Yerel seçimlere doğru Mersin anketleri ne anlatıyor?

Yerel seçimlere doğru Mersin anketleri ne anlatıyor?

Gün olmuyor ki, bir anket sonucu yayınlanmasın…

Anket dediğiniz, yapan kuruma, o kurumun yönelttiği sorulardan tutun da, kapsama alanına hatta anketör şirketin tepesinden sahadaki elemanına kadar kimliğine, duygusal ilişkilerine yakından bağlı.

Gün oldu, gerçekten kamuoyu nabzını tutmaktan çok kendisini ve yakın çevresini kandırmayı marifet sanan adayların ısmarlama anketlerini bazen şaşkınlık, bazen de gülümseyerek izledim. Gün oldu gerçekleri bir yana itip, kendi kendisine kurduğu sanal dünyasının hayallerini hakikat sanan kimi adayların gelmekte olan hayal kırıklığını önceden görüp, onların adına erken gelen üzüntüleri yaşadım.

Ama o uzaktan da olsa gördüğüm gerçeklere asla inandıramadım çoğu bulutlarda dolaşan adayları…

Kimisi ihanetle suçladı, kimisi sandıkta görüşürüz biçiminde sitem etti.

Ne yaparsınız, günlük hengamelerin ötesinde büyük fotoğrafı görmeye çalışmanın bedeli var. En yakın arkadaşlarınızla bile bazen ayrı düşmenize yol açıyor kimi değerlendirmeler, analizler, yorumlar…

Son günlerde de Mersin özelinde öylesine uçuk anketler dolaşıyor ki, bazen nutkunuz tutuluyor, bazen “acaba rüya mı görüyorum” diye kendinizi çimdikleme ihtiyacı hissediyorsunuz.

Öncesinden geçtim; 2002, 2004, 2007, 2009 ve 2011 seçimleri yanında 2010 anayasa referandumunu yakından izleyen, neredeyse mahalle mahalle, sandık sandık inceleyip değerlendiren biri olarak ortaya çıkan tüm anketlerin hangisinin gerçek, hangisinin sipariş üzerine adrese teslim hazırlandığını biliyorum.

O nedenle hiç bir anket sonucu şaşırtmaz beni, sadece perde arkasında hangi duygusallıkların ve hangi faktörlerin etkili olduğuna kafa yorar, ona göre sonuçların gerçek analizlerine ulaşmaya çalışırım.

Bu çerçevede Mersin’ in son seçim tablosunu güvenilirinden siparişine ortaya dökülen tüm anketleriyle değerlendirmek gerekiyor.

2010 referandumunda Türkiye, Ergenekon davası ve Cumhuriyet mitingleriyle yaşanan cepheleşmenin doruğuna çıktı.

Toplumdaki bölünme ezeli düşmanlıklar bir yana son zamanlara kadar aynı dünya görüşlerine sahip olduğunu sanan kimi dostlukları bile yol ayrımlarına getirdi.

O ayrışma sürecinden Mersin de nasibini aldı.

2009 yerel seçimlerinde İl Genel Meclisi oylarını esas alırsak, oylarını %31,2′ ye çıkararak Mersin’ de birinci parti olan MHP 2010 referandumunda büyük kayba uğradı ve bu kayıp 2011 seçimlerinde milliyetçi oyların 8 puan düşmesine yol açtı. (Her ne kadar kimi analizlerde oy kaybının yanlış aday tespitinden kaynaklandığı iddiası dile getirilse de, MHP bağlılığın öne çıktığı bir partide böylesi bir faktörün 8 puan kayba yol açmayacağını o gerekçeleri de öne sürenler de çok iyi biliyor)

Peki, MHP’ nin kaybettiği 8 puan ne oldu derseniz, 2011′ de o oylar AK Parti ve CHP arasında kardeş payı bölüşüldü…

Bugün Mersin’ de manipülasyonlardan uzak gerçek tabloya gelince…

CHP ve MHP ortaya çıkan aday adayları üzerinden ve daha adaylar bile belli olmadan akıl almaz bir çalışma içinde ve bu ister istemez anketlere de yansıyor.

AK Parti masasındaki kimi araştırmalar da ortaya koyuyor ki, partinin Mersin’ deki tembelliği seçmen üzerinde tam bir hayal kırıklığı yaratmış durumda.

CHP %30-31 aralığındaki oyunu koruyor.

MHP AK Partiye giden %4′ ü geri almakta ve AK Parti bir kaç yüz oyla ipi göğüslediği 2011 yerine yeniden 2009 yerel seçimlerindeki pozisyonuna yakın bir yere, yani üçüncü sıraya gerilemiş bulunuyor.

AK Parti’ nin Mersin yerelindeki temel sorunu on yıldır değişmedi, adaylarla ilgili süreç gösteriyor ki bu sorunu çözme konusundaki sıkıntı devam ediyor ve korkarım giderilmesi de ilk günden beri süren kenti yanlış okuma nedeniyle hayli zor.

Gidişi tersine çevirecek en önemli dinamik, radikal adım, barış süreciyle kimi umutları yeşertmesi gereken Kürt oyları…

Bazı anketlerde Mersin’deki BDP oyları %20-21 olarak gösteriliyor ama orada temel yanlış merkezdeki oyların bazı anketlere il geneliymiş gibi yansıması veya yansıtılması. Mevcut Büyükşehir sınırları içinde yani merkezde BDP’ ye giden Kürt oyları %20-21 ama tüm il sınırları ele alındığında oran %10’lara düşüyor.

Oran %10 olsa da hayli önemli ve Mersin gibi bir kaç bin oyun bile Büyükşehir Belediye Başkanlığını etkilemesi kaçınılmaz bir kentte hayati değeri var.

BDP dışındaki Kürtler 2011 genel seçimlerinde AK Partiye oy verdiler ancak bu 2014 Belediye seçimlerinde de aynı oyların çantada keklik olduğu anlamına gelmemeli.

Mersin’ i etkileyecek bir başka faktör ise Gezi olayları ile başlayan kutuplaşma. Gezi gerginliği AK Partinin ülke genelindeki oylarını kemikleştirdi ve o tabandaki seçmeni biledi ancak diğer kentlerin çoğunda AK Parti lehine olan bu cepheleşme etkisi Mersin’ de karşıdaki cephenin işine yaradı.

Bu ise başka alternatifler ortaya çıkmadığına ve gerçek muhalif sol kesimce oya tahvil edilmediğine göre yaşam tarzı kaygıları nedeniyle Mersin’ de en çok CHP’ ye oy getirecek.

Kısaca Gezi olaylarının cepheleşmesi Türkiye genelinde nasıl AK Parti lehine rüzgar estirdiyse o rüzgar Mersin’ de CHP’ ye yönelecek.

Tablo Mersin’ de böyle ve işin ilginci AK Parti teşkilatları bunu tersine çevirmek için adım atmak şöyle dursun kılını kıpırdatmaktan bile uzak.

Basiret bağlanması dedikleri böyle bir şey olsa gerek.

Fotoğraf önümüzdeki günlerde değişir mi?

Ortaya çıkacak adaylara bağlı diye bağlamak mümkün yazıyı…

Ama bu gidişle hayli zor…

Mersin’ deki gidiş gidiş değil çünkü…

 

 

 

 

 

Basra harap olduktan sonra sahilleri kurtarmak…

Basra harap olduktan sonra sahilleri kurtarmak…

Can yakıcı konuyu yeniden hatırlamamızı sağlayan Erdoğan’ ın bayram tatilinde denizden teftiş ettiği Bodrum kıyıları ve o güzelim sahillerin nasıl katledildiğini bir kez daha ve kendi gözleriyle görmesi…

O incelemenin ardından söyledikleri ise 12 yıllık Başbakandan çok, muhalefet liderlerinin dile getirmesi gereken ama nedense bugüne kadar pek akıllarına gelmeyen cinsten:

“Böyle vicdansızlık olmaz. Yapılaşmalar denize kadar girmiş. Kıyı kenar çizgisi filan hak getire. Neredeyse denize düşecekler. Bu kadar da olmaz”

Erdoğan’ ın kıyı kenar çizgisini hatırlatması ve buna kesinlikle uyulması yönündeki sözleri umut verici ama yılların birikimiyle öylesine bir işgal yaşanmış ki, bunu gerçekleştirmek başlı başına cesaret isteyen adımlar gerekiyor.

