Mersin özelinde yerel seçimlerde ittifak olur mu? Kürtler kime oy verir?

Mersin özelinde yerel seçimlerde ittifak olur mu?

Son günlerde ve artan yoğunlukta bir ittifak muhabbetidir gidiyor.

Herkes yer aldığı cephe bir yana, Büyükşehirden başlayıp lokal olarak ilçelere kadar kimi ittifak olasılıklarını dillendiriyor, derin hesap kitaba dalıyor.

İttifak söylentilerinin merkezinde BDP çekirdeğinde kümelenen belli orandaki Kürt oyları yer almakta.

Boşuna değil elbette. Kent merkezinde %20-22 arası gezinen, il genelinde de %10’larda olduğu tartışılmaz gerçek olarak duran bir oy potansiyeli var.

Anketler bir yana tüm seçim sonuçlarına yansıyan gerçek bu: 1999′ dan başlayarak, 2011 genel seçimlerine varıncaya kadar BDP Mersin il genelinde 100 bin civarında oya sahip…

Toplam olarak böylesi bir oy BDP’ ye Mersin Büyükşehiri kazandırmaya yetmez ama seçimlerin kaderini belirlemekte en büyük rolü oynar.

Böylesi bir güç organize edilip Mersin Büyükşehir başkanlık sonuçlarına damgasını vurur mu?

Hadi kimse resmi veya gayriresmi ittifaklara girmedi diyelim, BDP’ li seçmen oyunun heba olacağını bile bile sandık başına gittiğinde kendi adayına mı oy verir, seçilme olasılığı yüksek adaylar arasında ikinci tercihe mi yönelir?

Daha da önemlisi böylesi bir ikinci tercihi yapmak zorunda olduğunu hisseden sade Kürt seçmen oyunu kimden yana kullanır?

Sorulara cevap aramadan önce bir gerçeği belirtmekte yarar var: on bin eksik, beş bin fazla yüzbin civarındaki BDP’ li Kürt oyu ciddiye alınması gereken potansiyele sahiptir, hiç bir Büyükşehir adayı bunu göz ardı edemez.

Ben şu yazı kaleme alındığında eş başkan adaylarının ikincisinin de adını açıklayan BDP’ nin Mersin’ de resmen bir ittifaka gireceğine ve bunu kamuoyuna açıklayacağına inanmıyorum.

Elbette Türkiye gibi zeminlerin hayli kaygan olduğu ülkelerde böylesi bir kesin önermede bulunmak müneccimlerin bile altından kalkamayacağı kehanette bulunmaktan farksız. Ama aklım ve ülke iklimi böylesi bir tahmini en güçlü olasılık olarak koyuyor önüme.

Örneğin barış sürecinin de etkisiyle Mersin’ de gayri resmi de olsa bir BDP-AK Parti ittifakı olabilir mi? Hiç sanmıyorum çünkü böylesi bir gizli de olsa ittifakın hayat bulması ancak ve ancak AK Partinin göstereceği aday profiliyle mümkün olabilirdi. Oysa söylemleri ve ortaya koyduğu performansıyla AK Parti adayının böyle bir arayışı aklından bile geçirmediği gün gibi ortada. Kaldı ki genel merkezin de aday tercihine baktığımda böylesi bir siyasi projeyi kimsenin hayalinden bile geçirmediği anlaşılıyor.

Bu durumda Mersin’ in en politize olmuş kesimi olan BDP’ li Kürtlerin tek taraflı bir aşka kapılma ihtimali, duygulara yer vermeyen acımasız siyasi iklim gerçeğini de göz önünde bulundurursak sıfıra yakın…

Sadece BDP’ ye gönül vermiş kimliklerini siyasete yansıtmaya kararlı Kürtler değil, son zamanlarda gittikçe artan biçimde AK Partiye yönelen muhafazakâr Kürtler açısından da iktidarın Mersin şansı 2011 genel seçimlerindeki kadar yaver gitmeyebilir.

AK Parti eğer bu yerel seçimleri 2011 genel seçimleri hayalleri ışığında okuyorsa -ki yolsuzluk iddialarıyla istifa etmek zorunda kalan Çağlayan ve il başkanı Mekin Salt sanki sandık kerameti sayelerinde olmuş gibi havadalar ve bunu her vesilede dile getiriyorlar- olası bir hezimetin hesaplarını da yapmalı…

Öyle derinlemesine analizlere gerek yok; Mezitli ve Yenişehir’ i şimdiden kaybetmiş hatta bu iki ilçeden birinde barajı aşma riski dahi bulunan AK Parti’ ye 2014 yerel gerçeğini hatırlatacak iki ilçeyle ilgili gerçekleşme ihtimali yüksek tabloyu anlatmaya çalışayım:

Merkezde yer alan Akdeniz ve Toroslar’ dan söz ediyorum.

2011′ de Akdeniz’de AKP %30,4- CHP %29 ve BDP adına seçimlere bağımsız giren Kürkçü %24 oy almıştı. Çağlayan’ ın kendisi ve izinden gidenler o seçimlerde Kürt realitesini tanıyan ve çözüm konusunda güçlü irade ortaya koyan Erdoğan’ ın rüzgârını kendi hanelerine yazarak 2014 yerel seçimleri arifesinde büyük hataya düşüyorlar.

Eğer BDP aday belirleme sürecinde siyaseten intihar anlamına gelecek dışarıdan empoze Yüksel Mutlu yanlışını sürdürseydi küçük bir olasılıkla BDP dışında kalan muhafazakar Kürt oyları AK Partiye yönelebilirdi. Oysa son anda tehlikenin farkına varılıp Fazıl Türk ismiyle yarışa katılma kararı AK Partinin o umutlarını da bitirmiştir.

Bu durumda Akdeniz’ de yarışın CHP-BDP arasında geçmesi sürpriz değil, asıl önemlisi 2009’da Fazıl Türk’ e yönelirken, 2011′ de AK Partiye kaçan 15 bin civarındaki muhafazakâr Kürt oyunun nasıl tavır takınacağı hususudur. Sorunun cevabı zor değil, zor olan BDP’ nin Fazıl Türk ile kazanma olasılığına karşı Akdeniz’ de kazanma şansı hayli düşük olan MHP’ li seçmenin nasıl bir tavır sergileyeceği?

2009′ da %18 oy alan MHP’ nin 2011′ de Akdeniz’ de oylarının %13′ e gerilediği ve 2014 anketlerinde de %15 civarında oyla 4.parti olduğu gerçeği unutulmamalı. Bu gerçek Akdeniz BDP’ ye gitmesin refleksiyle CHP’ ye yönelim olarak sandığa yansır mı? Aynı soru Toroslar’ da tam tersine seçim kazanma ihtimali çok zayıf olan CHP’ nin kendi adayı yerine MHP’ li adayı destekleyip desteklemeyeceği sorusunun da cevabıyla da ilintili…

Akdeniz ilçe seçmeninin 2009 yerel seçimlerinde Büyükşehir ve ilçe Belediye başkanlığı sandık sonuçları aslında epeyi ipucu barındırıyor. Aşağıda yer verdiğim tablolardan anlaşılacağı gibi 2009’da CHP, MHP ve AKP Büyükşehir adayları ilçe adaylarından daha fazla oy alırken, tek istisna DTP oylarıdır ve orada Fazıl Türk’ e, büyükşehir adayından daha fazla oy çıkmıştır. Ancak o tablo bile Büyükşehir’ de iddiası olmayan BDP seçmeninin içinden çok az bir kısmının kendi adayı dışında bir başka adaya yöneldiğini ortaya koyuyor.*

Kısaca Akdeniz’ de 2011 rüzgarının yeniden eseceğini ve Kürtlerin muhafazakar kesiminin yine AK Partiye oy vereceği hesapları, özellikle belirlenen adayın bugüne kadar ortaya koyduğu performans nedeniyle tutmayabilir, hatta tutmama ihtimali sanılandan çok daha yüksektir.

Toroslar aslında bu tür geçirgenliklere yabancı değil. 2004 ve 2009 seçimlerinde CHP tabanının önemlice bir bölümünün kendi adayı yerine MHP’ li ilçe adayına, buna karşın Büyükşehir seçimlerinde ise MHP’ li seçmenin ciddi oranda kesiminin kendi adayı yerine CHP’li adaya oy verdiği akıllardan çıkarılmamalı. (2009 seçimlerinde Toroslar’ da MHP %36 oyla ilçe belediye başkanlığını alırken CHP adayı %19′ da kalmış, buna karşın Büyükşehir seçimlerinde CHP %23’e çıkarken MHP %31’e gerilemiştir. İki parti arasındaki geçirgenlik şaşılası kesinlikle ve tam tamına %5′ tir)

Mersin Büyükşehir’ de seçimlerin kaderini muhafazakârından radikaline Kürt oylarının belirleyeceğini, Akdeniz’ de Fazıl Türk’ ün adaylığının, 2011′ de aldığı oyu yeniden elde edeceği hayalini kuran AK Parti’ nin tüm hesaplarını değiştirme olasılığını anlatmaya çalıştım. Peki Toroslar’ da ne olur ve BDP’ liler sandığı giderken Büyükşehir’ de nasıl hareket ederler sorularına, özellikle de CHP’ nin Akdeniz Meclis üyeliklerinin üst sıralarını Kürt isimlere ayırmasıyla pek çok hesabın yeniden değişme ihtimalini de göz önünde bulundurarak bir sonraki yazıda ışık tutmaya çalışacağım…

Akdeniz ilçesi 2009 ve 2011 partilerin oy oranı

Parti

2009

2011

AKP

19,2

30,4

CHP

26,6

28,7

DTP

30,4

24 (bağ)

MHP

18,1

12,8

DSP

  4,6

 

*Akdeniz’ de 2009 Büyükşehir ve ilçe adaylarının partilere göre aldığı oy toplamları:

Parti

Büyükşehir

 İlçe

AKP

29.003

26.651

CHP

39.853

37.185

DTP

39.112

41.159

MHP

27.423

25.932

 

 

 

Raylı sistem tartışmaları, gerçekler…

Raylı sistem tartışmaları, gerçekler…

AK Parti adayı, kime başvurmuş ta, geri çevrilmiş diye raylı sistem konusunda Macit Özcan’ ı neredeyse ‘yalancılıkla’ suçlayınca Özcan’ da çıkıp cevap verdi ve böylece seçimlere beş kala, eskiler yanında yeni atışma alanlarından biri daha çıktı ortaya.

Mustafa Sever; Mersin büyükşehir Başkanı doğru söylemiyor, kime başvurmuş ta ‘hayır’ cevabı almış diye, DPT izin vermediği için raylı sistemi yapamadığını iddia eden Özcan’ a çakıyor, Özcan da çıkıp kendini savunuyor:

“Adaylardan bir tanesi de kalkıp Büyükşehir Belediyesi’nin hafif raylı sistem için devlete bir tek başvurusu olmamıştır diyor. Şimdi kalkıp bu arkadaşımıza 2006 yılından beri Devlet Planlama Teşkilatı’na yaptığımız başvuruların fotokopilerini göndersem, dahası Başbakan’ın bizzat bu talebimizi nüfusumuzun az olduğu gerekçesiyle geri çevirdiğini içeren görüntüleri izletsem ne yapacak acaba? Yıllarca devlette bürokrat olarak görev yapan biri böyle acemice açıklamayı nasıl yapar? Bunlar mı Büyükşehir Belediyesi’ni yönetecek?”

Peki, tartışmada kim haklı?

Öncelikle bir hususun altını çizelim:

Belediyeler 2001 krizi gelip ülkeyi iflasın eşiğine sürükleyinceye kadar Hazine garantili kredilerle akıl almaz kaynakları har vurup harman savurdular.

Ta ki ülke 2001’de duvara toslayıncaya kadar…

Kocaeli’ de Safa Sirmen’ in Yuvacık Barajı macerası Üniversitelerde okutulacak değerde muhteşem bir destandır ve sonradan iliklerine kadar çekilen hazine garantili kredilerle gerçekleşmiştir. (Merak eden bu alanda kaleme alınmış pek çok inceleme, araştırma vs bulup bir dönemle ilgili anıları tazeleyebilir)

Gaziantep’ te Celal Doğan’ ın MNG ile birlikte gerçekleştirdiği pek çok yatırım da hazine garantilidir ve yeterince derslerle doludur.

Sonuçta ülke batacak noktaya gelince Kemal Derviş’ in göreve geldiği günlerde hazine garantili kredi uygulamasına son verildi. (o kredilerin hepsi belediyelerce ödenmediği gibi hazinenin sırtına kambur olarak yapıştı, kısacası her zaman olduğu gibi “alan alıp, kaçan kaçtıktan sonra” faturayı ödemek gariban vatandaşa kaldı)

Bunu niye mi anlatıyorum? Belediyelerin raylı sistem yatırımları doğrudan buna bağlı da ondan.

