Kışla arazisi kimin?

Kışla arazisi kimin?

1935’te şehir planını yapmak üzere Mersin’e gelen Jansen, günümüzdeki askeri lojmanlar ve bir kısmı yine halka kapalı yeşil alan olarak değerlendirilen o günlerin Kışlasına bakıp yetkilileri uyarır, deniz kenarına askeri müessese iskânının tehlikeli sonuçlarına dikkat çeker.

Şöyle der o günlerde ileri görüşlü Jansen:

“Şehrin güneybatısında Mersin nehrinin (Müftü deresi) yanındaki kışla buradan göçürülerek şehrin dışında uygun yere yerleştirilmelidir. Düşmanın en fazla taarruz hedefi olan böyle askeri bir müessesinin iskân mıntıkası yanında bulunuşu caiz değildir.”

Savaş tamtamları daha çalmadan, 1935’te Kışlayı kent dışına taşımayı öneren Jansen, Müftü Deresine kadar uzanan bölgeyi dinlenme, eğlence, kısaca günümüzdeki tanımıyla turizm bölgesi olarak tasarlamıştı.

1941’e kadar 23.piyade alayına ev sahipliği yapan, o tarihte birlik Trakya bölgesine kaydırılırken, güvenlik nedeniyle Mersin’e nakledilen Heybeliada’daki Deniz Harp okuluna kucak açan Çamlıbel’deki askeri kışlanın bir bölümü askeri lojmanlara ayrıldı. Stadyuma doğru olan ağaçlıklı alan ise ne zaman ve nasıl olduysa OYAK’a geçti. OYAK 29 bin 402 m2 lik bu araziyi 1993’ten beri satışa çıkarıp durur. (Bir ara MTSO almak istedi ama olmadı. Bildiğim son ihaleye ise Aralık 2011’de çıkıldı. O ihalenin sonuçlanmaması da sürpriz olmaz.)

Nakkaş ailesince Mısır asıllı iş adamından bin altın liraya alınan ve büyükçe bölümü 1904 yılında Kışla yapılmak üzere o günlerdeki Mersin Mutasarrıflığına devredilen bölgeyi ve yüz yıllık macerasını ele almak gerektiğine bugün her zamankinden daha çok inanıyorum.

“Neden bugün?” sorularını duyar gibiyim.

‘Bugün’ çünkü demokratikleşme paketinde azınlık mallarının iadesiyle ilgili çalışmalar yapıldığına göre, bu alanda yeterince mağduriyet yaşanmış Mersin’ de de başta bazı kilise ve müştemilatı olmak üzere belli bir dönem büyük mağduriyetler yaşamış yabancıların kimi mallarının iadesine yönelik olanakların el verdiği çerçevede adımlar atılmalı.

Örnek mi?

Katolik kilisesinin malı olan ve bugün Vakıflar İdaresinin iş hanları yapma girişimlerinde bulunduğu Gar binasıyla Toroslar Hastanesi arasında kalan arazilerden geriye kalanlar neden gerçek sahiplerine iade edilmez?

Camiye dönüştürülen Maroni kilisesi yine ibadethane olarak kalmak kaydıyla gerçek sahiplerinin uğradığı mağduriyet giderilemez mi?

Sursok’ ların elinden alınan ve Belediyece hâl binası yapıldıktan sonra sanki Belediyenin malıymış gibi dükkan dükkan bölünüp haraç mezat satılan günümüzün Balıkçı Pazarıyla ilgili acı hatıraları, yağmalanan Bodosaki tesislerini (Hastane caddesinin neredeyse yarısı mülkü idi, fabrika üniteleri ise günümüzdeki gökdelen üzerinde yer alıyordu) bir yana bırakıyorum.

Gelelim çok daha önemli ve güncel konuya, eninde sonunda Müftü Deresi ve çevresinin yeniden düzenlenmesi gündeme geldiğinde ister istemez kafa yormamız, değerlendirmemiz gereken Kışla arazisine…

Arazi yukarıda da değindiğim gibi Levanten Nakkaş ailesine ait ve Mersin’ e geldiklerinde Mısırlı bir arap Hıristiyan’dan bin altın liraya satın aldıkları ipek böcekçiliği yapılan çiftlik.

Sonra ne oluyorsa oluyor,  Mutasarrıf Nazım bey’ in devreye girmesiyle Kışla binası yapılmak üzere el değiştiriyor. Mersin Kışlası başta 23. Piyade Alayına ev sahipliği yapıyor. İkinci dünya savaşında İstanbul güvenlik açısından riskli hale gelince 23. Piyade Alayı Trakya’ ya kaydırılır. Mersin Kışlasına ise Heybeliada’ daki Deniz Harp Okulu nakledilir. Harp Okulu savaş bitimine kadar öğrencilerini burada eğitecektir.

Kışla binasının yer aldığı arazinin kente kazandırılması için ilk çalışmalar savaştan çok önce, 1935 yılında Kent planını yapmak üzere Mersin’ e gelen şehircilik uzmanı Jansen tarafından başlatılır.

Jansen o günlerde sahilde yer alan arazi üzerinde otel ve eğlence merkezlerinin de yar aldığı bir sağlık kompleksi önermekte…

1935 tarihli Jansen planının o bölümünde hayal ettiği dinlenme, eğlenme bölgesini ne de güzel anlatır:

” Kışlanın mevcut bulunduğu şimdiki saha ise deniz ve nehir kenarı ile plaja yakınlığı da göz önünde bulundurularak bir otelin de içinde yer aldığı büyük salonların bulunduğu bir kurhaus için çok müsait bir yerdir. Kurhausun etrafında taraçalı tesisat, sandal köprüsü, musiki pavyonu, gül bahçesi ve tenis meydanlığı mevcut olacaktır. Burayı zengin ağaç gruplarının gölgesi saracaktır.

Ahalinin gezintisine hizmet edici sahil promenatını, kurhausun etrafına ve buradan da deniz fenerinin batısıyla yeniden denize kadar uzatılmasına imkân verilmiştir. Bu suretle Kurhaus’ taki misafirler tam sükûnet içinde yaşayacaklardır.”

Ne yazık ki Jansen’ ın diğer önerileri gibi planın bu bölümüne de kimse itibar etmez.

Oysa o günlerde öneri hayat bulsa, Mersin bölge bir yana doğu Akdeniz’ in en önemli turizm ve sağlık merkezi haline gelecektir.

1960′ a kadar unutulur, uyutulur konu…

Ta ki 1960 Ocak ayında Menderes’ in tarihi Mersin ziyaretine kadar.

Menderes, Kışla arazisinin kente ve özellikle turizme kazandırılması için düşüncelerini dile getirmekle kalmaz, konuyla alakalı Bakanları ve bürokratik mekanizmaları hemen harekete geçirir.

Üç bakandan oluşan bir heyet Mersin’ de gerekli incelemeleri yaparak devir işlemleri konusunda mutabakata varır.

19 Ocak 1960 tarihli gazeteler müjdeli haberin yer aldığı manşetle çıkacaktır.

Habere göre Kışla arazisi üzerinde Vakıflar Genel Müdürlüğünce 120 odalı otel yapılıp en kısa zamanda hizmete girecektir.

Sonrasını biliyoruz. 27 Mayıs darbesi ve ardından hatırlanması bile baş ağrıtacak tabu haline getirilen Kışla arazisi…

Hazır geçmişin dokunulması netameli tüm konularını konuşuyor, tartışıyoruz.

Acaba Kışla arazisine ne zaman sıra gelecek?

Mutlaka cevap vermemiz gereken, kafa karıştıran soru şu:

İbrahim Nakkaş’ ın bin altın lira vererek satın aldığı ve hemen ardından kışla için bağışladığı arazi nasıl oldu da, 1960 darbesinin ardından kurulan OYAK’ ın bünyesine geçirildi?

Mersin’ in sahipsizliği inkar edilmez gerçek olarak Allahın her günü karşımıza çıkıyor, her vesileyle yüzümüzde tokat gibi şaklıyor da, bu kadar mı duyarsızız?

Tevfik Sırrı Gür adını verdiğimiz stadyuma sahip çıkmak bu duyarsızlığın değişmesi adına umut vermiyor değil…

Gelin o sahiplenme duygusunu, duyarlılığı Kışla arazisi için de gösterelim.

Soralım, sorgulayalım.

Nasıl oldu da 110 yıl önce sahibince vatana hizmet olsun diye bağışlanan kışla arazisi 27 Mayıs darbesinin ardından 1961′ de üniforma kokulu OYAK’ ın eline geçti?

Milli Emlak mi olur, Belediye mi akıl eder? Hepsinden önemlisi kent dinamikleri mi ayağa kalkar, kim ne yapacaksa yapmalı ve Mersin bu çok değerli, prestijli bölgeyi halkın hizmetine sunmak için kazanmanın yolunu bulmalı…

Farkındayım “artık çok oluyoruz” Ama kaybettiğimiz zamanı telafi etmenin başka yolu yok ki…

Evet, kaybedilmiş yılların acısı hatırına “artık daha da çok olmak, çizmeyi aşmak zorundayız”

 

 

 

 

Dar bölge sistemi nedir, ne değildir?

Dar bölge sistemi nedir, ne değildir?

Başbakan Erdoğan’ ın açıkladığı demokratik pakette seçim sistemiyle ilgili somut bir öneri yerine üç alternatif dillendirildi.

“%10 barajlı mevcut sistem sürsün, %5 barajlı daraltılmış bölge veya barajsız dar bölge sistemlerini tartışıp en uygununu hayata geçirelim.”

Erdoğan’ ın önerisine ilk tepki CHP’ li Gürsel Tekin’ den geldi:

“Barajı kaldırıp, denizi getiriyorlar. Ufak siyasi partilerin tamamını siyasetten men etmektir”

Oysa getirilen, götürülen bir şey yok. Erdoğan üç öneriyi de tartışalım, hangisinde uzlaşırsak onu hayata geçirelim diyor.

