Mersin’de yerel seçimin kazananları, kaybedenleri -3-

Mersin’de yerel seçimin kazananları, kaybedenleri  -3-

İlk yazıda Mersin’ in asıl kaybedeni AK Parti’ yi yazmış ve hezimete uğrayanların zekâmızla alay edercesine pişkince “yenilmedik, oylarımızı %30 arttırdık” teranelerine karşı gerçek tabloyu ortaya koymaya çalışmıştım.

Bu ikinci yazıda bir başka kaybedeni, CHP’ yi Mersin özelinde değerlendirmeye çalışacağım.

AK Parti benzeri bir söylem sahnedeki CHP’lilerin de ağzında.

Örneğin istifası muhaliflerce istenen il başkanı, hezimet bir yana oylarını arttırdıklarını ve başarılı olduklarını ifade ediyor.

Bu durumda kafaların karışması doğal ne olabilir?

O halde bir bakalım CHP’nin Mersin performansına…

Önce şu il başkanının oylarımızı arttırdık iddiasına göz atalım: Her ne kadar Akar, verileri karşılaştırırken AK Partililerden daha sağlıklı bir temele dayansa da, 2011’i yok sayıp 2009-2014 mukayesesi yapmak karneyi ne ölçüde parlak kılar?

Unutulmamalı ki, 2011’de CHP, Mersin genelinde 305 bin oy almış, ‘gümrük oyları’ gibi bugünü ilgilendirmeyen bölümünü yok sayarsak AK Parti ile başa baş yarışmıştı.

Oranlarla konuşacak olursak; 2011′ de %31,6 oy alan CHP, 2014 İl Genel Meclisi oranlarına göre %28,4’e gerilemiştir.

Üstelik bunun, Gezi olayları ve ardından gelen 17 Aralık operasyonlarıyla güç kaybeden AK Partiye karşı, yaşam tarzına hayli önem veren Mersin’de ortaya çıkması daha da anlamlı ve önemlidir.

Ama CHP il başkanının il genel meclisi verilerini esas alarak oylarımızı 22,8’den 28,4’e çıkardık demesi, her ne kadar AKP hezimetçilerine göre çok daha mantıklı ve temele oturtulacak bir karşılaştırma gibi görülse de, insanlar sonuca bakar. Ve o sonuç penceresinden bakacak olursak, 2014 seçimlerinin Mersin kamuoyu üzerindeki genel algısı CHP’nin kaybettiği, MHP’nin kazandığı yönündedir.

Rakamlarla ne kadar oynarsanız oynayın, futbol deyimiyle maçı teknik anlamda nasıl yorumlarsanız yorumlayın, yenilmişseniz sahadan başınız önde ayrıldığınız gerçeğini veriler değiştirmiyor.

CHP, Macit Özcan ile kent tarihinde eşine rastlanmayan kadar uzun süre elinde bulundurduğu Büyükşehir’ i kaybetmiştir ve uzun yıllar o gerçek hatırlanacak, yazılıp çizilecekler o gerçeğin ışığında geleceğe taşınacaktır.

Bu durumda diğer teknik analizleri başka zamana erteleyip CHP açısından Büyükşehir’ in nasıl olup ta kaybedildiğine ilişkin çarpıcı bir kaç veriyi paylaşmak istiyorum.

Örneğin 2014 seçimleri 2009 sınırlarının kapsadığı merkez ilçelerde yapılmış olsa Özcan’ ın yine açık ara önde olduğunu belirtmekte yarar var. (2009′ daki Akdeniz, Toroslar, Yenişehir, Mezitli sınırları içinde seçim yapılmış olsa Özcan 168 bin oyla BŞ Belediye Başkanı seçilecek, Kocamaz 135 bin oyda kalacaktı)

Ama seçim il genelinde gerçekleşti ve Kocamaz merkez dışındaki ilçelerin ağırlığıyla ipi göğüsledi.

Ama CHP açısından çok daha ciddi ve asıl masaya yatırılması gereken analiz bu yalın gerçekten öte ve daha derinde.

O da, Merkezde yer alan ve CHP’nin ağırlıkta olduğu kimi ilçelerde CHP Büyükşehir adayı ile ilçe adaylarına verilen oylar arasındaki uçurum…

Bu fark bazı ilçelerde o kadar büyük ki, CHP genel merkezince masaya yatırılmayıp ciddiye alınmazsa, önümüzdeki genel seçimlerde altından kalkılamaz bedellere yol açabilir.

 Örneğin Akdeniz’ de ilçe adayına 44 bin oy çıkarken Özcan 39 binde kalmış. Aradaki fark 5 bin ve %10’un üzerinde.

Mezitli’ de ilçe adayı 42 bin Özcan 37 bin 500, Yenişehir ilçe adayı 57 bin, Özcan 54 bin oy almış.

Üç ilçede Büyükşehir ile ilçe adayları arasındaki fark 12 bin 500 civarında*…

Özcan açısından asıl ilginç sonuçlar Toroslar ve özellikle de Erdemli…

Toroslar aslında Üniversitelerde tez konusu olacak çarpıcılıkta sonuçlarla 2004’ten beri şaşırtıyordu, yine aynı şaşkınlığı yaşadığımı itiraf etmeliyim.

Toroslar’ da 2004 ve 2009′ da “ilçede Hamit Tuna, Büyükşehir’de Özcan” yönünde ortaya çıkan sandık iradesi değişmeden 2014’te de devam etmiş.

CHP ilçe adayı 25 bin’ de kalırken Özcan’ a 30 bin oy çıkmış. CHP burada zayıf ve parti adayının kazanmayacağını anlayan seçmenin kazanma olasılığı yüksek kendine yakın bulduğu birine yönelmesi doğal…

Kendi açımdan beni şaşırtan sonuç zaten bu değil, Kocamaz ve Hamit Tuna’nın bu ilçede aldığı oylar arasındaki ve üstelik tam 5 bin oyluk fark…

Hamit Tuna 56 bine ulaşırken Kocamaz’ ın 51 binde kalmış olması.

Ve daha da önemlisi “ilçede Tuna’ ya BŞ’ de Özcan’a” diyenlerin oranının üç seçimdir ve 15 yıldır hep 5 bin civarında rakamla ortaya çıkması.

Aslında hep ittifaklardan söz edenlerin Toroslar’ dan çıkaracağı hayli önemli dersler var. İttifak masa başında el sıkışarak gerçekleşmiyor, seçmen sandık başına gittiği vakit o kuyumcu terazisi hassaslığındaki sağduyusuyla ölçüp biçiyor ve iradesini sandığa öyle yansıtıyor.

Bir başka kuyumcu terazisi hassasiyeti bu seçimlerde Erdemli’ de ortaya çıkmış ve itiraf etmeliyim Erdemli Toroslar’ dan da çok şaşırtıcı sonuçları yanında özellikle AK Parti açısından masaya yatırılmaya, irdelenmeye muhtaç…

AK Parti il ve ilçe yönetimlerinin (il yönetimi dediğime bakmayın, orada yönetim diye Salt ve yakınındaki bir isim dışında kimse kalmamış durumda), o ilçeden sorumlu olduğunu her fırsatta dile getiren Milletvekilinin, Erdemli’ ye elbise diker gibi aday belirleyenlerin, hatta itiraz sesleri karşısında dayatanların böyle bir muhasebe dertleri var mı?

Yok ama onlar istese de, istemese de; Erdemli her açıdan konuşulmaya değecek 30 Mart sonuçlarıyla çok ilginç…

Bir sonraki yazıda AK Partinin Erdemli, CHP’ nin Tarsus hüsranlarını, yanlışları, bundan sonra atılması gereken adımları ele almaya çalışacağım…

* BŞ ve ilçe adaylarının 2014 karşılaştırmalı oy tablosu

İLÇE

AKP

CHP

MHP

Akdeniz

36,5 (43)

44  (39)

21  (28)

Toroslar

42    (50)

25  (30)

56  (51)

Yenişehir

27,5 (30)

57  (54)

33  (36)

Mezitli

23   (22,5)

42  (37,5)

25  (31)

Erdemli

34    (33)

4,5 (12)

39,5 (32,7)

Silifke

23   (21)

25,6 (24,3)

23,5 (26,7)

Tarsus

38  (41)

60  (58)

68  (67,7)

 

Not ilk rakamlar ilçe, parantez içindeki rakamlar ilçede BŞ adayının aldığı oyları göstermektedir.

 

 

Mersin özelinde yerel seçimlerin kazananları, kaybedenleri… -2-

Mersin özelinde yerel seçimlerin kazananları, kaybedenleri… -2-

Bir önceki yazıda 2014 yerel seçim sonuçlarına objektif gözle bakanların ilk bakıştaki değerlendirmelerini bir cümleyle özetlemiştim:

“Mersin’ in kazananı MHP, kaybedeni AK Parti’ dir”

Tabii yoğurdunu getirip pazar yerinde satmaya çalışana mal edilen ünlü deyişi yeniden anımsarsak, siyaset meydanında kimse yoğurdunun ekşi olduğunu kabul etmez ve de yenilen pehlivan güreşe doymaz.

Bunun en canlı örneği Mersin Büyükşehir’ i kaybeden Mustafa Sever’ in seçimin ertesi günü “bu yarışın galibi biziz, oylarımızı bir önceki seçime göre %30 arttırdık” söylemidir.

Tabii sen 2011 seçimlerini görmezden gelir de, 2009’u milat kabul eder ve arada yaşananları yok sayarsan söylediğini tartışmaya değer bulup, ciddiye alan hatta kuzuların sessizliğiyle dinleyenler bile çıkabilir.

Ama o zaman da adama sormazlar mı?

2009′ u esas kabul edelim. Yedi uyurların başına gelenler gibi senin de 2009′ da uykuya dalıp arada geçen 5 yılda nelerin yaşandığından, 2010 referandumu ve ardından askeri vesayeti gerileten AK Partiye destek çıkanların Türkiye genelinde partinin oyunu 2009’a göre yaklaşık 10 puan arttırdığından habersiz olduğunu kabul edelim.