Sütten ağzı yanan devlet, DPT kanalıyla Belediye yatırımlarını en azından bazı şartlara ve izne bağlamak, aklına esenin dilediği işe kalkışıp sırtımıza taşıyamayacağız yük yüklememesi amacıyla belirli kriterler koydu.

İşte Özcan’ ın “DPT’ ye başvuruyoruz, Erdoğan’a rica ettik, Büyükşehir nüfusumuz bir milyondan az olduğu için hep geri çevrildik” savunmasının altında yatan neden o kriterlere dayanmakta…

Açıkça söylemem gerekirse DPT ve dış kredi talebini onaylayacak Hazine bu konuda yerden göğe haklı…

Şimdi AK Parti adayının çıkıp “seçilirsem Mersin’e raylı sistem yapacağım” söylemi seçim vaadinden öte anlam taşımaz. Çünkü ulaşım yatırımları halen DPT iznine bağlıdır ve kentlerin nüfusları, daha doğru ifadeyle taşınacak yolcu sayısıyla doğrudan ilintilidir.

Ama dilin kemiği, uçuk projelerin de sınırı yok.

Örneğin bir başka Büyükşehir adayı hedefi daha da yukarı taşıyor: “raylı sistem kent içi caddelerindeki trafiği aksatır, ben yer altından metro yapacağım” demekle de kalmıyor. Metroyu Yenice civarındaki yeni havaalanından başlatıp, Silifke’ ye kadar uzatacağını, hem de yer altından geçireceğini” söylüyor.

Kimse ciddiye mi almıyor, yoksa ilgi mi çekmiyor? Bilemem…

Ama bildiğim bir şey var: Aday arkadaşımızın söz ettiği güzergâh neredeyse 130 kilometre (sadece kent içi bölümü olarak tanımlanacak Serbest Bölge-Tece arası bile 30 km’ den uzun…

Şu kadarını söyleyeyim de okuyan bir fikir edinsin: Taksim-4. Levent arasındaki 8 kilometrelik metro hattına harcanan para 678 milyon dolardır. Bir başka ifadeyle yer altına indireceğiniz yolcu taşıması için kilometre başına 85 milyon doları gözden çıkarmak zorundasınız. (üstelik Mersin gibi yer yer bataklık üzerine kurulmuş bir topografyada yerin altındaki metro ne ölçüde uygundur, maliyeti nedir? soruları da cabası)

Olur ya, yıllık bütçesi 200 milyon dolar olan Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazandınız, Belediyenin altında da gömü/hazine buldunuz ve bunun 10 milyar dolarıyla Silifke-Yenice metrosunu yapmaya karar verdiniz. Böyle bir yatırımı aklınıza esti diye yaptırırlar mı sanıyorsunuz?

Yapamazsınız, çünkü Belediye Başkanı seçilmeniz dilediğinizi yapacağınız anlamına gelmez. Daha doğrusu kaldırım, asfalt falan gibi nispeten can acıtmayan işlere kalkışmanıza kimse pek ses etmez de, iş toplu taşıma yatırımına gelince başta DPT, Ulaştırma Bakanlığı, Hazine hatta İç İşleri Bakanlığı, Sayıştay, Danıştay’ a varıncaya kadar tüm kurumların kapısını çalmak zorundasınız. Devlet tüm kurumlarıyla projenizi enine boyuna inceler.

Ankara’ daki her kurum öncelikle sizden “çiçeği burnunda” ve 1 Nisan 2014′ te hayata geçecek yeni sınırlarını da göz önünde bulunduran yeni bir “Ulaşım Master Planını” isteyecek sizden.

O ulaşım master planının en can alıcı noktası ise kentinizde ortaya çıkacak yolcu kapasitesini ortaya koyan bölümdür…

Özcan’ ın “Başbakan nüfusunuz bir milyon değil, ne raylı sistemiymiş diye kapıyı gösterdi” diye engellendikleri şikâyetinin altında da işte o yolcu potansiyeli sorunu yatıyor.

Toz duman içinde proje hayali kurmaktan gerçeklere pek zaman ayıramayanlara küçük bir katkıyla noktalayayım konuyu bugünlük:

2 Temmuz 2013 tarihini taşıyan ve ülkenin yerel, ulusal tüm geleceğini şekillendirmesi öngörülen 2014-2018 yıllarındaki yatırımları da kapsayacak 10. Kalkınma Planı kent içi toplu taşımaya da yer vermekte ve kriterler ön görmekte…

TBMM’ de kabul edilen ve Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren planın ilgili bölümünde aynen şu ifade yer alıyor:

“Kent içi toplu taşımada trafik yoğunluğu ve yolculuk talebindeki gelişmeler dikkate alınarak öncelikle otobüs, metrobüs ve benzeri sistemler tercih edilecek; bunların yetersiz kaldığı güzergâhlarda raylı sistem alternatifleri değerlendirilecektir.

Ancak Raylı sistemlerin, işletmeye açılması beklenen yıl için doruk saat-tek yön yolculuk talebinin; tramvay sistemleri için asgari 7.000 yolcu/saat,

Hafif raylı sistemler için asgari 10.000 yolcu/saat,

Metro sistemleri için ise asgari 15.000 yolcu/saat düzeyinde gerçekleşeceği öngörülen koridorlarda planlanması şartı aranacaktır.”

Şimdi buradan çıkıp tüm Büyükşehir adaylarımıza “Mersin’ in ana güzergahı olan Mezitli-Liman arasındaki omurgada, pik yapan ve düşük yolcu potansiyeli olan ölü saatlerde kaç kişilik taşıma potansiyelimiz var?” diye sorsam, hangisinden somut ve doğru yanıt alırım?

Ne dediğinizi duyar gibiyim…

Birileri de bana hazine garantisi, yolcu sayısı, DPT izni diyorsun da Antep* raylı sistemi nasıl yaptı? Diye sorarsa onun yanıtını yıllar önce kaleme aldığım yazıda vermiştim. Gaziantep gerçekten kimsenin kapısını çalmadan, kredi falan aramadan, kendi kaynaklarıyla ve çok kısa sürede projeyi hayata geçirdi. Ama Antep bunu yaparken bazı ayrıcalıklardan da yararlandı (örneğin lokomotif ve vagonları eski olmalarına rağmen ve eski ekipman ithali yasak olmasına rağmen Almanya’dan getirebildi ve maliyette en çok bu kalem rol oynuyor) Ve yine Antep’ le ilgili bir başka ayrıntı: Raylı sistem 2013 ortalarında günde 17 bin yolcu taşıyordu. 10 saat çalıştığını varsayarsak saatte 1700 yolcu rantabl değil ve Antep Büyükşehir bu verilerin yer aldığı projeyle DPT’ ye başvursa kapıdan geri dönerdi…

*Gaziantep raylı sistem mucizesini nasıl başardı, Adana Antep’ in 15 katı parayı dökmesine rağmen neden sınıfta kaldı? sorusuna yanıt arayanlar 2010 yılında kaleme aldığım yazıya

https://abdullahayan.wordpress.com/2014/02/08/adana-596-milyon-dolara-bitiremedi-antep-36-milyona-tamamladi-iki-rayli-sistem-iki-oykutemmuz-2010/  linkinden ulaşabilir…

Hamiş: Mersin’e en uygun ve en sorunsuz toplu taşıma modeli olarak gördüğüm ve İstanbul’dan çok önce 2006 yılından beri önerdiğim Metrobus hakkındaki düşüncelerimi başka bir yazıda ele alacağım.

 

 

Su fiyatları Mersin’ de pahalı mı?

Su fiyatları Mersin’ de pahalı mı?

Adam Mersin Büyükşehir’ e aday olmaya değil, mevcut başkanın yaptıklarını eleştirmeyi tek görev sayan, bu amaçla da kalemini sivriltmiş muhalif köşe kadısı sanki…

Bir gün “Mersin’ in deniz felaket kirli, Başkanınızın yüzerken çektirdiği fotoğrafa kanmayın, o tifo olur, dizanteri olur, verem olur… Siz sakın yanılıp o denize girmeyin” diyor.

Ertesi gün elinde DSİ’ den alınma bir ton suyun devlete ait barajdan Belediyeye 50 kuruşa satıldığına dair belge, yine gazetelerin köşelerini inciden demetlerle süslüyor: “50 kuruşa aldığın suyu 4 liraya satıyorsun, seni gidi seni… Ben başkan olursam, suyu maliyetine satacağım”

Duyan da hasbel kader o aday Başkan olursa su faturalarının iki çay parasına ödeneceğini sanacak.

Oysa demeci patlatmadan önce akıl danıştığı kendi partilisi ama aklı henüz yerinde bir büyükşehir belediye başkanı “sakın bu hesaplara girip te kendini kamuoyu önünde bağlama, yarın öbür gün sıkıntıya girersin” demiş ama duyacak hali yok arkadaşın… Belki de ‘nasıl olsa kazanmayacağımı ben de biliyorum, sırtımda yumurta küfesi yok ya, bir eksik bir fazla bu tür vaatlerin kime ne zararı var?’ diye düşünüyordur, kim bilir?

Önceleri ihtiyatlı da olsam umudumu yitirmemiştim: “Kendisi bu kenti, belediyeciliği, su fiyatlarını, deniz kirlilik kriterlerini bilmeyebilir, bilmek zorunda da değil, ama etrafında onu uyaracak birileri mutlaka vardır” diye bir beklentilerim vardı.

Yanılmışım, ucuz etin yahnisi bu kadar olur misali, kampanyayı bu işlerden anlayan kadroyla götüreceğine, başka beklentileri, hesapları olan nefesi yetmez amatörlerle yürütmeyi seçti. Tercih bu olunca ortaya çıkacak yemek te bu kadar olur.

Keyfin bilir,  “bunlar daha iyi günlerin, çevrendeki hırsı aklının önüne geçen tiplerin, seçim kaybedildiğinde seni götürüp bırakacakları yeri düşünemiyorum bile” mi demeliydim?

Nereden mi biliyorum o kâbustan beter sonu?

2004, 2009 seçimlerinin kamuoyu önünde sahnelenen muhteşem kampanyalarının perde arkasını biliyorum da ondan…

İnanmayan 2004′ ün AKP adayı Mahmut Arslan ya da 2009′ un MHP adayı Mahmut Tat’ a sorsun…

Sahi, yanlarında yer almak bin takla atıp, televizyon ekranına çıkmadan önce elde havlu ter silenler, seçimler kaybedilince sağa sola koşturup mahremiyet diye saklamaları gerekenleri bile nasıl sağa sola boca ettiler.

Neyse bunlar ince ve derin mevzular…

Buraya girersek çıkamaz, asıl konuya da gelemeyiz.

Oysa benim işim birilerinin çarpıttığı gerçekleri anlatmak, eleştirerek seçim kazanılacağına inananlara bunun ne kadar yanlış bir yol olduğunu göstermek ve bu alanda yaşanmış deneyimleri paylaşmak…

İnanmayan billboardlara yapıştırılan tek bir afiş parasının yüzde birine kıyıp, 2009 seçimlerini Mustafa Akaydın’ a kazandıran kendi tarifiyle ‘reklamcı-iletişimci’ Ateş İlyas Başsoy’ un ‘AKP Neden Kazanır, CHP Neden Kaybeder’  kitabını ve kitaptaki ‘bir seçim nasıl kazanılır, nasıl kaybedilir? diye özetlenebilecek deneyimlerini bir kaç saat ayırıp okusun.

Orada seçimlerin hangi söylem ve eylemlerle kazanıldığı yanında, hangi yanlışlarla kaybedildiğini biraz aklı eren herkes anlayacak, anlamakla da kalmayıp önüne gelenle paylaşacaktır.

Örneğin o kitapta anekdotlarla süslediği Antalya deneyiminin ilk günlerini şöyle anlatır Başsoy:

“Beni Antalya’ ya çağırmadan önce bütün söylemlerini “Cumhuriyetin faziletleri ve laikliğin önemi üzerine kuran Kemalist akademisyene ilk tavsiyem şu oldu:

‘Kavga yok, saldırmak yok.. Sadece projelerini anlatacaksın!’

İstanbul’ dan gelmeden önce Akaydın’ ın önüne tartışılmaz dediği ön şartı koyar: “Benimle çalışacaksan, önerilerimi dinleyecek, stratejime uyacaksın”

Akaydın “çattık belaya” diye içinden geçirmiş midir? Bilemem…

Örneğin “Antalya’ ya indiği gün ayağının tozuyla hadi bir çiçek yaptır da Menderes Türel’ i ziyaret edelim” gibisinden önerileri bile sineye çekip uygular…

Sonuç mu?