Tekin’ e esprili cevap AK Partili Hüseyin Çelik’ ten geldi: “Yüzme bilmezsen barajda, denizde değil her suda boğulursun”

Peki, ortaya atılan öneriler gerçekten küçük partileri siyasetten men mi ediyor, yoksa örneğin yıllardır savunduğum barajsız dar bölge hayata geçerse bambaşka bir tablo mu çıkacak ortaya?

Önce şu dar bölge denilen sistemin ne olduğunu özetlemeye çalışayım:

Ülke nüfusu veya toplam seçmen sayısını (ikisini de uygulayan ülkeler var)ülkenin çıkaracağı Milletvekili (temsilci) sayısına bölerek bir rakam elde ediyor, o rakamı da her il nüfus veya seçmen sayısına bölerek ilin çıkaracağı Milletvekili sayısını buluyorsunuz.

Diyelim ki, Türkiye’ de nüfusa göre uygulama yöntemini benimsedik.

TÜİK verilerine göre Ocak 2013 nüfusumuz 76 milyon. Bunu 550 milletvekiline bölersek 138 bin kişiye bir Vekilin düştüğü dar bölge verisine ulaşırız.

Veriyi 1 milyon 683 bin nüfusa sahip Mersin’ e uygularsak 12 Milletvekilini seçeceğimiz 12 ayrı seçim bölgemiz olacak.

Bu durumda ili oluşturan ilçelerdeki belde ve mahalleler dar bölge birimine uygun biçimde yeniden tanımlanacak.

Örneğin 275 bin nüfuslu Akdeniz ilçesinde, Huzurkent’ ten, Kazanlı’ ya kadar bazı beldeler Çamlıyayla dahil Tarsus’a aktarılırken, belki de Yenişehir ilçesinden kimi mahalleler Akdeniz sınırları içine kaydırılacak.

Bu durumda Tarsus kendi içinde 3, Akdeniz 2, Toroslar 2, Yenişehir, Erdemli, silifke 1, geri kalan batı Mersin’ deki Mut, Gülnar, Bozyazı, Aydıncık, Anamur 2 Milletvekili çıkaracak biçimde iki bölgeden oluşacak.

İşin sınırları nüfuslara göre yeniden belirleyen yanı uzmanların işi ama kabaca böyle bir görüntü çıkacak ve Mersin 11 yerine yeniden 12 milletvekili çıkaracak duruma gelecek.

Ancak iş uygulamaya gelince karşımıza çıkacak başka sorunları gidermek gerekiyor. Örneğin 550 Milletvekilini adil biçimde 76 milyona dağıtırsanız bu kez 138 bin nüfusun altında kalan illerin (Bayburt ve Tunceli ilk aklıma gelenler) temsil edilmeme riski doğar ki buna karşın belki ABD benzeri bir uygulamaya yönelmek gerekecek. ABD’ de eyaletler nüfusları ne olursa olsun eşit olarak ikişer temsilciyi gönderiyor meclise. Sonra da nüfusa göre kalan üyelikler eyaletler arasında paylaşılıyor.

Bu fotoğrafın bir yanı, diğer yanında ise dar bölgenin getirip götürecekleri, bir başka ifadeyle avantaj dezavantajları var…

Biraz da onlara değineyim:

Dar bölgenin en önemli avantajı her parti tek aday göstereceği için, bugüne kadar eliniz kırılsa da, gidip tanımadığınız halde sırf parti için oy verdiğiniz isimler yerine, size ve bölgenize daha yakın, daha çok iş yapacağınıza inanacağınız birine oy verme şansınız olacak.

Sadece partiler de değil, parti sultasından yakasını sıyırıp çok başarılı da olsa, aday olma şansı bulamayan halkın kendisine yakın bulduğu isimler bağımsız aday olup, parti liderlerine inat sandıktan Milletvekili olarak çıkabilecek.

Buna karşın il genelinde belli oranda oy toplayıp bağımsız seçilen örneğin BDP’li Milletvekilleri dar bölge sisteminde özellikle batıda aynı başarıyı elde edemeyecek. Örneği yine Mersin’ den vereyim: Ertuğrul Kürkçü 2011 genel seçimlerinde 92 bin oy alarak Milletvekili seçildi ama dar bölgeli sistemde tek bölgede 138 bin oy alamayacağı için öyle bir şansı olmayacak.

Dar bölge sistemini başarıyla uygulayan iki ülke var model olarak önümüzde.

İleri demokrasileriyle bilinen İngiltere ve ABD…

Ancak son yıllarda İngiltere sistemi ciddi anlamda tartışıyor. Hatta 2011 seçimlerinde halk sandıkta mevcut dar bölge yerine alternatifli dar bölge sistemini isteyip istemediğini de oyladı. Sonuçta çok karmaşık bulduğu yönteme hayır diyerek seçmen şimdilik rafa kaldırdı.

Uzun zamandır İşçi Partisi ve Liberaller dar bölgenin en çok oyu alana yaradığını buna karşın milyonlarca seçmen iradesinin yok sayıldığı gerekçesiyle hayli karmaşık ama bir o kadar adil sistemi savunmakta. Mevcut sisteme göre 4 temsilci için yapılan seçimde diyelim ki adaylar %25 gibi birbirine yakın oy aldılar. Bu durumda içlerinde tek oy fazla alan seçilirken, %75 oy çöpe gidiyor.

Son yıllarda sürekli tartışılan tercihli dar bölge yöntemini özetlemeye çalışayım:

Belirlenmiş dar bölgede diyelim ki dört aday yarışıyor. Seçmen pusuladaki dört ismi tercih sırasına göre 1,2,3,4 diye işaretliyor. Sandık açıldığında %50 oy alan seçiliyor. Ama adaylar %50′ nin altında kaldıysa en az oy alan isme çıkan oy pusulasındaki ikinci tercihe bakılarak o adayın hanesine yazılıyor. Ve işlem bir aday %50′ ye ulaşıncaya kadar sürüyor.

Sistemin mantığı heba olan oyların ikinci hatta üçüncü tercih ile değerlendirilmesi.  Elbette dar bölgeden daha adil ama hem karmaşık hem de istikrara yönelik ciddi handikapları var.

İster tercihli ister bugünkü haliyle dar bölge sisteminin en önemli avantajı lider sultası yerine halkın sesine kulak vermesi.

ABD’ de Temsilciler Meclisinin iki yılda bir yenilenmesinin altında da aynı mantık yatıyor. Hatta ABD seçmeni elinden gelse Temsilcilerin her yıl seçimle yenilenmesinden yana. Çünkü seçimler ne kadar sık yapılırsa seçilenlerin halka gitmeleri daha da zorunlu hale geliyor.

Türkiye AK Partinin getirdiği dar bölgeyi tartışır ama sistem hayata geçer mi, emin değilim.

Çünkü yöntem hayata geçtiğinde Milletvekilleri genel başkanların değil, gerçekten Milletin vekilleri olacak, Mecliste yasama görevini yaparken, liderlerin değil halkın sesine kulak verecekler.

Türkiye’ de ne demokrasi havarisi kesilenler dahil hangi lider böylesine bir gücü bırakmak ister ki?

Bakın Amerika’ da 100 kişilik senatoda demokratların 55, Cumhuriyetçilerin 45 temsilcisi var ama Demokratların Başkanı Obama’ nın önerdiği yasa teklifini 54 oyla reddetti.  54 oyun içinde en az 9 Demokrat parti temsilcisi var.

Yasama ile yürütme bu kadar birbirinden ayrı ve hiç bir temsilci kendisini parti veya lidere bağlı hissetmiyor. Bunu sağlayan da ABD’ nin Başkanlık sistemi.

Türkiye’ de Başkanlığın diktatörlük getireceğini, barajların kalktığı dar bölgenin demokrasiyi boğacağını söyleyenlere ithaf olunur.

 

Bazı kurumlar bilgi verme kanunundan muaf mı?

Bazı kurumlar bilgi verme kanunundan muaf mı?

AK Parti iktidarının AB sürecinin de etkisiyle hayata geçirdiği reform düzenlemelerinin arasında Bilgi Edinme Kanununa özel önem ve anlam vermek gerekiyor.

O güne kadar kamu kurumlarının kendilerini halkın üstünde gören, buyurgan anlayışına bu yasayla gem vurulurken, sırça köşklerde oturmayı alışkanlık haline getirmiş bürokrasinin vatandaşa hesap verme döneminin önünü açılmıştır.

Elbette yasal düzenlemeyle bitmiyor her şey…

On yıldır yürürlükte olmasına rağmen, halen kafa tutan, başvuranı “sen de kim oluyorsun da hesap istiyorsun” diyen pek çok kurum temsilcisine inat, yasal hakkını arama ısrarı yüzünden o kadar trajikomik vakayla karşılaştım ki, bir araya toplasam eminim çok keyifli bir kitap çıkar…

Ayak sürüyen kurumların ders alması adına, en yüksek hakem kurumu rolünü üstlenen ve büyük başarıyla bu misyonu yerine getiren Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu (BEDK) keşke bugüne kadar aldığı içtihat olacak kararlarını tüm kamu kurumlarına gönderse de, her kurumla “yine mi?” anlamına gelen sorunları durmadan yaşamasak…

Örneğin kimi Kurum istenen belge ve bilgileri “ticari sır” gerekçesiyle vermekten kaçınıyor.

Oysa “ticari sır” sadece devlet bankalarının özel bankalarla rekabetine engel olacak kimi bilgileri vermesine karşı getirilen bir hüküm.

Devlet Bankaları dışında hiç bir kurum çıkıp “ticari sır” gerekçesiyle bilgi belge saklama lüksüne sahip değil. Zaten Kamu İhale Kanunu gereği her türlü mal ve hizmet alımını şeffaf biçimde yürütmek zorunda olan kamu kurumları yasal olarak herkese açmak zorunda oldukları her türlü bilgiyi vatandaştan nasıl ve neden saklar ki?

