TÜRKİYE YIKANACAK… (15.7.2002)

TÜRKİYE YIKANACAK..

Son günlerde gazete okuyup keyifleniyorum.

Aklın önüne ayak oyunlarının geçtiği ilkel bir satranç oyunu bu.

Avrupa birliği diye yırtınan ekibin uzaktan yakından AB ile ilgili kaygısı yok.

Kemal Derviş İMF ve Amerika’nın mali işler yöneticisi.

Türkiye’nin değil sanki bir şirketin finansman müdürü. Amaç ödemelerin aksamadan götürülmesi.

Borç boyumuzu aştığı gün önümüze koyulacak faturaları yaşayıp göreceğiz.

Özkan ise ”halkçı Ecevit” sloganındaki Halkçı’yı Halk bankası sanmış biri.

Sonuçta kendisi ve Cem tam beş yıl hükümette bulundular. Cumhurbaşkanı ile kavgalar,ülkenin yaşadığı iki büyük kriz. Ardında Tantan’ın elindeki onu aşkın dosyayı bırakıp gitti.

Şimdi bu insanlar gemiyi terk ediyorlar.

Batan gemiyi terk edersiniz de,ne zaman terk ettiğiniz önemli.

Beyzadeler sütten çıkmış ak kaşık,tüm günahlar Ecevit’e havale…

Kendileri yeni,eski olan Ecevit!..

Ankara’da sonuçta ilginç bir tablo ortaya çıktı.

Bir yanda Aydın Doğan destekli,iktidar hırslarını AB gibi parlak yaldızlı malzeme ile süsleyerek,Türkiye’deki tehlikeli çıkar oyununu sürdürmek isteyenler.

Diğer yandan AB düşmanlığını saldırıya uğrayınca pekiştirip iyice kenetlenen MHP,Ecevit ve Ankara’daki derin bazı güçler.

Bloklaşan bu ekiplere karşı akıllı,mantıklı,oynanan oyunları anlatmaya çalışan bizim gibi garibanlara gelince. Biz Türkiye’nin gelişmesinden,büyümesinden yanayız.

Ülkeyi zaman geçirmeden AB normlarına,insan haklarına,milli gelirde 20 bin dolar seviyelerine çıkaracak önderlere gereksinimimiz var.

Troyka denilen üçlünün arzularımızla ilgili kaygısı olmadığını biliyoruz.

Böyle bir kavgaya girecekleri konusunda da umudumuz yok.

Bugüne kadar yaptıkları yapacaklarının göstergesi değil mi?

İsmail Cem sokağa çıkamıyormuş.

Başlığı okuyunca gülümsedim.

Durun bakalım dün bir bugün iki diyeceğim ama Aydın Doğan’ın muhteşem üçlüsünün lideri,”halkın yüzüne nasıl bakarım?”demiyor. Yoğun ilgiden kaçıyormuş!.

El hak doğrudur.

Koskoca İsmail Cem Mersin’deki Alsancak mahallesinde pazarda dolaşıp açların tepkisini duyacak değil ya…

DSP’den istifa eden Şişli belediye başkanı Mustafa Sarıgül’ü yanına almış,Rumeli Caddesinde dolaşıyordur.

Yorulduğu vakit Teşvikiye camii kapısındaki dondurmacıda dinlensin.

Yoğun ilgiyle karşılaşır… Üstelik hesapta ödemez.

Dondurmacı yabancı değil. 5 yıl beş gün kültürümüzden sorumlu bakanımız İstemihan beyin oğlunun dükkanıdır.

1.derecedeki sit alanını tahrip etmekten yargılanmalarına bakanlığa bağlı kültür ve tarih varlıklarını koruma kurulu engel olmuştur.

Kadere bakın ki Talay hakkında bu haberleri veren Hürriyet gazetesi bugünlerde tüm umudunu şişirdiği bu ekibe bağlamış durumda.

Ankara böyle de Mersin farklı mı?

Büyük şehir belediye başkanı Macit Özcan çok acelesi varmış gibi,”kuyruğa bir an önce gireyim yer kalmaz” telaşıyla DSP’den istifa edip yeni oluşuma geçiverdi.

Yeni oluşumun başarılı olması için gerekli ama yeterli olmayan temel şartı derviş tavrını netleştirmeden,önemli aktöre teknik direktörlük yapan Celal Doğan bile istifa etmeden bu acele niye.

“Geç kalırsam oturacak yer kalmaz”kaygısı sonunda kalktığın yeri kaybetmene mal olur.

İstemihan Talay,Akif Serin ikilisinin üfürüklerine, Aydın Doğan destekli medyanın rüzgarını da ekleyerek geç kaldım telaşı sonunda,evdeki bulgurdan olma ihtimali de var.

Hükümet gitmez de defterler dökülürse,ulusallar bir yana,Mersin’de ortalığa saçılacak dosyaları o zaman bekleyin…

Ülkenin iller bankasına en borçlu kurumu Mersin büyük şehir belediyesidir.. Borcun 2002 sonuna kadar tasfiyesi için Türkiye’de hakkında kanun maddesi çıkmış kenttir.

Afet fonundan kaynak aktarılması,borcun yasaya rağmen şimdilik istenmeyeceği hususları iktidardaki DSP gücüne dayalıydı. Sn. Özcan aceleci davranmıştır. Kendisine DSP’li olduğu için oy veren insanlara danışmamış,halkın yerine Akif Serin’i dinlemiştir.

Rüzgar eken fırtına biçer.

Meski, dolgu alanı düzenlemesi, spor kompleksi, ana arterdeki bazı caddelerle ile ilgili kime ne kadarlık iş verildiği sorulduğunda,iktidardaki DSP’nin koruma kalkanı kalkmış bir Özcan’ın fazla zorlanmayacağını dileyelim ..

Yazım tarihi: 15.07.2002 – 14:33:40

 

Çevre düzeni planına itirazımdır…

Çevre düzeni planına itirazımdır…

7 Ekim 2013 günü yangından kaçırır gibi askıya çıkarılıp, oldubittiyle dayatılan Mersin-Adana 100 binlik çevre düzeni planına sorumlu birey olarak itiraz etmezsem, ileride bir gün daha sağlıklı olarak bizleri yargılayacak olan bizden sonraki nesillere karşı başkasına gerek kalmadan kendimi şimdiden suçlu hissedecektim.

O sorumlulukla bir aylık askı süresi içinde yasal itiraz hakkımı kullandım. Aşağıda olduğu gibi yer verdiğim dilekçe benim tek başıma Mersin’e bir şeyler vermesinden çok ayak bağı olacak bu plana karşı itirazımdır…

İl Çevre ve Şehircilik Müdürlüğüne

Mersin

Konu: 7.10.2013 tarihinde askıya çıkarılan  1/100 binlik Mersin-Adana çevre düzeni planına yasal süre içindeki itirazım hk.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca 7 Ekim 2013 tarihinde askıya çıkarılan 1/100.000lik Mersin-Adana çevre düzeni planında Mersin dinamiklerinin görüşleri alınmadan ve katılımı sağlanmadan pek çok gelişme alanı belirlenmiş,

 Daha da önemlisi yıllardır tüm Mersin dinamiklerinin yer seçimi nedeniyle karşı çıktığı ve 450 sivil toplum örgütünün ortak imzasıyla oluşturulan Mersin Platformunun iki temel itirazından biri olan Akkuyu Nükleer Santral (NS) madde 4.1.214 de tanımlanmış,P31 nolu ekinde işaretlenmiştir.

Çevre Düzeni planı ilgili yasa ve yönetmeliklerde tarif edildiği şekliyle; “dengeli ve sürekli kalkınma amacına uygun olarak ekonomik kararlarla ekolojik kararların bir arada düşünülmesine imkan veren, rasyonel doğal kaynak kullanımını sağlamak üzere kalkınma planları ve varsa bölge planları temel alınarak yapılan ve tarım, turizm, konut, sanayi, ulaşım vb. genel arazi kullanım kararlarını, politika ve stratejilerini belirleyen, bölge veya havza bazında 1/50.000 veya 1/100.000 ölçekte hazırlanan, plan hükümleri ve plan açıklama raporuyla bütün olan üst ölçekli fiziki plandır” denilmektedir. Başka bir ifadeyle ilimizin ve bölgemizin geleceğini belirleyen kent anayasalarıdır. Bu yönüyle sadece bugünkü nesli değil, geleceği miras bırakacağımız çocuklarımızın da geleceğini etkileyecek, belirleyecektir.

