Abdullah Ayan Mersin sahillerinin yeniden doğuşunu yazdı… Mersin kent içindeki deniz yeniden doğuyor… (3 Eylül 2010)

Mersin kent içindeki deniz yeniden doğuyor… (3 Eylül 2010)

Yıllarca bu sahillerden denize girilecek mi, girilemez mi tartışmalarını sürdürdük.

150 yılda ancak oluşan güzelim kumsalların kayalarla doldurulması…

Sahilden geçen bulvar yapacağım diye kıyıların katledilmesi…

Sonunda Mersin etkileyici bir bulvara, bulvarla deniz arasında sıkışan kreasyon alanına sahip oldu olmasına ama, denizle iç içe yaşayan insanlar, doğal plajların üzerine doldurulan kayalar yüzünden tüm bağlarını yitirdiler denizle…

Balıklar için söylenen “Derya içinde deryadan habersiz” hali, tam da Mersin’ de yaşayan deniz sevdalılarını anlattı uzunca süre…

O kumsal katliamına bir de 50 yıl içinde nüfusu 60 binden 760 bine yükselen şehrin kanalizasyonunu içinde yaşadığı denize boca etmesini ekleyin. (Mersin’in merkezini oluşturan bölüm, Lenz şirketince 1929 yılında tamamlanıp hizmete giren kanalizasyon alt yapısıyla yetindi 2000’ li yıllara kadar.)

Gerisini söylemeye gerek yok…

Kış fırtınalarında dalgaların vurmasıyla geriye tepen, yazın sıcak havalarda deniz kenarına inenlerin dışkı kokusunu iyot niyetine çektikleri bir kent olarak anıldı Mersin yıllarca…

Sonrasını Mersin kamuoyu biliyor…

Okan Merzeci zamanında tamamlanan fizibilite çalışmaları, arıtma tesisi için düşünülen yerde başlatılan kamulaştırma işlemleri…

Merzeci’ nin ani vefatıyla koltuğuna geçici olarak oturan Halil Kuriş’ in akıllara ziyan ünlü ihalesi…

İşi üstlenen firmadan doğal olarak teminat alması gereken Belediyenin MNG grubuna verdiği 3 milyon dolarlık garanti…

Ardından 1999 seçimleriyle iş başına gelen Macit Özcan…

2004 seçimlerine aylar kala emsal fiyatlara göre çok pahalı bulduğumuz ve tümMersin’ i kapsamadığı için yetersiz gördüğümüz için karşı çıktığımız –hatta şikâyetimiz üzerine denetleyip, geçici olarak ihaleyi durduran İç İşleri Müfettişlerinin işin içine girdiği- yeni ihale süreci…

2.dönem Başkanlık döneminin başlamasıyla, projenin maliyeti arttıran bölümlerini revize ettiren Özcan’ın önünde pek engel kalmadı. İhale yapıldı, Avrupa Yatırım Bankasının finansman yanında işin zamanında bitirilmesi titizliği, tesisin gecikmeden zamanında tamamlanmasını sağladı.

2010 başlarında arıtma tesisi deneme çalışmalarına başlarken, konuyu yakından izleyen benim için en önemli konu, yatırımın en önemli etaplarından birini oluşturan “biyolojik arıtmanın” olup olmadığı, olsa da çalışıp çalışmayacağı sorularının yanıtıydı.

Biyolojik arıtma şimdilik sağlıklı yürüyor. Son aşamada elde kalan katı atıklar kurutulup, farklı alanlarda değerlendirilirse geriye ciddi bir çevresel sorun da kalmayacak.

Elbette tesis ve yakın çevresine hâkim olan ve en kısa zamanda asgariye indirilmesi gereken bir koku var. Bu olumsuz gelişme ama, unutulmasın ki, Mersin ilk kanalizasyonun ardından 80 yıl sonra biyolojik arıtmanın da yapıldığı çağdaş bir arıtma tesisine sahip ve tesis sayesinde ilk kez bu yaz Mersin denizden gelen kötü kokulu rüzgarları solumadı.

Gelişmelerin en güzeli ise Mersin Sağlık Müdürlüğünce yapılan deniz suyu analizlerinde elde edilen değerlerle ortaya çıktı.

Sahilin Yeni Yat Limanı yanıbaşındaki kumsalın önünden alınan deniz suyu numunesindeki toplam koliform değeri 300 Fekal streptekok 35* olarak ölçüldü.

Aynı günlerde toplam koliform değeri Mezitli Halk Plajında 18 bin, Erdemli Çamlık Plajında 32 bin** değerlerine ulaşarak, hayati tehlike noktasını çoktan aştığı gerçeğiyle yüzleşmemizi sağladı.

Kent merkezinde elde edilen inanılması zor, sevindirici değerler, atılacak adımları da belirliyor aslında…

Kısa sürede sahillerde plaj oluşumunu sağlayacak küçük setler oluşturmak…

Deniz hareketleri çok kısa sürede setlerin yanı başında kumsallar yaratıyor çünkü…

80 yıldır dışkıların boca edildiği deniz bir yıldan kısa zamanda tedavi etti, yaralarını sardı, yeniledi kendisini…

Katlettiğimiz kumsalların yerine de yenilerinin oluşmasına yardımcı olursak, kısa süre sonra gerçekten bu kentin merkezinde denize girecek alanlarımız olacak…

Geriye yağmalanan kıyılarımızın –hangi kurum tarafından işgal edildiğine bakılmadan- halka açılması adımının atılması geliyor.

Müftü deresinin sol ve sağında yer alan eski Belediye ve Halk Plajlarını bile yeniden halkın istifadesine açılması mümkün…

Bu konuda Belediye yanında Valiliğe de önemli görevler düşüyor…

Temiz denizinde mutlu çocuk çığlıklarının duyulduğu,  denize sırtını değil, yüzünü dönen Mersin…

Kavganın değil, barışın umudunu yeşertmesi mümkün olan kent…

Çok mu şey istiyoruz?

Çok mu fazla hayal kurduk?

 

*13.8.2010 tarihli MESKİ başvurusuna istinaden İl Sağlık Müdürlüğünün düzenlediği 18.8.2010 tarihli rapor

** Mersin Sağlık Müdürlüğünün 3.8.2010 tarihli su örneklerine istinaden açıkladığı Ağustos değerleri

Reklamlar

Abdullah Ayan arıtma etkisiyle temizlenen Mersin sahillerini yazdı: Koliform Kazanlı plajında 1100, Mezitli’de 6000 (28.7.2010)

Resim

Suların temizliğiyle ilgili iki yasal düzenleme var…

Biri 1930 tarihli hıfzısıhha kanunu…

Diğeri 2004 yılında yayınlanan ve genellemeleri bir yana bırakıp doğrudan işin can alıcı  noktasına dokunan deniz suyu yönetmeliği…

Hıfzısıhha Kanununun üzerinden tam 80 yıl geçmiş. Dünya nüfusu, yaşam standartları zaman içinde birey yararına akıl almaz biçimde değişmiş…

Örneğin atık suların denize karışması, bir başka ifadeyle dışkıların suları kirletmesi zaman içinde deniz suyu ile ilgili tüm kriterlerin yeni baştan belirlenmesini gerekli kılmış…

Denize girilen yerlerdeki su kalitesini belirleyen ve 100 mililitre su içindeki koliform sayısı olarak ölçülen bakteri sayısı 1930’ ların koşullarında 10 bin iken, zaman içinde bizim de hedeflediğimiz Avrupa Birliği standartlarında +/- %20 oranındaki değişimin kabul edildiği 1000 koliform olarak kabul edilmiş. Bir başka ifadeyle eskiden 10 bin koliform bakterisinin hoş görüldüğü plajlarda bugün 1200 rakamı kabul ediliyor.

2004 yılında Çevre Bakanlığının AB standartları doğrultusunda hazırlayıp yayınladığı yönetmelik bugün için %20 toleranslı 1000’ i kabul ediyor ama 2015 için hedeflenen değerler 500…

Çevre Bakanlığı tüm kurum ve kuruluşların özellikle de diğer Bakanlıkların görüşlerini de alarak bu yönetmeliği yayınlarken, Sağlık Bakanlığının bundan haberdar olmaması olanaksız.

Kaldı ki, iki Bakanlık bürokrasisinin birleştiği bir husus daha var ki, zaten tartışılacak söz bırakmıyor. Deniz Suyu kalitesiyle ilgili ölçümlerin ayda 2 kez İl Sağlık Müdürlüklerinin yapmasını emrediyor 2004 tarihli son yönetmelik.