Karşılaşılacak direnişler ve işgali gerçekleştirenlerin gücü sorunun ne kadar ağır, çetrefilli olduğunu da gösteriyor.

Kıyı kenar kanunu aslında basit, anlaşılır, aklı başka işlere takılmamışsa beş yaşında çocuğun bile anlayacağı tanımlamalara sahip…

Denizin kıyıyı öptüğü noktayı esas alıp; 50 metre, 100 metre geriye doğru ölçecek ve ona göre imar izni vereceksiniz.

Örneğin sahil şeridindeki yapılar kıyı kenar çizgisine en fazla 50 metre yaklaşabilir ama daha da önemlisi de şu: Belirlenecek bu sınır doldurma suretiyle arazi elde edilmesi halinde de değiştirilemez.

Özetleyeyim: Diyelim ki Mersin’ de Adnan Menderes bulvarını doldurup Mezitli’ ye kadar yol ve deniz kenarında kreasyon alanı yarattınız.

50 metreyi o doldurduğunuz alandan değil, dolgudan önce denizin karaya vurduğu eski noktadan itibaren ölçecek ve kenar çizgisini öyle belirleyeceksiniz.

Anlayacağınız Adnan Menderes Bulvarı üzerindeki tüm binalar bir biçimde tartışmalı konumda.

Bu neden Kıyı kanunu ve kanunla tanımlanan kıyı çizgisi eğer gerçekten ve sıfır toleransla uygulanacaksa, Türkiye’ nin pek çok yeri gibi Mersin’ de de deprem yaşanacak.

Aslında Kıyı Kenar kanunu bize özgü bir düzenleme değil, 134 ülke devlet başkanının imzasıyla kabul edilen evrensel bir sözleşme…

Ve bu sözleşmeyle ‘Tüm kıyılar canlılara açıktır’  denilerek çerçeve çok açık ve net olarak belirlenmiş…

Ulusal kanunlarımız, yönetmeliklerimiz ve altına imza koyduğumuz uluslararası sözleşme kıyıların belli zümrelere hatta kıyıya sahip ülke vatandaşlara değil, evrendeki tüm canlılara ait olduğunu hüküm altına almıştır.

Hüküm böyle de gerçek durum ne?

Kanunda ‘Tüm kıyılar canlılara açıktır’ deniliyor ama özellikle kent içinde kalan neredeyse tüm kıyılar canlılara kapatılmış durumda. Özellikle Kamu kurumları, özel sektör ve bazı yurttaşlar kıyıları işgal etmiş ve vatandaşın kullanmasına izin vermemekte…

Erdoğan “neredeyse denize düşecekler” diyor ya, Mersin’de öyle bir yapılaşma var ki, birileri sahili babalarının malı gibi işgal etmekle kalmamış, tel örgüler, köpekler, hatta özel güvenlik elemanlarıyla imtiyazlılar dışında birinin yaklaşması halinde can güvenliğinin tehlikeye gireceği biçimde işgal etmişler…

Bunun da tek sebebi var, kanun ve yönetmelik yetkiyi elinde bulunduranlar tarafından uygulanmıyor. Daha da vahimi işgali gerçekleştirenler arasında asıl dokunulmazlar, kamu kurumlarının kendisi.

Hepimiz biliyoruz ki, kanun çıkarmakla, uygulamak ayrı şeyler. Hani o ünlü tekerlemeyle “yok kanun, yap kanun” yaklaşımından ibaret değil sorun.

Öyle olsa ve kanunla çözülse 1950 den beri kıyı kenar kanununa sahip Türkiye’de bu yağma ve işgaller, daha açık ifadeyle böylesi katliam yaşanır mıydı?

Daha da önemlisi Erdoğan’ ın “kanunlar bundan böyle toleranssız uygulanacak anlamına gelen sözleri. Demokratik olduğunu iddia eden bir ülkede kanunlar Başbakanlar istedi diye değil, gerçekten toplumun ihtiyacı olduğu için uygulanır ve istisnasız herkes yasalar karşısında eşittir. Kimseye ayrıcalık tanınmaz.

Peki, Türkiye’ de durum gerçekten böyle mi?

Daha en başta anayasanızda kıyıların herkese açık olduğunu belirtirken bile parantezler açıp, kimi ayrıcalıklar, imtiyazlar verilmiş.

Anayasaya göre Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir” dense de, o kamu yararı gözetilirken öylesine çok istisna getirilmiş ve kamu adına birileri o kadar çok kayrılmış ki, geriye gerçek kamu olan halkın yararlanacağı bir şey kalmamış…

Bu nedenle Erdoğan’ ın çıkışını gördükten sonra ister istemez benim gibi pek çok kimsenin aklına “kıyı kanunu gerçekten uygulanacak mı?” sorusunun takılması gayet doğal.

Ve daha da önemlisi; Kıyı kenar çizgisi içinde kalan her türlü yapı, ayrıcalıklı kurum özelliğine tabi tutulmadan yıkılabilecek mi?

Her kent sahip olduğu sahillerden yüzlerce örnek gösterebilir.

Ben Mersin’ den vereyim…

Örneğin etrafı savaş halini andırır kamuflaj sahra çadır bezleriyle örtülü, insanı ürküten sıfır denize kondurulan Orduevi ne olacak?

Başlangıçta küçücük bir otele bile izin verilmeyen tesisler 1971 muhtırasıyla askerin güçlendiği dönemde Belediye izni falan dinlenmeden yapılıverdi.

28 şubat döneminde ise bir zamanlar dinlenme tesisine bile izin verilmeyen orduevi Müftü deresine kadar hepimizin gözleri önünde Müftü Deresine kadar işgal edilmedi mi?

Devam edelim isterseniz…

80 darbesinde MTSO’ dan Borsa’ya, İhracatçılar Birliğinden esnaf odalarına her kurumun gücü oranında para koyup ortaya çıkardığı ve Deniz Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfına hediye ettiği Vakıf Tesisleri birilerine kiralanır ve sahiller halka kapatılırken gıkımızı çıkarabildik mi?

Şimdi merak ediyorum bırakın Kıyı kenar çizgisiyle belirlenen 50 metreyi, denizin kalbine hançer gibi saplanan bu tesislerin yer aldığı sahiller gerçekten halka açılacak mı?

Yıkılma kararı yıllardır alınmış olan Tenis Kulübünün yer aldığı kıyı temizlenip tüm insanların hizmetine sunulacak mı?

Uzatın uzatabildiğiniz kadar kişilerden geçtim devletin işgal ettiği kıyıların listesini…

Jandarmanın, Denizcilerin sahilleri tel örgülerle çevirip yasaların askeri tesislere ayrıcalık tanıyan maddelerinden yararlanarak, dinlenme kamplarını neredeyse üs kamuflajıyla dokunulmaz kılmasına bir çare bulunacak, o yaklaşılması bile tabu olan sahil kesimlerine gerçekten ulaşacak, denize girecek miyiz?

Soruları da yürek burkan örnekleri de çoğaltmak mümkün…

Umarım Erdoğan sözlerinin taşıdığı ağır sorumluluğun ve nasıl güç bir işe kalkıştığının farkındadır.