 

Kaldı ki 01.07.2006 tarih ve 5538 Sayılı Kanunun 26. maddesi; “Belediye sınırları il sınırı olan Büyükşehir Belediyelerinde il çevre düzeni planı ilgili Büyükşehir Belediyeleri tarafından yapılır veya yaptırılır ve doğrudan Belediye Meclisi tarafından onaylanır”  hükmünü içermektedir. Henüz yürürlükte olan bu kanun maddesine göre 30 Mart 2014 tarihi itibariyle Belediye sınırları il sınırı olan ve tüm ilin o tarihten başlayarak Mersin Büyükşehir belediyesine bağlanması hesabıyla Çevre Düzeni Planını Mersin Büyükşehir Belediyesinin yapması veya yaptırması kanun gereğidir.

Bu durumda yetkiyi almasına 5 aydan az süre kalmış olan ve büyük olasılıkla kesinleşmesi 30 Mart 2014’ü bulacak olan bir planı yapmaya kalkmak, kaynak israfından başka bir şey değildir.

 

Daha önce sınır komşuluğu dışında hiç bir benzerliği olmayan Mersin-Karaman’ ı zoraki ortak yapıp ikisinin 100 binlik çevre düzeni planını iki kez ihaleye çıkaran ve devletin kaynaklarını göz göre göre israf eden anlayışın yol açtığı zarar gibi bu plana harcanan kaynak ta boşa gidecektir.

 

Daha da önemlisi Mersin’ deki neredeyse tüm sivil toplum örgütlerinin altına imza attığı ve paydasında yer aldığı yaklaşık 450 bileşenin oluşturduğu Mersin Platformu, Nükleer santral için belirlenen Akkuyu yer seçimine karşı çıkmıştır.

Bu konuda deneyimli bilim adamları denizden alınacak ve soğutma suyu olarak kullanıldıktan sonra denize deşarj edilecek sıcak suyun milyarlarca balık larvası ve mikro organizmayı yok edeceği iddiasını dile getirmektedir.

Deniz suyu sıcaklığını yükselterek tüm eko sistemi bozacağı çevreye yayacağı ağır kimyasal elementler ile tüm canlıların yaşamını olumsuz etkilediği gerçeği ortadayken Akkuyu’ nun çevre düzeni planına işaretlenmesi ciddi bir sorun olarak durmaktadır.

Akkuyu yapımını üstlenen ve birebir aynısını Rusya’da yapmakta olan şirket kendi ülkesinde deniz kıyısını tercih etmemiştir.

Aksine Don nehrinin yanı başındaki Novovorenzh kentini nükleer enerji merkezi olarak belirlemiş ve buradaki santralleri de soğutmak için yanından akmakta olan nehri değil, oluşturduğu bir suni gölette toplanan suların kullanıldığı yüksek bir soğutma kulesinden yararlanmayı seçmiştir.

Üstelik ısısı belli seviyeye indirilen soğutma suları da gölete değil kentin ısınması amacıyla regüle ederek devridaim modeli bir kapalı sistemi uygulanmaktadır.

 

Mersin-Adana Çevre Düzeni Planında da öngörülen ve Santral kurulacak sahanın çok yakınında uluslararası sözleşmelerle koruma altına alınmış pek çok doğal yaşam alanı ile turizm ve tarım alanı mevcuttur.

Örneğin Akkuyu santralinin hemen yanındaki Yeşilovacık, Turizm Bakanlığınca en önemli turizm bölgelerinden biri olarak işaretlenmiş olup, çok yakında yatırımcılara açılması yönünde hazırlıklar tamamlanmıştır.

Yapımcı şirket NGS A.Ş firması gerek ÇED raporunda, gerekse internet sitesi ve basın açıklamalarında Akkuyu Nükleer Santralinden çıkabilecek radyasyonlu nükleer atıkların nasıl yok edileceği ve transferi konusunda güvenli ve tatminkâr bir çözüm açıklamamıştır.

ÇED raporunda atıkların 10 yıl boyunca nerede ve nasıl saklanacağı sorusuna net bir cevap verilmediği gibi, 10 yılın sonunda gerçekleştirilecek bertaraf yöntemiyle ilgili somut bir çözüm de yer almamaktadır.

 

Akkuyu NGS’ nin 1970’lerin sonundaki yer seçimi gerekçelerinden biri olan deprem fay hatları üzerinde yer almadığı gerekçesi de günümüzde ortaya çıkan gerçekler ışığında anlamını yitirmiştir. Yapımcı şirket dünyadaki benzerlerinden çok daha pahalıya çıkacağı anlaşılan santralle ilgili bu yüksek fiyatlandırmanın en önemli gerekçesi olarak Akkuyu’ nun deprem riskini ve sahanın düzenlenme sorununu ifade etmektedir.

 

Yukarıda çok az bir kısmına yer verdiğim gerekçeler ışığında;

7 Ekim 2013 tarihinde askıya çıkarılan 1/100.000 lik Çevre Planına Anayasamızın 56. Maddesiyle güvence altına alınmış olan; “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir” açık hükmü ve 2872 sayılı Çevre Yasası’nın 1.maddesi uyarınca bir aylık askı süresi içinde yasal haklarımı kullanıyor,

Ve 1/100.000 ölçekli Mersin-Adana Çevre Düzeni Planına itiraz ediyor ve 30.3.2014 itibariyle Mersin Büyükşehir Belediyesinin yetkisine geçecek olan ve sadece Mersin ilini kapsayacak olan yeni çevre düzeni planının tüm Mersin dinamikleri ve toplum bileşenlerince yapılmasına olanak verilmesi açısından iptal edilmesini, talep ederim.

 

Abdullah Ayan

 

Çukurova havalimanı… Sürecin perde önü, arkası…

Çukurova havalimanı… Sürecin perde önü, arkası…

Bakan Çağlayan’ ın yardımcısı Sever ve AK Parti il başkanı Mekin Salt’ ın şantiye teftişinin ardından kimi gazetelerde yer alan haberlere bakarsak, en geç 18 ay içinde Çukurova havalimanından uçmaya başlayacağız.

Hayali bile güzel iddia bu ama gerçek durum ne?

Gerçeği anlatmak için öncelikle bugüne kadar yaşananları kronolojik sıralamaya göre yeniden hatırlatmakta yarar var:

Yıllardır uluslararası nitelikte bölgesel bir havalimanı özlemiyle yatıp kalkan Çukurova’ yı ve özellikle Mersin’i yıllar süren yer tartışmalarının ardından Kargılı’ da (aslında yer seçimi de yanlıştı ama “o kadarlık kusur kadı kızında da olur” misali fazla dert edilmedi) karar kılınmasıyla yeni bir heyecan dalgası sardı. (Yer seçimi konusunu merak edenler 2009′ da kaleme aldığım “Şapkadan Kargılı çıktı” yazıma göz atabilir https://abdullahayan.wordpress.com/2009/12/31/cukurova-havaalani-projesinde-son-perde-sapkadan-kargili-cikti%E2%80%A6/ )

AK Parti hükümeti belirlenen yerle ilgili yıllar alacak kamulaştırmayı kısa zamanda tamamlamak için üzerine düşeni fazlasıyla yaptı ve yer tespiti ardından hızlı kamulaştırma kararnamesi Resmi gazetede yayınlandı.

Ardından öncesinde 17 firmanın dosya aldığı ihale günü geldi, çattı…

İlginçtir 17 firma projeyle ilgilenmiş, para yatırıp şartname dosyasını almıştı ama ihaleye tek teklif gelmişti.

Daha da ilginci tek başına giren ve hangi teklifi verse rakipsiz olduğu için kabul edilmesi doğal olan firmanın (daha doğru ifadeyle konsorsiyumun) havalimanı için “yapıp, işletme süresi” olarak uygun bulduğu 9 yıl 10 aylık işletme süresiydi…

Rakipsiz olduğu için 10 yıl değil 20 hatta 30 yıllık işletme süresini teklif etse kabul edilecek bir kuruluş nasıl olmuştu da bu kadar kısa süreye razı olmuştu?

Havalimanı için hayati önemdeki o soruya hiç kimse bugüne kadar mantıklı, kabul edilebilir bir cevap bulmuş değil.

26 Ocak 2012′ de Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım ve Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın da hazır bulunduğu imza töreninde artık geleneksel hale gelen pazarlık bile yapıldı. Yıldırım yapımcı şirketin patronundan 36 aylık işi bitirme süresinin 24 aya çekilmesi konusunda söz aldı. O söze dayanarak ta projenin en geç iki yıl içinde tamamlanacağı ve bu havalimanına uçakların inmeye başlayacağı müjdeleri verildi.