AK Partinin Kayseri ile birlikte Türkiye’ de kendini en güçlü gördüğü Antalya’ da anketlerin ilk günler %30 şans tanıdığı Mustafa Akaydın Büyükşehir Başkanlık koltuğuna oturur.

Seçim akşamı Antalya zaferinden emin Erdoğan’ ın, hezimet tablosunu görünce şu sözler dökülecektir ağzından “çok ama çok anormal bir durum”

Antalya’ yı kazanması neredeyse ihtimal dışı Akaydın’ a kazandıran Başsoy’ un oturup yazdığı kitapta ne kadar yapılmamalı dediği şey, yanlış bulduğu öneri varsa söylemleri, eylemleriyle yapmaya kalkan veya yapsın diye akıl/taktik verilen bir AK Parti adayı var Mersin’ de…

Seçimin bu söylemlerle şimdiden kaybedildiğinden habersiz, habire gaza getirip merak etme kazanacaksın diyenlere inandığı için acı gerçekleri söyleyeni düşman görme hastalığı da cabası.

Örneğin arıtma tesisi için mevcut başkana teşekkür edip,” eline sağlık iyi yapmışsın da, halk nereden denize girecek, o proje eksik, ben geldiğimde deniz kenti Mersinin denizle barışmasını sağlayacağım” diyeceğine, çıkıp insanları korkutmak, “sakın denize girmeyin, tifo olursunuz” diye gerçekle de ilgisiz en olumsuz ifadeleri kullanarak seçim mi kazanılır?

Mersin’ in güçlü yanlarını ortaya koyup, “bu kent Ankara’ dan daha zengin, iyi projelerle Türkiye’ deki tüm kentleri geçer İstanbul’ la çekişir” olumlu düşüncesini insanlara empoze edeceğine,

 “bu adamla daha iyisini yakalarız” beklentisiyle umut saçacağına “Mersin sosyoekonomik gelişmişlikte 24. sırada” diye ruh karartarak bir yere varılamayacağından habersiz, felaket tellallığı yapıp duruyor.

Yarın öbür gün biri çıkıp ta, “o sosyoekonomik gelişmişliğin iki önemli nedeni var: sağlık ve eğitimdeki dökülmüşlük, orada da en büyük günah seni aday yapan iktidarın payına düşüyor” dese, ne cevap verecek?

Örnekleri, soruları çoğaltmak mümkün ama biz o taraklarda bezi olmayanlara beyhude yere nefes tüketmeyi bırakıp gelelim şu son “pahalı su” iddiasına ve iddianın gerçekliğine…

Mersinli suyu pahalı mı, ucuz mu tüketiyor? Sorusuna en objektif cevabı vermek için, öyle derin analizlere, saçma sapan tartışmalara girmeye gerek yok. Türkiye’ nin ister AK Parti, ister CHP veya MHP’ li belediyelerin uygulamalarına, vatandaşa suyu kaça sattıklarını ortaya koyar, yorumu ve değerlendirmeyi kamuoyuna bırakırsınız.

Hadi bakalım görelim bakalım o zaman, hangi Belediye şirketi evlerimizde* içtiğimiz suyu bize kaç paraya satıyor?

 

Su

Atık su

Toplam

KDV dah. topl

Mersin Meski

2,5

1

3,5

3,78

Tarsus Taski

1,83

1,90

3.73

4.02

G.Antep Gaski**

5,02

0,38

5,40

5,83

Kayseri Kaski

2,5

0,84

3,34

3,34***

Ankara Aski

2,14

1,07

3,21

3,47

İzmir İzsu

1,23

1,89

3,12

3,37

Antalya Asat

2,15

0,64

2,79

3.01

Konya Koski

2,42

0,60

3,02

3,26

Adana Aski

2,42

0,60

3,02

3,26

Kocaeli İsu**

2,67

1,335

4,00

4,33

 

Değerler m3 başına tahakkuk ettirilen ve tümü de 2014 yılı için revize edilerek belirlenen aktüel fiyatlardır.

*Tüm fiyatlar meskenler için belirlenmiştir. Kocaeli ve Gaziantep dışındakiler kullanılan su ne kadar olursa olsun kademe uygulamamaktadır.

**Gaziantep 12 m3’den, Kocaeli ise 10 m3’den daha az tüketilen suya daha düşük fiyat uygulasa da, 4 kişilik bir ailenin bu miktarı tutturma olasılığı çok düşük olduğundan her iki belediye şirketinin 10 ve 12 m3 üstü tarifeleri esas alınmıştır.

***Kayseri, diğer belediyelerden farklı olarak tarifeyi KDV’ li olarak yayınladığı için o değer göz önüne alınmıştır.

 

Arslanköy’ ün demokrasi mücadelesi… -13-

Arslanköy’ ün demokrasi mücadelesi… -13-

Öğleden sonraki celsede de ifadelerin alınması devam eder.

Aynı minval üzere çoğu zanlı olay mahallinde bulunmadıklarını ifade ederken, kadınlar da ısrarla komutana nasıl yalvardıklarını anlatıp dururlar.

Arslanköy olaylarının kahramanı kadınlar daha önce Mersin Savcılık sorgusunda Muhtarla ilgili iddialarını Konya Ağır Ceza Mahkemesinde de yinelediler. İlk gününden itibaren Arslanköy olaylarına geniş yer veren ve sorgu ifadelerini yayınlayan Akyokuş gazetesine göre kadınlar jandarma komutanına bu muhtarın seçilmemesi için yalvarmışlardır. Şikâyetler iki noktada toplanmaktadır:

Başta Zeynep Türkmen, Elife Dağdur ve Ayşe Çelik olmak üzere kadınlar Muhtar Tahir Şahin’in ırz düşmanı olduğu iddiasını ve 8 yıldır halka yapmadığını bırakmayan bu adamın seçilmemesi jandarma komutanına yalvardıklarını ilk sorguda olduğu gibi Mahkeme sorgusunda da yinelemişlerdir. (Doç. Dr. Ömer Akdağ Aslanköy olayları adını verdiği tez çalışmasında Akyokuş gazetesinin 17 Mayıs 1947 nüshasına dayandırdığı bu iddialara yer vermiştir. Irz düşmanı ifadesi Akdağ’ ın doktora çalışmasından alınmıştır)

Söz alan avukatlardan biri: “Hayatta en müessir günlerimden birini yaşıyorum. Bu çocuklar en masum günlerini hapishane köşelerinde yaşıyorlar. Türk şefkat ve karakteri buna müsait değildir” sözleriyle heyeti düşüncelere sevk eder.

Jandarma Komutanı: “Biz kimseye kurşun sıkmadık, onlar bizi taşla yaraladılar” iddiasını tekrarlar.

Taşla yaralanma iddiası ilk günden beri iddia makamı ve devlet adına görev yaptığını söyleyen jandarmanın en ciddi argümanıdır.

Her fırsatta bu taş atma iddiasının sürdürüldüğünü gören avukatlardan biri, Mahkeme Reisinden iddia sahiplerine bir soru tevdi etmek için izin ister.

Reis buyurun deyince de tüm davaya damgasını vuran ayrıntıyı ortaya serer:

Avukat; “yüzbaşı ve arkadaşları durmadan taşla yaralandıklarını söylüyorlar. O gün Arslanköyde yarım metre kar vardı, acaba jandarmayı yaralayan o taşları köylüler nereden buldu?”

Soru o ana kadar mahkemenin üzerine kâbus gibi çöken ağır havayı dağıtır, dinleyici ve sanıkların gülüşmesine yol açar.

Bir başka avukat jandarmanın silah kullanmadık iddiasına karşı “olay yerinde sandığın bulunduğu evin kapısının sağ ve sol kanatları üzerinde mermi izlerine tesadüf edildiği yazılıdır, jandarma silah kullanmadıysa o mermi izleri orada nasıl oluştu?” diye sorar.

Duruşmada hazır bulunan bazı şahitlerin ifadeleri de alınır. Şahitler köylülerin ellerinde silah görmediklerini, jandarma komutanı ve yanındakileri kimlerin yaraladığını bilmediklerini, halkın isyan değil mukavemette bulunduğu yönünde beyanda bulunurlar.

Söz sırası ülkenin dört yanından koşup gelmiş avukatlarındır.

Avukatların tümü Aslanköy Olaylarının bir isyan olmadığı iddiasını dile getirirler. (Bu husus çok önemlidir zira; Mersin’deki ilk soruşturma sonunda Savcı Şinasi Devrim tutukluların devletin görevlilerine mukavemet suçundan değil TCK’nın ilgili maddesi gereğince “devlete isyan” suçundan idam cezası talebiyle yargılanmalarını istemiş bu talep Mersin Sorgu hakimince de onaylanmıştır.

Ancak dönemin Ceza Muhakemeleri usul kanunu gereğince iddianamede ceza vasfının idam olması için sorgu hakiminin kararının ceza hakimi tarafından da onaylanması gerekmektedir.

Mersin Ceza hakimi bu kararı onaylamak istememiş, bunun üzerine araya giren ceza işleri müdürü kararı imzalamasını istemiştir. Hakim de“bila zaruret tasdik kılındı” ibaresi düşerek kerhen de olsa kararı onaylamak zorunda kalmıştır. Kısaca Mersin’ den Konya’ya sevk edilirken 20’si kadın 47 kişi aslında rüyalarına giren darağacı korkusuyla yola çıkmışlardır)

Bu nedenle sanıklardan tanıklara ve elbette savunma avukatlarına kadar herkes isyan suçlamasını red ederek, en azından ipten alınmalarını sağlayacak mukavemet suçlamasına razı olmayı hedeflemektedir.

İlk duruşmada Adana Barosuna kayıtlı Avukat Abdulkadir Kemali söz alarak şunları söyler:

“Hayatımda bir gün yoktur ki heyecansız geçmiş olsun. Fakat bu duruşmadaki heyecanım hepsini aştı. Sanıklardan birinin heyetinize söylediği şu söze dikkat çekerim; ‘Biz Fransız işgalinde ve hatta köyümüzde silah sesi işitmedik’. Zaten bu ‘biz asi değiliz’ sözü yeterince anlatmaktadır her şeyi. Bu gün şu parmaklıklar arasında bulunan insanların dün bir devlet kurmak için düşmanlara ilk silah atanlar olduğu düşünürse bunlara nasıl isyancı suçunu yükleyeceğiz? Ortada bir isyan vardır. Amma bu isyan şu parmaklıklar arasındaki insanların isyanı değildir. Sizleri ruhen olsun Aslanköyü’ne davet ediyorum. Bu gün bu köyde anasız, babasız kalmış çocuklar ağlıyor. Hadisenin mürettibi yüzbaşı da kimsede silah bulunmadığını söylüyor. Silahsız isyan olamaz. Sanıkların bu sebepten hürriyete kavuşturulmasını dilerim”

Avukatlar aralarında yaptıkları istişare sonunda şu genel kanaati paylaşır heyetle:

‘Hakikat şudur ki, hapishane parmaklıkları arasında bulunan şu insanların, bu devletin teşekkülü için dağlarda, ovalarda canlarını verip, kanlarını akıttıktan sonra burada asilik suçu ile yargılanmaları ne hazindir, hakiki suçlular herhalde şu demir parmaklıklar arasında oturanlar değildir.’

Heyet kısa mütalaadan sonra tahliye taleplerinin değerlendirilmesi için duruşmayı ertesi güne bıraktığını açıklar.

 

Arslanköy’ ün demokrasi mücadelesi… -12-

Arslanköy’ ün demokrasi mücadelesi… -12-

Gelelim ilk gün yapılan sorguda isyanla suçlanan zanlıların ifadelerine…

Sorguda zanlılar, Jandarma Komutanı ve yanındakilere; “8 yıldır kendi köyün başına bela kesilen eski şahsı seçmek istemiyoruz, biz sevdiğimiz adamı muhtar seçtik” diye yalvardıklarını ancak Yüzbaşının hiçbir şey dinlemeden sadece sandığı istediğini, kavganın da bu yüzden çıktığını ifade ederler.

Konya Ağır Ceza Mahkemesi esas defteri kayıtlarına göre ilk duruşmada sorgusu yapılan tutuklu 47 zanlının isimleri iddianamedeki sıralamaya göre şöyledir:

Abdulkadir Yavuz, Ahmet Kurt, Ali Durmuş Yıldız, Ayten Şen, Bilal Ay, Cemal Kurt, Durmuş Yıldız, Emin Dündar, Hacı Ali Yıldız, Hamza Özgür, Harun Yedigöz, Veli Yıldız, Hasan Koç, Hasan Yavuz, Hoca Muhittin Yıldırım, Hüseyin Yıldız, Kadir Gürbüz, Mehmet Gürbüz, Mehmet Uçar, Mustafa Kubilay, Osman Gürbüz, Osman Keçeli, Osman Öztürk, Osman Yavuz, Ömer Gürbüz, Sarı Ömer Gürbüz, Selim Gündüz, Tahir Bozkurt, Yahya Özgür, Cemile Gürbüz, Fatma İpek, Maviş Aydın, Ayşe Yavuz, Fatma Keçeli, Hatice Bozturt, Elife Bozdoğan, Ayşe Çelik, Ayşe Bozkurt, Havvana Koç, Mümine Koçak, Ümmü Kurt, Zeynep Türkmen, Elife Dağdur, Cennet Namlı, Medine Yıldız, Müslime Yazmış, Naime Arıkan…

47 kişinin en yaşlısı 60 yaşındaki Ayşe Yavuz, en genci ise 18 yaşındaki Fatma İpek ve 19 yaşındaki Ayşe Bozkurt’ tur.

