Kardeş şehir öyküleri…

Kardeş şehir öyküleri…

Aslında hazır yeni Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmiş, elinin altında bulunsun, tozlu raflardan indirip kendisine envanter konusunda yardımcı olayım diye uzun zamandır yazmayı düşündüğüm “kardeş şehir” maceralarımızı bir kez daha kaleme alıyordum ki, Valiliğin açıklamasını geçti ajanslar.

Haber aynen şöyle:

“Mersin Valisi Hasan Basri Güzeloğlu, Rusya Federasyonu Volga Eyaleti’ne bağlı Penza Şehri Valisi Boçkarov Vasiliy Kuzmiç’i makamında kabul etti. Kabulde Vali Kuzmiç, Vali Güzeloğlu’na Mersin ile Penza’nın kardeş şehir olması önerisinde bulundu. Vali Güzeloğlu’da bu teklifi kabul etti.”

Daha önce de benzer haberler vesilesiyle kaleme almıştım. Haber vesilesiyle yeniden hatırlatayım. Türkiye’ deki mevzuata göre Valilerin kardeş şehir ilan etmeleri mümkün değil.

Ama bu durum “kardeş şehir” önerilerini değerlendirmelerine, dileklerini ifade etmelerine engel değil.

Öneriyi alır, Büyükşehir Belediyesine iletirler. Büyükşehir Belediye Başkanlığı da dileği Meclise sunar, oylamada kabul görürse Valiliğin onayına sunar ve böylece kardeş şehir ilanı kesinleşmiş olur.

Tabii sizin kardeş ilan ettiğiniz şehrin de sizi kardeş kabul etmesiyle…

Son zamanlarda bu şehirlerin kardeşliği konusu epeyi hız kazandı. Malum Mersin limanı sayesinde dünyaya açılan bir kent. Geleni gideni de eksik olmuyor.

Geçmiş bir yana şu son 5 yıllık dönemde bile o kadar çok kardeş şehir muhabbetiyle karşılaştık ki, tümünü yakından izleyen ve bir yerlere ileride lazım olur diye arşivleyen biri olarak benim bile başım döndü.

Bakın hangi tarihte hangi kardeş şehir müjdelerini not etmişim:

26 Mayıs 2010: ABD’deki Florida eyaletine bağlı West Palm Beach Belediyesi ile Mersin Büyükşehir Belediyesi arasında ‘Kardeş Şehir Anlaşması’ imzalanması noktasında ilk adım atılıyor. Mersin BŞ Başkanı Özcan’ ı ziyaret eden West Palm Beach Belediye Başkanı Luis Frankel iki kentin benzer yanlarını vurgulayıp kardeş şehir dileklerini iletiyor. Özcan’ da öneriyi memnuniyetle karşılıyor.

15 Ekim 2011: Vali Güzeloğlu düzenlenen bir etkinlik vesilesiyle yaptığı konuşmada aynen şunları söylüyor:

“Geçtiğimiz dönemlerde Mersin ile İskenderiye arasında kardeş şehir anlaşması imzalandı. Kardeşlik hukuku gibi çok özel bir bağ gibi Türkiye ile Mısır arasında imza altına alındı”

16 Ekim 2011: Ekimin bu haftası Mersin adına çok bereketli geçiyor. 2017 Akdeniz oyunlarının nerede düzenleneceği konusuyla ilgili oylamaya Mersin ev sahipliği yapıyor. Oylama sonunda oyunların İspanya’ daki Tarragone kentinde yapılması kararlaştırılıyor. aynı gün Mersin ile Tarragone’ nin kardeş şehir oldukları haberleri düşüyor gündeme…

29 Ocak 2012: 29 Ocak günü Türkmenistan’ ı ziyaret eden Ekonomi Bakanı Çağlayan Türkmenbaşı adıyla kurulan kent ile Mersin’ in kardeş kent olmaları yönündeki önerinin Türkmenistan Başkanınca heyecanla karşılandığını açıklar.

13 Şubat 2012: Mersin’ den iş adamları heyetiyle İran’ ın Bandar Abbas liman kentine ziyarette bulunan Vali Güzeloğlu çok yakın bağları olan iki kentin kardeş şehir olduklarını açıklıyor.

16 Şubat 2012: Mersin’ i ziyaret eden Çek Cumhurbaşkanı sayesinde bir kardeş şehre daha kavuşuyoruz. Yeni kardeşin adı Brno

26 Mart 2012: Vali Güzeloğlu Mersin ile Şili’ nin Valparaios kenti arasında ‘kardeş şehir anlaşması’ imzalandığı bilgisini medya ile paylaşır.

16 Mayıs 2012: Toplanan Büyükşehir Belediye Meclisi Mersin ile Rusya Federasyonu Başkurdistan Cumhuriyetinin başkenti Ufa Şehri arasında resmi kardeş ilişkisinin kurulması ile ilgili teklifi görüşüp kabul ediyor.

3 yılda 8 kardeşe kavuşmuş Mersin ve dediğim gibi bunlar benim not aldıklarım belki başkaları da vardır…

(Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü istatistiklerine göre ise 1996-2013 yılları arasında Mersin Büyükşehir Belediyesinin prosedürü tamamlanmış ve resmiyet kazanmış 28 kardeşi var. Bizden daha büyük Adana’ nın 15 kardeş şehri olduğuna göre fena değiliz ama 72 kardeşli turizm başkenti Antalya’ya bakılırsa yoksul bile sayılırız.)

Bu arada unutmayalım hayat devam ediyor ve kim bilir bu arada ziyaret edilen nice kente veya Mersin’ e gelen hangi isimlerce kardeş şehir olma dilekleri sunuluyor, karşılıklı kardeş şehir olma mesajları teati ediliyor?

Kardeş şehir ilan etme işlerine aklım ermez, benim dünya görüşüme göre tüm şehirler ve o şehirlerde yaşayan insanlar dili, dini, rengi, ırkı ne olursa olsun zaten kardeştir, onları kardeşlikten uzaklaştıran hatta birbirini tanımayan insanları düşman yapan ülkelerin toplumu bir arada tutma yöntemi olarak düşman yaratma düşünceleridir.

Ama madem kardeş şehir girişiminde bulunuyorsunuz, bazı düşüncelerimi paylaşmak, önerilerde bulunmak istiyorum.

Bu kardeş şehir işini pek çok konuda yaptığımız gibi sulandırmayın. Her alanda olduğu gibi niceliğe değil, niteliğe önem verin.

Örneğin bir kardeş şehir mi seçiyorsunuz, kentinizin bir caddesine, bulvarına o kardeşin adını verin, karşılığını fazlasıyla alırsınız.

Bu kardeş şehir muhabbetini başlatmak iyi de sürdürmek ve gelen başkanların geçmişe sahip çıkması adına daha bir önemli.

Neden mi önemli?

Bu kardeş şehir furyasının ilk ayak seslerini 2008 yılında duymuş olmalıyım ki, o günlerde oturup hafızası zayıf Mersin’ in yaklaşık 50 yıl önce ABD Adana Başkonsolosunun önerisi il Valisi Hancıoğlu’ nun girişimiyle sonuçlanan bir Kardeş şehir öyküsünü kaleme aldım.

O yazıda unutulmuş ve artık kimselerin hatırlamadığı, hatırlamak şöyle dursun tüm çabalara rağmen geçmiş Büyükşehir Meclis kararlarıyla ilgili doğru dürüst bir arşivden yoksun olduğu için Mersin ile ABD’ deki Santa Fe Springs arasında teati edilen karşılıklı kardeş şehir ilan edilme sürecini kaleme aldım.

Yazıyı Mersin adına önemli kılan şuydu:

Santa Fe kardeş ilan edilirken oylamadan önce Belediye Meclisi bir komisyon kurmuş ve komisyon büyük bir ciddiyetle kardeş şehir unvanının kalıcı olması için nelerin yapılması gerektiği hususuna epeyi zaman ayırmış kafa yormuştu.

Örneğin ünlü sanatçılarımızdan Sudi Abaç’ın da yer aldığı komisyon (o günlerde sanatçılar Meclis üyesi olabiliyormuş) kardeş ilan edilecek Santa Fe adının Mersin’ de bir meydana verilmesini, Mersin altın anahtarının kardeş kente sunulmasını öneriyordu.