Hatta bir adım ötesine gidildi. Ayaklarının yere basmasından çok göklerde dolaşmayı sevenler yeni havalimanının Haziran 2013′ te başlayacak Akdeniz Oyunlarına yetişeceğini ve sporcuların bu terminalde karşılanacağını bile dile getirmeye başladılar.

Kamuoyu bu peş peşe gelen müjdelerle öylesine sarhoş olmuştu ki, hiç kimsenin aklına sözleşme hükümleriyle ilgili detayları sorgulamak gibisinden muzır şeyler gelmedi.

Oysa yüklenici ile DHMİ arasında imzalanan sözleşmeye göre ihaleyi kazanan grup imza tarihinden itibaren 6 ay içinde %20 öz kaynak ve %80 krediyi bulduğunu tevsik etmek ve idarenin o kaynak belgelenmesi ardından yer teslimi sözleşmeyle hüküm altına alınmıştı.

6 ay dolup yüklenicinin kredi bir yana öz kaynağı bile belgelemediği görülünce, DHMİ teamüllerine aykırı biçimde süreyi bir kaç kez uzattı.

Bu arada DHMİ ve yükleniciden farklı açıklamalar duyuluyordu.

1 Mart 2013 günü kaleme aldığım “Çukurova Havalimanı kâhinlere emanet” yazısında projenin son durumunu şöyle anlatıyordum:

Yüklenici firma yer tesliminin yapılmamasından şikâyetçiydi, AK Parti cephesi başta Bakan Çağlayan olmak üzere “yapımcı firmanın zorlandığı kredi sorununu çözdüğünü ve en kısa zamanda yer tesliminin yapılacağını” söylüyor ama en yalın gerçeği DHMİ yetkilisi dile getiriyor:

“Tarih belirlenmiş değil incelemeler sürüyor. Yer teslimi öncesinde bazı bilgi ve belgeler gerekiyor. Tarih konusunda bir şey söylemek kehanet olur” (http://www.ufukturu.net/haberler/25684/cukurova-havaalani-kahinlere-emanet )

Yetkilinin yer teslimi öncesinde gerekli gördüğü o bilgi ve belgelerin işin yapılabilirliği açısından olmazsa olmaz ve şartnamenin en can alıcı aşaması olan öz kaynak ve bankalarca sağlanacak kredi olduğunu bilmek için müneccim olmak gerekmiyordu.

Sıkıntının nereden kaynaklandığı aslında sır değildi.

Sözleşmeyle, tesisi yapıp 9 yıl 10 ay işletecek şirkete, 2,5 milyonu iç hat, 600 bini dış hat olmak üzere 3,1 milyon yolcu garantisi taahhüt edilmişti. Buradan hareketle yapılan hesaplara göre, yükleniciye ödenecek garanti bedeli ilk yıl 13.5 milyon Euro olmak üzere artan trend de göz önüne alınsa bile ilk 10 yılda 192 milyon Euro’ luk bir gelir söz konusuydu.

Oysa işi üstlenen şirketin teklifindeki yatırım tutarı 357 milyon 71 bin 685 euro idi.

Bankaların, bu yalın gerçek karşısında fizibl bulmadıkları projeyle ilgili gelen kredi taleplerini geri çevirdiği sıkça duyuluyordu.

Bir başka neden de Adana’ yı küstürmemek için Şakirpaşa hava alanının kapatılmayacağı yönündeki siyasi kaygılarla dile getirilen açıklamalardı. Şakirpaşa’ nın kapatılmaması demek yeni havalimanının ilk yıllar garanti edilen dışında yeterince yolcu çekemeyeceği gerçeğiydi.

Tartışmalar sürer ve kaynak sorununu çözemeyen yüklenici için zaman gittikçe daralmaktayken, İstanbul Atatürk yanında dünyanın pek çok yerindeki havalimanlarını işleten Hamdi Akın Mersin’ de Çukurova havalimanıyla ilgili şu çarpıcı görüşleri dile getirecek ve kendisini dinleyenlerle deyim yerindeyse kafa bulacaktı:

“Çukurova için 350 bin dış yolcu garantisi veriliyor ki, bu garantiyle oranın yapılması oldukça zor. O nedenle siz Mersinlilere düşen görev bol bol uçmak. Bol bol uçarsanız bakarsınız havaalanınız yapılır”

1 Mart 2013 günü yayınlanan ve işin kâhinlere kaldığı gerçeğini sergileyen yazımın ardından süreç birden bire hızlandı. 15 Mart günü yer teslimi yapıldı, 27 Mayıs’ ta ise sözleşme imza törenine katılan Bakanların da yer aldığı temel atma töreni ifa edildi.

Peki, yer teslimi, hatta temel atma günü gerekli krediler sağlanmış mıydı?

Ben o törene katılmadım, ama İstanbul’dan gelen bir ekonomi editörü arkadaşımın yüklenici firma patronuna o soruyu sormasını rica ettim.

Gelen cevap ilginçti: “Öz kaynağımızla başladık ama kredi arayışımız sürüyor. Körfez ülkeleri veya Rusya’dan ortak bulmaya çalışıyoruz”

18 ay, bilemediniz iki yıl içinde uçacağımızı söyleyenler bu tablonun ne kadarından haberdar derseniz? Böylesine küçük detaylar kimin umurunda?

İyi de sözleşme gereği öz kaynak ve bankaların kredi mektuplarını masada görmeden asla işe başlatmaması gereken DHMİ nasıl oldu da yer teslimini yapıp projeye yeşil ışık yaktı?

Sorunun cevabı, DHMİ ve işi üstlenen firmanın süreç içinde attıkları adımlarda gizli.

YİD modeliyle ihale kazanan firmaların, kredi bulamaması durumunda teminatın irat kaydedilmesi gibi caydırıcı müeyyide uygulanması gerekirken, Çukurova Havalimanında ortaya çıkan finansman yöntemi, bazı şirketler için kurtuluş reçetesi bile olabilir.

Çünkü kamu otoritesi ihaleleri iptal edeceğine onların mesuliyetlerini üstlenerek finansman bulmalarına çare arıyor ki böylesi bir çözüm ihalelerin şartnamesine aykırı ve koşulların oyun içinde değiştirilmesi anlamına geliyor.

Çukurova Havalimanı ihalesini kazanan grup proje için mutlaka belgelemesi gereken %80 krediyi bulamadı.

Başlangıçta kendi öz kaynağı ile sahaya girip işe başlamasına da Devlet Hava Meydanları İşletmesi ihale şartnamesine aykırı olduğu için bir yıl direndi.

Ancak ne olduysa oldu ve sürenin dolduğu günlerde şartname dışına çıkıldı ve yer teslimi yapılıp öz kaynağıyla işe başlamasına onay verildi.

Böylece dünyada belli kuralları olan YİD modelini de kendimize benzettik…

Sözün özü der ve Çukurova havalimanı tamamlanır mı diye soruyorsanız?

İşe başla, istim arkadan gelir diyenler, bakarsınız o istim için gerekli kaynağı da bir yerlerden sağlarlar ve biz de uçmaya başlarız…

Yoksa! Yandı gülüm keten helva der, Şakirpaşa’ ya gitmek için daha uzun yıllar Adana’ nın taşlı yollarında ömür törpüleriz…

 

Çukurova havalimanı inşaatı… Hayaller, gerçekler…

Çukurova havalimanı inşaatı… Hayaller, gerçekler…

Bayram öncesi başlarında Ekonomi Bakan yardımcısı olduğu halde AK Partili bir heyet Kargılı’ da yapımı sürmekte olan havaalanı inşaatını yerinde inceledi…

Ardından orayı teftiş edenlerin ağzından medyaya yansıyan “inşaatın hızla sürdüğü, hatta hızlı tren bağlantısıyla çok yakında Mersin ve Adanalının 20 dakikada terminal binasına ulaşıp, dilediği yere uçacağı” müjdesini bile duyduk.

Bu kadar da değil.

O gezide bilgilenme onuruna erişen bazı isimler ise şantiyede gördüklerini “çatlasınız da patlasanız da, yapılmaz diye bağırıp durduğunuz hava limanından çok yakında kanatlanacaksınız” mealinde ifadelerle dile getirdiler.

