Mağrurlara karşı mağdurların sesi olmak, yeni güne uyanmak -1-

Ulus devleti yarattığı Kült nedeniyle binlerce yıl eskilere dayanan bir yapılanma gibi algılıyoruz, oysa öyle değil.

Ulus devlet dediğiniz binlerce yıllık insanlık tarihinin toplasanız son 250 yılına tekabül ediyor ve kapitalizmin sanayileşme ile tanıştığı günlerden günümüze uzanıyor.

Oysa üzerimizde yarattığı etki itibariyle sanki ulus devletten öncesi yoktu ve sonrası da olmayacak gibi yanılgıya kapılanın haddi hesabı yok.

Bu yanılgı Ulus devletin ezeli ve ebedi olduğu kanısını pekiştiriyor ki, tarih okyanusu içinde bir damla anlamına gelen bir dönemin bizi esir almasına yol açıyor yaşadıklarımız.

Ulus devletin yarattığı bu algıda beyin yıkama uygulamalarının başarısı inkâr edilemez.

Çocukluktan başlayarak her sabah ettirilen yeminlerle, her toplantı, hatta futbol maçı başlarken okutturulan marşlarla, kutsanan sınırlarla ve her ülkenin vatandaşına “kendi askerinin en cesur, en yiğit” olduğu beyin yıkamalarla istenen biçimde şekillenmesi sağlandı, sağlanmakta…

Berlin’ de, Viyana’ da, Roma’ da, Varşova’ da oyunu kurgulayanların kendi toplumlarına gaz verme süreci sonunda girilen iki dünya savaşı sonunda yaşanan acıları unutmak mümkün mü?

Bizden örnekle, “her yaştan 15 milyon genç yaratma” ezgileri hafızalarımıza boşuna mı kazındı, kazınmaya devam ediliyor sanıyorsunuz?

Fikir babalarından Max Weber ulus devleti tanımlarken “şiddeti elinde bulundurma” özelliğini öne çıkarır ama bu kadarla sınırlı değildir mutlakıyetçiliğin yerini alan yeni devlet biçimi.

Tony Blair’ in İngiltere sosyal demokratlarını iktidara taşıyan üçüncü yol çizgisinin düşünce babası Anthony Giddens “Ulus Devlet ve Şiddet” kitabında ulus devletin temel özelliğinin “ülke içindeki herkesi tek tipleştirme ve homojenleştirme sosyal projesi” olduğu görüşünü savunur.

Bana kalırsa da, tanık olduğumuz örnekler ve tüm ülkelerde ortaya çıkan ortak görüntü Weber ve Durkheim gibi kutsayıcıların aksine Giddens’ in altını çizdiği gerçeğe daha yakındır.

Ulus devlet tek dili konuşan, tek kültürlü insan modeli yaratmayı, kutsadığı vatan toprakları üzerinde yaşayan tüm insanlara aynı tek tip üniformayı giydirmeyi amaçlıyordu.

Durkheim’ de ulus devleti sanayi döneminin yarattığı insani dayanışma nedeniyle ahlaki örgütlenme olarak görür ama gerek Durkheim gerek Max Weber’ in en yaman çelişkisi kutsadıkları modelin şiddet yüzünü görmezden gelmeleridir.

Türk ulusalcılığının da ilham aldığı bu ikilinin önerdiği ve tepeye yerleşen egemenlerin kurgulayıp, dayattığı ulus devlet modeli, mucidi Avrupa tarafından terk edilmeye başlanalı hayli zaman oldu.

Özellikle ulusların birbirinin kanını içtiği ikinci dünya savaşı bu alanda yeterince ders verdi, aklı olanlara…

Yeterince yol aldı mı insanlık, elbette hayır…

Ama halkları ulus adı altında birbirine düşman ederek boğazlama yerine 60 milyon insanın kanı üzerinde yeni ve birleşik bir Avrupa yükseliyor bugün.

Elbette insanların dili, dini, rengi ne olursa olsun sınırlara aldırmaksızın insan oldukları için birlikte yaşama, yardımlaşma, geleceği omuz omuza kurma hedefi için daha gidilecek çok yolumuz var ama süreç kimi yol kazalarına rağmen işliyor.

Türkiye ise ulus devlet üzerinden toplumu dizayn etme, homojenleştirme projesini Avrupa’ nın AB üzerinden geliştirmeye çalıştığı modele inat ısrarla son yıllara kadar sürdürdü.

Cumhuriyetten önce İttihatçıların başlattığı Ermeni tehciri, Cumhuriyetle birlikte Rumların mübadelesiyle sürdü, 1940′ lardaki varlık vergisi uygulamaları, 1950′ lerdeki 6-7 Eylül olaylarını hatırlatmaya gerek bile yok.

