedi.

Hareket her fırsatta; Arap Baharı eylemleriyle ortaya çıkan, şiddet içermeyen taktikleri benimsendiğini, gösterilere katılanlarla çevredekilerin zarar görmemesinin hedeflendiğini dile getirse de teorik hayal, pratiğe çok farklı yansıdı.

1 Ekim 2011 günü Manhattan’ ı Brooklyn’ e bağlayan ünlü Brooklyn köprüsü, tüm uyarılara rağmen göstericilerce işgal edilip trafiğe kapatılınca polis harekete geçti ve 700′ ü aşkın eylemciyi gözaltına aldı.

17 Eylülden beri çadırlarda devam eden ve özellikle New York polisinin ses çıkarmadığı eylemin kaderi de o gün değişmeye başladı.

Gösterilerin bastırılmasında uygulanan Polis şiddeti ve gözaltına alınan insan sayısındaki abartı büyük tepki çekti.

6 Ekim günü harekete sempatiyle yaklaşanlardan, taban devşirmeye kalkanlara kadar pek çok katılımcının yer aldığı 5 bin kişilik yürüyüş düzenlendi.

Küresel mali krizden Wall Street’i sorumlu tutan göstericiler, sendika temsilcileri, öğretmenler, belediye çalışanları, iletişim ve ulaştırma sektörlerinde hizmet verenleri temsil eden sendika üyeleri de saflardaki yerlerini almışlardı.

Eyleme katılanların farklı sorunları, istekleri olsa da taşınan pankartlarda “Merkez Bankası FED ilga edilsin” ve “bize değil, Goldman Sachs’a biber gazı” gibi ülkedeki finans sistemini eleştiren sloganlar yer almaktaydı.

Protestoculara hitap eden sendika liderleri, savunulan fikirlerin arkasında olduklarını söylerken bölgedeki üniversite öğrencileri de sınıflarından çıkarak eylemcilere destek verdi.

Boston, Chicago, Los Angeles ve San Francisco başta olmak üzere pek çok kentte de daha küçük çaplı olsa da dayanışma eylemleri düzenlendi.

Ortak ses şuydu; protestoların büyük şirketlerin aç gözlülüğüne karşı yapılıyordu ve gösterilerle ABD halkının %99’unun haklarını en varlıklı %1 karşısında korunmaya çalışılmaktaydı.

Başlangıçta meydanları öylesine coşku kaplamıştı ki, eski tüfekler yeni bir devrimin başlangıcı diye değerlendirmelerde bulunmaya başladılar.

Occupy hareketinin 2012 seçimlerinde belirleyici bir etki yaratmak ve tıpkı aşırı sağcı Çay Partisi (Tea Party) hareketine benzer ama onun tam aksine sol cenahın bir yerlerinde örgütlenmeyi sağlayacağı iddiası sıkça dile getiriliyordı.

Lideri olmayan, ancak giderek daha çok ses getiren ve New York’ un ardından önce Washington ardından da Boston, Los Angeles gibi diğer kentlere de sıçrayan kapitalizm karşıtı gösterilerin ABD’ de on yıllardır kış uykusuna çekilen sol hareketleri canlandıracağı umudu gittikçe arttı.

Ama o gök gürültüsünden beklenen yağmur bir türlü boşalmadı.

Eylemciler her ne kadar Zuccotti Parkını; kütüphanesinden sağlık ocağına, gıda gereksiniminin karşılandığı ortak mutfaktan temizlik hizmetlerine kadar, komünü andıran bir yaşam alanını hayata geçirdiyse de, zaman içinde çevreden homurdanmalar başladı.

Önce parkın sahibi şirket, temizlik hizmetine engel oldukları gerekçesiyle eylemcilerin alanı boşaltmasını istedi. Kararın arkasında işgal hareketinin artık kent ekonomisini yıpratmaya başladığını sıkça dile getiren New York Belediye Başkanı Bloomberg’ in olduğu sır değildi.

Eylemciler boşaltma kararına internet üzerinden direniş çağrısıyla cevap verdi.

O sabah parkı o kadar çok destekçi doldurdu ki, Polis eşliğinde operasyona hazırlanan Belediye geri adım attı.

Ama geçici bir önlemdi bu.

Wall Street eylemine müdahalenin ilk adımı New York’tan önce daha küçük ateşlerin yakıldığı California Oakland, Denver, Colorado, Salt Lake City ve Utah şehirlerindeki kamplara yönelik operasyonlarla atıldı.

Kamplar polis eliyle boşaltılırken yüzlerce eylemci göz altına alındı.