Aslında aynı tepkileri “zamanında bitmez, oyunlara yetişmez” eleştirilerine karşı yeni stadyumun Akdeniz oyunları öncesinde nasıl bir mucizeyle tamamlandığını, yetkili, etkili kimi isimler aynı “çatlama, patlama” cümleleriyle ortaya koymuş, kısaca şom ağızlılara ağızlarının payını vermişti.

O şom! ağızlılardan biri olarak alındım mı? Hayır, niye alınayım ki?

Çünkü hayat bana bu ülkede iki tip insan olduğunu öğretti:

Birileri kaç paraya ve nasıl yapıldığına bakmaksızın, bel bağladıkları birilerinin gözüne girmek için “ne güzel olmuş” diye durmadan alkışlıyor. Benim gibi ayrık otları olarak görülen bir avuç insan da yapılanı alkışlamaktan çok işin başka yanlarına kafa yoruyor.

Azınlıkta kalan o ikinci cephedeki insanlardan biri olarak, o sorgulamanın nelere mal olduğunu yaşayarak ve bedeller ödeyerek öğrendim ama akıllanmadım, ne yaparsınız “can çıkıyor ama huy değişmiyor”…

O değişmeyen huy nedeniyle herkesi memnun edemeyeceğinizi, kamuoyu adına sorguladığınız için takdir edileceğinize çoğu zaman “ihanetle” bile damgalanacağınızı göze almanız gerekiyor.

“Hain” gibi hayli ağır ifadeyi boşu boşuna kullanmadım. 2004 seçimleri arifesinde Mersin’de yaşayan herkesi büyük borç altına sokacak arıtma tesisinin fahiş maliyeti karşısında Büyükşehir Belediyesine karşı neredeyse savaş ilan etmiş, şikâyetlerime kulak veren müfettişler sayesinde ihalenin seçim sonrasına ertelenmesine karınca kararınca omuz vermiştim.

Dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı Özcan, ihale ile ilgili yazılarımın yer aldığı gazete manşetlerini seçim kampanyası boyunca televizyonlardan sallayıp beni “Mersin haini” olarak damgalamış ve halka şikâyet etmişti.

Ama aynı Özcan seçim sonrasında ortaya koyduğumuz veriler, dile getirdiğimiz gerçekler karşısında projenin revize edilerek maliyetin neredeyse yarı yarıya azaltılmasını sağlayan haliyle yeniden ihaleye çıkma iradesini ortaya koydu.

Kazanan kim mi oldu?

Elbette Mersin’ de yaşayan ve girdiği borç yükünü su faturası olarak uzun yıllar ödeyecek herkes…

Peki, arıtma tesisi bu hayli azalan maliyet bedelinden de daha ucuza yapılamaz mıydı?

Elbette yapılırdı. Özellikle yanlış yer seçiminin bugün değilse de gelecekte başımıza büyük sorunlar açması bir yana, açık deniz akıntılarına çok daha uygun olduğu bilimsel raporlarla ispatlanmış Çeşmeli açıklarına deniz deşarjı konusundaki uyarılar dikkate alınabilir, uzmanların alternatif önerilerine kulak verilebilirdi.

Böylece hem maliyetler bugünün çok altına inerdi hem de sadece kentin atıklarını Mezitli sınırına kadar temizleyen tesis yerine Erdemli’ ye kadar olan tüm sahil kurtarılır, mavi bayrak kalitesinde sahillerden çok daha geniş kesimler yararlanırdı.

Yapılanı küçümsüyor değilim. Bugün Mersin kent içindeki deniz dünya standartlarının üzerinde bir kaliteye sahip olmuşsa tamamlanan arıtma tesisi sayesinde olmuştur.

Bugün gönül rahatlığıyla ve alkış çavuşlarına inat daha yüksek sesle soruyorum: daha iyinin daha ucuza yapılmasını istemek, akılcı önerileri dile getirip farklı pencerelerden bakış açıları sağlamak neden ihanet olsun?

Stadyum konusundaki muhatap arıtma tesisinin aksine bu kez iktidar olunca “çatlasınız da patlasanız da tesisi yapacağız, zamanında bitireceğiz” diyenler değişti ama yeni stadyumun gerekliliğini, ondan da önemlisi kaça ve kim tarafından yapılacağını sorgulayan benim gibilerin “hain” damgası yemesinde ortaya konan senaryo değişmedi.

Kısaca alkış çavuşlarıyla, hain damgasını vuranlar yer değiştirdi ama benim gibi eleştirel gözle farklı şeyler söyleyenlerin kaderi değişmedi.

33 bin kişilik Türkiye’ nin en mükemmel stadyumunu 55 trilyona mal eden Kayseri örneği ortadayken Mersin’ de 25 bin kişilik stadyumun 61 trilyonla başlayan yapım macerasının 100 trilyonla sonuçlanmasının hesabını sormak yerine oklar benim gibi sorgulayanlara yöneltildi.

Tıpkı aynı alkış çavuşlarının “rüya gibi organizasyondu” tempoları yeri göğü inletirken 300 trilyonluk organizasyon bütçesini sorgulayan bir avuç ‘kelaynak’ ın taşa tutulması gibi…

İyi de faturaları kesenler farklı olsa da bedelini sonunda kim ödüyor?

Mevcut stadyumun TOKİ’ ye devredilmesinde nelerin verilip nelerin alındığını, kısaca işin maddi yönünü sorgulamayan bu kentte yaşayan bizler ödüyoruz ve bu kafayla daha uzun zaman ödemeye devam edeceğiz.

Keşke bugünlerde eski stadyum için ayağa kalkan Mersin kamuoyu ta 2008 yılında kaleme aldığım ve “Tevfik Sırrı Gür stadyumu kaç para eder?” sorusuna cevap aradığım günlerde konuya kafa yorsaydı. Sonuç hayli farklı olabilirdi. Ama Akdeniz oyunlarına ve tesislere öylesine misyon yüklenmiş, halkın gözü öylesine boyanmıştı ki o yazdıklarım buza işlenmiş gibi eriyip gitmişti. (https://abdullahayan.wordpress.com/2008/04/19/tevfik-sirri-gur-stadi-kac-para-ederkayseri-ve-mersin%E2%80%99in-yeni-stadyum-projeleri-2%E2%80%A6/ )

Merak eden 19 Nisan 2008 tarihindeki yazıma göz atabilir.

Yazının tarihi önemli… Yani, Akdeniz Oyunlarının gündeme oturmak şöyle dursun, kimsenin aklına bile gelmediği günlerde ben mevcut stadyumu bekleyen tehlikeye dikkat çekmişim. O nedenle kimse çıkıp aklın neredeydi diyemez. Ama benim bugünlerde uyanıp ayağa kalkan herkese sitem, stadyumu da TOKİ’ ye yem etmeye çalışanlara “bir durun” deme hakkım var.

Hem de yeni stadyumun tribünlerine çıkıp, amigoluk adına alkış çavuşluğuna devam edenlerden çok daha fazla…

Aslında Çukurova havalimanını teftişe gidenleri ve onların ağzıyla kamuoyunu “1,5 yıl sonra hızlı trenle 20 dakikada ulaşıp, dünyanın dört bir tarafına uçacağımız ülkenin ikinci büyük havalimanı” beklentisine sokanların yanılgılarını somut verilerle ortaya koyacak, bölgemizin kaderini değiştirecek hayati önemdeki projenin görünen yanında asıl konuşulması gereken perde arkasını yazacaktım.

Daha da önemlisi sözleşmenin “%20 öz kaynak, %80 kredinin sağlandığı yer tesliminden önce belgelenir” maddesi ortadayken bir yıl o kredi bulunmadığı için yer teslimini yapmayan Devlet Hava Meydanları İşletmesinin (DHMİ) nin nasıl olup ta kredi bulamayan Koçoğlu grubuna “öz kaynağınla başla, gerisi Allah kerim” anlamına gelecek adımına dikkat çekecektim.

Bir sonraki yazıda yapılıyor gibi görünen Havalimanı projesinin açmazlarını, başlangıçta imzalanan sözleşmeye aykırı biçimde havalimanı için şart koşulan krediyi bulamamasına rağmen yüklenici firmaya yer teslimiyle ilgili gerçekleri ve önümüzdeki günlerde yaşama ihtimalimiz hayli yüksek olumsuzlukları dile getireceğim.

 

 

 

 

Anketler adaylar açısından ne anlatıyor?

Anketler adaylar açısından ne anlatıyor?