Peki 2010 yılında Mersin’de ne olmuş?

Sağlık Müdürlüğü Haziran ayında yönetmeliğin amir hükümleri gereği 2 kez ölçmüş tüm Mersin il sınırları içinde kalan plajları… Sonuçları kurumun internet sitesinde de yayınlanan bu ölçümlerin Çevre Müdürlüğüne de bildirilmesi gerekiyor. Ancak burada soluklanalım. Çünkü iki Müdürlükten biri göndermiş ama anladığımız kadarıyla nasıl olduysa diğerine ulaşmamış.

Nereden mi biliyoruz?

22 Haziran 2010 tarihinde ölçülen Mezitli Halk Plajı koliform değerinin 6 bin çıkması üzerine aradığımız Çevre Müdürlüğünce gösterilen tepkilerden. Mayıs ayında ortaya çıkan veriler ışığında Erdemli Halk Plajına “kirlilikle ilgili uyarı tabelası” asan Çevre Müdürlüğüne Mezitli ve Tece plajları ile ilgili Erdemli benzeri uygulama yapıp yapmayacaklarını soruyoruz, Genel Müdürlükle görüştükten sonra talimat doğrultusunda hareket edecekleri biçiminde şeyler söylüyorlar…

Bunun üzerine Çevre Müsteşarlığı döneminde “Yüzme Suyu Kalitesi Yönetmeliğinin” yayınlanmasını sağlayan, ardından Milletvekili seçilen ve ardından  TBMM Çevre Komisyon Başkan vekilliğini sürdüren, çevre konusunda Türkiye’ nin en yetkin isimlerinden Prof. Mustafa Öztürk’ü arıyorum. Öztürk hoca trafikte olmasına rağmen doyurucu, aydınlatıcı bilgiler veriyor. Hoca’ ya göre, Sağlık Bakanlığının 10 bin kriteri çok gerilerde kaldı. AB ile müzakereleri sürdüren Türkiye kaçınılmaz biçimde AB kriterlerini uygulamak, denizlerini de o ölçülere uygun hale getirmek zorunda. Bu nedenle kılavuz değer olarak adlandırılan 1000+/- %20 değerlerinin esas alınması gerektiğini, bu rakamların üzerine çıkılan plajlarla ilgili vatandaşın uyarılması gerektiğini yalın biçimde anlatıyor. Plajlarda alınması gereken önlemler hakkında çok daha radikal şeyler de söylüyor ama, şimdilik bizde saklı kalsın o sözleri…

İki gün boyunca yaptığımız araştırmalar, en yetkin bilim insanlarının bize anlattıklarından çıkardığımız derse gelince: Bu yüzme suyu kalitesi ile ilgili kurumlar arasında hem yetki karmaşası var hem de dayandıkları mevzuat arasında çelişki…

Umarız bu konuda, AB’ yle uyum süreci de göz önüne alınarak, yetkinin de kriterlerin de açıklığa kavuştuğu, halkın sürekli bilgilendirildiği, her şeyin kapalı kapılar ardında değil, şeffaflıkla ve gönül rahatlığıyla paylaşıldığı yeni bir dönem başlar.

Yazıyı tamamlarken kendi adıma çok sevindirici bir gelişme oldu. Mezitli ve Tece plajlarının alarm vermesine karşın, geçmişte büyük kirlilik yaşanan Kazanlı’ da, arıtma tesisinin etkisiyle toplam koliform ve Fekal koliform değerleri kılavuz değerlerin altında çıktı.

Kazanlı Eski Halk Plajından alınan su numunelerinin analizini yapan İl Sağlık Müdürlüğünce düzenlenen 27.7.2010 tarihli rapora göre arıtma tesisinin yanı başında olan ve tesisin derin deşarj etkisinin en yakından hissedildiği beldedeki plajda toplam koliform 1100 ve Fekal koliform değerleri 48 olarak ölçüldü.

Mezitli’ de 6000’e çıkan, Kazanlı’ da 1100 olarak ölçülen değerler…

Belli ki, arıtma tesisi Kazanlı başta olmak üzere, etkisi altındaki denizleri tedavi etmeye başlamış.

Umarım geçici değildir bu iyileşme ve zaman içinde daha da etkin hissederiz…

Ne diyelim darısı arıtma tesisini sabırla bekleyen Mezitli ve Tece’ nin başına…

Yol ve yolsuzluk tartışmaları halkı nasıl etkiler?

Resim

Başlığa bakıp son günlerde Türkiye’ de yaşananların anlatılacağı bir yazı bekleyenler hayal kırıklığına uğrayabilir, çünkü hikâye ülkemizden çok uzaklarda ABD’ de bugünlerde tüm medyayı sarsan olayla, daha doğrusu skandalla ilgili…

Her şey Sandy kasırgasında gösterdiği performansla yıldızı parlayan ve 2016 Başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçilerin en güçlü adayı olarak öne çıkan Chris Christie’ nin yeniden adaylığını koyduğu New Jersey Eyalet seçimleriyle ilgili kampanya dönemindeki akıl almaz bir uygulamayla başladı.

8 Eylül 2013 sabahı, her zaman zaten yeterince tıkalı olan George Washington Köprüsündeki araç trafiği, köprünün New Jersey ayağındaki üç şeridin ikisinin trafiğe kapanmasıyla tamamen felç oldu.

Özellikle o bölgede yer alan Lee Fort kasabası sakinleri adına hayat tamamen durdu. Ambulansla hastaneye yetiştirilmeye çalışılanların içinde hayatını bile kaybedenler, okullarına gitmek için servis otobüslerinde saatlerce aç susuz beklemek zorunda kalan çocuklar, New York’taki işlerine yetişemedikleri için kovulanlar, ücretleri kesilenler ve daha nice trajik öykü…

Üstünden yılda 102 milyon aracın geçtiği dünyanın en işlek köprüsündeki işkence tam 4 gün sürdü. Trafikten en çok etkilenen Fort Lee Belediyesi seçim hengamesi içinde sesini kimselere duyuramazken, Köprünün New Jersey bölümünde kalan işletme ve trafiğinden sorumlu Liman İşletmesinin, uygulamayla ilgili ““Şeritler, yeni trafik modellerinin incelenmesi için kapatıldı” gerekçesi karşısında duyanların şaşkınlığı daha da artıyordu.

“Yeni trafik modeli incelenmesi” adı altında o güne kadar ne böylesi bir araştırma duyulmuştu, ne de yetkili, yetkisiz kimse o uygulama hakkında etkilenecek olan Belediyelere her hangi bir uyarıda bulunmuştu.

Zaten tepkiler üzerine 4 gün sonra üç şeritli yol eskisi gibi yeniden trafiğe açıldı, olan Fort Lee Kasabasında oturanlara oldu.

Kasaba Belediyesinin Demokrat Partili Başkanının, şerit kapatma işini komploya! dayandırması ve yapılanın Cumhuriyetçi Eyalet Vali eliyle kendilerinden intikam alma girişimi olduğu iddiası da sabun köpüğü kadar etkili olmadı ilk günlerde.

Öyle ya, tam 17 Demokrat Parti Belediye Başkanının desteğini arkasına almış, Sandy felaketindeki performansıyla da yıldızı parlayan koca Eyalet Valisinin başka işi kalmamış gibi küçücük bir kasaba Belediye Başkanıyla ne işi olabilirdi ki?

Kamuoyunun çoğunluğu Fort Lee Belediye Başkanı Mark Sokolich’ i bu deli saçmalıklarından yola çıkıp komplo teorileri üretmekle suçladı, bir süre sonra iddialar da unutulur gibi oldu ve Eyalet Valisi Demokratların da önemli katkısıyla (Christie %60,5 oy aldı Kasım seçimlerinde) Cumhuriyetçi kalede yeniden koltuğa oturdu.

Ancak seçimlerin ardından oluşan New Jersey Eyalet Meclisinin Demokrat üyeleri iddiaların peşini bırakmadılar. Köprü krizine yol açan uygulama emrini kimin verdiği sorusunun peşine düştüler.

Derken New Jersey Eyalet Meclisinde soruşturma kararı alındı. Ulaştırma komitesi konu hakkında sorumlu, şikayetçi herkesi ifadeye çağırdı. Yeminli ifadeler işin içinde çapanoğlu olduğunu ortaya koymaktaydı ama somut belgeler gerekiyordu kesin karar için…

Derken başlatılan soruşturmada beklenmedik bir şey oldu ve Aralık ayında Christie’ nin her şeyine vakıf iki yardımcısı sessiz sedasız istifa etti. Başlangıçta durup dururken geldiği sanılan istifalara kimse bir anlam veremedi.