Sorunun cevabı ortada ama sonucu ortada olan bu saçma gerekçeye halen sığınma gereği duyan o kadar çok kurum çıkıyor ki… Her seferinde BEDK’ ya başvur, oradaki yetkililer aynı tabloyla ilgili bıkmadan aynı kararları versin, tek kelimeyle usandıran bir süreç bu… Ama ne yaparsınız, bilgi konusunda bile halkına cimri davranan bir bürokratik düzenimiz var.

Gelelim bu yazıyı kaleme alış nedenlerime ve okurla paylaşmayı gerekli gördüğüm gelişmelere, kırıntı niyetine elde ettiğim bilgilere…

Malum Akdeniz Oyunları geldi, geçti…

Kimisi başarılarla övündü, benim gibi meraklı bir avuç insanın payına da, yapılanların güzelliği yanında, kimin hangi işi kaç paraya yaptığının derdi düştü.

Bu amaçla 22 Haziran 2013 günü Akdeniz Oyunları Genel Koordinatörlüğüne başvurup, aşağıdaki kimi hususlarda bilgi ve belge talep ettim:

“–Organizasyonla ilgili yemek, kumanya ve benzeri tedarik işini yapacak firma hangi yöntemle (ihale, doğrudan alım, teklif toplama vs.) belirlenmiş, kaç para ödenmiştir?

–Afiş, vinil baskı, bayrak ve her türlü tanıtım amaçlı promosyon ürünleri kimden ve hangi yöntemle alınmıştır?

–Oyunlar çerçevesinde kentin muhtelif yerlerine koyulan totemler hangi yöntemle (ihale,doğrudan alım, teklif toplama) temin edilmiştir? Kaç adettir, toplam kaç para ödenmiştir, kimden satın alınmıştır?

–Oyunlar kapsamında kullanılacak her türlü taşıma aracı hangi yöntemle ve hangi kişi veya şirketten satın alınmıştır?”

Tüm tedariklerle ilgili bilgiler yanında toplanan teklifleri gösterir bir liste ile imzalanan sözleşmelerin birer suretini de o başvuruyla istedim.

Yasa hükmüne göre bilgi istenen kurum 15 gün içinde talebi yanıtlamak zorunda.

Ancak Koordinatörlük yasa hükmüne rağmen ve çeşitli uyarılar sonunda ancak 6 Ağustos tarihinde bir cevap gönderme lütfunda bulundu.

Hem de ne cevap…

Genel Koordinatör Bekir Korkmaz imzaladığı yanıtta hiç bir belge yer almasa da şöyle denmekte:

“20-30 Haziran 2013 tarihlerinde Mersin’ de yapılan 17. Akdeniz Oyunları, Türkiye bakımından etkinlik yönetimi ve sportif başarı düzeyi olarak çok iyi seviyelerde tamamlanmış, ülkemiz madalya sıralamasında tarihinin en yüksek başarısını elde etmiştir. (…) Bu da Akdeniz havzasının yükselen değeri ve bölgesinin lideri ülkemizin ve Mersin’ in uluslararası mecralarda saygınlık ve tanıtımına etki etmiştir”

Sanki ben madalya sayısını ve elde edilen başarının anlamını, matematik hesabını sormuşum…

 “Türkün Türk’ e propagandasının dışında sorularıma kırıntı anlamına gelen şu kıt bilgiler yer alıyor:

“-Oyunlar çerçevesinde Mersin, Adana, Kızkalesi’ ndeki Akdeniz Oyunları köylerinde 6 bin sporcu ve idareciyle tüm görevlilere tesislerde toplam 52 noktada (7×24) esasına göre sıcak yemek (Akdeniz-Avrupa mutfağı, vejeteryen mutfak, tatlı, salata, meyve barları, açık büfe kahvaaltı) ve kumanya hizmeti verilmiştir. Yaklaşık 300 bin kumanya dağıtılmıştır. Bu hizmetlerin temini Spor Genel Müdürlüğü Uluslararası Organizasyonlar Mal ve hizmet Alımları İhale yönetmeliğinin (16) ve (18) maddeleri çerçevesinde yapılan ihaleler ile sonuçlandırılmıştır. Hizmetler Yemekhane Yemekçilik Ltd. Şti tarafından sağlanmıştır.”

Görüldüğü gibi ben hangi ülke mutfağının hangi yemeklerinin konuklara sunulduğunu değil, ihale yöntemini, yemek ve kumanya işine kaç para ödendiğini ve sözleşme suretini istedim ama gelen cevap talebimi yanıtlamaktan hayli uzak.

Aynı şekilde şehrin muhtelif yerlerine dikilen totemlerin üç firmadan temin edildiği cevabı var ama o firmaların ne teklifleri yer alıyor, ne sözleşmeleri gönderiliyor ne de işin kaç paraya yapıldığı bilgileri var. Yasak savma babından üstün körü yuvarlak bir cevap hepsi bu.

Ulaştırma hizmetleri yine ihale yönetmeliğinin (18) ve (19) maddeleri çerçevesinde “Nira Tur-Taştanlar Tur” adlı şirkete verilmiş ama bu konuda verilen teklifler, işin kaç paraya yaptırıldığı ve hepsinden önemlisi istenen sözleşme suretiyle ilgili hiç bir şey yok cevapta.

Kısaca 300 trilyon harcandığı açıklanan Akdeniz Oyunlarıyla ilgili organizasyonda hangi hizmet ve malın kaç paraya, kimden, hangi yöntemle alındığı bilgi ve belgelerini istiyorum ama gelen cevap yukarıdaki minvalde.

Bunun üzerine 12 Ağustos 2013 tarihinde bir kez daha başvurdum Koordinatöre… Eksik bırakılan hususlara değinip, aşağıda yer verdiğim bilgi ve belgeleri talep ettim:

“22.6.2013 günü talep ettiğim bilgi ve belgelerle ilgili 6.8.2013 tarihli cevabi yazınızda bazı hususlara üstün körü cevaplar verilirken sözleşme, fatura, iş tutarları hakkındaki bilgi ve belge talepleri yerine getirilmemiştir.

Yasal şikayet haklarım saklı kalmak üzere 22.6.2013 tarihinde talep ettiğim ve ekte yeniden gönderdiğim talepte yeniden yer verdiğim bilgi ve belgelerin EKSİKSİZ olarak gönderilmesini talep ederim:

-Oyunlar çerçevesinde kentin muhtelif yerlerine koyulan totemler hangi yöntemle (ihale,doğrudan alım, teklif toplama) temin edilmiştir? Kaç adettir, toplam kaç para ödenmiştir, kimden satın alınmıştır?

Yukarıdaki bilgilerle satıcının düzenlediği fatura suretinin bir adedi,

-Organizasyonla ilgili yemek, kumanya ve benzeri tedarik işini yapacak firma hangi yöntemle (ihale, doğrudan alım,teklif toplama vs.) belirlenmiş, toplam kaç para ödenmiştir?

Bu bilgiler yanında söz konusu firmayla imzalanan sözleşmenin bir sureti

-Afiş, vinil baskı, bayrak ve her türlü tanıtım amaçlı promosyon ürünleri kimden, kaç liraya ve hangi yöntemle alınmıştır?

Vinil baskı ve kentin muhtelif yerlerine koyulan bayrak, flama ve benzeri ürünlere ait bugüne kadar yapılan tüm satın almalara ait fatura suretleri ve ödenen toplam parayı,

-Oyunlar kapsamında kullanılacak her türlü taşıma aracı hangi yöntemle ve hangi kişi veya şirketten satın alınmıştır?

Bu konuda imzalanan sözleşme suretleri ve yapılan ödeme listesinin gönderilmesini…

**

Son başvurum ve yaklaşık 90 gündür süren bilgi edinme maceram detaylarıyla bu kadar.

Cevap mı? Şu ana kadar gelen bir bilgi, belge yok.

Bu durumda varsa yasal haklarımı kullanacağım ama açıkçası pek umudum da yok.

Tek çare var: Tesislere 800 trilyon, organizasyona 300 trilyon harcandığı açıklanan Akdeniz Oyunlarıyla ilgili yapılan tüm alımları, ödemeleri, inceleyip kamuoyuyla paylaşacak bir kurumun ortaya çıkmasını beklemek…

Böyle bir kahraman çıkar mı?

Ömrümüz “Godot’ yu beklemekle” geçti, sonuncusunu da bekleriz, nasılsa…

 

Kadın sığınma evinin yeri ihale aşamasında ifşa edilir mi?

Kadın sığınma evinin yeri ihale aşamasında ifşa edilir mi?

Ağustos ayı içinde medyada epeyi ses getiren bir haber yer aldı.

Habere göre; gizli tutulması gereken Bolu Kadın Sığınma Evi ile ilgili adres, yayınlanan bir ihale ilanıyla deşifre edilmişti.

Olayın medyada yer alması üzerine hem Bolu Valiliği hem de Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı soruşturma başlattı.

Bakan Fatma Şahin konuyu öğrendiği an hemen harekete geçti, ihalenin iptal edilmesini ve kadın konukevinin yerinin değiştirilmesi talimatını verdi.

Bununla da yetinilmedi, aynı gün kadın sığınma evi (konukevi)  müdür vekilinin görevden alındığı duyuruldu.

Tepkiler normaldi çünkü, şiddete hatta çoğu zaman öldürülmeye kadar varan tehlikelere karşı korunmasız kadınların konuk edileceği ya da diğer ifadeyle sığınacakları evlerin gizli tutulması hakkında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı yayınladığı yönetmelikle hayli ciddi kurallar koymuş ve yaptırımlar getirmişti.

Buna göre ‘Kadın Konukevlerinin Açılması ve İşletilmesi’ yönetmeliğinin 16’ncı maddesinin ’d’ bölümünde “Konukevinin adresi gizli tutulur, yazışmalarda ŞÖNİM’in (Şiddeti Önleme ve İzleme Merkezleri) biçiminde bir genel tanım kullanılır” ifadesi açık biçimde yer aldı.