Peki Mersin kardeşliği geleceğe taşıyacak kalıcı adımı attı mı?

Mersin’ de bırakın Santa Fe adını taşıyan meydanı, bu isimle anılan bir sokak bile olmadığına, hatta böyle bir karara Belediye arşivlerinde rastlanmadığına göre o kardeşlik hikayesi Meclisin o toplantısıyla sınırlı kalmış. Tıpkı yukarıda kronolojik sırayla dökümünü verdiğim kardeş şehirlerin kıyıya çarpan dalga gibi gelip geçmesi gibi…

Allahtan Santa Fe Springs bizim kadar vefasız değil.

50 yıl öncesinde kalmış kardeşlik hatırına Santa Fe Springs her yıl geleneksel olarak düzenlenen “Gül Geçidi etkinlikleri” vesilesiyle bugün de Mersin’ i anıyor. Anıyor çünkü 1969 yılında dünyaca ünlü Readers Digest dergisinin kenti layık gördüğü “Hands Across the Sea (denizi aşan eller)” ödülünün gerekçesi Santa Fe’ nin Mersin ile kurduğu kardeş şehir ilişkisi…

Mersin adı Santa Fe Springs kataloglarında, kentin bir parkında ve Belediyenin uygun yerine çakılmış plaket olarak yaşatılırken Mersin’ in Santa Fe’ den ve 50 yıl geçmişe uzanan kardeşlik ilişkisinden haberi var mı?

NASA’ nın aydaki kratere adını vererek ölümsüzleştirdiği dört bin yıllık hemşehrisi, evladı Aratos’u bilmeyen bir kent Santa Fe’ yi hatırlayacak öyle mi?

Güldürmeyin beni… 

Ölü şehrin hafızasını canlandırmak…

Elbette Alzheimer hastası değil Mersin…

Hem bir şehir nasıl olur da bu türden, tıbbın bile çaresiz kaldığı hastalığa yakalanabilir ki?

Ama gerçekten geçmişi hatırlama konusunda ciddi sorunları olan, üstelik iş hatırlamaya geldiğinde tembelliğin öne çıktığı bir kentte de yaşadığımız kesin.

Aidiyet duygusuyla kentin hafızası arasında bir bağ var mı diye düşünür dururum yıllardır.

Boşuna da değil kafa yorduğum konu: Nasıl oluyor da bazı şehirler incir çekirdeğini doldurmaz mevzuları ballandıra ballandıra dünyanın gözüne sokuyor, değer yaratıp pazarlıyorlar da, Mersin örneğinde tanık olduğumuz gibi bazı kentler ise olanı yok etme konusunda böylesine fütursuz, vurdumduymaz davranabiliyor? Hatta bazı örneklerde gördüğümüz gibi yok etmekle kalmayıp toprağın altına gömebiliyor?

Çok uzaklara gitmeye gerek yok…

Antik çağdan, Roma imparatorluğundan miras Eloza Sebaste’ ye reva gördüğümüz işkenceden beter yağma bile geçmişe sahip çıkma karnemizi utanılası notlarla doldurmaya yetmez mi?

Başka bir anlayışın, tarihe sahip çıkarak ta turizm yapılacağının bilincinde olan duyarlı birilerinin eline düşse, dünyanın en önemli tarihi hazinelerinden biri haline getirileceği şüphesiz her taşı tarih kokan bölgeyi yapsatçıların daha çok kat çıkma hırsı uğruna feda eder miydik?

İkibin yıllık hamamı, anfi tiyatrosu, şaşaalı döneminde sadece Kilikya’nın değil, Akdeniz’in en önemli bir iki limanından birine ev sahipliği yapmış, üstelik eserleri yerin altında da değil, gözümüze batar gibi orta yerde duran Eloza Sebaste’ den Ayaş adlı bir ucube yaratmak ta hüner ister.

İşte yağma konusunda böylesine yeteneğe sahip bir kentiz, isterseniz gerçek karşısında oturup ağlayalım, isterseniz o tarihten habersiz tarihi harabelerin üzerine 20 katlı apartman dikenleri alkışlayalım…

Gerçek değişir mi?

Bir zamanlar dünyanın en önemli turizmcilerinden bir sayılan Vural Öğer’ i akıl versin diye davet etme gafletine(!) düştü Mersin’ deki bazı kurum ve kuruluşlar.

Kazanlı turizm bölgesini gördükten sonra soluklansın diye Tarsus’ a götürdüler. Kleopetra kapısından geçirip Roma yolunda yürüttüler…

Saint Paul, Yedi uyurlar, şelale derken yemekte mırıldanır gibi tüm izlenimlerini özetleyen sözlerini torunlarıma yadigar kalsın diye bir yerlere yazdım.

Ne mi söyledi?

“Ben sizin yerinizde olsam ve gücüm yetse Tarsus’ un altını üste çıkarır, üstünü de altına gömerdim”

 

Kyrikos, Eloza Sebaste, oralardan yukarı çıkan yolun sağında solunda sanki dün gömülmüşler gibi her türlü hırsız, uğursuz yağmaya, aç gözlü yapsatçıların hırsına inat ayakta durmaya çalışan Kral mezarlarına…

O mezarların arasından geçerek ulaşacağımız adını bile Uzuncaburç’ a çevirmekte beis görmediğimiz Olba Krallığının merkezi DIOCAESAREA’ ya…

Diocaesarea’ yı dolaşırken rüzgarda savrulan beyaz tülbentiyle nankörlüğünüze aldırmadan selamlayan Kraliçe Aba’ ya…

Bugün bile susuzluk çekilen ve birileri ev yapıp otursun diye iskana açtığımız krallığına Roma döneminde Lemas ırmağının kaynağından ve 36 kilometre öteden bentler, tünellerle su getiren suyun azizesi Aba’ nın çocuklarıyla yattığı lahitine…

Yağmalamaktan, hatırlamaya fırsat bulamadığımız zenginliğin üzerine daha çok kat nasıl çıkar sorusuna kafa yoran aç gözlülüğün hüküm sürdüğü bir kentte aslında çok daha farklı bir konuyu ele almak, bir türlü hayata geçiremediğimiz Kent Müzesiyle ilgili bir iki kelam etmek ve o vesileyle şu bir kısmını unutmayı becerdiğimiz kardeş şehirler hikayesine değinmek istiyordum.

Mevzu sıcak, yaram derin olunca, bambaşka yere savruldu söyleyeceklerim.

Sözüm söz ilk fırsatta şu kardeş şehir konusuna ve onlar bizi unutmayıp Mersin adını duvarlarında yaşatmayı sürdürseler de, bizim hafızamızdan silmeyi başardığımız Santa Fe ile 1960’lardaki kardeş şehir maceramızı yeniden ele almak, yeni dönem vesilesiyle belki birilerinin işine yarar diye hatırlatmak isterim.

Borcum borç ilk fırsatta ABD’ den kardeş gelen Santa Fe’ yi yazacağım…

 

 

 

Balıkçı barınağı neden Karaduvar’ a taşınmalı?

Balıkçı barınağı neden Karaduvar’ a taşınmalı?

Bir önceki yazıda taşınması gündeme gelen Çamlıbel balıkçı barınağı için en uygun yerin kentin batısındaki Mezitli değil, doğusundaki Karaduvar olması gerektiğini vurgulamıştım.

Yer seçimiyle ilgili önerim kuru bir iddiadan ibaret değil.

Aksine Mersin’ in geleceğini planlama adına atılacak adımların ayrılmaz bir parçası ve belki de mihenk taşı sayılacak kadar önemli…

Bakın neden?

Balıkçı barınağının neden taşınması gerektiği hususunun bir görünen, bir de perde arkasında çok daha önemli gerekçeleri var.

Bakmayın siz yer seçimi aşamasında Büyükşehir’ in de mevcut yerden şikâyetçi olduğu, barınağın yetersizliği gibi ipe sapa gelmez gerekçeleri gerçekmiş gibi bize anlatanlara…

Onlar işin fragman bölümü…

Filmin kendisi çok daha farklı bir senaryoya sahip.