Ta ki, 8 Ocak 2014 günü medyaya servis edilen bazı elektronik posta yazışmaları ve cep telefon mesajları ortalığa saçılana kadar…

Şerit kapatma olayından bir ay kadar önce 13 Ağustos günü Christie’nin yardımcılarından Bridget Anne Kelly, Christie’ nin sırdaşı ve yardımcısı David Wildstein’a kişisel adresinden gönderdiği e-mail’ de “Fort Lee’de biraz trafik sorunu yaratma zamanı” mesajını göndermiş ve Wildstein’ den bir dakika sonra tek kelimelik cevap gelmişti: “anladım”

Basına açıklanan 23 sayfalık yazışmalar; Liman Müdürlüğü’nün, trafik sıkışıklığı sırasında Fort Lee belediye başkanı Sokolich’in yardım taleplerini bilerek göz ardı ettiğini, hatta bu taleplerin Christie’nin yakın çevresindekiler için alay konusu olduğunu da ortaya koyuyordu.

Okul otobüslerinin trafikte mahsur kaldığını belirten Sokolich’in yardım isteğinin kendisine ulaştığını söyleyen bir yetkili “bu duruma gülümsemem yanlış mı olur?” diye soruyor, bir başka yetkili soruya şu yanıtı veriyordu: “Hayır, onlar Buono seçmenlerinin çocukları…”

Buono dedikleri, Christie’nin Kasım seçimlerindeki rakibi Demokrat siyasetçi Barbara Buono’ydu.

Christie’nin seçim kampanyasını yöneten Bill Sepien de, köprü trafik şeritlerinin kapanmasıyla ilgili iddialar konusunda medya mensuplarıyla sohbet ederken; Sokolich’i “geri zekalı” sözleriyle tanımlamış, Hırvat kökenli Amerikalı Sokolich’ e sanki ayıp bir şeymiş gibi “o Sırp” yaftasını yapıştırmıştı.

Oysa gelecekte yaşanacakları haber veren sağduyulu bir ses Hudson nehri üzerindeki köprü otoritesi Cedrick Fulton trafiği kilitleyecek uygulamayı hayata geçirmeye hazırlanan Wildstein’i “bunun sonu iyi olmaz” diye uyardığını ancak Wildstein’ in omuz silktiğini anlatacaktı New York Times’e…

“Şok” yazışmaların ortalığa saçılması ardından Christie iki saat süren basın toplantısı düzenledi ve ilgisi ve bilgisi dışında gelişen olaylar nedeniyle “yapılan rezil aptallıktan dolayı şaşkına döndüm, aşağılandım ve mahcup oldum” diyerek, çevresindeki kadronun kendisini yanılttığını iddia etti.

Christie, Fort Lee’de “trafik problemi yaratılmasını” isteyen mesajın yazarı Bridget Anne Kelly’yi, kendisine yalan söylediği için işten attığını da kaydetti ve ekledi: “Her gün bana çalışan 65 bin kişi var ve bu insanların her birinin dakika başı ne yaptığını bilemem. Ama bu önemli değil, sonuçta onların ne yaptığından ben sorumluyum.”

New Jersey ve Fort Lee halkından ve iddiaları soruşturan eyalet meclisinden özür dileyen Christie, basın toplantısındaki konuşmada 24 kez özür diledi ve 16 kez 16 kez üzgün olduğunu söyledi… Christie, bir gazetecinin, kalp sorunu olan 91 yaşındaki bir kadını taşıyan ambulansın trafik sıkışıklığına takılarak geç kaldığı için hastanede öldüğünü hatırlatan bir gazeteciye de, “bakın, yanımda çalışan kişilerin hareketleri konusunda yapabileceğim tek şey özür dilemek. Keşke zamanı tersine çevirebilsem, ama özür dilemekten başka elden ne gelir?” karşılığını verdi.

Christie, seçimlerde kendisini desteklemeyen Fort Lee belediye başkanı Sokolich’ in “kendisini desteklemedim diye intikam aldı” iddiasını da ret etti ve ekledi “Sokolich, desteğini alma hususunda hiçbir zaman radarımda olmadı. Bu olayın politikayla bir ilgisi olamaz. Kendisini tanımıyorum bile, bir yerde karşılaşsam kim olduğunu çıkaramam”

Christie bununla da kalmadı. Geçen hafta 9 bin haneli 35 bin nüfuslu Fort Lee kasabasını ziyaret edip yolda görse tanımayacağını söylediği Sokolich’ in ayağına kadar gidip özürlerinin kabulünü diledi. Sokolich ziyaretin ardından memnuniyetini dile getirirken, özür konusunda samimi olduğuna inandığı Christie’ ye dokundurmadan da duramadı. ” bundan sonra radarınızda olacak mıyım?” diye sordu. Aldığın cevap ta anlamlı: “bundan sonra Fort Lee ve halkı radarımda olacak”

Peki özürler ve kucaklaşmalar ardından tartışmalar sona erdi mi? Medyanın şu günlerde artan ilgisiyle mikrofon uzattığı trafik mağdurları konunun kolay kolay kapanmayacağını gösteriyor.

Örneğin trafik krizi sırasında köprüde mahsur kalan Claude Lewin; “Christie’nin bize yüzde yüz doğruyu anlattığına inanmıyorum. Tüm skandallarda olduğu gibi politikacılar, sadece bir şeyler olduktan sonra pişmanlık gösteriyor. O çile dört gün sürdü. Vali ilk gün ne olduğunu anlamak için telefona sarılıp personelini aramalıydı” diyor.

Christie ve ekibini iyi tanıyan pek çok gözlemci de, kurmaylarıyla çok sıkı ilişkide olan valinin,  kendisi adına intikam senaryolarını sahneye koyan yardımcı ekipten soyutlanamayacağı iddiasında.

Beyaz Saray hayalleri bitti mi?

Christie’nin rakiplerine karşı “kabadayı” taktiklerine başvurmakla ünlendiğini söyleyen bazı gözlemciler de, valinin olayla doğrudan ilgisi olmasa bile, ofisinde yarattığı bu “kültürün” ekibini de etkilemiş olabileceğine dikkat çekiyor.

Örneğin son gelişmeleri irdeleyen bir köşe yazarı, Christie’nin “sırdaşlarından” David Wildstein’ın Fort Lee’de trafik sorunu yaratılmasını isteyen Kelly’ye “neyi, hangi gerekçeyle,nasıl yapması gerektiğini sorgulayacağına , tek kelimelik“anladım” yanıtını vermesini, iki kurmay arasında daha önce de benzer konuşmaların geçtiğinin delili olarak değerlendiriyor.

Christie, yaptığı güçlü özürle şu an için skandalı yatıştırmış gibi görünse de, durumdan vazife çıkarmayı seven avukatların da katkısıyla asıl zorluklar bundan sonra başlayacak gibi:

Trafik sıkışıklığı sırasında fenalık geçiren, New York’taki işleri ve randevularına yetişemeyen, çocuklarını okullarından alamayan ya da hastaneye gidemeyen binlerce kişi, valilik aleyhine toplu tazminat davası açmaya hazırlanıyor.

Üstelik federal hükümet veya eyaletin adalet bakanlığı, halkın seyahat özgürlüğünü kısıtladığı ve acil yardım araçlarını engelleyerek insan hayatını tehlikeye attığı gerekçesiyle Christie ve ekibi hakkında ceza davası açılması için her an suç duyurusunda da bulunabilir.

Ama Christe’ yi bekleyen ve siyasi kaderini belirleyecek asıl gelişme, tüm stratejisini 2016 Başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçilerin en güçlü adayı olma temeline dayandıran ve attığı adımlar bu yönde olan Valinin Beyaz Saray rüyalarını son günlerde kabusa çevirdiği gerçeği…

Anketlerde %60 ile rahat kazanacağı anlaşılan geleceği parlak siyasetçi veya kendisinden habersiz çevresindeki yardakçıları daha yüksek oy oranının Başkanlık adaylığını destekleyeceği hesabıyla bir kaos senaryosunu sahneye koysa da, Demokrat seçmenleri güç durumda bırakacak bu hamlenin ters teptiği ve pembe hayallerin yerini çok daha ciddi sorunların aldığı şimdiden ortaya çıktı.