Bin yıllık Nusayrilere, “siz Arap değil, Eti Türkü’ sünüz” beyin yıkamalarıyla küçük azınlıkların asimile edilme girişimleri başarıya da ulaştı.

Ama proje gelip Kürtlere dayanınca aynı rahatlıkta yürümedi.

Özellikle 70′ li yılların başında Kürtlere yönelik baskılarla başlayan ve Diyarbakır cezaevinde tanık olunan insanlık dışı işkencelerle doruğa çıkan sistematik uygulamalar, Kürtleri çözüp Türkleştireceğine, ayrıştırmayı derinleştirdi.

Kürtlere reva görülenlerin PKK şiddetine tepki olarak ortaya çıktığı iddiası geçmişi hatırlamayanlar için makul gibi görünse de gerçek bu değil. PKK’ dan çok önce ve ortada sıcak çatışma kaynaklı neden yokken de Kürtlere yönelik zulüm operasyonları yapıldı.

Bu konuda tarihe iz düşme adına bir kaç örnek vermekte yarar var:

8 Nisan 1970 günü sabah saat üç sıralarında 3 bine yakın jandarma, komando birlikleri, altı helikopter ve topçu keşif uçaklarının desteğiyle Silvan’ a yönelik operasyon ciddi kırılmalardan biridir.

Silvan komandolarca kuşatılmış, gürültüden uyanıp evinden çıkan herkes ilçenin ortasındaki tekel işletme meydanına toplanmıştır. Olup bitenleri öğrenmek için başını dışarı çıkaran herkes dipçiklenerek meydana getirilir. Halk; “sürün, yat, kalk, yuvarlan” emirleriyle toplu halde işkenceden geçirilir. Komandolar yüzükoyun yere yatırdıkları sivillerin üzerinde tepinmekte ve yalvaranlara karşı gülüşmektedir.

Bir başka trajedi aynı günlerde Derik’ te yaşanır: Rafşat köyü imamını çırılçıplak soyarlar. tenasül uzvuna bağladıkları ipi karısının eline tutuşturup, köyde dolaştırır ardından gözleri önünde karısına işkence ederler. Köy imamı bu olaydan sonra kaçıp ortadan kaybolur.

Yer Diyarbakır merkeze bağlı davudi köyü; arama yapan komandolar bir genci yatırıp dövmeye başlar. Duruma dayanamayan babası oğlunun üstüne atılır, “onun yerine beni dövün” der. Baba kafasına indirilen dipçikle yaralanır. 60 yaşındaki Buru köyü doğumlu Mehmet oğlu Dursun Yanardağ 18.3.1970 günü Diyarbakır tıp fakültesi hastanesine kaldırılır, 22.3.1970′de beyin kanamasından ölür. Ne hesap soran çıkar ne de hesap veren.

Örnekleri vermemin nedeni Kürtlere yönelik baskıların PKK’ dan çok önce ortaya çıktığı ve şiddetin şiddeti doğurduğu gerçeğine ışık tutmaktır.

1970′ te cinsel uzvuna ip bağlanıp karısının eline tutuşturulan imamdan, 1980 darbesinde zindana attıkları günahsız Diyarbakır Ticaret Odası başkanı Felat Cemiloğlu’ na dışkı yediren anlayışı sorgulamadan yaşananları anlamak mümkün mü?

Tüm baskılara, zulüm ve işkencelere inat Kürtler Türk ulusalcılığın tek tipleştirme, herkese aynı üniformayı giydirme dayatmalarına gerektiğinde hayatlarını hiçe sayarak direndi.

Çok basit ama sembolik anlamı olduğu için vermem gereken bir örnekle anlatmak gerekirse; “tek tip kıyafeti giymekten, her sabah “Türküm, doğruyum, çalışkanım” diye başlayan andı işkence eşliğinde okumaktansa kendini yakan insanların varlığı, 12 Eylül darbecilerinin tek tipleştirme projesini çöpe gönderdi.

Kısaca zor zoru, şiddet şiddeti besleyip büyüttü ve geldik bugüne…

Öcalan’ ın “silahı bırakıp, siyaset yapma vakti geldi” tesbiti yanında ondan önemli ve anlamlı “kapitalist modernleşme yerine demokratik modernleşme” önermesinden yola çıkarak, Kürtler yanında tüm mağdurları kucaklayacak yeni bir sol çizgi yakalanabilir mi? Daha da önemlisi iflas eden homojen ulus yaratma projesinin yerine Türkiye her rengi kucaklayacak yeni ve demokratik bir aşamaya geçebilir mi?

Sorulara yanıt aramayı bir sonraki yazıda sürdüreceğim…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s