Ulaştırma Bakanlığı İzmir’ den esinlenerek limanın özelleştirilen bölümü dışında kalan batı yakasında kruvaze rıhtımı yapmak ve bunu da günü geldiğinde tıpkı üç parçaya ayrılıp farklı işletmecilere devredilecek İzmir liman kompleksi benzeri biçimde o rıhtımı değerlendirmek istiyor.

Aslında bu kötü bir şey de değil.

Ama Mersin Büyükşehir Belediyesi deniz ulaşımına önem verecek, deniz otobüsü, feribot vs gibisinden alternatif çözümler geliştirecekse, balıkçı barınağı ve çevresindeki diğer yapılanmaları da kapsayan çok daha büyük ve ölü durumdaki şehir merkezini ayağa kaldıracak çılgın projeye kafa yormalı, hayata geçirmek için çaba göstermeli…

Kısaca bu rıhtımın düzenlenmesi ve işletilmesi Büyükşehir Belediyesi kanalıyla Mersin’ in olmalı.

(İstanbul Deniz Otobüsleri iskeleleri Belediyece bir şirkete satılmadan önce kentindi. Bursa Büyükşehir’ in şu an Mudanya-Kabataş arasında çalışan deniz otobüslerinin Mudanya tesisleri de aynı şekilde Bursalının)

Mersine dönecek olursak; balıkçı barınağından başlayarak orduevi, müftü deresi, vakıf tesisleri, tenis kulübü dâhil bölgedeki tüm sahili içine alacak ve anayasal güvenceyle halkın kullanımına açık olması gereken saydığım bölgedeki tüm kıyı şeridi işgalden kurtarılmalı.

Bu da yetmez, aynı bölgenin arkasında kalan ve nasıl olup ta OYAK’ a geçirildiği halen muamma Kışla arazisi de stadyumla birlikte ele alınıp Müftü deresi islah ve kreasyon düzenlemesi çerçevesinde ele alınıp projelendirilmeli. (Bu konuda 1935 Jansen planı bugüne kadar yapılmış ve tüm yağmaya rağmen elle tutulur en kapsamlı, vizyoner proje olarak hayata geçirecek kahramanını bekliyor)

Tüm bunlar yapılırken Kongre merkezi civarında yer altına alınacak ve Hilton civarında yeniden yer yüzüne çıkacak trafik sayesinde Gümrük meydanı, taş bina, Cumhuriyet meydanı da kruvaze rıhtımına entegre edilip yayalaştırılmalı.

Mersin’ i bilen herkesin gözlerini kapatıp hayal ederken daha da zenginleştireceği bir proje bu. Çamlıbel, Atatürk Caddesi ve eski Mersin’ in canlandırılması çalışmalarını bambaşka bir kulvara taşıyacak ve Mersine gemiyle gelecek kurvaziyer konuk dışında tüm Mersinlinin yaşamına renk katacak fazla da para gerektirmeyen aksine vereceğimizden çok daha fazlasını kent olarak alacağımız rüyanın gerçeğe dönüşmesi olarak ta tanımlanabilecek bir sihirli dokunuş…

Bunu hayata geçirirken sadece balıkçı barınağını taşımakla kalmayacağız, balık pazarı ve kasaplar çarşısının da aynı projeye eklemlenmesi lazım…

Balıkçı barınağı ve balık tezgâhlarının taşınmasıyla; Adana, Tarsus başta olmak üzere tüm kentlerden hafta sonu Mersin’e gelecek olan konuklara yepyeni bir cazibe merkezi böylece doğmuş olacak.

Karaduvar ile Serbest Bölge arasında kalan sahilin düzenlenmesi ve balık restoranlarının yer almasıyla o unuttuğumuz, akaryakıt çiftlikleri, Kromsan kanserojen atıkları, Akgübre zehiri ile cezalandırdığımız yöre insanına neden böyle bir “kazan-kazan” fırsatını çok görüyoruz ki?

Yıllardır vademiz dolmadı mı?

Çöp alanı, depolama, Kromsan, Soda, Akgübre, arıtma tesisi, akaryakıt çiftlikleri, çimento tesisleri belirlemekten yaşayan insanlarımızı unuttuğumuz Akdeniz’ in her belalı işi postaladığımız sürgün cezamız bitmedi mi?

Mersin-Tarsus yolunun güneyinde kalan ne kadar tesis varsa, kuzeye taşımak ve o güzelim sahilleri yeniden yöre halkına ve tüm insanlığa açmanın yol haritasını belirlemek için ne bekliyoruz?

Yanı başındaki kimyasal tesislere ses çıkarmadan siz Kazanlı turizm bölgesinin hayata geçeceğine mi inanıyorsunuz?

Gelin şu balıkçı barınağının taşınma süreci bardağı taşıran damla olsun.

Gelin çökme noktasındaki kent merkezi ve doğusuna reva gördüğümüz muameleye artık dur diyelim.

Farklı hesapları olanlar değil, biz kaderimize el koyacağız ve el birliğiyle yıkılmışlığın küllerinden yepyeni bir Akdeniz’i birlikte yaratacağız.

Başka bir Mersin yok ama farklı bir Mersin mümkün…

Ve bunu var etmek bizim elimizde…

 

Balıkçı barınağı Mezitli sahiline taşınıyor, haberiniz var mı?

Balıkçı barınağı Mezitli sahiline taşınıyor, haberiniz var mı?

Sevinelim mi, üzülelim mi duygu karmaşası içinde Mersin’ de yaşayan herkesi ilgilendirecek bir haberi paylaşayım istedim: Çamlıbel’ deki balıkçı barınağı yakında yeni mekâna taşınırsa kimse şaşırmasın…

Nereden çıktı demeyin ve sakın Özcan’ dan Kocamaz’ a geçen Büyükşehir yönetiminin attığı bir adım falan da sanmayın…

2013 Kasım ayında Ulaştırma Denizcilik Haberleşme Bakanlığı (UDHB) Adana bölge müdürlüğü bir ihale açtı. Elbette çoğu konuda olduğu gibi bu ihaleden de çok az insanın haberi oldu.

Derken Aralık ayında ihale yapıldı, teklifler toplandı ve en uygun teklifi veren Mersin’ den bir arkadaşla 16 Ocak 2014 günü sözleşme imzalandı.

‘Her Allahın günü nice ihale yapılıyor, hangisinden haberimiz var ki bundan olsun?’ gibisinden sorular akla gelebilir.

Sorunun cevabı ihalenin konusunda gizli…

Kamu İhale Kurumunun denetiminden geçtiği haliyle “Mersin yeni BALIKÇI BARINAĞI kesin projelerinin hazırlanması, imar planı, hidrografik ve oşinografi raporları, jeolojik-jeoteknik raporu, fizibilite ve ÇED raporu hazırlanması hizmet alımı”

Kısaca özetlersem Denizcilik Bakanlığı Çamlıbel’ deki Balıkçı Barınağını taşıma kararı almış* ama bunu yasal çerçeveye oturtmak istiyor ve bunun için de projeyi anahtar teslimi yaptırmak üzere Ocak ortasında bu ihaleyi gerçekleştirmiş.

Sözleşmeye göre 120 gün (yani 4 ay içinde yani bu yazımı sizler okuduğunuzda) büyük olasılıkla işi alan arkadaş tüm çalışmasını bitirmiş ve projeyi Bakanlığın Adana Bölge Müdürlüğüne ya sunmuş olacaktır, ya da şu günlerde sunmak üzeredir.

Şimdi bir soluklanıp Mersin’ de yaşayan hepimizin, tüm örgüt/kurum/kuruluşların ve elbette ilçesinden Büyükşehir’ e yerel yönetimlerin düşünmesi hatta oturup ağlaması gereken tablonun vahametini bundan daha iyi anlatacak ikinci bir vaka olabilir mi?

Merkezi idare adına birileri her şeyi bizim yerimize düşünmüş, mevcut balıkçı barınağını yerinden kaldırıp başka yere taşımak üzere proje geliştiriyor, onunla da kalmıyor, projeyi ete kemiğe bürünsün diye ihaleye çıkarıyor…

Bu kadar da değil; büyük olasılıkla yine hepimizden habersiz bir mahalle kahvesinde ÇED toplantısı yapılıp, adet yerini bulacak ve bir gün bir de bakacağız ki, nur topu gibi yeni bir balıkçı barınağına kavuşmuşuz.