Açık hükme rağmen gizlilik kuralını ihlal edenler hakkında yasal yaptırımlar da var ama Bolu’da ilk önlem olarak yetkilinin görevden alınması yanında Valilik ihalenin iptal edileceğini ve kadın konukevinin yerinin derhal değiştirileceğini açıkladı.

Telafisi hayli ağır sonuçlara yol açan Bolu’ daki bu ibretlik olay herkese ders olur diye düşünürken, aynı şeyin Mersin’ de yaşandığına tanık olmak nasıl bir duygudur dersiniz?

Yanlış duymadınız.

Mersin Büyükşehir Belediyesi 6 Ağustos 2013 günü “Konuk evi (kadın sığınma evi)” konulu bir ihale yapar.

8 bloktan oluşacak betonarme bina ile ilgili ihale şartnamesini hazırlayan ve teklifleri alan Büyükşehir Belediye Başkanlığı Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı…

Yayınlanan ilanda ihaleye gireceklerde aranan şartlar, teknik ve idari şartname vs. bilgiler doğal olarak yer alır.

Hatta tesisin yer tesliminden itibaren 210 gün içinde bitirilmesi dahi hükme bağlanmıştır.

Buraya kadar her şey normal ama aynı ilanda sıra ihale konusu işin yapılacağı yer bölümüne geldiğinde sığınma evinin adresi herkesin eliyle koymuş gibi bulacağı açıklıkta yer alır.

Hem de yönetmeliğin açık hükmüne ve Bolu’da yaşananların aynısına yol açacak biçimde kadın sığınma evinin nerede yapılacağı yerle ilgili tüm bilgiler, tapu bilgilerine ve ada parsel numarasına kadar yer almakta.

Adresi buraya yazsam, Mersin’ de çocukların bile bulacağı kadar açık biçimde afişe edilmiş bulunuyor ihale ilanıyla…

İhaleye girmek isteyenden, inşaatta görev alacak mühendisinden işçisine kadar herkes yapılan inşaatın kullanım amacını şartnamede yer alan bilgiler sayesinde şimdiden öğrenmiş bulunuyor.

Kısaca her türlü yazışmada adres ve iş konusu yerine ŞÖNİM’in (Şiddeti Önleme ve İzleme Merkezleri) ibaresi kullanılması gerekirken iş daha en başta faş edilmiş bulunuyor. (Hemen hemen aynı tarihte Yenişehir Belediyesi de kadın sığınma evi ihalesine çıktı ama şartnamede Büyükşehir gibi somut adres gösterme yerine Yenişehir İlçe Sınırları gibisinden yuvarlak bir ifade kullanıldı. Merak eden iki kurumun ihale şartnamesine bakabilir)

Bu durumda yapılacak şey belli.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Valilikten önce Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı tahkikat açarak konuyu soruşturmalı ve bunca emek sarf edilen, mesai harcanan bir ihaledeki bu vahim hatayı yapanlardan hesap sormalı…

Daha da önemlisi, öncelikle yapılacak yeri sağır sultanın duyduğu ihaleyi iptal ederek, açığ çıkan yer dışında yeni ve gözlerden uzak bir mekân bulmalı…

Aksi takdirde; yarın, öbür gün o adreste yapılacak tesise sığınmış her hangi bir kadın veya çocuğun uğrayacağı her türlü şiddetin faturasını ödemeye hiç kimsenin gücü yetmez.

Dikkatsiz başın cezasını ayaklar çeker diyeceğim ama bu işin altından dikkatsiz personele fatura çıkarılarak ta kalkılamaz…

 

Tarsus Belediyesi neden hayvan pazarı yapar?

Tarsus Belediyesi neden hayvan pazarı yapar?

Bir önceki yazımda Kadın Sığınma Evi yapmaya kalkan Mersin Büyükşehir’ in yasal mevzuatın açıkça belirtmesine rağmen Evin adresini ihale ilanında sağır sultanın duyacağı biçimde afişe etmesini ele almış ve Büyükşehir Başkanının bu haliyle ihaleyi iptal ederek, gizli tutulacak yeni bir yer belirlenmesi konusunda irade koyması gerektiğini dile getirmiştim.

Yeri gelmişken yasal mevzuata uygun olsa da, akılla bağdaşmayan iptal edilmesi gereken bir başka ihaleden söz etmek gerekiyor:

Kamu İhale Kurumu bülteninde Tarsus Belediyesinin 2 Ağustos 2013 tarihinde yapılacağı duyurulan “Hayvan Pazarı” ilanı yer alıyor.

İlana göre yaklaşık 21 dönümlük arazide küçük ve büyük baş hayvanların barınacağı ve alınıp satılacağı kimi bölümleri açık, kimi bölümleri kapalı bir pazar yapılacağı duyuruluyor.

Oysa Mersin Büyükşehir Belediyesi aynı Tarsus’un burnunun ucunda hayli büyük ve mezbahasına kadar bu alanda hizmet verecek içinde hayvan pazarının da yer aldığı 100 dönümlük komplekse trilyonlar harcadı ve tamamladı.

Tesiste hayvanların yerleştirileceği kapalı ve açık alanlar, yem siloları ve tesisi, her türlü Veteriner hizmetleri yanında şu anda tamamlanmakta olan modern bir mezbaha da yer alıyor.

Tesis Mersin Büyükşehir sınırları içinde ama Tarsus’ a daha yakın ve kimi hükümleri 6 Aralık 2012’de yürürlüğe giren, diğer maddeleri de 30 mart 2014 itibariyle yürürlüğe girecek olan yeni Büyükşehir Belediye yasasıyla Tarsus Belediyesi diğer ilçe belediyeleri gibi şu anda merkez ilçelerin elinden alınan pek çok hizmetle ilgili her türlü tesis ve araç gereci Büyükşehir Belediyesine devredecek.

Örneğin en geç 6 ay sonunda Tarsus Belediyesinin bugüne kadar yürütmekte olduğu  “su, kanalizasyon, katı atık depolama ve bertaraf, ulaşım, her çeşit yolcu ve yük terminalleri, toptancı halleri, mezbaha, mezarlık ve itfaiye hizmetleri” 1 Nisan 2014 tarihinden itibaren, Mersin Büyükşehir Belediyesine devredilmiş olacak.

Kısaca daha tamamlanmadan Mersin Büyükşehir Belediyesine devredilecek yatırıma Tarsus Belediyesinin kaynak ayırıp, halkın parasını gömmesinin akılla, mantıkla bağdaşır yanı yok…

Mersin’den çok Tarsus’a yakın bir yerde zaten Büyükşehir aynı yatırımı tamamladığına göre, yapılacak olan tesis şimdiden ölü yatırım mezarlığındaki yerini almış olmayacak mı?

Tablo bu kadar açıkken, Mersin Büyükşehir Başkanlığına talip olan Tarsus Belediye Başkanı söz konusu ihaleden vazgeçecek basireti gösterip, kamu kaynaklarını daha isabetli yerlere harcamalı diye düşünüyorum.

Tam burada katılımcı Belediyecilik ve yerel demokrasinin önemi ortaya çıkıyor.

Mevcut sistem biz seçmenlerin Belediye Başkanı seçmesini ve sonrasında beş yıl boyunca kenara çekilmemizi istiyor.

Oysa katılımcı Belediyecilik, neredeyse her konuda halkın beklentilerini ve görüşlerini dile getireceği, yerel yönetimlerin de o görüş ve beklentiler doğrultusunda hangi yatırımı, nasıl ve ne biçimde yapmaları gerektiğini ön görüyor.

Bizde ise her şey bir Belediye başkanının iki dudağının ucunda.

Yanı başında mevcut hayvan pazarı ve yan ünitelerinin yer aldığı dört başı mamur bir tesis varken, daha küçük ve daha az işlevsizini yapmanın Tarsus’ a ve Tarsusluya ne faydası var?

Halka sorsak acaba yüzme tesisi veya park mı ister, zaten çok daha kapsamlısının olduğu yerde yeni hayvan pazarı mı?

Oyun alanını mı tercih eder, yoksa durmadan yenilenen kaldırımları mı?

Bu kadar basit konularda bile halkın görüşlerini almayacak olanların “halkla birlikte kent yönetecekleri” iddiası ne kadar gerçekçi?

Allahtan bu tür iddiaları dillendiren olsa da kimsenin duyduğu, duysa da ciddiye aldığı yok…

Geçmişte o vaatleri dile getirenlerin nasıl bir yönetim anlayışına sahip olduklarını koltuğa oturduklarında duyup gerçekle yüzleşmiş, dünyanın kaç bucak olduğunu acı biçimde öğrenmiştik.

Bu kez en azından öyle bir hayal kırıklığı yaşamayacağız.

Bu bile bir kazanımdır, kıymetini bilin…

 

 

 

 

27 Mayıs ve Mersin -10-

27 Mayıs ve Mersin -10-

Darbenin ardından Mersin’ e dönecek olursak…

Demokrat Parti döneminin Belediye Başkanı Zeki Ayan ve tüm Encümen üyeleri Belediye Sarayı mefruşatı alımında yolsuzluk yaptıkları iddiasıyla yargılandıkları davadan beşinci kez beraat ederler. Beşinci kez çünkü daha önce suçsuz oldukları hükmüne varan Mahkeme kararları cadı kazanı kaynatanları tatmin etmemiş, her mahkemenin verdiği aklama kararının ardından yeni davalar sökün etmiştir.

Son dava umudun kesildiği Mersin yerine Adana Asliye Ceza Mahkemesinde görülür ama sonuç değişmez. 12 Eylül 1961 günü Hâkim ‘beraat’ der çıkar gider…

Mersin’ de yayınlanan Hürses Gazetesi sahibi Rahmi Yalın Gülnar’ da bir sohbette Milli Birlik Komitesine hakaret ettiği iddiasıyla Mersin’ de göz altına alınıp, Gülnar’ a postalanır.

Her darbede olduğu gibi Türkiye’ de de ihtilal bir süre sonra kendi çocuklarını boğmaya başlar. Komitede yer alan çoğu isim cilalı yurt dışı görevlendirmesi adı altında sürgüne gönderilir.