İyi de bu durumda bile 2009-2014 karşılaştırması yapmak için en azından aynı sınırlar içindeki oylara bakmamız gerekmez mi?

Yoksa birilerinin birilerine anlattığı gibi “ensesine vur lokmasını al” cümlesiyle özetlenen Mersin’ i ve bu kentte yaşayanları bu kadar mı “her söze kanan, saf Anadolu çocuğu” mu sandın?

Gel o zaman senin dediğini yapalım ve iki yerel seçimi karşılaştıralım:

2009 ve 2014 yerel seçimlerinin matematiksel verilerden yola çıkarak yapılacak sağlıklı analizinin güvenilir olması için bir kriteri esas almak gerekiyor: O kriter de 5 yıl içindeki iki seçimin yönelimini gösteren İl Genel Meclisleri…

Bu İl Genel Meclis oy oranlarına bakacak olursak 2009′ da Mersin’ de %25,8 oy alan AK Parti 2014’te 26,7′ e çıkmış. Bir başka ifadeyle söyleyeyim %1’in altında kalan bir artış söz konusu.

Yani?

Yani’ si şu: Öyle başarısızlığa yol açanların pişkince iddia ettikleri gibi sayelerinde elde edilmiş %30’luk artış falan yok…

Kaldı ki, AK Parti adayının kendisine çıkan oyların %28, partisinin oyların %26,7 olmasının yani ortaya çıkan %1,3 lük farkın tek nedeni var.

Çağlayan’ ından Sever’ ine ve kaybetmesi mukadder adayın belirlenmesindeki payı inkar edilmez il başkanına varıncaya kadar birileri o potansiyelden habersiz olsa ve güçlerini yok saysa da, AK Parti adayının partisinden fazla aldığı %1,3 oyun kaynağı muhafazakâr Kürtler dışında kalan BDP’ li Kürt oyları…

BDP’ li seçmen, ister açılım deyin ister barış süreci, duran kanın yüzü suyu hürmetine, kazanmayacağını gördüğü Mersin’ de kendi partisinin il meclis adaylarına %10,9 oranında oy verirken, BDP Büyükşehir adayına giden oylar %9,6′ da kalmış…

Aradaki fark %1,3…

BDP il meclis oyu 10,9; BDP BŞ adayının oyu 9,6…

AK Parti il meclis oyu 26,7; AK Parti BŞ adayının oyu 28…

İster sağdan sola, ister yukarıdan aşağı toplayın, ister bölün veya çarpın bu 1,3 değişmiyor.

Sonuç mu?

Sonuç şu:

AK Partinin son hezimetinin aktörleri görmezden gelse de 2011′ e göre oylarını 32,2′ den 26,7’e düşüren bir iktidar partisinin enkaz tablosu var. Bunu 2009 verilerine hem de elma ile armut misali verileri karıştırıp, bölüştürerek ne düzeltebilir, ne de depremin yıkıntısını yok sayabilirsiniz.

AK Parti lideri Erdoğan son yerel seçimleri değerlendirirken en çok ne merkezinde ne de hiç bir ilçesinde Belediye kazanamadıkları Tekirdağ’ a şaşırdığını söylüyor.

Galiba danışmanları ilk gün şaşkınlığıyla Mersin’ i anlatmamışlar.

Tekirdağ zaten CHP’nin AK Parti’den neredeyse %50 fazla oy aldığı, CHP kalesi ili…

Ya Mersin öyle mi?

Kimi hesap kitap bilmez, kentten kopuk uçukların CHP kalesi dedikleri Mersin’ de AK Parti 2011 genel seçimlerinin galibi, sıralamanın birincisiydi.

Ve o Mersin’ de 2011′ de AK Parti merkezdeki Yenişehir hariç neredeyse tüm ilçelerde ya birinci, ya da birinciliğe en yakın potansiyelde olan partiydi.

2011′ in Mersin birincisi partisinin 2014 yerel seçimlerindeki karnesini birileri Erdoğan’ ın önüne alıştıra alıştıra koymalı…

 Ortalama bir Site kadar nüfusa sahip Aydıncık’ ı saymazsak sıfır çekme başarısını elde etmek kolay değil ve Çağlayan’ ından Mekin Salt’ ına varıncaya kadar yerel seçimlere damgasını vuran tüm aktörlerin bu başarıda! katkısı var.

O nedenle Erdoğan Tekirdağ’ ı falan bıraksın da şimdiden Cumhurbaşkanı ve ardından Milletvekili seçimlerine hazırlanacak Mersin’ e acilen müdahale edecek neşteri atsın.

Aksi durumda kan kaybı o kadar can yakıcı hale gelir ki, altından kimse kalkamaz.

Sonra demedi demeyin…

**

AK Partinin durumu bu…

Peki ya CHP’ ye ne demeli?

O sorulara da verilecek cevaplar elbette var.

Hele tıpkı Sever başta olmak üzere AK Parti’de bu yıkıma yol açanların “yıkılmadık, ayaktayız” teranelerine benzer bir söylemi CHP il başkanından duyduktan sonra, Mersin’ in bir başka mağlubuna bir kaç kelam etmezsek vebali altında kalırız diye düşünüyorum.

Ne mi diyor CHP il başkanı Akar?

O da tıpkı AK Partili rakipleri gibi 2011′ i yok sayıp 2009, 2014 mukayesesine girişiyor, 2009 il genel meclisi oylarıyla 2014’ü karşılaştırıyor ve %22,8′ i %28,4’e çıkarma başarısıyla övünüyor.

Ve tabii ki, Akar’ da tıpkı Sever gibi miladı işine geldiği bir yerlerden başlatıp, bir dönemi atlayarak rakamlar üzerinden gerçeklere varma yerine takla attırmayı tercih ediyor.

Peki, CHP açısından gerçek ne?

O sorunun çarpıcı cevabını bir sonraki yazıda vermeye çalışayım…

Mersin’ de kim kazandı, kim kaybetti?

Mersin’ de kim kazandı, kim kaybetti?

Sonuca bakıldığı zaman yukarıdaki başlık çok saçma gibi duruyor…

Saçma çünkü; Türkiye genelinde nasıl AK Parti’ nin bu seçimlerden kazançlı çıktığı tartışılmaz gerçekse, Mersin’ de de MHP’ nin futbol deyimiyle ezici üstünlüğünü kabul etmemiz gerekir.

Başlı başına Mersin Büyükşehir’ in alınması zaten tarihi bir zafer ama onunla da yetinmemiş MHP, 13 ilçenin 8′ ini de almış.

Üstelik Mersin özelinde bir başka başarısını da teslim etmek gerekiyor: 2010 referandumuyla başlayan ve 2011 genel seçimlerine yansıyan milliyetçi tabandaki erime durmuş, yeniden 2009 yerel seçimlerinde il genelindeki orana erişilmiş. İlginçtir 2009′ da Mersin Büyükşehir’i kaybeden MHP ilin tümünü ortaya koyan il genel meclisi seçimlerinde %31,2 oy almıştı, 2014′ te ise %31,1 oranına erişti.

2010 referandumu evet/hayır ayrışmasının en çok MHP’ yi hırpaladığı, ilk genel seçimde ortaya çıktı ve 2009′ daki %31’in bir anda %23′ e gerilediği görüldü. 2011 sonuçları ortaya koydu ki; MHP’ nin kaybettiği 8 puan AK Parti ve CHP arasında kardeş payı bölüşülmüş AK Parti %32,2, CHP %31,6 oy almıştı.

İşte 2011′ in derin yaralısı MHP 2014′ te Mersin’de hem Büyükşehir’i hem 8 ilçeyi kazanırken il genelinde de oyların %31,1′ ini alarak 2009 seviyesini yakalamış oldu.

Burada şu ana kadar yapılan değerlendirmelerde göz ardı edilen bir gerçeğe de bu vesileyle dikkat çekmekte yarar var:

MHP il genelinde tartışılmaz üstünlük sağlamış görünse de, seçimi 2009 Büyükşehir sınırlarını esas alarak değerlendirirsek, bir başka ifadeyle 2009′ daki Akdeniz, Toroslar, Yenişehir ve Mezitli’ de kullanılan Büyükşehir oylarına bakarsak şunu görürüz:

CHP’nin 168 bin oyla açık ara birinci olurken, onu 135 bin oyla MHP ve 129 bin oyla AK Parti takip ettiğini BDP’ nin de hiç göz ardı edilmeyecek biçimde 90 bin oy aldığını* unutmamak gerekiyor.

Kısaca eğer Büyükşehir sınırları il geneli olarak genişlemeyip, eski halinde kalsaydı Macit Özcan yine koltuğunda oturuyor olacaktı.

Bunu söylerken, MHP’ nin ve Kocamaz’ ın başarısını küçümseme niyetinde değilim. Aksine 2011′ de büyük kayba uğrayan ve barış süreci böylesine olumlu gelişirken, kolay kolay toparlanmayacağı söylenen partinin yükselişini görmemek için kör olmak gerekir, ama il merkezi olarak Mersin’ in tercihinin de ne olduğu gerçeğinden; başta Büyükşehir Başkanlık koltuğuna oturan Kocamaz olmak üzere herkesin çıkaracağı dersler olduğu kanısındayım.

Bu detaylı veriler biraz daha netleştikten sonra başta merkez ilçeler olmak üzere ilerideki günlerde derinlemesine analizler yapar, daha sağlıklı epeyi değerlendirmelerde bulunuruz.

Kazanana hakkını verdikten sonra gelelim kaybedenlere:

Bana göre 2014′ te AK Parti, CHP hatta BDP Mersin’ in kaybedenleridir.

Ama en büyük kayıp yine AK Partidedir.

AK Parti tıpkı 2004, tıpkı 2009 gibi 2014′ te de hüsran hafif kalır, kelimenin tam anlamıyla Mersin’ de hezimet yaşamıştır.

Üstelik bu hezimetin, sahaya sürülen ve muhafazakâr Kürt oylarını çekmek için ağırlığını koyan pek çok isme rağmen gelmesi daha da düşündürücüdür.