Ne güzel işte ihtiyaca cevap vermeyen ve kentin en cazip alanlarından birini işgal eden mevcut balıkçı barınağı daha geniş, daha donanımlı bir yere taşınacak diyenler çıkabilir.

İşin bizi ilgilendiren yanı, mevzunun bam teli de burada yatıyor işte.

Projeyi sipariş eden Bakanlık bürokrasisi aslında şartnameyi hazırlarken nerenin olup, nerelerin olmayacağını sözleşme eki dokümana dökmüş bile.

Öncelikle kentin bu konuda en güçlü alternatifi olması gereken ve mutlaka üzerinde kafa yorulması, tartışılması kaçınılmaz bölgesi konumundaki Karaduvar’ ı baştan olmaz diye devre dışı bırakmış.

Neden mi olmaz? Bu konuda bürokrasinin kesin diye ortaya koyduğu önermeleri tartışmanın bile mümkün olmadığı bir ülkede yaşıyoruz da ondan…

Oysa akla en yatkın yerin Karaduvar olduğunu hele sipariş projede adeta “sakın orası dışında bir yer düşünme, aklından bile geçirme” denilen yerler karşısındaki tartışılmaz üstünlüğünü bu kentte yaşayan beş yaşındaki çocuk bile bilir.

Karaduvar’ da genişlemeye müsait bir balıkçı barınağı zaten var ve bunu çok az bütçeyle iki hatta üç katına büyütmek mümkün.

Daha da önemlisi; Mersinin yıllardır hayal ettiği Çamlıbel’i canlandırma projelerinin temel taşını oluşturan Balık Pazarı ve çevresinin yeni anlayışla kazanılması sürecinde Karaduvar olmazsa olmaz bir bölge.

Çünkü Büyükşehir hiç bir fazla yatırıma gerek kalmadan, Karaduvar’ da terk edilmiş durumdaki mezbaha ve çevresini yeni balık pazarı olarak ve balıkçı barınağı konsepti içinde planlayabilir.

Bunun çok daha büyük avantajı ve kent ekonomisi adına kazanımı da şu olur: Balıkçı barınağı ve balık pazarı çevresinde bir sürü restoran vs. de yer alır, başta Adana olmak üzere çevre illerden hafta sonu insanlar sırf balık almak, yemek ve deniz havası solumak üzere Karaduvar’ a akın edebilir.

Ama “Mersin’e yeni balıkçı barınağı için anahtar teslimi proje sipariş edenler” böyle yapmıyor. Karaduvar’ ı yetersiz bulduk deyip yeni yerler aramaya koyuluyorlar. (İhale dokümanından anladığımız kadarıyla UDH Bakanlığı ve Tarım Bakanlığına bağlı Su ürünleri Genel Müdürlüğü yetkilileri Haziran 2012′ de Mersin’ de bu konuda kendilerine göre bir çalışma yapmış.

İyi de, Yerel dinamikler, küçüğünden büyüğüne Belediyeler hepimizi ilgilendiren böylesine bir yer belirleme jimnastiğinin neresinde mi diye soruyorsanız, o soruyu bu kentin hep birlikte ayağa kalkıp bana değil, kendilerince bize elbise biçenlere sorması lazım.

Gelelim o ünlü çalışma sonunda nerelerin belirlendiğine…

Sözleşmede bir sürü yer sayıp döküyorlar ama belli ki kafalarında bir yeri belirlemiş, kısaca duasını okumuşlar.

Örneğin Adnan Menderes Bulvarı üzerindeki yat limanının batı mendireğinden başlayan bir noktayı gösteriyor ama hemen ardından “olmaz” diyorlar.

Geçiyorlar Mezitli deresinin doğu ve batısındaki iki noktaya; “buraları da derenin kum getirme ve kumsal yapma potansiyeli nedeniyle önce önerip sonra mahzurları nedeniyle peşin rafa kaldırıyorlar.

Dediğim gibi ihale şartnamesi ekindeki fizibilite çalışması aslında proje yüklenicisinin işini epeyi kolaylaştırmış!

 Adonis sitesi önünde bir zamanlar Mezitli Belediyesinin akıl almaz biçimde arıtma tesisi kurmaya kalktığı ancak deşarj pompalarını yetindiği tarihi Pompeipolis harabelerinin “seramik mezarlığı” dediğimiz sahili neredeyse uygun bulacaklar ama birden akıllarına tarih, sit alanı falan gibisinden yaşanma ihtimali yüksek sorunlar düşmüş olmalı ki, orayı da pas geçip Anadolu lisesi önüyle, İç İşleri Bakanlığı tesislerinin doğusundaki kumsalda karar kılıyorlar…

Daha ilerideki Davultepe’ yi şöyle bir anıp “orası da olmaz” dedikten sonra gereği düşünülüp hüküm veriliyor: “Mezitli Anadolu lisesi önünde yer alan ve şartname eki fizibilite çalışmasında 5. bölge olarak anılan bölgenin incelenen alternatifler arasında en uygun olduğuna karar verilmiştir”

Kararı veren kim?

İki bakanlığa bağlı üç beş memur…

Kararı veren vermiş te Mersin Büyükşehir, balıkçı barınağını kaybedecek ve belki de yenisine talip Akdeniz Belediyesi, göçürüleceği Mezitli Belediyeleri bu işin bir yerinde mi, akıl danışılmış, görüş alınmış mı?

İsterseniz yukarıda daha önce cevabını aradığım soruyu daha acımasız biçimde yineleyeyim:

Hepimizi ilgilendiren böylesine önemli bir konuda halktan geçtim, Mühendis Mimar Odalarının, çevrecilerin, yerel yönetimlerin görüşü alınmadan, haberdar bile edilmediğimiz böylesine dayatmaya karşı diyeceğimiz bir şey yok mu?

Cevabını ve daha da önemlisi ne yapılacağını mı merak ediyorsunuz?

94 yıl öncesine gidin ve Mustafa Kemal’ in başka hiç bir kente etmediği nasihati hatırlayın:

“Mersinliler, Mersin’e sahip çıkınız”

 *Çamlıbel’deki balıkçı barınağının taşınmasına her ne kadar UDH Bakanlığı ‘Tarım Bakanlığının raporlara da yansıyan önerileri ve Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığının görüşlerini” temel alsa da Balıkçı barınağının işgal ettiği bölgenin Kruvaze rıhtımı olarak düzenlenmesi gibisinden kimi düşüncelerin de yer alması akla uzak ihtimal değil.

Kruvaze rıhtımını da içine alan ve stadyumdan taş binaya ve Gümrük meydanına uzanan bölgenin (ordu evi dahil) yeni baştan çok daha geniş bir perspektifle projelendirilmesi gereğini; tarihi, sosyal, ekonomik anlamda Mersin’ e bir Mersin daha katacak bir düzenlemenin önemini yıllardır dile getiren biri olarak, aslında bu gelişmeyi fırsata çevirecek önerilerim de olacak. Bir başka yazıda da bunu balıkçı barınağının taşınması ışığında ele alacağım…

 

 

 

 

 

Mersin’ de festival etkinlikleri yeni baştan, yeni bir anlayışla ele alınmalı…

Mersin’ de festival etkinlikleri yeni baştan, yeni bir anlayışla ele alınmalı…

Mersin şu an bir değil bir kaç festival düzenlemeye çalışıyor ama hepsini toplasanız Adana’ nın ‘Altın Koza’, hele Antalya’ nın ‘Altın Portakal’ ları yanında isimleri okunur mu, Türkiye medyasına ses anlamında yansımaları var mı? Yok…

Hele festivaller içinde biri var ki, konuşulmasa olmaz…

Müzik alanında yıllardır düzenlenen festivalden söz ediyorum.

Mersin’ deki kurumların, kaynak aktaran belediyelerin oluşturduğu havuzda biriken paralar ve buna karşın bırakın uluslararası olmak gibi iddiaları, hatta ülke bir yana Mersin’de bile sesi duyulmayan cılız etkinlikler.

O kadar ki, bazı konserlerde sahnede yer alan orkestra elemanlarının dinleyici sayısından daha fazla olduğuna bile tanık olduğumuz, halktan habersiz nice dinleti.