Ve her karanlık gece gibi darbe dehlizinin de ucunda ışık görünür.

Ekonomik krizle baş edemeyen Darbe Hükümeti Demokrat Partiyi kapatıp, siyaset yapmasını yasakladıktan sonra seçim kampanyasına belli şartlar altında zorunlu olarak izin verir.

Demokrat Partinin mirasını sahiplenen emekli General Gümüşpala’ lı Adalet Partisi, 77 yaşına rağmen hırsından hiç bir şey kaybetmeyen geçmişin Milli Şefi İnönü ve güler yüzlü genç olarak tanımlanan Ecevit’ li CHP ile Türk siyasetinin renkli siması Osman Bölükbaşı’ nın Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi arasında geçecek yarış başlar.

Darbe ardından yapılacak ilk seçimin Mersin sahnesindeki en renkli simalara gelince; 1950 Belediye seçiminin muzaffer kadını Müfide İlhan bu kez CKMP’ nin il başkanı, Milletvekili adayı, kısaca kentteki her şeyidir.

Bir de bugünlerde kimsenin pek hatırlamadığı, oysa o günlerin arşivleri tarandığında sıkça karşılaşılan Şakir Ağa (Son) ismi var ki, 61 seçim kampanyası sırasında gazetelerde yayınlanan haber ve köşe yazılarına bakıldığında ne kadar etkili bir isim olduğu ortaya çıkıyor.

1961 seçim kampanyası sırasında Müfide İlhan ile ilgili Yeni Mersin gazetesinde hayli detaylı bir yazı yer alır:

“Müfide Hanım, Mersinin bu eski ve vefalı hemşehrisi ve ilk kadın Belediye Başkanı CKMP’ nin başköşesine kuruldu; harıl harıl kulis faaliyeti, seçim gezileri yapıyor.

İnsana adeta CKMP İçel adlı geminin başkaptanı hissini veriyor. Bu hamule (yük) ile gemiyi sahili selamete ulaştırabilecek mi?

Şimdiden bir şey söyleyemem.

Fakat kendisinin gönülden seçilmesini isterim. Eli ve dili kadar kafası çalışan bir hatundur. Sonra, yılmayan bir politikacıdır.

Belediyemizin başında kalsaydı herhalde şehrimizin manzarası daha değişik ve daha güzel olurdu.

Rahmetli Merzeci’ nin hışmına uğradı. Güzelliği, cazibesi, tatlı dili, sempatisi, kültürü, işleyen kafası ve yılmayan azmiyle parlamentoya çok yakışır doğrusu…”

Mersin’ deki seçim kampanyası Müfide’ nin adaylığına karşı onca övgüyü dizen centilmenlikle sınırlı değildir.

Özellikle darbenin sahibi gibi görünen CHP ile Demokrat Parti mirasını üstlenen Adalet Partisine yakın gazeteler ile gazetelerde kalem oynatan köşe yazarları arasında erken başlayan bir hesaplaşma en ağır ithamların havada uçuşmasına yol açar.

Seçim öncesi ortaya çıkan cepheleşmeyi Orhan Aybaş şöyle özetler “çekişme” başlıklı yazısında:

“Seçimler yaklaştıkça milletin tansiyonu yükseliyor. Hoparlörler işliyor, jeepler alabildiğine benzin sarf ediyor, matbuat harıl harıl çalışıyor.

Hele bizim güzel Mersinimizdeki iki gazete yazılarıyla adeta gırtlak gırtlağa kavga ediyor sanırsınız. Evet sayın okuyucu, inanmazsanız yan yana açın aynı hissi duymazsanız gelin kulağımı çekin.

Türk milleti kalbi heyecanla bu olayları takip ederken öte yandan iftira, tezvir makinesi de boş durmuyor. Tabii bu da nihayet geçicidir, millet kuracağı hukuk devleti ile elbet buna da son vermesini bilecektir, ne yapalım? Meşhur atasözüdür:” kurunun yanında yaş ta yanar”

Şimdiki bu devir geçecek, bu heyecan ancak bir iki ay daha sürer. Mühim olan gelecek devirdeki gidişattır. Eğer biz birbirimize karşı kin ve gayzda devam edersek devlet teknesinde tamiri kabil olmayan sahneler açılır. Bize düşen halihazır bu teknedeki delikleri tıkamaktır. Geçmişleri parmaklamak arının deliğini kurcalamağa benzer. Tedirgin olacak yine bizler değil miyiz?”

Aybaş yazdığı gazeteyi dışarıda tutarak başlayan kavganın kimseye hayır getirmeyeceğini, hele geçmişi kaşımanın mahzurlarını sıralar ama, o konuda kaşığı kırma pahasına pilavdan dönmeye kimsenin niyeti yoktur ve bu tarz yayıncılıkta Yeni Mersin sanılanın aksine gerilimin bayraktarlığını yapmaktadır.

CHP vitrinini değiştirmeye kalkışmasıyla parti içindeki statüko/değişim kavgasını alevlendiren İnönü sayesinde epeyi malzeme de çıkar o günlerde yerel gazetelerde kalem oynatanlara…

Yaklaşan kurultay öncesi dikkat çeken bir yazı yer alır Yeni Mersin’ de.

Sadece yazı değil kaleme alan da ilginç bir isim…

60 darbesinden önce Mersin’ i ziyaret eden Menderes’ e methiyeler dizip, 27 Mayıs ardından en acımasız eleştirileri başyazarlığını yaptığı Yeni Mersin gazetesinde kaleme alan Lütfü Oğuzcan’ ın CHP kurultayı arifesindeki görüşleri aradan geçen onca zamana rağmen güncelliğini yitirmediğini görmek karmaşık duygular bırakıyor insanın üzerinde:

“Partiler arası faaliyet seçim gününün yaklaşmasıyla mütenasip hızla gelişmektedir. Bu arada CHP’ nin bir hafta sonra toplanacak olan kurultayı bu partinin siyasi hayatında yeni bir dönüm noktası olacağı kanaati umumidir. Çünkü idarecilerinin aksi iddialarına rağmen CHP’ nin büyük bir buhran geçirmekte olduğu kati olarak söylenebilir. Buhran kurultayda son şeklini alacaktır.

Kasım Gülek’ in, parti içi faal görevinden uzaklaştırılmasını bu buhranın başlangıcı olarak kabul etmek yerinde olur. Buna mukabil faal görevinden alınmış olmasına rağmen bu hemşehrimiz boş durmamış devamlı ve dinamik bir hızla çalışarak kendisine çok görülen yerini normal kanallardan elde etme yolunu tutmuş ve bunda bir dereceye kadar muvaffak ta olmuştur. Adana ve Ankara kongrelerinde taraftarlarının başarı sağladıkları da bir gerçektir.

Diğer taraftan İstanbul il kongresinde bir konuşma yapan CHP’ nin eski Ticaret Bakanlarından Cemil Sait Barlas çok açık görüşle parti durumunu mütalaa etmiş “eğer seçim 26 mayısta yapılmış olsa CHP’ nin mutlaka kazanacağını, fakat bugün için çok çetin şartlar altında seçime girileceğini belirtip şöyle demiştir: “Bugün CHP’ li her münevverden, her partiliden diğer vatandaşlar şüphelenmektedir”

Bu teşhisin bakanlığa kadar yükselmiş bir zat tarafından açıkça ortaya konması özel bir değer taşımaktadır. Bugün kolayca varılacağı sanılan iktidar gün geçtikçe CHP’ den uzaklaşmaktadır. Bunun nedenlerine kısaca dokunmak suretiyle Cemil Sait Barlas partisine büyük bir hizmette bulunmuştur.

CHP kurultayı ve seçim arifesinde “vatandaşın şüphesini davet eden” şeyleri birer birer araştırmak ve bunların giderilmesi çarelerini bulmak zorundadır.

Daha açık konuşalım: Ulu önderimiz Atatürk vefat ettiğinde bütün gözler ve gönüller onun en yakın iş ve ülkü arkadaşı İnönü’ ye çevrilmişti. 27 Mayıs ertesinde de böyle olmuştur. Fakat onun bütün iyi niyetine ve çabasına rağmen Türk halkı üzerindeki prestijinden bugüne kadar pek çok şey kaybetmiştir. Çünkü alt basamaklara doğru inildikçe Halk Partililerin tuttukları yol devrim ertesi “tek ümit” gibi parlayan bu yıldızla Türk halkını biraz daha uzaklaştırmıştır.

Sonra müsait bir vasatta cereyan eden seçimler sonunda Temsilciler Meclisinde büyük bir çoğunluk sağlamaları bu parti mensuplarının adeta başlarını döndürmüş ve CHP bir zaman da bu baş dönüklüğü içinde vakit geçirmiş, vatandaşı ve vatandaşın gönlünü kazanma yollarını aramamış, bulamamıştır.

Son söz olarak diyebiliriz ki; CHP, önce kendi bünyesinde kendini bulmak, sonra vatandaşı, vatandaşın gönlünü ve güvenini yeniden kazanmak zorundadır.

Kaybettiği vasatı bir daha bulacak ve bunda muvaffak olacak mıdır?

Sorunun cevabını bize zaman gösterecektir.”

52 yıl sonra bugün CHP’ nin tıpatıp aynı kaosun içinde çırpınması, aynı sorunlar etrafında dönüp durması karşısında söylenecek fazla söz var mı?

Devam edeceğiz darbe ardından gelen ilk seçime ve yazılanların ışığında yaşananları anlatmaya…

 

 

 

27 Mayıs ve Mersin -9-

27 Mayıs ve Mersin -9-

Bağışlar tıpkı Mersin’ de olduğu gibi ülke genelinde çılgınca yarışa dönüşür.

Kamu binalarının tümünde bağış alacak merkezler kurulur.

Tıpkı Mersin’ de olduğu gibi Türkiye’ nin dört yanında darbecilerin şerrinden korkan gayrimüslim cemaat liderleri, yazarlar, sanatçılar ve sporcular da bir yandan halka çağrı yaparken bir yandan da kuyruğa girip örnek vatandaş olarak farklı bağışlarda bulunur.