Bakanlıktan istifa etmeden önce il başkanı Salt ile birlikte tüm adayları bir anda yok sayarak Mustafa Sever’ i sahaya süren Çağlayan başta olmak üzere faturanın yeterince sorumlusu vardır.

Sahneye çıkan, çıkması engellendiği çin perde gerisinde bekleyen tüm adayları, adaylık potansiyeli yüksek isimleri çizenler bellidir ve bu isimlerin sığınacağı mazeretlerin kabul edilir, anlaşılır, anlatılır yanı yoktur.

Hele hezimetin en büyük mimarlarından Sever’ in seçimler sonuçlandıktan ve tablo netleştikten sonra söyledikleri, Mersin insanıyla dalga geçmekten, aklımızı küçümsemekten öte nasıl bir anlam taşır?

2009 seçimlerine göre AK Parti oylarını 2014′ te %30 arttırdığını söyleyen bu arkadaşa partisinden tek bir Allahın kulunun çıkıp ta “hemşerim sen 2009 ile 2014′ te oy kullanılan sınırların ne olduğunun farkında mı değilsin, bizimle alay mı ediyorsun?” dememesi siyasetin ülkemizde nasıl da dibe vurduğunu gösterir.

AK Parti bugün yaşadığı hezimetin muhasebesini yapmaktan uzak, partiyi kendi şirketine layık görmediği kadar kötü yönetenlerin elinde tıpkı öncekiler gibi bu son acınası yenilgiyi galibiyet tadında sindirebilmektedir.

2004, 2009 ve 2014′ e, ve süre bittiğinde 15 yıla uzanacak zaman diliminde dört merkez ilçenin dördünü de iktidar partisi kimliğiyle girmesine rağmen hiç kazanamamış olmaya nasıl bir bahane bulabilirsiniz, bilemem ama ne anlatırsanız anlatın bunu beş yaşında çocuğa izah edemezsiniz.

 Üstelik bu dört ilçenin üçünde üçüncü olabilmiş, geri kalan 9 ilçenin 8′ inde havasını almış, 1 milyon seçmenin oy kullandığı Mersin’ de (Katılım %90′ a ulaşmıştır) siz 3 bin oyla seçim kazandığınız Aydıncık zaferiyle övünüyorsanız, sözün bittiği yerdesiniz demektir.

Parti olarak felaket anlamına gelen bu depremde; Çağlayan’ dan Sever’ e, Milletvekillerinden il başkanına, o il başkanının yönetim oluşturdum diye sayfa doldurduğu nice isimlere kadar herkesin sorumluluğu ve hezimetin bedeli var…

Aylar önce Sever’ in adaylığı tartışılırken “bu arkadaş aday olsa, Mut’ tan seçilemez” dediğimde kıyamet koparanlar şimdi AK Partinin il genelinde en çok yatırım yapmakla övündüğü o ilçedeki yıkımı nasıl anlatacaklar?

Toroslar’ da milliyetçi oyları hanemize toplayacağız diye seçim stratejileri belirleyenlere “milliyetçi arazi parsellenmiş, siz gidin 2011’de ilçede sizi açık ara birinci yapan muhafazakar Kürtlerin oyunu almaya bakın dediğimde, beni televizyon ekranlarında taşa tutanlar, hedef gösterenler bugün rahatlıkla kazanılacak Toroslar’ ın kaybedilmesine hangi mazereti üretecekler?

Ve Tarsus’ taki acınası durum:

2009 yerel ve 2011 genel seçimlerinde %28 oy alan AK Parti ne oldu da, hangi yanlışı yaptı da %20′ ye geriledi? Yeri geldiğinde Tarsus’ u tek başına sırtladığını övünerek anlatan ama tüm seçim boyunca sesini pek duymadığım Milletin Vekili Ahmet Tevfik Uzun’ un bu konuda söyleyeceği bir kaç kelam olmaz mı?

AK Partiyle ilgili söylenecekler bitse CHP’ ye sıra gelecek ama yer doldu, siz okumaktan sıkıldınız…

Seçimden yeni çıktık ve yenisine beş yıl var, anlayacağınız zamanımız bol…

Daha çok uzun süre konuşacak, tartışacağız…

* 2014 Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi 2009 sınırlarında yapılsa sonuç ne olurdu, sorusuna ışık tutacak tablo:

 

CHP

MHP

AKP

BDP

AKDENİZ

44

21

36,5

44

TOROSLAR

25

56

42

28

YENİŞEHİR

57

33

27,5

13

MEZİTLİ

42

25

23

5

TOPLAM

168

135

129

90

 

 

 

 

 

 

 

Abdullah Ayan seçimler sonrası tabloyu önceden yazdı: Mersin’i nasıl bir Meclis bekliyor?

Mersin’i nasıl bir Meclis bekliyor?

İster sel gitti, kalan kumu konuşalım diyebilirsiniz…

İster ‘takke düşüp kel göründüğüne’ göre cesaretinizi toplayıp aynaya bakabilirsiniz?

Hatta daha ötesine gidip, rakamlara takla attırma alanında doktora yapacak düzeyi yakalayacak kadar pişkinseniz hezimeti ‘başarı destanı’ olarak okutmaya kalkacak pişkinliğe bile ulaşmış olabilirsiniz…

Bunların hiç biri bazı partiler için ortaya çıkan bal gibi yenilgiye ne mazaret olabilir, ne de sayıları eğip bükerek, işinize geldiği yerde tabloyu başka açılardan göstermeyi, takvimi kafanıza uygun tarihten başlatmayı başarabilirsiniz.

Örneğin AK Parti Büyükşehir adayının ortaya çıkan yenilgiyi ‘oylarımızı 2009′ a göre %30 arttırdık’ diye anlatmaya kalkmasının ne akla, mantığa uyan yanı var ne de yalan bilmez sayıları çarpıtarak gerçeği değiştirebilirsiniz.

2009 Büyükşehir seçimlerinin yapıldığı sınırlar 2014 seçimindeki sınırlarla aynı mı ki, siz 2011’ü atlayıp bir başka hezimetin yaşandığı 2009 ile 2014’ü karşılaştırıyorsunuz?

Seçimler bitti AK Parti adayımız da geldiği gibi yaşadığı yere biraz mahzun da olsa dönecektir ama biz burada oturmaya, acısı tatlısıyla, kavgası barışıyla, sorunlarıyla boğuşa boğuşa bu kentte yaşamaya, havasını solumaya devam edeceğiz.

O nedenle bu seçimleri de tıpkı öncekilerde olduğu gibi toz duman dağıldıktan sonra enine boyuna yazıp çizecek, sağlıklı olduğuna şüphe olmayan verileri objektif biçimde değerlendirerek gelecekte geçmişin bu hatalarından ders çıkarmaya çalışacaklara yardımcı olmaya çalışacağım.

Ama bugün başka ve daha acil bir konuyu masaya yatırıp, gelecek beş yıla damgasını vuracak ve yerel Parlamento olarak adlandırmamız gereken Büyükşehir Belediye Meclisinin  (ben artık bundan böyle bu Meclisi İl Meclisi olarak tanımlayacağım) nasıl biçimleneceğini ilk verilerin ışığında ortaya koymak istiyorum.

2009 seçimlerinin sonunda oluşan Mersin Büyükşehir Belediye Meclisi ;bir büyük, dört ilçe belediye başkanının yer aldığı otuz kişilik bir yapıdan meydana geliyordu.

Bu kez biri Büyük on üçü ilçe Belediye Başkanı olmak üzere yetmiş sekiz kişiyi seçmiş olduk. (Aslında biz seçmedik te, partilerin oluşturduğu ilçe belediye meclis listelerine oy verirken o seçmiş olduğumuz isimlerin bir kısmı yasanın belirlediği biçimde Büyükşehir’e gidiyor.

Bir başka ifadeyle belirteyim: Biz oy verirken herhangi bir Büyükşehir Belediye Meclis üyesi seçmiyoruz.  Önümüze koyulan ve ‘evet’ mührünü basmak zorunda bırakıldığımız İlçe Belediye Meclis üyelerinin üst sıralarında yer bir bölümü hem ilçe hem Büyükşehir Meclisinde bizi temsil ediyor!

İlçelerden kimlerin Büyükşehir’ e gideceğini yasa belirlemiş ama bir de kontenjan üyeliği diye tabir edilen bir kavram da etkili oluyor kimlerin Büyükşehir’e gideceğine…

Kontenjan üyeliği kısaca şu: İlçe nüfusuyla orantılı olarak oluşan Belediye Meclislerinde o oranlara uygun biçimde belirlenen kontenjan üyelikleri var.

Örnekle anlatayım: Tarsus son sayıma göre 319 bin nüfuslu en büyük ilçemiz.

Son seçimde, öncekilerde olduğu gibi Tarsus’ lu oy kullanırken sadece Büyükşehir ve İlçe Belediye Başkanı için oy kullanmadı. Aynı zamanda 37 üyeden oluşacak Belediye Meclisi için de oy kullandı. (250-500 bin arasında nüfusa sahip ilçeler için belirlenen sayı bu)

Bu 37 üye partilerin aldığı oylara göre belirleniyor. (ilginçtir tıpkı ülke genelinde yapılan Milletvekili seçimlerinde olduğu gibi ilçe belediye meclislerinde de %10 barajı var. Üstelik yasa yapıcı bununla da yetinmemiş. Belediyeyi yönetecek yerel iktidarın elini güçlendirmek, bazı kararları meclisten geçirirken Belediyeyi kazanan ekibin zorlanmaması için kontenjan adaylığı gibi bir icatta da bulunmuş. Yine örneği Tarsus’ tan verecek olursak 37 üyeli Mecliste seçime katılacak partiler 4 kontenjan adayı gösterebiliyor. Kazanan parti otomatikman bu dört üyeyi meclise sokuyor, geri kalan 33 üye partilerin aldığı geçerli oyun %10’u çıkarıldıktan sonra geri kalan oyları 1’e, 2’ye, 3’e ve sonraki sayılara bölündükten sonra çıkan rakamlar sıralanıyor ve o sıralamaya göre bir meclis oluşuyor.