Unutmayın yasalar önünde herkes eşittir derler ama iş birilerine geldiği vakit işlerin nereye vardığının yaşayan tanıklarıyız çoğumuz…

Sahil işgal mevzuu da o birilerinin yoğun meşgale alanında…

 

27 Mayıs ve Mersin -2-

27 Mayıs ve Mersin -2-

27 Mayıs günü estirilen rüzgârın heyecanıyla sokağa dökülenler, 28 Mayıs günü ilk askeri bildiriyle darbenin ne anlama geldiğini anlamaya, gerçek yüzüyle tanışmaya başlarlar.

1946’daki seçimle Türkiye’de bir ilki gerçekleştiren ve DP’ nin tulum çıkardığı tek il özelliğindeki demokrat Mersin darbecilerin Askeri Valiliğe getirdiği İçel Garnizon komutanı Albay Niyazi Bengisu imzasıyla yayınlanan bir dizi tebliğle uyanır güne.

“Muhterem Mersin halkına” diye başlar 1 Nolu tebliğ ve şöyle devam eder:

1-Radyo ile telakki edilen emir gereğince 26/27 saatten itibaren memleket idaresi Türk Silahlı Kuvvetlerinin eline geçmiş bulunmaktadır.

2- bu itibarla aynı saatten itibaren İçel Vilayetinin idaresini elime almış bulunmaktayım.

3- Aynı emir hükümleri gereğince ikinci bir emre kadar yalnız askeri şahıslarla, Jandarma, Polis, Garnizon Kumandanlığınca ellerinde yasak saatleri dâhilinde görevli bulunduklarına dair resmi vesika verilmiş şahıslar müstesna olmak üzere hiç bir vatandaş ev veya ikametgâh olarak kullandığı mahalden dışarı çıkmayacaktır.

4- Resmi nakil vasıtaları, akaryakıt ikmalleri yapılmış olduğu halde şoförleriyle beraber Jandarma Alay kumandanlığı önünde toplanmış bulunacaklardır.

5- Şehrin lüzumlu iç ve dış emniyetleri Garnizon kumandanlığınca Emniyet Müdürlüğü ve Vilayet Jandarma Alay kumandanlığınca müştereken tanzim ve tespit olunmuştur.

6- Her vatandaş istisnasız olarak parti ve sınıf farkı gözetilmeksizin Devlet kanunlarının tahtı tekeffülünde ve Garnizon Kumandanlığı himayesindedir.

7- Bankalar iç emniyet personeli haricinde gece ve gündüz her anda Garnizon Kumandanlığından emniyet tedbiri isteyebilirler.

8- Bankalardaki bütün paralar bloke edilmiş olup, bankalar ikinci bir emre kadar hiç bir surette tediyatta bulunmayacaklardır.

9- Gerektiği takdirde lüzumlu müteakip tavsiye ve direktifler Mersin gazeteleri ve Belediye neşriyat hoparlörü tarafından halka tebliğ olunacaktır.

10- Her türlü müracaatlar halen Mersin Vilayet makamında bulunan Garnizon Kumandanlığına günün her saatinde yapılabilir.

11- Halen Mersin limanında gerek dok ve rıhtımlara yanaşmış, gerekse Mersin liman müdürlüğü kontrolü altında mendirek hariç ve dahilinde demirli bulunan Türk ve ecnebi bandıralı hiç bir gemi emir almadan hareket edemeyecektir.

12- D.D.Yolları için gerekli direktifler Gar Müdürlüğüne verilmiştir.

13- Okullar ve maarif teşekkülleri ikinci bir emre kadar kapalı bulunacaktır.

14- Limanlar, açık ve kapalı gazinolar, eğlence yerleri, kulüpler kapalıdırlar.

15- Her nevi siyasi ve özel tezahürat memnudur.

16- Şimdilik tebliği lüzumlu görülen hususat hakkında tatbik ve riayetinin sayın Mersin halkının esasen takdirkârı bulunduğu hassasiyet ve olgunluğundan bekler ve kıymetli Mersinli vatandaşlarıma hürmetlerimi arz ederim.

Türkiye Milli Birlik Komitesi İçel Garnizon Kumandanı Piyade Albayı Niyazi Bengisu”

1 nolu bildiri ile aynı gün ve aynı gazete nüshalarında bir kaç tebliği daha yer alır Askeri Valinin…

Bunlardan biriyle açık tutulması gereken yerler belirlenir:

“Şehir hayatını felce uğratmamak için aşağıda yazılı tesis ve dükkânların açık bulundurulması uygun görülmüştür.

1-Elektrik işleri,

2-Su işleri,

3-Sağlık teşkilatı, eczaneler, serbest tabipler, ebeler ve sağlık memurları,

4-Mezbaha işleri,

5-Sebze hâli,

6-Belediye zabıta teşkilatı,

7-PTT,

8-Bilumum fırınlar, un satış yerleri, fabrikalar ve Ofis (TMO)

9-İtfaiye,

10-Cenaze,

11-Gıda satan dükkânlar,

12- Bir kısım lokantalar (Martı, Sakarya, Adana, İmren, Meşhur Kebap evi ve Aile Bahçesi)

13-Bilumum nakliye işleri,

İlgililerin Komutanlığımıza başvurarak gerekli vesaikleri almasını ehemmiyetle rica ederim.”

Hangi kebapçıların açık olacağını bile tebliğle duyuran askeri Vali Bengisu, yayınlanan iki bildirinin biriyle “bütün banka faaliyetlerinin ikinci bir emre kadar durdurulduğunu” diğeriyle “bütün siyasi parti faaliyetlerinin durdurulduğu ve gereğinin önemle rica edildiğini” ilan eder.

Bir başka bildiriyle de vatandaşların ihtiyaçları, devlet dairelerinin mesai düzenlemeleri hakkında alınan kararlar duyurulur:

” 1-Bugün 27 Mayıs 960 Cuma saat 17′ den 21′ e kadar bütün vatandaşlar evlerinden dışarı ihtiyaçlarını temin maksadıyla çıkabilirler.

21 den yarın sabah 0;5′ e kadar gece sokağa çıkma yasağı devam edecektir.

2- 28 Mayıs 960 Cumartesi günü 0,5 den itibaren resmi ve hususi devlet daireleri normal mesailerine devam edeceklerdir.

Saygıyla tebliğ olunur.

Türk Milli Birlik Komitesi İçel Garnizon Kumandanı P.Alb. Niyazi Bengisu”

Kapatma kararından nasibini alan kimi gazeteler hakkındaki yasak kısa zamanda kalkar. Yine 28 Mayıs 1960 tarihli bir tebliğle “Mersinde kapatılmış olan Son Haber Gazetesinin 28 Mayıs 1960 tarihinden itibaren neşriyatına devam edeceği” kararı yayınlanır.

31 Mayıs pazartesi günlü gazetelerde de çeşitli konulardaki bildirileri yer alır Garnizon Komutanı ve Askeri! Valinin…

“İçel Askeri Vali ve Belediye Reisliğinden:

1-30 Mayıs 1960 pazartesi günü saat 23′ ten 31 Mayıs 1960 Salı günü saat 3’e kadar Mersin şehri dahilinde sokağa çıkmak yasaktır.

2-Yasak saatleri dahilinde yalnız subay ve çıkmalarına resmi vesika ile müsaade edilen eşhas görev yapabilir.

3-Ani sıhhi vakalar için doktor celbi ve sair gerekli husulat hakkında Subay devriyelerine her an müracaat edebilir.

4-Sayın Mersin halkından gereğini önemle rica ederim.