Bir önceki yazıda Nisan, Temmuz ve Ekim aylarındaki Mersin araştırmalarına değinmiş, üç ayrı saha çalışması ışığında partilerin Mersin il genelindeki performanslarını ve oy değişimlerini ele almıştım…

O yazıda partiler açısından değerlendirdiğim aynı araştırmalardaki CHP ve AK Parti adaylarına seçmenin bakışını yansıtan oranlara ve verilerden yola çıkarak adaylar çerçevesindeki oy değişimlerini, kimlerin yükselip kimlerin düşüşe geçtiğini yazmaya çalışayım:

Nisan ayında henüz karşısına ciddi bir rakip çıkmamış olan Macit Özcan’ ın CHP tabanındaki destek oranı %52, kendisine en yakın isim olan Ahmet Akın ise %18,2 oranına sahipti.

Temmuz ayında Fikri Sağlar’ ın adının ortaya çıkmasıyla bir anda Sağlar %22 ile ikinci sıraya oturdu, Özcan %43,5′ a geriledi, Ahmet Akın ise 13,8’e…

Ve Ekim ayı: Macit Özcan halen birinci sırada ama desteği %27’e kadar düşmüş.

 Sağlar dişe dokunur artış kaydetmeden %22,5′ ta takılmış, Ahmet Akın %10’a gerilemiş.

Peki, Özcan’ ın kaybettiği 27 puan Sağlar’ a gitmediyse ne oldu?

O oyların sol çizgidekilerce desteklenen Sağlar’ dan çok Özcan ile aynı ılımlı tabana seslenen İstemihan Talay (18), Şefik Zengin (7) gibi isimler arasında dağıldığı anlaşılıyor.

**

AK Parti’ ye gelince:

Nisan ayında Zafer Çağlayan’ı aday görmek isteyen AK Partililerin oranı %45 civarında iken onun ardından gelen ve yardımcısı Sever’ in destek oranı %27,5…

Temmuz ayında Çağlayan 42′ ye gerilerken kaybettiği üç puan olduğu gibi yardımcısı Sever’ e gidiyor ve %30’a çıkıyor. Bu ankette ilk kez il başkanı Mekin Salt’ ta hafiften giriyor yarışa desteği %12…

2013 Ekiminde AK Parti adayları arasında kelimenin tam anlamıyla deprem yaşanıyor.

Aday olmayacağını kesin dille açıklayan Çağlayan’ a destekleyenler  %29′ a kadar geriliyor ama yardımcısı Sever’ i defterden silenlerin oranı Nisandaki destekleyenlere bakılırsa %60 civarında. Nisan ayında %27 olan Sever’ e destek oranı, Temmuz ayında %30′ a kadar çıkıp son Ekim anketinde %13’e geriliyor. (Üstelik yakın çevresine siyasi hayatıma da mal olsa, asla Belediye Başkanlığına aday olmam diyen Zafer Çağlayan’ dan umudunu kesen tabanın oy desteğini çekmesi de anlaşılabilir bir şey, burada anlaşılmayan Bakan Yardımcısı olduğu ilk günden itibaren Mersin’e müstakbel AK Parti adayı  gibi davranan, Bakanlığı dışındaki Mersin bürokratlarından brifing alacak kadar olası adaylığa konsantre olan Sever’ e başta gösterilen ilgideki dramatik düşüş)

Sever’ in aksine adaylık şansını Başbakan Erdoğan’ ın görevlendirmesi şartına endeksleyen il başkanı Mekin Salt’ ın geç girdiği saha araştırmasına %22 ile Bakanın ardında yer alarak başlaması…

Bir başka ilginç isim ise adaylığını yakın zamanda açıklayan ve parti tabanıyla pek ilgisi olmayan Ahmet Akkurt bile AK Partiye oy vereceğini söyleyen seçmenin %15,5 ‘ a ulaşması…

Bunca analizden, rakamdan sonra Mersin’ i 30 Mart akşamı nasıl bir tablo bekliyor diye soranlara bazı insanları kızdıracak ama büyük çoğunluğu gülecekleri kadar düşündürecek bir iddia da bulunayım mı?

1 Nisan günü herkes birbirine şu soruyu sorarsa şaşırmayın ve sakın 1 Nisan şakası sanmayın:

“İyi de bu tablo gerçekleşecekti de bunca mücadeleyi niye verdik, bu seçimi niye yaptık?”

 

CHP

Nisan

Temmuz

Ekim

Macit Özcan

52

43,5

27

Fikri Sağlar

Y*

22

22,5

İstemihan Talay

Y

 

18

Ahmet Akın

18,2

13,8

10

Şefik Zengin

Y

Y

7

AK Parti

 

 

 

Zafer Çağlayan

44,7

42

29

Mustafa Sever

27,5

30

13

Mekin Salt

Y

12

22

Ahmet Akkurt

Y

Y

15

 

*Y = O tarihte adaylıklarını açıklamadıkları için ankette yer almadıkları dönemi gösteriyor.

Anketler ve partiler açısından Mersin’ de son durum…

Anketler ve partiler açısından Mersin’ de son durum…

Bırakın değerlendirme yapmayı, geçmiş yıllarda yayınlanmasını iple çektiğim anketler bile ilgimi çekmiyor.

Yanlış anlaşılmasın ilgisizliğim gönlümce bir tablo ortaya çıkmadığından değil…

Asıl mesele tüm anketlere yansıyan benim açımdan monotonluk, ama araştırmacıların diliyle seçmendeki kararlılık veya sonuçları etkileyecek rüzgârı bırakın en küçük bir esinti olmaması.

Kendi açımdan durum bu ama o kadar çok arayan ve hatta “bırak bu geçmişi yazmayı, önümüzde Mersin’ in kaderini etkileyecek seçim var, bu konuda fikirlerini paylaş” diyen hatta sitem dolu sözlerle yüklenen var ki, başa gelen çekilir deyip, Mersin’in bugünkü “manzara-ı umumiye” sini çizmeye çalışayım.

Bu konuda üç ayrı dönemi ele almakta yarar var. Böylece Mersin’ deki seçmenin tercihlerindeki değişim (veya kararlılık) daha iyi anlaşılacaktır.

Üç dönemin bir başka önemi daha var. 2013 Nisanında adaylar belli değildi ve Türkiye’ deki cepheleşmeyi körükleyen Gezi olayları henüz boy vermemişti. Buna karşın Temmuz ayında Gezi olayları yaşanmış, üstüne üstlük kamuoyuna yansıması ve etkileri açısından yeterince zaman geçmişti.

Nisan ayında %10 civarındaki kararsızlar dağıtıldığında Mersin il genelinde CHP % 31,7, AK Parti % 27,6 ve MHP % 28,5 oya sahipti.

Derken Mayıs ayı sonunda Türkiye seçmenini dönem itibariyle etkileyecek en ciddi faktörlerden biri kabul edilen Taksim’ deki Gezi olayları patladı. Gezi konusu yeterince işlendi, değerlendirildi ve belli ki daha epeyi zaman konuşulacak, araştırılacak. O nedenle rakamları yorumlamaya çalıştığım bu yazıda oturup Gezi analizi yapacak değilim. Ama şunu söylemekte yarar var: Gezi 2010 referandumunda ülke genelinde yaşanan ayrışmayı derinleştirdi. Bu cepheleşme çoğu yerde rehavete kapılan ve iktidar yorgunluğuyla uyuklayan AK Parti teşkilatlarını daha da önemlisi tabanını uyandırıp, ayağa kaldırdı. Bu açıdan Türkiye geneline bakarsak %50′ lerdeki AK Parti oyları bırakın olumsuz etkilenmeyi blok biçimde kenetlendi.

Ama aynı Gezi olayları sahillerde özellikle de CHP’ nin öne çıktığı tüm il ve ilçelerde Türkiye genelinin aksine CHP’ ye yaradı. İstanbul Büyükşehir’i AK Parti kazanacak gibi görünse de, geçmişte yaşam tarzı gibisinden kaygılarla CHP’ ye yönelen Kadıköy, Bakırköy, Şişli, Beşiktaş gibi yerlerde ve tabii Mersin, Antalya ve özellikle İzmir’ de AK Parti neredeyse kapattığı yer yer de geçtiği CHP’ nin hayli gerisine düştü.

Bu genel tabloyu bir yana bırakıp Mersin’ e dönecek olursak…

Nisan ayında %10’a düşmüş olan kararsız seçmenin Temmuz’da %13’e çıktığını, bu kararsızlar dağıtıldıktan sonra CHP oylarının % 33,5′ a yükselirken, AK Partinin %26,7 gerilediğini, MHP’ nin ise %30′ a ulaştığını görüyoruz.