Mahkeme heyeti ilk olarak köyün başöğretmeni Mustafa Kubilay’ ı sorgular.  5 Ekim 1947 günlü Vatan gazetesinde ayrıntılı olarak yer alan bilgilere göre Başkanla Kubilay arasındaki diyalog şöyledir:

Hâkim Şemsettin Kıcıman: “Siz ve arkadaşlarınız müştereken devlet kuvvetlerine aleyhine harekete geçip isyan etmişsiniz. Bu iddiaya karşı ne diyorsun, olay nasıl oldu anlat.”

Mustafa Kubilay: Her şeyden önce şunu söylemek lazımdır ki, Mersin Sorgu hâkimi bitaraf değildir. Ben seçimle alakadar olmadım. Bu hususta kati bir malumatım da yoktur. O gün Hasan Koç vasıtasıyla nahiye müdürü beni odasına çağırttı, dersim vardı gidemedim. Birkaç defa daha çağırttı, bizzarure gittim. Bana ‘seçim yapılmış, sandık tasnif edilecektir. Sen de bulun’ dedi.

Sandık açıldı, üç kâtibin nezaretinde oylar tasnif edildi. Bunları kontrol ediyorduk. Aza seçimine ait pusulaları ben de gözden geçiriyordum. Bu işler bittikten sonra zabıt tutulacaktı. Fakat ben usul bilmediğim için seçim neticesinin ne suretle tespit edileceğini bilmediğimi bucak müdürüne söyledim. Bucak müdürünün çizdiği örneğe göre kaydetmeye başladık. 586 reyle köy muhtarlığını Demokrat Parti’den Harun Yedigöz’ ün kazandığı tespit edildi ve böylece mazbata tanzim oldundu. Bu mazbatayı hep birlikte imzaladık. Aradan iki gün geçti, 26 Şubat’ta ilköğretim müfettişinin köye geldiğini öğrendim. Okula beraber gittik. Bu sırada köy bekçisi vasıtasıyla beni karakola çağırdılar. Orada muhasebe-i hususiye müdürünü gördüm. Dışarıda bir takım sesler vardı. Tellallar yeni seçim yapılacağını haykırıyorlardı. Hâlbuki evvelce yapılan seçime ait rey pusulalarının içinde bulunduğu sandık yediemin sıfatıyla benim evimde bulunmaktaydı. Sandığı istediler. Ben içinde reyler var dedim. Fakat onlar almakta ısrar ettiler. Böylece eve geldik. Halk benim evimin önünde toplanmıştı. Jandarma yüzbaşı da oradaydı. Bu vaziyet karşısında baktım ki olacak gibi değil onlara şunu söyledim: Ben size tek başıma sandığı veremem. Azalar gelsin, onların huzurunda vereyim. Yüzbaşı, başçavuş ve birkaç jandarma sandığı getirmem için ısrarda bulundular. Oradaki kadınlardan Ayşe Çelik yüzbaşıya yalvarıyor ve şöyle diyordu: ‘Biz seçimi yaptık yüzbaşım. Sevdiğimiz adamı muhtar seçtik. Bu işler bozulmasın. Sekiz senedir köyün başına bela olan muhtar yeniden seçilmesin. Bize acıyınız’

Fakat yüzbaşı hiç bir şey dinlemiyor ve benim elimden sandığın alınmasını istiyordu. Ne oldu, nasıl oldu pek farkında değilim, bir anda yüzbaşının tabancasını çektiğini ve jandarmaya ‘süngü tak, ateş’ emrini verdiğini gördüm. Jandarmalar hücum ettiler. Silahlar patladı ortalık karıştı, Ben de kaçtım. Mektebe girdim. Bildiklerim bundan ibaret.”

Mahkeme başkanı başöğretmene sorar:

“Sana müşevvik (teşvik eden) diyorlar. Kimseyi dövdün mü, halkta tabanca, bomba, dinamit gibi şeyler var mıydı?”

Başöğretmen, Başkan Kıcıman’ ı cevaplar: “Bu köyde herkes işiyle gücüyle meşgul olur. Av meraklılarından başkasının evinde silah bulunmaz. Bu köy düşman işgalinde bile silah kullanmamış, düşman sürülerini taşla, sopayla kovalamıştır. Başımıza gelenlerin tek sebebi eski muhtar Tahir Şahin’in muhtarlık ihtirasıydı.”

Başöğretmenden sonra sırasıyla diğer zanlıların sorguları yapılır.

 İfadeleri alınan sanıkların çoğu başöğretmenin ifadesine benzer şeyler anlatır.

Bazıları da olaylara sonradan şahit olduklarını, bazıları ise sırf Halk Partili olan eski muhtarla aralarındaki ihtilaftan dolayı başlarına bu hadisenin geldiğini söylerler.

İfadesi alınanlardan Muhittin Yıldırım’a başkan: “Bu işi senin hazırladığını ve başında senin bulunduğunu söylüyorlar” diye sorar.

Muhittin Yıldırım: “İsyan çıkarmaya hazırlanmadım. Eskiden beri misafirlerin gelip gitmesine mahsus odamız vardır. Ben oraya gelip gidenlerle daima konuşuyorum. Yoksa halkı hükümet kuvvetleri aleyhine ayaklanmaya sevk etmiş değilim.” der.

Başkan: “O halde seni ne diye bu işe sokuyorlar?”

Muhittin Yıldırım cevap verir: “Efendim beni öteden beri Halk Partililer arasında çekemeyenler var. Bu yüzden hakkımda bu iftiraları uydurmuşlardır”

Erkek sanıklardan kadın sanıkların sorgulanmasına gelir sıra.

İlk olarak Ayşe Şen ayağa kalkar ve reisin sualine karşı: “İftira efendim” diye bağırır.

Reis: “Sen kavga yerinde bulunmadın mı? Sandığı vermeyeceğim diye yüzbaşıya çatmadın mı?”

Ayşe Şen: “Yok, yok.”

Kimseyi yaralayıp yaralamadığı sualine de Ayşe Şen “hayır cevabını verir, yerine oturur.

Cemile Gürbüz’ün sorgulamasına geçilir.

Cemile Gürbüz: “Çocuğum hastaydı, sandığın başına gitmedim, yüzbaşıyı yaralamadım” der.

İfadesi alınan Ayşe Yavuz: “Ben kavgaya karışmadım. Hadise mahallinin üst kısmında kızımın evi vardı oraya vardım, silah patlayınca korkudan yere çıkamadım”

Reis: “Bana bak herkesi hükümet kuvvetlerinin aleyhine teşvike etmişsin”

Başkanın bu sualine boynunu bükerek cevap verir Ayşe Yavuz: “Benim kendime söz söyleyecek halim yok. Kime ne diyecekmişim?”

18 yaşında genç kız olan Fatma İpek’in ardından sıra Maviş Aydın’a gelir. Aydın kucağında çocuğuyla ayağa kalkıp olaylar sırasında sekiz buçuk aylık hamile olduğunu ve bu işle katiyen alakası olmadığını, adının bu işlere nasıl bulaştırıldığını da bilmediğini söyler.

Fatma Keçeli’ nin ifadesi ise çok daha çarpıcıdır “ben o sırada yeni doğum yapmış, hasta yatıyordum katiyen kavga yerinde bulunmadım”.

Bu sırada avukatlardan biri hadiseden iki gün evvel Keçeli’ nin çocuk doğurduğuna dair raporun dosyada olduğunu söyler. Gerçekten de zabıt katibinin okuduğu 25.07.1947 tarihli bir ilmühaberde Fatma Keçeli’nin iki günlük loğusa olduğu yazılıdır.

Daha sonra Ayşe Çelik adındaki sanığın ifadesi alınır. Ayşe Çelik ifadesinde şunları söyler:

“Aman çavuşum, aman beyim, elini ayağını öpeyim, bu adamı muhtar yapmayınız” diye yalvardım. Buna karşı jandarma zabiti ateş emri verdi. Bu sırada kendimi kaybettim, hangi tarafa gittiğimi bile bilmiyorum. Yüzbaşı ve başçavuşa öyle taş falan atmadım, bu hadisenin olacağını evvelden nereden bilebilirim? Ben kimseyi tahrik etmedim, telefon hattını da kimin kestiğini bilmiyorum”

Diğer kadın sanıklar da hemen hemen bu şekilde ifadeler verir ve kendilerinin yüzbaşıyı yaralamadıklarını ifade ederler.

Kadınların heyecanla sanık sandalyelerinin üzerine fırlayarak savunma yapmaları tüm salonu heyecanlandırır.

İlk duruşma detaylarını ve tüm sanıkların isyandan, mukavemete dönüşen suçlama ardından tahliyesine giden süreci anlatmayı bir sonraki bölümde anlatmayı sürdüreceğim.

 

 

 

Adana 596 milyon dolara bitiremedi, Antep 36 milyona tamamladı. İki raylı sistem iki öykü…(Temmuz 2010)

Adana 596 milyon dolara bitiremedi, Antep 36 milyona tamamladı. İki raylı sistem iki öykü…

Hafif raylı sistem on yıldır Mersin’in gündeminde…

2004 yerel seçimlerinden hemen önce kent kavşaklarına dikilen tabelaların bir kısmı çürüse de, akıllardan hiç silinmedi…

Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığını sürdüren Macit Özcan’ın hayallerini süsleyen yatırım konusu geçtiğimiz hafta son ulaşım Master planını tamamlama noktasına gelen firmanın verdiği bilgilerle farklı bir aşamaya geldi.

Yatırımın yol haritasını belirleyecek o planın detaylarına ve söylenmesi gerekenlere geçmeden önce, çok yakınımızda yer alan iki kentin raylı sistem alanında attıkları adımları anlatmak gerekiyor.

Anlatalım ki, Mersin yanı başındaki iki farklı projenin ekonomik boyutlarını, süreçlerini, birinin başarısıyla, diğerinin trajik felaketini öğrensin.

Anlatalım ki, başaran Gaziantep ile, başarısızlığın hüsranını yaşayan Adana arasındaki farkı herkes şimdiden görsün ve buna göre kendisine sağlıklı bir yol haritası çizsin…

**

Önce Adana…

1984 yılında ANAP’ tan Belediye Başkanı seçilen Aytaç Durak görev süresinin bitmesine yakın 1988’ de Adana raylı sistem projesini ortaya attı. Ancak bu konu ete kemiğe bürünmeden koltuğunu 1989’ da SHP’ li Selahattin Çolak’ a devretti.

Çolak üzerinde çalıştığı projeyi DPT’ den geçirirken 1994 seçimlerini kaybetti.

Durak 2. Kez döndü Adana Belediyesine…

Hayali kendisine, DPT’ den geçmiş ve dış kredi onayı bile hazır projesi Çolak’ a ait olan yatırım için düğmeye bastı.

Dış kredisi Hazine garantisine bağlanan Adana Raylı Sistem işi 340 milyon dolar bedelle 7 Ekim 1996 günü ihale edildi.

Durak ortaya çıkacak yatırımın metro olacağını müjdeliyordu ama, rahatlıkla raylı sistem olarak tanımlanacak projenin sırf maliyetler şişsin diye anahtar teslimi işi üstlenen grubun insafına bırakıldığı zaman içinde çıktı ortaya.

Yatırıma ayrılan bütçeyi altından kalkılmaz hale getirmek için bir/iki istasyon hiç gereği yokken yer altına indirilmiş, bu istasyonların kazılması, yürüyen merdivenlerle donatılması, arazi yapısıyla ilgili ortaya çıkan sorunların! giderilmesi gibi beklenmedik –veya birilerinin bilinçli biçimde beklentilerle- giderlerin artması sonucu tüm kredileri yutan inşaat tamamlanmadan havlu atmak zorunda kaldı.

Bu arada 1999 seçimleri gelip dayandı. 1994 yılında seçildiği ANAP’ ı bırakıp DYP’ ye geçen Durak, kendisini yeniden aday yapmayacağını açıklayan DYP’ den ayrılıp ANAP şapkasıyla girdiği Nisan 1999 seçimlerini kazanarak 3. Kez Adana Belediye Başkanı oldu.