İçel Askeri Vali ve Belediye Reisi Albay Niyazi Bengisu”

Aynı gün Mersin Belediye Başkanlığını üstlenmesi yanında il genelindeki diğer Belediyelere yaptığı atamaları da bir ilanla duyurur:

“Gördüğüm lüzum üzerine Mersin, Tarsus, Erdemli, Silifke, Anamur, Gülnar, Mut Belediye Reislikleri için;

a)Mersin Belediye Başkanlığını uhdeme aldım. Bu münasebetle Beledi vazifeler normal olarak yapılacak, Belediye Şube Müdürlerinin malumatım haricinde herhangi bir iş yapmamalarını ve emirlerime riayet etmelerini,

b)Tarsus, Erdemli, Silifke, Anamur, Gülnar, Mut Belediye Reisliklerini o kazaların Kaymakam ve Garnizon komutanlıkları uhdesine verdim. İşe başlama tarihlerinin telle işarını rica ederim.

c)Nahiye Belediye Reisliklerini Garnizon bulunan yerlerde Garnizon kumandanları uhdesine verdim.”

3 Haziran günü basın toplantısı düzenler Vali ve Garnizon komutanı Bengisu ve kaç kişinin muhafaza altına alındığı (gözaltı) sorusunu, “henüz rapor gelmedi, geldiğinde bildiririz” biçiminde yanıtlar. İlginçtir aynı toplantıda gelen bir başka soruya “bizim saklımız yok, her şeyimiz açık, sorun cevaplandırayım” diyecek kadar dobra dobradır ama nefes alışlarını izlediği gözaltına alınanların sayısını bilmediğini söyleyecek kadar da pişkindir darbenin Valisi…

Devam edeceğiz o günlerde Mersin’ de yaşananları anlatmaya…

Mersin Silifke yolu veya işkencesi…

Mersin Silifke yolu veya işkencesi…

“227 kilometre uzunluğundaki Erdemli-Silifke-Anamur 13. Bölge Antalya hududu yolunun 158 kilometresini trafiğe açtık. Kalan 69 kilometreyi de inşallah 2014 sonuna kadar açacağız. 38 kilometrelik bölümde proje değişikliğine giderek 7 olan tünel sayısını 22’ye çıkardık, yetmedi 14 adet viyadük ilave ettik. Proje bedeli 387 milyon liraydı. Fakat projeyi daha güzel, daha konforlu, daha çevre dostu, yerleşim yerlerine zarar vermeyecek, turizm alanlarını koruyacak şekilde Torosların güneyinden geçirdik. 387 milyon liralık maliyet 1,7 milyar liraya yükseldi”

Açıklama Ekonomiden sorumlu Bakan Çağlayan’ ın yardımcısı Mustafa Sever’ e ait ve medyaya “yol müjdesi” iddialı başlığıyla yansıyor.

Bakan yardımcısını dinleyen Anamurlular müjdeye! bakıp ne düşündü bilemem ama siyaset ne söylerse söylesin gerçeği kamuoyuyla paylaşmak gerekiyor.

O nedenle konuyu iki ayrı bölümde ele alarak anlatmaya çalışayım.

Öncelikle yılan hikayesine dönen, her seçimden önce bitecek denmesine rağmen seçim sonrası bir başka bahara ertelenen Silifke-Anamur-Alanya arasındaki duble yolun son durumuna göz atalım:

Silifke-Anamur arası yıllardır yeterli ödenek verilmediği için ağır aksak yürüyor.

Güzergâh değiştirilen yerlerden söz edecek değilim.

Çünkü orada sürekli olarak yenilenen projeler nedeniyle bırakın bizi, Mühendisinden üstlenicisine kadar herkesin kafasını karıştıran izahı güç durum var.

Ama örneğin Taşucu-Yeşilovacık arasındaki virajlı dağ yolunu ortadan kaldıran, tek tünelle geçilecek hale getirecek çalışma yıllardır neden tamamlanmıyor veya neyi bekliyor?

Tünel tamamlanmış olmasına rağmen insanları canından bezdiren çile neden sona erdirilmiyor?

Her yılın belli dönemlerinde üstlenici firma bir kaç araçla gelip bir yerleri kazıyor, bir yerleri açıyor, sonra pılısını pırtısını toplayıp başka bir dönemde gelmek üzere gidiyor ve bu yıllardır böyle sürüyor.

Bölük pörçük çalışma var ama sonuçta vatandaşı ilgilendiren Boğsak-Yeşilovacık arasındaki yeni duble yolun trafiğe açılması bile nedense hep öteleniyor.

2008’de yeterli ödenek ayrılırsa 2010 yılında hizmete açılacağı söylenen yolla ilgili son müjdeyi 2011 seçimlerinden bir ay önce Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım vermiş ve Antalya yolunun 2012’de hizmete açılacağını söylemişti. (Mayıs 2011 Yıldırım’ ın Erdemli balıkçı barınağında yaptığı konuşma)

Gerçekleşmesi şöyle dursun, ne yazık ki kimi güzergâh değiştirme gerekçeleriyle işin tamamlanması bir yana, daha uzun yıllar süreceği anlaşılan bir yılan hikâyesiyle karşı karşıyayız.

Kaldı ki, o yol tamamlansa bile beklentiler karşılanacak mı, Mersin’ in çilesi bitecek mi?

Ne yazık ki, tam aksine o yol tamamlandığında çile azalmayacak aksine artacak…

Neden mi? Anlatayım:

Karayolları Mersin-Erdemli ve Erdemli-Silifke arasında gayet iyi durumda olan duble yolları iki ayrı proje halinde yeniden ihaleye çıkarıp bir kez daha düzenleme işine girişiyor.

Girişiyor ama projelerde akıllara durgunluk veren detaylar, rakamlar var.

Örneğin 18.12.1995 tarihinde 686 milyar liraya ihale edilen yol için işi üstlenen firmaya 2010 yılındaki fiyat farkları uygulanarak tam 46,5 trilyon ödeniyor. 69 kat fiyat farkı bu ve zaten yeterince kullanışlı olan yola böylesi bir kaynak ayrılmasına karşı insan ne diyeceğini bilemiyor…(karşılaştırma için aynı dönemde 73 liralık doların 1900 liraya çıktığını kısaca 26 kat arttığını belirtmekte yarar var. Dolar 26 kat artıyor ama söz konusu işe uygulanan fiyat farkı 69 kat)

Erdemli-Silifke yolunun hikâyesi ise çok daha trajik… (mizah anlayışınıza göre belki de komik)

Dediğim gibi yol ihtiyaca yeterince cevap veriyordu hatta işlev olarak dün bugünden iyiydi,  ama Taşucu-Anamur arasına yeterli kaynak bulamayan devlet, iş Erdemli-Silifke yoluna gelince para akıtmaya başlıyor.

Yol kazılıp yeniden düzenlenirken, genişletme yerine orta refüj düzenlemesi ve iki yana kaldırım yapılarak daraltılıyor.

Yanlış okumadınız…

Limonlu-Ayaş arasından geçenler, şehirlerarası bir yolun iki yanına döşenen taşlarla yapılan ve yapılmakta olan kaldırımları şaşkınlık içinde seyrediyor.

İş kaldırımla da bitmiyor. Eskiden emniyet şeridi olarak kullanılan ve acil geçişlere olanak veren orta refüj bu kez banketlerle bölünüp yeşillendiriliyor ve genişletiliyor.

Üç şeritli yol genişletileceğine, kaldırım ve orta refüj sayesinde iki şeride iniyor.

Faturasını ise hafta sonları yol üzerindeki tatil yörelerine gitme gafletine düşen tatilciler ödüyor.

Bir saatte Adana’ dan, üç saatte Antep’ten gelenler Kızkalesi-Erdemli arasındaki 24 km’ lik yolu beş saatte aşarsa canını kurtardığına şükrediyor.

Bu durumda bir gelen bir daha gelir mi? Onu da yol boyunca tesis yapanlar, işletenler düşünsün…

Devlet şehirlerarası yola kent içinde bile eşine zor rastlanır kaldırım yapmış ya, gerisi Mersin’in sorunu, bürokrasinin umurunda mı?

Peki çare?