Christie, skandalla herhangi bir ilgisi olmadığını öylesine kesin bir dille ifade etti ki, bundan sonra skandalla kendisini ilişkilendirecek en küçük kanıt bırakın başkanlık adaylığını, görevinden azledilmesine yol açar.

Her gün ABD’ deki olayın bin kat beterine tanık olup, kanıksayan ülkem insanına tuhaf gelse de, trajikomik bir yol hikâyesinden çıkarılacak dersler yok mu?

Bir değil pek çok sonuç var ama birini kulaklara küpe etmek lazım…

Amerikalı her şeyi affediyor ama yalanı asla…

Unutmayın Clinton’ u da Monica skandalı nedeniyle değil, önce inkâr ettiği ilişkiyi sonra kabul ettiği için vicdanlarda mahkûm etmişti.

İnsanla yapıldığı için yalansız siyaset elbette çok zor ama en aza indiği ve yalanın bedelinin ağır faturalarla ödendiği ülkeler seviyesine ulaşmak dileğiyle…

Arslanköy’ ün Demokrasi Mücadelesi… -7-

Arslanköy’ ün Demokrasi Mücadelesi…  -7-

Kaldığımız yerden devam edelim ve olayların ilk duyulduğu an Mersin’de yaşananları o günkü gazeteden yansıtalım:

“Arslan köyünde vukua gelen esef verici hadise hakkında adli ve idari tahkikatlarda bulunmak üzere dün Vali Tevfik Sırrı Gür, Cumhuriyet Savcısı Seyfi Ökmen, Jandarma Alay komutanı Necip Korkmaz, Hükümet Tabibi ve Jandarma Bölük komutan Vekili otomobille Fındıkpınarına gitmişlerdir. Geceyi orada geçirdikten sonra bu sabah hayvanlarla Aslan köyüne gideceklerdir.

Diğer taraftan alınan ilk haberlerde hadiseye yüzlerce köylünün katılmış olması nazarı dikkate alınarak bir emniyet tedbiri olmak üzere Aslan köyüne Silifke Jandarma okulundan bir bölük gönderilmiştir. Köyün uzak oluşu ve telefon irtibatının da bulunmayışı yüzünden hadise hakkında dünkü sayımızda yazdıklarımızdan fazla malumat alınamamıştır. Hakiki durum bugün Vali ile Cumhuriyet Savcısının köyde yapacakları tahkikatla anlaşılacaktır.

Dün Fındıkpınarı’ ndan verilen bazı haberlerde hadisede elebaşılık yapan bazı köylülerin Arslan köyünden kaçtıkları bildirilmişse de bunun doğruluk derecesi etrafında tamamlayıcı malumat alınamamıştır. (28 Şubat 1947 Yeni Mersin)

Görüldüğü gibi bir gün öncesine göre biraz daha dikkatli üslup kullanıyor gazete ama iki gün boyunca yazdıklarının tümü “telefonla alındığı söylenen” bilgiler kadar uçuk.

Vali Gür Fındıkpınarı’ na kadar gidiyor ama ondan ötesine her nedense devam etmiyor (her ne kadar sağlık gerekçesiyle rahatsızlığını ileri sürüp geri dönse de, aslında aldığı istihbarat nedeniyle, olayların kendisine anlatıldığı biçimiyle Menemen benzeri isyandan uzak halk hareketi olması ihtimalini de yabana atmamalı)

Bunu bir süre sonra Konya’ya alınacak duruşmalar sırasında mahkeme kayıtlarına düşen ifadelerden de anlamak mümkün. Özellikle Silifke Jandarma Okulundan olayları kontrol almak üzere görevlendirilen bölük komutanı Teğmen Mehmet Çağlar (duruşmalar sırasında Adana’da Orman Mühendisi olarak görev yapmaktadır) Mahkemede verdiği bilgilerle gerçeğin ortaya çıkmasına hayli katkı yapacak, Tek parti dönemine uyumlu bir kumpas olduğu anlaşılacak ve bu durum Mahkeme kayıtlarına da yansıyacaktır bir süre sonra.

İyi de 1947 Şubatının o son haftasında Arslanköy’ ü ve devlete karşı direnen köylüleri demokrasi tarihine taşıyan süreç boyunca gerçekten neler yaşandı?

Elimizde kendi pencerelerinden ve görüşlerine uygun gazetelere attırdıkları manşetler yanında Mersin’de Savcının ilk günlerde “isyan” diye başlattığı soruşturmanın sonunda “demokratik direniş hakkı” olarak sonuçlanan davanın mahkeme tutanakları var. O tutanaklarda da, o günlerdeki mücadelelerinden başlayarak uzunca süre ülkenin en saygın hukukçuları olarak anılacak nice savunma avukatının katkısıyla çok farklı bir yere oturan bana kalsa “kutsal isyan” olarak adlandırılması gereken inanılması zor olaylar dizisi.

Aslında Yeni Mersin’in o günlerde Arslanköy olaylarını haberleştirme üslubu dönemin baskıcı yönetim tarzına rağmen farklı tepkilerle de karşılaşır. Örneğin Adana’ da yayınlanan Demokrat Gazetesi 28 Şubat 1947 tarihli sayısında “Yeni Mersin Gazetesinin Arslanköy olayları hakkındaki haberi tamamen şişirmedir ve hakikati mübalağalarla umumi efkâra aksettirmek istemiştir” diyerek provokatör suçlamasına varacak düzeyde hayli sert eleştiriler yöneltir Mersin’den yayın yapan gazeteye.

Dileğim günün birinde milyonlarca insana o 1947 Şubatının Arslanköy’ de ruh bulan, kadınların temelini oluşturduğu inanılmaz hikâyenin bir biçimde anlatılması, yaşanması ve yaşatılması…

Bunun için Arslanköy olaylarını devletin o günlerdeki yöneticilerince Yeni Mersin’ e dikte ettirdiği tarifiyle ” tarihi müessif hadiselerini”, Mersin’deki adli makamların girişimi sonucu ‘isyan’ gerekçesiyle kadın erkek 47 kişiyi tutuklanmasıyla sonuçlanan süreci tüm bilinmeyen detaylarıyla ve arşivlere, belgelere dayanarak anlatmak…

Adalet Bakanlığı emriyle Mersin’den Konya’ya tutuklu ve elleri kelepçeli sevk edilen onca kadın, erkeğin çektiği acıları, işkenceden beter zulmü, memedeki bebekleriyle kar kış onca eziyete maruz kalan Arslanköy’ ün yiğit kadınlarını gelecek nesillerin de hatırlamasını sağlamak amacıyla yazmak ve tüm yönleri, gerçekleriyle ortaya koymak…

Geleceğe bırakmayı hayal ettiğim rüyalarımdan biri bu…

Bunu gerçek kılmak için iyisi sözü fazla uzatmadan belgelerle nefes kesen olayları anlatmaya başlayalım o halde…

 

 

Arslanköy’ ün demokrasi mücadelesi… -6-

Arslanköy’ ün demokrasi mücadelesi… -6-

Arslanköy seçimi o tarihte tek parti iktidarının yanında yer alan Yeni Mersin Gazetesinin 26 Şubat tarihli nüshasının tepesinde manşetten verilir:

Arslanköyde bir Milletvekilinin müdahalesi yüzünden seçim yapılamadı” manşetiyle verilen haberin detayları da hayli ilginçtir:

“Arslan köyde çıkmak üzere olan hadise jandarma ve ihtiyar heyetinin aldıkları tedbirler bu arada seçimin tehiriyle önlenmiş durum Valilik makamına bildirilmiştir. Seçim yerine gönderilen Kuzucu Belen Bucak Müdürü de seçimi yapamadığından Valilik makamınca Hususi Muhasebe Müdürü ile Jandarma Bölük Kumandanı ödevlendirilmiş ve evvelki gün öğleden sonra yola çıkmışlardır. Seçimin bugün veya yarın yapılacağı muhakkak görülmektedir. Haber aldığımıza göre Arslanköyde seçimin yapılmamasına sebep seçimden birkaç gün önce Arslanköyüne giden İçel Milletvekili Saim Ergenekon’un seçime müdahalesi ve DP lehine hareket etmiş olmasıdır. Yine haber aldığımıza göre DP’liler kazanamayacaklarını anlayınca gürültü çıkararak fesat karıştırıp seçimi tehir etme yolunu tutmaktadırlar. Kaybettikleri yerlerde her türlü bahaneler gösterip zabıtlar tutmaktalar”

Ve aynı gazetenin 27 Şubat 1947 tarihli nüshasının birinci sayfasının yarısından fazlası, köye giden seçim heyetinin başına gelenleri hikaye etmekte ve  “Arslan köyünde müessif bir hadise” başlığı altında yer alan “Dün Arslanköyünde Muhtar ve ihtiyar heyetleri seçimi yapılırken Demokratlar esef verici kargaşa çıkardılar”  alt manşetiyle ve oldukça geniş biçimde vermektedir.