Örneğin tıpkı Tarsus’ ta olduğu gibi 37 üyeli Akdeniz Belediye Meclisi 2014-2019 döneminde 4’ü seçimi kazanmış görünen BDP’ nin kontenjan adaylarından olmak üzere 16 BDP, 11 CHP, 8 AK Parti ve 2 MHP’ li isimden meydana gelecek. (Herkes dilediği ilçe belediye meclisini bu yöntemi esas alarak, sandıktan çıkan oylara göre hesaplayabilir. Ben çok renkli, çok sesli Akdeniz Meclisi üzerinden örneklemeye çalıştım)

İlçe Belediye Meclislerini hesapladıktan sonra işimiz daha kolay: Yukarıdaki hesaplama çerçevesinde biri seçimi kazanan partinin kontenjan birinci sıra adayı olmak üzere, barajı aşan isimlerin en fazla oya sahip olanları arasından Tarsus veya Akdeniz örneğinde olduğu gibi 7 kişiyi İl Meclisine seçmiş oluyoruz. (Büyükşehir (İl) meclisinde 13 ilçe ve bir Büyükşehir Başkanının da doğal üye olarak yer alacağını belirtmeme gerek yok)

2014-2019 döneminde Mersin’ i yönetecek yerel Meclis partiler açısından nasıl bir yapıdan meydana gelecek derseniz;

30 Mart seçimlerinden birinci çıkan ve %32 oy alan MHP 34 üye ile temsil edilirken, %28,5′ ta kalan CHP 20, %28’i bulan AKP 19 ve yalnızca Akdeniz ile Toroslar’ dan üye çıkarabilen BDP 5 üye ile temsil edilecek…

MHP’ nin  %32 oya rağmen Meclisteki temsil oranı %43,6…

Bunun en önemli nedeni MHP’nin Büyükşehir yanında sekiz ilçe Belediye Başkanlığını kazanmış olması. Bu sayede zaten 9 doğal üye sokuyor meclise…

Peki, bu üstünlük bile MHP’ yi Büyükşehir Meclisinde tek başına iktidar yapmaya yetiyor mu?

MHP bütçe başta olmak üzere Meclisten karar geçirmek için CHP veya AK Parti ikilisinden en az biriyle gizli, açık ittifak yapmak zorunda. (BDP ile MHP arasındaki kan uyuşmazlığı aşılsa bile BDP desteği ile ancak 38’e ulaşılıyor ki, %51’e yetmez bir sayıdır bu)

Kaldı ki bütçeden imara, çevreden sağlığa tüm komisyonlar partilerin Meclis sayılarıyla orantılı biçimde oluşmakta. Ve asla akıldan çıkarılmamalı ki, Mecliste yapılan tüm oylamalar Komisyon kararları için parmak kaldırıp indirmekten ibaret… (Teoriye pek uymasa da pratiğin böyle işlediğini neredeyse tüm Meclis toplantılarını arkalardan izlediğim son beş yıllık dönem bana çarpıcı biçimde yeterince anlattı.

Çok sert geçen kampanya döneminde Kocamaz başta olmak üzere tüm Büyükşehir adaylarına anlatmaya çalıştığım tam bugünlerde karşılarına çıkacak tablo işte budur.

Şimdi çiçeği burnunda Başkan Kocamaz oturup bu 4 partiden oluşan Meclisi nasıl çalıştıracağını, bütçeyi nasıl geçireceğini ve hepsinden önemlisi uyum içinde çalışacak komisyonlardan uyumlu kararların nasıl çıkacağını oturup düşünmek zorundadır.

Mersin’ i yönetmek hep zordu, bugün MHP’ li Kocamaz ile (seçim dönemindeki dili, tavrı sürdürürse) çok daha zor hale geleceği yadsınamaz gerçek olarak karşımızda duruyor.

Evet elbette Başkan olmak epeyi meşakkatli bir süreçti. Ama bundan sonrasının zor mu kolay mı olacağı çok daha önemli ve biraz da pazarlık masasındaki tavra bağlı…

Sıkça kullandığım bir cümle geliyor aklıma:

“Hayat dediğin, uzlaşma sanatını icra etme yeteneğidir biraz da”

2014-2019 dönemi Mersin Büyükşehir Belediye Meclisi:

İlçe

nüfus

İlçe Meclis

BŞ Bld

Mhp

Chp

Akp

Bdp

 

Tarsus

319

37

7

3+1*

3

1

 

Çamlıyayla

9

9

1

1+1

 

 

 

Akdeniz

281

37

7

2

2

3+1

Toroslar

276

37

7

4+1

2

1

Yenişehir

213

31

6

2

3+1

1

Mezitli

151

31

6

1

4+1

1

 

Erdemli

129

31

6

3+1

3

 

Silifke

114

31

6

2

2+1

2

 

Mut

63

25

5

2+1

1

2

 

Gülnar

26

15

3

2+1

1

 

Aydıncık

12

11

2

1

 

1+1

 

Bozyazı

27

15

3

2+1

 

1

 

Anamur

63

25

5

2+1

2

1

 

 

 

 

64**

33+1

20

19

5

 

*Meclis üye sayıları yanında ye alan rakamlar ilçe belediye başkanlarıdır

**Büyükşehir Belediye Meclisine ilçelerden seçilmiş 64 üye yanında 13 ile ve Büyükşehir Başkanı doğal üye olarak eklenecek ve böylece 78 meclis üyesi ortaya çıkacaktır.

Önemli Not:Büyük bir değişiklik olmayacağı varsayımıyla Büyükşehir Belediye Meclisini hesaplarken ilçe Belediye Başkan verilerini ele aldım. İlçe meclisleri verileri elbette bundan farklı çıkacaktır. Ancak sonucu etkileyeceğini sanmıyorum.

 

 

 

 

Seçime günler kala Abdullah ayan Mersin adaylarını değerlendirdi: Kim neden kazanır, kim neden kaybeder?

Kim neden kazanır, kim neden kaybeder?

30 Mart akşamı sandıklar açılacak, bir başka ifadeyle “takke düşüp, kel görünecek”…

Bakmayın bugün herkesin seçimi kazandık diye zafer naraları atmasına. Ömrüm o havayı yayanların farklı versiyonlarını tanımakla geçti. O nedenle geçmişte yaptığım benzetmeyi yinelemekte mahzur yok:

İster, mindere çıkan pehlivanın daha güreş başlamadan seyircilere sanki rakip onlarmış gibi efelenmesi deyin,

İsterseniz mezarlıktan korkanların geçerken ıslık çalıp, kendi kendilerini cesaretlendirmesi deyin, çok fark etmiyor, sonuçta tüm tavırlar aynı kapıya çıkıyor…

Adayların hepsi daha önce aday adaylık yarışında gördüğümüz gibi önce kendi kendini inandırıyor ipi göğüsleyeceğine… Sonrası kolay, karşısındakine de o inancı zerk edeceğini sanıyor.

Eskiden karşıma geçip destan yazacağını söyleyenlere, gerçeği anlatırdım. Son zamanlarda bunun ne kadar beyhude çaba olduğuna öylesine tanık oldum ki, artık dil dökmek bile geçmiyor içimden. “Bırak bu kurduğu mutlu fanus içinde acı gerçekle yüzleşeceği güne kadar yaşasın” diyorum.

Hani hastanın gerçeği söyleyenden çok, turp gibisin diyen doktoru baş tacı etmesi hali vardır ya, durum biraz da onu andırınca, “hakikati söylemek sana mı kaldı, bırak böyle gitsin” diyecek hale gelmiş gibi hissediyorum kendimi.

Tam olarak başarıyor muyum? Çok zor, ne de olsa can çıksa da huy çıkmıyor…

30 Mart akşamı Türkiye’ de genel tablonun nasıl çıkacağıyla ilgili beklentim bir yana,  elbette tahminim var.

Hadi beklentimi de söyleyeyim: Türkiye’ nin özellikle istikrarının bozulmaması ama her şeyden önemlisi Kürtlerle başlayan barış macerasının başına bir şey gelmemesi için AK Parti %40′ ın altına düşmesin dileklerimden biri.

Bir başka dileğim ise 100 yıllık Cumhuriyetin son 50 senesinin yakın tanığı olarak tek adamlardan çektiğinin sona ermesi, demokratik bir sistemin oturması, tüm bireylerin haklarının korunduğu bir seçim sonucu çıkması gerektiğine inanıyorum.

Hiç bir kişi, parti hatta çoğunluğun başına buyruk yönetmeye kalkması yerine hukukun tüm kurum ve kurallarıyla işlemesi adına halkın AK Partiyi sandıkta uyarması için bu yerel seçimleri tarihi bir fırsat olarak görüyorum.

Nasıl olur bilmiyorum ama %40’ın altına düşmeyecek, üstüne de çıkmayacak bir sonuç herkese muhteşem bir ders olur diye düşünüyorum.

**

Gelelim Mersin’ e…

Bu kent benim olmazsa olmazım, kaderim, geçmişim de burada gömülü, geleceğim de bu kentte saklı.

Kim bu kentte taş üstüne taş koyarsa, sırtımda taşımak, çağırdığı her yere koşup karınca kararınca yardım etmek boynumun borcu.

Dedemin mezarı sınırın öbür yakasında, farklı topraklarda ama babaannemin, babamın, annemin mezarı bu şehirde…

Bu şehirde veya başka yerde nerede verirsem vereyim son nefesimden sonra benim de ebedi uykuya dalacağım yer onların yanında beni bekliyor.

Çocuklarım burada yaşıyor, büyük olasılıkla torunlarım da dünyanın neresinde ekmeklerini kazanırsa kazansın bu kente aidiyet duygusuyla bağlı olacaklar, bu sadece temenni değil. Samimi inancım bu yönde…

Bu nedenle söz konusu Mersin olduğunda kimse benden tarafsız olmamı beklemesin.

Bu konuda elbette önceliklerim, kaygılarım, korkularım var.