Göreceksiniz bir kaç yıl sonra on milyonlarca dolar ödenerek yapılan kaldırım ve orta refüj yeni bir ihale yapılarak ve trilyonlar harcanarak revize edilecek ve yol eski haline getirilerek mucizevi çözüm gerçekleşecektir.

Allahın fakiri sevindireceği zaman “eşeğini kaybettirip geri buldurur” darbımeselini tekrarladığınızı duyar gibiyim.

Eee ne yaparsınız?

İşin kesin çözümü Çeşmeli’ de sona eren otoyolun Taşucu’ na kadar uzatılması ama sahipsiz Mersin’de onun gerçekleştiğini görmeye çoğumuzun ömrünün yetmeyeceğini bilmenizde fayda var…

“Adam olacak çocuk” misali, gördüklerimiz göreceklerimizin teminatı ne de olsa…

 

 

 

27 Mayıs ve Mersin -1-

27 Mayıs ve Mersin -1-

CHP’lilerin sıkça hatırlattığı “devlet kuran partiyiz” sözü doğru değildir. Doğru olan devlet eliyle bir parti kurulduğu ve 1946’ya kadar da ülkenin o tek parti üzerinden yönetildiğidir.

Ancak ikinci dünya savaşının sonunda dünyayı yeniden kurgulama hakkını kendinde bulan ABD’ nin İngiliz tarzı sömürgeleştirme politikalarının yerine özellikle girişim özgürlüğünü öne çıkaran paradigma değişikliğinden Türkiye de nasibini aldı.

Sovyet tehdidine karşı ABD cephesinde yer almanın, NATO’ ya girmenin de bir bedeli vardı, demokrasiye adım atmanın temel koşulu olan çok partili sistem bu nedenle apansız geliverdi.

Kısaca resmi tarihin çoğu yalanı gibi, İnönü’nün başında yer aldığı yönetici elit kendi arzusuyla demokrasiye geçişin yeşil ışığını yakmadı. Koşullar dayattığı için o zor eşiği geçmek zorunda kaldı İnönü ve CHP…

Geçerken de özellikle 1946 seçimlerinde her türlü sandık hilesine başvuruldu, halka zulmedildi.

O nedenle oy atmanın jandarma nezaretinde açıkta, buna karşı sayımın kapalı kapılar ardında gizli yapıldığı 1946 seçimlerini kazandıklarını açıkladılar. (hile yapılmasa da DP sınırlı sayıda ve yerde aday göstermişti, çoğunluk zorunlu olarak CHP’nin olacaktı, buna rağmen her tür sandık oyununa başvurdular.)

Ama halk CHP’ den ve seçkinci bürokratik buyuruculardan bezmişti ve iktidardan indirmeye kararlıydı. 1950’de kutsal hakkını kullanarak, yakaladığı ilk fırsatı kaçırmadı. Buyurucuları sandığa gömüp, mazlumları temsil ettiğini söyleyenleri iktidara getirdi.

DP iktidara geldiği günden askeri darbeyle uzaklaştırıldığı 1960′ a kadar yapılan tüm seçimleri kazandı, her seçimde CHP’ ye sandık dersi verdi.

Halkın önüne koyduğu sandıktan asla çıkamayacağını anlayan İnönü CHP’ si, öyle sanıldığı gibi 1957’den başlayarak değil ilk günden itibaren darbe kışkırtıcılığına soyunmuştu.

Örnek mi?

14 Mayıs 1950’de iktidara gelen DP daha ne olduğunu anlamaya çalışırken, 30 Ağustos törenlerini bahane eden kısa zaman öncesinin neredeyse kutsanan Milli Şefi ve yeni dönemin muhalefet lideri İnönü yaklaşmakta olan muhtar seçimlerinin, seçim ötesinde anlamı olduğunu iddia edip, şunları söyleyecekti:

“Bu seçimde DP’ ye oy vermemek lazımdır. DP idaresindeki memleket huzursuzluk içindedir. Siyasi emniyetimiz pervasız ve apaçık tehdit altındadır. Memleket her an nispetsiz kuvvetlerin ani taarruzuna maruz kalma tehlikesi karşısındadır.

Tehlike gelip çatarsa biz varlığımızı nasıl koruyacağız?”

3 ay önce seçim kazanmış iktidara karşı halkı hem de aba altından sopa gösterecek sözlerle korkutmak hangi akla hizmetti bilinmez ama tek partiden çok çekmiş halk, tehditlere karşı tüm seçimlerde CHP’ ye değil, DP’ ye oy verdi.

1960 darbesine kadar korku imparatorlarına pabuç bırakmadı, hür iradesiyle gidip oyunu kullandı.

Darbe gerekçesi olarak öne sürülen, DP’ nin seçimleri yaptırmayacağı ve kendi diktasını kuracağı iddiası sıkça dile getirilmiştir ama gerçek öyle değildir. Tıpkı 1960 darbesine “devrim” adını verenlerin emperyalizme karşı diri kuvvetlerin demokrasi mücadelesi yalanını yıllarca yutturması gibi…

1960 darbesiyle öylesine yalan rüzgârı estirilmiştir ki, dünyanın en rezilce işine kalkışanlar, halkın seçimle iş başına getirdiği meşru iktidarı “anayasayı çiğneme” suçlamasıyla yargılamış, halkın seçtiği bir Başbakanı darağacına göndermekten çekinmemiştir.

Bizim solcu geçinseler de her taraflarından ulusalcılık akan asker meftunları, 27 Mayıs’ın emperyalizme karşı “asker-gençlik” el birliğiyle gerçekleştirildiği havasını pompalamıştır ama yakın tarihi çarpıtmaya yönelik bu iddialara karşı gerçek güneşin balçıkla sıvanmayacağı çıplaklıktadır.

Ve bir şey daha; darbeye ABD’ nin göz yummasının altında, IMF’ ten istediği yardımı alamayan iktidarın saf bir şekilde kendisine yeni alternatifler arama gafletine! düşmesi yatmaktadır.  13 Nisan 1960 tarihli gazeteler “Başvekil Menderes’ in Temmuzda Sovyet Rusya’ ya gideceği” haberini manşetten vermektedir. Bu yeşil kuşak projesinde Sovyetlere karşı Türkiye ve Yunanistan’ı cephe ülkesi olarak gören ABD’ nin kabul edeceği bir şey değildir. Zaten süreç bu açıklamadan sonra hızlanacak ve Menderes’in ömrü Moskova ziyaretine yetmeyecektir.

Yıllarca devrim olarak resmi bayram diye kutlanan o meşum darbeyi gerçekleştirenlerin ilk iş olarak radyodan “NATO ve CENTO’ ya bağlılıklarını bildiriyle açıklamaları 27 Mayıs’ın rengini yeterince anlatmaktadır.

Bu kadar da değil. DP’ yi on yıl boyunca Kore’ye gönderdiği asker nedeniyle yerden yere vuranlar, hiç bir şey olmamış gibi aynı yolu hiç bir sapma göstermeden izlediler.

Ve hepsinden önemlisi; Darbeciler, Türkeş’ i bir tankla ABD büyükelçiliğine gönderecek ve kendilerine derhal 50 milyon dolar verilmediği takdirde 1 Haziran günü maaş ödenemeyeceğini söyleyerek, bunun da yol açacağı tahribattan dem vurup göz korkutacaktır.

Sonuç mu? Büyükelçinin uyandırdığı Washington’ daki yetkililer gerekli parayı zamanında göndererek tarafını ilk günden belli etmiştir.

DP’ nin ülkeyi seçime götürmeyerek diktasını kuracağı iddiasına gelince.