Gazetedeki habere göre olaylar Demokrat Parti Milletvekili Saim Ergenekon’un kışkırtmaları sonucu çıkmış, seçimin birilerine göre en uygun mekan olan ‘okuma odasında’  yapılmasına Demokratların karşı çıkması ve yetkisi olmadığı halde Saim Ergenekon’un sandık başında bulunmak istemesi olayları körüklemiştir.

Şöyle devam eder haber:

“Muhtarın kanuni cevabına karşı Demokratların gürültü çıkarması üzerine köy ihtiyar heyeti seçimin normal tarzda yapılmayacağını kestirerek ve bir hadise çıkmasından da korkularak seçimin tehirini uygun bulmuş ve keyfiyeti bir zabıtla tesbit ederek vilayete bildirmiştir.

Valilik köyün büyüklüğünü nazarı dikkate alarak ve herhangi bir hadise çıkmasını önleyici tedbirler almak üzere merkez jandarma komutanı yüzbaşı Sıtkı Dağgeçen’ i memur etmiş ve seçime nezaret etmek üzere de Özel İdare Müdürü gönderilmiş ve Bucak Müdürüne de Arslan Köyde bulunması tebliğ edilmiştir. Ve evvelki gün Jandarma Komutanı Yüzbaşı Sıtkı Dağgeçen, Özel İdare Müdürü ve Jandarma Gedikli başçavuşu, bir jandarma onbaşı ve bir jandarma Arslan Köyüne gitmişlerdir.

Kışkırtıcı mahiyette konuşan ve köylülere direktifler veren Milletvekili Saim Ergenekon evvelki gün civar köylerden celp ettiği bazı adamlar ve yanında beraber götürdüğü Muhittin Hoca ile beraber gizli bir toplantı daha yaptıktan sonra Arslanköyden ayrılmış ve Evcili köyüne gelmiştir.

Merkezden gönderilen seçim heyeti köye varınca oradaki demokratlar kendilerinin muhtarı seçtiklerini ve yeni seçime girmeyeceklerini söylemiş ve sakladıkları seçim sandığını vermek istememişlerdir. Bunun üzerine Özel İdare Müdürü ve yüzbaşı böyle gizli yapılan seçimin hükümsüz olduğunu, kanuni seçimin ihtiyar heyeti tarafından yapılabileceğini ve sandığı sakladıkları yerden ihtiyar heyetinin bulunduğu yere getirmelerini seçimin kesinlikle serbestçe ve kendilerinin nezareti altında yapılacağını söylemişlerse de Demokratlar sandığın nerede olduğunu bilmediklerini söylemişlerdir.

Bu sırada Eğitmen Mustafa kubilay’a başvuran Jandarma Komutanı sandığı saklamanın kanunsuz bir hareket olduğunu, sandık kimde ise getirilmesine vasıta olmasını söylüyor. Eğitmen bu işi kendisinin yapmayacağını, babasını gönderirlerse bu işi halledeceğini söylüyor ve ayrılıyor.

Aradan zaman geçiyor ama ne sandık ne de haber geliyor. Jandarma Komutanına eve gidip sandığı bizzat alması teklif ediliyor. Davet üzerine yüzbaşı yanına bir onbaşı ve silahsız er alarak eğitmenle beraber sandığı almak üzere eve gidiyor. Evin geniş avlusuna girer girmez oraya daha önce saklanmış olan ve sayılarının 200 kadar olduğu tahmin edilen kadın, erkek demokratlar ellerinde bıçak, sopa ve taş olduğu halde birden bire ortaya çıkarak jandarma kumandanı ve yanındaki onbaşı ile ere saldırıyor, alabildiğine vurmaya başlıyorlar. Jandarma Komutanı başından, onbaşı Fahri kolundan yaralanıyor. (Onbaşı Fahri ile öğretmen Kubilay arasında 1946 il genel meclis seçimlerinin ertesi günü yaşananları haberleştiren aynı gazetenin o günkü ve bugünkü ifadelerine dikkat)

Jandarmalar silahsız oldukları için bir şey yapamıyorlar. Fakat Jandarma Komutanı tabancasını çıkararak gözleri kararan mütecavizleri korkutmak için havaya üç el silah sıkıyor. Silah sesinden ürkerek biraz geriye çekilen mütecavizlerin bu durumundan faydalanan Jandarma Komutanı, onbaşı ve er aralarından sıyrılarak kendilerini avludan dışarıya atıyorlar. Fakat Jandarma eri aldığı yaranın tesiriyle çok uzaklaşmadan ev civarında yıkılıyorsa da nasılsa insafa gelen Demokratlar bu kere fazla şey yapmıyorlar, er orada baygın kalıyor.

Mürettep (tertiplenmiş) olduğunda şüphe bulunmayan bu hadisede bulunmak üzere çoğu da civar köylerden gelen demokratlar bir taraftan Jandarma komutanına pusu kurarken kadın erkek bir çoğu da karakolu sarmış, ağır sözlerle tehditlere başlamışlardır. Jandarma komutanı bu durum karşısında köyde daha fazla kalmayarak Fındıkpınarı’na gelmiştir. Yarası ağır olan jandarma eri Tahir beygire sarılarak üç kişi tarafından taşınarak fındıkpınarı’ na getirilmiştir.

Hadise Arslan köyünden telefonla Mersin’e bildirilmek istenmişse de demokratların daha önce tertibat alarak telefon tellerini kestikleri anlaşılmıştır. Bunun neticesinde Arslan köyle muhabere edilememiş ve Fındıkpınarı yakınında Orman İdaresinin telefonundan faydalanılarak hadise Vilayete Bucak Müdürü tarafından şu şekilde bildirilmiştir: “Arslan köyündeki demokratlar adeta isyan etmişlerdir. Jandarma Bölük komutanı Sıtkı Dağgeçen, Fahri onbaşı ve jandarma eri Tahir ağır yaralıdır. Asayişin iadesi için jandarma karakolunun takviyesi”

Yüzbaşı Sıtkı ise Alay komutanlığına telefon raporunda “kahpece pusuya düşürüldük, ben ve onbaşı Fahri ile er Tahir ağır yaralı olarak Fındıkpınarı’ na geldik” demiştir.

Bucak Müdürü ve Jandarma Komutanından alınan bu telefon raporları üzerine Vali Tevfik Sırrı Gür derhal lazım gelenlere emir vererek gereken tertibatı almış ve keyfiyetten Cumhuriyet Savcılığı da haberdar edilmiştir.

Bu sabah takviye edilen jandarma sekiz kamyonla dün gece sabaha karşı Arslan köyüne gitmek üzere yola çıkarılmış Vali, Cumhuriyet Savcısı, Jandarma Alay Komutanı da bu sabah erkenden Arslan köyüne hareket etmiş olacaklardır.

Fındıkpınarından bildirildiğine göre Arslan köyünde bu hadiseler olduktan sonra oradan ayrılan iki demokrat Evcili köyünde bulunan DP Milletvekili Saim Ergenekon ile temas etmek üzere Evcili’ ye gelmiş ve orada Milletvekili ile bir müddet konuştuktan sonra bu adamlardan birisi tekrar Aslan köyüne dönmüştür.

Gene Fındıkpınarından alınan malumata göre Aslan köyündeki demokratlardan bazıları köyden uzaklaşmışlar ve dün gece geç vakit Mersin’den gelen bir kamyona binerek meçhul bir semte geçmişlerdir.

Arslan  köyündeki bu hadise Mersin’de büyük teessür uyandırmıştır. Bir çok kimseler DP Milletvekillerinin köylülerle yaptıkları kışkırtıcı konuşmalar, neşredilen beyannamelerden sonra bu kabil hadiselerin esasen beklenmekte olduğunu söylemektedirler.

Gene İçel Milletvekillerinden Halil Atalay’ da evvelki gün Musalı köyünde bir gece kalarak tahriklerde bulunmuş, seçim yapılan köyde muhtarlığı CHP kazanınca köylüleri ihtiyar heyeti seçimine sokmamıştır.”