En önemli kaygım; Mersini zengin kılan çok renkli, çok sesli, çok dinli, çok dilli renk cümbüşünü anlamakta zorlananların; bu ahenksizliğin muhteşem orkestrasyonunu restore etmeye, enstrümanları bozuk sanıp akort etmeye kalkışması…

Böylesi çılgın projeler peşinde koşanlar bir yana hayal bile edenler sadece kenti germekle kalmaz, barış içinde yaşama iradesine de gem vurur…

Bu nedenle Büyükşehir’ in başına kim gelirse gelsin, “3 hilali, 6 oku, ampulü” falan kent burçlarında dalgalandırma gibi hayallere kapılmasın.

Zaten oluşacak Büyükşehir Meclisi de birilerinin sandığı gibi homojen olmayacağı, kentin kozmopolit yapısını yansıtacağı için, bu türden toplumsal mühendislik peşinde koşanlar şimdiden kendilerini parti ilkelerini hayata geçirecek figürler olarak görmekten vazgeçmeli, tüm kenti tüm renkleriyle kucaklayacak liderler olarak görmeli.

74 kişilik meclis tam bir Türkiye mozaiği olarak sandıktan çıkıp ete kemiğe bürünecek. Bugünden gördüğüm kadarıyla Büyükşehir Başkanı %32-34 arası oyla seçileceği ve diğer üç partinin de barajı aşıp Mecliste yer alacağı için Mersin bir koalisyonla yönetilmeye mecbur hatta mahkûm…

Seçim döneminde söylenen ne varsa, 30 mart akşamı unutulup, Mersin’ in ruhuna uygun yepyeni bir siyasi dil oluşturmak zorundayız.

Burada en büyük rol hepimizin gönlünden geçen aday olmasa da, en çok oyu aldığı için hepimizin Başkanı olmak gibi önemli misyonu yüklenmek zorunda kalacak olan Başkan…

Mersin’ in alt yapı, üst yapı sorunları, kenti ayağa kaldıracak en çılgınından en ahestesine projeleri, beklentiler, umutlar, ülkenin geleceği en parlak şehrinin beklentileri…

Hepsi bugün, yarın ama bir gün mutlaka hayata geçer, geçecektir…

Ama tümünün olmazsa olmazı bu kentin dışarıdan kaos gibi görünen dengesinin bozulmamasına, bir arada yaşama iradesinin ayakta kalmasına bağlı.

Gereklilik ve yeterlilik ilkesiyle özetlemeye çalışırsam kent mozaiğini bozmama, çeşitliliğine saygı duyma Mersinin olmazsa olmazı asgari gerekliliğidir. Bu yeterli mi? elbette değil, 21.yüzyılın değişen konjonktürünün en önemli vahasının vanasını barındıran bir kent sadece barışla, huzurla, çatışmamaya dayalı bir konseptle yetinmez, yetinmemeli…

Ama bunun havadan, sudan daha önemli olduğunu da unutmamalı…

**

Gelelim 30 Mart akşamı çıkacak tabloyu oturup sorgulayacaklara  seçimden önce kimin neden kaybettiğini, kimin nasıl olup ta kazandığını anlatacak özetin de özeti ip uçlarına…

Macit Özcan kazandı çünkü;

Hiç bir rakiple polemiğe girmedi, kendisine yöneltilen hiç bir eleştiriye cevap vermedi, hatta tartışmalara açık ortamlara bile girmekten özenle kaçındı. Hepsinden de önemlisi “barış ve huzur kenti” algısını yaptıklarının, yapacaklarının önüne çıkardı.

CHP Büyükşehir dahil adayların belli olmasının ardından eski hastalık hizip kavgalarını fazla öne çıkarmadı, tüm Milletvekilleri kavgalarını, beklentilerini öteleyip tam cephe sahaya indiler. Çok partili dönemden beri çok farklı cephelerde yer alsalar da Vekillerden ne küçük belde, mahalledeki sade partiliye kadar böylesine bir dayanışmaya ve Anamur’dan- Yenice’ye kadar tüm il genelinde tam saha prese ilk kez tanık oldum.

Macit Özcan neden kaybetti?

15 yıllık Başkanlığın tüm siyaset için kullandığım metalik yorgunluğu burada da ortaya çıktı. İnsanlar gördüğü diğer kentlerin yokluk içinde hayata geçirdiği projelere, son on yılda çağdaş, yaşanabilir onca kenti gıptayla seyredip bunca zenginliğe sahip Mersin’ de bunlar neden yok sorusu sandığa yansıdı.

Burhanettin Kocamaz neden kazandı?

Çok çalıştı, futbol deyimiyle sahada basmadık yer bırakmadı, enerjisinin son noktasına kadar efor sarf etti. Özcan’ dan bıkkınlık, 2011 seçimlerinde MHP’ den kaçan oyların önemli bir bölümünün yeniden kendisine dönmesini sağladı.

17 Aralık süreciyle ortaya çıkan tablo da Kocamaz’ a yaradı. 2009-2011 dönemleri arasında MHP’ den kaçan 8 puanlık oyun CHP’ ye gideni dönmese de, AKP’ ye gideni geri döndü.  Barış sürecinden rahatsızlık duyan özellikle de Mersin’ in kırsalıyla özdeşleşen milliyetçi kesimi bir kez daha MHP’ de kenetlendi.

Kocamaz neden kaybetti?

“Üç hilali taş binaya dikeceğiz” , “Mersin’e barış ve huzur getireceğiz” gibi söylemler, hiç bir partiye bağlı olmayan sessiz seçmen başta olmak üzere, “eyvah bu kentte bir barışımız var, o da mı elden gidecek algısının belli kesimler üzerinde etkili olmasına yol açtı. Aday olmak için ülkücü taban üzerinde etkili olan kimi söylem, bu kez seçilmek için MHP dışında kazanılması gereken diğer seçmen kitlesini tedirgin etti. Gerçi bunu gören Kocamaz son dönemde “Mersin’i birlikte yöneteceğiz, kimsenin yaşamına, içkisine karışmayacağız dedi ama bu hamle kendi eliyle yarattığı ilk algıyı yıkmaya yetmedi.

CHP’ nin Özcan etrafında kenetlenmesinin tam aksine MHP yerel teşkilatlarının Kocamaz’a yaklaşımları aynı sıcaklıkta olmadı. 2009 seçimlerini kazanmasa da, partisini il genelinde birinciliğe taşıyan ve örgütçülüğü tartışılmaz Mahmut Tat küstürülmekle kalmadı, deyim yerindeyse kapının dışına atıldı.

Oysa Tarsus adayı yapılarak elden gitmekte olan bir ilçe hem bugünden daha iyi bir adayla kazanılabilirdi hem de Tat’ ın performansı, enerjisi yok sayılacağına partinin başarısına eklemlenebilirdi.

Mustafa Sever neden kazandı?

Gençliği, enerjisi, iktidar partisinin adayı olmasına rağmen Özcan ve Kocamaz’ ın aksine çok sınırlı, mütevazi imkanlarla sürdürmeye çalıştığı kampanya seçmen nezdinde onun mazlum olarak algılanmasına yol açtı, mazlum ve mağdur algısının kitleler üzerindeki etkisini anlatmama gerek yok.

Sever’ in geçmişteki AK Parti Büyükşehir adaylarından ayıran en büyük şansı barış sürecinin muhafazakar Kürtler üzerindeki etkisi…

“İlçelerde BDP’ ye Büyükşehir’ de AK Parti adayına” formülü yüksek sesle dile getirilmese de, özellikle Akdeniz, Toroslar’ da epeyi karşılık buldu. 2009′ da AK Partiden uzak durup 2011’de sandığa koşan hayli ciddi oranda muhafazakar Kürt (Akdeniz ve Toroslar’ daki oyları 55 bin civarında) iki ilçede BDP’ li adaylara yönelirken Büyükşehir’de Sever’ in adını bilmese de AK Parti adayını tercih etti.

2004 ve 2009′ da “kaos dengesi bozulmasın, kent barışına halel gelmesin” diye Özcan’a kerhen oy vermek zorunda kalanların bir kısmı Sever’ in de Başkan seçilmesi halinde o dengeye halel gelmeyeceği, üstelik buna ilaveten hizmet alma konusunda üvey evlat muamelesi gören kentin, AK Parti adayını seçmesi halinde, iktidarın çok daha fazla kaynak ayıracağı, hizmetten daha çok yararlanacağı beklentisi de etkili oldu. Pragmatist yaklaşım Mersin’ in hiç bir partiye angaje olmamış kararsız seçmeninin karar aşamasında önemli rol oynadı.

Sever neden kaybetti?

Mersin 2011′ de birinci yaptığı AK Parti’ ye, gezi olaylarıyla başlayan süreçten itibaren tedirginlik duymaya başladı. Tıpkı İzmir başta olmak üzere kıyılara “yaşam tarzına müdahale korkusu” ile yansıyan sendrom Mersin’ de çok etkili oldu. Gezi olaylarının ardından homojenliğin yoğun olduğu bölgelerde kenetlenen ve adeta cepheyi andıran tabanın aksine, Mersin gibi kıyı kentlerinde dağılma yaşandı.

Bazı bölgelerdeki güçlenme, iş Mersin’e geldiğinde erozyona uğradı. Hele 17 Aralık sonrasındaki süreç ve AK Partinin de Sever’ in de en çok güvendiği Bakan Çağlayan’ ın sahaya çıkıp sonucu tek başına belirleme beklentisini de boşa çıkardı.

Mersin’ in büyük abilerinin pamuk ellerini ceplerine sokup, çok büyük bütçeli gümbür gümbür bir kampanya yürütme hayali de 17 Aralıkla kabusa döndü.

Mersin ölçeğinde bir Büyükşehir kampanyasının asgari bütçesi bile ancak genel merkezin devreye girmesiyle giderilmeye çalışıldı.

Çağlayan hakkındaki iddialar büyük kitlelere dönük geniş katılımlı toplantılar yerine farklı ilişkilerin, feodal yanı ağır basan kimi ilişkilerin devreye sokulmasına yol açtı. Bu ise o kesimler dışında kalan ana gövdeyi tedirgin etti.

Sever kampanyada öne çıkaracağı argümanları dile getirmede çok zayıf kaldı. “Ben Bakanlıkta çalışırken 110 bin Mersin’ linin işini yaptım” gibisinden sessiz seçmene hiç bir şey ifade etmeyen söylemler muhatap bulamadı, zaten karşılığı da yoktu.