Vehbi Koç 27 kilo külçe altınla kampanyaya katılırken, Fener Ortodoks Rum Patriği, cemaatine kutsal bağışta bulunmaları için seslenir, Musevi hahamı ise kendine ait bir kolyeyle katkı yapar. İş öyle bir noktaya varır ki Aziz Nesin, dünya mizah yarışmasında kazandığı altın palmiye ödülünü vatanın selameti için darbecilere törenle sunar.

Herkesin karınca kararınca Türk parasını güçlendirmek, “Demokratların boşalttığı hazineyi doldurmak” amacıyla yaptığı bağış karşısında darbe hükümeti önemli adım atar. Alyans kampanyasına katkı verenlere altın alyanslarının yerine ömür boyu hatıra olarak saklamaları için kromdan yapılmış 27.05.1960 ve devrim yazılı alyanslar hediye edilir.

Bilezik ve büyük miktarda para bağışı yapanlar da unutulmaz. Onlara da 10 kuruşluk devrim parası takdim edilir.

Bir süre sonra o alyans, yüzük, bilezik hatta altın dişlerin hazine yerine darbe subaylarına düşük faizli ve uzun vadeli kredi karşılığında apartman dairelerine gittiği ortaya çıkar.

Hazine tam takır diye halkın elinde avucunda ne varsa alanların anlattığı iflas hikayeleri çarşaf çarşaf gazetelerde yer alırken Ankara Yücetepe’ de yükselen bloklar insanların kafasını karıştırır.

Bir yandan maaş ödemek için ABD’ ye ve halkına avuç açmak öte yandan Anıttepe civarına dikilen lüks konutlar…

Zamanla kimi muzırlar o apartman dairelerine “alyans evler” adını takar…

Ancak bu kulaktan kulağa yayılır da kimse çıkıp yüksek sesle söyleyemez.

Söyleyenlerin başına ne mi gelir?

15 ekim 1961 seçimleriyle parlamentoya giren Adalet Partisi Milletvekili Nuri Beşer Meclis kürsüsünde lojmanlardan “alyans evler” diye bahsetme gafletine düşünce anında dokunulmazlığı kaldırılıp yargılanır ve bir yıl ağır hapis, dört ay sürgün cezasına çarptırılır.

İlginçtir Beşer’ e lideri bile sahip çıkmaz. Mecliste yapılan oylamada A.P. de dokunulmazlığın kaldırılması yönünde oy kullanır.

Beşer’ in suçlamasına karşı en okkalı çıkışı sonradan kendisi bir başka darbe girişimi nedeniyle ipte sallandırılacak Talat Aydemir yapar.

Dönemin en gözü kara silahlı gücü olan Harp Okulunun komutanı Aydemir Beşer’ i gazeteler üzerinden tehdit eder:

“bu mesele, ordunun haysiyeti meselesidir. O adamı bulup ulus’ta Sümerbank’ın önünde askeri cemsenin arkasına bağlayarak Ankara sokaklarında süründürmezsem namerdim”

O günleri ve darbecilerin para, altın vs. toplamasını Necip Fazıl “İhtilal” kitabında cesaretle anlatır:

“İsmine ihtilal dedikleri 1960 gece baskınından sonra zamanın hükümetini Türk Lirası’na 3 buçuk milyarlık su kattıkları için ölüme mahkûm edenler, kendileri ve sonraki zamanda bu miktarın 40 milyarı aşmasına dirayet ve fazileti bildiler…”

Gerçekten de Demokrat Partiye parayı pul ettiniz suçlamasını yöneltenler 1958′ de uygulamaya konulan primli kur sistemini ortadan kaldırıp, 2 lira 80 kuruş olan dolar alım fiyatını 22 Ağustos 1960 tarihinden itibaren 9 liraya çıkardılar. (devalüasyonun yapıldığı günlerde karaborsa dolar 4 liradan alınıp satılıyordu)

Kısaca evlendiği gün insanların parmaklarındaki altın alyansları kutsal! amaçları uğruna toplayıp, yıllarca milleti teneke alyanslarla dolaştıranlar, hazineyi inşa yerine tercihlerini oturacakları evleri yapma yönünde kullanırlar.

Bağışta bulunmayanlara düşük iktidar yardakçısından, vatan haini yaftasına kadar her tür karayı çalmak ta cabası.

Sonuç derseniz; Bağışlardan elde edilen paralarla Ankara’da Yahya Kemal Caddesi, İstanbul’da da Zincirlikuyu’da 4 binin üzerinde ev yapar Emlak Bankası. Evler 27 Mayıs’tan sonra emekliye sevk edilen ihtilalci subaylara sus payı olarak 20 yılda ödenmek üzere yıllık yüzde 2-3’lük faizle verilecektir.

Ve bir başka tarihi sonuç:

1957′ den itibaren ABD’ nin borç verme işini havale ettiği İMF’ nin dayattığı şartlara direnen, önerilen Standby anlaşmasını imzalamaktansa Sovyetler Birliği ile temasa geçen Menderes, Yassıada’ da darbecilerin emrindeki Başol* ve Egesel tarafından yargılanırken, 1 Ocak 1961 günü Gürsel hükümeti İMF ile Cumhuriyet tarihinin ilk anlaşmasına imza atar.

(*Hukuksuz yere tutuklandığını söyleyen Menderes’e duruşma sırasında Başol “Sizi buraya tıkan güç böyle istiyor” diyecek kadar da açık sözlüdür)

1 Ocak 1961 standby anlaşmasıyla darbeciler İMF’ den çektikleri 17 milyon SDR (o günün parasıyla 17 milyon dolar) karşılığında gemiyi yüzdürmeye çalışacak, ama işin altından kalkamayınca hesap sormasından korktukları Menderes’i asıp hemen ardından erken seçim bahanesiyle kaçıp gideceklerdir. (18 Eylül 1961 günü Menderes asılır, 15 Ekim de ise seçime gidilir)

Seçim arifesi ve sonrasında Mersin’ de yaşananları, ilginç kampanyanın yerel malzemelerini, yazılıp çizilenleri, seçimin öne çıkan kahramanlarını bir sonraki yazıda anlatacağım…

 

27 Mayıs ve Mersin -8-

27 Mayıs ve Mersin -8-

Akıbeti belirsiz! o yardımlar da yaralara merhem olmayınca Hürriyet tahvilleri devreye sokulur. Tıpkı yardım kampanyası gibi adından başlayarak bu tahvillere de vatanseverlik kutsiyeti kisvesi giydirilir.

İlk piyasaya verilen Hürriyet tahvilleri ile ilgili tanıtım ilanlarında şu bilgilere yer verilmişti:

“Hürriyet istikrazı tahvilleri, hazine kaynaklarını arttırmak üzere bağış yarışına çıkan aziz milletimize hem bu imkânı, hem de kendilerine emin ve külfetsiz bir gelir sağlamaları için çıkarılmaktadır.

Yılda yüzde altı faiz getiren, vergisi olmayan ve devletçe teminat olarak kabul edilen, Hazineye ait emlâkin satışında para yerine verilebilecek olan Hürriyet istikrazı tahvilleri 15 Temmuz cuma gününden itibaren satışa çıkarılmıştır. İstediğiniz Banka, Mal Sandığı, Askeri ve Mülki Saymanlıklardan temin edebilirsiniz”

Kadere bakın ki, tüm bağış çabaları, hatta cazip faizli tahvil ihracatı sonuç vermez.

22 Ağustos 1960 günlü Resmi gazetede yayınlanan kararla o güne kadar 2 lira 80 kuruş olan dolar alış kuru 9 liraya çıkarılır. O çok korunmak istenen Türk lirasının değeri bir gecede 3 katından fazla değer yitirecektir devrimin ilk hediyesi olacak devalüasyonla…

**

Oda ve Borsalar da nasibini alır darbeden.

14 Haziran 1960 tarihli geçici kanunla tüm Türkiye’de olduğu gibi Mersin, Silifke, Tarsus Ticaret Odaları ile Ticaret Borsaları da lağvedilir. Geçici kanun görevden alınanlarla yetinmez yerine kimlerin getirildiğini de belirler.

Örneğin görevden alınan eski dönem yönetimlerinin yerine seçileceklerin 5 Ağustos 1960 akşamına kadar yapılacak seçimle belirlenmesini isterken, feshedilen yönetimlerin yerini alacak isimleri de saptar:

Vilayetçe belirlenen ve 5 Ağustos 1960 akşamına kadar MTSO’ yu yönetecek yeni yönetim şu isimlerden oluşur:

a) Asil üyeler: Başkan Rıfat Uysal, Kemal Hekimoğlu, üye Rafet Safa, üye Mustafa Çakıroğlu, üye Ticaret Bankası Müdürü Haluk Akın… Yedekler: Çukobirlik fb müdürü İzzet Özyurt, ihracatçı Vehbi Canlıgil, Nedim Sabah…

Aynı günlü Resmi Gazetede Mersin Ticaret Borsası mevcut yönetiminin görevden alındığı ve yerlerine atanan yeni isimlerin listesi yayınlanır.

Buna göre Mersin Ticaret Borsası yönetimine Garnizon Komutanı imzasıyla şu isimler seçim yapılıncaya kadar atanır:

Başkan TMO Müdürü İbrahim Güzeliş, üyeler; Hidayet Gök, Mustafa Yavuz, Rauf Tüz, Ahmet Kızılışık…

Geçici görevlendirmelerin ardından yeni seçimler de gerçekleştiriliyor.

Yeni seçilen ticaret Borsası Meclisi 26 Temmuz salı günü saat 10′ da Vali Aziz Avman huzurunda toplanarak vazife taksimini yapıyor.

Borsa Meclis Başkanlığına Rıza Bozkurt, başkan vekilliğine Mustafa Güleç getirilirken yönetim kurulu Hulusi Açıkalın, Reşat Demir, Şerif Özer, İbrahim Tüz ve Sabahattin Akdoğan’dan oluşur. Yönetim Kurulu da Başkanlığa Hulusi Açıkalın’ı, başkan vekilliğine Reşat Demir’i, muhasip üyeliğe Şerif Özeri seçer.