Ancak zaten zor günler yaşayan Hazine Durak’ ın tüm girişimlerine rağmen, 340 milyon doları yutan Adana raylı sistemine yeni dış kredi garantisi vermedi.

2001 krizi, ardından Kemal Derviş’in ekonomi dümenine geçişi… Onun hazine garantili taleplere tavizsiz biçimde karşı çıkışı…

Durak o günlerde ne yaptıysa karşısına çıkan engelleri aşamadı.

2004 yerel seçimleri yaklaşırken, beklediği mucize AK Parti’ ye kabul edilişiyle gerçekleşti. Girdiği seçimleri, iktidarın rüzgarını arkasına alarak kazanması zor olmadı. Asıl zorluk orta yerde duran raylı sistem enkazını ayağa kaldıracak ek kredi için gerekli Hazine garantisinde yaşandı.

Ama sonunda onu da başardı.

28 Ağustos 2006 tarihinde Hazine, Adana Büyükşehir Belediyesine raylı sistemini hayata geçirecek 194,2 milyon dolarlık ek kredi talebini onayladı.

Proje başlangıcı itibariyle 22, temelin atıldığı tarihten başlayarak 14 yıllık öykünün sonunda bugün itibariyle Adana’da ortaya çıkan tablo şudur:

-Yatırım başladığında belirlenen güzergahın, bugün kuzeye kayan Adana ile ilgisi kalmamıştır.

-Topu, topu 13,5 km lik yatırım bugüne kadar 596 milyon dolar yutmasına rağmen, bitmemiştir, ne zaman bitirileceği bir yana, bitse bile sağlıklı işleyip işlemeyeceği konusu tartışmalıdır. (2009 yerel seçimlerinden önce apar topar hizmete açılan bir bölümde ilerlemeye çalışan vagonların raydan çıkıp elektrik direğine çarptığını fıkra gibi anlatır Adanalılar)

-Yıllık %7 faizle sağlanan kredi için Adana’ nın sırtına binen borç yükü her yıl 42 milyon dolar artmaktadır. Adananın günlük borç faizi bile 120 bin dolardır.

-İnşaat tamamlanmadan -hangi akla hizmetse-  Güney Kore’den 24 milyon dolar ödenerek satın alınan vagonlar çürümeye terk edilmiş, dünyadaki hızlı teknolojik değişim nedeniyle araçlar kullanılmadan demode olmuştur.

-Bugün Adana Türkiye’ nin en acayip 10 yatırımı arasında ilk sıralara oturan, her yağmurda bataklık halini alan en pahalı bir iki mezarlık projesinden birine sahiptir, Durak sayesinde…

**

Adana yanında bir de çok farklı Gaziantep örneği var, Mersin’in ders alması gereken…

2008 sonunda Gaziantep Büyükşehir Belediyesi kendisine dayatılan tüm raylı sistem projelerini çöpe atarak, kent ihtiyaçlarını masaya yatırdı ve kendi yol haritasını kendisi yaptı.

Adana ile benzer coğrafi dokuya sahip kent kamulaştırma gibi para gerektirecek yanlışlara düşmeden üstelik şehrin gelişme potansiyeline ve yolcu trafiğine uygun güzergahı belirledi.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi, yatırımı anahtar teslimi tek şirkete ihale etmektense, üçe bölme gibi pek denenmemiş, müteahitlerin nefret ettiği birilerine en aykırı! gelen yöntemi tercih etti Gaziantep.

Sonuçta alt yapı ve rayların döşenmesi için 12, elektrifikasyon için 12, istasyon ve diğer işler için 10 milyon dolar civarındaki bir bütçeyle iki yıl gibi süre zarfında hafif raylı sistemini bitirmek üzere…

Üniversiteden başlayarak, yeni gelişme alanlarından geçen, tüm kurumların ve ticari merkezlerin yer aldığı –Belediye, Valilik, Emniyet Müdürlüğü, Adalet Sarayı, Stadyum ve daha pek çok sivil, resmi kurumun konuşlandığı- cazibe bölgesinde sona eren 11 km lik güzergah…

Yolcuları taşıyacak vagonlara gelince…

Gaziantep’in bu alandaki öyküsü bile uzun yıllar anlatılacak bir efsane…

Fizibilite çalışmalarında karşısına çıkarılan ve en düşüğü 150 milyon dolardan başlayan raylı sistem projelerini elinin tersiyle iten Gaziantep, kendi göbeğini kendisinin kestiği kente özgü modeli hayata geçirirken, vagonlar konusunda inanılması güç bir fırsat yakalar.

Vagonlarını yenileriyle değiştirme kararı alan Frankfurt Belediyesinin elinde tümü kullanılır halde 17 vagon olduğu bilgisini alan Başkan Asım Güzelbey soluğu Almanya’ da alır.

Pazarlıklar sonunda tümü için 1 milyon dolara el sıkışılır (yanlış okumadınız yalnızca Bir Milyon Dolar)

Kısa sürede vagonlar Gaziantep’ e getirilir. Kurulan atölyede tümü elden geçirilip, yenisinden farksız araçların kazanılması sağlanır.

Ve sonuç:

13,5 km lik güzergaha 596 milyon doları gömerek, 14 yıldır raylı sistemi bir türlü tamamlayamayan –bu gidişle tamamlanacağı meçhule kadar kentin kullanılamaz bölgesi haline gelen- Adana…

36 milyon dolarlık bütçeyle, 11 km lik raylı sistemini 2 yıldan kısa sürede tamamlayarak hizmete sokmanın heyecanındaki Gaziantep…

Bir yandan 596 milyon dolarlık yüksek faizli borcu nedeniyle her gün 115 bin dolar faiz yükü artan Adana ( %7 faizle borçlanan Adana’ nın bugün yıllık faiz yükü 42 milyon dolar civarında)

Hazine garantilisi bir yana, iç ve dış tüm kredi önerilerini elinin tersiyle iten ve kendi bütçe imkanlarıyla kısa sürede raylı sistemi halkın hizmetine sunan Gaziantep…

İki örnek ve iki farklı kent vizyonu…

Her yıl 3 trilyon kazandığı otobüs işletmesine 16 trilyon para ayıran Mersin’in yanı başındaki iki şehir ve iki uç model…

Eğer Gaziantep modelinden gerekli dersleri çıkarsa, beş yıllık otobüs işletmesi zararıyla halkın tüm gereksinimlerini karşılayacak raylı sisteme kavuşabilir Mersin…

Yeter ki, sağlıklı adımlar atılsın…

Yeter ki, anlattığımız Adana ve Gaziantep deneyimlerinden gerekli dersler çıkarılsın…

 

 

Arslanköy’ ün demokrasi mücadelesi… -11-

Arslanköy’ ün demokrasi mücadelesi… -11-

Nihayet Duruşma günü gelir çatar…

Takvimler 8 Ekim 1947 Çarşamba gününü göstermektedir…

Arslanköylülerin cezaevinden duruşmaya getirilişlerini canlı tanıklardan Mustafa Atalay şöyle anlatacaktır kaleme aldığı kitabında:

“Arslanköylüler adalet binasına yaklaşırken Ankara’dan, Mersin’den gelen müdafi avukatlar büyük bir şefkat hissiyle vekar ve ciddiyetle toplu halde gelmekte olan köylülere doğru ilerlediler. İki topluluğun karşılaşması hayli hazin oldu. Avukatlar köylülerin ellerini sıktılar, hatır sordular. Bu arada bir avukat cebinden çıkardığı temiz mendille küçük yavrulardan birinin gözyaşlarını sildi. Manzarayı izleyen çevredeki Konyalıların da gözleri nemlendi.”

Mahkeme günündeki genel havayı anlamak için Mersin’ den gazetesi adına giden ve gördüklerini aynı gün telefonla yazdırıp ertesi günkü Yeni Mersin’ de yayınlanmasını sağlayan Özkul Fırat‘ ın verdiği daha kapsamlı bilgilere de yer vermekte yarar var.

9 Ekim 1947 tarihli Yeni Mersin “Aslanköy hadisesi davası dün Konya Ağır Ceza mahkemesinde başladı” manşetiyle çıkarken manşetin altı duruşmadan dramatik bir sahneyi anlatır:

“sanık kadınların kucaklarında bulunan kundaklı bebeklerin zaman zaman ağlamaları nedeniyle duruşmaya 10 dakika ara verildiği” ayrıntısı Mustafa Atalay’ ın kitabında yer alan duygu selinin hiç te abartılı olmadığını gösteriyor.

Fırat’ ın duruşma izlenimlerine dönelim:

“Salonun küçüklüğüne rağmen yüzlerce dinleyici ayakta durmak suretiyle ve koridorları doldurduğu gibi hükümet binası dışında ve caddelerde de insan seli birikmiş bulunuyordu.

Suçun tavsifine davanın haiz olduğu ehemmiyet adeta teneffüs edilen havada bile vardı.

Celse açılır açılmaz, mahkeme başkanı sanıkların hüviyetlerini tespite başladı.

Saat 9.40′ ta Mersin Sorgu yargıçlığının 85 sayfadan meydana gelen, son tahkikatın açılması hakkındaki kararı okunmaya başlandı. 46. sayfaya gelindiğinde saat 12’yi gösteriyordu. Öğle tatili nedeniyle celseye ara verildi.

Öğleden sonra saat tam 14′ te ikinci celse açıldı. Yargıçlar heyeti ve sanıklarla vekilleri yerlerini aldıktan sonra yine büyük bir dinleyici kitlesi mevcut olduğu halde 85 sayfalık kararname kalındığı yerden okunmaya devam edildi.

Kararnameden sonra sanıkların sorgusuna geçildi. Sanıklar büyük bir saflık ve doğruluk içinde hadiseyi izah ettikçe hâkimler heyeti ve hatta dinleyici sıralarından “olayların nasıl olup ta isyan gibi farz olunabileceği” fısıldaşmaları duyulmaya başlandı.

On sanığın sorgusu tamamlanırken sanık kadınların kucaklarında bulunan kundaktaki bebeklerin zaman zaman ağlayışları karşısında Başkan Şemsettin Kıcıman celseye on dakika ara verdi.

Aradan istifade sanık vekillerinden Avukat Yakup Çukuroğlu ve yine sanık avukatlarından aynı zamanda Tarsus Demokrat Parti ilçe başkanı da olan Mustafa Gürkan’ la görüşüp fikir ve kanaatlerini sordum.

Avukat Yakup Çukuroğlu şunları söyledi:

-Bizler Türk hâkimlerinin adalet anlayışından emin olduğumuzu her fırsatta izhar ediyoruz. Bugünkü duruşmanın tecellisi bu kanaatimizde ne kadar haklı olduğumuzun en yeni ve güzel delilidir. Hakkı telkin biz demokratların şiarı hatta gayesidir. ‘Türkiye’ de hâkimler var’ demek ne büyük mutluluktur. Adalet ordusunun bir parçası biz avukatlar da şeref hissemizi Konya’ da görülmekte olan Arslanköy duruşmasından bol bol alıyoruz.

Tarsus Demokrat Parti Başkanı Avukat Mustafa Gürkan’ ı ise büyük bir heyecan içinde buldum. Söz söylerken sesinin ihtisasları ve vücudunun titreyişinden davayı takipten ziyade yaşadığı anlaşılıyordu. Onun da duruşma ve dava hakkındaki fikirlerini sordum:

-Devam etmekte olan duruşma hakkında kanaat belirtmekten imtina ederim. Bu dava Arslanköy demokratlarının şanlı davasıdır. Bu itibarla bu davada yalan, iftira ve uydurma iddialar çok olur. Fakat her vicdan sahibi bunları, doğruyu yanlışı çabuk anlar.

**

Saat 17.10′ da ara verilen duruşmada yeni celse açıldı.

Geri kalan sanıkların sorgusu yapıldıktan sonra Avukat Hamit Şevket İnce söz alarak titreyen heyecan dolu bir sesle sanıkların tahliyesini istedi.

Onu müteakiben Avukat Kenan Öner ise şahitlerin Konya’ da dinlenmesini talep etti.

Yazılı deliller okunduktan sonra avukatların müdafaalarını yapabilmeleri için saat 19.40′ ta celseye son verildi.

Duruşmaya yarın sabah saat 9′ da tekrar başlanacaktır. Yarınki duruşma tafsilatını da ayrıca bildireceğim.

Gelelim geç biten duruşma ardından gece yaşananlara ve izlenimlerime:

Duruşma salonundan çıkan bütün avukatlar akşam yemeği için davetli oldukları Konya Demokrat Parti binasına gittiler. Burada Konya Demokratlarından kalabalık bir grup Çumra, Aksaray ve Ereğli’den gelen DP’ lilerle birlikte konukları karşılamak üzere hazır bekliyordu.