Ve 28 Şubat 1947 Cuma günü yayınlanan Yeni Mersin Arslanköy Hadisesi başlığı altında “hadisede elebaşılık yapan bazı köylülerin kaçtıkları bildirilmekte.

Silifke Jandarma Okulundan bir bölük gönderildi” başlığı altında gazete olayları kendi siyasi penceresinden veya daha güçlü olasılıkla ilanından kâğıt tahsisine kadar her şeyiyle varlığını borçlu olduğu o günün hikmetinden sual olunmaz idarecilerinin dikte ettirdiği biçimiyle vermeyi sürdürmektedir.

Devam edeceğiz bugüne kadar gün yüzüne çıkmamış yanlarıyla o karanlık günleri anlatmaya, tek yanlı olarak hafızalara kazınmaya çalışılan tarihin gerçek yüzüne ışık tutmaya…

Arslanköy’ ün Demokrasi Mücadelesi -5-

Arslanköy’ ün Demokrasi Mücadelesi -5-

Arslanköy (eski adıyla Efrenk); denizden 1500 metre yükseklikte, Osmanlı döneminde Nahiye (Bucak) merkezi olacak kadar kalabalık (üç bin nüfusa sahip), Mersin’e 60 km uzaklıkta olsa da, ulaşımın Fındıkpınarı’na kadar araçlarla ondan sonra yaya veya at sırtında ulaşılan ve 1947 koşullarında Mersin’den yolculuğun 18, 19 saat sürdüğü bir köy…

1946 Eylülünde savundukları Halk Partisini devlet gibi gören Muhtar, Jandarma Komutanı gibilerle, yıllardır kendilerini ezen zalimlere dur diyen geniş halk kesimleri, köy öğretmeni ve illa da kadınlar…

Sandığı namus belleyen ve yıllarca kendilerine zulmeden devletle sembolleştirdikleri muhtardan kurtuluşun çaresi, vesilesi sayan Arslanköy’ ün yiğit kadınları…

Görmeye kalktıkları büyük hesabın Devlete hükmedenler açısından kapanmadığını çok acı biçimde görecekleri 1947 Şubatına metrelerce kar altında girdiler.

Mersin’in DP Milletvekili olarak Ankara’ya yolladığı Saim Ergenekon ile köyün önde gelenlerinden Hoca Muhittin Yıldırım 18 Şubat günü Arslanköy’ e gelir, kurbanlar kesilerek karşılanan ikili köy kahvesinde dinleyenlere köy kalkınması ve başlayan yeni dönem siyaseti hakkında konferans verirler. Bir gün sonra ikiliye sonradan olayların en önemli ismi haline gelecek öğretmen Mustafa Kubilay’ da katılır.

O günlerdeki yasa gereği seçim tarihini belirlemekle yükümlü olan Kuzucubelen Bucak Müdürü, Arslanköy seçimlerinin 21 Şubat günü yapılacağını açıklar. DP’ yi ezici biçimde destekleyen ve seçimi mevcut muhtardan kurtuluş olarak gören köyün İhtiyar Heyeti seçimin köy odasında yapılmasını isterken Halk Partili mevcut Muhtar sandığın Halkevine koyulmasında diretir.

Uzun tartışmalardan sonra çoğunluk kararıyla kararlaştırılan Köy odasından vazgeçilir, seçimin Halkevinde yapılacağı duyurulur. Yine yasa gereği sandık başında bulunmaları doğal olan DP’nin gösterdiği sandık müşahitlerine izin verilmez. Bu da yetmez rey kullanan seçmenler başına gittikleri sandığın arkasında delik olduğunu görünce Öğretmen kubilay’ a durumu bildirir. Halkın kararlı tutumunu gören mevcut muhtar Tahir Şahin ne yaparsa yapsın kazanamayacağını anlamıştır, seçimin Bucak Müdürü nezaretinde yapılması gerektiğini söyleyerek başlamış oy verme işlemini durdurur.

22 Şubat sabahı halk bayram yerine gider gibi sandık başına koşar ancak Bucak Müdürü yine gelememiştir, bir kez daha ertelenir seçim.

Nihayet Arslanköy’ ün bağlı olduğu Kuzucu Belen Bucak Müdürü Hilmi Levent’in gelmesiyle 23 Şubat günü saat 8.30’ da oy verme işlemi bu kez köy odasında başlar. Yoğun katılım nedeniyle sandık ancak 20’ de kapanır. Bucak Müdürü Hilmi, mevcut Muhtar Tahir ve müşahit olarak seçilenler son ana kadar sandık başındadır. Hemen sayıma geçilmesi gerekirken Bucak Müdürü rahatsızlığını öne sürerek tasnifin ertesi güne bırakıldığını açıklamakla kalmaz, iki jandarma eri göndererek sandıkların karakolda muhafaza altına alınmasını emreder. Ancak sonuçtan emin halk sandığın karakola götürülmesinin ne anlama geldiğini çok iyi bilmektedir, itiraz eder karara. Bunun üzerine sandığın bulunduğu köy odasında tutulmasına karar verilir. Odanın kapısı; ihtiyar heyetinden üç, jandarmadan iki kişinin yer aldığı komisyonca kilitlenip, mühürlenir ve anahtarlar da Nahiye (Bucak) Müdürüne teslim edilir.

Bucak Müdürü istirahata çekilirken 100 kadar DP taraftarı köylü sandığın bulunduğu Köy Odasının önünde ateş yakarak hem ilan edilecek zaferi kutlamaya başlar hem de sandık başında nöbet tutarlar sabaha kadar…

24 Şubat sabahı Bucak Müdürü, köyden muhtarın belirlediği üç gözlemci ve öğretmen Mustafa Kubilay’ın huzurunda sandık tutanakla açılır, sayımın daha başında çıkan oylar işin rengini belli etmiştir. Muhtar Tahir Şahin yanına üç Halk Partili müşahidi de alarak Mersin’ e Vali Tevfik Sırrı Gür’e seçimin kaybedildiğini bildirme telaşıyla yola çıkar.

Tahir Şahin ve yanındakiler yola koyuladursun onların yokluğunda sürdürülen tasnif sona erer. DP’nin adayı Harun Yedigöz 566 oy alırken, eski muhtar Tahir’ e 54 oy çıktığı anlaşılır.  Sonuç tutanağı Bucak Müdürü, mevcut azalar ve Mersin’e kaçan Tahir’in yerine vekâlet eden yardımcısı tarafından imzalanır, Mersin Valiliğine ulaştırılmak üzere artık yeni Muhtar kabul edilen Harun Yedigöz ve arkadaşlarına teslim edilir. Yeni Muhtarı tebrik eden Bucak Müdürü Hilmi gönlü rahat biçimde köyden ayrılır.

Sayılan kullanılmış oy pusulaları her ihtimale karşı aynı sandıklara koyulup sandığın ağzı mühürlenir ve köylünün talebi üzerine Öğretmen Mustafa Kubilay’ a yeddi emin sıfatıyla tevdi edilir.

Arslanköy’ de geceye kadar devam eden sayım devam ededursun, Tahir Şahin Mersin’e ulaşır ve Valinin huzuruna çıkarak, seçimin DP’lilerin hileleriyle kaybedildiğini bildirir. Vali Gür iddiaları soruşturmak, Bucak Müdürüne ulaşıp bilgi almak, en azından seçim sonuç mazbatasını beklemek yerine derhal seçimlerin iptal kararını alır. Vakit kaybetmeden Vilayet Hususi Muhasebe Müdürü Hakkı Sümer ve Jandarma Yüzbaşı Sıtkı Dağgeçen’i yanlarına yeterince asker alarak, “hile karışan” Arslanköy seçimlerini yeniden yapma, daha doğru ifadeyle “gereğini ifa” talimatıyla yola çıkmalarını emreder.

Hemen yola koyulan ekibin arabası kara saplanınca çevreden temin edilen atlarla yola devam ederler. Güç bela ilerlerken karşıdan gelmekte olan ve sonuç mazbatasını Vilayete götürmekte olan yeni Muhtar ve yanındakilere rastlarlar. Seçimlerin sonuçlandığı Valinin görevlendirdiği Mersinden gelmekte olan ekibe anlatılırsa da Komutan ısrarla köye gidip aldığı emir gereği seçimi yeniden yaptıracağını ifade eder. Bunun üzerine çiçeği burnunda Muhtar Yedigöz seçildiğine dair mazbatayı Valiliğe götürmeleri için yanındaki iki köylüye emanet ederek Gür’ün gönderdiği Seçim Komisyon ekibiyle birlikte köye döner. (Akşam Gazetesi 14.11.1947)

 

16 Ekim 2002 tarihli yazı… 12 yıl önceki hayal kırıklığının tekrarı…

16 Ekim 2002 tarihli yazı… 12 yıl önceki hayal kırıklığının tekrarı…

Başlık üzerinde epeyi oynadım, defalarca yazıp bozdum, sonunda yukarıdakinde karar kıldım…

2002′ de de interneti kullanıyordum ama yazılarımın yayınlandığı gazete henüz dijital ortama geçmediği için yazılarım belli sayıda okuyucuya ulaşabiliyordu.