Aynı gün yeni Ticaret ve Sanayi Odası Meclisi de toplanarak Meclis Başkanlığına Emlak Kredi Bankasını, Yönetim Kurulu Başkanlığına Şaban Gazioğlu ve başkan vekilliklerine Emin Taner ile Çukurova Sanayi işletmelerini getirir.

Yeni MTSO yönetim kurulu şu isimlerden oluşur: Demiriş, emin Taner, Otokam, Mahir Turan, Arman Toprak Sanayi, Muhlis Göksun, Çukurova, Galip Çaka ve Bedrettin Yavuz…

 

 

27 Mayıs ve Mersin -7-

27 Mayıs ve Mersin -7-

Sel olup yağan bağışlar ve “bu paraların ne olacağını soran,  zorla toplanan bağışların birilerince iç edileceğini öne süren ‘şom ağızlılar’…”

Mersin Valiliği dedikodular ayyuka çıkınca bir açıklama yapmak zorunda kalır…

22 Haziran 1960 günü Valiliğin bağışlarla ilgili yapılan menfi propagandaya karşı kaleme alınan bildirisi gazetelerde yer alır..

Şöyle denir Valilik bildirisinde:

“1- Hazinenin altın stokunun çoğaltılması katiyen mecburi değildir.

Köylüye, vatandaşa, cebri külfet (zorunlu bağış) yüklenmemiştir. Düşük karakterli ve karamsar kimselerin köylünün altını, parası toplanıyor gibi telkinler yapması tamamen çirkindir. Aleyhte propagandayı Mersinli hemşehrilerini nefretle red edecekleri karamsar düşüncelerden tenzih ederim. Bağışlar kalbidir, gönüldendir. Hiç bir mecburiyet yoktur. Yardımlaşmanın bu muvazeneli hava içinde yapılmasını hemşehrilerimin ittialina arz ederim.

2- İdare amirleri ile müessese ve fabrika müdürlükleri bu prensip üzerinde hiç bir icbar kullanılmadan bağış kampanyasını yürüteceklerdir.

Vali Avni Çırnaz”

İnanması hayli zor ama Valiliğin zorunlu bağışı yalanladığı gün aynı Vali aynı vatandaşa hitaben şu açıklamayı yapıyordu:

“İnkilâp rejiminin Türk parasını kıymetlendirmek, altın stokunu çoğaltma, davasına memleketçe ve Türk ferdi olarak heyecanla katılmayı kaçınılmaz vazife bilmekteyiz. Bu mutlu heyecanın taşkın semeresini, taşkın çağlayanını gönül ferahlığı ile görüyoruz.

a) Ordu mensupları ile askeri garnizonumuz teberru akınını devam ettiriyor.

b)Kendilerinden ricada bulunduğum bankacı ve Maliyeci topluluğa toplanan lira, alyans, altını bugün teslim ettim.

c)Mersin ve İçelde de hemşehrilerimin bu davadaki yardımları müstesna bir inkişafla gelişiyor. 2 günlük kısa gezimde kaymakamların topladığı yardımların tutarı da lira, alyans, altındır.

2- Aybaşı yaklaşıyor. Bordrolular üzerindeki esami sırasına göre hazırlanacak listeye dayanmak şartıyla memur arkadaşlarımın da karınca kararınca ufak bir yardım yapmalarını arzularına bırakıyorum.

3- Mersinde geniş bir matbuat kitlesi var, ayrıca memleket çapında dış münasebetlerde bulunan yüksek mali takatli tüccarlarımız da mevcuttur. İçel cennet topraklarından aldığı yüksek tonajda ürünleri fabrikasında değerlendiren, nakliyatı idare edenler yüzlerce milyon liralık inşaat yapan güzidelerimiz de var.

Defterdarlıkta hazineye yardım ve altın  stoku yükseltme teberruları kabul eden bir ekibimiz mevcuttur. Bordro, nakit, altın, alyans, bilezik gibi çeşitli teberrular buraya yatırılacaktır.

İçel’in temiz havasını, cennet yaşayışını benimseyerek nimetlerinden faydalanan bütün hemşehrilerimin bu davada yakınlıklarını iştiyakla bekliyorum.

Belediye ve sinema hoparlörleri, matbuat teşvikkâr tavsiyeleriyle bu teşebbüste bizlere yardım ellerini uzatacaklardır.

Türkiye çapında müstesna mevkiine ve mali takatına güvenerek İçelimizin bu hayırlı teşebbüste ön planda şerefli yerini alacağı muhakkaktır.

Değerli hemşehrilerimi sevgiyle selamlar muhabbetle gözlerinden öperim.

4- Resmi teşekküllere, kazalara, gazetelere yazılmıştır.

Vali Avni Çırnaz”

Sinemaların günlük hasılatlarını, futbolcuların aldıkları transfer paralarının bir bölümünü ,Trafik Bürosundan Belediye Zabıta memurlarına, her kişi ve kurum/kuruluşun karınca kararınca katkı verdiği o kampanya döneminden ilginç isimler ve bağışlardan bir demet:

25 Haziran 1960: Güneş Sineması bu akşamki hâsılatının tamamını hazineye bağışlayacağını bu nedenle Mersinlilerin ilgilerini rica eden bir ilanla kampanyaya katıldığını duyurur.

28 Haziran 1960: Mezitli köyü halkı aralarında topladıkları 1112 lira 50 kuruş değerinde ziynet eşyası ile 4230 lira parayı, Tece Köyü halkı da 3700 lira parayı hazineye bağışlar.

15 Temmuz 1960: Şehrimizde hazineye yapılan yardımlar devam etmektedir. Dün de Belediye Temizlik ve Fen Dairesi personeli hariç Belediye mensupları tarafından 1732 lira ve bir alyans hazineye bağışlamıştır.

Bu arada bağış kampanyası kimi suiistimal iddialarının yayılmasının ardından farklı yönlere sapınca yeniden bir açıklama daha yapmak zorunda kalır Valilik.

30 Haziran 1960 tarihli açıklamada şöyle denir:

“Son zamanlarda vatandaşlarımızın Hazineye bağış kampanyası münasebetiyle bazı teşekkül ve şahısların Yüksek Tahsil Gençliği adına faaliyete geçerek şahıslardan, resmi daire ve hususi müessese ve teşekküllerden para, mücehverat ve benzeri  kıymetli eşyalar toplamaya teşebbüs ettikleri öğrenilmiş olduğundan, Hazineye teberruda bulunmak isteyen vatandaşların bağışlarını Defterdarlık ve Mal Müdürlükleri gibi resmi makamlara yapmaları alâkalı makamdan bildirilmiştir”

4 Temmuz 1960 Pazartesi günü Vilayet makamında düzenlediği basın toplantısında kendisine yöneltilen ne kadar bağış yapıldığı yönündeki soruya Vali şu veciz! cevabı verir:

“Bağışlar göğsümüzü kabartacak şekilde hızla devam ediyor. Köylü, memur, işçi, orta tabaka aile hatırlarını vermek, maaşlarından fedakârlık yapmak suretiyle şükrana değer bir şekilde ilerliyor. Bağış yekûnunun İçellilere yakışır bir yekûna ulaşacağına inanıyorum”

Resmi açıklamalardan da anlaşılacağı gibi bağış toplama adı altında uyanık nice kurum ve kuruluşun durumdan vazife çıkardığı sonradan soyguna dönecek kampanya günlerinde toplanan bağışlardan, darbecilerin zulmüne, arkasından gelecek diğer darbelere ilham verecek o en ahlaksız kalkışmanın; Mersin’ deki Oda ve Borsalardan, Baro ve diğer örgütlere varıncaya kadar tüm toplumu nasıl kurguladığını anlatarak sürdüreceğiz yazı dizisini…

27 Mayıs ve Mersin -6-

27 Mayıs ve Mersin -6-

Estirilen hava gerçekten de “hamiyetli zenginleri” etkiler, bağış bayrağını asker sivil bürokratlar iş adamlarına devreder.

Böylece sıraya girenler ve avuçlara sayılanlar da çeşitlenir bir anda…

Aşağıdaki hayli uzun liste 18 Haziran tarihine aittir:

Bahri, Orhan, Tahir Dönük 3 alyans, Feyzi Özay 1 alyans, Ahmet Fadıl Sıdalı 2 alyans, Fikriye Ünlüer 1 alyans, Feridun Öner ve eşi 2 alyans, Mustafa Ekinci ve eşi 2 alyans, Hulusi Yıldırım 1 alyans, Kemal Dalakoğlu 1 alyans, Naci Nart 1 alyans, Hayri Koray ve eşi 2 alyans, Kazım Ergenli 1 maşallah, saat, 2 İngiliz altını, Abdurrahman Ergelen, Sahip Önen, Abdullah Bilgin, Selim Karadoğan, Rıfat Eşmen, Emine Doğan, Mehmet Altıntaş, Osman Özcan, Mürşide Özbayrak, Mustafa Tümer birer alyans,