2009’daki yerel seçimlerde Mersin il genelinde %31’e çıkardığı oylarının %8’ini 2010 referandumu ardından kardeş payı olarak AK Parti ve CHP’ ye kaptıran MHP açısından hayli parlak bir tabloydu bu. (Burada Mersin özelindeki bir faktöre daha dikkat çekmek gerekiyor. CHP ve MHP fazla sayıda aday adayıyla tüm İl ve ilçeleri adeta harmanlarken AK Parti’ de 11 yıldır süren hastalığın yeniden nüksettiği gerçeğini not etmekte yarar var. Yıllardır aday için genel merkezin gözünün içine bakan ve yukarıdan emir gelmediği sürece dişe dokunur, Mersin ortalamasının benimseyeceği bir aday ne dün çıkmıştı ne de bugün çıkıyor)

Ve gelelim Ekim ayına:

Adayının belirlenmesiyle MHP açısından tablo üç aşağı beş yukarı belli. Eteğindeki tüm taşları aday adaylığı sürecinde döken Kocamaz’ ın MHP’ nin Temmuz ayındaki oylarına ne katacağını söylemek için henüz erken ama kendi tabanı dışında Mersin’deki hangi kesimden gelirse gelsin radikal söylemlerden özenle kaçınan ve tüm yerel seçimlerin kaderini belirleyen üstelik onların oyları olmadan Büyükşehir Başkanlığının hayal olduğu kitlenin oylarını nasıl çekeceği ciddi bir bilinmez olarak ortada duruyor.

Ekim ayında Temmuz ile neredeyse aynı seviyeyi koruyan ve sadece bir puan azalarak %12 olarak anketlere yansıyan kararsızları dağıtırsak “beklentilerin bitip gerçeğin ortaya çıktığı” MHP % 28,6′ ya gerilerken, Gezi olaylarının nispeten durulmasıyla CHP %32′ ye oturuyor ve AK Parti 29,2′ ye çıkıyor.

Aslında tabloda şaşılacak bir şey yok. 2011 seçimleri de Mersin’ de AK Parti ve CHP arasında nefes kesen bir yarışa sahne olmuştu, belli ki benzer bir tablo göreceğiz.

Tabii burada birbiriyle yakından alakalı iki faktör hayli belirleyici olacak: Bunlardan biri CHP, AK Parti adaylarının kimler olacağı ve daha da önemlisi BDP’ lisinden, muhafazakârına seçimlerin kaderini tartışılmaz biçimde etkileyecek Kürt oyları…

Aynı üç dönemde CHP ve AK Parti’ ye oy vereceğini söyleyen seçmenlerin iki partide kimleri aday görmek istedikleriyle ilgili araştırmalar ışığındaki analizi bir sonraki yazıda ele alacağım.

 

 

CHP

AK Parti

MHP

BDP

kararsız

Nisan 2013

28,7 (31,7)

24,6 (27,6)

25,5 (28,7)

8,3 (9,1)

10,3 (-)

Temmuz

29 (33,5)

23 (26,7)

26 (30)

7,9 (9)

12,8 (-)

Ekim

28 (32)

25,5 (29,2)

25 (28,6)

7,3 (8)

12 (-)*

 

*Parantez içindeki rakamlar kararsızlar dağıtıldıktan sonra elde edilen verilerdir.

Bürokrasinin çizilen karizması…

Bürokrasinin çizilen karizması…

Kimi yazılarımda Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde kimi kuruma yaptığım başvuruları ve eğer ilginç şeyler yaşamışsam detaylarıyla paylaşıyorum.

Amacım, değişime ayak uydurmayan, halen kendini devletin sahibi, amiri görenler yanında her hangi bir kurumdan bilgi, belge isterken bile başıma bir iş gelir mi korkusuyla soğuk ecel terleri döken vatandaşa bu ülkede bile nelerin değiştiğini göstermek…

İster kabul edelim, ister yetersiz bulup eleştirelim, Bilgi Edinme Kanunuyla Türkiye’de bürokrasi ile birey arasındaki ilişkiler kökünden değişti.

Düne kadar kendini dokunulmaz, kutsal devletin erişilmezi sayan kurumlar, bu yasayla her şeyin üstünü örttükleri şalı kaldırmak, şeffaflaşmak ve her an herkese hesap vermek zorunda kaldılar.

Yasa mükemmel işliyor mu?

Hayır, yürürlüğe girdikten sonra uygulamada o kadar çok eksiği gediği görüldü ki…

Ama bu ülkede çarkların nasıl döndüğü, 90 yıllık köhnemiş zihniyetin bir anda değişmeyeceği gerçeği karşısında paslı çivileri oynatan her girişim gibi bu yasa için de en uygun ifadenin “yetmez ama evet” olacağını biliyorum.

Gelelim okuyan herkesin yeterince dersler çıkaracağına inandığım son macerama…

Anlatacağım hikâye aslında hayli klasik ama sonuçta ortaya çıkan tablo itibariyle hem kimi belge ve bilgiyi vermemek için elli dereden su getiren, kısacası kaytaran kurumlara, hem de yaptığı başvurularda hüsran yaşayan herkese ders olacak nitelikte.

Geçtiğimiz aylarda Mersin Tarım İl Müdürlüğünden son üç yıl içinde satın aldıkları kırtasiye malzemeleriyle ilgili bilgi ve belge talep ettim.

Gelen cevap inanılır gibi değildi. Müdürlük istediğim bilgileri “ticari sır kapsamında olduğu gerekçesiyle” veremeyeceğini bildiriyordu.

İnanılır gibi değil çünkü ‘ticari sır’ devlet bankalarını ilgilendiren ve onların özel bankalarla rekabetine engel olmamak amacıyla yasaya koyulmuş bir hükümdü. Örneğin ben kalkıp her hangi bir bankadan her hangi bir vatandaşın kaç para mevduatı olduğunu soramazdım.

Veya her hangi bir Kamu İktisadi Kuruluşunun, aynı sektörde faaliyet gösteren rakiplerine karşı saklı tutması gereken üretimle ilgili prosesleri, fiyatlandırma politikalarını, maliyet analizlerini isteyemezdim.

Ama bu ve benzeri istisnai durumlar dışında kurumlar ticari sır bahanesine sığınmak şöyle dursun, tam aksine vatandaşın istediği her türlü belge ve bilgiyi vermekle yükümlüydü. İş bununla da bitmiyordu.

Bilgi Edinme kanununa göre kurumlar; vatandaşın bilgi istemesine gerek kalmadan, mal ve hizmet alımları, satımları, yıllık faaliyetlerini gösterir raporları zaten halkın bilgisine sunmakla mükellefti.

Kaldı ki, Kamu İhale Kanunu gereği tüm mal ve hizmet alımlarını en şeffaf ve kamuoyunun gözleri önünde yapmakla mükellef olan devlet kurumlarının yaptıkları kimi alımları perdeleme anlamına gelecek kimi gerekçelerle gizlemesi de neyin nesiydi?

Sonuçta bir kurumun stratejik savunma sistemleri veya ağır bombardıman uçakları almasını değil, alt tarafı kalem, silgi, defter vs. gibisinden ıvır zıvır şeyleri kimden kaç paraya aldığını merak etmiştim.

Tarım Müdürlüğü bu kadar eften püften bilgiyi bile neden ‘ticari sır’ bahanesine sığınıp vermekten kaçınır sorusuna cevap bulmanın tek yolu vardı.

O yoldan gittim ve Mersin Tarım Müdürlüğüyle yaşadıklarımı gösterir belgelerle Bilgi Edinme Değerlendirme Kuruluna başvurdum.

Dokuz kişilik Kurul toplandı, oy birliğiyle beni haklı bulan bir karara imza attı.

Ama daha da önemlisi bu yazıyı kaleme almama ve kamuoyuyla paylaşılması gerektiğine inandığım karar metninde altı kalın çizgilerle çizilen hususlardı.

Bundan böyle ‘ticari sır’ gibi sudan bahanelere sığınacak olanların kulaklarına hayat boyu çıkarmamaları gerekecek küpe BEDK kararında şöyle deniyor:

“Başvuru sahibince talep edilen bilgilerin ticari sır olmadığı açıktır. Kaldı ki, Bilgi Edinme Hakkı Kanununun uygulanmasına ilişkin Esas ve Usuller Hakkında yönetmelikle, bilgi edinme hakkının etkin kullanılması ve bilgi edinme başvurularından kaynaklanan iş yükünün en aza indirilmesi amacıyla kurum ve kuruluşların görev ve hizmet alanlarına giren konulardaki temel nitelikli karar ve işlemlerini, mal ve hizmet alımlarını, satımlarını, projelerini ve yıllık faaliyet raporlarını bilgi iletişim teknolojilerini kullanmak suretiyle kamuoyunun bilgisine sunması gerektiği açıkça ifade edilmiştir.