Hani “halka rağmen, halk için” deyimi vardır ya, deyimine örnek ver deseler Mersin Müzik Festivali cuk oturur…

Sonuncusu bu ay icra edilecek o festival, birileri koşturacak, birileri dinleyici sıralarında yer alıp yalandan mest olmuş tavrı takınıp dinler gibi yapacak ama onca maddi manevi çabadan geriye bu kentin hanesine ne düşer derseniz, üzgünüm ama kocaman bir sıfırdan öte hiç bir şey…

İyi de ne yapılmalı diye sorarsanız, yıllardır benzer sorulara benzer cevapları veren biri olarak hemen anlatayım:

Mersin’ deki tüm festivalleri teke indirin. Kentin kıt kaynaklarını optimum yarar ilkesi doğrultusunda en şekilde değerlendirecek, daha da önemlisi önce Türkiye ardından da zaman içinde çevre ülkelerin ilgisini çekecek daha geniş, halkın ilgisini, katılımını sağlayacak bir festival amaçlayın.

Örneğin elit bir avuç zümreye hitap eden klasik batı müziği yerine Akdeniz/Ortadoğu sentezi kent Mersin’ deki tüm kesimlerin ve bölge ülkelerinin ilgisini çekecek müziğin ağırlıkta olduğu etkinlikleri narenciye ile buluşturan kısaca müzik festivali ile narenciye festivalini bir potada birleştirecek tek festival.

Daha da önemlisi festivallerin bütçelerini, gelir ve giderleriyle şeffaflaştırmak. Düzenlemeleri hesapları herkese açık kaynaklarıyla birlikte daha kurumsal bir yapıya belki de kurulacak bir Vakfa devretmek.

Narenciye Festivalinin lokomotifliğini üstlenen Mersin Ticaret Borsası Başkanı Abdullah Özdemir etkinliği gelenekselleştirme yanında her yıl festival ardından gelir ve giderleri tüm çıplaklığıyla paylaşıyor ama aynı şeyi müzik festivali için söylemek mümkün değil.

Hangi kurum ne kadar katkı yapıyor, Bilgi vermekle yükümlü Belediyelerden sormasak bilmiyoruz, daha da önemlisi nakit yerine daha farklı destek veren kişi ve kurumların katkısının boyutlarından gerçekten haberimiz yok.

Festival komitesi de böyle bir hesap verebilirliğin ya öneminin farkında değil, ya da biz onca çaba gösterirken bir de hesap soranların sitemleriyle mi karşılaşacağız alınganlığındalar.

Oysa gerek Belediyeler, gerekse STK’ ların katkısıyla oluşan bütçeler aslında hepimizin parası.

Özel Kurum ve kuruluşlara gelince; Bu kentte para kazanan, kimisi havamızı, suyumuzu, toprağımızı, denizimizi kullanmasına rağmen bu kente çok övündükleri istihdam dışında tek kuruşluk katkı vermeyenlerin, bir festivalin belli bölümlerinde sponsorluk yapmaları borçlarını ödedikleri anlamına gelmez, gelmemeli.

Çimentocularından gübrecilerine, akaryakıtçılarından kimyasalcılarına çevremize yeterince sorun yaşatan nice tesisin zekat bir yana fitre bile sayılmayacak katkılarla sorumluluklarını yerine getirdiklerine dair kamuoyu yaratma gayretlerine de artık dur denmeli.

Konuyu yıllardır her fırsatta dile getiren, yazıp çizen, perde arkasındaki akçalı konulara kadar sorgulayan* biri olarak, Burhanettin Kocamaz’ ın Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçilmesini yeni bir festival atağı için şans ve fırsat olarak görüyorum*.

Yeni bir anlayışla, yeni bir vizyonla, çok daha farklı ve sadece Türkiye’ de değil, bölgede ses getirecek bir festival düzenleyebiliriz.

Unumuz, şekerimiz, yağımız yıllardır vardı, artık helvayı pişirme zamanıdır diye düşünüyorum.

Kentin tanıtımına çok önemli katkısı olacağına inandığım konuyla ilgili daha detaylı önerileri yazmaya, anlatmaya devam edeceğim.

*Önceki yıllarda kaleme aldığım “Mersin için nasıl bir festival?” yazısının linkine aşağıdaki adresten ulaşıp bu konuyla ilgili geçmişte kaleme aldığım yazılardan bazılarına ulaşabilirsiniz.

https://abdullahayan.wordpress.com/2012/08/24/mersin-icin-nasil-bir-festival/

Bu yazı kaleme alındıktan sonra Mersin Müzik Festivalinin tanıtımı nedeniyle bir basın toplantısı düzenlendi. Bu toplantıda söz alan Büyükşehir Başkanı Kocamaz’ ın dile getirdiği “festivalin halkla bütünleşmesi” ve kamuoyunun ‘Kentte festivalin sanki birkaç kişinin egosunu tatmin etmek için düzenlediği’ kanısını seslendirmesi yıllardır anlatmaya çalıştığım görüşlerimle birebir örtüşmesi bakımından kendi adıma çok olumlu ve sevindirici gelişme.

Umarım Kocamaz’ ın görüşleri; gelecek yıllarda Mersinin, daha şeffaf, daha kurumsal, daha Akdenizli ve halkın daha çok ilgi gösterdiği bir festivale kavuşmasına da vesile olur.

 

Belediye Başkanına açık mektup… -3-

Belediye Başkanına açık mektup…  -3-

Seçim döneminin ardından çoğu “kral öldü, yaşasın yeni kral” tavrından öte anlam ifade etmeyen ve “bari yeni treni kaçırmadan bari yerimi alayım” telaşını andıran kutlamaların tozu dumanı içinde yeni Belediye Başkanlarına hitaben kaleme aldığım mektupların bu üçüncü ve sanırım sonuncusu olacak.

İlk ikisinde de belirttiğim gibi somut olarak herhangi bir Başkana hitap ediyor değilim. İsteyen okur, yararlanır, isteyen üstüne alınmaz, gülüp geçer…

**

Bir şeye mutlaka dikkat edin, özen gösterin…

Yenileyeceğim diye eskiyi yıkma hevesine kapılmayın. Binalardan, tarihi evlerden ve hepsinden önemlisi kovamayacağınız, kızağa da alsanız vergilerimizle maaş ödemek zorunda kalacağınız kadrolardan, insanlardan kurtulamıyorsanız, yararlanmaya bakın.

O gözünüze batan yapıları da, her karşılaşmanızda rahatsızlık hissi duyduğunuz insanları da küçük dokunuşlarla kazanabilirsiniz. Unutmayın kazancınız kentin kazanımı olacaktır aynı zamanda.

Gönüllü olarak katkı vermek isteyenlerden, çıkarsız, art niyetsiz, yükünüze omuz vermek isteyenlerin uzattığı eli itmeyin, sırtınızda bir yerlere tırmanmak, adınızı kartvizit gibi kullanmak isteyen ZÜBÜKLER dışında kalanları, samimi olarak bu kenti seven, bir şeyler vermek isteyenleri dışlamayın, uzatılan elleri geri çevirmeyin.

Birikimini ödünsüz, karşılıksız getirip masaya koymak isteyenlerin tecrübe ve önerilerinden yararlanın.

Kafalarının içinde kendi çıkarlarına dönük başka hesaplar içinde olmayan Sivil Toplum Örgütlerinden laf olsun, dostlar alışverişte görsün diye değil gerçekten yararlanın.

İlke olarak çalışacağınız insanları belirlerken sadakate değil, liyakate önem verirseniz, uzun vadede siz ve ondan da önemlisi yönettiğiniz kent kazançlı çıkar.

**

Kimseden rol çalmayın, her şeye ve herkese müdahil olmayın, her işe, her yere yetişemezsiniz. Kendiniz ve yakın çevreniz dışında da bir dünya olduğunu, herkesin size düşman olmadığını asla unutmayın.