İktidar partisini arkasına alan bir adayın Özcan ve Kocamaz’ dan farklı, en büyük avantajı “çılgın projelerle” tüm Mersini ayağa kaldıracak bir heyecan dalgası yaratma şansıydı.

Sever bunu değerlendirmek şöyle dursun, bu tip projelerden haberi olmayan kente gelmiş yabancı gibi dolaştı, durdu.

Mersin 2004′ te de, 2009′ da da yabancı gördüğü ve benimsemediği AK Partili adaylara oy vermemişti. Bu gerçek yok sayılarak yine kentin dışarıdan beyaz atlı prensle kazanılacağı sanıldı, Sever tercihinde ne temayül yoklamaları, ne de anketler rol oynadı. Adayın belirleneceği gün önlerine koyulan iki isim arasından ehven-i şer gördükleri Sever tercihini yapan o günlerin Bakanı Çağlayan ve il başkanı Salt’ ın seçimi Mersin’e AK Parti adayı olarak yansıdı.

Mersin’linin bugüne kadar dışarıdan dayatılan adaylara oy vermediği gerçeği göz ardı edildi.

Bir başka önemli nokta Mersin’ i zıplatacak hayal projelerdi.

Örneğin ‘Nitelikli Bölgeler’ kendisinin Bakan yardımcılığını yaptığı Ekonomi Bakanlığının ve Çağlayan’ ın yıllardır dile getirdiği, Mersin’ in kaderini kökten değiştirecek ve bölgesinin yıldızı haline getirecek, tüm kent dinamiklerini heyecandan ayağa fırlatacak projelerdi, ben bir kez bile dile getirdiğini duymadım. Oysa Sever etrafını saran bir kaç amatör yerine Google’ den Mersin’ i tarasa bu tip fikir aşamasında yaşama geçmeyi bekleyen projelerden esinlenebilirdi.

Çevresinde yer alan amatörlerin kulağına fısıldadığı “kavşak, kent meydanı, Müftü deresi” gibi çocukların bile dudak bükeceği “küçük projelerden” öte bir şey ortaya koyamadı.

Oysa tek başına “kontayner terminal liman projesi” bile projenin yaratacağı katma değeri, kentin kaderini nasıl değiştirip Mersin’ i orta milli gelir tuzağından kurtararak ülkenin en zengini konumuna getireceği beklentisine tüm kent dinamiklerini, ondan da öte seçmenin başını döndürecek önemdeydi.

TBMM’ den onaylanıp hayata geçmek için gün sayan ama yıllardır dile getiren Çağlayan’ın son zamanlarda ne hikmetse unuttuğu Türkiye’ nin en önemli iki yeni HUB Limanı projesinden birini çıkıp anlatmak, Başkan seçilirse bu projenin takipçisi ve her türlü kent olanağını buna hasredeceğini söylemek Sever’ in makus talihini değiştirebilirdi, yapmadı…

Mersin’ de AK Partinin kazanma ihtimali yüksek iki merkez ilçesinde, AK Partiyi 2011′ de birinci yapan muhafazakar Kürtler bu kez kendi ilçe adaylarına yönelince, o akışkanlık ta Sever’ in aleyhine oldu. 13 ilçenin içinde oyların neredeyse %75’ini barındıran Tarsus, Akdeniz, Toroslar, Yenişehir, Mezitli hatta Silifke’ de üçüncülüğe düşmüş bir partinin Büyükşehir’i kazanması neredeyse imkânsızdı…

Karşılaştığımız tablo budur, 30 marttan önce bunları yazarak risk aldığımı biliyorum. Ama ne yaparsınız can çıkmadıkça huy çıkmıyor, ısırsanız da dil durmuyor…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TEDAŞ ya görevini yap, ya da çekil birileri gereğini yapsın…

TEDAŞ ya görevini yap, ya da çekil birileri gereğini yapsın…

Mersin, Ankara bağımlısı bürokrasiden çok çekti ama birinciliği kime verirsin deseler kesinlikle TEDAŞ derim.

Aklım erdi ereli sayısını unuttuğum kadar çok isim değiştirdiği için kamuoyu algısına en yakın unvanıyla TEDAŞ diyorum. Yoksa bazen TEK olarak çıktı, bazen EDAŞ…

Ama sonuçta evlerimize, iş yerlerimize, sanayi tesislerine elektrik sağlayan, yolları aydınlatan kurumdan söz ediyorum.

Mersin’ e diğer kurumlardan çok çektirmesinin veya bir başka ifadeyle anlatmak gerekirse, verdiği hizmette en cimri davrandığı kentler sıralamasında en üste koymasının mantıklı bir açıklaması yok. Ama rivayetler, sorunu irdelediğinizde öne sürülen yığınla mazeret, bahane var.

Çok değil on yıl öncesine kadar iki damla yağmurda elektriklerin kesilmesine öyle şartlanmıştık ki, uzaklarda şimşek çakıp ta karanlıkta kalmadığımız an hayretle birbirimize bakar, “hayırdır inşallah” diye tahtaya vururduk.

On yıl dediysem bugün de nispeten azalmasına rağmen benzer çileyi çekenlerin oranı çekmeyenlerden fazladır.

Bugün elektrikler kesilse de yazdığımız şu yazının silinmemesi çok önemli bir yenilik ama hayatımıza girmesi çok eskilere dayanmıyor.

Eskiden nasıl mıydı?

Bilgisayarın başına oturmuş kaleme almaya çalıştığınız bir yazıyı zamana karşı yarışan gazeteye yetiştirmeye çalışıyorsunuz. Mizanpajı yapan arkadaş ta, hazırladığı sayfaları bir an önce başına bir iş gelmeden matbaaya ulaştırmaya çalışıyor.

Derken tam o an elektrik gidiyor. Genel arıza mı, olağan kesinti mi, kafasına bir şeyler takılan teknik ekibin girdiği trafoda şalter indirmesi mi? Kafanızda yüzlerce soru ama daha da önemlisi şu giden meretin ne zaman geri geleceği, geldiği anda yeniden gidip gitmeyeceği gibisinden bir sürü denklem…

Peki nedeni neydi?

Neden ülkenin başka kentlerinde çok önce çözülen bir sorun Mersin’ de çözülmüyordu? Bu kötü kadere neden mahkûm edilmiştik?

Elektrik hatlarının kent içinde yer altına alınması ve kötü hava koşullarından etkilenmemesi çok eskilere dayanmıyor ama iktidarlar bazı kentlere bu konuda ayrıcalıklı davranırken bazılarını da ihmal ederek bir nevi cezalandırdılar.

Aslında Mersin ve Adana elektrik üretim ve dağıtımında doğal kaynakları nedeniyle çok şanslı iki kent.

İki Belediyenin ve il özel idare yönetimlerinin de ortaklıklarıyla kurulan Türkiye’nin ilk özel elektrik kuruluşu Seyhan ve Berdan ırmakları üzerinde inşa edilen santraller sayesinde Çukurova Bölgesi uzunca süre Türkiye’nin bu alanda en şanslı vahasıydı…

Derken 1980’lerin sonunda Çukurova Elektrik’ te devlet özel sektör dışında kalan payını satıp çıktı ve Adana-Mersin elektrik üretim, dağıtımı Uzan’ lara geçti.

Mersin ve Adana’ nın bu alanda kaderini değiştirecek süreç te böyle başladı.

Uzan’ lar daha kazançlı olan yeni santral yapımına ağırlık verirken, kent içi alt yapıya çivi çakmadılar.

1990′ lı yılları Mersinli her bakımdan karanlık yıllar olarak anımsar ama o zahiri karanlık yanında gerçeğini de ağız tadıyla, doyasıya yaşamıştır.

Son on yılda yaşananlara gelince…

Önce Uzan’lar battı ve Mersin elektrik işinin sahibi de kaybolunca derdimizi anlatacak Marko Paşa’yı aradık yıllarca.

Derken Mir Dengir Fırat’ ın yoğun çabalarıyla 2007-2008 yıllarında 100 trilyon paranın kente aktarılması sayesinde ana arterlerin büyükçe bölümünde nakil hatları yer altına indirildi. Gelin görün ki tüm kentin elektrifikasyon alt yapısının tamamlanması için çok daha fazla para gerekiyordu ama Dengir Fırat gibi Mersin’i gerçekten seven siyasetçi sahneden ayrılmıştı.

Bir süre sonra da Mersin’in de yer aldığı ve Adana, Osmaniye, Gaziantep, Kilis, Hatay’ da kapsayan tüm bölgenin elektrik dağıtım işi ihaleyle Sabancı’ların Enerjisa şirketine devredildi.

Tarih mi: 15.3.2013, yani okumakta olduğunuz bu yazı aslında yeni muhatabımızın (başka bir ifade kullanacaktım ya neyse) belli olduğu günün birinci yıl dönümü…

Ne zaman kentin bir sorununu dile getirsek mevcut TEDAŞ yetkilileri, yeni patron Enerjisa’ nın bir yıldır tam olarak tamamlanmayan devir işlemleri, envanterlerle uğraştığını, devir bittikten sonra sorun çözmeye sıra geleceğini bildiriyor.

Oysa Mersin’in alt yapı sorunları dağ olmuş bekliyor.

Sadece o da değil, ana caddelerdeki aydınlatmada yaşanan sorunlar şöyle dursun, ortaya çıkan arızaları bile giderecek, hatta muhatap olacak merciyi bile elektriği bırakıp mum ışığında arıyoruz.

Son örneği kentin en işlek, prestijli GMK ve Adnan Menderes Bulvarlarında yaşananlar. Belediye bulvarları yeniden düzenlerken, orta refüjlerde meydana gelen arızaları kendisi gidermek istiyor ama resmiyette sahibi TEDAŞ olan bir işe belediyenin el atması yetki aşımı anlamına geliyor ve suç…

TEDAŞ yetkililerine iletiliyor sorun ama alınan yanıt klasik: “Biz dükkanı kapatıyoruz, az biraz sabredin yeni patronunuzla ortak çözeceksiniz”

Adamlar kendi açılarından haklı.