Diğer yandan kamu kaynaklarıyla yapılan harcamalar, doğrudan kamuoyunu ve vatandaşı ilgilendirmektedir. Bu açıdan kamu kaynaklarıyla yapılan harcamalarda açıklığın sağlanması, demokratik ve şeffaf yönetim anlayışının bir parçasıdır. Bu açıdan kamu ihale kanunu da idarelerin yapılacak ihalelerde kamuoyu denetimini sağlamakla sorumlu oldukları hususunu ihalelerin temel ilkeleri arasında saymıştır.”

Alanında en yüksek karar mercii olan BEDK özetle ne mi diyor.

Herkesin anlayacağı biçimde ve yuvarlamadan, amasız, çok net şunu söylüyor:

Ey bürokrasi, sen ne alıyorsan halkın parasıyla alıyorsun. O parayı nasıl kullandığını, neyi kimden kaça aldığını vatandaşın bilgi istemesine gerek kalmadan bilişim, iletişim teknolojileri vasıtasıyla (kısacası kurumun internet sitesini aktif biçimde kullanarak) yayınlamak zorundasın.

Demokratik ve şeffaf yönetim anlayışı bunu gerektirir.

İşte Türkiye’ nin gelmeye çalıştığı yer ve işte ayak direyen bürokrasinin hali…

İyi de İl Müdürlüğü istediğim bilgiyi neden neredeyse devlet sırrı gibi saklamaya çalıştı? dediğinizi duyar gibiyim.

Ona da sıra gelecek, diğer kurumların benzer isimlerden benzer yöntemlerle benzer malları alıp almadığı sorularının beklediğim cevapları bir gelsin, paylaşırız nasılsa…

 

27 Mayıs darbesi ve Mersin -11. ve son bölüm-

27 Mayıs darbesi ve Mersin -11. ve son bölüm-

Gerektiğinde gözlerini kırpmadan halka yönelttikleri silahlarıyla muhalif saydıkları herkesin ensesinde boza pişiren darbecilere ses çıkaramayan pek çok kalem, yaklaşan seçimlerin sonuçlarını üç aşağı beş yukarı kestirdikleri için eleştiri oklarını düne kadar kurtarıcı diye neredeyse kutsadıkları CHP’ ye yöneltmekte ve en ağır ifadelerle yüklenmektedir.

3 Ekim 1961 günü bir kurultayını daha tamamlayan ve Kasım Gülek’ i “ya ben ya o” restiyle alt edebilen İnönü ve yeni yol arkadaşları üzerinden çok sert sözlerle eleştiren bir yazı daha yer alır Yeni Mersin’ de…

N.C rümuzuyla başköşede yayınlanan yazı, tek parti döneminde Mersinde yaşanan “Aslanköy faciası” başta olmak üzere yaşananları hatırlatmaktadır.

“CHP’ nin seçim tavizlerine kafamız ve karnımız toktur” başlığının altında şu cümleler yer alır:

“Bülent Ecevit güçsüzlerin çırpınışı başlıklı uzun makalesinde AP’ nin seçim tavizlerinden dem vurmaktadır.

Doğrusu şaşılacak şeydir. Ecevit bu yazıyı CHP’ nin seçim programındaki cennetten haber veren umdelerini okumadan kaleme almış olsa gerek. Çünkü CHP’ nin en çok övündüğü devirlerde (1938-50 yılları) bırakın köylüye su, köylüye yol, köylüye ucuz giyecek temin etmek en ucuz bir lokmayı bile esirgemiştir. En büyük ve en hatırlı tanıdıklarınızın yüzü suyu hürmetine söyleyiniz: Köylüye refahı CHP’ mi getirecektir? Bütün dünyada angaryacılık kaldırıldığı halde CHP’ nin memleketi idare ettiği günlerde imece, ırgat ve angarya tabir edilen bir yığın metodu tatbik eden eşi menendi bulunmaz bir teşekküldür.

CHP ismiyle güler yüzlü idareyi yan yana düşünenlere şeytanlar bile güler. Kaldı ki melekler bile en halis niyetlerine rağmen ciddiyetlerini bozarak tebessüm ederler.

Bay Ecevit işte taviz budur. Fakat CHP’ nin dayak izleri İçel Vilayeti sınırları içinde bile bütün morluğu ile önemli yer tutar. Kaldı ki istediği muhtara rey verdiği için hapishaneye atılıp orada doğum yapan köy anası halen vilayetimiz hudutları içindedir. Hapishanede doğan, bir bakıma bedbaht bir bakıma bahtiyar kızımız da, HADİSE koyulan adıyla 14 yaşının üstüne doğru büyümektedir.

Efendim, CHP’ nin seçim beyannamesine dil uzatılmaz. Adalet Partisininki tezvir ve tavizdir. A.P. ye rey veren kandırılmış ve ahmak, CHP’ ye rey veren kâmildir.

Bu lafları kırk sene dinledik.

CHP’ nin seçim beyannamesi cennet diyarının kapısını müjdelese bile bizde ona taviz ve tezvir diyoruz.”

Kullanılan dili ağır bulanlar olabilir ama 27 Mayıs darbesinin ardından ülkede gittikçe yükselen tansiyonu yansıtması açısından yazı önemlidir ve eleştiriler bununla da sınırlı değildir.

Aynı gün ve aynı gazetenin birinci sayfasındaki bir başka köşede bu kez S.C rumuzu ile kaleme alınan hayli uzun makalenin özetleyeceğim bölümleri komşu kaleme rahmet okutacak cinstendir:

“Sayın seçmen,

Kısa zaman sonra seni büyük bir imtihan bekliyor. Bu imtihana şimdiden hazırlanın…

İçinde yaşadığımız şu günlerde bütün partiler hummalı şekilde çalışmaktadır. Bu çalışmaların hepsinden burada bahsetmek yersiz olur. Bazı partilerin çalışmalarını gördükten sonra edindiğim intibaları sizlere kısaca izah etmeye çalışacağım.

CHP’ nin bir toplantısında bulundum. Bir hatip çıktı, bir teranedir tutturdu: Yok efendim 27 sene iktidar tecrübesi görmüş, 10 sene muhalefet tecrübesi yapmış bir parti olduklarını tekrar tekrar söylemekle yüz kişiyi geçmeyen davetlilerin bile huzurunu kaçırdı. Efendim yani CHP zembille semadan inmiş bir melek, sütte leke var onlarda o bile yok. Bütün konuşmaları kurulu gramofon gibi dedikodu ve deryalar gibi vaatlerde bulunmak. Her sözlerinin sonunu paralardan Ata’ nın resmini çıkartan, Fevzi Çakmak’ ın ölümünde radyoda müzik çaldıran ve gemisini üç defa karaya oturtan Büyük şef, kaptan-ı derya İnönü ile bitirmeyi kendilerine prensip edinmişler.

Yok efendim “tarlaya su, işsizliğe son, kin yok kardeşlik var” gibi sözlerle bu milletin kutsal reylerini almaya hakkınız yok. Azizim CHP’liler, bu millet modası geçmiş bir hikâye veya masallarınızı çok dinledi, artık bir daha size hangi güvençle bağlansın da iktidarı sizin ellerinize bıraksın. Kin yok deyip duruyorsunuz fakat her konuşmanızın altında damarlarınızdaki kana bile sirayet eden kin ve intikam hırsınızı anlamak sizi dinleyenler tarafından kolayca fark ediliyor. Halbuki siz koltuk aşkıyla yanan ne söylediğini bilmeyen mecnundan farksızsınız.

İktidar denen gemi zorla da olsa, yani seçimi kaybetseniz bile sizin olacakmış. Ey CHP’liler bu büyük milletin kutsal reyleri sizin en modern silahlarınızdan, atom hidrojen bombasından daha etkilidir, bunu böylece kabul etmenizi isteriz.

Bu millet sizin laflarınıza kulaklarını tıkamış, sağduyusunu kullanmaya azmetmiştir.”