Turhan Lokmanoğlu ve eşi 2 alyans, Hüseyin Fehmi Tendin ve eşi 2 alyans; Doğan Şener 5 Atatürk altını; Nezihe Şener 2 alyans, iki küpe, bir altın; Rauf Aldaç ve eşi 1 alyans, bir çift küpe, bir çift yüzük; İsmail Ayan bir alyans; Osman Talat iki alyans; Semahat Karadoğan iki alyans; Ümmühan Özgeylani, Reşatzade Kale Nezahat Caner, Ali Şahin birer alyans; Hasan Alanya ve eşi iki alyans; Fatma Baran, Mustafa Dursun, Emin Sevindik birer alyans; Muharrem Kaya bir yakut taşlı yüzük; Hasan Akel 5 reşat altını; İbrahim Kurt ve eşi 2 alyans; Zehra Mete 2 altın bilezik; Cemil ve Abit Demir 2 bilezik, bir alyans; Hayrettin Yetişkin, Mahmut Arçay, Nevzat Güvenç, Yahya Antalyalı, Hamdi Eryürek, Mehmet Şimşek, Aliye Baştürk, Feridun Atalan, Ahmet Öz, Hayriye Gönen, Remziye Öz, İbrahim Eroral, Fehmi Tuğcu ve eşi, Salih İncidelen,  İsmail Hakkı, Hakkı Pekşen, Hayriye Akyol, Yaşar Meri, Emin seyfettin Uğur,Perin, Kemal Gözetat, Hacer Kanbay, Ahmet Yozgat, İsa Mek İlerihayat,  Ahmet Boyaner, İhsan Tümer,Hurşit İzin, Hüseyin Ata, Hasan Cengiz Yılmaz,Muharrem Yıldız, Mustafa Kıroğlu birer alyans; Mustafa Yılmaz bir yakut taşlı yüzük; Sevim Gönen iki altın küpe; Emin ve Aliye Taner iki bilezik; Cemil Alkış ve eşi iki alyans; Hamit Kurt 5 altın; Nizamettin Köklü iki altın; Nuri Uçar 5 altın; Mahmut Gürbüz ve kızı Yüksel bir alyans, bir küpe; Muhittin Işıkara ve Salih Işıkara birer Reşat altını; Feyzi Tamay ve eşi iki alyans; Emin Uras ve eşi iki alyans, Deniz Yavut iki küpe, Muhsin Yanpar ve eşi iki hamidiye altını; Selahattin Tanrıverdi, Ömer Bilgin ikişer alyans; Mahmut Torun bir altın bilezik; Rıfat Uysal iki bilezik; Yaşar Semiz ve eşi bir bilezik bir alyans; Mustafa Sözmen 697 lira 20 kuruş tutarında altın; Necati Uysal iki alyans, bir bilezik…

Listede dikkatimi çeken küçük detay yok değildi. Lokmanoğlu, Tanrıverdi ve benzeri isimler Demokrat partinin önde gelen simaları olmalarına rağmen darbecilerin çağrısını parmaklarındaki alyansları vererek yanıtlamışlardı ama bir süre sonra gözaltına alınıp zindanları boylamaktan kurtulamadılar.

Hazineye yapılan bağışlarla ilgili resmi açıklamalarla gazetelerde yer alan listeler arasında uçurum denecek farklar görülür ama kimse kutsal çağrıların karşılık bulduğu o günlerde böylesine küçük! detaylarla uğraşacak halde değildir.

Örnek mi?

Valiliğin gazetelerde yer alan genel açıklamasıyla “hamiyet yarışı hızlandı, bağışların listesini veriyoruz” başlığı altında yayınlanan listeler arasındaki çelişkiler…

18 Haziran 1960 günü Valiliğin yapılan bağışların genel tablosunu yansıtan açıklaması şöyledir:

“16.6.1960 ve 17.6.1960 günü saat 13′ e kadar Hazineye yapılan bağış miktarı 156 alyans, 10 altın, bir gümüş bilezik, 3 altın küpe, 3 altın diş, iki maşallah, bir elmas beş altın yüzük, 4 muhtelif altın lira, 2177 lira evrakı nakdiye olup muhterem Mersin halkı hararetle bağış yapmaya devam etmektedir.”

Oysa o güne kadar yapılan tüm bağışları gösteren bilgilerin yayınlandığı 18 Haziran günü bile gazetelerde yer alan detaylı liste çok daha fazla şeyler anlatmaktadır, tabii hesap kitap bilene…

İşte o listeden bir bölüm:

Mahmut Gürani bir bilezik; Atalay Gümrük, Abit Dinçel, Asım Fındıkoğlu, Josef Atat, Hanefi Kalyoncu, Ali Naci, Esma Naci birer alyans; Zekeriya Küçük bir elgazi, Galip Göksu ve eşi iki alyans, Ali Şirin iki maşallah, Hamit Demirel üç alyans, Osman Önel bir altın, İbrahim Erzurumlu iki alyans, Ali Özen ve eşi iki alyans, bnb. Nihat Bayramoğlu bir bilezik, Muhittin Aynaz ve eşi bir bilezik, bir çift küpe, bir alyans, bir Viktorya İngiliz altını; Ahmet Akınoğlu iki alyans, Musa Ali Karabıyık bir alyans; Mehmet Sait Cömert iki elgazi altını; Salamon Katony bir alyans; Muhittin Mırın iki alyans; Osman Köknar iki alyans; Kazım Özgünbor iki alyans, bir taşlı yüzük; Ahmet Torun iki alyans; Ahmet Serbest ve eşi iki alyans; Fahriye Aktuz bir alyans; Müjde Günsel bir küpe; Necat Görgün iki alyans; Şevket Duru bir bilezik; Orman Baş Md ve İşletmesi 1 bilezik, 1 iğne, 25 alyans; Üst. Mustafa Çaykulaç 1 elgazi, Nedim Sabah iki elgazi, iki maşallah, iki reşat altını; Yusuf Kont bir alyans; İbrahim Gözen, Muzaffer Karabulut, Kazım Denizer, Nimet Tufan bir alyans…

21 Haziran 1960 Salı günü yayınlanan gazetedeki listede de özellikle kentin önde gelen avukatları sıraya girmiştir bağış için:

Av. Fethi Elgun ve eşi iki alyans; Av. Fethi Erdem eşi Ayten ve kızı Jülide iki alyans, yarım Cumhuriyet altını; Av. Aziz Bulut ve eşi iki alyans; Av. Ali Rıza Sağay ve eşi 3 alyans bir Maşallah; Mehmet Erdoğan bir çift küpe; Hüsnü Kurt ve eşi iki alyans; Av. Ani Deniz ve eşi bir alyans, bir şövalye yüzük; Av. Nadir Aytaç bir yüzük, bir alyans; Yakup Çukuroğlu bir altın; Av. Hikmet Keser bir alyans; Av. Ayşe Duman bir altın yüzük; Av. İsmet Taran bir altın yüzük; Av.Mehver Öztop bir elgazi altını; Ayşe Yıldız, Fatma Yılmaz birer çeyrek altın; Sevim Topuzlu bir altın yüzük; Kadri Aybay bir alyans; Şeref Gökçel ve eşi iki alyans; Nevzat Arığ ve eşi iki alyans; Yahya Özen bir alyans; İbrahim Hocaoğlu bir alyans, bir bilezik; Abdulrezzak Tekerek bir Hamit altını; Kadir Aslan bir alyans; Şinasi Develi ve eşi iki alyans, bir Cumhuriyet altını; Hasan Bozkurtoğlu ve eşi iki alyans; Kemal Özdemiroğlu bir alyans, bir çocuk bileziği; Turhan Özgüner ve eşi iki alyans; Naciye Işyar bir alyans; Behiç Ulusoy bir alyans; Niyazi ve Semiha Açıkalın iki alyans; Muzaffer Antebelli bir alyans; Saadet Sınır Atatürk cumhuriyet altını; Zafer Esin, Mediha Genç, Fatma Atok birer alyans…

Aynı gün Baro üyesi avukatlar dışında iş adamları da geç kalma kaygısıyla yarışa kendi kulvarlarından hızlı giriş yaptılar:

Salim Yılmaz 5 Cumhuriyet altını, Edmond Barbur ve eşi iki elgazi altını; Reşat Demir ve eşi iki alyans; Orhan Bilgiç ve eşi iki alyans; İsmet Okan bir alyans; Mustafa Koçer ve eşi bir bilezik, iki alyans; Mehmet Çolakoğlu ve eşi iki alyans; Hamdiye Eryürek bir alyans; Teodor Dumani iki alyans; Saadet Okan bir elmaslı alyans; Fahri Akdoğan ve eşi iki alyans; Sevim Erkal bir hamit altını; Nevin Turan bir Cumhuriyet altını; Muzaffer Ersoy ve eşi iki alyans, Viktorya dönemi nadir bir elmas; Rıfat Özsavcı ve eşi bir küpe bir alyans; Halit Gazioğlu ve eşi iki bilezik, bir şövalye yüzük; Corc Şelfun bir kol düğmesi; İbrahim Kılıççıoğlu ve eşi iki alyans; Kemal Seyhan bir alyans; Albert Atat yarım cumhuriyet altını, bir bilezik, taşlı yüzük…

Ve elbette kimi iş adamı para bağışında da bulunmuştu. İşte o listede yer alan kimi isimler:

Ottoni Brazelli 20 dolar; Edvard Dumani yüz lira; Adnan Tonkuz yüz lira; Adil Okan yüz lira; Fethi Okan yüz lira; Edvar Şakir Butros 200 lira; Rıfat Safa 200 lira, Kemal Sevim 50 lira; Necdettin Ergun 25 lira; Şahin koç 500 lira; Berberler Derneği 500 lira; Ahmet Akkızoğlu yüz lira; Eli Diblo yüz lira; Celal Eryürek 25 lira; Av. Yusuf Ziya Yavuz 50 lira; İskender Butros 200 lira; Vartan Karacan 100 lira; Abdulkadir Perşembe ilk okul öğretmenleri 60 lira; Güleç Pasajı esnafı 147,5 lira; Sadık Kılıçoğlu 50 lira; Sait Revanoğlu 30 lira; Hamit Demirel 500 lira; Fırıncılar ve Simitçiler Derneği 1575 lira (Bağışları mukayese etmek için bir iki rakam vereyim: O günlerde bir kilo koyun eti 5, keçi eti 3 lira, Mersin-Adana otobüs ücreti 2,5 lira idi)

Yetkililerin tarifiyle “sel olup akan” altın ziynetleri, nakit paraları, karınca kararınca en küçüğünden büyüğüne herkesin bir şeyler vermek için çırpındığı bu eşi görülmemiş, hesapsız bağışları sürerken “şom ağızlı vatan düşmanlarının!” dedikoduları da kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştır.

O gelişmeler bir sonraki yazıda…