Her şeyi bildiğini zannetmek kadar insanı sarhoşluktan adım adım körlüğe sürükleyen daha tehlikeli duygu yoktur. Ne kadar az şey bildiği hatta cahil olduğu gerçeğiyle, insanlar öğrendikçe ve bilgi okyanusunda yüzüp olgunlaştıkça yüzleşir. Çok bilenlerden olmayın, her şeyi bildiğini iddia edenlerden uzak durun…

Her alanda uzman olmak, her şeyi bilmek zorunda değilsiniz. Aksine çok az şey bildiğinin farkına varmak insanlar için eziyet değil meziyettir. Bilmediğinin bilincine varmak eksiğini tamamlama şansını sunar bilen insana…

Elbette her konuda bir uzmana danışın ama tek kişiyle yetinmeyin, hayat beyaz ve siyahtan ibaret değildir, ne kadar çok farklı renge göz atarsanız, o kadar farklı çözüme pencere açarsınız.

Belediyeyi istihdam kapısı görmeyin, iş diye kapınıza dayanana yüz vermeyin ve hepsinden önemlisi özellikle gençlerin umuda kapılmalarına yol açacak pembe yalanlar da söylemeyin, kimseyi oyalamayın…

Belediyeler iş yaratmaz, iş yaratmak isteyenlerin, girişimcilerin önünü açarsa en büyük istihdam alanları kendiliğinden doğar.

Sizin adınıza denetlemeye çıkanlara kırıp dökme yerine yapıcı olmalarını, cezalandırmaktan çok öğretici ve yardımcı ellerini uzatmalarını tavsiye edin.

Ve hepsinden önemlisi geçmişi karalayarak, enkaz edebiyatı yaparak kısa süre insanları oyalarsınız, uzun vadede o söylemler kimseyi kesmez ama acımasız toplum algısı sizin faturanızı keser.

Elbette hesap sorun.

Ama geçmiş hesaplarla çok fazla oyalanarak, kıymetli vaktinizi geçmişe hasrederseniz, korkarım ki günü ve geleceği ıskalarsınız.

“Sürekli dikiz aynasına bakan önünü görmeyince arabayı bir yere toslar” ilkesini asla unutmayın.

Baş döndürücü bir devinim içinde dünya ve elbette sizin kentiniz de.

O değişim ve dönüşümü yakalamaya çalışın, kıymetli hazine olarak gördüğünüz eski ne varsa koruyun ama kendinizi yenileyin.

Hepsi bu kadar mı?

Elbette değil. Örneğin birlikte yönetme vaadinin içini doldurma adına katılımcı belediyeciliğe de değinmek isterdim.

Özellikle de “yerel özerklik” tartışmalarının daha sık duyulduğu, neredeyse ağzı olan herkesin bir şeyler söylediği şu günlerde ‘yerellik, katılımcılık, yerinden yönetim hakkında yazılacak, konuşulacak epeyi mevzu var.

Onlara da başka yazılarda değiniriz, nasılsa…

Belediye Başkanına açık mektup… -2-

Belediye Başkanına açık mektup…  -2-

Aday adayından adaylığı kesinleşenlere kadar herkesin diline pelesenk olmuş iki slogandan biri artık eskimeye yüz tutmuş Obama’ dan araklama “değişim” di…

Diğeri de birinci yazıda ele almaya çalıştığım şu “birlikte yönetelim” iddiasını içeren söylem…

“Gerçekten birlikte mi yöneteceğiz?” sevincini de içinde barındıran sorum bazılarına saçma gelebilir ama o saçmalık öylesine olağanlaştırıldı ki, ne olur ne olmaz şu beş yıllık yolculuğa çıkmaya hazırlandığınız ilk gün dağarcığınızda dursun diye sorayım istedim.

İnsanlar, toplumlar ve elbette kentler unutur.

Hele Mersin gibi hafızası zayıf deniz kentleri çok daha çabuk unutur.

O nedenle ister buza yazılmış kabul edin, ister havaya savrulmuş diye küçümseyin, fark etmez. Unutmama adına, günü geldiğinde birilerinin hatırlaması için ellerinin altında bulunsun diye bir şeyleri şimdiden söylemekte yarar var.

Hiç merak etmeyin, bugünlerde sanki ilk kez tanık oluyormuşuz gibi “vay be neler olmuş” diye kimilerinin hayret çığlıkları attığı, kimilerinin de “ne günlerdi” diye geçmişe bakıp hüzünleneceği Macit Özcan dönemi de unutulacak.

Evet, çok uzun süre yönetti bu şehri, hem de her seçim arifesinde “bu sefer son” tempolarına inat bu kentin Cumhuriyet boyunca seçimle iş başına gelenlerin arasında (tek parti döneminin Toroğlu Başkanlığı kategori dışıdır) rekorlar kırarak oturdu Başkanlık koltuğunda…

Dünyada ezelden ebede süren bir şey yoktur, onun da devri sona erdi. Kendisinden önce hiç kimse 15 yıl üst üste bu kente Başkan olmamıştı, bundan sonra da kolay kolay olmaz.

Biraz daha dişini sıksa seçildiği gün nikâh masasında cüzdanlarını verdiği gençlerin çocuklarından oy isteyecekti ama sonunda o da defteri kapatmak zorunda kaldı. 15 yıldır izlediğimiz macera Amerikan filmlerindeki gibi perdeye düşen “The End” yazısıyla sona erdi.

Kısacası çiçeği burnunda yeni başkanlar aklınızda küpe niyetine dursun ve asla unutmayın; sizden öncekilerden önce geriye ne kaldıysa, koltuğunu devraldıklarınızdan ve bir zaman sonra bugünden aynı şeyler kalacak.

Biliyorum vaktiniz yok ama salim kafayla bir oturup düşünün, eski başkanlardan bugün kaçını hatırlıyoruz?

Hadi fazla yormayayım sizi, adı hiç bilinmez, onca mahalleye onca Başkanın adı verilirken ahde vefa adına da olsa hatırlamak için sokağın birine çivi niyetine ismini çakmadığımız Ahmet Hallaç’* lara da gitmeyelim;

Toprak olmuş Okan Merzeci’ den, çınar ağacı gibi dik Kaya Mutlu’ ya şu son dönem Mersinine damgasını vuranlardan geriye ne kaldı?

Merzeci’ nin adını verdiği bulvardan ve Mutlu’ nun hafızalardan silinmeyen, neredeyse efsane haline gelen şu belediyeye 5 bin işçi alma öyküsü dışında kim neyi hatırlar?

Okan Merzeci’ den Macit Özcan’ a geçiş döneminin kısa dönem emanetçisi Halil Kuriş bile yıkılıncaya kadar adını hatırlatacak “Halil paşa köprüsüyle” anılacak ta, diğerlerinden geriye ne kaldı, ilerideki zamana ne kalacak?

Soru acımasız ama hayatın kendisi de biraz öyle değil mi?

O nedenle kendinizi fazla zorlamayın, ne yaparsanız yapın binlerce yıllık gerçeği değiştiremezsiniz, ayrıca her piste çıktığınızda rekorlar kırmanız gereken yarışta da görmeyin kendinizi.

Ve hırsa kapılmadan, “taş üstünde taş, baş üstünde baş kalmaya” hükümranlığının sarhoşluğuna düşmeden daha bir adil, daha bir insancıl, daha bir hoş görüyle yönetmeye gayret edin şehrinizi.

Gönül kapılarınızı kapatmayın, kibre kapılmayın, günü geldiğinde gideceğinizi bilerek, mümkünse herkese elinizi uzatarak, uzatılan her eli sıkarak, adil, hoşgörülü bir “şehr-i emin” olun…

Bu derin mevzua bir sonraki yazıda devam edelim…

*Mersin’ de Cumhuriyet dönemi Belediye Başkanlarının adları kimi mahallelere verilerek yaşatılmıştır ama nedense önceki dönem Belediye Başkanları pek bilinmez. Hele içlerinde biri var ki, o adları verilen tüm Başkanların belki de oturacakları koltuğu onlara taşıyıp getiren Ahmet Hallaç’ tır.

Hallaç Fransızların Mersin’e çıktıkları 1919-1922 yılları arasında deyim yerindeyse “film gibi” belediye başkanlığı yapmış, savaşın ardından muhalifliği seçerek 1930’larda Fethi Okyar’ ın kurduğu Serbest Fırka’ nın Mersin yapılanmasını üstlenmiş ve partinin kapanması/kapatılmasına kadar il başkanlığını sürdürmüştür.

Hallaç böyle güncel bir yazının dipnotunda anlatılacak biri değil. Onu ileride çok daha kapsamlı bir araştırma dizisinde ele alacağım ama şu kadarını söylemeliyim.