**

Böyle bir ortamda hazırlanır Mersin, darbenin ardından gelen ilk seçime…

“Ne kadar oy alırsanız alın, iktidarı DP’ nin kuyruğu olanlara vermeyiz” türünden kimi CHP’ lilerin aba altından sopa göstermeleri gerginliği daha da arttırır.

Seçime bir hafta kala 8 Ekim pazar günü Adalet Partisi genel başkan Gümüşpala’ nın da katıldığı bir mitingle gövde gösterisi yapar. 20 bin kişinin hıncahınç doldurduğu meydanda önce Orhan apaydın çıkar kürsüye: “CHP iktidarı 1950′ de kendi arzuları ile bıraktıklarını söylüyorlar, hayır arkadaşlar; bu doğru değil, onlar iktidardan halkın iradesiyle kovuldular” sözleri çılgınca alkışlanır.

Saat 16 gibi Gümüşpala’ yı taşıyan araba girer meydana. Havaya kaldırılan araçtan güç bela inen genel başkanın konuşacağı kürsüye ulaşması kendisini kucaklamak, dokunmak isteyenlerin yoğun ilgisi nedeniyle yarım saati bulur.

Gümüşpala önce Adalet Parti oylarını bölmeye çalışan Osman Bölükbaşı’ na yüklenir.

“Bölükbaşı gençliğinde fes giyermiş. İşte o günlerde fesini havaya atıp tabancasıyla fesi deler, bununla da övünürmüş. O günlerde attığı boşa gitmeyen Bölükbaşı’ nın şimdi attığı bütün kurşunlar havaya gidiyor” sözleriyle keyiflenen heyecanlı kitle;

“Sizlere kuyruk, düşük diyen insanlar şimdi sizleri badem şekeri gibi yalamaya çalışıyorlar” cümlesiyle yeri göğü inletir.

Seçime yaklaştıkça her türlü entrika, yalan haber, tezviratın gerginliği havayı daha sertleştirir.

en ilginç manipülasyonlardan biri yıllarca Demokrat Partiye omuz vermiş, partisi için fedai gibi Mersin’de mücadele etmiş Şakir Ağa (Son)’ nın (günümüzde Üniversitenin yer aldığı Çiftlik köyünde oldukça geniş arazileri ve muhiti olan bir isimdir Şakir Son)seçime bir hafta kala CHP’ ye geçtiği haberinin servis edilmesidir.

11 Ekim günü Şakir Son, yayılan yalan haberler üzerine Yeni Mersin gazetesine bizzat gelerek açıklama yapma gereği duyar. Açıklamasında şunları söyler:

“Ben herhangi bir siyasi partiye iltihak etmiş değilim. CHP’ ye girdiğim ve bu partinin propagandasını yaptığıma dair belli merkezden yayılan haberler katiyetle doğru değildir. İleride bir partiye girecek olursam bu asla CHP olamaz ve olmayacaktır”

CHP’ nin Mersin’ de Şakir Ağa’ ya bile umut bağladığı seçimlere bir gün kala, o günlerde seçmen üzerinde çok büyük etkisi olan gazeteler eliyle eli kalem tutan herkes eteğindeki son taşları döker.

1961 seçimlerinin Mersin tablosunu anlatması bakımından örnek teşkil edecek bir yazıdan bazı bölümleri buraya almakta yarar gördüm:

“CHP sürüyü dağıttı, sahibiyle oturup ağlamakta” başlığı altında şu cümleler yer alır:

“CHP kuzu postuna bürünmüş sırtlan rolünü hiç bir zaman terk etmemiştir. 40 sene sonra bugün de terk etmek niyetinde değildir. CHP’lilere göre kendi partisinin münteşirleri (yayıncıları) imtiyazlıdır.İrsallerini (mesajlarını) ister misiniz sıralayalım:

CHP’ li edep ve terbiyelidir de karşı partidekiler aksi saftadır.

CHP’li kardeşliği sever de,karşı partideki düşmanlığı körükler.  CHP’ li ilericidir de karşı partideki gerici, yobazdır.

CHP’ li devlet gemisine en münasip rotayı verirmiş te karşı parti şaşırır kalırmış.

CHP demokrasiyi istermiş te karşı parti istibdadı, intikamı getirecekmiş.

CHP şahsın hukukuna saygı duyarmış ta AP’ liler kendilerinden başka kimseye selam bile vermezmiş.

CHP Genel Başkanı İnönü maziyi unuttuğunu sandığı millete sulhtan ve kardeşlikten söz ederken, CHP’ nin kuyruğuna takılmış Mersin’li bir avukat “şayet millet iradesiyle iktidara Adalet Partisi gelirse yapacakları eserler; meyhaneler, kerhaneler ve kumarhaneler olacaktır” diye ölçüsüz ve her türlü sosyal ve siyasi ahlaktan uzak söylemlerle her tarafa sataşıp duruyor.

Bu mudur siyasi ahlak sahibi CHP kadrosu?

Öyle bir siyasi parti ki, başları hasımsız ve cinayetsiz bir Türkiye isterken, pamuk ipliğiyle takılı siyasi turist kuyruğu simalar kraldan çok kral rolü ile ‘bizden olmayanlara ölüm’ diye bağırıp duruyorlar. Bu türlü ölçüsüzlükle kökünü kemirdiği CHP’ den mebusluk mükafatı beklemekte. Avucunu yala, sana bu vazifeyi CHP vermeyecek, verse bile millet iptal edecektir. Misal mi istersin? Bizzat senin alaca karanlıkta geçen üzülecek hayatındır.

Düne kadar küfrettikleri ve ağza alınmaz sıfatlar izafe ettikleri Şakir Son CHP’ ye girdi diye bayrak gibi 2-3 günden beri semt semt adını dolaştırmaktalar.

İyi de hani o senelerden beri mürteci idi.

Hani ya senelerden beri zalim, merhametsiz Şakir Ağa idi. İki günde ne çabuk yepyeni bir insan oldu?

Hayır Şakir Son dün olduğu gibi bugün de tertemiz, mert ve yiğit vatan evladıdır. İki gün önceki tekzipten sonra Şakir Son yine CHP’ lilerin saldırısına maruz kalabilir. Ama onun korkacak adamlardan olmadığını en iyi CHP’ liler bilir.

…”

**

Ve derken 15 Ekim 1961 pazar günü koyulan iki sandığın başına koşar halk…

Akşam sayıma geçildiğinde en ilginç sonuç Erdemli’ nin Göçüş köyünde alınır. 138 seçmenin oy kullandığı köyde CHP’ ye tek oy çıkmaz.

İçel genelinde ise Adalet Partisi 90.542 oy alırken CHP 67.486′ da kalır. Müfide İlhan’ ın onca gayretine rağmen Osman Bölükbaşı liderliğindeki CKMP’ ye 4.558 oy çıkar.

Eğlenceli olur diye il genelindeki oyların ilçe dağılımıyla bitirelim 27 Mayıs darbesi ve Mersin yazı dizisini:

İlçesi

Seçmen

katılan

AP

CHP

CKMP

Anamur

16382

13096

7383

4081

157

Erdemli

16053

14020

9886

3330

290

Gülnar

15757

13101

6050

6144

187

Mut

15414

13532

6342

6442

247

Silifke

23692

19964

11680

7230

390

Tarsus

57890

50757

26044

20422

2154

Mersin

54676

44809

23136

19075

1126

 

Sonucun sonucu derseniz; 60 darbesinden önce yapılan 1957 seçimlerinde Demokrat Partinin %47, CHP %44 oy alırken, 61’de DP arsası üzerine kurulan AP %56′ ye çıkarken, CHP %41′ e düşer.

1957’de 3 puana kadar inen fark 15 puana çıkmıştır.

Ve yine 1961′ de terk edilen ekseriyet sistemi (bir oy fazla alan tüm Milletvekilliklerini alır) yerine tercihli nisbi temsil sistemi uygulanır, Senato ve Milletvekilliği için yapılan bu seçimde Mersin’ in iki Senatörlüğünü AP’ den Cavit Tevfik Okyayüz ve Dr. Talip Özdolay kazanır.

7 Milletvekili çıkaracak Mersin’ de Adalet Partisinden Mazhar Arıkan, Burhan Bozdoğan, Celal Kılıç, İhsan Önal, CHP’ den M. Ali Aslan, Yahya Dermancı, Sadık Kutlay mazbata alır. (Küçücük bir not: Darbe baskısının kalktığı, ülkenin daha bir nefes aldığı 1965 seçimlerinde Adalet Partisi oyları %59,5’a yükselirken, CHP Mersin’de %32′ ye geriler)