Oysa bugün dünyanın neresinde olursanız olun, yazdıklarınızı meraklısı bulup okuyabiliyor. Bu nedenle kimi eski zaman tünelinde kalmış yazılarımı, dileyen ulaşsın beklentisinden çok, geleceğe taşımak ve gök kubbede hiç bir şeyin kaybolmayacağı umuduyla yeniden yayınlamayı düşünüyorum.

Latin harfleri kullanmaya başladığımız 1929 ve sonrası gazete arşivlerine sıkça başvuruyor, okuduklarımdan hem dersler çıkarıyor hem de yaşananları günümüzle karşılaştırmak çoğu zaman hayli eğlenceli oluyor.

İleride bir gün yeni nesillerin “eskilerde ne olmuş?” merakını bir nebze giderir diye 15 yıldır kaleme aldığım ancak son yıllarda internet ortamına taşınan yazılarımdan ilginç bulduklarımı vakit oldukça paylaşmayı bu nedenle önemsiyorum.

Aşağıdaki yazı 16 Ekim 2002 tarihinde Bugün Mersin gazetesi ve ufukturu.net sitesinde yayınlandı. (Keşke ufukturu.net sitesinin o günlerdeki arşivi yeni yazı ve haberlere yer açmak amacıyla kaldırılmasaydı diyeceğim ama keşkeler gideni geri getirmiyor ve Allahtan epeyi eksikleri olmasına rağmen o günlerdeki gazeteleri saklamışım diye avunuyorum)

“Manifesto…

Son bir iki hafta içinde birileri Irak, Kıbrıs gibi gerekçelerle şapkalarından tavşan çıkarmazsa 3 Kasım günü sandığa gideceğiz.

Bu bir seçimden öte birilerini sandığa gömme hareketine benziyor.

Herkes seçim uzmanı kesildi ya, kimisinin ağzında hep aynı terane: “seçim havası yok…”

Seçim havası yok çünkü insanlar dört gözle birilerini iktidara taşıma heyecanında değil. Aksine farklı bir kararlılık var. Bu kararlılık seçimden öte bir şey. “Artık yeter” ihtarından anlamayan birilerine halkın kendi diliyle, eliyle şamarı indirme kararlılığı…

Yine de sandığa gittiğimizde unutmamamız gereken bazı kriterler olmalı:

-Bundan sonra demokrasiye, sivilleşmeye, insan haklarına sahip çıkmamız gerekiyor.

Kendimizi tebaa, yönetenleri padişah gördük. Hep birilerine biat ettik. Siyasetçileri, bakanları, başbakanları ekmek kapısı sandık.

Kendi seçtiğimiz vekillerimizi; hastamıza, tayin bekleyen gence yardım edecek can simidi gibi gördük.

Hadi bunlar seçilmiş, vekalet verdiğimiz ve bizim adımıza hareket edecek kişilerdi diyelim, ya bürokrasi karşısında boyun eğmemize ne demeli?

Amerikalı tartıştığı bürokrata “sen bana hizmet etmek zorundasın, çünkü maaşını benden alıyorsun” diyebiliyor. Türkiyede kaç kişi böyle bir cümleyi söylemeye kalkışabilir?

Hangi bürokrat haksızlık yaptığında mağdur hesap sorabiliyor?

Artık “bana ne” demeyeceğiz. Aman başıma bir iş gelir lüksümüz de kalmadı. Haksızlığa uğradığımızda kim olursa olsun gaddarın yakasına yapışalım.

Bürokrasi ve siyasiler bizden korksun. Biz halkız ve çoğunluğuz, yeter ki gücümüzü bilelim.

-Çocuklarımızın bilgisayar kullanmasını, internete bağlanmasını sağlayalım. Günümüz koşullarında bu enstrümanlar pahalı yatırım olmaktan çıktı. Bugüne kadar ulaşamadığımız gerçeklere ancak bu yolla erişeceğiz.

Tarafsız yayın kuruluşlarına, mahalli radyo ve televizyonlara sahip çıkacağız. Onların içinden yalancı ve çıkarcıları ayıklayıp doğru ve dürüst yayın yapanları ödüllendireceğiz.

Güzel mankenlerin boyalı dünyasından çok ülke gerçeklerine kafa yormamız gerekiyor. ARTIK İZLEYİCİ OLMAKTAN ÇIKIN. GÖRDÜĞÜNÜ SORGULAYAN, ANLAYAN, GEREKİRSE DOĞRU BİLDİKLERİ İÇİN SAVAŞAN İNSANLAR OLMAYA BAKIN…

-‘Bana ne’ cilikten, ‘aman, böyle gelmiş böyle gider’ kaderciliğinden vazgeçeceğiz.

Birileri son on yılda hızlanan biçimde sizi soydu. O hırsızlara acımadan, yaşananları unutmadan, kimseyi bağışlamadan, her hırsızlığın hesabını soracak insanları seçmeyi tercih edin.

Unutmayın, soygunculara canımızdan başka verecek şeyimiz kalmadı.

Ülkedeki 12 milyon 8 milyonu icralık durumda iken, insanların çoğu 100 dolarlık borç için hapishaneye girme korkusuyla, evdeki televizyonunu, eşyalarını icracılara kaptırırken, birileri on yılda 400 milyar dolarımızı çaldı.

O yürüten hırsızları tanıyalım. ‘bize dokunmayan yılan bin yaşasın’ demeyelim. Yılan için üzülmeyin, o zaten bin yaşıyor, ama doymadı ve dokunmaya başladı. Çocuklarımızın ekmeğine, geleceğine göz dikti üstelik.

Tümümüz kazıklandık, aldatıldık. Yaşadığımız hayal kırıklıkları ve hüsranın haddi hesabı yok.

Namuslu diye, dürüst diye başımıza getirdiklerimiz yakın çevrelerini, akrabalarını, kardeşlerini, yeğenlerini, baldızlarını, bacanaklarını zenginleştirirken bizleri kör kuyularda sonsuz karanlığa mahkûm ettiler.

Kaygılanmayın böyle geldi diye böyle gitmez, gidemez, gitmemeli…

Yeni dünya düzeni, bize rağmen ve direnen statükoya inat elimizden tutacak. Paşa gönlümüz istediği için değil, daralan pazarları emrediyor, yapacaklar.

Türkiye her şeye rağmen ve son tahlilde feda edilmeyecek ülkedir. En iyi yabancılar biliyor bu gerçeği.

Yeter ki, biz kaderimize sahip çıkalım…

Yeni hırsızlar yaratmamak için, rüşvetle iş yaptıran iş adamı, yolsuzluk bataklığından beslenen medya baronları, siyasetçi üçgeninde boy veren soygun düzeninin köküne kibrit suyu çalmak için hepimize düşen görevler var, üstümüze düşeni fazlasıyla yapalım.

Tüm parti adaylarının, yöneticilerinin mal beyanlarını isteyelim. Halk adına bu bilgileri saklayacak namuslu yeddi eminlere yardımcı olalım. Milletvekili adaylarının son on yıldaki mal varlığı değişimini izleyelim. İnanın gün gelir lazım olur.

1990-2002 yılları arasındaki kimi siyasetçilerin mal varlıklarını gördüğümüzde dudaklarımızın uçuklaması bundan. Keşke uzaktan izleyeceğimize dönüp ‘nereden buldun?’ diye sorabilseydik.

O başımıza taç edip seçtiklerimizin mal beyanlarını ilk gün alsaydık, böylesine gözü kara hırsızlıklara kimse cesaret edemezdi.

Olan oldu, bundan sonrasını kurtarmaya, mağlubiyetin ardından söylendiği haliyle ‘önümüzdeki günlere’ bakalım.

Bizim geleceğimizi çaldılar, bari çocuklarımızın geleceğini kurtaralım.

Siyaseti ikbal ve çıkar kapısı olarak görenleri, ekmeğimize göz dikenleri sandığa gömelim.

Bir kez olsun ciddi bir iş yapalım ve tokadı sesi her yerden duyulacak şiddette vuralım.