Bugün adı sanı bilinmez Ahmet Hallaç Başkanlıktan önce 1911 yılında Belediye Meclis üyeliğine seçilmiş ve Meclis üyesi iken de Başkana vekâlet etmiş, o vekaleti sırasında ‘Yoğurt pazarından Kurtuluş mektebine kadar uzanan yolu’ açmıştır. İkinci kez Belediye Meclisine seçildiği 1916 yılından sonraki 1918-19 döneminde Meclis üyelerince başkanlığa seçilmiş ve o dönemde ‘denizden Soğuksu mevkiine uzanan (büyük olasılıkla şimdi ki Orduevi kavşağından Soğuksu karakoluna uzanan caddeyi kast ediyor) caddeyi ve yine hatıralarında yer alan bilgiye göre ‘Büyük hastanenin kemerli temelini’ yaptırmıştır.  

Hallaç’ ın Kurtuluş savaşı dönemine denk gelen Başkanlık dönemini daha kapsamlı bir yazıda ele almak istiyorum.

 

Belediye Başkanına açık mektup… -1-

Belediye Başkanına açık mektup… -1-

Yazacaklarımı fırsat bulup okuma zahmetine katlanan hiç bir Belediye Başkanı üzerine alınmasın, somut olarak kimseyi kast ediyor değilim.

Tersinden okursak her Belediye Başkanı da beni yazmış diye alınganlık gösterebilir, hatta gönül de koyabilir. Dert etmem, kim nasıl istiyorsa öyle algılar, isteyen önerilerimden yararlanır, isteyen ciddiye de almaz, çiçeği burnunda seçilmişlerin tepkisinden çok gün gelir lazım olur, hatırlanır, hatırlatılır diye buza çiziktirme adına bir şeyler söyleyeceğim.

Seçimin üzerinden neredeyse bir ay geçti. Sanırım Belediyenin yolunu, makam arabasının arka sağ koltuğunu, makam odanızda çaycıyı çağırmaya yarayan zilin yerini artık öğrenmişsinizdir.

Şu kapıların önünde yığılanların, bekleme odalarını dolduranların hayranlık dolu dokunma merakı biterse koltuğa da şöyle bir ağız tadıyla oturacak, şöyle bir soluklanacaksınız.

Gelen heyetler, hepimizin diline pelesenk olmuş ezberlemekten gına gelen sorunları yeni bir hastalıkmış gibi görüp, mucize kurtuluş reçetelerini size sunanlar…

Çiçekler, çelenkler, kutlama mesajları, destek niyetine neredeyse kent içi turizmi hareketlendirecek kadar çeşitli illerden, ilçelerden kalkıp ayağınıza gelen kişiler, gruplar, dernekler, oluşumlar, platformlar…

Gelenler az sayıdaysa bir masanın etrafına onlar toplanacak, başına siz geçeceksiniz. Onlar sorun ve çözüm önerilerini kapsayan dosyaları size sunacak, siz bir yandan gelenlerin sözcüsü konumundakini dinlerken, ayıp olmasın diye size sunduğu dosyaya okuyor gibi göz gezdirecek, sonra arkanızda hazır olda bekleyen emir erlerinizden bir veya bir kaçına dosyayı uzatıp, en ciddi yüz ifadesiyle “inceleyelim” talimatını vereceksiniz.

Eğer bir yerde önünü kesmez, “yetti gayri” diye isyan etmezseniz tecrübelerimden biliyorum, bu seremoniler 6 aydan önce bitmez, hele sizin de duygularınızı okşadığının, hoşunuza gittiğinin farkına varılırsa bir seneyi bile bulması bile mümkün.

Bir de durumdan vazife çıkaran, “hacıyatmazlar” gibi her dönem dört ayaküstüne düşen tipler var, eğer onlara yüz verirseniz, istedikleri astarlardan dolayı bırakın Belediyeyi, evin bile yolunu kaybetme ihtimali hayli yüksektir, demedi demeyin.

Diyelim ki siz MHP adayı olarak yarışı önde bitirip CHP’li birinin yerine Başkan oldunuz.

Düne kadar en keskin sosyal demokrat söylemleri hatmeden bazı yağadanlıkların bir gece içinde ülkücü olduklarını, ya da tersine ülkücülerin keskin solcu olduklarını göreceksiniz.

Bu tipler hep vardı, bundan sonra da olacak. Daha önceki dönemlerde ülkücü bıyıklarını kesip bir anda sol jargonlara merak salanları görmüştük, o nedenle tersi durumlar asla şaşırtmaz beni, sizi de şaşırtmasın…

Peki, bu durumda işlerin neresinden başlamalı, neyi nasıl yapmalı?

Eğer sıra bu en can alıcı soruya geldiyse, sakin kafayla oturup cevabını birlikte aramaya başlayalım.

Atanmışlarla seçilmişler arasındaki en önemli fark, birinciler bir yere gelirken hiç kimse halka “ne dersin, bu adamı feşmekan kurumun başına getireceğiz?” diye sormaz. Ama seçilmişlerin belirlenmesinde tüm dayatmalara, tepeden indirmelere rağmen, sonunda sandığa gidip iyi kötü bir tercih yapıyor, çoğu zaman kafamızdaki şablona, beklentilerimize uygun bir aday olmadığı için, ehveni şer birini seçiyoruz.

Ama sistemi, yöntemi eleştirsek te sonunda sandığa gidiyor, ve mevcutlardan birine idealimizdeki isim olmasa da oy veriyoruz.

Bu seçmen açısından ne kadar somut gerçekse, seçilen açısından da eninde sonunda gidip oyunu isteyeceği insanlara karşı söylemlerini, davranışlarını etkileyen, belirleyen önemli faktörlerden biri, belki de en önemlisi.

“Hesap verme durumları” deriz ya, en iyi bu cümle tanımlar durumu aslında…

Bu durumda son seçimde en küçük mahallenin muhtarından en büyük ilin Büyükşehir Belediye Başkan adayına kadar herkesin dilinden eksik etmediği şu “birlikte yöneteceğiz” sözünü, seçimlerin bittiği, bir başka ifadeyle beş yıl boyunca unutsanız da kimsenin başınıza fazla kakmayacağı tarihi vaadi çiçeği burnunda tüm seçilmişlere hatırlatmakta fayda var.

Gerçekten birlikte mi yöneteceğiz, yoksa birliktelik diye halkın verdiği beş yıllık tam teşekküllü umumi vekâletname görüp, “madem vekâleti verdiniz, ben sizin adınıza her şeyin en iyisini düşünür, en hesaplısını sizin yerinize ben alırım” mı diyeceksiniz?

Sorumu mazur görün, sizinle derdim yok, sözüm meclisten dışarı ama geçmişte hep aynı filmi izlemek zorunda kaldım da, korkum biraz ondan.

Kent insanına hangi toplu taşıma sistemini istediğini mi soracağız, yoksa minibüslerin duracağı durakların, otobüslerin rengiyle mi sınırlı kalacak katılımcılık?

Hatta bir adım ötesine geçip, her şeyi bilen siz ve yakın çevreniz halka en uygun gelecek modeli, giydirilecek elbiseyi zaten bildiğiniz için parklara dikilecek çiçekten, oturulacak banka kadar en ince ayrıntısına kadar gecesini gündüzüne katan ve 24 saat bizim adımıza düşünen fedakâr, cefakâr yöneticilerimiz olarak siz mi karar vereceksiniz?

Geçmişte bu birlikte yönetme iddiasıyla yola çıkanların zaman ilerledikçe öylesine trajikomik öykülerine, uygulamalarına tanık olduk ki, ne olur mazur görün, sormadan edemiyor insan…

Birlikte yöneteceğiz derken, kente en uygun taşımacılık sistemini nasılsa bizim adımıza en iyiyi düşünen Başkan ve adamları mı belirleyecek, yoksa sandığı önümüze koyup görüşümüze mi başvuracaksınız?

Raylı sistem mi, metrobus mu, otobüs mü, yoksa mevcut minibüslerin insafına terk edilmiş bir taşımacılık mı?

Hangisinin uygun olacağını mı soracaksınız halka, yoksa zaten kafanızda kurguladığınız bir sistem var da, payımıza sadece rengini belirlemek mi düşecek?