Kenan Öner yemeğini Mersin avukatlarıyla birlikte aynı masada yedi. Bu arada Ereğli DP başkanlığından gelen bir telgraf okundu. Telgrafta Demokrat Parti lideri Celal Bayar; Mareşal Fevzi Çakmak’a hakaretten sanık Ereğli Halkevi Başkanının yarın  yapılacak duruşmasında bulunmak üzere Konya’ da bulunan avukatların bir kısmının Ereğli’ ye gitmelerini rica ediyordu.

Bir kısım avukat bu davada bulunmak üzere gitmek için müzakerelerde bulundular. Kenan Öner ve Ankara Barosundan Zühtü Eser’ in de yarınki duruşmadan sonra fırsat olursa Ereğli’ ye gitmeleri kuvvetle muhtemeldir.”

**

Aynı günkü Yeni Mersin’ de yine duruşmayı Konya’ da takip etmeye giden gazeteci Yusuf Ayhan’ ın telgrafla bildirdiği izlenimleri yer alır. Telgrafta Ayhan şu bilgileri verir:

“Arslanköy davasına bugün Ağır Ceza Mahkemesinde başlandı. Büyük bir kalabalık sabahın erken saatlerinde koridorları ve Hükümet Konağı çevresindeki sokakları doldurmuştu. Saat 9′ da duruşma başladı.

Savunma bölümünde Adana Avukatlarından Abdulkadir Kemali, Kamil Tekerek, Mersin avukatlarından Hüsrev Eldem, Hüseyin Fırat, Yakup Çukuroğlu, Haydar Arslan, İstanbul’dan Kenan Öner, Fethi Tahir Bütün, Emrullah Ultav, Ankara’dan Hamit Şevket İnce, Zühtü Veli, Nihat Akpınar, Kayseri’den Kamil Gündüz, Afyon’ dan Hasan Durur, Hasan Bozca, Muğla’dan Necati Erdem, Samsun’ dan Cemalettin Danışman, Isparta’dan Şefik Eren, Konya’dan Fahri Ağaoğlu, Halis Sungur, Muammer Olgun, Ahmet Efeoğlu, Mehmet Emin Bolay, Tarık Közbek, Mustafa Kıray yer aldı.”

(Duruşmaya katılan Avukat isimlerine yazı dizisinin 10. bölümünde de yer vermiştim. Bu kez farklı kaynaktan yararlanarak yeniden yazma nedenim iki kaynak arasında kimi farklılıklar olması ve birinde yer alanların diğerinde yer almama ihtimaline karşı, geleceğe sağlıklı bilgi, belge bırakma kaygısı.

Avukat isimleri şu nedenle de önemli: Bu duruşma çoğu Avukat için deyim yerindeyse bir referans oluşturacak, davaya katılan neredeyse tüm avukatlar sonraki seçimlerde Demokrat Parti saflarından Milletvekili seçilip Meclise gidecektir. a.a.)

Yazının bu bölümünde özellikle Yeni Mersin adına duruşmayı izleyen Özkul Fırat ve Yusuf Ayhan’ ın gazetelerine geçtikleri izlenimlerine yer verdim.

İlginçtir yeterince detaylı görünmesine rağmen her ikisi de Arslanköy’ lülerin Mahkeme heyeti önündeki sorgularına ve oradaki ifadelerine yer vermemiştir. Burada yine kişisel kanaatimi paylaşayım: Her iki gazetecinin demokrasi tarihine geçecek kadar önemli sanık ifadelerini değersiz bulduklarını düşünmek bile mantık dışı. O halde ya kendileri dönemin genel havası gereği sanık savunmalarını es geçtiler veya o günlerde tek partiye yakın ve resmi ilanla ayakta duran gazete ifadeleri mümkün olduğunca sansürledi ki bana göre bu ihtimal daha akla yakındır.

Bir sonraki bölümde Yeni Mersin’ in görmezden geldiği başta yiğit kadınları, Arslanköy sanıklarının ilk savunmalarında söylediklerini farklı kaynaklardan yararlanarak ele almaya, duruşmanın ikinci gününde yaşananları anlatmaya devam edeceğim.

 

Arslanköy’ ün demokrasi mücadelesi… -10-

Arslanköy’ ün demokrasi mücadelesi… -10-

Gerginlikten korkan Adalet Bakanlığı Davayı Konya’ ya taşıyor, zanlılar trenle sevk ediliyor…

93 Sanık ve 30’u aşkın avukat 4 Eylül duruşmasını iple çekerken, yoğun izleyici olasılığını da göz önünde bulunduran Mahkeme heyeti duruşmanın Güneş Sinemasında yapılması için Adalet Bakanlığından izin ister.

Ancak 30 Ağustos akşamı Bakanlıktan gelen telgraf herkesi şok eder. Bakanlık Yargıtay 3.dairenin aldığı karara istinaden davanın Konya Ağır Ceza Mahkemesine nakledildiğini gerekçesiyle bildirmektedir. Gerekçeye göre “hadisenin mahiyeti, işlenen suçun zabıta kuvvetlerine karşı yapılmış olması ve Mersin’ de yapılacak duruşmada herhangi bir hadisenin vukuunu önlemek maksadıyla” davanın başka yere naklini isteyen Adalet Bakanlığıdır. Talep Yargıtay tarafından da uygun bulunmuş, davanın kamu güvenliğini sekteye uğratacak mahiyette görüldüğünden duruşmanın Konya Ağır Ceza Mahkemesine nakline karar verilmiştir.

Savcılık bir yandan dosyayı Konya’ya gönderme hazırlıklarına başlarken, 47 tutuklu sanığın sevki için de Adalet Bakanlığından tahsisat ister.

Bakanlıktan istenen ödenek anında gönderilir. 20’si kadın 27 erkekten oluşan 47 kişi 4 Eylülü 5 Eylüle bağlayan gün sabaha karşı 3.45 treniyle Konya’ya doğru yola çıkar. Sanıklara Jandarma Bölük komutan vekili Servet Güneri komutasındaki 15 jandarma refakat etmektedir.

Acılarıyla dönemin yakın tanığı doktor Ahmet Arslan prangalarla Mersin’ e oradan da Konya’ ya uzanan çileli süreci şöyle anlatır anılarında:

“Okulun tatili nedeniyle İstanbul’ dan köye gelmiştim. Köyde sonradan uçak mühendisi olacak arkadaşım Hüseyin Yeğin ile buluştuk. Köylünün tansiyonu yüksek, sinirleri gergindi. Seçimlerde uygulanan “açık rey, gizli tasnife” halk kızgındı. Köyün ileri gelen muhalifleri sandığa ne gerek var; “köy meydanına çıkalım, şu adayı isteyenler bu tarafa, diğer adayı isteyenler öteki tarafa toplansınlar, sonuç çıkar” teklifinde bulunuyorlardı.

Sandık kurulu, halk, fanatikler, gençler, zaman zaman yakın mesafede çekişip itişiyorlardı. Bazen biz mürekkep yalamışlar araya girip uzlaşmaya katkı vermeye çalışıyorduk. Halk şeffaflığı, çoğulculuğu, aleniyeti istiyordu ve de; “nerede gizlilik varsa, batsın!” diye feryat ediyorlardı.

Anlaşmazlık sonunda çoğunluğu teşkil eden demokratlar, isyan ithamıyla yaftalanarak sürüler halinde hapishanelere sevk edildiler.  Bu isyankarların davaları bir süre sonra Konya’ ya nakledildi.

Konya hapishanesine sevk edilenler arasında teyzemin kızı Toros dağlarını geçerken trende çocuğunu düşürmüş, ölümlerden ölüm beğenmişti. Diğer bir yeğenimin eşi de Konya hapishanesinde doğum yaptı. Çocuğun adını davayı yakından takip eden ve o günlerde Mersin’ den Milletvekili seçilmiş olan Refik Koraltan ile Avukatlardan Kenan Öner ikilisi “Hadise” koydular…(Ahmet Arslan İbret ve Şahadet sayfa 55)

O yolculuğu şöyle anlatacaktır Mustafa Atalay kitabında:

“Adalet Bakanlığının gördüğü lüzum üzerine Arslanköylüler, Konya hapishanesine sevk edilmek üzere hazırlandırıldılar. Bu sefer ellerinde kelepçe, ayaklarında pranga yok. Arslanköylüler Konya’ya gidiyorlar. Akdeniz sahillerinden orta Anadolu’ya bir seyahat olacaktı bu. Arslanköylülerin hürriyet mücadelesinin üçüncü merhalesi böyle başladı.

Arslanköylüler hapishaneden istasyona götürülürken Mersin halkı yedisinden yetmişine kadar caddelerin iki tarafına birikerek, hadisenin kahramanlarını bir kere daha görmek istediler. Mersin sokaklarından Arslanköylülerin geçişleri ne kadar hazin oldu ise, teşhiye gelenlerin masumane akan gözyaşları o kadar hüzünlü oldu… Hadisenin kahramanları sırtlarında bağlı çocuklarıyla, elemli tablolar halinde halkın önünden bir sinema şeridi gibi gelip geçtiler. Şimdi istasyondayız. Mersin’den ayrılıyoruz artık, Arslanköylüler kendilerine ayrılan vagonlara yerleştiler. Lokomotif büyük homurtuyla hareket etti. Tren hareket ettikçe Mersin gerilerde kaldı, şehir küçüldü…

Vakit öğle, Arslanköylüler kendilerine verilen kuru tayın yanında ziyaretçilerinin getirdiği katıklarla öğlen yemeğini yediler.            ”

“Hapishanenin dört duvarı arasında aylarca kaldıktan sonra muvakkat bir zaman için de olsa, kısmen temiz havaya kavuşmuş emzikteki çocuklar hayli neşeli görünüyor.”

“Karaman, Ereğli, Çumra’dan geçerken ray kenarına kadar gelen insanlar tezahürat arasında topladıkları çiçekleri uzatıyorlar trendeki Arslanköylülere. 6 Eylül günü Konya garında sona erer yolculuk, kucaklarında çocuklarıyla kadınlar önde, erkekler arkada cezaevine doğru yola koyulurlar. Hastalanan iki bebek hastaneye kaldırılır bu arada.”

Mustafa Atalay’ ın o günlerde tanıkları ve olayları bizzat yaşayanları dinleyerek kaleme aldığı yukarıdaki izlenimlerin ortaya koyduğu bir gerçek var: Anadolu halkı dönemin kısıtlı imkanlarına rağmen kara trenin taşıdığı insanlardan ve o insanların başına gelenlerden haberdardır. Üstelik gece gündüz fark etmeden trenin geçtiği her yerde gösterilen olağan üstü coşkudan anlıyoruz ki, tüm baskılara inat halk o treni deyim yerindeyse demokrasi kervanı olarak görmekte, kadın erkek içindekileri demokrasi kahramanı olarak bağrına basmaktadır.

**

Yol boyu ve Konya’ da halkın gösterdiği ilgi Yargıyı da derinden etkilemiş, ‘sanıkları’ cezalandırmakla yükümlü olması gereken Savcı tam aksine artık mağdur gördüğü bu insanlara çok daha farklı yaklaşmaya başlamıştır.

8 Eylül 1947 pazartesi sabahı, tutukluları Konya Müddeiumumîsi (Başsavcısı) Nusret Tuncer cezaevinde ziyaret eder. İzlenimlerini kendisini kapıda bekleyen gazetecilere şöyle aktaracaktır:

-Ziyarette arkadaşları adına söz alan biri “ben Mersin’de düşmana ilk kurşunu atan Efrenk müfrezesi efradındanım. Biz kanuna ve onu temsil edenlere daima hürmet ettik. Burada da adaletin tecelli edeceğine inanıyoruz” dedi. Ardından kadınlar bölümüne geçtim. Kadınlar “bu iş bize zor geliyor, evvel Allah sonra kanun sayesinde tez günde köyümüze çocuklarımıza döneceğiz” dediler. Hepsinin ellerini sıkıp cezaevinden ayrıldım.

**

Mahkeme süreci:

Duruşma 8 Ekim 1947 günü Konya Ağır Ceza Mahkemesi salonunda başlar. Mahkeme heyetinin başkanı Şemsettin Kıcıman (Bir süre sonra Yargıtay 4.ceza dairesine atanacaktır) diğer iki üyesi Nuri Ocakçıoğlu, Hikmet Tüzer’dir. İddia makamında Başsavcı Nusret Tuncer yer alır. Davada sanıklara isnat edilen suç: Türk Ceza Kanunu 190, 149, 172 maddeleriyle bilfiil isyan ve buna iştirak iddiasıdır.