Popülist yalancıları, yıllardır ensemizde boza pişirip, elimizdeki avucumuzdakini kapanları siyaset sahnesinden silelim.

Bu ülkede herkes hırsız değil ve güvenilecek insanlar var.

Onları bulmak için haydi göreve, haydi sandık başına…”

Abdullah Ayan 16 Ekim 2002 Bugün Mersin Gazetesi

 

 

 

 

Seçilmişlere komploya da, yolsuzluklara da hayır diyebilmek… -2-

Seçilmişlere komploya da, yolsuzluklara da hayır diyebilmek… -2-

Özellikle barış süreci Kürt sorununu güvenlik konseptiyle ve silahlı unsurlarla bastırarak çözme yanlılarının yakınında yer aldığı Cemaat ile Erdoğan iktidarının karşı karşıya gelmesi bana göre dershanelerle başlayan tartışmadan çok önceye ve bu Kürt sorunun çözüm yöntemine dayalı kavgaya kadar gidiyor.

Oslo sürecinin sızdırılması ile başlayan ve 7 Şubat 2013 günü Hakan Fidan’ı PKK ile görüşüyor gerekçesiyle sorgulamaya kalkan Savcılar eliyle farklı bir aşamaya geçildiğini hep beraber izledik.

Sonrası, Gezi olaylarıyla başlayan bir başka cepheleşme, dershane kapatmaya indirgenen Cemaat-AK Parti kavgası o kadar yeni ki, hatırlatmama gerek bile yok…

Bu durumda AK Partinin Gezi sürecinde dile getirdiği başta faiz lobisi olmak üzere içerideki kimi çevrelerle el ele vermiş uluslararası bir komplonun Erdoğan’ ı devirmek, en azından zayıflatıp geriletme amacı taşıdığını söylemek için müneccim olmak gerekmiyor.

Dershanelerle başladığı iddia edilse de yukarıda belirttiğim gibi Oslo süreci ve Kürt sorunun barışçı yöntemlerle çözümü konusunda cemaat ile AK Parti arasında başlayan kavga da sır değil.

Bugün ortaya çıkan tablo da gösteriyor ki, güvenlik ve yargı kesiminde örgütlenen ve AK Partinin Türkiye’ de muktedir olma aşamasında kazandığı mevzilerde pay sahibi olduğuna inanan adı koyulmamış koalisyon ortağı olarak bir cemaat yapılanması var.

Ve bu Cemaat bugüne kadar mevzileri kendi çabalarıyla tahkim ettiklerine inandıkları Erdoğan’ ın ortaklığı bitirme girişimlerini aldatılma bir yana neredeyse ihanet olarak görüyor.

Kendileriyle işi bittiği gün artık iktidarı paylaşmak istemeyen Erdoğan ile girdikleri bu amansız savaşta ortaya çıkan tablodan anlıyoruz ki; HER ŞEY MÜBAH…

Buraya kadar Erdoğan ve çevresinin ileri sürdüğü komplo teorileri ve iç, dış mihrakların operasyon iddiaları ile ilgili dile getirdikleri argümanların çoğunun anlaşılır, kabul edilir yanları var ve bunları halka anlatmak ta zor değil.

Kaldı ki, başta ekonomi olmak üzere istikrardan yana olan milyonlar Erdoğan’ ın çıkıp anlatacaklarına samimi olarak inanmaya hazır.

Tablo bu kadar netken ne oluyor?

17 Aralık sabahı ülke farklı bir operasyona uyanıyor.

Ülkenin en önemli inşaat firmalarından ikisinin patronu, AK Partili önemli bir Belediyenin başkanı ile birlikte göz altına alınıyor ama bu tür flaş haberlere alışkın kamuoyunu bile şaşırtan, sarsan daha başka isimler de var operasyonla sabaha karşı evlerinden alınan…

Bunlardan biri ülkenin İç İşleri, diğeri Ekonomi Bakanlarının çocukları… Yetmiyor bunlara bir Kamu Bankasının genel müdürü ekleniyor.

Belli ki, uzun zamandır attıkları her adım, aldıkları nefes bile kameralarla, dinlemelerle teknik takibe alınmış, dudak uçuklatan rüşvet iddialarının havada uçuştuğu bir operasyon bu.

Tıpkı Ergenekon, Balyoz ve hatta Gezi olaylarında olduğu gibi başta medya olmak üzere herkes yeni bir saflaşmanın, cepheleşmenin içinde buluyor kendisini.

Kimisine göre bu güçlenen Türkiye’ ye, o Türkiye’nin büyük işler yapan kamu bankasına, Erdoğan’ ı bitirmeye yönelik bir operasyon, kimisine göre ise artık tuzun da koktuğu, tüyü bitmemiş yetimin hakkına el uzatan hırsızlık…

Erdoğan burada ne yapmalıydı? Sorunun cevabı için dünyada binlerce örneği anımsatmaya gerek yok.

Özal,1984 yılında henüz iktidarın birinci yılında önüne gelen bir bakanıyla ilgili yolsuzluk iddialarına karşı ne yaptıysa Erdoğan aynısını yapabilir, Bakanlarının istifalarını alıp, dokunulmazlıklarını kendi parti grubu eliyle kaldırarak Yüce Divan adresini göstererek “gidin aklanın, gelin” diyebilirdi.

Bu Erdoğan’a güç kaybettirmez, aksine kazandırırdı. Ancak Erdoğan bunu yapacağına “hırsızı yakalayan polisin peşine düşen” adam konumuna düştü.

İsteyen kızar, isteyen üzülür ama kamuoyu algısı acımasız ve ne yazık ki, bu algı hafızalara kazınmakta.

Üstelik Erdoğan o safraları atma anlamına gelecek adımı atmakta gecikerek 11 yıldır dişiyle, tırnağıyla oluşturduğu karizmayı da kendi eliyle çiziyor.

Komplo teorileri geliştirmek, operasyonu dış ve iç güçlere yüklemek kolay hatta bu iddiaları güçlendirecek epeyi malzeme de üretmek mümkün.

Ama şu sorunun cevabını vermek o kadar zor ki…

ABD, İsrail, cemaat diye adres gösterenler şu ayakkabı kutularındaki milyon dolarları, yatak odalarındaki para sayma makinelerini ve 6-7 kasayı nasıl izah edecekler?

CİA, MOSSAD mı koydu o paraları evlerinize? İsviçre’ den özel kurye ile getirildiğini tüm detaylarıyla izleyenlerin bize de izlettiği o saati Ekonomi Bakanının koluna cemaat silah zoruyla mı taktı?

İki cephede de yer almayı düşünmeyen benim gibi milyonlarca insanın yapması gereken şey çok basit:

Siyasetin kimi güçlerce zayıf düşürülmesine, seçilmişlerin komplolarla al aşağı edilmesine geçit vermemek…

Halkın namusu saydığı oylarıyla iktidara getirip, emaneti verdiği kadroların, gizli/açık kimi oluşumlara boyun eğmesine, gücü paylaşmasına seyirci olmamak…

Elbette bu duruşu destekleyeceğiz. Ama bunun yanında ve daha da önemlisi yolsuzlukların üzerine; mazaretsiz, bahanesiz, yürümek, kim yaparsa yapsın, hesabını sormak ön şartıyla.

Ben bu üçüncü yolu savunurum, birileriyle yolların ayrılması pahasına da olsa…

**

Hamiş: Yolsuzluk operasyonunu yürütenlerin gizli hedefleri olduğu teorisine insanları inandırmak için Balyoz ve Ergenekon gibi darbe girişimlerine yönelik yargılamaları sulandıran koroya şimdi de AK Partiden birilerinin katılması, akıl tutulmasının ulaştığı yeri göstermesi bakımından ibret verici.

Yolsuzlukları maskeleme uğruna darbecilerin de “paralel devlet” oluşturmaya çalışan örgütlenmenin mağduru olabileceği şeklinde yükselmeye başlayan seslerin, yarın öbür gün darbe girişimlerini aklamaya kadar varması, onca mücadeleyle geriletilen 40 canlı vesayetin yeniden sahneye çıkmasıyla sonuçlanır ki, o sadece AK Partinin değil, Türkiye’deki demokratik mücadelenin ve Hukuk devleti olma hasretinin de acı sonu olur.

Hükümete yönelik komplo iddialarından ve yolsuzluk operasyonlarından çok daha önemli gördüğüm konuya, daha doğrusu tehlikeye başka bir yazıda değineceğim.