Bu konuda kentimizden, ülkemizden yeterince çarpıcı örnek var mı önümüzde…

Merak ettiğim bizim bahtımıza hangisinin düşeceği?

Konu derin, çiçeği burnunda yeni Belediye Başkanları okusa da okumasa da, geçmişten günümüze taşıyacağımız ve mutlaka anlatmamız gereken yeterince acı deneyimimiz var…

Devam edeceğiz, ama bir sonraki yazıda…

 

Nevzat’ ın ardından…

Nevzat’ ın ardından…

Dile kolay kırk yıla dayanan dostluk…

İhracatçılar Birliği başkanlığım döneminde masanın diğer tarafındayken de, sonrasında aynı kulvarda yürürken de duruşunu değiştirmemiş bir dostla geçmişten bugüne imbikten süzülmüş bir dostluk…

Yeni Gazete’ ye haber katkısı yaptığı günlerde farklı bir yanını keşfettim; onun elitlerden sokaklara kadar her kesimin sesi olma özelliğini…

Ama beni en çok etkileyen özelliği çocuk haberleri, fotoğraflarını gazetede görme konusunda duyduğu heyecandı.

Bazen bir hafta görünmez, sonra elinde bir tomar görüntüyle çıkar gelirdi.

Masalardan birinde bulduğu ilk daktilonun başına oturur, keyifle fotoğrafları haberleştirir, değerlendirin diye bırakır çıkardı…

Son yıllarda ise Radyo Kent’ te karşılaşmaya başlamıştık,  aynı dönemde Toros Üniversitesindeki etkinliklerde de elinde makinesi görüntü kovalarken, göz göze gelir, riyasız, candan dost sıcak bakışlarıyla kendimi daha huzurlu hissederdim.

Bugün yeni neslin tanımadığı, adını hatırlamadığı bir zamanlar Mersin’e damgasını vurmuş eski bakliyatçıları, narenciyecileri her yanıyla, yönüyle bilen hafıza defteriydi…

Dün akşam gelen acı haber o defteri bir daha açılmamak üzere kapattı.

Keşke anılarını yazsa, Mersin’in o muhteşem yükseliş döneminin canlı tanığı olarak gördüklerini, yaşadıklarını gelecek nesillere aktarsaydı…

Hafızadan yoksun Mersin çok önemli evladını daha da önemlisi geçmişten geleceğe ışık tutacak eşsiz tanıklardan birini kaybetti…

Yeterince yoksulduk, çok daha yoksuluz şimdi…

 

Erim’ in yüklendiği zor iş ve ödenmesi zor teşekkür borcu…

Erim’ in yüklendiği zor iş ve ödenmesi zor teşekkür borcu…

Değerli dostum Mustafa Erim geçtiğimiz günlerde ilk bebeğini doğum sonrası kucağına alan babanın o anlatılmaz heyecanı içinde bana yıllardır sürdürdüğü, iğneyle kuyu kazmaktan farksız çalışmasının ürünü olan kitabını getirdi.

İkimiz için de duygu yüklü bir andı bu…

Duyguluydu çünkü kendisi kadar beni de ilgilendiren meşakkatli çalışmanın külliyat diyebileceğimiz eserlerinin ilki artık ete kemiğe bürünmüştü.

Daha da önemlisi hafıza yoksulu Mersin’e o eksikliğini hayatın her aşamasında hissettiğimiz başvuru kaynağı olacak bilgi hazinesi yıllardır dondurulduğu yerden yol bulup akmaya başlayacaktı artık.

Erim ne mi yapmaya kalkıştı?

Osmanlı arşivini yaklaşık iki yıl tarayarak o belge okyanusundan Mersin’ i ilgilendiren on binlercesini bulup çıkarmakla kalmadı, Latin harflerine çevrilerek yeni nesillerin anlamakta zorlansalar da, okuyabilecekleri hale getirdi.

Biz kendisiyle ilk çocuk anlamındaki “İçel Sancağı Anamur Kazası” kitabının heyecanını yaşadık ama gözlerini açıp Mersin’ e merhaba diyecek, gelecekte ekonomiden sosyal hayata, yaşamın her alanında araştırma yapacak tüm insanlara inanılmaz bir kaynak, daha doğru ifadeyle hazine olarak sunulacak en az 6 sağlıklı çocuk, 6 kitap sırada bekliyor.

Erim Anamur’ a ayırdığı ilk kitabını kendi olanaklarıyla bastırdı ancak bundan sonraki kitapların basımını daha doğrusu Mersin’ e kaybettiği hafızasını kazandıracak diğer çocukların doğumunu bu kente sahip çıkması gereken kurumların üstlenmesi gerek…

İçel sancağı ve Anamur, Mut, Gülnar, Silifke, Karataş (günümüzün Erdemli ve civarı) ve Tarsus’ la ilgili her türlü zaptiye, düyun (borç), devlete ait kurumların tamirat ve tadilatı, nüfus sayımı, vergi salımı ve daha binlerce özel ama geçmişten geleceğe bilgi, belge oturup okuyacak, araştıracak olanları bekliyor.  O kaynak sayesinde bilimsel araştırmalardan herkesin soluğunu kesecek öykülere kadar kaynak bugün değilse de bir gün merak eden herkesin ulaşacağı hale gelecek.

İş ki acımasız zamanın, duyarsız hoyrat ellerin yok etme tehlikesine karşı o değeri biçilemez belgeleri kurtarmak, tasnif etmek ve koruma altına almaktı.

Mustafa Erim bunu yapmış, teşekkür beklemeden, büyük bir duyarlılıkla…

Yapılan işin ne anlama geldiğini, verilen emeğin kıymetini bilen biri olarak başkasını bilmem ama ben kendimi dostuma karşı hayli borçlu hissediyorum.

Ödenmesine yetmediğini bilsem de, yaklaşık bir yıl önce doğum sancısı sırasında kaleme aldığım bir yazıyla bitireyim bu seferlik…

İleride Erim imzalı Anamur esintili nice araştırma yazısını, masalımsı öyküyü kaleme alma umudu, dileğiyle…

**

İçel Sancağı Anamur Kazası kitabının ön sözünde yer alan yazım:

“Tıpkı Türkiye’ nin Osmanlı ile bağlarının koparılma, köklerinin kurutulma çabalarına benzer hatta kendi açısından hafızaların ‘itina’ ile temizlendiği Mersin özelinde hayli başarılı olunan ve çok şeyin unutturulduğu hatta ters yüz edildiği bir döneme ışık tutmaya çalışıyor Mustafa Erim…

1931 yılında okkası 3 kuruşa hurdacılara satılacak kadar geçmişe duyarsız bir dönemden geriye kalan Osmanlı arşivleri içindeki Mersin belgelerinin gün ışığına çıkıyor olması, şahsen göz attığında heyecandan nefesi tutulan biri olarak çok heyecanlandırdı beni…

Erim, yıllardır sabırla sürdürdüğü çalışmalarının ilk bölümünü Anamur’ a ayırmış…

Elinizde tuttuğunuz ‘Osmanlı belgelerinde Anamur’ araştırmasına baktığınızda resmi arşiv de olsa, günlük hayata ayna tutan o kadar çok hikâyenin ipucuna rastlayacaksınız, her belge sizi geçmişin canlandığı öylesi yerlere taşıyacak ki, inanmakta güçlük çekeceksiniz.

Kaymakam atamalarından çeşitli memurların maaş tahsislerine, deniz yoluyla yapılan kaçakçılık vakalarından halk şikayetlerine, vaka-i adiyeden ciddi meselelere bir dönem, her belgede bir film şeridi gibi akacak gözlerinizin önünden…

Mustafa Erim’ in Anamur’ la başlattığı ‘Osmanlı Belgelerinde Mersin’ araştırması, geçmişe yönelik her denemede iğneyle kuyu kazmak zorunda kalan bizlere öylesine ışık tutacak ki…

Sadece bugün değil gelecekte Mersin ve ilçelerinin geçmişiyle ilgilenecek yeni nesillere de ölümsüz biri dizi kitabı armağan eden Mustafa Erim’ e Mersin adına teşekkürlerimle…

Abdullah Ayan

Mersin 1 Ağustos 2013