Ama vatandaş yetkinin kimde olduğuna bakmıyor, bakmak zorunda da değil, biz bulvarlarımızın, caddelerimizin hatta her sokağımızın aydınlatılmasını istiyoruz ve bu bizim en doğal hakkımız. Bu hizmeti isterken de hizmeti kimin yerine getireceği, sokağı aydınlatan lambanın kim tarafından değiştirileceği bizim derdimiz değil ki…

Gelin görün ki, genel algı gereği, belki de seçtiğimiz insanlar olmaları nedeniyle yakalarına daha kolay yapıştığımız Belediyeleri suçluyoruz.

Belediyelerinse eli kolu bağlı. Bakım, tadilat bir yana lamba değiştirmeleri bile yasal değil. Yaparlarsa ne mi olur? İlk denetimde ortaya çıkar ve vatandaşın sokağını aydınlatan Belediye Başkanı yapılan işin bedelini cebinden ödemek zorunda kalır.

Çözüm mü?

Çözüm çok basit: Tüm bulvarları hatta il içinde kalan tüm yolları Karayollarından devralan Belediyeler aynı uygulamayı elektrik alanında da yapıp, dağıtıcı şirketle protokol imzalayacak ve ‘Hürmüz yedi kocadan’ kurtulmuş olacak…

Bulvarından sokağına kent içi aydınlatmanın önemini yeterince anlatacak bilimsel bir veriyle bitireyim yazıyı:

15 ülkede 62 test yolunda yapılan araştırmalar gösteriyor ki; gece aydınlatılan yollarda kaza sayısı %13 ila %75 oranlarında azalmakta…

Aydınlatmanın kriminal suçları önleme üzerine etkisini araştırmak için yapılan çalışma sonuçları ise çok daha çarpıcı ve Valisinden, belediye başkanına herkese sandığından fazla sorumluluk yüklüyor:

İşte OECD ülkeleri istatistik verileri: Kent içi yollar ve alanlar kriterlere uygun olarak aydınlatıldığında suç işleme oranları %20, suçların şiddeti ise %40 oranında düşmekte…

Tek başına bu istatistikler bile söze gerek bırakmıyor. Çaresi mi? Tüm kurumların yasal çerçevede yüklediği sorumluluğun bilincine varmak.

Örneğin hiç ilgisi gibi görünmezken her ilde Vali veya yerine koyacağı Vali yrd katılımıyla oluşturulacak il aydınlatma komisyonu…

Adını ben uydurmuş değilim.  Yürürlüğe koyulma tarihi de öyle tarihten önceki zamana dayanmıyor.

Temmuz 2013’te Resmi Gazetede yayınlanıp yürürlüğe giren yönetmeliğe göre illerin genel aydınlatması Vali başkanlığında kurulan ve BŞ ya da normal Belediye Başkanıyla kimi aktörlerin yer alacağı bir komisyon eliyle yürütülüyor.

Merak eden o yönetmeliği bulur;il, kent, ilçe,kasabadan yola çıkıp en dar sokağa, hatta çıkmaza kadar aydınlatma işinin nasıl yapılacağını kurallara bağlıyor.

Uyan, uymayanın sorunu kendine.

Ama bildiğim bir şey var; Mersinin Valisi, büyükşehir, ilçe belediye başkanları her türlü sorumluluk yüklenmeye hazır aktörü var ama vatandaşı asıl ilgilendiren yanını, gereğini yerine getiren kurumları yok.

Çare mi?

Ne siz sorun ne ben anlatayım…

Her kurum ve kişinin kendisine, iktidara, hatta ilindeki dengelere göre bir hesabı var. Atılan tüm adımlar, oluşturulan tüm komisyonlar da o dengelere göre ayarlanıyor…

Olan mı? Olan sokaktaki vatandaşa oluyor ve o vatandaş kimin umurunda…

 

 

 

 

 

 

Abdullah Ayan yazdı: Adalet, hukuk, yargı… -2-

Adalet, hukuk, yargı… -2-

Türkiye’ de dışarı salınması imkânsız kimi sanığın tahliye edilirken bulunan gerekçelere de, suç vasfına bakıldığında tutuklanması çok zor nice insanın cezaevine koyulması için geliştirilen ve epey emek isteyen bahanelere hep şapka çıkarmışımdır.

Son örneği İstanbul’da iki bakan oğlunun tahliye edilirken “adreslerinin belli, kaçma şüphelerinin olmayışına dayandıran gerekçeye sırf bu nedenle şaşmam…

Ama kaderin garip tecellisine bakın ki, aynı gün Erdemli’ de şikâyet üzerine bir bahçeden 250 kg limon çalan iki gencin tutuklanmasına neden gösterilen “kaçma şüphesi” açıkçası benim bile ufkumu zorlayan bir tabloyu getirip koydu önüme.

Bunca şeyi niye mi anlatıyorum: Adalet, hukuk, yargı derken vardığımız duraktaki çaresizliğimizle ilgili bir iki kelam etmek istiyordum, ama kafamdaki taslakla beynimin kıvrımlarından klavyeye dökülenler bazen uyumlu olmuyor.

Neylersin an geliyor, dili ısırıp sussan da vicdan kanıyor.

Hepimizin gözleri önünde cereyan etti:

İktidara her yanıyla açılmış kimi medyaya el altından sızdırılan bilgilere göre Erdoğan, hizmet hareketinin son operasyonlarından öylesine bizar olmuştu ki, Telefona sarılıp Obama’ yı aramış, dert yandığı Obama da kendisine “mesaj alınmıştır” şıklığında cevap vermişti.

Sonradan Obama’ ya yakın kaynaklar ikili arasında böylesi bir diyalogun hiç bir zaman geçmediğini söylese de, ne gam, tribünler gerekli mesajı almıştı.

Peki böyle bir görüşme olmuş mudur olmamış mıdır sorusundan önce daha önemli bir hususa cevap vermeye çalışalım.

Obama, Merkel, Cameron veya Hollande ile dilediği an görüşebilen Erdoğan bile olsa, bir lider başka demokrasiyle yönetilen başka bir ülke liderine böyle bir talepte bulunabilir mi?

Gelişmişleri bir yana koyalım ve başka bir örnek vereyim: Erdoğan bu ülkenin milyarlarca dolarını iç eden Uzan’ları açık adreslerine kadar yerleri belliyken Ürdün kralından veya Fransa Başkanından hediye ister gibi isteyebilir mi, isteyebildi mi?

Sorunun cevabı çok ciddi sorunları da barındırıyor içinde.

Önce bir ülkenin -hele bu ABD ise hukukun işlediği bir ülkeyse- başka bir ülkenin istemesi halinde birini hangi yasal prosedürler çerçevesinde iade edebileceğini hatırlamakta, hatırlatmakta yarar var.

Önce iadesini isteyeceğiniz kişi için güvenlik birimleri veya Savcılıkça bir suç dosyayı oluşturacak ve bu dosyaya dayanarak iddianame hazırlayacaksınız.

İddianame ve eklerini suçun niteliğine göre bir mahkemeye sevk edeceksiniz. Mahkeme delillere ve iddialara bakacak ve ciddiye alırsa iddianameyi kabul edip davayı başlatacak.

Ardından aynı Mahkeme sanıkları ifadeye çağıracak. Türkiye’ de bulunanlar mahkeme heyetinin karşısına çıkıp ifade verecek. Çağrıldığı halde ifadeye gelmeyen hakkında yakalama kararı çıkarılacak. Sanık yakalanmazsa veya başka bir ülkede olduğu ortaya çıkarsa yakalanıp getirilmesi için kırmızı bülten hazırlanıp İnterpol Merkezine gönderilecek.

Kırmızı bülten de çetrefilli hukuki süreçler gerektiriyor ama işin orasına girecek değilim. Ergenekon davası sırasında Bedrettin Dalan ve AK Parti Milletvekili Turhan Çömez hakkında çıkarılan kırmızı bültenlerin ne kadar işe yaradığını sanırım hatırlatmama gerek yok.

Daha da sıcak ve Türkiye’deki yargının durumunu göstermesi bakımından en can sıkıcı örneği Pınar Selek davası…

Burada davayı da, akıl durduran süreci de anlatacak değilim. Ama sonuçta mahkemenin defalarca beraat verdiği Pınar, Yargıtay’ ın ısrarıyla müebbet hapse mahkûm edildi. Kararın kesinleşmesiyle de yakalanıp iadesi için kırmızı bülten yayınlandı.

Peki, ne mi oldu?

Kırmızı bülteni Interpol öyle sizin göndermenizle hemen işleme koymuyor. Klasik ifadeyle Noter mercii değil. Dosyayı hukukçulardan oluşan bir komisyona inceletir. Selek davasında da öyle oldu ve sonuç gerçekten Türkiye’ ye bir cevap niteliğindeydi. Interpol’ ün tutuklamaya gerek görmediği kararın tarihi de öyle yıllar öncesine dayanmıyor. Çok taze ve 20 şubat 2014 günü açıklandı.

Hadi diyelim ki, Gülen dosyasında her şey kazasız, belasız tamamlandı, Türkiye’ deki mahkeme yakalama kararı verdi bunu Interpol’ de inceleme sonucu yerinde buldu ve yine diyelim ki Gülen hakkında dört başı mamur dosya eşliğinde, elinizde kırmızı bültenle Washington’un kapısına dayandınız!

Obama’ nın “hoş geldiniz, biz çay içerken, çocuklar Pensilvanya’ dan kapıp gelsin, paketleyip verelim” diyeceğini mi sanıyorsunuz?

Beyler kusura bakmayın ama ABD’ de hukuk işliyor ve sizin kolay kolay anlamayacağınız çok ta meşakkatli yollardan geçiyor.