O günün gazetelerinden bir iki haber özeti bile bunun nasıl büyük yalan olduğunu ortaya koymaya yeter…

3 Mayıs pazar günü Menderes radyo konuşmasında 28-29 Nisan olaylarına da değinerek “bu seçimsiz iktidara gelme teşebbüsüdür” der ve ekler:

“Hazırlanmış, tertiplenmiş ve içleri kinle dolmuşların teşkil ettiği bir zümrecik, mesela İstanbul’umuzun iki milyon nüfusuna nispetle üç dört gündür köşe kapmaca oynar gibi sokaktan sokağa kaçışıp dağılan tekrar toplanan sanki bir gerilla teşkilatı. Bir kısım avare insanlar. Ve bunların karşısında İstanbulun büyük halk kitlesi, vakar ve metanet içinde yüzlerinin çizgileri hayret ve nefretle gerilmiş, karşıdan seyirci.

Bu mudur ihtilal?

İhtilali hak haline getirecek sebeplerden hangisi mevcut? Büyük halk kitlelerinin ölülerini gömmek için kefen bezi bulamadıkları zamanda mı yaşıyoruz? …”

16 Mayıs günü Menderes Körfez vapuruyla kendisini siyasete atıldığı günden beri sahiplenen, bağrına basan İzmir’e gelir. Vapurun yanaşacağı Cumhuriyet meydanını hınca hınç dolduran yaklaşık 300 bin kişiye hitap edecektir. Ancak son dönemde sergilenen provokasyonlar burada da sergilenir.

Başını CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek ve İl Başkanı Lebip Yurdoğlu’ nun yer aldığı bir grup, yüzbinleri kışkırtmaktan başka anlamı olmayan eyleme kalkışır, Atatürk anıtına çelenk koymaya kalkarlar.

Ortam gerilir, çıkan çatışmada 8 kişi yaralanır.

Menderes yine de mitingde hitap eder halka ve akşam Gazeteciler Cemiyetinde çok net konuşur: “Seçimler yapılacak ve DP dönemindeki diğer seçimler gibi dürüst olacaktır. Biz meselelerimizi her zaman olduğu gibi milli irade yoluyla hal edeceğiz. Demokrasiyi her türlü fasit teşebbüse karşı koruyacağız”

18 Mayıs günü Manisa’ ya geçer Başbakan ve kendisini bekleyen yüz binlere hitap eder. Gündeminde DP’ ye karşı sahnelenen tezgâh vardır:

“Ağızlarda bir takım şeametli sözler dolaşmaktadır. Ayaklanma gibi, isyan gibi, ihtilal gibi… Yine bazı ağızlar sanki memlekette hayat çekilmez şartlardaymış gibi konuşuyor, bunları iddia edenler memleketin huzuruna kast edenlerdir. Şurada burada bir kaç yüz adam toplamak suretiyle milli iradenin, milletin karşısına çıkılacağını sanan bedbahtlar var. Irak’ ta ihtilal olur, bu bambaşka bir hadisedir ve tahakküme dayalı bir idareye karşı yapılan harekettir. Bizdeki ihtilal heveskârlarını imrendirmiş olabilir ama herkes bilmelidir ki, bu memlekette hiç kimse bundan böyle zorla iktidara gelemeyecektir. İktidara ancak aziz milletin reyleri ve seçimle gelinecektir”

Menderes kendisine karşı hazırlanan darbe girişiminin farkında olmalı ki, Anadolu’yu harmanlamakta ve gittiği her yerde kendisini bekleyen mahşeri kalabalıklara hitap ederken aslında darbe heveslilerine mesaj vermeye çalışmaktadır.

Bu da yetmez. Aylar öncesinde kararlaştırılmış Yunanistan gezisini iptal eder. Ege ardından Eskişehir, Konya mitinglerine katılmak üzere 26 Mayıs’ta Eskişehir’in yolunu tutar.

Darbe kendisini burada yakalayacak, ülkenin Başbakanını ölüme götürecek ve o günden sonra arkası kesilmeyecek darbelerin ilk kilometre taşları o gece döşenecektir.

27 Mayıs darbesiyle Mersin’ de yaşananları, gözaltına alınanları, kimlerin alyans, yüzük, para ellerinde ne varsa bağışladıkları varlıklarını ve o servetlerin akıbetini de anlatacağım ama bir sonraki yazıda…

AK Parti’ nin Mersin adayı kim olacak? 5.8.2013 Abdullah Ayan

AK Parti’ nin Mersin adayı kim olacak?

Yerel seçimler öncesi kimi partiler istim üzerinde, kimisinde en küçük hareket yok.

Özellikle 1999-2004 seçimlerinde merkezdeki Kürt oylarının ağırlığı nedeniyle dört parti arasında geçen Büyükşehir Başkanlık yarışı, 2009′ dan itibaren üç partiye indirgendi.

Büyükşehir sınırlarının il sınırına çıkarıldığı 2014′ te durum daha da belirgin hal aldı. 100-110 bin arasında çekirdek oyu olan BDP’ nin fazlaca iddiası yok. İl genelini esas alırsak, 1 milyon 100 bin civarında seçmene sahip Mersin’ de seçimi kazanmak için en az 300 bin oy gerekiyor ve BDP’ nin böyle bir oyu yok.

Seçimlerde şansının olmaması BDP’ nin Mersin’ deki ağırlığını azaltmıyor. Aksine en önemli belirleyici dinamiklerden biri olarak çıkarıyor karşımıza…

Barış sürecinin başına bir kaza gelmezse zaten BDP dışındaki Kürtlerin oyunu alan ve Kürt mahallelerinde uzun zamandır BDP ile çekişen AK Parti yarışacağı CHP ve MHP’ ye karşı bu faktör itibariyle avantaj sağlar.

Tabii AK Partinin Mersin özelinde gelişmeleri doğru okumasına ve dönemin ruhuna uygun aday belirlemesine bağlı.

Bugün itibariyle en az 6 aday adayıyla kıyasıya bir yarışa hazırlanan CHP ve 3 aday adayının çekiştiği MHP’ye göre AK Parti hiç bir hareketin yaşanmadığı deyim yerindeyse üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi sessiz.

Sadece adayların ortaya çıkmamasıyla da sınırlı değil sessizlik.

Mut ve Çamlıyayla gibi iki küçük beldeyi çıkarırsak Tarsus’tan Anamur’a hiç bir yerde Belediyenizin olmadığı Mersin gibi yerel muhalefet olduğunuz bir yerde o muhalif rolü de oynayamıyorsanız ortada ciddi bir sorun var demektir.

O kadar ki, kimi CHP’li aday adayı seçim yarışına girmeye hazırlandığı siyasi kimliğini unutmuş, kendi partisinin Büyükşehir Belediye Başkanını en acımasız sözlerle eleştirirken, AK Parti suskunları oynuyor.

CHP’li Büyükşehir Başkanını “Aqua parkı bankaya borçlanıp faizli krediyle yaparken kime sordun?” diye soran da CHP’ li aday adayı olunca insan Mersin’in tersliği konusuna bir kez daha şapka çıkarmadan edemiyor. Üstelik “aqua park” eleştirisi CHP Genel Başkanının gelip o tesisi gururla açmasının hemen ardından yapılıyorsa, ortada siyaseten hayli ilginç bir tablo olduğu açık…

CHP ve MHP’ ye, aday adaylığından adaylığa uzanacak ve belli ki çok daha renklenecek gelişmelere ileride başka yazılarda değiniriz, AK Parti ile sürdürelim…

AK Parti kurulduğu dönemde apayrı iki çizginin iki ayrı dünyaya ait insanının çekişmesine sahne oldu. Kısaca temel çarpık atıldı ve o çarpıklığın bedeli tüm yerel seçimlere yansıdı, parti açısından bedeli ağır oldu.