Davanın 47 sanığını*, hiç biri ücret almadan ülkenin dört yanından 30’a yakın çoğu ünlü avukat savunmuştur. Dava dosyasında yer alan bilgilere göre duruşmada yer alan avukatlar şu isimlerden oluşur:

İstanbul’dan; Kenan Öner, Emrullah Ültay, Süreyya Ağaoğlu, Fethi Tahir Bütün…

Ankara’dan; Hamit Şevket İnce, Zühtü Veli Beşe, İsmail Hakkı Evik, Osman Şevki Çiçekdağ, Samet Ağaoğlu, Nihat Akpınar, Meliha Gökmen…

Konya’dan; Fahri Ağaoğlu, Tarık Kozbek, Muammer Obuz, Sedat Dikmen, Ahmet Eşrefoğlu, Halis Sungur, Ziya Göktürk, Mustafa Kıray, Mehmet Ali Apalı, Mehmet Emin Bolay, Emin Agah Ünver… İzmir’den Osman Kapani, Rauf Onursal, Şekip İnal, Muhittin Erener, Pertev Aral, Nahit Özeren, Emin Değirmen, Refik Şevket İnce…

Adana’dan; Sait Nil, Kamil Tekerek, Mustafa Tunç, Memduh Bülbül…

Mersin’den Yakup Çukuroğlu, Hüsrev Eldem, Haydar Aslan, Mustafa Nuri…

Afyon’dan; Hasan Dinçer, Hazım Bozca, Kemal Özçoban,

Antakya’dan; Sırrı Hocaoğlu, Ömer Lütfi Arşoğlu, Abdullah Feyzi Ataman, Fevzi Kurtarel…

Samsun’dan; Hüseyin Fırat*…

Isparta’dan; Şefik Seren…

Kayseri’den; Kamil Gündeç ve Fikret Apaydın…

Muğla’dan; Nuri Özcan, Necati Erdem…

Ve davaya katılan bazı avukatlarla ilgili önemli bulduğum bilgiler:

Hüseyin Fırat; gazetelere Samsun barosuna kayıtlı Avukat olarak geçse de, aslında Fırat Samsun Savcısı iken istifa edip Avukatlığa başlamış ve baba evi Mersin’e dönüp mesleğini burada icra etmiştir. Evlerine yakın Mersin Cezaevine pişirilen yemekleri bizzat taşıyarak, mazlumlara yardım etmeye çalışmıştır. 1950 seçimlerinde Fırat DP’ den Milletvekili olarak seçilecek üç dönem vekilliği 1960 darbesiyle Yassıada’ da sona erecektir.  (Gerçekten de Konya duruşmalarını takip eden gazeteci Yusuf Ayhan savunma avukatlarını sıralarken Hüseyin Fırat’ ı Mersin avukatları arasında anmaktadır)

Samet Ağaoğlu; Tıpkı Fırat gibi Ağaoğlu’ da 1946′ da devlet hizmetinden ayrılıp Demokrat Partiye katılmış, 1950-60 arası Milletvekilliği, Devlet ve Sanayi Bakanlıkları yapmıştır.

Süreyya Ağaoğlu; Samet Ağaoğlu’ nun ablası ve Türkiye’ nin ilk kadın avukatıdır. Dünya hukukçuları arasında saygın bir yere sahiptir. Samet Ağaoğlu’ nun 60 darbesi ardından Yassıada’ da yargılanması sırasında avukatlığını üstlenmiştir.

Hamit Şevket İnce: Dönemin ünlü ceza avukatı, Demokrat Partinin kuruluşundan itibaren içinde yer alan önemli isimlerindendir. 1947′ de toplanan DP Büyük kongresinde yaptığı konuşmada şunları söyleyecektir: ‘Fesat yuvaları belki bizi idama mahkûm edecek, gidiş onu göstermektedir. Eğer böyle felaketlere muhatap olursak merak edilmesin. Vatan evlatları bir gün mezarlarımızı ziyaret edecektir.’ İşte biz bunun için buradayız.” Daha 1947′ de Türkiye’ de asıl iktidar sahiplerinin niyetini ve daha iktidara gelmemiş partinin başına gelecekleri yıllar öncesinden bilmesi önemlidir.

Kenan Öner: Demokrat Parti’ nin İstanbul kurucu il başkanıdır. 1948′ de Demokrat Partinin yeterince sert muhalefet yapmadığını gerekçe göstererek Osman Bölükbaşı ve bir grup partiliyle Millet Partisini kuracaktır.

Bir sonraki bölümde tutanaklardan yola çıkıp Konya’ daki mahkeme sürecine ışık tutmaya çalışacağım…

 

 

 

Su fiyatları Mersin’ de pahalı mı?

Su fiyatları Mersin’ de pahalı mı?

Adam Mersin Büyükşehir’ e aday olmaya değil, mevcut başkanın yaptıklarını eleştirmeyi tek görev sayan, bu amaçla da kalemini sivriltmiş muhalif köşe kadısı sanki…

Bir gün “Mersin’ in deniz felaket kirli, Başkanınızın yüzerken çektirdiği fotoğrafa kanmayın, o tifo olur, dizanteri olur, verem olur… Siz sakın yanılıp o denize girmeyin” diyor.

Ertesi gün elinde DSİ’ den alınma bir ton suyun devlete ait barajdan Belediyeye 50 kuruşa satıldığına dair belge, yine gazetelerin köşelerini inciden demetlerle süslüyor: “50 kuruşa aldığın suyu 4 liraya satıyorsun, seni gidi seni… Ben başkan olursam, suyu maliyetine satacağım”

Duyan da hasbel kader o aday Başkan olursa su faturalarının iki çay parasına ödeneceğini sanacak.

Oysa demeci patlatmadan önce akıl danıştığı kendi partilisi ama aklı henüz yerinde bir büyükşehir belediye başkanı “sakın bu hesaplara girip te kendini kamuoyu önünde bağlama, yarın öbür gün sıkıntıya girersin” demiş ama duyacak hali yok arkadaşın… Belki de ‘nasıl olsa kazanmayacağımı ben de biliyorum, sırtımda yumurta küfesi yok ya, bir eksik bir fazla bu tür vaatlerin kime ne zararı var?’ diye düşünüyordur, kim bilir?

Önceleri ihtiyatlı da olsam umudumu yitirmemiştim: “Kendisi bu kenti, belediyeciliği, su fiyatlarını, deniz kirlilik kriterlerini bilmeyebilir, bilmek zorunda da değil, ama etrafında onu uyaracak birileri mutlaka vardır” diye bir beklentilerim vardı.

Yanılmışım, ucuz etin yahnisi bu kadar olur misali, kampanyayı bu işlerden anlayan kadroyla götüreceğine, başka beklentileri, hesapları olan nefesi yetmez amatörlerle yürütmeyi seçti. Tercih bu olunca ortaya çıkacak yemek te bu kadar olur.

Keyfin bilir,  “bunlar daha iyi günlerin, çevrendeki hırsı aklının önüne geçen tiplerin, seçim kaybedildiğinde seni götürüp bırakacakları yeri düşünemiyorum bile” mi demeliydim?

Nereden mi biliyorum o kâbustan beter sonu?

2004, 2009 seçimlerinin kamuoyu önünde sahnelenen muhteşem kampanyalarının perde arkasını biliyorum da ondan…

İnanmayan 2004′ ün AKP adayı Mahmut Arslan ya da 2009′ un MHP adayı Mahmut Tat’ a sorsun…

Sahi, yanlarında yer almak bin takla atıp, televizyon ekranına çıkmadan önce elde havlu ter silenler, seçimler kaybedilince sağa sola koşturup mahremiyet diye saklamaları gerekenleri bile nasıl sağa sola boca ettiler.

Neyse bunlar ince ve derin mevzular…

Buraya girersek çıkamaz, asıl konuya da gelemeyiz.

Oysa benim işim birilerinin çarpıttığı gerçekleri anlatmak, eleştirerek seçim kazanılacağına inananlara bunun ne kadar yanlış bir yol olduğunu göstermek ve bu alanda yaşanmış deneyimleri paylaşmak…

İnanmayan billboardlara yapıştırılan tek bir afiş parasının yüzde birine kıyıp, 2009 seçimlerini Mustafa Akaydın’ a kazandıran kendi tarifiyle ‘reklamcı-iletişimci’ Ateş İlyas Başsoy’ un ‘AKP Neden Kazanır, CHP Neden Kaybeder’  kitabını ve kitaptaki ‘bir seçim nasıl kazanılır, nasıl kaybedilir? diye özetlenebilecek deneyimlerini bir kaç saat ayırıp okusun.

Orada seçimlerin hangi söylem ve eylemlerle kazanıldığı yanında, hangi yanlışlarla kaybedildiğini biraz aklı eren herkes anlayacak, anlamakla da kalmayıp önüne gelenle paylaşacaktır.

Örneğin o kitapta anekdotlarla süslediği Antalya deneyiminin ilk günlerini şöyle anlatır Başsoy:

“Beni Antalya’ ya çağırmadan önce bütün söylemlerini “Cumhuriyetin faziletleri ve laikliğin önemi üzerine kuran Kemalist akademisyene ilk tavsiyem şu oldu:

‘Kavga yok, saldırmak yok.. Sadece projelerini anlatacaksın!’

İstanbul’ dan gelmeden önce Akaydın’ ın önüne tartışılmaz dediği ön şartı koyar: “Benimle çalışacaksan, önerilerimi dinleyecek, stratejime uyacaksın”

Akaydın “çattık belaya” diye içinden geçirmiş midir? Bilemem…

Örneğin “Antalya’ ya indiği gün ayağının tozuyla hadi bir çiçek yaptır da Menderes Türel’ i ziyaret edelim” gibisinden önerileri bile sineye çekip uygular…

Sonuç mu?

AK Partinin Kayseri ile birlikte Türkiye’ de kendini en güçlü gördüğü Antalya’ da anketlerin ilk günler %30 şans tanıdığı Mustafa Akaydın Büyükşehir Başkanlık koltuğuna oturur.

Seçim akşamı Antalya zaferinden emin Erdoğan’ ın, hezimet tablosunu görünce şu sözler dökülecektir ağzından “çok ama çok anormal bir durum”

Antalya’ yı kazanması neredeyse ihtimal dışı Akaydın’ a kazandıran Başsoy’ un oturup yazdığı kitapta ne kadar yapılmamalı dediği şey, yanlış bulduğu öneri varsa söylemleri, eylemleriyle yapmaya kalkan veya yapsın diye akıl/taktik verilen bir AK Parti adayı var Mersin’ de…

Seçimin bu söylemlerle şimdiden kaybedildiğinden habersiz, habire gaza getirip merak etme kazanacaksın diyenlere inandığı için acı gerçekleri söyleyeni düşman görme hastalığı da cabası.

Örneğin arıtma tesisi için mevcut başkana teşekkür edip,” eline sağlık iyi yapmışsın da, halk nereden denize girecek, o proje eksik, ben geldiğimde deniz kenti Mersinin denizle barışmasını sağlayacağım” diyeceğine, çıkıp insanları korkutmak, “sakın denize girmeyin, tifo olursunuz” diye gerçekle de ilgisiz en olumsuz ifadeleri kullanarak seçim mi kazanılır?

Mersin’ in güçlü yanlarını ortaya koyup, “bu kent Ankara’ dan daha zengin, iyi projelerle Türkiye’ deki tüm kentleri geçer İstanbul’ la çekişir” olumlu düşüncesini insanlara empoze edeceğine,

 “bu adamla daha iyisini yakalarız” beklentisiyle umut saçacağına “Mersin sosyoekonomik gelişmişlikte 24. sırada” diye ruh karartarak bir yere varılamayacağından habersiz, felaket tellallığı yapıp duruyor.

Yarın öbür gün biri çıkıp ta, “o sosyoekonomik gelişmişliğin iki önemli nedeni var: sağlık ve eğitimdeki dökülmüşlük, orada da en büyük günah seni aday yapan iktidarın payına düşüyor” dese, ne cevap verecek?

Örnekleri, soruları çoğaltmak mümkün ama biz o taraklarda bezi olmayanlara beyhude yere nefes tüketmeyi bırakıp gelelim şu son “pahalı su” iddiasına ve iddianın gerçekliğine…

Mersinli suyu pahalı mı, ucuz mu tüketiyor? Sorusuna en objektif cevabı vermek için, öyle derin analizlere, saçma sapan tartışmalara girmeye gerek yok. Türkiye’ nin ister AK Parti, ister CHP veya MHP’ li belediyelerin uygulamalarına, vatandaşa suyu kaça sattıklarını ortaya koyar, yorumu ve değerlendirmeyi kamuoyuna bırakırsınız.

Hadi bakalım görelim bakalım o zaman, hangi Belediye şirketi evlerimizde* içtiğimiz suyu bize kaç paraya satıyor?