Ve o hukuku uygulayan yargıçlar, ne size ne de Obama’ nın feriştahı olsa kimseye torpil yapmaz, bırakın torpili önlerine dosya geldiğinde gözleri Adalet Tanrıçası gibi kapalı olduğundan kimseyi tanımazlar da…

Kırmızı bültenli dosyanız pek çok aşamadan geçtikten sonra Hâkim önüne gelir. Hâkim de tüm iddialar, belgeler, deliller ışığında hâkimler inceler ve bir karara varır. O kararın temyiz aşamaları gibi yorucu ayrıntılara girecek değilim. Ama şu kadarını söyleyeyim bugüne kadar tüm provokasyon, operasyon, plan proje girişimine rağmen eline silah almamış, şiddete bulaşmamış birilerinden siz çete, örgüt yaratsanız da, Washington’ da tek kaygısı hukuku ve o hukuku da adalet duygusu içinde gerçekleştirme olan yargıçlar sizin çok ciddiye aldığınız iddialarınıza gülüp geçerler…

Harfi harfine her canlı gibi yaşamanız mukadder bir o kadar da can sıkıcı olası süreci özetlemeye çalıştım…

Olacakları nereden mi biliyorum? Bugüne kadar benzer onlarca, yüzlerce hikâye okudum da oradan.

Bir başka ifadeyle söyleyeyim: Hukukun geçerli olduğu ülkelerde geçmişte olanlar geleceğe ışık tutar da ondan…

Eski bir siyasetçinin verdiği örnek aslında yeterince özetler her şeyi:

Sabahın köründe kapınız çalıyorsa demokratik ülkede sütçünün geldiğini bilir kapıyı ona göre açarsınız…

Diktatörlüklerde sabaha karşı kapınız çalmışsa gelen sivil polistir, alıp götüreceklerini bilirsiniz.

Ya çalan kapıyı sütçü geldi açtığınızda karşınızda polis görürseniz!

İşte o tip ülkelere de Türkiye ve benzeri diyarlar diyorlar…

Kimse bir anketdottan ne kapıp alınmasın ama özetle bu…

Kaldı ki birileri buluttan nem de kapmasın, hikâyenin yerli versiyonunun patenti bana ait değil… 6 kez gidip 7 kez geri gelmekle övünen Demirel çok daha güzel anlatır bunu.

Eminim şu yaşananlara baktıkça çok daha güzel anlatacaktır sütçü, bekçi hikâyesini…

 

Adalet, hukuk, yargı… -1-

Adalet, hukuk, yargı… -1-

Bilen bilir, bilmeyene ise anlatmak çok zor…

Yargının olduğu her yerde hukuk hâkimdir iddiası çoğu zaman laf-u güzaftan öte anlam taşımaz.

Örneğin yargının işleyişi ülkeden ülkeye, hatta aynı ülkede dönemden döneme, günden güne değişir.

Gün gelir canınızı çok yakan sokak gaspçılarına karşı cinayete yakın ceza verilmesini öngören düzenleme yaparsınız.

Sonra öyle tablo çıkar ki karşınıza, abarttığınızı görüp suça uygun ve amme vicdanını kanatmayacak ceza indirimlerine başvurursunuz.

Kapı zorlayan, cam kıran, bir yere girip hırsızlık yapana hele bunlar bir kişiden fazlaysa, kara kaplı kitaba uymak zorunda olan Hâkim üç sanığa 6’şardan 18 yıl cezayı basar da, ancak o an feryat eder; baklava çalmak, adam öldürmekten daha mı büyük suç? diye sormaya başlarsınız.

Hâkim’ de çıkar “bu ceza hukukunu ben yazmadım, gidin onu düzenleyenlere boyacı küpüne benzetenlere, günlük rüzgara bakıp yap boz tahtasına çevirenlere hesap sorun” der.

O nedenle bu ülkenin neredeyse 100 yıllık Cumhuriyet tarihinde dünya hukuk literatürüne konu olmuş, insanlığı bir adım ileri götürecek tek bir içtihat kararınız çıkmaz ama “baklava çalan 18 yaşından küçük üç çocuğu toplam 18 yıl hapis yatıran ülke” olarak bir yerlerde anılırsınız.

 

12 yaşının coşkulu çocuk sevincini babasıyla paylaşırken Uğur Kaymaz’ ı 12 kurşunla öldüren devletin sadık adamlarını rahatsız edilmesinler diye, cinayet mahallinden bin km ötedeki mahkemeye taşırsanız onun adı hukuk bir yana yargıyı sağlamak bile değildir ki kanayan adaletten söz edeyim.

Kurşun yiyen 12 yaşındaki çocuğuna değil, ona kurşun sıkana sahip çıkan, bir gün bile hapiste yatırmayan ülkenin o çok gurur duyduğunuz hukuk anlayışıyla evrenin pek çok yerinde durmadan kulaklarınız çınlatılır, siz duymasanız da…

 

Gerçi kurşun sıkmakla gurur arasındaki o muhteşem! ince çizgiyi ya da ilişkiyi özetleyen Başbayan başbakanlarınız olduğu için 12 yaşındaki Uğur’a 12 kurşun sıkanları cezadan muaf tutma gayretiniz kimseleri fazla şaşırtmaz. Fazlası da ne kelime “Vatan için kurşun atan da yiyen de şereflidir” vecizesini dünya literatürüne armağan eden kaç lider, kaç iktidar, hatta şunun şurasında Afrika’daki adını bilmediklerinizi de katsanız kaç ülke çıkar ki?

Gün gelir şikeye, hatta kimi muktediri rahatsız ediyor diye maçlarda kötü tezahürata akıl almaz cezalar öngören düzenleme yapar, hatta dünyaya örnek olacağız rolüne soyunursunuz. Oysa hayatın gerçeği kapının eşiğinde beklemektedir. Ve o gerçek yüzünüze tokat gibi çarpar daha ilk uygulamada.

Üzerinden bir yıl geçmeden hemen çark eder, bambaşka yasal düzenlemelere imza atarsınız.

Sırf bunun için yabancılar bu toprakları hukuk çerçevesinden değil yargı penceresinden anlamaya ve anladıklarından öğrendikleri dersle anlatmaya çalışırken tek cümleyle özetlerler yüz yıllık macerayı: “yok kanun, yap kanun”

Bunları anlatırken çok fazla gerilere gidip “önce asan,  sonra asma gerekçesi yaratan” İstiklal Mahkemelerini hatırlatacak değilim.

Genç sevgilisini boynuzluyor diye öldüren Milletvekiline deli raporu uydurup, o deli raporu sayesinde cezai ehliyeti yoktur bir gün hapis yatırmadığınız adamı cinayetten üç ay sonra yeniden Milletvekili seçtiren* güçlü iradeyi de yakından biliyorum, o nedenle haddimi, sınırımı, nereye kadar dokunabileceğimi bilirim.

O nedenle uzak geçmişi kaşımaya, kaşıyayım derken de kanatıp yüzüme gözüme bulaştırmaya niyetim yok.

**

Bütün bunları niye mi anlatıyorum: Bu ülkede özellikle yargı alanında duyacağım hiç bir şey şaşırtmaz beni de ondan…

Ne Anayasa Mahkemesi Başkan Vekiliyle kameraların kapatıldığı Genel Kurmay Karargâhında haftanın maçlarını değerlendiren Kara Kuvvetleri Komutanının sonradan ortaya çıkacak internet siteleri üzerinden uydurma haberlerle iktidar partisinin kapatılma girişimlerindeki çabaları şaşırtmayınca geriye o ünlü televizyon haber sunucusunun ekran başına daha çok müşteri toplamak için “şok… şoook…” anonsları da gün gelir artık kesmez hatta güzel uykulara ninni bile olur.

Her şoka alışınca, halkın %47′ sinin oyunu alan iktidar partisinin Anayasa Mahkemesinden kıl payı kurtulması, argo deyimle “ipten dönme halinin” yadırganacak yanı da olmaz, papatya falının mutlu sonu niyetine oh der geçerim. Aslında o ipten dönenin aslında bu ülke ve ülkede yaşayan çocuklarımız olduğunu, oynanan oyunun papatya falından çok ölümle sonuçlanacak Rus ruleti anlamına geldiğini bilmemek mümkün mü?

Ama dedim ya yargının kararlarına şaşmamayı öğreten hayatın gerçeğine alışınca her şey daha güzel gidiyor.

Bunlara şaşmayınca o internet sitelerinin açılma emrini verdiği belgelerle sabit, “darbeye eksik teşebbüsten” müebbet hapse mahkûm eski GK Başkanının “cezasıyla ilgili gerekçeli kararın geciken yazımı” gibi muhteşem bir buluşla serbest bırakılmasına vesile olanlara “Stockholm Sendromu’nun yeni âşık olma hali der geçerim.

Konu derin ve bir o kadar da aktüel…

Silivri’ den Ankara’ ya kestirmeden duble yol döşeyip darbecileri sokağa salarken, düne kadar kutsal müttefik kabul edilen Gülen’ i Obama’ya telefon açıp isteyecek noktaya getirilen kavganın hukuki boyutlarını, öyle kafasına esenin başka bir ülke liderinden dilediği adamı paketleyip teslim etmesinin mümkün olup olmadığını, daha doğru imkansızlığını ele alacaktım ama bir sonraki yazıda devam edeyim buna…

* Recep Zühtü adlı Milletvekili 10 Şubat 1935 gecesi 10 yıldır birlikte olduğu Fatma Medine’yi kendisini aldattığı gerekçesiyle öldürmüş, Ancak alınan deli raporu sayesinde Üsküdar Savcılığı, “muhakemenin men’ine” karar vermişti.

Deli raporu, Recep Zühtü’nün ceza alması bir yana mahkemeye çıkmasına bile engel olmuştu ama Milletvekili olmasını durdurmamıştı. Recep Zühtü’ nün hikâyesi çok uzun ve Mustafa Kemal’in ölümüyle gündeme gelen Cumhurbaşkanı kim olacak tartışmalarına “İsmet’i vuracağını her yerde söyleyen” adam olarak geçecek kadar derinlikli. Ama konumuz bu değil, sadece cinayetten cezai ehliyetini ortadan kaldıran deli raporuyla yırtan birinin cezai ehliyetsizliğinin Milletvekili olmasına engel olmadığını anlatmak için basit bir örnek olması bakımından hatırlatayım istedim.