İki çizgiden biri Ali Er’ in ANAP’ tan taşıyıp getirdiği siyaset yapma anlayışından kadrolarına kadar farklı bir mirastı. Diğer çizgi ise Ömer İnan’ ın türlü çeşitli operasyonlarla hâkim kılmaya çalıştığı dar ve cemaatçi (Burada Gülen Cemaati anlamı çıkarılmasın, genel bir sosyal tanımdan söz ediyorum) anlayıştı. 2011 seçimlerinde iki isim de sahne dışı kaldı. Ama özellikle Ömer İnan’ ın ruhu teşkilat üzerinde dolaşmaya devam ediyor.

Bu nedenle parti bir türlü Mersin’e özgü hayli zengin yelpazeye açılamıyor, bırakın farklı düşünceleri sessiz çoğunluğun bile nefes alacağı bir iklimi yaratamıyor.

Oysa AK Partinin Mersin’ de yerel seçimleri kazanması için dar kalıpların dışına çıkması, kendi gibi düşünmeyenlere de güven verecek söylem ve eylemlerde bulunması ve hepsinden önemlisi toplumun her kesimince itici bulunmayacak isabetli aday tercihi yapması gerekiyor.

Bakın seçimlere neredeyse 6 ay kaldı ve AK Partide ‘evet ben adayım’ diyecek cesareti gösteren tek bir isim çıkmıyor. Çıkmıyor çünkü, herkes biliyor ki, teşkilatların önereceği, destekleyeceği isimlerle kamu oyu anketlerine yansıyan beklentiler arasında uçurum var.

Ve yine geçmiş tecrübeler gösteriyor ki, sırf bu nedenle ortaya çıkmanın, çalışmanın, kamuoyu anketlerinde öne çıkmanın fazlaca kıymeti harbiyesi yok. Teşkilata hâkim olan anlayışla sokaktaki vatandaşın beklentisi o kadar farklı ki, genel merkez yıllardır ikilemde kalıyor ve o nedenle bir türlü Mersin’ e uygun aday bulunamıyor. Zaten geçmiş seçim sonuçları gösterilen adayların isabet derecesini yeterince ortaya koymuyor mu?

Bu kez de gidişat geçmişten farklı değil, hatta bana Dejavu dedirtecek kadar izlemekten sıkıldığım bir filmi andıracak kadar yeknesak…

Ortada adaylık için adı dolaşanlara bir bakın. Potansiyel adayların neredeyse tümü ‘ben aday değilim, ama Başbakan rica ederse, belki’  havasında. Oysa hiç bir parti genel başkanı öyle kolay kolay birine ‘gel adayımız ol’ demez. Hele AK Parti ve özellikle de Erdoğan’ ın asla başvurmayacağı bir yöntem bu.

Kaldı ki, ‘ceketinizi atsanız, seçimi alırız’ iddiasının nelere mal olduğunu yaşayarak öğrenmiş bir liderden söz ediyoruz.

O nedenle ‘istemem yan cebime koy’ diyenlerin AK Parti Mersin adaylık sürecinde fazla şansı olduğuna inanmıyorum.

DEJAVU dedim ya, her alanda aynı senaryoyla karşılaşmak benim için sürpriz değil ve çok sıkıcı.

Hatırlayın, 2009’da onca aday varken ‘bize seçimi Bakan Tüzmen kazandırır, başkasıyla asla’ diye tutturanlar kimlerdi?

Şimdi aynı filmin benzer versiyonu Zafer Çağlayan üzerinden deneniyor.

‘Bakanlık rüzgârını arkasına alan Çağlayan siler süpürür’ diyenlerin estirdiği rüzgâr o kadar etkili ki, bu kamuoyuna da yansıyor, hem de AK Parti Genel Merkezinin ilgisini çekecek kadar.

Bu nedenle son günlerde, ‘CHP’den adaylık şansı olan üç isme karşı Çağlayan’ ın şansı ne olur?’ sorusuna araştırmayla cevap arandığı bilgisi dolaşıyor kulislerde.

Soruya verilen cevaplar bir yana asıl yanıtlanması gereken çok daha ciddi bir soru var: Herkes gelin güvey oluyor da, Çağlayan adaylık konusunda ne düşünüyor?

Yakın çevresi bir yana, özel ortamlarda o tür sorulara verdiği tepkiden biliyoruz ki, Çağlayan’ ın böyle bir düşüncesi de yok, beklentisi de…

Aksine eğer Bakanlık görevi sona ererse, bir tatil yöresine yerleşip hayatının geriye kalanını sürdürme özlemi içinde…

Tablo böyle ama yanıtlanması gereken en kritik soru kalıyor geriye: Anketler, teşkilat yoklaması, genel merkez kanaati gibi unsurların tümü Çağlayan’ ı gösterir ve Erdoğan’ da ‘git adayımızsın’ derse ne olur?

Erdoğan böyle bir talepte bulunur, özel olarak Mersin için böyle bir tavır sergiler mi?

Hadi Erdoğan önerdi, Çağlayan da kabul etti diyelim. Çağlayan ismi AK Partinin Mersini almasına yeter mi?

Özellikle Gezi olaylarından sonra farklı düşüncelerin ayrı cephelerde keskinleştiği, iki ay öncesine göre farklı kaygıların, korkuların körüklendiği Mersin’ de adayı Çağlayan da olsa AK Parti Büyükşehir’ i kazanabilir mi?

Kesin cevabı olmayan hayli güç sorular bunlar…

Hele “Siyasette 24 saat uzun süredir” cümlesinin kulaklara küpe olduğu bir ülkede çok daha zor ve karmaşıktır soruların cevabı…

 

 

Menderes’in son Mersin ziyareti… -2-

Menderes’in son Mersin ziyareti… -2-

6 Ocak çarşamba sabahı Menderes’ i yoğun program beklemektedir.

İlk durak Belediyedir, kendisini karşılayan Başkan Zeki Ayan’ dan şehrin sorunları hakkında bilgi alır, istekleri not eder, ardından çeşitli semtlerde incelemelerde bulunur.

Daha sonra Karayolları Bölge Müdürlüğüne intikal eder Menderes. Burada verilen brifing çerçevesinde Mersinin ulaşım meseleleri hakkında bilgi alır, acil ihtiyaçlar konusunda talimatlar verir.

Ardından Başbakan ve yanındakiler Mersin Ticaret Sanayi Odasının onurlarına verdiği öğlen yemeğine katılmak üzere bir kez daha Tüccar Kulübüne gelirler.

Menderes kısa bir molanın ardından salonda bekleyen 300 davetlinin dakikalarca süren alkış tufanıyla girer salona.

Oda Yönetim Kurulu Başkanı Tahsin Özçelik‘ in kısa “hoş geldiniz” konuşmasının ardından mikrofonun karşısına geçer, ağırlıklı olarak iş adamlarının oluşturduğu heyete şu hitapta bulunur:

“Mersin Ticaret ve Sanayi Odası İdare Heyeti Reisi arkadaşımın bizleri misafir etmek lütfunda bulundukları için teşekkür ederim.

Mersinin ve bölgenin topluluğunu teşkil eden bütün arkadaşlara memnuiyetimizi ifade etmekle kendimi bahtiyar sayarım. Mersinin kalkınmasına ve iktisadi sahasına işaret ederek süratle bir gelişme olduğuna lütufkâr bir lisanla ifade ettiler. Yapılanların yapılacaklara nazaran az yekûn teşkil etmekte olup yapılacakların çok daha geniş ve çok daha hızlı olarak hükümet olarak üçte bir zaman içinde tahakkuk ettirmenin hâsıl bulunduğunu ifade etmek isterim.

Bu neticeyi söyleyebildiğimden dolayı memnunum. Bir defa daha teyit etmek gerekir ki bu bölgenin hükümetin kendisini ilgilendiren işlere bu sabahtan itibaren başlamış bulunmaktayım. En kısa bir zaman içerisinde Mersinli arkadaşlarımın şahit oldukları gibi kısa bir zaman sonra bu işlerin nasıl tatbik edilmekte olduğunu görmek üzere geldiğimizde o mesut neticeleri hep beraber görmek isterim.