Derken sıra Zuccotti Parkına geldi.

14 Kasım 2011 gece yarısı düzenlenen operasyonla kamp tahliye edilirken, 70’ten fazla kişi gözaltına alındı.

Polis yetkilileri, protestoculara operasyondan sonra çadırlarını getirmemeleri koşuluyla parka dönmelerine izin verileceğini söylerken, eylemciler meydanı “Tüm dünya sizi izliyor” sloganlarıyla inletiyordu.

Bazı eylemcilerin kendilerini ağaçlara zincirlemeleri de durduramadı polisi. Zincirler makaslarla kesildi. 5 bin kitaplık kütüphane de yakılarak nasibini aldı operasyondan.

**

Sonrasında ne mi oldu?

17 Eylül 2012 günü  “Wall Street’i işgal et” (OWS) hareketinin birinci yıldönümü New York’un çeşitli bölgelerinde düzenlenen etkinliklerle kutlanırken 180’i aşkın gösterici gözaltına alındı.

Borsa binasına girişlere mani olmak ve Manhattan’ın ekonomik merkezinde oturma eylemleri yaparak, yoğun sabah trafiğini aksatmak isteyen protestocuların karşısına New York Polis Teşkilatı’na (NYPD) bağlı çevik kuvvet çıktı.

Protestocuların abluka girişimine karşı borsa binasına giden sokakları ve kaldırımları demir barikatlarla çevreleyen polis kuvvetleri, sıkı kimlik kontrolü yaparak binada çalışan kişilerin geçişine izin verirken, kavşak noktalarını kapatan göstericileri tutukladılar.

Sabah saat 06.00’dan itibaren Borsa binası çevresinde toplanan göstericiler, “İyi ki doğdun” şarkısını çalan bandolarla birlikte ellerinde bayrak ve pankart sallayarak ve davul çalarak yürüyüşe başladılar.

Yüzlerce polis aracının mevzi aldığı ve polis helikopterlerinin uçuş yaptığı eyleme katılanların sayısı ise bin kişiyi bulamamıştı.

Zaman içinde dünyaya yayılacağı sanılan ve Wall Street’ te tutuşturulan devrim ateşi sönmeye yüz tuttu.

2012 ocak ayında o eylemi destekleyenlerce Washington’da düzenlenen ‘Kongre’yi İşgal’ eyleminde bir göstericinin Beyaz Saray bahçesine sis bombası atmasıyla da destekleyenlerin bile savunamayacağı hale geldi.

Aşırı grupların başvurduğu şiddet aylardır oluşturulmaya çalışılan harekete karşı cephenin yaratamadığı zararı verdi.

Hareketin Washington eyleminin asıl amacı Kongre üyeleriyle görüşmek ve gelir adaletsizliği başta olmak üzere büyük ekonomik krizden zarar görenleri koruyacak yasal önlemlerle ilgili destek sağlamaktı.

Atılan o sis bombası verilen randevuların iptal edilmesine, Kongre kapılarının bir daha açılmamak üzere eylemcilerin yüzüne kapanmasına yol açtı.

Aradan geçen 20 ay sonunda bugün unutulmaya yüz tutan bir hareket olarak geçecek tarihe “Wall Street’i işgal et hareketi…

İspanya’ nın indignados (öfkeliler) ve Wall Street ‘teki occupy (işgal et) hareketleri başlangıçları, yolculukları, söylemleri, beklentileriyle farklı ve ortak çok noktaya sahipti.

Ama sonları aynı oldu ve bu daha adil, eşit, özgür ve çevreye saygılı yeni dünya umuduyla yola çıkanlar için büyük bir hayal kırıklıkları kaldı geriye…

Bu iki hareketten Türkiye’ deki gezi eylemlerinin çıkaracağı dersler mi dediniz?

Ünlü düşünürlerden biriyle 1970’te yapılan söyleşide, Fransız ihtilaliyle başlayan yeni dönemi değerlendirmesini istemişlerdi de verdiği cevap bugün gibi aklımda:

“Henüz çok erken”

iki asrın erken kabul edildiği sosyal olayları anında yorumlamak genelde yanıltır insanları…

Hele sıcağı sıcağına değerlendirmeler gün gelir mahcup ta eder kimi aculları…

İzlemek, tarihe not düşme adına gelişmelere farklı pencerelerden bakabilmek…

Gerisi bugünün değil, ileride toz duman dağıldıktan sonra daha sağ duyulu yaklaşacak olanların işi…

Mersin 25 haziran 2013