 

Su

Atık su

Toplam

KDV dah. topl

Mersin Meski

2,5

1

3,5

3,78

Tarsus Taski

1,83

1,90

3.73

4.02

G.Antep Gaski**

5,02

0,38

5,40

5,83

Kayseri Kaski

2,5

0,84

3,34

3,34***

Ankara Aski

2,14

1,07

3,21

3,47

İzmir İzsu

1,23

1,89

3,12

3,37

Antalya Asat

2,15

0,64

2,79

3.01

Konya Koski

2,42

0,60

3,02

3,26

Adana Aski

2,42

0,60

3,02

3,26

Kocaeli İsu**

2,67

1,335

4,00

4,33

 

Değerler m3 başına tahakkuk ettirilen ve tümü de 2014 yılı için revize edilerek belirlenen aktüel fiyatlardır.

*Tüm fiyatlar meskenler için belirlenmiştir. Kocaeli ve Gaziantep dışındakiler kullanılan su ne kadar olursa olsun kademe uygulamamaktadır.

**Gaziantep 12 m3’den, Kocaeli ise 10 m3’den daha az tüketilen suya daha düşük fiyat uygulasa da, 4 kişilik bir ailenin bu miktarı tutturma olasılığı çok düşük olduğundan her iki belediye şirketinin 10 ve 12 m3 üstü tarifeleri esas alınmıştır.

***Kayseri, diğer belediyelerden farklı olarak tarifeyi KDV’ li olarak yayınladığı için o değer göz önüne alınmıştır.

 

Mersin’ in denizi kirli mi, temiz mi?

Mersin’ in denizi kirli mi, temiz mi?

Büyükşehir başkanını seçeceğimiz 30 Mart yaklaştıkça adayların söylemlerine yansıyan tansiyon da yükseliyor.

Yeterince tartışacağımız onca mevzuu varken şimdi AK Parti adayı Mustafa Sever’ in ortaya attığı deniz suyu kirliliği ile ilgili iddialar sayesinde nur topu gibi yeni bir soruna daha kavuştuk.

Sever arıtmanın olduğu Mersin sahillerinin kirlilik düzeyi bakımından çok riskli olduğunu söylüyor ve başkan Özcan’ a “bu sularda yüzmen halinde ciddi hastalıklara yakalanırsın” nasihatinde bulunmakla kalmıyor. Halkı da “sakın denize girmeyin” diye uyarıyor…

Öncelikle tarafsız gözle bir saptamada bulunayım:

Sever’ in iddia ettiği verileri tartışmak için analizlere mesnet teşkil eden su numunelerinin sahilin hangi kesiminden alındığını bilmemiz gerekiyor.

2003’ten beri kaleme aldığım yazılarda Mersin sahillerinin gerçek anlamda temizlenmesi için mevcut Büyükşehir sınırlarının yetmeyeceğini, tümüyle ili kapsayan 323 km’ lik sahille ilgili arıtma planlaması ve projelendirilmesi gerektiğini savundum, savunuyorum.

Kaldı ki o günlerde dile getirdiğim ve bugün de geçerli olan temel eleştiriyi yeniden hatırlatmakta yarar var:

Karaduvar, Mersin sahil çanağının en içinde yer alan ve derin deniz deşarjının çok daha pahalıya mal olacağı bir nokta (Buradan derin deniz deşarjı için en az 6500 metrelik boru hattı döşenmesi gerekiyor ki, arıtma tesisinin yatırım olarak en büyük payı bu boru hattı alıyor)

Oysa Çeşmeli civarı bu çanağın deniz ucuna yakın olması hesabıyla yaklaşık 1500 metrelik deşarj hattıyla Karaduvar’ ın 6500 metrede ulaştığı derinliğe yaklaşıyor.

Kısaca Çeşmeli ile Karaduvar arasında Çeşmeli tercih edilseydi, 4 km (4 bin metre daha kısa deşarj borusuyla aynı sonuç elde edilecek ve aradaki yaklaşık 50 milyon dolar tasarrufla çok daha kapsamlı ve 323 km’ lik sahilin Kızkalesi’ ne kadar olan kısmına kadar olan tüm deniz arıtmaya kavuşacaktı.

Proje o günlerde Çeşmeli Büyükşehir sınırları dışında kaldığı ve Karaduvar arıtma tesis sahası kamulaştırıldığı gerekçesiyle ve yasal olarak sınırlar dışına çıkılamayacağı için Çeşmeli yerine Karaduvar’ a kuruldu. (DPT ve İç İşleri Bakanlığı ikna edilip tüm ili kapsayan bir proje için yasal çözüm bulunabilir miydi? sorusunu irdelemenin artık yararı yok)

Ama en azından bugün Mezitli sınırına kadar olan sahil ve daha da önemlisi kent merkezindeki deniz kurtarılmış oldu.

En başta söylediğim gibi Sever’ in öne sürdüğü ve “Özcan girse de siz sakın denize girmeyin, tifo olursunuz”  bal gibi halkı paniğe sevk edecek iddiasını tartışmak, bunu da sağlıklı yapmak için hangi plajdan ve kimin numune aldığını bilmemiz gerekiyor. Siz Sağlık Müdürlüğünün 15 günde bir aldığı ve kamuoyuyla paylaştığı sonuçlar dururken, arıtma tesisinin denize deşarj bölgesinden numune aldırır ve bunu sanki bütün sahil böyleymiş gibi insanlara duyurursanız, gerçekleri çarpıtmakla kalmaz, halkı paniğe sevk ederek büyük vebal altına girersiniz.

Örneğin 2010-2011 resmi analiz verilerine göre Mezitli Denizhan-Soli sahilinden alınan numune sonuçlarına göre denize girilmesini tehlikeli kılacak kirlilik söz konusuydu ve arıtmanın olmadığı bu kıyılar söz konusu olduğuna göre anlaşılması kolay bir durumdu bu.

Ama arıtma tesisinin kapsadığı sahil kesimlerinden alındıysa, Sever’ in paylaştığı verilere inanmamız için, sağlıklı ve güvenilir numunelerin kim tarafından, ne zaman, nasıl alındığı ve analizlerin nerede yapıldığı sorulanın cevabına da bakmak gerekiyor.

 Aslında bu analizlerin her yıl yaz başından itibaren ve düzenli olarak Haziran-Ekim arası 15 günde bir periyodik olarak ölçülüp kamuoyuna açıklanması yasal zorunluluk.

İl Sağlık Müdürlüğü 323 kilometrelik sahil boyunca yer alan tüm plajlardan numune alarak analizler yaptırmak ve sonuçları Müdürlüğün internet sitesinde bunları yayınlamakla yükümlü.

Neredeyse geleneksel hale getirdiğim bir alışkanlıkla son yıllarda her yaz mevsiminde o verilerden yola çıkarak, Mersin sahillerinin genel durumunu ele alan yazılar da yazıyordum ama konu gündeme gelince farkına vardım ki 2013 sezonunda bunu yapmamışım.

Daha önceki yıllarda kaleme aldığım yazıların tümü Sağlık Müdürlüğü verilerine dayanıyor…

Ve o veriler ortaya koyuyor ki, arıtma tesisinin devreye girmesinin ardından 323 kilometrelik sahil kesitinin en temiz deniz suyu değerleri, (liman gibi riskli bölgeyi saymazsak) Hilton ile Yat limanı arasında kalan sahilde ortaya çıkmaya başladı. Kısaca tabiat ana tedavi süresini kısa tuttu ve bize denizimizi küçücük zaman diliminde geri verdi. (Arıtma tesisi devreye girdikten sonra örneğin 2010 verilerinde bile Karaduvar arıtma tesisine komşu Kazanlı plajında bin olan koliform, kent merkezindeki yat limanına bitişik sahilde 300′ ye düşüyor, kapsama alanı dışında kalan Mezitli halk plajında bazen 6 bine*, inanması zor ama bazı ay ölçümlerine göre 18 bine** fırlıyordu)

Bu nedenle AK Parti Büyükşehir adayının deniz suyu kirliliği ile ilgili ortaya attığı iddiaları tartışmak için numuneleri kimin, nereden ve nasıl aldığı önemli.

Bunlar bilinmeden dile getirilen hiç bir iddia siyasi propagandanın ötesine geçmez.

Ve bir şey daha; yarın öbür gün, eleştirilere muhatap olanlar sineye çekeceklerine yanıtlamayı akıllarına getirirse, resmi Sağlık Müdürlüğü verileri korkarım ki, ortaya attığı iddialar nedeniyle hem Sever’ i hem de onu yeterince bilgiden yoksun olduğu suların akıntılarında kürek çektirenleri zora sokar.

Yarın birileri, dört yılın su analiz sonuçlarını kapsayan Sağlık Müdürlüğü raporlarını, tüm detaylarıyla paylaşırsa senin arıtma tesisi ağzında alındığı belirtilen verilerine kim inanır?

Daha da önemlisi şu: Eğer Mersin denizi gerçekten Sever’ in eline tutuşturulan analiz raporundaki  gibi tehlikeliyse Sağlık Müdürlüğünün bugün de internet sitesinde duran raporlar doğru değil ve kurum görevini ihmal etmiş. Yok Sağlık Müdürlüğünün onca raporu doğruysa, halkı paniğe sevk edenler gerçekleri çarpıtıyor.

Burada İl Valisine de görev düşüyor. Ya çıkıp halkı rahatlatacak veya Sever’ in iddiası doğruysa kirli deniz sularına karşı uyarı görevini yapmayan kurum yetkilileri hakkında soruşturma açacak.

Bu yazıyı kaleme alırken yeniden göz attığım Halk Sağlığı Müdürlüğü 2013 yılı verilerinde çok daha şaşırtıcı bir gerçek te çıkmış ortaya:

Geçen yıl özellikle deniz sezonunda eskiden risk nedeniyle insanların denize girmemesi doğrultusunda uyarıldığı Mezitli Halk plajı da dâhil 323 kilometrelik tüm sahillerimiz ve sahillerdeki plajlarımız Dünya Sağlık Örgütünün belirlediği sınırların altında. Kısaca Sağlık Müdürlüğü verileri ortaya koyuyor ki, artık kent merkezi bile Mavi Bayraklı plaj standartlarında.** (Çevre Müdürlüğü bu yazı kaleme alındığında Müsteşarlık koltuğuna oturan Prof. Mustafa Öztürk’ ten koliform değerinin ne olması gerektiği konusunda bilgi alabilir. Ben 2010 verilerini değerlendirdiğim yazımı kaleme alırken öyle yapmış ve bilgisine dürüstlüğüne inandığım Öztürk hocayı arayıp görüşünü almıştım)

Keşke Sever’ i pek te bilmediği sahiller konusunda yalan yanlış bilgilerle doldurup, zor duruma düşüren ve böylesi suç kokan (kamuoyunu paniğe uğratacak asılsız haberler yaymak TCK 213. maddeye göre 2 ila 4 yıl arası hapis cezasını gerektiren suçtur. İlgili TCK adeta Sever’ in açıklamalarını tanımlamaktadır ve çok açıktır) gerçek dışı açıklamalar yerine, Macit Özcan’ ı söz verip yerine getirmediği “bu sahillerden denize girilecek” vaadi üzerinden zora sokma yolunu seçselerdi.

Çok daha inandırıcı, akılcı ve seçmeni etkileyecek bir slogan ortaya çıkardı.

Gelin görün ki, bu tür akıllı hamleler kenti tanıyan, sorunları bilen akıllı kadrolarla yapılır.

Bunu başaramayanlar Dimyata pirince giderken tam da yukarıda anlattığım örnekte görüldüğü gibi boşa düşer ve süreç bumerang gibi ortaya atılan iddiayı sahibinin tepesine böyle şiddetli indirir. Bununla kalmaz, halkı sağlığı konusunda paniğe sevk edecek asılsız haber nedeniyle o haberi yayanları Sever gibi siyasi dokunulmazlık zırhları yoksa yapılacak suç duyurusu sonunda Savcı önüne çıkarır.

Benden söylemesi…

*Mersin Sağlık Müdürlüğü resmi açıklamalarına göre 3.8.2010 günü 18 bin koliform değerlerine ulaşan ve halkın denize girmemesi için tabelalarla uyarıldığı Mezitli Halk Plajından alınan2010-2013 yılları Ağustos ayı numune sonuçları toplam koliform değerleri şöyle:

26.7.2011: 1300, 9.8.2011: 150, 23.8.2011: 800

31.7.2012: 1500, 14.8.2012: 2300, 28.8.2012: 160

 31.7.2013: 200, 14.8.2013: 280 ve 26.8.2013: 30…

** https://abdullahayan.wordpress.com/2014/01/24/abdullah-ayan-aritma-etkisiyle-temizlenen-mersin-sahillerini-yazdi-koliform-kazanli-plajinda-1100-mezitlide-6000-28-7-2010/

*** https://abdullahayan.wordpress.com/2014/01/24/abdullah-ayan-mersin-sahillerinin-yeniden-dogusunu-yazdi-mersin-kent-icindeki-deniz-yeniden-doguyor-3-eylul-2010/