Tüccar ve sanayici arkadaşlara bu vesileden istifade ederek büyük bahtiyarlık duyduğumu ifade etmek isterim”  der ve kalkar. Salon alkışlar ve “yaşa, varol” sesleriyle inlemektedir.

Ticaret Sanayi Odasının tüccar kulübünde verdiği yemeğin ardından Menderes Mersin programının en önemli bölümünü oluşturan Ataş Rafinerisinin temel atma törenine katılmak üzere hareket eder.

İlk durak artık hizmete hazır olan liman ve liman içinde hızla ilerleyen silo inşaatlarıdır.

Buradaki incelemelerin ardından Karaduvar’ a intikal edilir. Kısa adı ATAŞ olan Anadolu Tasfiyehanesinin temel atma törenine katılır.

Üç uluslararası şirketin ortaklığıyla gerçekleşecek ve yapımı sırasında 3 bin kişinin istihdam edileceği rafineri deniz kenarında ve 175 hektar üzerine kurulacak ve 400 milyon lira harcanarak 2 yıl içinde tamamlanacaktır.

Günde 9 bin ton ham petrol işleyecek ve 1500 ton otomobil benzini, 2250 ton dizel yakıtı, 3750 ton sanayide kullanılacak ağır mazot, 800 ton gazyağı, 250 ton jet yakıtı elde edilecek tesis, limana gelecek petrolü taşıyacak 6 km lik boru hattına sahip olacaktır.

Kendi elektriğini üretecek tesisin yalnızca depolama bölümünde 15 bin ton çelik kullanılacak ve elde edilen ürünlerin sevk edilmesi için Mersin-Tarsus asfaltına bağlayacak özel yol yanında limana demiryolu bağlantısı da projelendirilmiştir. (Ataş Rafineri temelinin, bugün ülkenin yakıt ihtiyacının büyükçe kısmını karşılayan ve 23 Nisan 1960 günü temeli atılan İzmit Tüpraş Rafinerisinden yaklaşık dört ay önce atıldığını not etmekte yarar var a.a.)

O akşamı da Mersin’ de geçiren Menderes’i 7 Ocak sabahı bir sürpriz beklemektedir. 1947’de zulme, zorbalığa, her türlü baskıya direnen Aslanköy halkını temsil eden bir heyet kendisine köylerinin Gümüş anahtarını vermek ve daha önce planlanan ancak iptal edilen daveti yinelemek üzere ziyaret eder.

Aslında Menderes Mersin’ e gelmeden önce partisinin demokrasi mücadelesinde özel yeri olan Aslanköy’ e gitmeyi çok ister hatta programa koyulması talimatını da verir. Ancak o günlerde hayli zor güzergâhın yoruculuğu ve yol güvenliği de bahane edilerek Aslanköy ziyareti son anda iptal edilir. Bunun üzerine aslında köye geldiğinde takdim edilmesi planlanan hemşehrilik beratı ve üzerinde aslan armasının yer aldığı ‘gümüş anahtar’ kendisine Mersinde takdim edilir.*

 Öğleyin bir kez daha yola koyulur Başbakan ve yanındakiler, Mersin’ deki son durak Erdemli ve Silifke olacaktır.

Yol boyunca her köyde konvoyun önü kurbanlarla kesilir.

Erdemli’ de meydandan taşan, evlerin damlarını hınca hınç dolduran halkın kulakları sağır eden tezahüratı arasında çıkar kürsüye: “Bu muhabbet ve tezahürattan dolayı sizlere ne kadar teşekkür etsem azdır” diye başlar söze ve devam eder: “Kazanızın ihtiyaçlarıyla yakından alakadarım. Elektrik ve yol ihtiyacınız var, sizlere bu arzunuzun yerine getirileceği müjdesiyle geldim. Bizi nasıl bahtiyar ettiyseniz Cenabı Hak’ ta daima sizi bahtiyar etsin.”

Ve ardından yine yol üstü geçilen köyler, kesilen kurbanlarla Silifke’ ye varılır. Kadın erkek, çoluk çocuk kendisini görmeye, sesini duymaya gelenlere bakar ve bir kez daha çıkar kürsüye. Silifke’ye “yakında Vilayet olacaksınız, bunu çoktan hak ettiniz” müjdesini verir.

Tekrar dönüş yolculuğu ve Adana’ da bekleyen uçakla Ankara’ya döner.

Ama hayal ettiği ve talimatlarını verdiği yatırımların bir an önce başlamasının ısrarlı takipçisi olur.

Ayrıldığı gün verdiği direktif doğrultusunda Roma ve Venedik Üniversiteleri hocalarından aynı zamanda İstanbul Planlama Müşavirliği görevini de sürdüren Prof. Piccinato yanında İstanbul İmar ve Planlama Müdürü ve İller Bankasından kimi yetkililerle Mersin’e gelir. Belediye Başkanının rehberliğinde çeşitli semtlerde yapılan incelemeler sonunda heyet gözlemlerini rapora dökmek üzere kentten ayrılır.

12 Ocak günü bu kez Ankara İmar Müdürü ve Fen işleri Müdürlerinin aralarında bulunduğu geniş heyet, Mersin’ de Karayolları Genel Müdürlüğünden yetkililerle bir araya gelip kentin başta yol sorunları olmak üzere yapılacakları yerinde görüp, Ankara’ ya döner.

Menderes daha kentten ayrılmadan İller Bankası münhasıran kentin imar işlerinde kullanılmak üzere 2 milyon lirayı Belediye hesabına aktarır.

Başbakan yardımcısı Medeni Berk bir kaç kez Belediye başkanı arar ve Menderes’ in şehrin imarı, açılacak yollar, bulvarlar konusundaki önerileriyle ilgili gelişmeler hakkında bilgi alır.

O günlerde Mersin’ in en önemli gündem maddeleri hastane caddesi kavşağında son bulan İstiklal Caddesini Lisenin önüne kadar uzatacak ve hayli dar Atatürk Caddesini genişletecek projeleri hayata geçirmektir.

Ama çılgın proje Kışlanın bulunduğu alanda otel yapılmasıdır. Bu amaçla Milli Savunma Bakanı ve yanındaki heyet kente gelip gerekli incelemeleri yapar. Arsa tahsisi ile ilgili işlemler başlatılır.

Mersin de Menderes’in ilgi ve desteğini boşa çıkarmaz. 15 Şubat 1960 günü toplanan Belediye Meclisi “Fahri Reislik” unvanı verilmesini kararlaştırır.

Belediye Başkanı Zeki Ayan meclisin kararını telgrafla iletir. Şöyle denir telgrafta:

“Yıllarca ihmale uğrayan şirin beldemize imarcı elinizi uzatmanız Mersinlileri bahtiyar etmiş, Mersinlilerin hakiki mümessili olan Belediye Meclisi 15.2.1960 tarihli oturumunda zatı devletlerine Mersin Belediyesi Fahri Reisliği payesini tevcih eylemiştir.”

Menderes’ in Mersin’e yaptığı son yolculuğun ödülü ahde vefa adına böylece iletilir kendisine.

Gösterilen ilgiye çok anlamlı bir jestle cevap verir.

Vakıflar Umum Müdürlüğü kışlanın bulunduğu arazi üzerinde 120 odalı turistik otel yapmak üzere kollarını sıvar.

Ama ne otele başlanır, ne Ataş’ın bittiğini görür gözleri…

Ne Erdemli elektriğe kavuşur, ne de Silifke Vilayet olur. Darbe sonunda iktidarı silahla gasp edenler, halkın namusu bellediği oylarıyla iktidara taşıdığı seçilmiş lideri ipin ucunda sallandırır…

*Dr. Ahmet Arslan’ ın anılarından oluşan Arife Ünüvar’ ın derlediği İbret ve Şahadet isimli kitap